BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

‘Düşen Uçakta Ateist Bulamazsınız’ Esprisine Dair (Mete Tunç)

Teistlerce söylenir. Kastedilen (malumu aliniz) şudur:

- Ölüm (neredeyse) kesindir. Sözü edilen, maruf sıfatları haiz tanrı varsa kazanın ertesi nihai azaptır. ‘Ya varsa’ ihtimali, ölümün kaçınılmaz olduğu şartlarda imansız insan bırakmaz.

Bu espriyi yapıp istihza ile gülümseyen teistin bilmediklerini, farkında olmadıklarını, ayırt edemediklerini sıralayalım:

- Zımnen, Allah’a, olma ihtimalinden dolayı inandığını itiraf etmektedir.
- İmanının temel saiklerinden biri korkudur. Doğduğundan itibaren korkutulmuştur. Ömrü hayatını “ya varsa” korkusu ile idame ettirmektedir.
- Her “ateistim” diyeni kendisi gibi sanmaktadır.
- Şahsi nedenlerden dolayı Allah’ına kızan, sitem eden, onu (bir süre) reddeden kişi, kendisi öyle ifade etse de ‘ateist’ değil, ‘küs mümin’dir!
- Ateist; Yahve’nin, Mesih’in, Allah’ın insanlar tarafından yaratıldığını BİLİR! Bilmek inanmanın fevkindedir; bilen insanın imandan medet araması abestir.
- Bir ateist, hayatının sonraki bir devresinde, bu düşen uçakta olmayacaktır, ‘tanrı fikrine’ varırsa, bu tanrı, yahudi-hristiyan-islam tanrısı (doğrusu tanrıları) olmaz.

Not. Bu satırların yazarı, fakir, ateist değildir; kendini ‘gavur’ terimleriyle tavsif etmez… O, sorgutçudur! Nüans mevzu bahistir. Lakin bu, iman sahipleri için önemsizdir: ha Selçuk Foto, ha Foto Selçuk. Yalnız şu cihetten haklıdırlar: yukarıdaki maddelerde ‘ateist’ yerine ‘sorgutçu’ koymakta beis bulunmaz.

(10.07.2015. Taslaktır)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 4316, bugün ise 316 kez görüntülenmiştir.

Yanlışlıkla Derdest Edilişim ve Şahsi Manevi (Mete Tunç)

1990’lar… Ulus’taki eski adliye binasının giriş katındaki salonda, sırtımı duvara vermiş, ellerimi kavuşturmuş halde, kolumda mont, dalgın ve yorgun, evrakımın verileceği zamanın gelmesini bekliyorum. Salon kalabalık, loş…

Sağımdan, arka arkaya, her sırada üç kişinin bulunduğu bir grubun hızlı adımlarla gelmekte olduğunu gördüm. Ortadaki adamlar ellerini önlerinde kavuşturmuş ve ellerinin üzerinde montlarını koymuşlardı. Bunlar tutuklulardı. İki yanlarındaki, onları kollarından kavrayanlar ise sivil polislerdi. En önlerinde, yine sivil giyimli ve telsizli biri vardı ve “çekil, açıl” diyerek ahaliyi güzergahlarından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Grup tam önümden geçerken dağıldı. Bir hengame, kargaşa, bağırış çağırış. Yumruklar, tekmeler. Kendimi yerde buldum. Kalkayım, uzaklaşayım, diyorum ama darbeler alıp yine düşüyorum. Resmi kıyafetli polisler de geldi, halkı gruptan ayırdılar. Fakat beni ayırmadılar. Çünkü iki sivil polisin kolları arasındaydım. Biri, “kelepçeyi çıkarmış amk. Tak şunu” diyerek diğerine bir kelepçe uzattı. Kelepçelendim. Hem şoktan hem de darbelerden bir şey diyemedim. İki iri polis arasında, adeta ayaklarım yerden kesilircesine, uçarcasına götürülüyordum. Nereye?
Galiba ben dahil 10 kişiydik; kapalı, dar, şıksız, havasız bir araca itiş kakış konulduk. Yol arkadaşlarım bir şeyler konuşuyorlardı; kaba, küfürlü ve yüksek sesle; anlamıyordum. Bunlar kimdi? Katiller, tecavüzcüler..? Bir sükut anında, manasızca, “abi, beni yanlışlıkla yakaladılar” dedim. Hepsi öyle sinirlendi ki, binbir galiz küfür yüzbir haykırış. Karşımdakilerden tekmeler, yanlarımdakilerden dirsekler yedim. Ömrü hayatımda bu kadar korkmamıştım.
+++
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Nihayet durduk. Yine kapalı bir yerdeyiz. Burası bir garaj. Bu sefer normal adımlarla, üçlü kol sırasıyla, ve bu kez polislerin sövüp saymaları eşliğinde bir odaya getiriliyoruz. Cop odasına hususen getirilmişiz ki, polisler birer tane alıp mücrimlere giriştiler. ‘Siz öyle yaparsanız, biz de böyle yaparız’ diyorlardı kendi yöntemleriyle. Hassas bölgelerimi korumaya gayret ettim. Lakin epey bir cop darbesine maruz kaldım. Bir ara yorulup durduklarında, iki polis de benden yaşça küçüktü ama, “abi, yanlış adamı tuttunuz” diyebildim. Yine demez olaydım. Bu sözüm üzerine biri cop yerine yumruğunu kullandı. Hazır değildim, kaçabilirdim, göremedim. Bir direk aldım. Yüzümün şeklinin değiştiği, yamulduğu zannına düştüm; akabinde kendimi kaybetmişim.

Ne kadar baygın kaldım, hatırlamıyorum. İnleyişler ve yine küfürlerle kendime geldiğimde, gözümü açmadım, uyandığımı belli etmedim. Kıvrılmış bir halde, neyin üzerinde yattığımın farkında olmayarak bir süre daha o halde kaldım.

Kapı açılma sesi. Biri bağırıyor. Ne diyor, anlamadım. Bir isim telaffuz ediyor. İkinci seslenişinde anladım: Benim ismimi söylüyor. Düşündüm: ‘Cevap versem; yine küfür, dayak… Vermesem; daha fazla küfür, dayak.’ “Benim” dedim, yeni uyanıyormuş gibi ve inleyen, çekinik bir sesle. “Gelin” dedi kapıdaki görevli. “Gel ulan” yerine “gelin” demişti. ‘Demek, işkenceye götürülürken nezaket vakiydi.’ Yaşadıklarımı nazarı dikkate alınca böyle mülahaza etmem abes değildi…

Bir koridordayız. Polis kolumda. Tedbir amaçlı değil. Zor yürüdüğümden. Koridor aydınlık. Belli etmeden polisin yüzüne baktım. Medeni bir yüze sahipti. Hiçbir şey söylemiyordu. Benim ise bir sorum ve bir arzım vardı: “Nereye..?” ve “Yanlışlıkla…” İkisini de dile getiremeden, pür endişe ağır ağır yürüyordum. Polis, bir üst kattaki bir kapıyı çaldı, içeri girdik.
+++
Küçük bir oda. Perdeler çekilmiş. Masada sert, asabi yüzlü, burnundan soluyan bir adam. ‘Acaba, cop ve yumruktan başka neler istimal edecek, ne kadar sürecek, ‘yanlışlıkla’ demek yerine neyi kullansam ve nasıl ifade etsem’ diye düşünürken, adamın, adliyede grubun önünde gördüğüm polis amiri olduğunu hatırladım. Nasıl mutlu oldum. Neredeyse boynuna sarılacaktım. Zira bu adam işkenceci değildi. Ayrıca odada bu minvalde alet edavat bulunmuyordu. En fazla cop ve yumruk…

Beni getiren polis, ‘ben falan yerdeyim komiserim’ diyerek çıktı. Komiser, “buyurun” dedi, sandalyeyi gösterdi. Bir süre suskun kaldık. Güç mü biriktiriyor, yoksa dayağı mı kurguluyordu?.. Saniyeler süren, dakikalar gibi gelen o vetirenin ardından, komiser, “yanlışlıkla tutmuşuz sizi” demesin mi?! “Yanlışlık” demişti; bir an içimden, sövüp üzerine atılmak geçti. Çünkü o kelime sevki tabii halinde küfrü ve darbı çağrıştırıyordu. Ardından, bakıp halü pür melalimi görmüyordu ki, “nasılsınız” demesin mi?! ‘İyiyim’ cevabı tutarsız olacağından yalnızca kısık sesle “sağolun” dedim… Özür mü? Hak getire. Su, çay, peçete, kolonya ikramı bile yoktu. İçimden geçenler, onun, arkadaşlarının ve devletin şahsı manevisine dokunacak şeylerdi (Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım’da, bu kanunun çıktığını okuduğunda “Devletin şahsı manevisi olur mu?” diye yazar.). İrat edemedim elbette; bunun zamanı ve zemini değildi.

Komiser tam bana bir şey diyecekken telefon çaldı. “Savcım” diye hitap etmektedir. Sinirini belli etmemeye gayret ediyor, mazeret bildiriyor, kaçan şahsın en kısa zamanda yakalanacağını söylüyordu. Bu görüşmenin ikinci veya üçüncü olduğu anlaşılıyordu: Adliyenin arka kapısından, koridoru su bastığı için çıkamadıkları, salonu kullanmak zorunda kaldıkları; tutukluların gasp, hırsızlık ve cinayetten sabıkalı iki farklı çete oldukları… Musahabede benim ismim zikredilmedi, keyfiyetim mevzu bahis olmadı.

Komiserin haline acıdım. Benden daha vahim vaziyetteydi. Telefonu kapatır kapatmaz, teskin babında, esprili bir tarzda, nasıl derdest edildiğimi, araçta vuku bulanları anlattım; coplanmayı ve yumruğu es geçtim. Dinler gibiydi, ama aklının başka yerde idiği aşikardı. ‘Daha çarpıcı bir vaka anlatayım da neşelensin’ mütalaasıyla “80 ihtilalinden sonra benzer bir vaka yaşanmıştı” diye söze başlamıştım ki, sertçe bana doğru döndü, parmaklarını masaya sertçe tıklattı, “tamam, gidebilirsiniz, kapıdan sağa dönün, çıkışı bulursunuz” dedi. Benim hikayem alakasını çekmemiş ve bir yenisine tahammül edemeyeceğini zımnen açığa vurmuştu. ‘Ne olur anlatayım’ ısrarında olmayıp, “iyi günler” diyerek çıktım.
+++
Ertesi gün, savcılığa, evrakı almak üzere gitmeye çekindim. ‘Neden dün almadın’ diye tutuklayabilirlerdi! Zaten yüzüm gözüm bedenim yaralar, morluklar ve şişlerle doluydu, her yerim (darbe almayan yerlerim dahil) ağrıyordu; bütün gün istirahat ettiydim. Fotoğraf çekmediğime yanarım. Rapor aldım mı, şikayette bulundum mu? Kesinlikle hayır! Sadece ‘şahsi manevi’lere methiyeler düzdüm!

Bu devlet ve millet olmadıkça adam
Tezyif ve tahkire müstahaktır her an

Komisere nakledemediğim vakaya gelince: Gazeteci Avni Özgürel’den TV’de dinlemiştim. Bir grup insan yakalanmış, sorgulanmaya götürülüyormuş. Cemseye bindirilirlerken aralarından biri kaçmış. Askerler yakalayamamış. Komutan, listedeki eksiği tamamlamak mecburiyetinde; aksi takdirde başı belaya girecek. Ne yapsın? Kaldırımda simit satan genci görmüş. Derdest edip onu da cemseye atmışlar. O genç iki sene tutuklu kalmış…

Onunla kıyaslayınca benimki, bana yapılanlar ne ki!..

Not. Bu yazıyı, yanlışlıkla derdest edilen, tutuklanan, sövülen, dövülen.. vatandaşlarıma adamışımdır!..

11.03.2015

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28444, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Atatürk’le Cennette Sohbet (Mete Tunç)

Paralel evren, tayyi mekan
Elalem uydursun sen inan
Vazı cennet, astral seyahat
Teselliyat beyhude hayalat
***
Dünyanın, ülkenin ve beşerin halü perişanlığı fakiri zaman zaman paralel evrenlere ziyarete sevkediyor. Cetlerimiz tayyi mekan eylerdi. Çağımızda astral seyahatler revaçta. Ben fizik okuduğumdan mezkur gezileri tercih ediyorum. Filvaki oralarda da vaziyetin pek farklı olmadığını, her şeyin buradakine paralel idiğini, dik evrenlerin keşfinin gerektiğini belirteyim. Benimki, olur a, bir zekavete, bir zarafete, bir letafete, bir ferasete, bir asalete, hülaseten bir hüsnü âna rast gelirim ümidi iledir efendim.

Geçen haftaki yolculuğumda, ilk kez, bilemediğim bir sebeple, galiba hatlardaki/boyutlardaki bir karışıklıktan mütevellit, bir nevi dik evren mesabesinde bulunan cennete düştüm.

Evvela ‘bir oyun mu, kandırma mı’, diye düşündüm. Çünkü cennetin kıyametten sonra istimale açılacağına iman etmiştik. Öyle değilmiş. Cevabı, düşüncemin akabinde beynimde duymuştum. Pek ilmi idi; tam anlayamadım, izaha muktedir değilim. O yüzden bu mevzuyu geçelim. Saniyen, ‘gözlerim mi bozuldu’ diye düşündüm. Çünkü görüntüler net değildi. Cevabı, yine gecikmeden geldi. Sadece bir ziyaretçi idiğimden ancak bu kadar muttali olabilirmişim.

Bir köşk. İki katlı. Çift merdivenli. Erguvani ve beyaz renkli. Sarmaşıklar kaplamış. Köşkün iki yanındaki kayalıklardaki kaynaklardan çıkan süt ve şarap, şelalelerden dökülüyor, bir kalp şeklini alan iki kanalette akıyor, bahçenin ortasındaki havuza boşalmadan hemen önce kavuşuyor, birleşir birleşmez suya dönüşüyor ve havuza doluyor. Havuzda fıskiyeler… Bir renk ve ses cümbüşü… Bahçede taht biçiminde koltuklar…

Kimi ziyaret edecektim, bilmiyordum. Kulağıma bir yanıt gelmemişti. Yaklaştım. Bahçedeki kalabalığı hurilerin teşkil ettiğini fark ettim. Birkaç da gılman vardı. Bunlar da aynen Kuran’da tarif edildikleri gibiydiler. Çırılçıplaktılar. Gişai bekaretleri muttasıl yenilenen kızların göğüs uçları da yazıldığı gibi miydi? Gözlerimin sınırlandırılması yüzünden dikkatli bakmam gerekiyordu. Hicap duyup nazar edemedim… Tahta yaklaştım. Karşısına geçtim. Ve nihayet cennetlikle müşerref oldum… Lakin onu görünce çok şaşırdım. O… Burada!?? Aynı şaşkınlık onun yüzünde de vardı. ‘Buraya nasıl girdin’ diyordu adeta. Elbette zairdim, belliydi, biliyordu. Yine de garipsemişti.

Beynime, hitap şekli ve konuşma konuları üzerinde bir mecburiyet ve tahdit olmadığı bilgileri iletildi. Mustafa, Gazi, Mustafa Kemal, Atatürk..? ‘Paşam’da karar kıldım. Bu hitaptan sonra içimden, ‘Selam sana; fahri yaveri hazreti şehriyari, hamiyetperper, halaskar banimiz… Mavi gözleri, maruz kalanları mefluç eden, kendilerini çıplak hissettiren yüce önder!’ demek geçti. Birinci kısmın osmanî, ikinci kısmın sofra dalkavukluğu olduğunun farkındaydım. Musahabemiz bir latife ile başlayacaktı.  Söyleyemedim. Şaka bile olsa bu cümleleri kendime yakıştıramadım; ayrıca nasıl bir tepkiyle karşı karşıya kalacağımı bilemedim.

“Evvela, beni şu meraktan kurtarınız: Din ile alakalı nakledilen sözlerinize, tavırlarınıza ve röportajlarınıza ve dahi bizatihi yazdıklarınıza, kayıtlı söylediklerinize müteveccihen burada olmaklığınız..?!” ‘Orasını karıştırma’ der gibi nazar attı. “İslam ülkelerinde fisküfücur yüzyıllardır zirvede. Siz halaskar idiğiniz için mi..?” diye ısrar ettim. Yine cevap vermedi. Başını sağ-çapraz yöne çevirdi, “Fevzi Çakmak komşum, köşkü az ileride” dedi. Elbette cennette mesafeler dünyadaki gibi değildi. “Az ileride” demesine, ‘arazi’ düz, ‘hava’ açık olmasına rağmen köşk görünmüyordu. “Görüşüyorsunuzdur mutlaka..?” sualime, paşa, “Elbette, namaz kılmadığı sürece” dedi mütebessim bir ifade ile. Şaşkınlıkla sordum, “Burada da mı?!” “Evet, bütün namazları kılıyor, günlerini ibadetle geçiriyor. İbadeti çok seviyor mareşal. Huri de istemedi. Hanımefendi ile yaşıyor. Burada şarap helal kılınmış, onu da içmiyor!”…  “Ha” dedi, bu kez başını sola döndürerek, “Şu cihetteki komşum da Refik Halid.” Sevinçle, sanki görebilecekmişim gibi, “ ‘Bugün’ gelecek mi” diye sordum. Tabii ki soru manasızdı. Atatürk, Refik Halid’i anlatıyordu: “Mareşal’in tam tersi: Her türlü içki mebzul, huriler azami sayıda… Adam ağzının tadını biliyor. Her görüştüğümüzde onun ‘Deli’ hikayesinden söz açılır, gülüşürüz.”

Paşanın ‘öztürkçecilik’le dilimizde yaptığı veyahut yol açtığı tahribatı dile getirip ‘sitemde’ bulunacaktım ki gitme vaktinin yaklaştığı, ne biçimde olduğunu sormayın, izah edemem, aşikar edildi. Paşa da fark etti. “Çocuk” dedi, “Buradan ne desem fayda etmiyor, belki dünyadan dillendirilirse dikkate alırlar…” Bana bir görev veriyordu da, o neydi? “Bak” dedi. Hurileri gösteriyordu. “Hepsi Kuran’da tavsif edildiği yaşta ve tipte. Herhalde olgun yaştakiler ve başka tipler de yaratılabilir.” Anlamıştım…

(23.05.2015.Taslaktır.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29999, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Tevrat Hangi Alfabe ile Yazıldı? (Mete Tunç)

Kuran’a göre Musa’ya Tevrat indirilmiştir.

Tevrat’a göre (de) Musa peygamberdir ve yaşadığı dönemin, mezkur kitaptan MÖ 1300’ler olduğu çıkarılmaktadır.

Tevrat hangi alfabe ile yazılmıştır?

Bugünkü alfabelerin (Yunan, Latin, Kiril, Arap, Yahudi…) atasının Fenikelilerin icat ettiği alfabe olduğu kabul edilir (MÖ 1000’ler). MÖ 1300’lerde, Yahudi alfabesi yaratılmamıştı; bölgede, çivi yazısı ve resim yazı (hiyeroglif) cari idi…

Anıtlardaki kitabelerde ve kazılar neticesi bulunan pişmiş tuğla, bronz levha, çömlekler vs. üzerlerinde çivi yazısı veya resim yazısı ile nakşedilmiş hiçbir Tevrat ayetine rastlanılmamıştır. (Elbette ‘10 emrin yazılı olduğu levhaya’(!) da tesadüf edilememiştir.)

Tevrat’ın Yahudi alfabesi ile, sözlü hikayelere dayanarak, MÖ 700’lü yıllardan itibaren (MÖ 400’lere kadar) derlenip kaleme alındığı tespit edilmiştir.

Haşiye: Tevrat, İncil ve Kuran’da adı geçen, peygamber idiği belirtilen Musa isminde birinin yaşadığına, varlığına ait hiçbir delil yoktur. Oysa, o devirde ve hatta çok daha eski yüzyıllarda hayat sürmüş sayısız ünlü insanın varlığına dair namütenahi kayıt mevcuttur.

Sormak, hele sorgulamak için bilmek gerektir
Ağır gelmekte ise aldanmaya razısın demektir

(19.03.2015. Taslaktır.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 30138, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Uydurma bir Metin ve Analizi (Mete Tunç)

EFENDİLER
BİZ TEKKE VE ZAVİYELERİ DİN DÜŞMANI OLDUĞUMUZ İÇİN DEĞİL
BİLAKİS BU TİP YAPILAR DİN VE DEVLET DÜŞMANI OLDUKLARI
SELÇUKLU VE OSMANLIYI BU YÜZDEN BATIRDIĞI İÇİN YASAKLADIK.
ÇOK DEĞİL YÜZYILA KALMADAN EĞER BU SÖZLERİME DİKKAT
ETMEZSENİZ GÖRECEKSİNİZ Kİ: BAZI KİŞİLER BAZI CEMAATLARLA
BİR ARAYA GELEREK BİZLERİN DİN DÜŞMANI OLDUĞUNU ÖNE
SÜRECEK, SİZLERİN OYUNU ALARAK BAŞA GEÇECEK, AMA SIRA
DEVLETİ BÖLÜŞMEĞE GELDİĞİNDE BİR BİRLERİNE DÜŞECEKLERDİR.
AYRICA UNUTMAYIN Kİ; O GÜN GELDİĞİNDE, HER BİR TARAF
DİĞERİNİ DİNSİZLİKLE SUÇLAMAKTAN GERİ KALMAYACAKTIR.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
17 ARALIK 1927.ANKARA

İnsanlığın yazılı tarihi boyunca muhayyel bir tanrı/tanrılar, ‘peygamber’ denilen şahıslar, padişahlar, askerler, devrim önderleri, felsefe ve bilim insanları.. adına kitaplar ve sözler uydurulmuştur. Son yıllarda bu sahtekarlık Atatürk, (Hz.) Muhammed, Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle kaleme alınan düzmece söz ve metinlerle berdevamdır.

Yukarıdaki uyduruk metni tahlil edelim/sorgulayalım:

• Dil ve üslup Atatürk’ün değildir.
• Kaynak belirtilmemiştir. (Tarih yazmak kifayet arzetmez!)
• Selçuklu tekke ve zaviyeler yüzünden değil, taht kavgaları ve Moğollar yüzünden çökmüştür. O devirde tarikatlar cenin halindeydi, fazla tekke yoktu. Osmanlı’nın çöküşü ise tekkelerden ziyade medrese ile irtibatlandırılabilir. Bunları Atatürk’ün bilmemesi mümkün değildir.
• Tarikatların ve onların kurumları olan tekke ve zaviyelerin dini temelleri ve dejenere oluşları sorgulanabilir, lakin ‘din ve devlet düşmanı’ nitelemesi abestir. Atatürk’ün böyle bir ibare kullanması mantıksızdır.

Şimdi de metin uydurukçusunun iptidai muhakemesini ve amacını analiz edelim:

• Dine, Allah’a inanmaktadır. Ama aynı zamanda ‘Atatürkçü’ olduğundan Atatürk’ün Allah’a inanmadığı ve ‘din düşmanı’ olduğu söylemlerinden rahatsızdır. Bunu kabul edememektedir.
• Atatürk’ü siyasete alet etmektedir: İktidar partisi ve bir cemaat arasındaki işbirliği ve muharebe vetîresini (sürecini) ‘gördüğünü’ yazıp onu ‘şeyh’ yapmaktadır. Atatürk’ü yücelttiğini sanmakta, fakat çelişkiye düşmektedir (Bunun farkında bile değildir!)

Bilgi:

• Mustafa Kemal’in, 3 Ağustos 1925’te, Kastamonu’da, Halk Fırkasında verdiği nutuktan: “Efendiler, ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensublar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır!”
• Tekke ve zaviyeler Aralık 1925’te çıkan kanunun ardından kapatılmıştır.

Uyarı:

• Bilgisi ve zekası ilköğretim seviyesindeki kimselerin yazdıklarının düzmece idiği tespit edilemezse, ustaca kaleme alınanlara teveccüh kaçınılmazdır ve neticeleri vahim olabilir. Bunları üretenlerin gösterilen ilgiye (‘inanışa’ ve paylaşıma) çaylarını-kahvelerini veya viskilerini içerek kıs kıs güldükleri de ihtimal dahilindedir.

Yolumuz dersin akıl, bilim, medeniyet
Zihninde hala ruh, menkıbe, hurufat

(29.03.2015. Taslaktır)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28148, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İkinci Evliliğim Neden Bir Gecede Son Bulmuştu? (Mete Tunç)

Etme izdivaç senden cesametli hatunla
Tutup da belinden, kaldıramadığınla
Taşınır atılır koparılır ezilir çatlarsın
Okuyuver, hal ü pür melalimi anlarsın

İkinci evliliğimi bir gülleci ile yapmıştım… Benden biraz uzun ve yapılıydı… Oteldeki nikah ve düğün merasimlerinden sonra asansörle odamıza çıkıyorduk. Koridorda yürürken, “bir geleneği yerine getirmeliyiz” demesin mi! Gerdek odasına girerken damadın sırtının yumruklanmasından söz etmiyordu. Bu milli geleneği değil bizim olmayan frenk adetini kastediyordu. “Tabii canım,” dedim. İçimden ise, birkaç metreyi onu kucağımda taşıyarak yürüyebilirim herhalde; ne de olsa ben de sporcu sayılırım,” dedim. Anahtarı çıkardım (O devirde kart sistemi yoktu.). Tam hamle yapacakken… Aniden, o beni tutup kucağına almasın mı! Neyse ki koridor boştu. “Kapıyı aç” dedi. Anahtar dönmüyor, kapı açılmıyordu. Bir adım geri gitti ve kapıyı tekmesiyle kırarak açtı. İçeri girdiğimizde diğer ayağı ile kapadı. Elbette tam kapanmadı. Kucağında şaşkın bakışlarla onu seyrediyordum. Koşar adımlarla yatağa ilerledi. Beni yatağa epey yukarıdan bırakmış olmalı ki, yatağın üzerinde birkaç kez zıpladığımı hatırlıyorum. Akabinde o da yatağa, yani üzerime atladı. Bir çatırtı, gümbürtü. Yatak çökmüştü. Ben aldırdım, o aldırmadı. Işığı açmamıştık. Sadece dışarıdan gelen ışık aydınlatıyordu odayı. İkimiz de alkollüydük. Ben, kendimi bildiğimden az içmiştim; lakin o da yetmişti, zira sonrasını hayal meyal, parçalar halinde hatırlayabiliyorum: Odanın içinde yuvarlanmaktayız. Abajuru da devirip kırdık. Masa, üzerindekiler, sandalyeler de nasiplerini aldılar. Beni omuzlarına aldı ve boynunda 180 derece çevirdi… Perdeye tutunayım derken kornişin bir yanı yere indi. Komşu bir odadan, “hoop, hooop” seslerini de tahattur ediyorum. Bilahare telefonun çaldığını da. O sırada yere çökmüş haldeki yataktaydık. O açtı. Bir görevli şikayetleri bildiriyordu. Bizimki kesik kesik konuşuyordu. Nihayet, “şimdi konuşamıyorum, sonra arayın” deyip kapadı. Bedenim, verdiği komutlarla ve uyum cihetiyle şekilden şekile giriyordu. ‘Matkaplamak’ tabirini ilk kez o gece, ondan duymuştum. Bir ara dolaptaydık; neden oradaydık ve orada ne yaptık, hafızamda bilgi bulunmuyor. Banyoya gitmiş miydik, ondan emin değilim; banyoya gitmişsek bile duş yapmamışızdır… Aklımda kalanlar sadece bunlar.

Sabah gözlerimi açtığımda akşamın ve bilhassa gecenin yorgunluğunu hissettim. Tatlı bir yorgunluk değildi. Çünkü kalkamadım. Hususen göğüs bölgemde müthiş bir sancı. Ne oluyordu? Sesleneyim dedim. Sesim de pek çıkmıyordu. Uykusu hafifmiş ki duydu. Böyle böyle dedim. Telaşlandı. Resepsiyonu aradı. Ambulans çağrıldı. Ambulans görevlileri ile birlikte otel müdürü de geldi. Gülleci eşim beni sedyeye kendi kaldırmaya teşebbüs etti. Şiddetle karşı koydum. Sedyedeyken fark ettim: Oda savaş alanı gibiydi. Vücudumun muhtelif yerlerinde kesikler vardı. Onların da bulaştırmasıyla çarşaf kan içindeydi. Özellikle müdür ziyadesiyle şaşkındı. “Ne olmuş burada!?” diyebildi. Doktor, tecrübeliymiş, teşhisi hemen koydu: ‘Kaslarda ezilme, liflerde kopma, kaburgalarda çatlak.’

Boşanma davası açtım. Duruşma takriben üç ay sonraydı. Avukata, ‘bir itirafıma karşılık kıskançlık krizi neticesinde bütün gece dövüldüğüme’ dair bir hikaye anlatmayı teklif etmiştim. İşin tek celsede nihayetlenmesini istiyordum. Avukatım ciddi bir insandı. Teklifimi uygun bulmamış, hakikati olduğu gibi anlatmamın kafi geleceğini söylemişti.

Duruşma açıldı. Muhatabıma bakmıyordum. Aracılarla ilettiği barışma, davadan vazgeçme tekliflerini dikkate almamıştım… Tamamen iyileşmiştim. Fakat boynumda hala bir bant vardı ve sekerek, ıstırap çekerek yürüyordum! O geceki vukuatı olduğu gibi hatta daha tafsilatlı, zenginleştirerek ve mağdur bir tavırla anlattım. Neredeyse ağlamaklı hikaye etme şeklime rağmen mahkeme salonunda gülüşmeler… Hakim de kendini tutamıyor, iki kez kıkırdıyor. Sekreterin gözlerinden yaş geliyor.

Karar o celsede verildi. Birbirimize uygun olmadığımıza kanaat getirilerek boşanmamıza hükmedildi. Kuşlar gibiydim. Sabık eşime bir göz attım: Gerek muaşakamızı faş etmem gerekse karardan mütevellit çok kızgın görünüyordu. Sekmeyi ihmal etmeyerek ve mazlum halimi koruyarak hızla oradan, ondan uzaklaştım.

(İlk yazılış: 2008. Yukarıdaki genişletilmiş hali: 17.02.2015)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29322, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Sizi siz yapan değerlerinizi korumak varlığınızın gereğidir!

kendin-ol-mutlu-ol2

“Ne zaman insanlar benimle aynı fikirde olsa, hatalı olduğumu düşünürüm.”

Oscar Wilde

Bireylerin karakterleri ve yetiştiriliş tarzları kişiliklerini belirler. Bireyler asındaki kişilik farkları, toplumun zengin yapısı içinde önemli bir değerdir. Dünyaya karşı farklı bakan gözlerin her biri ayrı bir güzelliği yakalayabilir ve insanlığa sunabilir.

Her birimizin bu hayat içerisinde bir amacı vardır ve bizler o amaca hizmet edecek şekilde donanımlara sahibiz.  Önemli olan kendimizi, yeteneklerimiz açısından keşfederek bunları hayata geçirmemizdir. O zaman hayat denilen sahnede rolümüzü daha anlamlı kılabiliriz. Farklılığı ile dikkat çeken insanlar her zaman toplumda kolay hazmedilmez. Ama demek değildir ki farklılık, insanı itici ve toplum dışı kılar. Eğer farklıysanız bilin ki herkesten daha özelsiniz. Kimimiz bu özelliklerini keşfederek hayatına aksettirebilmiştir, kimimiz ise toplumun genel yargıları içinde bu özellik ve yeteneklerimizi köreltmişizdir.

Çoğu zaman kendimizle olan kıyaslamalarımızı dış çevre belirler. En basitinden aldığınız bir arabanın çevrenizde gördüklerinizden daha pahalı ve güzel olmasını istersiniz. Toplumdaki gelir dengeleri bu yarışın önüne zorluklar çıkarsa da kimse bu yarıştan geri kalmak istemez. Zamanla maddi isteklerin öncelik kazandığı bu hayatlar insanı mutsuzluğa iter. Çünkü asıl ihtiyacımız olan değerlerimizden uzaklaşırken maddi değerlerin tatmin olmaz hazzıyla içsel bir açlığa sürükleniriz. Bu açlıkta huzuru ve mutluluğu elde etmeye yönelik arayışlarımızdır. Oysa bizi anlamlı ve özel kılan ruhumuzu donatan değerlerdir. Bunlar sevgi, saygı, güven ve dürüstlük diye adlandıracağımız insani miraslar ve zenginliklerdir. Bizi biz yapan da, bu değerlere ne derece sahip olduğumuz ve tavrımızla ortaya koyabildiğimizdir.

Bazen sevdiğimiz insanlar bizim adımıza en doğrusunu isterken ne düşündüğümüzü kestiremeyebilirler. Hayatımıza karşı bu muhalefet, daha okul yıllarında başlar. Ailemiz kısa yoldan meslek hayatına atılmanız gerekçesi ile beklentilerini önümüze, dahası hayallerimizin önüne koyar. Bunu öyle arzularlar ki kendi isteklerimizi puslu hayallerin ardında bırakırız. Eğer biz, insanların beklentilerine cevap vermek adına hayallerimizden vazgeçersek, o zaman eksik taraflarımızla yüzleşir kendimizi ait olmadığımız bir yaşantı içinde buluruz. Çünkü bizin zenginliğimizi hayallerimiz ortaya çıkarabilir. Kararlılıkla, düşlerimizi canlı kılan hayallerimizin peşinden gidersek, mutlu olacağımız bir yaşamın kapısını aralarız.  Bırakın hayatta rotanızı yetenekleriniz ve onların ışık tuttuğu hayalleriniz belirlesin. Doğru olan kapıya çıkacak tek yol kendi içinizdeki sesin komutlarından geçer. O yolu bulun ve önünüze çıkan taşları toplamaktan da çekinmeyin. Topladığınız taşlarla da öyle duvarlar örün ki mücadeleci ruhunuza karşı koyacak umutsuzluk karşınıza çıkamasın.

Picasso’nun herhangi bir resmine baktığımızda onun kimliğini yansıtan tonları ve fırça vuruşlarını görürüz. Çünkü sanatçı, eserine kişiliğini ve tarzını ilmek ilmek işlemiştir. Böylece o sadece ressam olmaktan çıkmış, eserleri ile ölümsüzlüğü yakalamıştır. Herkes hayatta bir çizgi yakalamaya ve ünlenmeye istek duyar. Başarılı işler yapmak için üne, hatta insanların takdirine bile ihtiyacınız olmasın. Yaptığınız her işin altına imzanızı atacak şeklide özgün olun. Toplumun etik ve ahlaki kimliğini zedelemeden kendi doğrularınızla yaşayın. Yaptığınız her şeyi önce kendiniz için yapın. Farklılıklarınızın yaratıcının size sunduğu bir lütuf olduğunu bilin. Kalıplaşmış fikirlerden ve sıradanlıklardan sıyrılarak, hayata bakışınıza farlı bir boyut kazandırabilirsiniz. Bu özerkleşme,  hayatta kendinizi bulmanızı sağlar. Dolayısıyla da kendinize olan saygınızı kazanmış olursunuz.

İnsanlarda yetenek olgusu sonradan kazanılan bir değer değildir. Sonradan edinilen kazanımlar becerilerdir. Bu iki kavram ince bir çizgi ile birbirinden ayrılır.  Öyle ki yetenek insanın yaratılışı ile ruhuna işlenen bir motiftir. Yetenekleriniz içinizde keşfedilmeyi beklerken, becerileriniz de deneyim ve uğraşlarınız ile kişiliğinize renk katacaktır. Bu değerlerinizi hayat felsefenizle yoğurup ödün vermedikten sonra güçlü bir kişilik ile hayat karşı duruşunuz daha sağlam olacaktır. Unutmayın yeryüzünde bir başka siz daha yoktur!

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20532, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları (Ek) (Mete Tunç)

Başkent Öğretmenevi’nde bir adamla buluşan arkadaşına eşlik etmiş. “Beyefendi”nin şu tip bir arabası varmış ve arkadaşı ile arabalar hakkında sohbet etmişler. Bunu, onlara gıpta ettiğini belirtir bir tarzda söyledi!..
Yorum: Bu ülkede ne kadar sığır/öküz/davar erkek varsa, o kadar da avanak/salak/dangalak kadın vardır.
***
(Müteveffa) eşinin bir sabah ereksiyon halinde uyandığını, bir türlü inmediğini-indiremedikleri, işe de gitmek zorunda olduğunu, bu yüzden karnına bağladıklarını…
Yorum: İndirmek için ne-neler yaptığını-yaptıklarını açıklamadı. Sormadığıma yanarım!
***
Banyoda da sevişmeyi, birleşme yapmayı sevdiğini söylemişti. İyi ki “yüzyüzeyken de mi” diye sormuşum. Meğerse bacağını partnerinin omzuna kadar kaldırabiliyormuş. “Eskiden” diye eklemişti.
Yorum: Banyoda yüzyüzeyken (yere sağlam basmak kaydıyla!) ‘kucak pozisyonu’ da mümkündür malum.
***
Çocukken ve gençken Hülya Koçyiğit hayranıymış fakat şimdi bundan dolayı kendine şaşıyormuş… Bir zamanlar yaptığı programın çekiminde, herhalde sokaktaymış, onun, ekipten bir personeli azarlamasına şahit olmuş.
Yorum: Hayatın gerçekleri filmlerdeki gibi değil zaar!..
***
Bir transseksüel, “beni […], ne istersen alayım,” diye yalvarıyormuş. Başka birisi, banyodan sonra penisinin başının nasıl parladığından söz ediyormuş. Biri, “amuttayken penisim aşağıda mı yukarı da mı olur,” diye sormuş. Bir diğeri, üstünden ve altından tutularak gerildiğinde […] bir çizgi haline geldiğinden dem vurmuş.
Yorum. XXXXX (Otosansür!)
*****
Haşiye: Cinsi Latifin Anlattıkları’nda takriben 25 cinsi latif (kadın ve kız) ile 120’ye yakın söz-anekdot geçmiştir. Bu notlar (ve onların alındığı ‘kitap’) sadece bahname olarak değerlendirilemez; çünkü aynı zamanda maruf cinsi latifin hayata-insanlara-olaylara bakışlarını, tutumlarını, tepkilerini.. ihtiva etmektedir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6309, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Sorunlarla Mücadelede İçsel Savaş Taktikleri

5db48d9e71add5a2050b8928fee0f353_1312632246

“Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer, ne var ki, yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur”

Sydney J. Harris


Bir sorunla karşılaştığımızda zihnimiz o sorun üzerine gitmeye odaklanır. Ancak bu süreçte çoğu zaman, farklı çözüm yolları içinde kaybolur ve sorunun asıl çözümünden uzaklaşırız.  Düşündükçe daralan çözüm yolları ve ardından ne yapacağımızı bilememenin verdiği yorgunlukla umudumuzu yitiririz. Böyle durumlarda paylaşımda bulunmak hem rahatlamamız hem de çözüme ulaşmamız adına içsel bir ihtiyaç haline gelir.

Kişiliğimizin çok boyutlu yapısı içinde sorunlarla mücadele edecek birçok tarafımız vardır aslında. Benim de kendi geliştirdiğim bir yöntem var ki; o da kağıt üzerinde sorunları sıralayıp, gereken çözüm yollarını üretmektir. Birçok kişisel gelişim kitabında bu ve bunun gibi kişisel mücadele yöntemlerini gördüğüm için bu yöntemi sizlerle rahatlıkla paylaşabilirim. Denediğinizde sorunlara karşı karmaşık ve de çaresiz bakış açınızın değişeceğini göreceksiniz. Sorunlarınız gözünüzde boyut kazanması ile birlikte artık sıkıntınızı kağıttaki karalamalarınızda bırakıp, çözüme ulaşmak adına harekete geçeceksiniz. Bunu çok sık yapmanıza gerek olmadığı gibi, özellikle sorunların üst üste gelip, stresin doruklarına çıktığınız dönemlerinizde yapmanızı önemle tavsiye ederim. Bu uygulamanın verdiği rahatlığın temelinde iki husus vardır. Birincisi paylaşım isteğinize cevap bularak içinizi dökebilmeniz, ikincisi de sorunlarınıza karşı genel bir bakış açısı geliştirerek, sorunlarınızın hayatınızdaki küçük ve geçici olumsuzluklardan ibaret olduğunu anlamanızdır.


Çoğu zaman düştüğümüz en büyük yanılgı, sorunlara karşı gözümüze çektiğimiz at gözlükleri ile hayata bakışımızda boyut kaybına uğramamızdır. Sıkıntılı dönemlerimizde bu boyut kaybıyla yüzleşmenin bir diğer yolu da belli zamanlarda durum mahkemeleri yapmaktır. Mesela gün içinde bir otuz dakika ayırın ve sorunlarınızı enine boyuna irdeleyin. Bu süreç içinde sorunları değil onların çözümü ile ilgili ne yapabileceğinizi düşünmeye çalışın. İş ile ilgili bir olumsuzluk canınızı sıkıyor diyelim. Kafanızı yoran bu sorunla ilgili; bu çıkmaza nasıl girdiğinizi, bu durumun kariyerinizde yada hayatınızda bırakacağı olumsuz etkiyi, çevrenin bu konuyla ilgili eleştirilerini, aslında bunları hak etmediğiniz düşüncesini kafanızda yormayın. Bunun yerine , “Bu duruma geldim ama bu benim için iyi bir deneyim olacaktır, şimdi bu durumdan nasıl kurtulabilirim.”gibi düşüncelerle üretken olmaya çalışın. Bu sizi çözüme daha rahat ulaştıracaktır. Bütün bu değerlendirmeleri yapın ve otuz dakikanın ardından kendinizi sorundan ve stresten sıyırarak aldığınız kararları hayata geçirmeye gayret gösterin. Bu değerlendirmeyi yapmanız sizi gün boyunca kısır bir döngüde düşünmekten alıkoyacaktır. Aslında dalgın ve düşünceli olduğumuz bu dönemlerde sorunları o kadar dar bir bakış açısı ile ele alırız ki düşündüklerimiz aslında aynı şeylerdir. Fikir üretmek yerine, duyduğumuz kaygılar ve endişelerle yüzleşiriz. Gerçekleştirdiğiniz bu olay mahkemesiyle amaç, sorunların enine boyuna değerlendirmesini yapıp neler yapabileceğiniz konusunda mücadeleci tarafınızı uyandırmanızdır. Böylece de sorunları gününüzün tamamına yaymış olmazsınız.


Kişisel gelişim ve de psikoloji üzerine yazılıp çizilmeyen kitap, üzerinde durulmayan konu neredeyse  kalmadı diyebiliriz. Benim yaptığımsa beklide hepinizin bildiği birçok konuda sizleri harekete geçirecek motivasyonu sağlamaktır. Bazen kendimizi yenilemek ve harekete geçmek adına bir destek ararız. Bu bazen bir arkadaşımızın bize verdiği destek ve rehberlik olabileceği gibi bazen de okuduğumuz bir kitap olabilir. Bu yazıda ise her ikisini de sunmak istedim sizlere; bir dost sıcaklığında size destek olmak ve huzura giden yolda rehberlik etmek. Yaptığım bu tavsiyeleri bir dost tavsiyesi olarak hayatınıza geçirmeye çalışın. Değişimin ve yenilenmenin kaynağını kendinizde bulacağınızdan kuşkunuz olmasın. Biliyorum! Çünkü ben de aynısını yaşıyor ve aynı yolla kendimi tekrardan keşfediyorum.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 26562, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Yılbaşı Eğlencesine Dair (Mete Tunç)

Yılbaşı kutlamalarına dair bilgi, gözlem, fikir ve tekliflerim şöyledir:

• Noel yortusu (25 Aralık) pagan kültürden hristiyanlığa eklemlenmiş ritüellerdendir. Miladi yılbaşı kutlamaları ise Avrupa’da doğup neşvünema bulan bir gelenektir. Her ikisi; ibadet, ailenin bir araya gelmesi, Noel-yılbaşı şarkıları, konserler, hediyeleşme, eğlenceler, Noel baba, hindi, ağaç (çam) süslemesi gibi unsurlarla birleşmiştir. Avrupa ve Amerika’da edebiyatta, sanatta, sinemada.. kullanılan namütenahi kaynaktır.
• Batı teknolojisi ve kültürü 19.yy’dan itibaren dünyaya hakim olmuştur. İç dinamikleriyle modernleşemeyen, kendini yenileyemeyen, yaratamayan Doğu, Batı’yı taklit edegelmiştir. Yılbaşı kutlamaları da bunlardan biridir.
• Müslüman dünyasında kadın-erkek-çocuk/genç-yaşlı bir arada eğlenme alışkanlığı yoktur…
• Müslüman dünyasında içki içme adabını haiz insanlar azınlıktadır…
• Eğlenmek bir ihtiyaçtır. Müslümanların miladi yılbaşını kutlamaları: yemek, hediyeleşme, eğlenceler… faydalıdır, ailevi ve sosyal bağları güçlendirir.
• Eğlenmek cihanşümuldur. Mesele kutlamanın mahiyetindedir, içinin nasıl doldurulduğudur.
• Caddelerinde, AVM’lerinde ‘Noel baba’ların dolaştığı, evlerinde hindilerin pişirildiği, süslemelerinde-eğlencelerinde.. en ufak yaratıcılık emaresi görülmeyen toplum milli değildir, mukallittir, maymundur.
• Hindi yerine kaz önerisi yerindedir (Ete düşkün insanlar için.). Başka yerli-milli seçenekler de bulunabilir.
• Noel baba yerine ‘Ayaz Ata’ teklifi de güzeldir. Bir de veyahut münhasıran ‘ana’ olsa (Kibele!) daha muvafıktır. Ata veyahut ana, hediye getirmek yerine masal anlatsın, öğütler versin, sevgi-şefkat-umut.. timsali olsun.
• Süslemelerde özgünlüğe önem verilmelidir. Milli simgeler istimal edilebilir.
• İnsanlar (her cins ve yaştan) meydanlarda ve bilumum kamu sahalarında toplanabilmeli, birlikte şarkılar-türküler söylemeli, milli oyunlar oynamalıdır. Buralarda geceye özel üretilen ‘yılbaşı şerbeti/şerbetleri’ içilmelidir. Bu toplanmalardan amaç gülmek, neşelenmektir, ama asıl içtimai dayanışma ve güven olmalıdır.
• İnsanlar o gece (ki milli-dini bütün bayramlara da teşmil edilmelidir) geleneksel veyahut modernize edilmiş yerli-milli kıyafetler giymelidir.
• Edebiyle içmeyenlere, içen-içmeyen insanları rahatsız edenlere iltimas gösterilmemelidir.
• Yeni, yerli eğlence biçimleri yaratılmalıdır.
• Müslümanların Noel yortusu yerine ikame ettiklerini sandıkları peygamberlerinin doğum gününü kutlama ‘aksülameli’ eğlenceye alternatif değildir. Kimi hocaların yılbaşı gecesi ‘senenin muhasebesini yapmak’ önerisi ise komiktir.
• Türklük konusunda güya hassas olanlar, her şeyiyle Batılı (‘emperyalist’) eğlencelere müdavimlikleri ve abes kutlama savunmalarıyla pek çok tutarsızlıklarından birini daha sergilerler.
• Yukarıdaki tarzda kutlamanın, eğlencelerin yılın başka bir gününde yapılmasında beis yoktur.
• Doğu ve hususen müslüman dünyası; yılbaşı ve sair kutlamalarında, eğlencelerinde ve onlardan üretilecek edebiyatı, sanatı, sineması.. ile imrenilecek, hayranlık duyulacak, örnek alınacak bir özgünlüğü hedefleyip teşkil edebilmeye başlaması halinde uyanmanın, kalkınmanın bir işaretini veriyor olacaktır.

Hakirül fakirül pür taksir sorgutçu mezkur hususta ümitvar değildir; sadece keyfiyeti arz etmiş, tarihe not bırakmıştır.

(31.12.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3737, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.