BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Türkçe Üzerine Notlar V (Mete Tunç)

“Osmanlı döneminde yaşayanlar nasıl konuşurdu?” sorusuna verilen cevap (‘Arapça-Farsça –kökenli- kelimelerin ve terkiplerin bolca olduğu bir dil konuşurlardı.’), çocuk ve genç yaşlarımda kafamı karıştırırdı: Yaşlı insanlarda bunun izlerini neden görmüyordum? Velev karma bir dil olsun, böyle bir dili konuşmak bilgi, kültür gerektirirdi; neden toplumda bunun yansımaları bulunmuyordu?.. Okuyup dinleyince öğrendim ki, yukarıdaki; basit, akılsız, ahmakça bir propaganda söylemi imiş. Neyin ne idiğini buraya yazmayayım; bilen biliyor, bilmeyen araştırsın efendim… Garabet şu ki, benden bir nesil büyük birisi geçenlerde aynı iddiayı serdetti; edebimden saçmaladığını söyleyemedim!
+++

“İlericilerin” bayrak kelimeleri idi, “olanak”, “karşın”, “gereksinim” vs. Aslında onlar da “gericiler” gibi (iddia edilenin aksine) çok okumazlardı; bu yüzden bazen yanlış yerde kullanırlardı o kelimeleri. Bunlar, dili nasıl fakirleştirdiklerini, kültürü-düşünceyi nasıl katlettiklerini fark edemeyecek, öngöremeyecek kadar bağnazdılar (Yukarıdaki cümleler, iki-üç nesil için geniş zaman kipiyle ifade edilebilir.). Şaşırtıcı olan, böyle necis, iğrenç kelimelerin, günümüzde bazı “muhafazakar” denilen kişiler tarafından da kullanılıyor olması.
+++

Dilimizdeki Arapça-Farsça tamlamalar 100 küsur yıl evvel terk edilmeye başlanmıştı ki (yazılı) Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir adımdı. Lakin, mezkur tamlamaların bazıları bugün de bilinir: sinei millet, alameti farika, hüsnü kuruntu… Bunlar dilimize zenginlik, estetik (şiirsellik, melodi) katmaktadır; unutulmamalı, istimal edilmelidir.
+++

Dil hususundaki şehir efsanelerinden, yani dil palavralarından biri, dünyada 250 milyon kişinin Türkçe konuştuğudur. Bu, sadece, ‘yakın-uzak falan lehçelerin (“dillerin” denirse yanlış olmaz) ortak-üst bir dil kökenine bağlı olduğu’ çerçevesinde doğrudur (Bu durumda dahi 250 milyon sayısı abartılıdır.)… Türkiye alfabesine yeni Azerbaycan abecesindeki harfler ilave edilirse, Türkmenistan ve Özbekistan (herhalde) bir-iki ilave ile Azerbaycan alfabesini esas alırlarsa (alsalardı), Avrupa’dan Çin’e kadar, çevre ülkelerde yaşayanlarla birlikte, (mübalağasız) 150 milyon kişi, en fazla üç aylık eğitimle birbirlerini anlar, yazılanları okur hale gelirler(di) (Hatta bir-iki yüzyıl içinde yeni bir ulus ve müşterek bir dil ortaya çıkabilirdi.). Bunun, sayı ve coğrafya dikkate alınırsa, sözkonusu ülkelerin kültürlerine, ekonomilerine, maariflerine vs. ne kadar faydalı olacağı açıktı(r)… “Ortak alfabe projesi”, adı geçen ülkelerin, bilhassa son ikisinin müstebit, bi-akıl, vizyonsuz iktidarları yüzünden hayata geçememektedir, geçememiştir.
(Not. Yukarıdaki hayal siyasi değildir, yani “Turan mefkuresi” kapsamında değerlendirilemez; çünkü fakir, muhayyel ulusu ve dili, kutsiyet atfetmediği  “Türk” ve “Türkçe” namları ile isimlendirmeyi şart görmemektedir. Türk-Türkçe isimleri kabul ve istimal edilse, tarihi zaviyeden yanlış olmaz, hatta doğrusu budur; bunu da teslim etmek gerekir.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12269, bugün ise 294 kez görüntülenmiştir.

Bazı Müminlerin Kutsallara Hakaret Tavr-ı Söylemi (Mete Tunç)

“Kutsallarımıza hakaret ediyor(lar)” söylemi bazı müminler tarafından muttasıl serdedilir. Bu yazıda, ‘hakaretler nelerdir ve mezkur müminler kimlerdir’ suallerine yanıt bulmaya gayret edeceğim.
+
Evvela, neler hakaret telakki edilmektedir, onlar gerçekten tahkir midir; örnekler vererek tahlil edeyim.

Kuran’ı, peygamberi, İslam’ın teşkilini ve kurumlaşmasını akademik bir tarzda inceleyen çalışmalar hakaret değildir (Bu eserlerde Muhammed’in Hz. sıfatı birlikte zikredilmesini istemek abestir.). Çağdaş iddiaları (Kuran’daki ‘bilimsel gerçekler’ vs. tezlerini) çürüten yazılar, popüler yayınlar tahkir olarak değerlendirilemez. Kuran’da, hadislerde (‘sahih’ hadis kitaplarında), hususen eski tefsir kitaplarında, Kuran’a-hadislere… göre verildiği belirtilen fetvalarda dikkati çeken garabetleri ortaya koymak hakaret değildir.

Yukarıdaki neşriyatın bazılarında, istihza ve tezyif olarak tavsif edilebilecek ifadeler bulunabilir. Bunlar hakaret olarak tanımlanamaz. Müminler, kulaklarına-gözlerine nahoş gelecek sözlerin-ifadelerin, bizatihi dinlerinden ve kendi hali tavırlarından kaynaklandığını kabul etmeleri gerekir. İnsanlara kutsallar diliyle şiddet uygulanır, akla-mantığa-bilgiye mugayir laflar sarfedilir, hiçbir estetik veçhesi bulunmayan ezan gibi gürültüler dayatılır ise, bunlara karşı, türüne göre, alaydan küfre kadar giden aksülameli, müminler tespit etmek ve anlamak durumundadırlar.

Peki ‘kutsalları’ aşağılayıcı yayınlar yok mudur? Vardır. Çirkin karikatürler, küfürlü ibareler, kurgu-hayali iğrenç hikayeler… Bunlar, müminlerin ‘kutsallarını’ ve kendilerini değil, yapanları-yazanları küçültür.
+
Saniyen, İslam’a dair nesnel ve eleştirel her türlü yazıya-söze (aynı tarzda değil) orantısız biçimde (hakaretle, tehditle, saldırıyla…) tepki gösteren müminler tetkik edildiğinde; bunların, doğuştan (veya yaşadıkları ortam ve kültür neticesinde) saldırgan yapıda, İslam mevzuunda bilgisiz idikleri ve aslında İslam’ın değil kendi veyahut bağlı oldukları yerin menfaatleri zarar görecek endişesi taşıdıkları görülmektedir.

‘Dinimize hakaret ediyor’ tepkisini serdedenlerin bir kısmı, mevzu bahis sözlerin (çoğunun) aslında hakaret olmadığını bilmektedirler (Diğer kısmının reaksiyonları refleksif ve ezberdir; bunlar alışkanlıkların-harsın tesirindedirler.). Amaçları muarız fikri, görüşü, tespiti, tezi… ortaya koyanları boğmaktır. Herhalde; tartışmak, yazılanların-söylenenlerin yanlışlığını ortaya koymak gibi bir yaklaşımı, tavrı tercih etmemelerinin sebebi, cevaplarının olmayışındandır. Reaksiyonlar dava açmaya, hedef göstermeye, hatta cinayet ve katliamlara kadar uzanmaktadır.
+
Müslümanlar inançlarından eminseler ve kendilerinin ebedi cennete, düşmanlarının ebedi cehenneme gideceklerinden kuşkuları yoksa, velev dinlerine ve kendilerine hakaretler edilsin, asabiyet, şiddet, cinayet, katliam temayülü göstermemeleri icap eder.

Müminler, diğer insanları kendilerine; emekleri, çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, fedakarlıkları, faziletleri, adillikleri, tutarlılıkları.. ile hürmetkar ederlerse, aynı zamanda, bazı insanların kutsallarına yönelik haklı-haksız tavırlarını da bertaraf etmiş olacaklardır.

Neticede; Müslümanlar dinlerini ve kendilerini yeniden yorumlamadıkça ve düzeltmedikçe (her ikisinin altı çizili) tezyifler, tahkirler sürecektir.

Not. Müminler arasındaki tekfir, aşağılama, hakaret ve katliam hususu ayrı bir bahistir. Bu problemi müslümanlara bırakıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 27710, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Tarihçi ve İman (Mete Tunç)

Tanınan birkaç tarihçi akademisyeni ele alalım:

Erhan Afyoncu. “İnanacaksın, sorgulamayacaksın” diyor. Murat Bardakçı’nın ‘kutsal’ emanetler için teklif ettiği ‘karbon testi’ne karşı çıkıyor, “millet inanıyor, neden müdahale ediyorsun, inancıyla oynuyorsun” ve “pozitivistsin” diyor. E. Afyoncu, hem okuyan-anlayan insanların mevcudiyetini arzuluyor; hem insanların, teste ihtiyaç duymayacak kadar sahte idiği aşikar nesnelere inançlarını (tapınmalarını), neticede her türlü (menfi) yola sokulmaya müsait varlığını destekliyor. Tenakuz.

İlber Ortaylı. O da karbon testine muhalifmiş… Amerika’da bir salonda arkadaşı ile ayaktaymış. Onları hiç tanımayan bir kadın yanlarına gelmiş ve her ikisinin burçlarını (galiba doğum tarihlerini de) ayrı ayrı söylemiş. İ. Ortaylı şaşırıp kalmış. “İkimizinkini de bildi” diyor. Böylece ‘bilimsel yönden mesele kalmıyor’ demeye getiriyor. Bir alimin, işittiğine, hiç şüphe duymadan, neden-nasıl-kim suallerini sormadan, şaşırması şayanı hayret! Hayret edeceğine, kadına başka insanların burçlarını söyletmeli ve kontrol etmeliydi.

Mehmet Çelik. Çoğulculuk, her ideolojik ve felsefi görüş sahiplerinin hakları, üniversitelerdeki kayırmacı cemaatçilik mevzularındaki sözleri müspet, akılane, adilane… Dört halife dönemindeki siyaseti ve katliamları kayıtlara ve ‘mantığa’ göre anlatıp klasik-geleneksel tefsirin garabetini vurguluyor. Lakin yorumunun da pek çok problem doğuracağını göz ardı ediyor… Hıristiyanlık tarihinde geçen bir ‘rüya ile hüküm verme’ hadisesini bir rahibe istihza ile bahsederken, rahibin İslam tarihinden aynı çerçevede bir örnek ile karşılık vermesini gülümseyerek serdediyor… ABD’deki bir film ve tepkiler bağlamında “iyi ki Taberi’yi bilmiyorlar” diyor. ‘Bunları düzeltmek lazım’ minvalinde konuşuyor [Çıkarma/atma ve tashih işlemleri Buhari ile Osmanlı/Abdülhamid döneminden itibaren başlar!]. Elbette, bu durumda, ‘İman, ibadetler, İslam; içlerinde sayısız problem bulunan hadis ve tefsir kitaplarıyla teşkil olundu, Müslümanlar 1000 ve şu kadar yüzyıl boyunca onlarda yazılanları doğru/hakikat bildiler…” soruları akla gelmektedir… Bazı cemaatlerden kendisine gelen tehditleri zikrederken laikliğin önemini belirtiyor… Başörtüsü siyasetinden bizar; “bırakın bunu; başörtülülerin yüzde yetmişi namaz kılmıyor” diyor (Sunucu bu cümle karşısında şaşırıyor, tevil etmeye çalışıyor!)… M. Çelik, Nutuk’a dayalı ‘ifrat’ Cumhuriyet tarihine mukabil, zaman zaman dinci söylemin ‘tefrit’ argümanlarını dillendiriyor. Ara sıra da cuşa gelip, “imansızlar, ateistler” diyerek çoğulculuk/laiklik sözleri ile çelişiyor.

İnsanların herhangi bir şeye ve şeyler terkibine iman etmesinin ardındaki saikler, inananların sosyal-kültürel-ekonomik-mesleki arkaplanları, inançları ne biçimde yaşadıkları, tıynetlerinin imanlarına ve ondan kaynaklanan tepkilerine-reflekslerine nasıl yansıdığı gibi birçok konu hakkında araştırma ve yayına maalesef tesadüf edilememektedir.

Bu yazıda sadece, sahalarında söz sahibi ve araştırmalarıyla değerli (yorumları tartışılır) üç bilim adamının, iman sözkonusu olduğunda nasıl tenakuza düştüklerinin misalleri verilmiştir.

Tarih (bilimi) belgelere/kayıtlara, inşa edilmiş eserlere, coğrafya-iklim verilerine, mukayeselere.. dayanır. Çalışmalarında (büyük ölçüde) bu ilkeleri takip eden mezkur kişilerin, o prensipleri/kıstasları dine/din tarihine uygulamayıp iman sahibi kalmayı tercih etmelerini, herhalde, kabaca, ‘inanma ihtiyacının olması’, ‘çoğunluğa ait olmanın rahat hissettirmesi’, ‘inancına muhalif bildiklerinin geçmişte ailesine/kendinden saydıklarına ve belki kendisine yaptıkları’ gibi sebeplerde arayabiliriz.

Not1. İki ‘düzmece’ profesör. Sunucu bir metin okuyor. ‘Abdülhamid’in hatıraları’ndan(!). Kendisine hal fetvasını getirenler arasında hiç türk yokmuş da… İki ‘profesör’ konuktan, ‘o hatırat düzmece’ reaksiyonunu bekliyor ‘saf seyirci’. Hayır, o sahte metin üzerinden gerçekmiş gibi konuşuyorlar… İnsan merak ediyor; acaba onu sahiden doğru mu biliyorlar, yoksa hakikati biliyorlar da ‘Abdülhamid imanı’ mı satıyorlar? Her iki halde vaziyet vahim. Zavallı akademi!

Not2. Ahmet Yaşar Ocak ve Ali Birinci. İki dindar tarihçi. Türk tarih ilminde; araştırmaları, eserleri, görüşleri, teklifleri, ahlakları ve mütevazilikleriyle ışıldayan, örnek, yaşayan iki alim. Müminler onların kıymetini bilmeli, yollarından gitmeli.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 32141, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Gelin Sual Edelim II (Mete Tunç)

‘Uzaylılar’ tarafından kaçırılma (ve beyin incelenme) iddiaları en fazla ABD’de çıkıyor. ‘Kaçırılanlar’ fevkalade beyin vasfına haiz değillerdir. Uzaylılar neden bunların beyinlerini merak ediyorlar ve kaçırmaya tevessül ediyorlar; niçin zeki veyahut kendilerine ‘inanmayanlarla’ ilgilenmiyorlar?
+++

Dünyanın küre (yaklaşık) şeklinde idiği, denizden kıyıya yaklaşan geminin önce direğinin.. görülmesiyle anlaşılabileceği söylenir, yazılır. Tarih boyunca ve elan böyle bir gözlem yapan insan olagelmiş midir?
+++

Kopernik ve Kepler’in dünyanın güneş etrafında döndüğüne ilişkin yazdıkları ifadeler, delilleri-hesaplamaları nasıldır, nelerdir?..
+++

Galile, dünyanın döndüğüne dair hangi kanıtı sunmuştu da Kilise reddetmişti?
+++

Tasavvuf ehli geçtikleri aşamaları söyleyemezlermiş… Allah onlara ‘saklayın’ mı demiştir yoksa yaşadıkları anlatılamaz şeyler midir? Bunların, böyle hallerin müslümanların ahlakına, gelişmesine, islama ne faydası var olmuştur ve vardır?
+++

CERN’deki deneyler neticesinde Higgs parçacığının bulunduğu ilan edildi. Keşfedenlere Nobel ödülü verildi. Gerçekte hiçbir şey bulunmadıysa ödül verilmesinin sebebi nedir?
+++

Bazı alevilerin dindar sünnilere tavırlarının sebebi anlaşılabilir. Kimi sünnilerin, alevileri katletmeye kadar götüren düşmanlığın saiki nedir?
+++

Alevilerin, sünnilerin ‘Ali söylemi’ hakkında düşündükleri, müslümanların ‘İsa söylemi’ne karşılık hıristiyanların tepkilerine koşutluk arz etmekte midir?
+++

Aleviler ekseriyet teşkil etseydi, elan (bazı) sünnilerin onlara yaptığı fişlemeyi, baskıyı, katliamları, sünnilere uygularlar mıydı?
+++

Herhangi bir şeye (dine, bilime, astrolojiye, komplo teorilerine, ruha, cinlere…) iman edenler; iddia ettikleri-savundukları tezleri doğrulamayan hatta yanlışlayan sayısız argüman karşısında bir düziye bahane üretmek/(ilave) gerekçeler türetmek mecburiyetinde kalmalarından acaba rahatsızlık duymakta mıdırlar, yoksa yaptıklarını bir tür spor olarak mı addetmektedirler?

Not. Yukarıdaki bazı soruların cevaplarının ne idiği aşikardır. Bazılarınınkini ise merak edeyazıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 36391, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Dini ve Laik Söylem

Kasım 2011. Milliyetçi-muhafazakar ‘sanatçılar’ … ve … bir bakanın düğününde sahne almışlar. Programlarından sonra otelde 4 kadın (‘serbest alüfte’) çağırmışlar. Birinci şarkıcı bunlardan birine anal seks teklif etmiş, reddedilince silah çekmiş ve yumruk atmış… İkinci şarkıcı şiddete karışmamış; işin içinden sıyrılmaya çalışıyor gibi… Kadınlar ‘aman ailelerimiz duymasın’ demişler… İki şarkıcı da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli demeçler veriyorlar!

Aralık 2011. Bir meşhur imam pezevenklik yaptığı iddiası ile tutuklandı!.. Hocam ‘rivayete göre’ Allah’lı, Muhammed’li vesaireli bir demeç vermiş!

Aralık 2013… ‘İki müttefik’ birbirlerine girdiler. Hem de ne girme. Kimse böyle-bu ölçüde olacağını öngöremedi. ‘Dinsizin hakkından imansız gelir.’ İki taraf da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli… Siyasette dinin (dindeki -kutsal olduğuna inanılan- kavramların, her ne derecede olursa olsun ve ‘samimi’ olunsun olunmasın) kullanılmasının minelbab ilelmihrab dine ve dindarlara zarar veregeldiği aşikardır… (1)

Fakir dindarken, dindarlığını açık etmez, böylece hatalarını fırsat bilenlerin dinine laf söylenmesine fırsat vermekten kaçınırdı… Elan, sorgutçu olarak, bunlar ve benzeri durumlar karşısında ‘sevinmemekte’, dindarlara (toptancı bir yaklaşımla) ‘işte layığı veçhile halü keyfiyetiniz ve halü pür melaliniz” dememektedir… Eminim pek çok mümin, yaşananlardan çok rahatsızdır.

Bir iddia, yalan-sahte-iftira dahi olsa, olgun bir dindar, o süreçte kendini savunurken (siyasette, ilaveten rakibine ‘vururken’) Allah’lı, Muhammed’li vesaireli değil laik temelli hak-hukuk söylemi serdetmelidir.(2) Böylece din ve (bu müstekreh dünyada/düzende) temiz kalmış (ne dereceyse ve ne kadarlarsa artık) halis müminler kirletilmemiş olur.

(1)Ülkede ve dünyada din söylemli iktidarların icraatları, bağnaz/silahlı cemaatlerin eylemleri, din temelli grupların baskıları ve bütün bunların birbirleriyle çatışmaları, bazı dindarların laikliğin önemini daha ziyade teslim etmeleri sonucuna götürmüştür. İslam coğrafyasına has (ve elbette farklı bir isimle) laik bir sistemin kurulması-geliştirilmesi şarttır. Lakin, ‘vukuatın ve zevahirin farkında’ olan müminlerin sayısındaki artışa rağmen, böyle bir hareketin ışığı ufukta görünmemektedir; zira İslam kitabında/ kültüründe/ tarihinde/ sosyolojisinde bunu sağlayacak temel, dayanak, anlayış ve birikim yoktur. İslam, bir yolu bulunup yenilenmezse, çözülmeye, daha fazla itibar ve kan kaybetmeye, tezyif edilmeye ve nihayet çökmeye mahkum görünmektedir.

(2)Dinci/imancı söylem, elbette toplumda, onun geleneğinde, her türlü ilişkisinde karşılığını bulduğu için serdediliyor. Toplum ve önderleri buna güçlü bir şekilde itiraz etmedikçe sürecektir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 39870, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ :
( Kuran Gerçekte ne diyor )
Yüzyıllardır merak edilen ve sorulan bir konu olduğunu hepimiz biliyor ve olayın gerçeğini merak ediyoruz.
Tevratta Önce Ademin yaratıldığı sonra o uyurken kaburga kemiğinden biri alınarak Ademden eşinin yaratıldığı ve sonra bu ikisinden oluşan çocuklarla insanlığın devam ettiği söylenir lakin sonraki devamı güya ikiz çocukları olduğu sonra kardeşlerin çapraz evliliği ( nasıl oluyorsa ) gibi uydurmalarla anlatılmaya izah edilmeye ve olay güya yumuşatılmaya çalışılmıştır. Sanki her türde kardeş kardeşe bir cinsel ilişki yaşanmamış gibi. Bazılarıda ilk yaratılışta böyle oldu ama sonra ayetler geldi ve kardeş evliliği ve ensest ilişki yasaklandı diyerek mazaretler uydurmuşlardır.

Peki Kuran ne yazıyor ne anlatıyorda insanlar bu kanıya varmışlardır : Nisa 1 ayeti buraya aktararak üzerine konuşağız :

yâ eyyuhâ : ey
en nâsu : insanlar
ittekû : takva sahibi olun
rabbekum(u) : Rabbinize karşı
ellezî : o ki
halakakum : sizi yarattı
min : … den, …dan
nefsin : bir nefs
vâhidetin : bir tek
ve halaka : yarattı
minhâ : ondan
zevcehâ : onun eşini, hanımını
ve besse : yaydı, türetti
minhumâ : onlardan
ricâlen : erkekler
kesîran : birçok, çok sayıda
ve nisâen : kadınlar

AYETİN TAMAMINI buraya almadım sadece gerekli kısımdır.
Bir çok Mealdeki anlamınıda yazalım sonra üzerine konuşalım :

Ey insanlar! O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve ondan da zevcesini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.
şimdi burada ele alacağımız İKİ KELİME VAR :
bir tanesi =minhâ : ondan
ikincisi ise =minhumâ : onlardan
Geleneksel tefsirler bu (ondan kelimesine ademden)
(Onlardan kelimesinede adem ve eşinden ) olarak almışlardır.

Yani ayet Ademden eşini yarattık sonra ikisinden yani Adem ve eşindende sonraki nesilleri meydana getirdik demez.
İşaret edilen bu ( ondan ve onlardan) kelimeleri (ilk yaratılıştaki NEFSE vurgu yapmaktadır )
Peki bu NEFS nedirki yaratılış bundandır ?
Bir çok ayette insanı SU dan yarattık , İnsanı topraktan yarattık, İnsanı çamurdan yarattık dediğini biliyoruz işte bu ilk yaratılıştaki NEFS = bunlardır yani SU ve Topraktaki minerallerin bir arada aldığı HAL = Bu NEFS i oluşturmaktadır.
Şöyle düşünelim Labaratuarda bir İNSAN benzeri yaratmaya kalksak ve her şeyi ölçüsünde yapacağımız için örneğin 90 kilo bir insan yaratacaksak önce 70 kiloya yakın SU koyacağız sonra insan bedenindeki mineralleri topraktan çıkarıp aynı KABa koyalım işte SU ve Minerallerden ve topraktaki diğer maddelerden oluşan bu KARIŞIM ( nefs) vıcık vıcık bir ÇAMUR şeklinde görülecektir.
Şimdi bu NEFS’i oluşturduk ve Ademi yaratıyoruz ve (minhâ : ondan ) da yani aynı NEFS tende onun eşini yaratıyoruz. Peki sonra ne yapıyoruz ? ( minhumâ : onlardan) yani aynı NEFS karışımlarından bir çok erkek ve kadını türettik.
Yani ilk önce Ademi yaratıp sonra onun kaburga kemiğinden başka bir insan yaratmadık ve sonra onlardan oluşan çocuklardanda Nesilin devamını sağlamadık ne yaptık. Başka İnsanlarda yaratıp bir aile bir nesil meydana getirdik.. İşte Kuranda Nisa 1 ayetinin anlattıklarının birebir karşılığı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12787, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Özlü Sözler 5 (Mete Tunç)

Bir ülkenin kaderini onun coğrafyası belirler.
Deniz Ülke Arıboğan
+++

Bir uygarlığı sürekli kılan şey kendi içinde reform yapabilme kapasitesidir.
Bir rahip
+++

Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma.
İran atasözü
+++

Aşk gerçekliğin ilk ışıklarıyla dağılıp giden bir sistir.
Bir yabancı filmden
+++

… daha fazla kederlendiğim nokta… Türk evlerini, yeni tesislerle bezeyip hemen yaptırıp durumdakilerin hala zırtaboz yapılar arkasında koşmaları, para ile milli zevki birleştiremiyerek yurdumuzun manzarasını mimarlık bakımından gün geçtikçe çirkinleştirmeleridir.
Refik Halid Karay (1942)

Kimse nizam ve kanun tanımıyor ve kimse vazifesini yapmıyor. Memleketin tablosu budur!
Refik Halid Karay (1948)

Dükkanlarda acaip acaip tavırlar, film edaları takınarak pasta ve dondurma yemenin moda oluşu… buz dolaplı vitrinler önünde çoğu kopuk bir sürü bayla bayan sinema yıldızlarına benzeme provaları…
Refik Halid Karay (1948)

İyi ki Amerika, tütün diye daha kötü bir nesne içmiyor. Bunu da bayıla bayıla içerdi bu mukaddil ve kuvvete muti dünya!
Refik Halid Karay (1948)
+++

Bir vaktaerdi ki bizim günümüz,
Koyun belli değil, kurt belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor,
Deva belli değil, dert belli değil.
Aşık Ruhsati
+++

Mektep hayatı insanın en saf ve pak zamanıdır. Hak için kükredim, haksızlıklara hücum ederdim. Biri haksızlık ettimi ona diri ve ağır sözler söylerdim. Bunu mukaddes bir vazife bilirdim. Ve: ‘Hak mevzuubahis olunca akan sular durur ve de durmalı zannederdim’. Fakat maatteessüf iş hiç de öyle değilmiş… Mektepten çıkınca, hayata girince sosyal ve pratik hayatın ne çirkinlikler ile meşbu olduğunu gördüm. Bu nice emekle hasıl ettiğim ahlak ve pürüzsüz temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terk etmeğe mecbur oldum.
Rıza Nur
+++

Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kafi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icra eylediğimiz adliye ıslahatının da bunca seneler çalıştıktan sonra malum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.
Said Halim paşa (1919)

Br devlet ki hukukunu kendi doğurmaz
Kanununa “gökten inmiş, değişmez” der,
O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz,
Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!
Hâkim olan millet midir, Meşîhat midir?
Millî Meclis, Meb’usan mı, Bab-ı Fetvâ mı?
Hep eskidir teşri’, kazâ, mahkeme, ilâm,
Devlet dine kanun yapar, dinse devlete…
Sarıklılar memur olur, fesliler imam,
Devlet Meşîhat’e, din hükûmete!
Ziya Gökalp (1916)

Tanzimat reformlarında Avrupa’nın baskısı önemli en önemli rolü oynamıştı. Belki biraz da bu yüzden, söz konusu reformların gerçekleştirilişinde de Avrupa sistemi örnek alınmıştır. Bu sistem iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu içindir. Nitekim “güçlü olanın sözü geçer (el-hükmü li’l-gâlib)” prensibi tarih boyunca hakim anlayışı temsil eder.

… değişmenin bedeli olduğu gibi, değişmememin de bir bedeli vardır. İnsanların ve toplumların başlangıçta çoğu zaman değişime karşı tepki göstermeleri, yaradılışlarındaki tutuculuktan kaynaklanır. Yerleşik inançlar ve gelenekler, yeniliklere –olumlu da olsalar- hüsnü kabul görmeyi engeller. Bu doğal bir tepkidir. Osmanlı toplumunda da böyle olmuştur. Bütün bunlarla beraber, Tanzimat devri reformları yabancı baskının eseri oluşuna, düalitesine, ciddi bir çalışmanın ürünü olmayışına, taklitçi niteliğine rağmen devlet müesseselerini bir süre daha ayakta tutarak çözülmeyi geciktirmiş, bu alanda cumhuriyet sonrası reformlara da temel teşkil etmiştir. Günümüzde eski Osmanlı vilayetlerinden oluşan devletler, bilhassa Orta Doğu ülkelerinin hemen hepsi bu devir adliye teşkilatını aynen devam ettirmektedir.

Tanzimat ve Sonrası
Osmanlı Mahkemeleri
Ekrem Buğra Ekinci

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 22322, bugün ise 16 kez görüntülenmiştir.

Din, İman ve Müminler Hakkında Notlar II (Mete Tunç)

‘Yazar’ın tezi/kitabı Atatürk’ün dindar idiği üzerine bina edilmiş. Hafızı varmış, Kuran dinlermiş. Yazarla söyleşiye kulak veremedim, kitabı gözden dahi geçiremedim, yazarın ve kitabın ismini kaydedemedim. Cümleyi –emedim yerine –medim şeklinde ifade etsem yanlış olmazdı! Elbette, sorguçtu için, önyargısız dinlemek ve okumak suretiyle değerlendirmede bulunmak doğru tarzdır. Lakin şu kesindir ki Atatürk’ün dindar olması bir yana, müslüman bile olmadığı (yazıları, konuşmaları, sohbetleri ile) sabittir. Yazar, ‘ben müslümanım, Atatürk’ü de seviyorum; öyleyse Atatürk de müslüman olmalı’ arzusu ve önkabulü ile yola çıkmış, sabitleri göz ardı etmiş ve sadece dileğine mesnet teşkil edecek verileri alıp tezini kurmuş… Atatürk’ün hafızı olduğunu başka kaynaklardan da okumuş ve duymuştum. Hafızı olduğuna göre Kuran herhalde dinliyordur. Neden? Müslüman cemiyet ve kültür içinde doğup büyümüştür. Kuran tilavetleri dinlemiştir, etkilenmiştir, haz almıştır. O günlere ait güzel (sevgi, saflık, şevkat…) hatıraları da vardır. Kuran duymak o anıları canlandırmaktadır. Bunlar, dinle bağını yıllar önce, Mustafa Kemal’ken koparmış Atatürk’ün hafızı olmasını ve (öyleyse) Kuran dinlemesini açıklar. Kuran dinlemediğini; lakin hafızından, dine dair (alaycı) sohbetlerinde yararlandığı ihtimalini de bir yana koyalım. Görüşüm böyledir. Allahualem!
Not. Atatürk’ün, deist idiği söyleniyor, müslüman olmaması müminler için ‘üzücü’ ‘dinsizler’ içinse ‘sevindirici’ bir husus olmamalı. Onu sevmek yahut nefret etmek bir mana taşımadığı gibi… Bu anlayışa ulaştığımız ve böylece onu, yaptıklarını-yap(a)madıklarını, bütün veçheleriyle değerlendirmeye başladığımız zaman toplumumuz rüştüne ermiş demektir. Ve lakin, önümüzde epey fırın var gibi görünüyor. Ama fırınlar da gerekiyor; fırın inşacılarına ve ekmekçilere ihtiyaç bulunuyor. Fakirin yaptığı ekmekçilik. Bu yazı da (ihtiyaç sahipleri için) bir ekmektir.
+++

B. Russell, “… putperest mitolojide ‘Meryem-bakire doğum’ benzeri hikaye var; ona niye inanmıyorsunuz” diyor müminlere. Aynen geçen veyahut dönüşen daha neler neler var. Anlatılmalı ve sormalı!
+++

Samanyolu TV, Temmuz 2012. Bir emekli adam. Cami yaptırmak istemiş. Hayrına. Yine ‘hayrına’ çalışanların biri iş sırasında düşüp ölmüş. Dava açılmış (Hikaye eksik…). Adam tazminata mahkum olmuş. Ağlıyor, ‘param yok, kurtarın beni’ deyu!..
+++

‘Sorgutçu’, içinde yaşadığı kültüre-medeniyete has güzel, yeni (yaratıcı) örnekler görünce seviniyor. Eskisinin yıkılıp yenisinin inşası sırasında ‘laikçilerin’ feveran ettiği Hasan Tanık Camii bunlardan biri. Kubbesi, kemerleri, hokka biçimli minareleri, ışıklandırması… Temaşaya layık… Sadece kapısının rengi uyumsuz.
+++

‘Meal okumanın dinden çıkaracağı’ görüşü geleneksel cemaat imamlarınca vaz edilir. Fakir, daha ötesini söyler: Yalnızca meal mi; tefsirleri de, hadis kitaplarını da, eski alimlerin risaleleri-kitapları-tefsirlerine de… Eğer ‘imanınızı korumak’ istiyorsanız bunları da asla ve kat’a okumayın; şeyhiniz, hocanız ‘tatlı tatlı’ anlatsın, eklesin eksiltsin; siz dinleyin, ağlayın ve fakat katiyen deşmeyin!
+++

Hipnotizmada başarı oranı yüzde 5 imiş (Yeraltındaki Melekler Yer Üstündeki Şeytanlar, Sevil Atasoy)!.. Acaba en kolay hipnotize olanlar yani telkine en yatkın olanlar, her şeye inanan, hemen inanan iman sahibi insanlar mı; bir dine veya başka şeylere!?
Not. TV’de bir haber: Büyük salonda çoğu katılımcı resmen uyuyor!.. Biri
güya yeteneğini ispat etmek sevdasında. Havasız; yemenin-içmenin ve sohbetin
yasaklandığı bir ortamda, hatibin sıkıcı bir konu hakkında bir saat
konuşmasının ardından uyumayan kalması şaşırtıcıdır!
+++

2012 Ramazan’ı. TRT’de bir
haber: Ramazanlarda kum dökme nispeti 100’de 100 artıyormuş. İftarla sahur
arası bol su içip sulu yiyecekler yenmeliymiş… Orucun vücuda tesiri üzerine
nihayet somut bir veri öğrendik!
+++

TV’de (Ekim ortası, 2011)
konuşan Aytunç Altındal (2013’te vefat etti.),  ‘teist olmak için önce ateist olmak
gerekir,  ilk kilise babaları
ateisttiler’ diyor. İfadesi, evvelindeki izahatına rağmen anlaşılır değil.
Sunucu sormuyor, ‘ne kastediyorsunuz’, ‘ateist/ateizm o dönemlerde hangi manada
kullanılıyordu’ vs. diye; çünkü belli sualleri sormayı ve ümit ettiği, imanına
onay beklediği cevaplara odaklanmış!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18358, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Din, İman ve Müminler Hakkında Notlar I (Mete Tunç)

“Ezan dini bir senfonidir”(!)
Diyanet İşleri Başkanı
Sayın başkanın hiç senfoni dinlemediği anlaşılıyor… Senfoni dahi hoparlörlerden bangır bangır çalınsa, ondan da fellik fellik kaçarım!
+++

20.11.2011. CNN TÜRK. Eğrisi Doğrusu programı. Taha Akyol, eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ile konuşuyor. Programın sonuna yetiştim. T. Altıkulaç en eski Kuran metinlerini (Sana yazmaları. Yemen’de bir kazı sırasında veya bir caminin altından çıkan Kuran parçaları.) incelemiş. Bunların halife Osman’ın zamanında hazırlanan mushaftaki ayetler-suretler ile farkı yokmuş. Sadece imlada farklılıklar varmış (ne demekse!). Osman mushafının halife Ebubekir tarafından hazırlatılan mushaf ile aynı olduğundan eminmiş(!) Halife Ali ve bazı ashabın mushaflarında başkalıklar olması (Bu hususu ilk kez Turan Dursun’da okumuştum.) önemli değilmiş, çünkü bunlar özel mushaflarmış(!) Çalışmaya başladığında (ki üç yıl sürmüş!), bugün mevcut Kuran’dan farklı metinler tespit ederse, ‘bu durumu nasıl örterim’ diye düşünmüş!.. Söyleşi, bu müthiş bir itirafla nihayetlendi: Hem bir şüphe ve endişe taşıyormuş, hem şüphesi gerçek çıkarsa, hakikati nasıl tevil edeceğini planlıyormuş (‘Örtme’ itirafını T. Akyol’un, araştırmasını ‘akademik’ diye vasıflandırmasının üzerine yapması da bir başka komik bir hal!). İzahatı doğrultusunda, T. Altıkulaç’ın araştırmasının nesnelliğinden ve vardığı sonuçtan ciddi biçimde kuşku duyuyorum!
+++

“Kimlerle komşu olmak istemezsiniz?” anket sorusuna müminler büyük ekseriyetle dinsiz komşu istemiyorlar. Anlaşılabilir. Ancak soru eksik. Devamında “Bencil, kaba, rüşvetçi, hırsız, ‘gözü karı-kızda’.. bir dindaşınızın mı; güvenilir, yardımsever, nazik… bir dinsizin mi komşuluğunu tercih edersiniz?” suali de yer almalıydı!
+++

Bilinmeyen Yönleriyle Kur’an, Kur’an’ın Kökeni-2 (Arif Tekin)’de okuyunca, apaçık bir ayeti şimdiye kadar nasıl atlamışım’ diye kendime şaştım. Nur suresi 33.ayet: “… namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın…” Buradan hareketle ‘ashap p.lik yapıyormuş’ denirse, ‘iftira’ mı olur!? (Yukarıdaki cümlenin bidayetinde, tevil fırsatı verecek bir cümle/ifade/ibare yoktur!)… Ve ayetin sonu: “Her kim de onları fuhşa zorlarsa, şüphesiz ki Allah, onların zorla bu işe sürüklenmesinden sonra, onları bağışlar, merhamet eder.” Kimi bağışlar?! Herhalde cevap ‘kim zorluyorsa’dır. Af dilemişler veya bir daha zorlamamaya yemin etmişler mi de, affediliyorlar (Ayrıca cariyeler fuhşa gönüllü iseler p.lik serbest midir!?)… Hülasa, Kuran yazarlarının, pek çok ayette örneği olduğu gibi, eksik, muğlak, tutarsız bıraktıkları bir ayet.
Not. Arif Tekin’in kitabından eleştirilecek bir çok husus var. Bunu sadece not edeyim.
+++

Uzun-resmi bir dini eğitimi ve sıfatı olmayan biri. Kuran okuyor. Tesadüf ettim. Durdum. Hayran kaldım. Bir süre dinledim. Elbette ‘ses’ de önemli ama üslup, tarz (ne diye ifade ediliyorsa; tecvitli?) farklı. Tekdüze değil, adeta nağmeli. Şimdiye kadar böyle okunduğuna şahit olmamıştım… Okuyan bir kadındı, ‘laik’ bir kadındı. Kadın-erkek hafızlar onu bulup dinlemeli, örnek almalı. (Ölmeden bir de güzel ezan okuyana, varsa, okunuyorsa, rastlasam!)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 26113, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Kuran ve İslam I (Mete Tunç)

Soru: Müslümanların Allah’tandır saikiyle inandıkları, yaptıkları, yapmadıkları hususların ne kadarı, ne ölçüde ve ne katiyette Kuran’da mevcuttur; bir başka deyişle, vaz ve tatbik edilen İslam hangi mikyasta Kuran’a merbuttur?

Bu minvalde, hasreten bu konunun ele alındığı bir kitap bilmiyorum. Burada böyle bir çalışmada bulunabilecek bazı maddelere değineceğim.

Abdest: 5(Sure no)/6 (ayet no)’da “… yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı (ıslak elle) mesh edin ve ayaklarınızı da (topuklarınızla beraber) yıkayın…” Parantezli eklemeler bir yana ağız, burun, kulaklar yok. ‘Hadis’ izahı getirilecektir. Bütün organların sayılması halinde bu yorum makul görülebilirdi.

Boy abdesti: 5/6 ve 4/43. Mükerrer (burada ayetlerin ikinci kısımları) ayetlerden ikisi… İkisinde de mealen ‘cünüp/cenabet iseniz boy/gusül abdesti alın’ cümlesi var. Yine iki ayette ‘cinsel ilişki’ iması mevcut ise de ihtilamdan (uykuda boşalma) bahis yoktur. ‘Cenabetken yemek yenmeyeceğine vs.’ ve aksi takdirde ‘günün kötü geçeceğine’ dair kayıt bulunmamaktadır. Buna rağmen, vaazlarında din adamlarının, uygulamada ise genellikle gençlerin, ‘cenabet gezmemek’e dair hassasiyetleri dikkat çekicidir. Bu durum (boy abdesti almak hassasiyeti) ihtilam halinde naif bir davranış olarak telakki edilebilir, ama zina yapanların zinaya değil buna duyarlı olmaları ilginçtir. ‘Olmazsa olmaz’ ve ‘hayat memat’ niteliğinde görülen mevcut uygulamanın ve bela vazının Kuran’da geçmemesi müminlere şaşırtıcı gelmemektedir.

Başörtüsü: 24/31. Meşhur; sayısız insanın mağdur olduğu, onun yüzünden acıların çekildiği, düşmanlıklar hasıl eden, toplumumuza kan kaybettiren, başörtücülerin başlıca (hatta tek) dayanağı olan ayet. Muğlak (türlü şekilde yorumlanabilen) ve meali bol parantezli bu ayeti iktibas etmeyi gerekli görmüyorum; iyi biliniyor zira. Saçlar, tek telin dahi görünmemesi ve görünmesinin günahı/cezası hakkında bir ibare yok. Başörtücü Müslümanlar için çok mühim/hayati olan bu hususun Kuran’da açıkça ifade edilmemesi sözkonusu insanların merakını celbetmiyor ve savundukları başörtüsü tatbikatının son yıllarda karikatürleşmesi tezlerini sorgulamaya sevketmiyor.

Tarikatlar, zikir, mezhepler, evliyalar, istihare, kabir/türbe ziyareti…: Bunların mevcudiyetine, var olacağına, meşruluğuna, faydasına dair tek ayet yoktur (‘Var’ diyenlerin serdettikleri ayet tefsirleri zorlamadır.). Müslümanlar arasında, bu çerçevedeki tartışmalar, mücadeleler, kavgalar, cinayetler ve katliamlar yokluk/olmayan şeyler üzerinde süregelmektedir.

Cinler: Cin ismi verilmiş (mebzul ayraçlı, her türlü tefsire açık, meteorların (‘kayan yıldız’) cin idikleri intibaını veren ayetleri ihtiva eden) surede ve başka surelerdeki ayetlerde geçen cinlerin ne oldukları-yaptıkları, nasıl yaşadıkları, özellikleri, nitelikleri vs. hakkında pek/hiç malumat bulunmamaktadır. Sadece insanları gördükleri/dinledikleri, mümin-kafir oldukları vs. ifade edilmektedir. İnsanlara (kadınlara) musallat olduklarına dair kayıt da yoktur. Anlatılanların muğlaklığı sebebiyle, cin diye kastedilenin, (yanlış bilmiyorsam) bilhassa 19. yüzyılın sonundan itibaren, ‘mikroplar veyahut yabancılar veyahut Yahudiler olduğunu savunan yorumlar ortaya çıkmıştır. 1400 şu kadar yıldır kendilerini meşgul eden, kafalarını karıştıran, hususen kadınları korkutan cinler hakkında Kuran’da sarih açıklamalar bir yana, belirsiz-tutarsız ifadeler bulunmasını (ve akıl-izan dışı hadisleri) Müslümanlar garipsememektedir.
12.12.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 38606, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.