BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İnsan Manzaraları VI (Mete Tunç)

Şarkı söyleyen kızlar

Bir yaz günü. Bir apartmanın araçlardan ve insanlardan ırak yan duvarının yanında bir kilim üzerinde oturuyorlar. Dizlerinin üzerindeler. Bir halka oluşturmuşlar. Gözleri yerde, bakışları dalgın ama huzurlu. Sanki ibadet ediyorlar. Bunlar, yaşları 7 ile 10 arasındaki bir grup kız. Daha da yaklaşınca gruba, ilk gözlenenlere yeni gözlemler katılıyor: Hepsi şirin, güzel; hepsinin üzerinde, belli ki anneleri ve kendileri özen gösteriyorlar, temiz, yakışan elbiseler var… İyice yaklaşınca… Sesi de duyunca, adeta büyülü bir resim çıkıyor ortaya. Ses duygusal, söylenmesi zor bir şarkıya ait. Diğerlerinden yaşça daha büyük bir kızın yönetiminde sessizce, büyük bir uyum içerisinde, mükemmel biçimde söylüyorlar şarkıyı…
O şarkı olur olmaz zamanlarda aklıma gelir. Beynimde melodisini canlandırmaya çalışır, mırıldanırım. Ama hiçbir zaman o grubun söylediği gibi söyleyemeyeceğimi bilirim. Ve ressam olamadığıma en çok o grubu resmedemediğim için üzülürüm. Yaptığım en iyi resim olurdu mutlaka. İsmini de ‘Şarkı Söyleyen Kızlar’ koyardım.
&&&

İnsana hürmet

Memurdu (Sonra şef, bilahare öğretmen…). Sosyoloji mezunuydu. Bağlama çalar türkü söylerdi. İyi bir kitap okuruydu. İnsanı dinlerdi. Adildi. Esprili ve hoşsohbetti. İş disiplini tamdı. Bağnaz olmayan, özeleştiri yapabilen bir solcu ve ateistti (Ve fakat kendini “alevi” diye nitelerdi; bu herhalde kültürel bir husus.). Sünni-dindar kayınvalidesini yalnız bırakmamak için onunla sahura kalkardı…
&&&

Yakalanma

Uyuduğum odanın 50 m uzağından geçen yoldaki trafiğin fazla olmadığı, en fazla inşaatlara kum taşıyan kamyonların ses kirliliği yarattığı bir tarihte, o zamanlar pencere (sigara dumanı yüzünden) yaz-kış sürekli açık olduğundan,
“Ne yapıyorsun burada? Kim bu?!”
(erkek) bağırtısını net bir şekilde duymuştum.
“Dur, bekle!”
Yine aynı kişinin sesi mezkur yol üzerinden geliyordu. Tekerleri patinaj yaparak hızla uzaklaşan, uzaklaşırken de bir çarpma gürültüsü çıkaran otomobil sahneden çekildikten sonra o ilk ses, zaten (duyulan) ilk ve tek insan avazı onunkiydi,
“Arabaya da çarptı!”
diyor. Ardından tekrar ilk hitap ettiğine soruyor:
“Ne yapacaktın onunla; …işecektiniz, değil mi?”
Olay çözülmüştü. Çifti tanımıştım…
&&&

Tatil ve tipler

… ‘Denize gitmek’ o dönemlerde de revaçta bir tatil türüydü. Fakülte bahçesinde yürürken, “Bu sene denize nereye gidiyoruz?” diyen sakallı, suratsız yüzlü ve itici sesli erkek öğrenci kimlerle denize gidiyordu?! Yanlarından geçerken soruyu sorduğu kız öğrencileri gördüm ve seslerini duydum: Erkek öğrencininki gibi sevimsiz yüzler, insan kaçıran sözler… Böyle insanlarla denize gitmek cazip, imrenilecek bir şey değildi: ‘Boş’ dimağlar, ‘bulanık’ kafalar, ‘geyik’ sohbetler, ‘güm-güm’ disko…
&&&

Okulda bir çocuk

Sınıfta sırasına oturmuş, bahçeyi seyrediyor. Sanki biraz kırgın. Bir şeylere üzülmüş gibi. Sıkıldığında bahçeye çıkıp dolaşıyor. Veya kantine giderek kavrulmuş un ve şekerden yapılmış bir tatlı alıyor; ağzın içini kupkuru bırakan o tatlıyı kaşıkladıktan sonra çeşmeden su içiyor…
Ön bahçenin gürültüsünden uzaklaşmak istiyor, sessizliği arıyor adeta. Bu yüzden arka bahçeye yürüyor. Arka bahçede kimse yok. Yüksekçe bir kömür yığını önemli bir yer kaplıyor. Bahçenin bu kesimdeki duvarı yüksek, çünkü arkasından itibaren bir tepe yükseliyor. Yürüyor bahçede; dalgın ve düşünceli…
Önlüklü çocuk, iki farklı yaşına/sınıfına ve şehre tekabül eden yukarıdaki iki sahnede tam olarak nasıl bir his dünyası içerisindeydi, neler düşünüyordu? Bu sorunun cevabını verebilmeyi çok isterdim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 4219, bugün ise 769 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları V (Mete Tunç)

(parkta 2)

Secde hali

Biri anlatsa şüpheyle karşılardım: Bir kadın. Yanında iki çocuğu. 7 ve 10 yaşlarındalar. Çocuklar kendi hallerinde oynarken kadın başörtüsünü çıkartıyor, başını örtüyor ve çimenlerin üzerinde namaza duruyor. Öyle kenarda filan değil, adeta orta yerde, ‘arkası’ parkura doğru olacak biçimde. Altında entari, etek türünden bir giysi değil, kot var. Secdeye vardığında yoldan geçenler şaşırmışlardır herhalde! Malum, namazdaki secde hali (neredeyse ve kısa süreli olarak) cinsi birleşmedeki bir pozisyon türüdür. Bir ayette, kastedilen ‘oyuklar’ değil de pozisyonsa, geçer!.. Tek bir numune ile psikolojik/sosyolojik bir çıkarımda bulunamam elbette. Ama o kadının ailesini, eşini yakın zamanda kaybedip kaybetmediğini, çevresini, duygularını merak ettim.
&&&

Teleseks

Koşuyorum. Yolun kenarındaki çam ağaçlarına doğru dönmüş 15-16 yaşlarında bir kız, biriyle konuşuyor gibi. İkinci turu atarken yine oralarda. Çamların arkasındaki oyun sahasının kenarına gelmiş, evet, biriyle konuşuyor. Üçüncü turdayım. Telefonla konuşuyormuş. Tam yanından geçerken, “salak, hayvani,” diyor ve ekliyor, “beni bir daha arama!”… Hattın öteki ucundaki delikanlı kızı soymuş ve icraatını anlatıyordu ki..!
&&&

Tezahürü hars

Liseli kız 3-5 kız arkadaşı ile güya spora gelmiş (Eşortmanlarını giyip, kapıya gelen arkadaşlarını göstererek ailesine böyle demiştir!). Erkek arkadaşı ile buluşuyor. Herhalde kamelyaların birinde ‘oturacaklar’. Kız, arkalarından yürüyen, onlara gıpta ile bakan arkadaşlarına, neden bilmem, küfürümsü, hakaretvari bir söz ediyor. Iııyyy. Cinsi latifin bu tür konuşması onları ‘kimi’ erkeklerden farksız kılıyor.

Bankta oturan bir grup genç. Birkaç erkek ve bir kız. Bir erkek, kızı kucaklamış. Diğerleri ‘izliyor’, ‘ulan biz ne zaman yapabileceğiz,’ diye düşünüyorlar. O erkek konuşuyor, sesi 100 metreden duyuluyor. Bir ifadesi aklımda kalıyor: “Cenabet gezersen…” Ööö.

&&&

Oynaşma

Liseli iki genç; biri oğlan diğeri kız. Semtin ilk (gecekondu dönemi-şimdi apartman daireleri olan) sakinlerinin çocukları, daha doğrusu torunları. Okuldan yeni çıkmış oldukları kızın okul formasından belli. İlk turda yanlarından geçerken el ele-diz dizeler. İkinci turda oğlan kızı kucaklamaktadır. Üçüncü turda öpüşüyorlardı; kız hareketsiz, her şeyi oğlana bırakmış, sadece dudakları işliyor gibiydi. O yüzden, ‘bu kız evlenene dek oğlanı/oğlanları uğraştırır,’ diye düşündüm. Benim yaklaşmakta olduğumu görünce ayrıldılar. Dördüncü turda, yine… Beşinci turda o durgun kız birden ayağa kalktı, “haydi bize gidelim,” dedi (Hakkında yanılmışım!). “Yine yakalanmayalım,” dedi oğlan tereddütlü. “Yakalanmayız,” dedi kız ve park çıkışına doğru koşmaya başladı. Kısa boylu ve toplucaydı. Oğlan ise zayıfça. Zıplama tarzı koşusuyla kıza yetişmeye çalışıyordu…
&&&

Evliliğe doğru

Parka tam girmiştim ki bir kamelyadan kadın sesi duydum. “Ama onu erkek tarafı yapar,” diyordu, kararlı bir üslupla. Birkaç adım sonra banktaki kızı ve karşısındakini görüyorum. Müstakbel kocasıyla konuşuyormuş. Tartışmalar, didişmeler daha evlenmeden başlıyor! Damat adayının yüzünde, şimdiden bıkmış, yılmış bir hal vardı! Zifaf gecesine kadar hevesini kaybetmesindi!? Yahut; acısını o gece mi çıkaracaktı!?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8108, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları IV (Mete Tunç)

(parkta)

“Ama çok siyahlar”

Koşuya başlarken, babaları halı saha maçında olan bir grup zenci çocuk oyun bahçesinde. Sonraki turda, yanlarındaki Türk çocuklardan biri, yanındaki arkadaşına, ne demişse, “ama çok siyahlar,” diyor. Gruptaki, iki-üç metre ötedeki 10-12 yaşlarındaki bir zenci kız, ki içlerinde en büyükleriydi ve güzel bir kadın olacaktı, o iki çocuğa doğru bakıyor; sanki sözleri, hususan son sözü ve tavrı anlamış gibi… İçim çok acıyor. Bir dahaki turda Afrikalı çocuklar oyun bahçesinde değiller! Hüzün.
&&&

“Ben de seninkini”

15 yaşlarındaki iki kız önce bir masada oturup sohbet ediyor sonra asfalt yolda yürüyorlar. Koşu-yürüyüş parkurunda onlara yaklaşırken, biri diğerinin kulağına eğilip bir şey söylüyor. Diğeri, “ben de seninkini,” diye mukabele ediyor! Suizanda bulunmuyorsam, ki kuvvetle muhtemel bulunmuyorum, birbirlerinin bir yerlerini öpüyorlar, evlerinde fiilen ve parkta hayalen!
&&&

İzalei bikr

18 ve 20’li yaşların başında olan iki kız koşu-yürüyüş parkurunda park çıkışına doğru yürüyorlar. Tam yanlarından geçerken 18 yaşında olan, “ablam kendime zarar veririm diye endişeleniyor,” diyor. Diğerinin “ablan haklı,” sözüne karşılık da “kendime neden zarar vereyim/verdireyim ki” diyor. Kızın bir erkek arkadaşı var ve bakire kalacak biçimde muaşaka edecek!
&&&

İki nevi özgüven

Barfiks çekerken arkamda iki kadın konuşuyor. Yabancı (kökenli) olanın sesini duymuyorum ama Türkçe konuşmuyor ki, öteki, “insan özgüvene sahip olmalı, diyorsun,” diyor. Sonra bir cümlesine istinaden, “anlıyorum, [şöyle] diyorsun,” diyor. Spekülasyon: Yabancı kadın bir Türk’le evli, üniversite mezunu-meslek sahibi, ama çalışmıyor, çocuk bakıyor, sıkılmış!.. Somut gerçek: Türk kadın yabancı dili anlıyor ama pratiği zayıf; özgüveni az!..
&&&

Yabancı gelinler

Türklerle evli yabancılara (Genelde rus, ukraynalı tipliler.. yanılmıyorsam) sıklıkla rastlıyorum. Anneleri de olabiliyor yanlarında; kızlarına arkadaşlık torunlarına bakıcılık yapıyorlar zaar. Çocuklarını, çocuk arabalarında itinayla ve vakur bir eda ile gezdiriyorlar. Birini türk eşiyle iki kez gördüm. İyi giyimli, takım elbiseli-kravatlı, kadından kısa olan adam, bebek gezdirmeye sanki zorla, eşi tarafından sürüklenmiş gibi; biraz önce eve gidelim/işime döneyim görüntüsünde!
&&&

Küfür günü

Aletler alanında, sol kısımda bir grup genç var. Alana yaklaşırken yüksek sesle konuşan bir çocuğun sesini duymaya başlayınca, ‘bunlar, taşra-varoş kültüründen çocuklar’ diye düşünmüş, alana girdikten sonra o çocuğun konuşmalarında küfürler de olduğunu işitmiştim: “..ına koyayım!” Yüksek ve çatlak bir ses. Hem aletlerde spor yapıyor hem de… Son ‘koymanın’ ardından o taraftaki 5 kadar genç ‘Allah Allah’, ‘yeter artık’ mealinde tepkilerle benim bulunduğum tarafa geçtiler. Meğerse o çocukla ilgileri yokmuş. “Koyma”ya ilaveten ‘birilerini veya bir şeyleri …tiği’ küfürler devam ediyor, her yaştan ve cinsten 10 kadar insan duymuyor gibi davranıyordu: Çünkü, 16 yaşlarındaki, uzun boylu bu çocuk ‘hasta’ydı!.. Diğer çocuklar sağ tarafta da duramayıp gittiler. Bir güvenlik görevlisi geldi, baktı, bir ses duymadı. Tam alandan çıkacakken, sol taraftan bir “..ına koyayım” sesi geldi! O cenaha yönelirken, yaşlı bir kadın, çocuğun hasta olduğunu açıklayıp ilişmemesini ima etti… Bu çocuk babaannesiyle geliyor parka. Masalarda onunla oturuyor, “babaanne” diyen sesi metreler öteden duyuluyor. Aletlerde spor yaparken, artık küfür etmeden (Sanırım ‘küfür günü’nde ilacını almamıştı, düşük dozda almıştı veya ilacın etkisi kaybolmuştu.), ama mesela “Mehmet Seyfioğlu” (artık her kimse) ismini veya mesela “bunun nereden kaynaklandığını açıkla bana” cümlesini (artık nerede duymuşsa) yine yüksek sesle ve arka arkaya tekrarlıyor… İki kez, alana girerken onun, “merhaba dayı” selamı ile karşılandım; gülümseyip “merhaba” dedim.
&&&

Yeni bir laf atma/tatmin yolu

Ortayaşlı bir kadın, yanında bir-iki, daha genç yaşta, kızı/kızları olabilir, cinsi latif… Yürüyüş-koşu parkurundalar. Az önce yanlarından geçtikleri 25’lerinde bir grup erkeği, özellikle, sırıtık yüzlü, uzun olanını güvenlik görevlilerine işaret ederek, “yanımdan geçerken telefonda konuşur gibi yapıp…” diyor. Son kısmı duyamadım veya anlayamadım ama bir tür taciz olduğu açık! Tahmin: Seks fakiri genç, kadın ve kızların yanından geçerken, telefonda, bir erkek arkadaşına, bir kadın ile yaptıklarını anlatıyor!.. Bu da bir tatmin yolu olmalı!.. Bilahare, bir başka grup içindeki bir gencin, parktaki salona giden ‘gece kıyafetli’, genç ve zarif görünümlü kadınların yanlarından geçerken, sanal telefon aramasında, “burada çok güzel kadınlar var,” dediğine şahit oldum. Daha masum bir cümle…
&&&

Bulaşıcı bir kriz hali

15 yaşlarında kumral kız adeta haykırarak ağlıyor. Esmer kız arkadaşı yanına geliyor. Ardından kızlı erkekli bir grup arkadaşı da. “Ne oldu, niye ağlıyorsun,” diyorlar. Anlayamıyorlar ve teskin-teselli edemeyeceklerini de farkedince uzaklaşıyorlar! Bilahare ilk gelen kız arkadaşı da az ileride ağlamaya başlıyor! Bir süre sonra sakinleşmiş halde birlikte yürüyüp parktan çıkıyorlar… Acaba, ilk kız, ki basket alanından çıktıktan sonra ‘kriz geçirmişti’, oradaki, ‘aşık olduğu’ oğlandan ilgi görmeyince mi..? Olabilir; çünkü sonraki günlerde, basket sahasındaki banklarda oğlanları izlerken görüyorum onu. Böyleyse öbür kız niye krize girmişti; kızlarda kriz bulaşıcı mıydı?!
&&&

Tutku ve ayrılık

Adam 40’larında, kır saçlı, orta boylu, yapılı, sert yüzlü, iş adamı tipli… Kadın 30’larında, kendi cinsine göre ve adamdan boylu, uzun yüzlü, balık etli, geniş kalçalı… Parkta buluşuyorlar, birlikte tempolu yürüyorlar. Bir buluşmalarında, kadın adamın belini tutuyor, ardından yanağını öpüyor… Spekülasyon: Evli değiller, sevgililer… Her ikisi de bekar mı; bilmiyorum… Koşunun ardından girdiğim aletler alanından çıkmış parkurdan yürürken, arkamda o adamın telefonda yüksek sesle konuşmasını duyuyorum: “Ne demek unuttum ya, ne demek unuttum!” Sesini biraz daha yükseltiyor, bağırıyor: “Sesimi yükseltirim! Bu, birbirimize verdiğimiz değerin bir ifadesi! Sinirlendim. Kapat, Kapat!” Böylece kadının, “sesini yükseltme,” dediği çıkıyor. Ve muhtemelen, kadının buluşmayı ‘unuttuğu’. Buradan hareketle, adamın, “birbirimize verdiğimiz değer” nitelemesinin yanlış idiğini, ‘senin bana verdiğin değer’ ifadesinin daha doğru olacağını düşünüyorum… Hep tempolu yürüyen adam, telefonu kapattıktan sonra yavaş ve düşünceli düşünceli yürümeye başlıyor!.. Adamı bir süre daha görüyorum, fakat ikisini birlikte hiç…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8299, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları III (Mete Tunç)

Görüntü ve tipoloji

Bir insanın vücut biçimi, duruşu, yürüyüşü.. onun karakteri ve özellikleri hakkında ipuçları sağlayabilir mi? Çeşitli olaylar karşısındaki tepkileri, konuşması, mimikleri..? Bunları hariç tutuyorum; bu konularda araştırmalar, araştırmacılar olduğunu biliyorum. Benim kast ettiğim ilk cümledeki çerçeve. Mesela, kalıplı, kilolu ve beli hafif ileri çıkık kadınların bencil olduğu söylenebilir mi?! Seri yürüyen, yere sert ve ayaklarını doksan dereceye yakın biçimde ayrık basan kadınların cinsel istekleri fazla mıdır?!.. Birkaç örnekle kesin bir sonuca varmak yanlış/yanıltıcı olabilir. O nedenle fazla uzatıp, lisedeyken bir arkadaşın, karşımızdan gelen kızın bacaklarındaki eğriliği, onun çok “yapmasına” bağlaması gibi, saçmalamaya başlamayayım!
+++

Danışma

Pek çok müslüman istihareye yatar veyahut danışırlar! Kime? Hocalarına, şeyhlerine, ulu bildiklerine… Bir emekli kurmay albayın da böyle bildiği birine danıştığını öğrendim. Kızım, öğrenim (doktora) için yurt dışına gidebilir mi, diye! Yeni evlenmişti kızı, eşi de aynı amaçla, onunla birlikte, aynı yere gidecekti… Yine de danışmış! Bu emekli albayın, hem dini hem de mesleki bilgisi ortanın epey üzerinde. O halde neden..?! Elbette dini çerçevede (gelenekte) açıklaması var. Fakat ikna etmiyor.
+++

Usta-çırak raconu

Oto sanayide, berberde… İşletme sahibinin çıraklara yönelik davranışlarına tanıklık ediyorum. Genelde çok sert davranıyorlar. Köleleri gibi. Hatta küfürlü sözlerle… “Racon” böyle midir, çıraklar bu davranışları hak ediyorlar mıdır, bu yöntemle mi adam olabiliyorlar? Bilmiyorum. Fakat öğretimdeki bu tür usta/patron-çırak ilişkisi hiç de “insani” değil!
+++

‘Bozuk’ yüzler

Tek kelime ile nasıl tanımlayabilirim? Asabi, sert, gülümsemez-gülmez yüz, ve daha çok yere yönelik bakışlar… “Bozuk” diyeyim!.. Biraz daha irdelediğimde bu yüzleri ve bakışları; hayal kırıklığı, yalnızlık, sevgisizlik, nefret, güvensizlik okuyorum. Belki her ekonomik katmanda rastlayabiliriz böyle insanlara. Ben, daha ziyade orta ve orta-üst sınıftakileri gözlemledim.

Bu tip insanlar, ki onları ancak öyle derinlemesine anlayabiliriz, romanlarda yazılmışlar mıdır, akademik olarak, makalelere, tezlere, kitaplara konu olmuşlar mıdır? Hayat hikayeleri nedir? Neden “böyle” olmuşlardır? “Kazık” mı yemişlerdir? Dostları var mıdır? Aile ilişkileri nasıldır?.. Apartmanlarda her konuda sorun çıkaran kimi insanlar ve aileler bu kapsamda mıdırlar? Olabilir!

Not. Sözkonusu kişilerin, en azından bir kısmının “doğuştan kötü” olma ihtimallerini de gözardı etmeyelim.
+++

Bir tarzı muhabbet

Özel sektörde çalışanların birbirleriyle yaptıkları sitemkar, manidar ve riyakar konuşmalara “bayılıyorum”. Bir kimse uzaktan bunlara baksa veya yakınlarında olup konuşmalardaki birkaç kelime ve cümleyi duymasa, bunların sohbet ettiklerini sanabilir. Çünkü konuşma tarzı argo değildir, ifadeler düzgündür, imalı sözler dahi adeta şifrelidir, bakışlar ve mimikler sözlerle tam bir uyum dahilindedir, konuşmalar başladığı gibi “sakince” nihayet bulur. Sektör çalışanları bu tarzı, özellikle hizmet sektöründeyseler, ilgili görünmese de, müşterilere yönelik yapmaları gereken konuşma ve diyalog tarzı sayesinde kazanmış olmalılar, diye düşünüyorum!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 14719, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Maide suresi 38 EL KESME YANLIŞLIĞI :

MAİDE SURESİ 38 EL KESME YANLIŞLIĞI :

Daha önce bahsettiğim ve Tefsir ve mealcileri uyardığım MECAZ
Olan kelimelerin özellikle KIRMIZI yazı ile yazılması ve
insanların bu konuda İki taraflı düşünmesini istediğim
ayetlerden beklide bu konuda
çok hata Yapıldığı ve MECAZ ın şahsileştirilerek anlamının
kaydırıldığı en önemli Ayetlerden biridir Maide Suresi 38.
ayet.

Önce ayeti buraya aktaralım ve şu anda olan mealinden
Bir örnek vererek üzerinden konuşalım :

Ves sâriku ves sârikatu faktaû eydiyehumâ cezâen bimâ kesebâ nekâlen
minallâh(minallâhi) vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
1. ve es sâriku : ve hırsız (erkek)
2. ve es sârikatu : ve hırsız (kadın)
3. fe iktaû : o halde, …olmak üzere kesin
4. eydiye humâ : ikisinin ellerini
5. cezâen : ceza, karşılık, bedel olarak
6. bimâ kesebâ : kazandıklarından, yaptıklarından dolayı
7. nekâlen : ibret verici
8. min Allâhi : Allâh’tan (c.c.)
9. ve allâhu : ve Allâh (c.c.)
10. azîzun : azîz, üstün, yüce
11. hakîmun : hüküm ve hikmet sahibi

Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden
kadın, suçları sabitleşince, yaptıklarının karşılığı ve Allah
tarafından kelepçek (caydırıcı bir ceza olmak üzere) ellerini kesin.
Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.

Bu ayette de EL kelimesini ve kesme eylemini duyan meal
ve tefsirciler maalesef Yine acaba burada MECAZ bir anlam varmı
diye sormadan YED=EL kelimesini bedensel EL olarak
algılamış ve bunun üzerine hüküm vermişlerdir. Oysa bir çok
ayette EL kelimesi geçmekte ve yedullah =
Allahın EL’inden bahsedilmektedir ? Peki Allahın EL’i
varmıdır ? Allah
Her şeyden münezzeh yani hiç bir yarattığına benzemiyorsa Allahın Eli
Olması mümkün değildir dolayısıyla yedullah geçen bu ayetlerdeki EL
Kelimesi MECAZ dır. Yani Yedullah= Allahın gücü ve kudreti manasınadır.

Allah elleri ile değil GÜÇ ve KUDRET i ile o fiilleri
gerçekleştirmiştir.
EL = Mecaz olarak GÜÇ ve KUDRET anlamındadır
Peki bu ayetlerde YED = Mecazmı ? yoksa gerçekten bedensel
olarak bildiğimiz El mi ?

EL kelimesinin MECAZ olduğu ile ilgili bir kaç
örnek verelim :

1= Vanda deprem olunca Devlet hemen şefkatli EL ini oraya uzattı
Bu örnektede EL = GÜÇ tür. Devlet hemen maddi ve
manevi GÜÇ
ünü oraya uzatmıştır yoksa Devletin fiziksel EL i olması
mümkün değildir.
2= Arkadaşlar işsizlik konusunada bir EL atalımda hükümeti uyaralım
der bir gazeteci arkadaşlarına. Buradaki EL de bir
eylem bir Güç tür

Birde bu ayetteki EL kelimesini mecaz olarak
meallendirelim sonra
Üzerinde konuşalım :

Hırsız kadın ve erkeğe, yaptıkları suça karşılık ibret
verici bir ceza verin
sonrada onların ELi (bu işi yapacak GÜCÜ ) kesin. Allah
güçlüdür. Hikmet sahibidir.

Hırsız kadın yada erkek hırsızlık yaptı onlara ibret
alacağı kadar ceza
verilir suç oranına göre yani bir bilezik çalanla
dolandırıcılık yapan ve
onlarca kişiyi dolandıran aynı cezayı almaz mantıksal olarak.
Mesela bilezik çaldı ve cezasını hakim 3 ay kesti fakat
onlarca kişiyi dolandıran ve bir çok kişileri mağdur
bırakan insana verilecek ibret olunacak cezada 5 yıl
diyelim. Cezayı kestik şimdide EL (gücü) yani hırsızlık
yapmaya iten bu GÜCÜ nasıl keseceğiz bunu düşünelim:
Bir insanı hırsızlığa iten GÜÇ lerden bir kaçı = İşsiz
yada parasız
kalmasıdır, borçlu olmasıdır,çoluğuna çocuğuna ekmek götürememesidir
tembel olup çalışmayı sevmemesidir yada Bir hastalık
neticesinde yani ihtiyacı olmadan yapılan eylemler vardır.
İşte hırsıza ibret alacağı kadar ceza vereceksiniz ama
bakacaksınız
Bu adam bu işi neden yaptı, İşsizse devlet yada kurumlar iş verecek,
açsa yardım edeceksiniz, çoluğu çocuğu muhtaçsa yardım edeceksiniz,
Tembel yada hasta ise tedavi edecek ve günümüzde olacak bir çalışma
Psikolojik tedavisini yaptıracaksınız. İşte bunu yaparsanız Hırsızın bu
Hırsızlık yapmaktaki EL (Güç) i kesmiş olursunuz.
Aslında ileriki toplumlarda şayet bir Hırsız yakalanırsa hem
Hırsız hemde DEVLET te suçlu sayılacak ve ikiside yargılanacaktır.
Neden yaptı hırsızlığı ? İşsiz kaldı, kirasını ödeyemedi çoluk
çocuk aç. Peki devlet nerdeydi ? neden EL( GüÇ) ini uzatmadı ?
Neden yardım etmedi. Bu adam çalışırken hemen ensesine yapışıp
Son kuruşuna kadar vergisini alıyordunuz ya Neden o adam muhtaç
kalınca aynı hassatiyeti göstermedin . İhtiyacı yokta çalıyorsa
Psikolojik destek verilmeli yada ihtiyacı yokta sırf HIRS uğruna
Bu hırsızlığı yapıyorsa İbret verici ve caydırıcı yüksek cezalar verilmeli
Ve yapılan her suçta suçu sabit görülürse ve aynı suçu yaparsa CEZA
her seferinde ikiye katlanmalı ve bu yüzüne karşı okunmalıdır.
Şöyle bir düşünsenize Devletin hemen sahip çıktığı ve işsizse
İş sağlanan insanlar ve aç ve açıkta ise yardım edilen insanlar neden
hırsızlık yapsın. Böyle bir toplum hayal edin ve bu nüfus 100 milyon
olsa bile şayet adaletle yönetiliyorsa ve insanlara hemen anında yardım
ediliyorsa bu nüfusta hırsız sayısı çok çok az beklide sıfıra
inecektir.

Kuranın indiği dönemler, peygamberimiz bu ayetleri açıklamış olmalı
Fakat aradan bir kaç asır geçipte rivayetler ve söylentilerle Kuran
Ayetlerini açıklamaya çalışan zihniyet bu ayetlerede EL attı ve bunu
Peygamber böyle söyledi diyerek meallere bu manada geçmesini
sağladılar ve sonraki yüzyıllarda da ülkelerin şeriatlarına böyle
yansıtıldığı için tefsirciler ve mealciler MECAZ anlamı değilde FİZİKİ
anlamı ile yer verdiler ve maalesef kimse dur diyecek bir
açıklama yapmadı.

Peki şimdide Fiziksel EL olma olasılığı gerçekten olabilirmi diye
Sorgulayıp cevaplarını mantıksal olarak alalım :
1= Bundan sonraki ayette Allah tövbeleri kabul ederim diyor. Peki
Adam hırsızlık yaptı fakat sonra pişman oldu tövbe etti ama EL gitti
yani Allah geri dönüşü olmayan CEZA verirmi ?
2= EL i gitti ise ömür boyu işsiz ve muhtaç kalmıyacakmı ?
belkide yeniden çalacak,hayat devam ediyor. Böyle bir olumsuz
çözüm önerebilirmi Allah. Bu yönü hiç düşünüldümü ?
3= 14 Asır evvel TIP yok adamın elini kestinizde sonra o
kanı nasıl
durduttunuz ? kaç kişi steril olmayan ortamlarda eli
kesildi ve sonrada
mikrop kaparak öldü ? Bunların vebalini kim verecek ?
insanların elini kesen zihniyet onları ömür boyu muhtaç bırakan o
KARA ZİHNİYET bunun hesabını nasıl verecek ?
4= Rahman (esirgeyen ) Rahim (bağışlayan) Allah tövbe ile
bağışlayacağı
Bir suça karşılık geri dönüşü olmayan ceza verirmi ?
Böyle bir anlayışı
Kabul etmek aslında Allaha iftira atmak değimlidir ?
5= Ali İmran suresi 7. ayette uyarmamış mı ? benim
kitabımın bir kısım ayetleri muhkemdirki bunlar kitabın
anasıdır (hüküm) içerir. Diğer kısmı ise
Müteşabihlerdir ( mecaz ve teşbihleri barındırır)
6= Bir ayette bir kelimenin MECAZ ve DÜZ anlamı
varsa bu güne
kadar o kara zihniyet düşünmemiş diyelim hala bu yüzyılda
bunların düşünülmemesi ve hala o kara zihniyetin peşinden
gitmek ne kadar doğrudur sorgulanması gerekmezmi ?
BEDENSEL EL i örnek alırsak vahşet,yanlışlık ve
sefalete düşürme
değilmidir insanları ? MECAZ anlamını aldığımızda işte çağdaş düşünce ve
Doğru olan değilmidir ? Hem ali İmran 7. ayeti yerine
getireceğiz hemde
Asıl DOĞRU olanı yerine getirmiş olacağız.

ALLAHIN SÜNNETİNDE (Sünnetullah ) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK
BULAMASSINIZ

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7017, bugün ise 32 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları II (Mete Tunç)

Aldatma

Eski eşinin, kendisini işyerinden bir adamla aldattığı düşüncesi kafasını yıllarca meşgul ediyor. Daha evliyken kızını o adamla birlikte görmesi şüphelenmesinin sebeplerinden biri…

Eşini Kızılay’da bir kadın arkadaşı ile yürürken görmüş, bir gün bunu söylemiş ve biraz uzaktaydınız, aksi yönlerde yürüyorduk, seslenemedim, demiştim. Bu söz üzerine onda bir tedirginlik hali gözlemiştim. “Koca” ise, arkadaşı erkek mi kadın mıydı, diye sordu, “merakla”! Kadındı, dedim.

Evliliklerinin ilk yıllarında onları ziyarete gitmiştim. Evlerine 50-100 metre yaklaşmıştım ki eşini mezkur adamla eve girerken görmüştüm. Hatırladığım kadarıyla eşi de beni görmüştü. İçimden, kim bu adam, diye sormuş ve “en kötü” cevabı vermiştim. Kapıya geldim, zili çaldım, bir daha. Açılmadı. Bundan kimseye bahsetmedim!
+++

Zurna

Yan odada oturan meslektaşımın nikahında onun şahidi idim (Nikah masasında çekilmiş fotoğrafımız var.). Kurtuluş’ta, Hukuk Fakültesi’nin karşı sırasında bulunan düğün salonundaki düğün eğlencesine de katıldım. Beni annesi ve babası ile tanıştırdı. Sazlı, davullu-zurnalı, halaylı, gürültülü, kuru pastalı, limonatalı, kalabalık bir eğlence idi. Galiba fazla kalamamıştım.

Daha önce miydi? Sanırım. Keçiören taraflarında olsa gerek “bir yere” daha gitmiştim “gelin ve damat” ile. O yerin/binanın girişinde davulcu ve zurnacı mesleklerini icra ediyor ve geçenlerden bahşiş bekliyorlardı. Ben vermeyince, zurnacı zurnayı bana doğru yöneltmiş ve çaldığı ezgiyi, daha doğrusu bastığı sesi kulağıma doğru üflemişti!.. Gittiğimiz yerin cem evi (veya ismi şimdi ve o tarihte ne diye anılıyorsa artık) olduğunu o zaman biliyor muydum, söylenmiş miydi, hatırlamıyorum. İçerisi nasıldı, neler yapılmıştı, onları da! İlk ve tek kez bir cem evine gitmişim; lakin… Bir daha gidersem unutmam! Zurnanın sesini ise hiç unutmadım!
+++

Karın kaşıma

“Yüksek” bir bürokrata, size bağlı personelin içinde, mutlaka problemli, iş’ten kaytarmaya çalışan, verimsiz insanlar vardır; bunlarla muhatap kaldığınızda ne hissediyorsunuz, diye sormuştum. Cevaben; göstererek, mecazen, karnını kaşıdığını ifade etmişti!..
+++

Televole

Meslek sahibi, kültürlü insanların televole türü programları izlemelerini anlamlandıramazdım…

Bir arkadaş; mühendis, pozisyon sâhibi ablasının, akşamları bu programları seyrettiğini söyledi ve benim cevabını merak ettiğim soruyu yanıtladı: Kafasını bu şekilde boşaltıyor… Evet, bu kadar basitmiş cevap…

Akşama kadar sevmedikleri işleri yapıyor pek çok insan; türlü sorunlarla, sorunlu insanlarla yüzyüze geliyorlar. Akşamları, gün boyunca yaşadıklarını unutmak için, boş programları seyrederek kirlenen beyinlerini “temizliyorlar”! Keşke meslek, kariyer kadar değer verilse hobi sahibi olmaya…
+++

‘Nur’ yüzlüler

Gecelerini sıklıkla barda geçiren 25-30 yaşlarındaki genç erkeklerin birkaçının yüzlerini inceleme fırsatım oldu: İlk bakışta, “relaks bir yüz/insan” diye tarif edilebilirler belki. “Felsefeyle haşır neşir bir insan veya nurlanmış bir mümin” intibaı dahi uyandırabilirler. Bakışlarının bir doygunluk hali taşıdıkları da ifade edilebilir. Gözlerinin altı torbalanmaya adaydır… Daha fazla yazabilmek için daha fazla barcı incelemeliyim. Tabii böylelerini bar dışında bir yerlerde yakalayabilirsem!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6501, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları I (Mete Tunç)

‘İnsan Manzaraları’ başlıklı, kaç kesim olacağını hâlihazırda bilmediğim yazılarda; görüp duyduğum veya içinde olduğum sahnelere, hâdiselere ve diyaloglara yer vereceğim. ‘İnsanı ve toplumu anlatan’ bu yazılar, umarım, artık ne ölçüde idiğini kâriler değerlendirir, öğretici, duygulandırıcı, ve gülümsetici özelliklerinin yanı sıra psikolojik, sosyolojik, sosyal-târihî.. veri teşkîl etmektedir, edecektir.
###

Ahlaksız teklif

… birkaç metre ötedeki banka az önce oturup poşetten çıkardığı simidi yemekte olan 15 yaşlarındaki kız ile, ona yaklaşıp, duymadığımız bir şeyler söyleyen 60’lı yaşlardaki, bir ihtimal taksici olan adama kayıyor gözlerimiz. Kız, oturduğu yerden, ayaktaki yaşlı adama, onu anlamış gibi fakat herhangi bir tepki, onay, ret işareti vermeden bakıyor. Adam kızın yanından ayrılıyor. Birazdan da kız (Kız adama hiç cevap vermedi mi, parktan çıktıktan sonra adamın yanına mı gitti? Bilmiyorum. Sahnenin bazı karelerini, tam bir takip yapmadığımdan kaçırdım.)… Yanımdaki, “adam ahlaksız teklif yaptı,” diyor. Mümkündü; hatta büyük ihtimalle öyleydi. Kızın yaşının insanı yanıltmaması gerekiyordu. Duruşu, bakışları hiç de masum değildi. Yanlış bir izlenim edinmediysem, zanda bulunmak pahasına, “hırsız” olduğunu söyleyebilirim. Olası şoför o tipleri tanıyordu ki…
+++

Futbol mentalitesi

Arapça konuşan bir ülkenin (Sudan olabilir) çeşitli (10-60) yaşlarda büyükelçilik mensupları ve onların çocukları. Zenci, Arap ve melezler. Halı saha maçı yapıyorlar. Paslaşarak, hiç sertliğe kaçmadan, ciddiyetle ama keyif alarak oynuyorlar… Portakal renkli formalarıyla Hollandalılar da… Şimdi Kazakistan ekibine bakalım. Kazak tipleri de, yüz ve fizik olarak farklı farklı (bizdeki gibi). Organizasyon, paslaşma pek yok (bizdeki gibi). Uzun boylu, yapılı, 30’unda biri ile kısa boylu, zayıf biri birbirlerine dikleniyor, diğerleri araya girip kavgayı önlüyorlar (bizdeki gibi)… Kazaklar kesinlikle Türk!
+++

Ege güzeli

Ege’de bir plaj. Sonbahar. Kumsalda ve denizde az sayıda insan… Denizden tek parça mayolu bir genç kız çıkıyor, iki kız arkadaşının yanına yürüyor. Islak yüzünü, gözlerini kuruluyor. Arkadaşları da havluyu vücuduna sarıp kurulanmasına yardım ediyorlar. Titriyor gibi. Yalnızca üşüdüğünden mi? Hayır; daha ziyade utandığından. Bu, gözlerinden duruşuna kadar aşikar: Çevresine kısa, ürkek bakışlar; buradan hemen gitmeliyim diyen narin ayaklar… Hoş, güzel bir kız; vücudu da… Onu seven ve gözeten arkadaşlarıyla birlikte plajdan uzaklaşıyor… Masumiyet…
+++

Temizlikçiler

- … motelde, yan odada, işlerini bitirip bir araya gelen bir grup kadının görüntüsüne bir an ve konuşmalarına kısa bir süre şahit olmuştum. Mavi-beyaz önlükleri vardı. Gençtiler. Türkçeleri düzgündü (Bu tabii idi, çünkü ata-anaları yörüktü; o bölgenin yerlileri idiler.), hepsinin az da olsa eğitim gördükleri belliydi. Evli olmalıydılar. Konuşma konuları, Ramazan’da ne yapacakları idi. Bir kadın, oruçluyken etraflarında, onları (dinen) rahatsız edecek “manzaralar” yüzünden endişesini dile getiriyordu. Bir başka kadın, bu durumun oruçlarını bozmayacağını, kendilerinin burada eğlence için değil çalışmak için bulunduklarını söylüyordu… O; ev geçindiren, emekçi, samimi dindar kadınları hürmetle anıyorum.

- … Dolmuş durağındayım. Durakta bekleyen iki genç kadın var. Aralarında konuşuyorlar. Kulak misafiri oluyorum. …ev temizliğine gelmişler, bir gecekondu mahallesinde yaşıyorlarmış, eski arkadaşmışlar, ikisinin de kocaları işsizmiş… Kocalarını hiç kötülemiyor, sadece bir tespit yapıyorlardı. Pek çok üniversite mezunu insandan daha düzgündü Türkçeleri ve diyalogları. Birisi benden kalem rica etti. Verdim. Diğerinin telefon numarasını yazdı. Teşekkür ederek kalemi iade etti. Dolmuş geldi, bindik… İki saygıdeğer kadın…
+++

Astsubay’la subay

Askerliğim sırasında bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum. Bir asker, bir astsubayla galiba yüzbaşı rütbesinde bir subayın bizim birliğe tayin edildiklerini söylüyordu. Nedeni, birlikte görev yaptıkları bölükte ettikleri kavgalarmış. Astsubay, subay onu çağırdığında, hemen yanına gidiyor, selam veriyor, subayın her (duyulmayan ama “asabi”) “konuşmasına” ve belki emirlerine, “emredersiniz” diye yüksek sesle cevap veriyor, fakat, ona, sözlerinin arasında veya sözlerinin ardından çok yavaş sesle de küfür ediyormuş! Subay çıldırıyormuş!.. Askerin de belirttiği gibi, o astsubay ve subayın, aynı tabura veya alaya tayin edilmeleri ilginçti!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10003, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Ölüm Hakkında – 7 (Mete Tunç)

İki Film, İki ‘Ölüm’

Galiba bir Fransız filminde geçen iki sahne: 1789 devrimi sonrası. Askeri birlik saldırıya geçiyor. Atları üzerinde iki adam: biri komutan, öteki merkezden gönderilmiş askeri müfettiş. Bir top mermisi komutanın tam kafasına geliyor ve onu kopartıyor. Sahne, başsız bedenin at üzerindeki gidişi ve müfettişin ona şaşkın bakışı ile bitiyor. Ardından bir toplantı; durum değerlendirilmesi yapılıyor. Bir asker, “Paris, askerlik konusunda bilgili ve cesur insanlar göndermeli, şuna bak, bundan komutan mı olur diyor,” müfettişi işaret ederek. Müfettiş, hala muharebedeki sahneyi yaşıyor: bakışları bir yere saplanmış, gözleri kocaman olmuş, titriyor.

Bir Amerikan polisiye filmi… Polisler, ölü bulunan bir adamı banyodan çıkarırlarken aralarında konuşuyorlar… Adam uyuşturucu bağımlısıymış, ölüm nedeni kesin belli değilmiş… Ölmeden önce manken arkadaşıyla berabermiş… Cesedin yüzü açılınca polislerin yargısının (‘adam iş tutarken ölmüş’) doğru olduğu anlaşılıyor: Orgazm anında, ‘mutlu’ bir yüz ifadesi..!..
+++

Savaş Filmleri

Savaş filmleri, kısmen, bâzen de çok etkileyici olarak, savaşta, savaşırken yaşanan korkuyu yansıtırlar. Eğer ustaysa yönetmen, ortamı, askerin korku sürecini ve/veya korkuyla irkildiği anları öyle aksettirir ki, seyirci askerle özdeşleşir, korkuyu iliklerinde hisseder…

Bunu hayâl gücümüzü çalıştırarak da yaşayabiliriz. Ölümle her an burun buruna olmak… Ceset parçaları ile dolu bir muhârebe alanı… Mermi, bomba sesleri… 50 metre ileride, yaklaşan düşman askerleri… 5 metre önünde tüfeğini doğrultmuş, nişan almış, ateş etmek üzere olan bir düşman…

Nasıl yenilir veya birçok asker/paramiliter için nasıl yenilebilmiştir, yenilebilmektedir bu korku? Muhakkak ki, müthiş/korkunç bir propaganda/beyin yıkama, dînî duyguları güçlendirme, kin/nefret hislerini doruğa çıkarma, intikam duygusu, elbette ihâneti vataniye/kurşuna dizilmekle korkutulma… Herhâlde böyle…
+++

Ayna (Öykü)

Her zamankine benzemiyordu uyanması o sabah. Mutluydu!? Sebebini sorguladı, resim atölyesi haline gelen odasına bakınırken. Yeni bitirdiği tablosu pencerenin yanındaydı. Gece tamamladığı şiiri çalışma masasının üzerindeydi… Hayır, bunlar sayısını hatırlamadığı yıllar boyunca hiç hissetmediği ve birkaç dakika sürecek mutluluğun kaynağı olamazdı; çünkü onlar kendisini hayata pamuk ipliği ile bağlayan, mutsuzluğunu örten meşgalelerdi.

Mutfağa giderek bir bardak su içti. Banyoya yürürken kafasında tek bir soru vardı: Neden..?!

Yüzünü yıkadı. Aynaya, yüzüne baktı. Aşina olduğu bir ses geldi beynine uzaklardan:

“Sana bakınca kendimi görüyorum.”
“Biz, birbirimizin ayna yansımalarıyız.”

İkinci cümleyi o söylemişti, fakat dudakları kıpırdamıyordu!

Tanıdık sesle konuşması sessiz, kıpırtısız, donuk devam ediyordu:

“İki bedende yaşayan, bir can’ız biz”
“Azeri türküdeki, ‘canan değil can bilirem seni men’in anlamını seni tanıyınca anladım.”
“…”
“Yüreğim kanıyor. Öyleyse ‘sen can’ım hüzünlü. Üzüntün, sesin ve yüzüne aksetmeden önce ‘ben can’ımı acıttı.”
“‘Sen can’ımı, senden fiziki olarak ayrı olduğumuzda, hatta beraberken bile, içime, kalbime, beynime, damarlarıma, hücrelerime almak istiyorum…”

‘Can’ın tek yüreğinden akan kızıl kan, saydam damlalar olarak gözlerinden dökülüyordu.

“… İsterdim… fakat… hissediyorum… Çok yakında ‘ben can’ım, ‘sen can’ımın içinde yaşamaya başlayacak!”…

Kolları lavabonun kenarına dayanmış, başı yumruk yaptığı ellerinin üzerindeydi son cümleyi ‘duyduğunda’. Kuru lavabo ıslamıştı…

Bu kez… Yine aşina olduğu ses… Ama yıllar öncesinin bir diyaloğundan değil, en fazla bir kaç saat önceden:

‘Seni ziyaret edeceğim.’

Rüyasındaki “mesaj”dı…

Başını sırılsıklam olmuş lavabodan kaldırıp tekrar aynaya baktı. Aksini göremiyordu, çünkü sükut ile süren yağmur görüşünü engelliyordu.
Ama bildik ses… yine… ancak yaşanan andan sesleniyordu bu kez:

“İçindeyim, kalbindeyim, beynindeyim… Daima öyle oldum, daima öyle olacağım. Yaşamalısın! Can’ımız için. Yapacaklarımız bitmedi.”
(2000)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12036, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

ÇOK İYİ ANLADIM ; ALLAH AZ , RİVAYETÇİLER ÇOK BİLİYOR

ÇOK İYİ ANLADIM ; ALLAH AZ , RİVAYETÇİLER ÇOK BİLİYOR
Çok iyi anladımki Allahtan fazla RİVAYETÇİLER biliyor ve açıklıyor.
Çok iyi anladımki Kuranın 100 katı hatta 1000 katını açıklıyorlar
Nerdenmi anladım işte bakın kanıtlarım
:
1= Hz. ibrahimin ateşe atıldığını söylüyor Allah (ateşe serin ol dedik)
diyor sadece . Ama bakın Allahın anlatmadığını sanki o an orda imiş
ve Hatta Cebraili bile görüp hz. İbrahime ne dediğini dahi bilip
söylüyorlar. Ateşin suya ateşin içindeki odunlarında balık olduğunu
görüp anlatıyorlar. Allah diyemezmiydi : Ben O ateşi suya sonrada
ateşin içindeki odunları balığa çevirip İbrahimi kurtardım diye.
Yalnız nedense bazı rivayetçiler ateşin suya dönüştüğünü görürken
diğer rivayetçiler aslında ateşin gül bahçesine döndüğünü görüyorlar.
Hatta ateşin içinde peygamberin bir hafta kaldığını sonra ateş
söndükten sonra çıktığını görenler var.
2= Allah hz ibrahimin oğlunu rüyasında boğazlarken gördüğünü
anlatıyor Kuranda . Ama Rivayetçiler hz. ibrahim oğlunu KURBAN
EDERKEN gördü diyorlar sonrada ertesi günü oğlunu kurban etmeye
götürdü hatta bıçağını kayaya bir sürttü (şakk) diye ses gelip
kayanın ikiye bölündüğünü görüyorlar ve bıçağın ismailin boğazını
kesmediğini görüyorlar.hatta gökten bir koç geldiğini bile görüyorlar.
hz İbrahmin yanında kimse yokken oğlundan başka nasıl oluyorda
rivayetçiler bu sahneyi görüyor bilmiyorumda
olsun Allahın anlatmadığını anlatıyorlar ya. Ama Allahın (bir
masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmek le eşdeğerdir diye EMİR
ve HÜKMÜNe rağmen Hz. İbrahimin nasıl olurda oğlunu kurban
etmeye götürdüğünü düşünüp akledemiyorlar. Olsun anlatıyorlar
ya. buda bişi ….
3= Peygamberimizin hz. aişe ile kaç yaşında evlendiğini Allah anlatmıyor ama rivayetçiler biliyor. 6 yaşındaki Ayşe ile evlenip sonrada 9 yaşında onunla gerdeğe girdiğini bilip anlatıyorlar ya. Sanırım hz. Muhammed aişe 9 yaşına geldiğinde onunla yattı ya. ya; Muhammed ertesi günü gelip camide (işlem tamam) diye hutbe verdi ve herkese duyurdu ya ; o dönemde gizli kamera yerleştirdiler yatak odasına peygamberimizin. Olsun bilip anlatıyorlar ya.
4= Allah Kuranda diyorki : Muhammed kıyametin zamanını sanki sen biliyormuşsun gibi sana kıyameti soruyorlar oysa Onun bilgisi yalnız Allah katındadır. Kıyamet size ansızın gelecektir. Olurmu rivayetçiler daha iyi biliyor Kuran ayetlerine rağmen. Hz. Muhammed hemen dışarı çıkıp yazın diyor = Kıyamet bir anda kopmıyacak ve alametleri olacak. mehdi gelecek ve deccalde gelecek sonra şöyle şöyle olacak diye uzun uzun anlatıp bilgilendiriyor. Rivayetçilerde Allah razı olsun. Allah bize kıyamet alameti olmıyacak o size ansızın gelecek dediği halde bizi bolca bilgilendiriyor, Kuran ayetlerine rağmen. Onalarada o kadar inanan olduğu için Kuran ayetlerine rağmen yinede mehid gelecek diyen hatta geldi diyen o kadar insan varki günümüzde. Tabii canım rivayetçiler daha iyi biliyor.
5= Kuranda bir çok ayet var peygamberimize MUCİZE verilmediğine dair ve Onlara Mucize verilmemesinin sebebi de onların daha evvel mucizeleri inkar etmesi sebebi iledir diyor. Olurmu Allahım bakarmısın işte piyasada kitaplar var rivayetçilerin hatta ismide şu = Kainatın efendisi ve 1000 mucizesi.. Odunlar konuşmuş, ağaçlar yürümüş, orduyu elindeki su ile içirmişte o su bitmezmiş, Ay bile ikiye bölünmüşte biri sol tarafa biri sağ tarafa gitmiş. Allahım sanırım sen o zaman Meleklerinle sohbet yada tavla oynuyordun ve gözünü kaçırmıştın oradan.
6= ……………. Arkadaşlar burayı boş bıraktım o kadar yazacak şeyim varki. Ben Artık Allaha değil Rivayetçilere inanmaya başladım. Baksana Allah DETAYı ile hiç anlatmıyor ama rivayetçiler her dakika ve saniyesini anlatıyor. Hadi beni biraz daha inandıracak rivayetler yazın. AMA Allah bilmiyor RİVAYETçiler biliyor olsun………

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 4309, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

GÜNAH ve YAŞANAN DÜNYAYA FARKLI BAKIŞ :

Kuranda ; Günahların büyüklerinden sakınanların küçük günahlarını örteriz diyor. Tövbe edenlerin ve bir daha o günaha yanaşmayanlarında tövbesini kabul ederiz diyor e daha ne ? Kötülüklerden sakınanlara cennetimi hazırladım diyor e daha ne ? Demekki DİNİN özü = kötü olan her şeyden sakınma ve insan ilşkilerinde ADALETİ sağlama. işçiye, komşuya, dosta, akrabaya adaletli davranıp yardım elinizi uzatıyormusunuz ? Kötülüklerin büyüklerinden sakınıyormusunuz ? adam öldürmek,hırsızlık, iftira,zina,içki, kumar,vs. İnsanlar gidin diyanete yada dini sorulara bakın tefferruatlarla ve ıvır zıvırlara kafa yoruyor. Allah evrensel kötülüklerden bahsediyor. Bakın bakalım çevrenize her mahallede en az 5 kahve at yarışları otel kumarları, loto, toto, milli piyango, birahaneler, barlar, pavyonlar,genelevleri, gizli yapılan fuhuşlar. zina yapan nataşalar, hırsızlıklar,adam kayırmalar, rüşvet, sıgara,esrar, eroin, uyuşturucu haplar,
ensest ilşikiler , intiharlar,vs. Şimdi yukarıdaki örnekte SIGARA yıda koymuşsun diyecek biri onun için açıklama gereği duydum. Evrensel kötülüklere örnek. Her yıl dünyada Türkiye nüfusundan fazla insan sıgaranın verdiği ve sebep olduğu rahatsızlıklardan dolayı hayatını kaybediyor ve içinde 4000 e yakın zehirli madde varki tek bir tane dahi iyi madde koymamış allah o tütün yaprağının içineki içenler şöyle demesin = Ben şu yararlı madde için içiyorum aslında diğer 4000 zehirli madde için içmiyorum!!! İnsan tutmuş kendisine hiç bir yararı olmayan ve hem maddi hem bedensel çöküntüye uğratacak O MADDeyi günün her saati hemde bir kaç defa alarak ne kadara AKILLI olduğunu kanıtlamıyormu ? Aklınızı çalıştırmazmısınız, Düşünemzmisiniz demiyormu Kuranın çok yerinde. Sabredenlere ve kötülüklerden sakınanlara cenneti hazırladım diyorsa kitabında hala eliniz o sıgaradamı ?? İnsanlar nedense DİN deyince aklına NAMAZ, hac, ibadet geliyor. oysa DİN hayatın ta kendisi. Yaşanan herşeydir DİN. Ve hayata dair herşeyi yazan KURAN dır din

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5281, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.