BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Tevrat Hangi Alfabe ile Yazıldı? (Mete Tunç)

Kuran’a göre Musa’ya Tevrat indirilmiştir.

Tevrat’a göre (de) Musa peygamberdir ve yaşadığı dönemin, mezkur kitaptan MÖ 1300’ler olduğu çıkarılmaktadır.

Tevrat hangi alfabe ile yazılmıştır?

Bugünkü alfabelerin (Yunan, Latin, Kiril, Arap, Yahudi…) atasının Fenikelilerin icat ettiği alfabe olduğu kabul edilir (MÖ 1000’ler). MÖ 1300’lerde, Yahudi alfabesi yaratılmamıştı; bölgede, çivi yazısı ve resim yazı (hiyeroglif) cari idi…

Anıtlardaki kitabelerde ve kazılar neticesi bulunan pişmiş tuğla, bronz levha, çömlekler vs. üzerlerinde çivi yazısı veya resim yazısı ile nakşedilmiş hiçbir Tevrat ayetine rastlanılmamıştır. (Elbette ‘10 emrin yazılı olduğu levhaya’(!) da tesadüf edilememiştir.)

Tevrat’ın Yahudi alfabesi ile, sözlü hikayelere dayanarak, MÖ 700’lü yıllardan itibaren (MÖ 400’lere kadar) derlenip kaleme alındığı tespit edilmiştir.

Haşiye: Tevrat, İncil ve Kuran’da adı geçen, peygamber idiği belirtilen Musa isminde birinin yaşadığına, varlığına ait hiçbir delil yoktur. Oysa, o devirde ve hatta çok daha eski yüzyıllarda hayat sürmüş sayısız ünlü insanın varlığına dair namütenahi kayıt mevcuttur.

Sormak, hele sorgulamak için bilmek gerektir
Ağır gelmekte ise aldanmaya razısın demektir

(19.03.2015. Taslaktır.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20276, bugün ise 88 kez görüntülenmiştir.

Uydurma bir Metin ve Analizi (Mete Tunç)

EFENDİLER
BİZ TEKKE VE ZAVİYELERİ DİN DÜŞMANI OLDUĞUMUZ İÇİN DEĞİL
BİLAKİS BU TİP YAPILAR DİN VE DEVLET DÜŞMANI OLDUKLARI
SELÇUKLU VE OSMANLIYI BU YÜZDEN BATIRDIĞI İÇİN YASAKLADIK.
ÇOK DEĞİL YÜZYILA KALMADAN EĞER BU SÖZLERİME DİKKAT
ETMEZSENİZ GÖRECEKSİNİZ Kİ: BAZI KİŞİLER BAZI CEMAATLARLA
BİR ARAYA GELEREK BİZLERİN DİN DÜŞMANI OLDUĞUNU ÖNE
SÜRECEK, SİZLERİN OYUNU ALARAK BAŞA GEÇECEK, AMA SIRA
DEVLETİ BÖLÜŞMEĞE GELDİĞİNDE BİR BİRLERİNE DÜŞECEKLERDİR.
AYRICA UNUTMAYIN Kİ; O GÜN GELDİĞİNDE, HER BİR TARAF
DİĞERİNİ DİNSİZLİKLE SUÇLAMAKTAN GERİ KALMAYACAKTIR.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
17 ARALIK 1927.ANKARA

İnsanlığın yazılı tarihi boyunca muhayyel bir tanrı/tanrılar, ‘peygamber’ denilen şahıslar, padişahlar, askerler, devrim önderleri, felsefe ve bilim insanları.. adına kitaplar ve sözler uydurulmuştur. Son yıllarda bu sahtekarlık Atatürk, (Hz.) Muhammed, Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle kaleme alınan düzmece söz ve metinlerle berdevamdır.

Yukarıdaki uyduruk metni tahlil edelim/sorgulayalım:

• Dil ve üslup Atatürk’ün değildir.
• Kaynak belirtilmemiştir. (Tarih yazmak kifayet arzetmez!)
• Selçuklu tekke ve zaviyeler yüzünden değil, taht kavgaları ve Moğollar yüzünden çökmüştür. O devirde tarikatlar cenin halindeydi, fazla tekke yoktu. Osmanlı’nın çöküşü ise tekkelerden ziyade medrese ile irtibatlandırılabilir. Bunları Atatürk’ün bilmemesi mümkün değildir.
• Tarikatların ve onların kurumları olan tekke ve zaviyelerin dini temelleri ve dejenere oluşları sorgulanabilir, lakin ‘din ve devlet düşmanı’ nitelemesi abestir. Atatürk’ün böyle bir ibare kullanması mantıksızdır.

Şimdi de metin uydurukçusunun iptidai muhakemesini ve amacını analiz edelim:

• Dine, Allah’a inanmaktadır. Ama aynı zamanda ‘Atatürkçü’ olduğundan Atatürk’ün Allah’a inanmadığı ve ‘din düşmanı’ olduğu söylemlerinden rahatsızdır. Bunu kabul edememektedir.
• Atatürk’ü siyasete alet etmektedir: İktidar partisi ve bir cemaat arasındaki işbirliği ve muharebe vetîresini (sürecini) ‘gördüğünü’ yazıp onu ‘şeyh’ yapmaktadır. Atatürk’ü yücelttiğini sanmakta, fakat çelişkiye düşmektedir (Bunun farkında bile değildir!)

Bilgi:

• Mustafa Kemal’in, 3 Ağustos 1925’te, Kastamonu’da, Halk Fırkasında verdiği nutuktan: “Efendiler, ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensublar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır!”
• Tekke ve zaviyeler Aralık 1925’te çıkan kanunun ardından kapatılmıştır.

Uyarı:

• Bilgisi ve zekası ilköğretim seviyesindeki kimselerin yazdıklarının düzmece idiği tespit edilemezse, ustaca kaleme alınanlara teveccüh kaçınılmazdır ve neticeleri vahim olabilir. Bunları üretenlerin gösterilen ilgiye (‘inanışa’ ve paylaşıma) çaylarını-kahvelerini veya viskilerini içerek kıs kıs güldükleri de ihtimal dahilindedir.

Yolumuz dersin akıl, bilim, medeniyet
Zihninde hala ruh, menkıbe, hurufat

(29.03.2015. Taslaktır)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 25779, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

İkinci Evliliğim Neden Bir Gecede Son Bulmuştu?

Etme izdivaç senden cesametli hatunla
Tutup da belinden, kaldıramadığınla
Taşınır atılır koparılır ezilir çatlarsın
Okuyuver, hal ü pür melalimi anlarsın

İkinci evliliğimi bir gülleci ile yapmıştım… Benden biraz uzun ve yapılıydı… Oteldeki nikah ve düğün merasimlerinden sonra asansörle odamıza çıkıyorduk. Koridorda yürürken, “bir geleneği yerine getirmeliyiz” demesin mi! Gerdek odasına girerken damadın sırtının yumruklanmasından söz etmiyordu. Bu milli geleneği değil bizim olmayan frenk adetini kastediyordu. “Tabii canım,” dedim. İçimden ise, birkaç metreyi onu kucağımda taşıyarak yürüyebilirim herhalde; ne de olsa ben de sporcu sayılırım,” dedim. Anahtarı çıkardım (O devirde kart sistemi yoktu.). Tam hamle yapacakken… Aniden, o beni tutup kucağına almasın mı! Neyse ki koridor boştu. “Kapıyı aç” dedi. Anahtar dönmüyor, kapı açılmıyordu. Bir adım geri gitti ve kapıyı tekmesiyle kırarak açtı. İçeri girdiğimizde diğer ayağı ile kapadı. Elbette tam kapanmadı. Kucağında şaşkın bakışlarla onu seyrediyordum. Koşar adımlarla yatağa ilerledi. Beni yatağa epey yukarıdan bırakmış olmalı ki, yatağın üzerinde birkaç kez zıpladığımı hatırlıyorum. Akabinde o da yatağa, yani üzerime atladı. Bir çatırtı, gümbürtü. Yatak çökmüştü. Ben aldırdım, o aldırmadı. Işığı açmamıştık. Sadece dışarıdan gelen ışık aydınlatıyordu odayı. İkimiz de alkollüydük. Ben, kendimi bildiğimden az içmiştim; lakin o da yetmişti, zira sonrasını hayal meyal, parçalar halinde hatırlayabiliyorum: Odanın içinde yuvarlanmaktayız. Abajuru da devirip kırdık. Masa, üzerindekiler, sandalyeler de nasiplerini aldılar. Beni omuzlarına aldı ve boynunda 180 derece çevirdi… Perdeye tutunayım derken kornişin bir yanı yere indi. Komşu bir odadan, “hoop, hooop” seslerini de tahattur ediyorum. Bilahare telefonun çaldığını da. O sırada yere çökmüş haldeki yataktaydık. O açtı. Bir görevli şikayetleri bildiriyordu. Bizimki kesik kesik konuşuyordu. Nihayet, “şimdi konuşamıyorum, sonra arayın” deyip kapadı. Bedenim, verdiği komutlarla ve uyum cihetiyle şekilden şekile giriyordu. ‘Matkaplamak’ tabirini ilk kez o gece, ondan duymuştum. Bir ara dolaptaydık; neden oradaydık ve orada ne yaptık, hafızamda bilgi bulunmuyor. Banyoya gitmiş miydik, ondan emin değilim; banyoya gitmişsek bile duş yapmamışızdır… Aklımda kalanlar sadece bunlar.

Sabah gözlerimi açtığımda akşamın ve bilhassa gecenin yorgunluğunu hissettim. Tatlı bir yorgunluk değildi. Çünkü kalkamadım. Hususen göğüs bölgemde müthiş bir sancı. Ne oluyordu? Sesleneyim dedim. Sesim de pek çıkmıyordu. Uykusu hafifmiş ki duydu. Böyle böyle dedim. Telaşlandı. Resepsiyonu aradı. Ambulans çağrıldı. Ambulans görevlileri ile birlikte otel müdürü de geldi. Gülleci eşim beni sedyeye kendi kaldırmaya teşebbüs etti. Şiddetle karşı koydum. Sedyedeyken fark ettim: Oda savaş alanı gibiydi. Vücudumun muhtelif yerlerinde kesikler vardı. Onların da bulaştırmasıyla çarşaf kan içindeydi. Özellikle müdür ziyadesiyle şaşkındı. “Ne olmuş burada!?” diyebildi. Doktor, tecrübeliymiş, teşhisi hemen koydu: ‘Kaslarda ezilme, liflerde kopma, kaburgalarda çatlak.’

Boşanma davası açtım. Duruşma takriben üç ay sonraydı. Avukata, ‘bir itirafıma karşılık kıskançlık krizi neticesinde bütün gece dövüldüğüme’ dair bir hikaye anlatmayı teklif etmiştim. İşin tek celsede nihayetlenmesini istiyordum. Avukatım ciddi bir insandı. Teklifimi uygun bulmamış, hakikati olduğu gibi anlatmamın kafi geleceğini söylemişti.

Duruşma açıldı. Muhatabıma bakmıyordum. Aracılarla ilettiği barışma, davadan vazgeçme tekliflerini dikkate almamıştım… Tamamen iyileşmiştim. Fakat boynumda hala bir bant vardı ve sekerek, ıstırap çekerek yürüyordum! O geceki vukuatı olduğu gibi hatta daha tafsilatlı, zenginleştirerek ve mağdur bir tavırla anlattım. Neredeyse ağlamaklı hikaye etme şeklime rağmen mahkeme salonunda gülüşmeler… Hakim de kendini tutamıyor, iki kez kıkırdıyor. Sekreterin gözlerinden yaş geliyor.

Karar o celsede verildi. Birbirimize uygun olmadığımıza kanaat getirilerek boşanmamıza hükmedildi. Kuşlar gibiydim. Sabık eşime bir göz attım: Gerek muaşakamızı faş etmem gerekse karardan mütevellit çok kızgın görünüyordu. Sekmeyi ihmal etmeyerek ve mazlum halimi koruyarak hızla oradan, ondan uzaklaştım.

(İlk yazılış: 2008. Yukarıdaki genişletilmiş hali: 17.02.2015)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28963, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Sizi siz yapan değerlerinizi korumak varlığınızın gereğidir!

kendin-ol-mutlu-ol2

“Ne zaman insanlar benimle aynı fikirde olsa, hatalı olduğumu düşünürüm.”

Oscar Wilde

Bireylerin karakterleri ve yetiştiriliş tarzları kişiliklerini belirler. Bireyler asındaki kişilik farkları, toplumun zengin yapısı içinde önemli bir değerdir. Dünyaya karşı farklı bakan gözlerin her biri ayrı bir güzelliği yakalayabilir ve insanlığa sunabilir.

Her birimizin bu hayat içerisinde bir amacı vardır ve bizler o amaca hizmet edecek şekilde donanımlara sahibiz.  Önemli olan kendimizi, yeteneklerimiz açısından keşfederek bunları hayata geçirmemizdir. O zaman hayat denilen sahnede rolümüzü daha anlamlı kılabiliriz. Farklılığı ile dikkat çeken insanlar her zaman toplumda kolay hazmedilmez. Ama demek değildir ki farklılık, insanı itici ve toplum dışı kılar. Eğer farklıysanız bilin ki herkesten daha özelsiniz. Kimimiz bu özelliklerini keşfederek hayatına aksettirebilmiştir, kimimiz ise toplumun genel yargıları içinde bu özellik ve yeteneklerimizi köreltmişizdir.

Çoğu zaman kendimizle olan kıyaslamalarımızı dış çevre belirler. En basitinden aldığınız bir arabanın çevrenizde gördüklerinizden daha pahalı ve güzel olmasını istersiniz. Toplumdaki gelir dengeleri bu yarışın önüne zorluklar çıkarsa da kimse bu yarıştan geri kalmak istemez. Zamanla maddi isteklerin öncelik kazandığı bu hayatlar insanı mutsuzluğa iter. Çünkü asıl ihtiyacımız olan değerlerimizden uzaklaşırken maddi değerlerin tatmin olmaz hazzıyla içsel bir açlığa sürükleniriz. Bu açlıkta huzuru ve mutluluğu elde etmeye yönelik arayışlarımızdır. Oysa bizi anlamlı ve özel kılan ruhumuzu donatan değerlerdir. Bunlar sevgi, saygı, güven ve dürüstlük diye adlandıracağımız insani miraslar ve zenginliklerdir. Bizi biz yapan da, bu değerlere ne derece sahip olduğumuz ve tavrımızla ortaya koyabildiğimizdir.

Bazen sevdiğimiz insanlar bizim adımıza en doğrusunu isterken ne düşündüğümüzü kestiremeyebilirler. Hayatımıza karşı bu muhalefet, daha okul yıllarında başlar. Ailemiz kısa yoldan meslek hayatına atılmanız gerekçesi ile beklentilerini önümüze, dahası hayallerimizin önüne koyar. Bunu öyle arzularlar ki kendi isteklerimizi puslu hayallerin ardında bırakırız. Eğer biz, insanların beklentilerine cevap vermek adına hayallerimizden vazgeçersek, o zaman eksik taraflarımızla yüzleşir kendimizi ait olmadığımız bir yaşantı içinde buluruz. Çünkü bizin zenginliğimizi hayallerimiz ortaya çıkarabilir. Kararlılıkla, düşlerimizi canlı kılan hayallerimizin peşinden gidersek, mutlu olacağımız bir yaşamın kapısını aralarız.  Bırakın hayatta rotanızı yetenekleriniz ve onların ışık tuttuğu hayalleriniz belirlesin. Doğru olan kapıya çıkacak tek yol kendi içinizdeki sesin komutlarından geçer. O yolu bulun ve önünüze çıkan taşları toplamaktan da çekinmeyin. Topladığınız taşlarla da öyle duvarlar örün ki mücadeleci ruhunuza karşı koyacak umutsuzluk karşınıza çıkamasın.

Picasso’nun herhangi bir resmine baktığımızda onun kimliğini yansıtan tonları ve fırça vuruşlarını görürüz. Çünkü sanatçı, eserine kişiliğini ve tarzını ilmek ilmek işlemiştir. Böylece o sadece ressam olmaktan çıkmış, eserleri ile ölümsüzlüğü yakalamıştır. Herkes hayatta bir çizgi yakalamaya ve ünlenmeye istek duyar. Başarılı işler yapmak için üne, hatta insanların takdirine bile ihtiyacınız olmasın. Yaptığınız her işin altına imzanızı atacak şeklide özgün olun. Toplumun etik ve ahlaki kimliğini zedelemeden kendi doğrularınızla yaşayın. Yaptığınız her şeyi önce kendiniz için yapın. Farklılıklarınızın yaratıcının size sunduğu bir lütuf olduğunu bilin. Kalıplaşmış fikirlerden ve sıradanlıklardan sıyrılarak, hayata bakışınıza farlı bir boyut kazandırabilirsiniz. Bu özerkleşme,  hayatta kendinizi bulmanızı sağlar. Dolayısıyla da kendinize olan saygınızı kazanmış olursunuz.

İnsanlarda yetenek olgusu sonradan kazanılan bir değer değildir. Sonradan edinilen kazanımlar becerilerdir. Bu iki kavram ince bir çizgi ile birbirinden ayrılır.  Öyle ki yetenek insanın yaratılışı ile ruhuna işlenen bir motiftir. Yetenekleriniz içinizde keşfedilmeyi beklerken, becerileriniz de deneyim ve uğraşlarınız ile kişiliğinize renk katacaktır. Bu değerlerinizi hayat felsefenizle yoğurup ödün vermedikten sonra güçlü bir kişilik ile hayat karşı duruşunuz daha sağlam olacaktır. Unutmayın yeryüzünde bir başka siz daha yoktur!

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20210, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları (Ek) (Mete Tunç)

Başkent Öğretmenevi’nde bir adamla buluşan arkadaşına eşlik etmiş. “Beyefendi”nin şu tip bir arabası varmış ve arkadaşı ile arabalar hakkında sohbet etmişler. Bunu, onlara gıpta ettiğini belirtir bir tarzda söyledi!..
Yorum: Bu ülkede ne kadar sığır/öküz/davar erkek varsa, o kadar da avanak/salak/dangalak kadın vardır.
***
(Müteveffa) eşinin bir sabah ereksiyon halinde uyandığını, bir türlü inmediğini-indiremedikleri, işe de gitmek zorunda olduğunu, bu yüzden karnına bağladıklarını…
Yorum: İndirmek için ne-neler yaptığını-yaptıklarını açıklamadı. Sormadığıma yanarım!
***
Banyoda da sevişmeyi, birleşme yapmayı sevdiğini söylemişti. İyi ki “yüzyüzeyken de mi” diye sormuşum. Meğerse bacağını partnerinin omzuna kadar kaldırabiliyormuş. “Eskiden” diye eklemişti.
Yorum: Banyoda yüzyüzeyken (yere sağlam basmak kaydıyla!) ‘kucak pozisyonu’ da mümkündür malum.
***
Çocukken ve gençken Hülya Koçyiğit hayranıymış fakat şimdi bundan dolayı kendine şaşıyormuş… Bir zamanlar yaptığı programın çekiminde, herhalde sokaktaymış, onun, ekipten bir personeli azarlamasına şahit olmuş.
Yorum: Hayatın gerçekleri filmlerdeki gibi değil zaar!..
***
Bir transseksüel, “beni […], ne istersen alayım,” diye yalvarıyormuş. Başka birisi, banyodan sonra penisinin başının nasıl parladığından söz ediyormuş. Biri, “amuttayken penisim aşağıda mı yukarı da mı olur,” diye sormuş. Bir diğeri, üstünden ve altından tutularak gerildiğinde […] bir çizgi haline geldiğinden dem vurmuş.
Yorum. XXXXX (Otosansür!)
*****
Haşiye: Cinsi Latifin Anlattıkları’nda takriben 25 cinsi latif (kadın ve kız) ile 120’ye yakın söz-anekdot geçmiştir. Bu notlar (ve onların alındığı ‘kitap’) sadece bahname olarak değerlendirilemez; çünkü aynı zamanda maruf cinsi latifin hayata-insanlara-olaylara bakışlarını, tutumlarını, tepkilerini.. ihtiva etmektedir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5929, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Sorunlarla Mücadelede İçsel Savaş Taktikleri

5db48d9e71add5a2050b8928fee0f353_1312632246

“Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer, ne var ki, yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur”

Sydney J. Harris


Bir sorunla karşılaştığımızda zihnimiz o sorun üzerine gitmeye odaklanır. Ancak bu süreçte çoğu zaman, farklı çözüm yolları içinde kaybolur ve sorunun asıl çözümünden uzaklaşırız.  Düşündükçe daralan çözüm yolları ve ardından ne yapacağımızı bilememenin verdiği yorgunlukla umudumuzu yitiririz. Böyle durumlarda paylaşımda bulunmak hem rahatlamamız hem de çözüme ulaşmamız adına içsel bir ihtiyaç haline gelir.

Kişiliğimizin çok boyutlu yapısı içinde sorunlarla mücadele edecek birçok tarafımız vardır aslında. Benim de kendi geliştirdiğim bir yöntem var ki; o da kağıt üzerinde sorunları sıralayıp, gereken çözüm yollarını üretmektir. Birçok kişisel gelişim kitabında bu ve bunun gibi kişisel mücadele yöntemlerini gördüğüm için bu yöntemi sizlerle rahatlıkla paylaşabilirim. Denediğinizde sorunlara karşı karmaşık ve de çaresiz bakış açınızın değişeceğini göreceksiniz. Sorunlarınız gözünüzde boyut kazanması ile birlikte artık sıkıntınızı kağıttaki karalamalarınızda bırakıp, çözüme ulaşmak adına harekete geçeceksiniz. Bunu çok sık yapmanıza gerek olmadığı gibi, özellikle sorunların üst üste gelip, stresin doruklarına çıktığınız dönemlerinizde yapmanızı önemle tavsiye ederim. Bu uygulamanın verdiği rahatlığın temelinde iki husus vardır. Birincisi paylaşım isteğinize cevap bularak içinizi dökebilmeniz, ikincisi de sorunlarınıza karşı genel bir bakış açısı geliştirerek, sorunlarınızın hayatınızdaki küçük ve geçici olumsuzluklardan ibaret olduğunu anlamanızdır.


Çoğu zaman düştüğümüz en büyük yanılgı, sorunlara karşı gözümüze çektiğimiz at gözlükleri ile hayata bakışımızda boyut kaybına uğramamızdır. Sıkıntılı dönemlerimizde bu boyut kaybıyla yüzleşmenin bir diğer yolu da belli zamanlarda durum mahkemeleri yapmaktır. Mesela gün içinde bir otuz dakika ayırın ve sorunlarınızı enine boyuna irdeleyin. Bu süreç içinde sorunları değil onların çözümü ile ilgili ne yapabileceğinizi düşünmeye çalışın. İş ile ilgili bir olumsuzluk canınızı sıkıyor diyelim. Kafanızı yoran bu sorunla ilgili; bu çıkmaza nasıl girdiğinizi, bu durumun kariyerinizde yada hayatınızda bırakacağı olumsuz etkiyi, çevrenin bu konuyla ilgili eleştirilerini, aslında bunları hak etmediğiniz düşüncesini kafanızda yormayın. Bunun yerine , “Bu duruma geldim ama bu benim için iyi bir deneyim olacaktır, şimdi bu durumdan nasıl kurtulabilirim.”gibi düşüncelerle üretken olmaya çalışın. Bu sizi çözüme daha rahat ulaştıracaktır. Bütün bu değerlendirmeleri yapın ve otuz dakikanın ardından kendinizi sorundan ve stresten sıyırarak aldığınız kararları hayata geçirmeye gayret gösterin. Bu değerlendirmeyi yapmanız sizi gün boyunca kısır bir döngüde düşünmekten alıkoyacaktır. Aslında dalgın ve düşünceli olduğumuz bu dönemlerde sorunları o kadar dar bir bakış açısı ile ele alırız ki düşündüklerimiz aslında aynı şeylerdir. Fikir üretmek yerine, duyduğumuz kaygılar ve endişelerle yüzleşiriz. Gerçekleştirdiğiniz bu olay mahkemesiyle amaç, sorunların enine boyuna değerlendirmesini yapıp neler yapabileceğiniz konusunda mücadeleci tarafınızı uyandırmanızdır. Böylece de sorunları gününüzün tamamına yaymış olmazsınız.


Kişisel gelişim ve de psikoloji üzerine yazılıp çizilmeyen kitap, üzerinde durulmayan konu neredeyse  kalmadı diyebiliriz. Benim yaptığımsa beklide hepinizin bildiği birçok konuda sizleri harekete geçirecek motivasyonu sağlamaktır. Bazen kendimizi yenilemek ve harekete geçmek adına bir destek ararız. Bu bazen bir arkadaşımızın bize verdiği destek ve rehberlik olabileceği gibi bazen de okuduğumuz bir kitap olabilir. Bu yazıda ise her ikisini de sunmak istedim sizlere; bir dost sıcaklığında size destek olmak ve huzura giden yolda rehberlik etmek. Yaptığım bu tavsiyeleri bir dost tavsiyesi olarak hayatınıza geçirmeye çalışın. Değişimin ve yenilenmenin kaynağını kendinizde bulacağınızdan kuşkunuz olmasın. Biliyorum! Çünkü ben de aynısını yaşıyor ve aynı yolla kendimi tekrardan keşfediyorum.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 26227, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Yılbaşı Eğlencesine Dair (Mete Tunç)

Yılbaşı kutlamalarına dair bilgi, gözlem, fikir ve tekliflerim şöyledir:

• Noel yortusu (25 Aralık) pagan kültürden hristiyanlığa eklemlenmiş ritüellerdendir. Miladi yılbaşı kutlamaları ise Avrupa’da doğup neşvünema bulan bir gelenektir. Her ikisi; ibadet, ailenin bir araya gelmesi, Noel-yılbaşı şarkıları, konserler, hediyeleşme, eğlenceler, Noel baba, hindi, ağaç (çam) süslemesi gibi unsurlarla birleşmiştir. Avrupa ve Amerika’da edebiyatta, sanatta, sinemada.. kullanılan namütenahi kaynaktır.
• Batı teknolojisi ve kültürü 19.yy’dan itibaren dünyaya hakim olmuştur. İç dinamikleriyle modernleşemeyen, kendini yenileyemeyen, yaratamayan Doğu, Batı’yı taklit edegelmiştir. Yılbaşı kutlamaları da bunlardan biridir.
• Müslüman dünyasında kadın-erkek-çocuk/genç-yaşlı bir arada eğlenme alışkanlığı yoktur…
• Müslüman dünyasında içki içme adabını haiz insanlar azınlıktadır…
• Eğlenmek bir ihtiyaçtır. Müslümanların miladi yılbaşını kutlamaları: yemek, hediyeleşme, eğlenceler… faydalıdır, ailevi ve sosyal bağları güçlendirir.
• Eğlenmek cihanşümuldur. Mesele kutlamanın mahiyetindedir, içinin nasıl doldurulduğudur.
• Caddelerinde, AVM’lerinde ‘Noel baba’ların dolaştığı, evlerinde hindilerin pişirildiği, süslemelerinde-eğlencelerinde.. en ufak yaratıcılık emaresi görülmeyen toplum milli değildir, mukallittir, maymundur.
• Hindi yerine kaz önerisi yerindedir (Ete düşkün insanlar için.). Başka yerli-milli seçenekler de bulunabilir.
• Noel baba yerine ‘Ayaz Ata’ teklifi de güzeldir. Bir de veyahut münhasıran ‘ana’ olsa (Kibele!) daha muvafıktır. Ata veyahut ana, hediye getirmek yerine masal anlatsın, öğütler versin, sevgi-şefkat-umut.. timsali olsun.
• Süslemelerde özgünlüğe önem verilmelidir. Milli simgeler istimal edilebilir.
• İnsanlar (her cins ve yaştan) meydanlarda ve bilumum kamu sahalarında toplanabilmeli, birlikte şarkılar-türküler söylemeli, milli oyunlar oynamalıdır. Buralarda geceye özel üretilen ‘yılbaşı şerbeti/şerbetleri’ içilmelidir. Bu toplanmalardan amaç gülmek, neşelenmektir, ama asıl içtimai dayanışma ve güven olmalıdır.
• İnsanlar o gece (ki milli-dini bütün bayramlara da teşmil edilmelidir) geleneksel veyahut modernize edilmiş yerli-milli kıyafetler giymelidir.
• Edebiyle içmeyenlere, içen-içmeyen insanları rahatsız edenlere iltimas gösterilmemelidir.
• Yeni, yerli eğlence biçimleri yaratılmalıdır.
• Müslümanların Noel yortusu yerine ikame ettiklerini sandıkları peygamberlerinin doğum gününü kutlama ‘aksülameli’ eğlenceye alternatif değildir. Kimi hocaların yılbaşı gecesi ‘senenin muhasebesini yapmak’ önerisi ise komiktir.
• Türklük konusunda güya hassas olanlar, her şeyiyle Batılı (‘emperyalist’) eğlencelere müdavimlikleri ve abes kutlama savunmalarıyla pek çok tutarsızlıklarından birini daha sergilerler.
• Yukarıdaki tarzda kutlamanın, eğlencelerin yılın başka bir gününde yapılmasında beis yoktur.
• Doğu ve hususen müslüman dünyası; yılbaşı ve sair kutlamalarında, eğlencelerinde ve onlardan üretilecek edebiyatı, sanatı, sineması.. ile imrenilecek, hayranlık duyulacak, örnek alınacak bir özgünlüğü hedefleyip teşkil edebilmeye başlaması halinde uyanmanın, kalkınmanın bir işaretini veriyor olacaktır.

Hakirül fakirül pür taksir sorgutçu mezkur hususta ümitvar değildir; sadece keyfiyeti arz etmiş, tarihe not bırakmıştır.

(31.12.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3365, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Akılcı Tartışma Stratejisi

aed93de3f6ff3ef6defe09aed68ee01c_1312633895

Düşündüğünüz / Söylemek istediğiniz / Söylediğinizi sandığınız / Söylediğiniz / Karşınızdakinin duymak istediği / Duyduğu / Anlamak istediği/ Anladığını sandığı /Anladığı… Arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.                       (Sylviane Herpin)

Bazen insanlarla iletişim kurarken çıkmaza girip tartışmalar yaşamamız hayatın içindeki çok sesliliğin doğal bir sonucudur. Ancak önemli olan bu tür durumlarda en yapıcı ve açık ifadeyi belirlemektir. Bir taraftan karşımızdaki insan kabullerine karşı saygı duyarken öte yandan da kendi bakış açımızı anlatmak sandığımız kadar kolay olmayabilir. Karşımızdaki insanın düşüncesini ve bakış açısını görmezden gelip sadece haklı olmanın katılığı ile insanlara yaklaşırsak hem kendimizi ifade edemeyiz hem de karşımızdaki insanın ön yargılarına yenilerini eklemiş oluruz.

Bazen bulunduğumuz herhangi bir tartışma durumunda konunun karşı taraf için haklı yanlarını görmezden gelip, sadece haklı olduğumuz yargılar üzerinden konuya yaklaşırsak hata ederiz. Çünkü bu hem kendimize karşı objektif olmamıza hem de karşımızdakini ikna etmeye ve ortak bir anlayışta buluşmaya engeldir.

Bu tartışmalar özel yaşamın bir parçası olduğu gibi iş yaşantımızda da karşımıza çıkan bir durumdur. Bu tür durumlar doğru bir tavırla ve yapıcı yaklaşımla başarıya dönüştürülebilir. İş yaşantınız gereği girdiğiniz bir tartışma ortamında takınacağız tavır, özel yaşamınızdaki tartışmalardan farklı olmalıdır. Özel yaşamınızdaki tartışmalarda duygusallık ve paylaşım ön plandayken, iş yaşantınızda strateji ve ikna edici olma ön plandadır. Ortak nokta ise her ikisinde de amaç uzlaşıdır. Daha doğrusu amaç uzlaşı olmalıdır. Ama maalesef bu iletişim çağında kitle iletişim araçlarındaki baş döndürücü gelişmelere rağmen iletişim kurmak notasında oldukça yetersiziz. Tartışma uzlaşı değil de haklı çıkma üzerine gelişince olaylar sonunda içinden çıkılmayacak hal alır. Çevrenizde bu tür durumları yaşayan kişileri dinlediğinizde her iki tarafta kendine göre haklı gibidir. Ve çoğunlukla da her iki tarafında haklı tarafları vardır elbette. Sorunsa ortak haklılıkların içinde yanılgılarından ve hatalarından doğru bir iletişimle sıyrılamamış olmalarıdır.

İletişim kurarken en büyük hatamız ön yargılarımızdır. Ön yargılarla ilgili temelin bir fıkrası vardı.

Temel hayvanat bahçesinde gezerken açık bulduğu bir kafesten içeri dalmış.
—Hoop! Dur, ne yapıyorsun? Orası aslan kafesi… diye bağırmışlar. Temel geri dönmüş ve kızarak: —Sankim aslanunuzi yedük. J

Önemli olan ne düşündüğünüzden çok düşündüğünüzü nasıl ve ne kadar ifade ettiğinizdir. İnsanların düşüncelerinde farklılık gösteren dünyaları çoğu zaman birbirine yabancıdır. Bu düşünde dünyasında uzlaşmakta karşılıklı anlayış içinde elbette mümkündür. Yeter ki nereden yaklaşmanız gerektiğini bilin.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6201, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Sorunumuz Evvelemirde Alfabe Değil Dildir (Mete Tunç)

• Dil, donanımlı zihinler ve maharetli ellerden çıkarsa kıymet ve letafet arz eder; alfabe ise lisan için sadece bir araçtır. ‘Çağdışı-çağdaş’ tasnifi yanlıştır; her türlü alfabeyle medeniyet yaratılmıştır. Kutsiyeti yoktur; insan icadıdır.
• 200 yıllık Selçuklu (ki bürokraside farsça kullanılıyordu) ve beylikler dönemlerine ait türkçe metinler (yazılmışsa) günümüze gelememiştir. Devleti Aliyye (Osmanlı Devleti) boyunca bugün (milli ve küresel ölçekte) kıymetini muhafaza eden ve gelecekte edecek (sade veya ağdalı türkçe ile kaleme alınmış) eser sayısı birkaçı geçmez.
• Bilhassa II. Meşrutiyet’ten sonra Ziya Gökalp öncülüğünde dilde sadeleşmeye gidilmiş (Genç Kalemler), birçok müellif konuştukları dille, türkçenin İstanbul lehçesi ile yazmaya başlamışlardır.
• 19.yy’da bütün imparatorluk dilleri imla ve gramer cihetlerinden sağlam bir zemine oturtulmuş, yüzyılın sonuna kadar imparatorluk halklarının çoğunluğu okur-yazar kılınmıştır. Osmanlı ülkesinde bunlar mümkün olamamıştır. Öğretimde müşkülat teşkil eden arabi (ve farsi) kaidelere merbutiyetin lüzumsuzluğu da ancak 1908’den sonra idrak edilebilmiştir. (İmla problemi cumhuriyet döneminde de sürmüş ve elan halledilememiştir.)
• İmparatorluk kültürünün en önemli, zengin, özgün bakiyesi dil ve müzikti (Ki başka pek bir şey olmadığından halklar tutulamamış, devlet yavaş yavaş çökmüştür.). Cumhuriyet rejimi ikisini de biçmiştir.
• Mustafa Kemal Nutuk’u, alfabe değişikliğinden hemen evvel bitirmiş ve bastırmıştır. Dili, Ziya Gökalp-Refik Halid-Yakup Kadri.. ekolü Türkçesine nazaran ağdalıdır. Atatürk, kitabını yeni alfabeye aktarırken ve müteakip baskılarında sadeleştirmeye gitmemiştir.
• Latin alfabesine, (iddia edildiği gibi) arap harflerinin zorluğu veyahut türkçe sesleri karşılayamadığı gerekçeleriyle değil, ‘mutlak batılılaşmayı” ikmal etmek ve eski kültürle bağlantıyı kesmek için geçilmiştir.
• 1930’larda “dil devrimi”, yani “öztürkçecilik” tatbikatıyla birkaç yıl bir tür ‘ulusal komedi’ yaşanmış, Atatürk’ün “dili bir çıkmaza soktuk” özeleştirisiyle uygulamadan dönülmüş, fakat 1950’den itibaren dil ırkçılığı hortlatılmış ve 1970’lerde yoğunluk kesbederek Atatürkçülük/Kemalizm ve ‘ilericilik’ adına türkçe katledilmiş, bugünkü fakir, zavallı haline düşmesine yol açılmıştır.
• Türkiye halkının bütün anasırıyla hemen tamamı, ana veya ülkenin lingua francası anlamında dili dahil, “Osmanlı”dır, Osmanlı kökenlidir. Bu isimlendirme hanedan’a değil, 500 yıllık (az-çok) ortak tarihe ve kültüre telmihtir. Bu manada, bugünkü türkçe ‘tatlı su osmanlıcası’ olarak tanımlanabilir!
• Zengin bir dil, bir toplumun gelişmişlik ve yaratıcılık ölçüsünün yeter olmasa da gerekli bir şartıdır. Türkçe, ancak, 100 sene önceki münevverlerin bildikleri, kullandıkları kelimeler ve Cumhuriyet’le beraber türetilenlerin doğru-güzel olanları ve halihazırda hususen Batı’dan maruz kalınanlara karşı (mümkün mertebe) türetileceklerle birlikte güçlü, ahenkli, dünya mikyasında bir lisan mesabesine ulaşabilecektir.
• Ortaöğretim’de ‘eski yazı’ eğitimi elzemdir. Evvela alfabe ve dil konularındaki cehalet, önyargılar izale edilecektir. Saniyen bu topraklarda kullanılmış, 7 küsur asırlık evveliyatı olan alfabe bilenecektir. Salisen ve en mühimi, kelime öğrenilecektir. Lakin eğitim, gramer’e asla girmeden ve 1908’den sonraki matbu (gazete, roman..) metinleri okutmayla sınırlı olmalıdır. Ağdalı eski türkçe (‘osmanlıca’) kaleme alınmış el yazılı bilumum metinler mütehassıslık sahalarına girer, çok iyi yetişmiş eğitim kadrosuna ihtiyaç gösterir, dolayısıyla ilgili liselerde ve üniversite bölümlerinde öğretilebilir.
• Bugünkü (yeni) kelimeleri ve imlası ile türkçeyi arap alfabesi ile yazmak cahillik, fütursuzluk ve hamakattir. Eğer öyle bir tasavvur varsa, eski yazıya dönmek (iki yazıyı birden kullanmak dahil) imkansızdır, saçmalıktır. Birilerinin tatlı hayallerinin ötesine geçemez. Bade harabe’l Basra!.. Doğrusu, mantıklısı eski metinleri, o halleriyle okumak ve anlamaktır. Bu kafidir.
• Bu topluma, gelecek nesillere en büyük hizmet, variyetli bir türkçe istihsal ve istimali, ilaveten, bilhassa (inandıklarını yazan değil, delile-sorgulamaya dayanan) kitapları okumaya ihtiyaç hissettirmektir. Aksi takdirde toplumdaki mukallitlik, bağnazlık, ezbercilik.. nihayete ermeyecektir.

(23.12.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3963, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Yetinmeyi Bilmek; Şükretmek…

köl

“Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar. “

Balzac


İnsanların hayattan bitmek tükenmek bilmeyen beklentileri vardır. Ve karşılanan her beklenti yerini başka bir isteğe bırakır. Sonu gelmeyen isteklerimiz bizi tatminkâr olmayan ve yetinmeyi bilmeyen bireyler haline getirir. Bu da zorluklarla dolu hayatta karşılığını huzursuzluk ve de mutsuzluk olarak bulur. Tolstoy’ un bu konudaki fikirlerimi destekleyen çok güzel bir sözü vardır. Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir. “ İnsanlar hep sahip olamadıklarından yakınırlar. Oysa bir geriye dönüp baksalar sahip oldukları ne de çok şey vardır aslında. Şu da bir gerçektir ki: “İnsana hiçbir şey, sahip olunduktan sonra hayalinde olduğu kadar güzel gelmez.”

Hayatta hiçbir zaman en iyisine sahip olamayız. Çünkü hep bizden daha çoğuna sahip olanlar çıkacaktır karşımıza. Ondandır ki elimizdekilerin değerini bilmeli ve onlarla yetinmeyi öğrenmeliyiz. Zenginlik kavramının alım gücü olmadığını, asıl zenginliğin huzur ve sağlık olduğunu keşfeden insanlar hayallerine sarılırlar ve mutluluğu yakalarlar. Onların bu tatminkâr tavrı gerek iş yaşamlarını gerekse soysal yaşantılarını başarılı kılar. Maymun iştahlı olmanın tek kazanımı ise hırs ve ardından gelen huzursuz yaşamdır.

Şükretmek öyle bir erdemdir ki malınıza ve sahip olduklarınıza anlam yüklerken aynı zamanda zenginliğinizi fark etmenizi sağlar. İçinizdeki sahip olma dürtüsüne dur demeyi öğrenmezseniz zamanla o dürtülerin esiri olursunuz. Hedef haline gelen istekleriniz mutluluğa ulaşmak için birer sebep haline gelir. Bütün bu tatmin olmaz arayışlara dur demek de ancak elinizdekilere şükretmenizle mümkündür. Ünlü düşünür Firdevsi bu konuyu şöyle özetler; Yeryüzünde bütün ıstıraplar, aza kanaat etmemekten doğar.” Hayattan çok şey beklemektense siz ona bir şeyler katmaya çalışın. Hayata verdiklerinizin size geri döneceğini ve yaşamınıza anlam katacağını unutmayın. İyi bir sevgili mi istiyorsunuz. O zaman önce siz iyi bir sevgili ya da eş olun. Sevilen bir insan mı olmak istiyorsunuz. O zaman insanların gönül kapılarını sevginizin sıcaklığı ile aramayı deneyin. Belki de daha farklı isteklerinize cevap arıyorsunuzdur. Mesela vitrinde gördüğünüz şık bir kıyafetin elbise dolabınızda olmasını arzu ediyorsunuz beklide. O zamanda karanlık gecenin soğuğu ve yağmurları altında aç bir karınla dolaşıp, giyecek tek bir elbisesi olmayan insanları düşünün. Eminim ki beğendiğiniz o şık elbise eskisi kadar çekici gelmeyecektir size.

Gün geçtikçe tüketici bir toplum olma yolunda sınırları zorluyoruz. Üretmiyoruz ama oldukça fazla tüketiyoruz. İnsani değerleri tüketirken bir taraftan da maddi kaynakların sonunu görmek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsanların sahip olma dürtüleri, onları alım güçlerinin yetmediği yerde kredi kartı kullanmaya itmiş, farkında olmadan borçlarla mücadele, hayatın en önemli uğraşı haline gelmiştir. Bu gün ekonomik geliri ne olursa olsun her evde en az bir ya da iki kredi kartı bulunmaktadır. Ebeveynler yanı sıra artık gençlerin cüzdanlarında da kredi kartları renkli simalarıyla göze çarpmaktadır. İnsanlarla birlikte artık ülkeleri de ekonomik kargaşaya sürükleyen bu tüketim çılgınlığının tek bir nedeni vardır. İnsanın kendisine dur diyemediği sahip olma dürtüsü.

Maalesef yaşadığımız bu çağdaş yüzyılda bile savaşın karanlık yüzü ile yaşamları gölgelenen birçok insan var. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veren sözde uygar devletlerin, senaryolar ardına sığınarak başlattığı savaşlar, binlerce masum insanı yuttuğu gibi hepsinin de yaşamlarını çalmaktadır. Aynı yeryüzünde, aynı atmosferde nefes aldığımız bu insanların, sessiz çığlıklarını kulak ardı etmezseniz, en büyük zenginliğimiz olan özgürlüğü de keşfedersiniz. Beyninizde resmettiğiniz bu acı tablonun altında yatan gerçek sebep, bahsetmeye çalıştığımız, insanın sahip olma dürtüsünün en kontrolsüz ve kapsamlı biçimidir. Petrol için ya da insan hayatına peşkeş çekilen diğer zenginlikler için yapılan bu insanlık dramı da iki kelime ile açıklanır: Sahip olmak…

Birde insana karşılıksız verilenler vardır şu hayatta. Dalgaları ardına sakladığı melodilerle, sıkıntılarımızı en derinlerine kadar gömüp, yüreğimizi ferahlatan mavi dünya; deniz… Ve hiç bestelenmemiş şarkılarını bize ithaf eden, özgürlüğümüze sembol ettiğimiz göklerin narin perileri; kuşlar… Dahası, kollarında taşıdığı zenginliklerle cömertliğini esirgemeyip birde güneşe karşı bize siper olan ve doğanın en büyük yenileyicisi; ağaçlar… Hepsi bizim için karşılıksız bulunurlar bu hayatta. Bedenimizin her bir uzvuyla yaratılanların en mükemmeliyiz. Kör bir insanın karanlık yaşamı düşünüldüğünde, gözlerimiz bile ne kadar büyük bir zenginliktir bizim için değil mi? Kaldı ki hayatın hiçbir şekline ve rengine tanık olamamış doğuştan görme engelli insanlar da vardır ki, onlardaki yaşama sevinci ve azmine inanamazsınız. Hayatın karanlıklarını aşacak gücü ve ışığı yüreklerinde bulan bu ve bunun gibi birçok insanın hayatlarına tanık olmanız mümkündür.

Hayatı şansa bırakmak, bir kumardır. Daha fazlasını isterken elinizdekinden de olabileceğinizi unutmayın. Kusursuz bir hayat için gereken şeyin; sevgi, huzur ve sağlık olduğunu fark edebilirseniz, o zaman elinizdekilerin fazla bile geldiğini göreceksiniz. Elinizdekilerle yetinmeye çalışın ve hayatınızı kendiniz zengin kılın, böylece hayata karşı göstereceğiniz tatminkâr tavrın mutluluk verici olduğunu keşfedeceksiniz.


“ En yüksek mutluluğa erenler bile, başka arzular peşinde deli gibi koşarlar.”

(Goethe)


ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 30124, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.