BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İntihar (Hikaye, 1. Bölüm) (Mete Tunç)

Açıklamalar: Ağustos 1998 tarihinde kaleme aldığım bu hikayemi, birkaç kelime değişikliği ve imla düzeltmesi dışında aynen, ayda birini olmak üzere üç bölüm halinde neşrediyorum… Hikayenin ilhamı Mehmet Eroğlu’nun okuduğum bir romanından gelmiştir.
***
Askerliğimin son altı ayını geçirdiğim askeri hastaneden terhis-taburcu edilip çıkarken doktorlar, üç ay sonra kontrole gelene kadar kendileriyle irtibatı kesmememi, (muhtevasında uyuşturucu bulunan) hapları almayı ihmal etmememi tembihlemişlerdi. Arayacağımı, geleceğimi söylemiştim ama o hastane, beynimden atamadığım görüntü-seslerin bir kısmını veya sonuçlarını görmek-duymak anlamını taşıdığından, kesinlikle düşünmüyordum ne aramayı ne de gitmeyi.

Yaklaşık bir buçuk yıl öncesindeki insan değildim memleketime döndüğümde. Mecbur kalmadıkça ağzını açmayan, sohbetlere katılmayan, içine kapanık, asalak biriydim artık. Aile şirketinde tekrar çalışmaya başladım; ona çalışmak denilirse idi tabii. Verimsizliğimin farkındaydım; uykusuzluk sorunum dikkatsizliğe, durgunluğa yol açıyordu. Üzerime fazla gelmiyor, iş yüklemiyor, anlayış gösteriyorlardı aile üyeleri. Sorumluluk ve yetki de vermiyorlardı. Çevreme zararsızdım; yalnız kendini parçalayabilecek serseri bir mayın gibi görülüyordum.

Kendimle başbaşa kaldığımda, özellikle geceleri yatağa yattığımda, kafamın arka kısmında, iki kulağımın arasında bir yerden geliyordu sesler: “Komutanım, dur; oraya basma!” Onbaşıydı bağıran; mayını farketmişti… Başka bir gece. Bacağımı belki de hayatımı kurtaran onbaşının, sol kolu omuzundan kopmuş haldeki vücuduna sarılmışken, son sözlerini duyuyordum: “Komutanım hakkını helal et!” “Asıl sen helal et, sen hayatımı kurtarmıştın.” diyemeden kollarımda can vermişti onbaşı.

“Unut, kafandan sil, o günleri yaşamadığını varsay…”, “Unutacak meşgaleler bul kendine.” diyorlardı hastanedeyken doktorlar. Tam unutuyorum derken… Bir arabanın egzozunun patlaması. Atıyordum kendimi yere, sonra başlıyordu bir titreme; tanımayanlar saralı sanıyorlardı beni. İlaçlar, sakinleştiriciler… Yetmiyordu. İçki? Yardımcı olabilir miydi unutmama? Meyhaneler, barlar, birahaneler… Biz parçalara ayrılırken buralarda neler konuşuluyormuş: Mahrem cinsel hayatları anlatmalar, sapık fantezileri ifşa etmeler, iş arkadaşlarını fitnelemeler, tembelliklere kılıf uydurmalar, hırsızlıklara bahaneler… Evde içmeyi denedim. Sızacak dereceye geldiğimde yatağa bırakıyordum kendimi. O da bir yol değildi; geçici bile olsa çözemiyordu beynimdeki kaosu. Dalmak üzereyken… Bir jetin parabolik yörüngesinde, yere en yakınken ya da zıt yönlerden hızla birbirlerine yaklaşan iki aracın yanyana geldikleri o kısa anda duyulan ses-bir vınlama sıçratıyordu beni yataktan. Uyumaktan da korkar olmuştum. Gecenin bir yarısında… Bir tepsiyle başıma vuruluyordu sanki; bir çınlama sesiyle uyanıyordum sırılsıklam.

Televizyon yoktu yalnız yaşadığım evimde. Düzelene kadar seyretmememi tavsiye etmişler, hatta yasaklamışlardı doktorlar. İstesem de izleyemiyordum: Gösterilenler, aktarılanlar gerçeği, yaşananları pek yansıtmıyordu; sadece sonuçlar, tabutlar, içindekilerin aileleri somuttu. Onları izlemek ise… Okumayı denedim. Komedi türünden kitaplar önerilmişti hastanede. Fakat en basit cümleleri dahi birkaç tekrardan sonra anlayabiliyordum; çoğu kez harfler, cümleler birbirinin içine geçiyor, sayfalar bulanıklaşıyordu.

Evlilik önerilerini reddediyordum; gerekçem hazırdı: ‘Ben bir ateşin içindeyken bir başkasını da nasıl aleve atabilirim?’ Ancak savaşı yaşamış, arkadaşları öldürülmüş, vicdan azabı duyan bir kadınla böyle bir beraberlik mümkündü ama öyle bir kadın yoktu ki çevremde.

‘Kendimi yok etmeliyim, cesedim dahil.’ diye düşündüğümde hastaneden çıkalı, başka bir deyişle askerliğim biteli sekiz ay olmuştu. Düzelmek bir yana gittikçe kötüleşiyordum. Silahlı bir plandı ilk düşündüğüm: Issız bir arazide, kafama sıktığım kurşundan sonra, daha önce açtığım derin bir çukura düşecek ve çukurun yanıbaşındaki kum-toprak yığını üzerime akacaktı. Bunun mekanizması üzerinde düşündüm bir müddet. Bilahare vazgeçtim; çünkü çukur kapansa bile toprağı düzlemek gerekecekti. Cesedimi bırakmak zorunda kalsam da ’kendimi yok etme’ fikri kafama yerleşiyordu…

Bitmeyen kabuslar… Sırılsıklam uyanmalar. Uyuklayarak çalışma çabası. Dikkatimi bir türlü toplayamama… Sabah ezanı değil, sağ bacağımdaki psikolojik ağrıydı beni uyandıran. Mutfağa gidip su içtim, geceki su kaybını, harareti gidermek için. Ocağın yanında durdum. Neden olmasındı: ‘Yavaş ama acısız ve garanti’ydi. Mutfağın kapısını kapattım; o ve balkon kapısının altından sızan havayı bez parçaları ile engelledim. Dört ocağı da açtığımda ezan bitmiş, kuş cıvıltıları henüz başlamamıştı; ortamda sadece doğal gazın güçlü tıslaması duyuluyordu. Sandalyeye oturup masanın üzerine yaydım kollarımı, onların üzerine de yasladım başımı. Uyuyarak, ızdırapsız bir final, bunalımların ilelebet kaybolacağı bir son, en çok bir saat içerisinde gelecekti. Bu sona dünyayı algılamaya başladığım çocukluk günlerimin hatıralarını beynimde yaşayarak ulaşmalıydım. Askerlik günlerime geldiğimde her şey tekrar bir kabusa dönüşmeden nihayetlenecekti. Mahallenin arkasındaki sahada yaptığımız maçlar, misket oyunları, uzuneşek… Çocukluk anılarım bitmeden çocuklar takıldı aklıma: ‘Ya bir patlama olursa?!… Çocuklar!’ Uyuşmuş vücudumun kasırgalı emir-komuta merkezini kafatası, kas, sinir ve deri ile korumasına alan başımı masadan güçlükle kaldırdım. Ocağı kapattım. Balkon kapısını açtım…

… Takımımın dört eri uçakla yollanmıştı memleketlerine. Babaları, ağabeyleri gelmişlerdi havaalanına. Komutanları olduğumu öğrenince biri, “Komutan, koruyamadın mı oğlumu?” demişti. Cevap verememiş, başımı önüme eğmiştim. Rüyama girerdi o er: “Komutanım, beni o yöne göndermeyecektin; yanlış yaptın!” Haykırışlarım uyandırıyordu beni: “Koruyamadım, yanlış yaptım!” … Silahımı aradım. Bulamıyordum. Ancak sehpaya çarpıp yere düştüğümde anlayabildim aramayı karanlıkta ve yanlış odada yaptığımı. Tabancam diğer odadaki dolaptaydı. Şarjörü boştu. Bir çatışmada, yay daha fazla almaz oluncaya kadar, saymadan sürerdim mermileri. Şimdi bir tane yetecekti, çünkü hedef tek ve ıskalanmayacak kadar yakındı. Revolver tabancam olsaydı… Yine bir mermi süreceğim silindirik mermi yatağını çevirir, tetiğe her asılışımda toprağa yolcu ettiğim bir arkadaşımın adını anardım. Oysa elimdeki otomatik silahla rulet oynama şansım yoktu. Teker teker saydım, seslendirdim bütün isimleri. “Yanınıza geliyorum, biraz gecikmeli.” dedim, uzun süredir cebimde taşıdığım kısa veda mektubumu, masanın üzerindeki biblonun kenarına bırakırken. Işığı kapattım. Ayaktaydım; yatakta ölemezdim ben. Üzerime resmi-asker elbiselerimi giymiştim. Doğru yerde değildim, gecikmiştim ama hiç olmazsa kıyafetim ve cinayet yöntemim uygundu. Son selamımı verdim. Memleketlerine tabutlar içinde uğurladığım arkadaşlarımı havaalanında sırayla selamlardım; bu nihai selam ise kendimeydi. Çenemin altına dayadım kısa namlunun ucunu. Tetiği çekmeden tavanın bir saniye sonraki halini merak ettim; göremeyecektim o tabloyu: Beyaz badana çekilmiş beton tuval üzerine, tabanca ve mermiyi fırça, beyaz kemik, siyah saç ve beyin parçalarıyla zenginleştirdiğim kızıl kanımı boya olarak kullanıp yaptığım serbest resim çalışmamı. Tetiği çektim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23395, bugün ise 364 kez görüntülenmiştir.

Tanrı Fikri (Mete Tunç)

“Güzel/ilginç bir fikir.”
?

Deistler cihetinden ve bilhassa Ortadoğu menşeli tek tanrılı üç dinin mensuplarınca (teistler) üç argüman öne sürülür. Bunlar kabaca şunlardır:

1. Her eşyanın, canlının mutlaka bir yapıcısı, doğuranı vardır. Bir ilk yaratan olmalıdır. O da Tanrı’dır.
2. Tek hücrelilerden insana kadar canlıların organizmaları derece derece öyle kompleks, mucizevi bir muhtevaya sahiptirler ki bunları ancak bir Tanrı yaratabilir.
3. Kainatta müthiş bir düzen bulunmaktadır. Dünyanın, insanın, evrenin varoluşunda bir amaç bulunmalıdır. Bu sebeple akıl sahibi insan tesadüfen ortaya çıkmış olamaz ve bir yaratan zorunludur.

Yukarıdakiler akıl yürütme ve gözlem neticesinde ve hayatta mana arama saikiyle (Özünde ‘Bir Tanrı olmalıdır/gereklidir’ mülahazasıyla) serdedilen makul tezlerdir. Tartışılabilir. Lakin (taraflar olgunsa, hırslı değillerse) münakaşa edilmez. Yeni bir bilgi, özgün bir görüş gündeme gelmedikçe konu kapanmıştır; başka sohbet mevzuuna geçilir veyahut herkes işine, uğraşına, hayatına döner.

Ama mezkur Tanrı’nın üç dinin kutsal kitaplarında vazedilen ‘her şeyden haberdar, müdahaleci, ödüllendiren-cezalandıran’ bir yaratan idiği savunuluyorsa, burada vazıh bir problem vardır. Şöyle ki:

• Kadirimutlak-tek tanrı fikri Ortadoğu kaynaklıdır, cihanşümul değildir.
• İnsanların milattan önceki asırlarda cari olan akıl yürütmesi, ana hatlarıyla yeni çağlar insanınkiyle aynıdır. Birincilerin sadece bilgi ve birikim nakısaları meridir.
• ‘Fikir’, evvela lafzen -efsanelerle, masallarla..- anlatılmış, saniyen “Tanrı’nın sözleri” denilen ‘kutsal’ kitapların temelini teşkil etmiştir: ‘kutsal’ kitaplar, bir bakıma, insanların tanrının varlığını ispat etme gayretlerinin ürünleridir.
• Üç dinin tanrısının/tanrılarının, bu dinlerin kitaplarında yer almış özellikleri, nitelikleri, tabiatıyla tamamlanmamıştır, eksiktir, tutarsızdır. Dinlerin, doğuşundan itibaren onyıllar-yüzyıllar boyuncaki tekamülünde tanrıların sıfatları tashih edilmiş, şekillenmiş, çeşitlenmiş ve son asırlardaki insan-dünya-evren bilgisi çerçevesinde yeniden tanımlanmıştır. Mamafih çelişkiler ihtiva etmesinin önüne geçilememiştir.
• Hıristiyanlar Yahudi tanrısını kendi tanrıları, Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyan tanrılarını kendi tanrıları bilirler. Fakat bizatihi kutsal denilen kitaplarından anlaşılmaktadır ki, üç dinin tanrıları farklıdır; dinlerin yaratıldıkları bölgeye, kültüre, tarihe.. has vasıflar, hususiyetler taşımaktadır. Üç kitabın da her satırında çağların, coğrafyaların ve insanların sesleri duyulmaktadır!
• Dünyanın, evrenin (anılan kitapların yazıldığı vetirelerde insanlar dünyayı düz ve gökyüzünde gördükleri bütün cisimleri onun etrafında dönüyor zannediyorlardı, keza kainat/gökadalar.. bilgilerini haiz değillerdi) ve insanın ‘yaratılmasında’ bir maksat olduğuna dair, üç kitabın hiçbirinde tatmin edici bir izah bulunmaz. Bunları kaleme alanların ufukları dardır, sınırlıdır. Akabinde yapılan bir takım yorumlar/teviller de kifayet etmemiştir. Neticede, gerekli olduğuna inanılan ‘amaç’ı ‘kutsal’ kitaplarda ve dinlerin ‘alimlerinde’ aramak beyhudedir.

Not 1. Garip ve acı olan husus, çağdaş insanın, onca (tarih, arkeoloji, antropoloji, coğrafya, fizik…) bilgisine karşılık, hala, bütün bu bilgilerden bihaber insanların yazdıklarına kutsal değer atfetmeleri, bunların “Tanrı”dan olduğunu sanmalarıdır.

Not 2. Kainatın yoktan yaratıldığı fikri de bir akıl yürütmedir. Üç dinin inançlarına girmiştir. Bilim insanları da aynı mütalaayla Büyük Patlama teorisine itibar etmektedirler. Bu teori kanıtlanmamıştır. İlk ortaya atan rahip-bilim insanıdır!.. Teorinin üç dinin kitaplarında vazedilen yaratılış süreciyle alakası yoktur. Buna rağmen dindarlar teoriyi benimserler… Çoğu dindarların, belki daha fazla kanıtı olmasına rağmen Evrim Teorisi’ne soğuk bakmaları, reddetmeleri şayanı dikkattir.

Not 3. Yazı bağlamında, evvelce yayınlanmış birkaç sözüm:

‘Kutsal’ kitaplar 18-19-20-21. yüzyıllarda yazılsaydı.. tanrı antik, ilk ve orta çağlar kitaplarındaki tanrılar gibi ‘şâir-masalcı’ değil, ‘bilimci-mühendis’ olurdu.

Yeni yorumlara, ‘atalarımız 1400 şu kadar sene yanlış mı yapmışlar,’ diye özetlenecek tepki verenlere, ‘1400 şu kadar yıl kabul ve tatbik ettiklerinizi vazedenler ve bu süre boyunca yaşayan atalarınız dünyayı düz, güneşi dünyanın etrafında dönüyor sanıyorlardı,’ demek kafidir.

‘Tanrılar’, tanrıların kitapları ve onlarla inşa edilen dinler.. arkeolojiyi, etimolojiyi, etnolojiyi, tarihi.. (pek veya hiç) açıklamıyor; arkeoloji, etimoloji, etnoloji, tarih.. tanrıları, kitaplarını ve dinleri vuzuha kavuşturuyor.

(21.02.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 24290, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Ay, Gezegenler, Dünya, Evren (Mete Tunç)

j s

17. yy’ın başlarında dahi Kilise tarafından ‘nur’ olarak tavsif edilen dünyanın uydusu ay, ikisinin kütle merkezi dünyanın dışında bulunsaydı gezegen, dolayısıyla dünya ile birlikte ‘gezegen çifti’ olarak sınıflandırılabilecekti.

Popüler bilim kitaplarında geçen ‘Babiller, Mısırlılar, Yunanlar.. gezegenleri biliyorlardı…’ ve mümasil ifadeler yanıltıcıdır; ‘güneş sistemini biliyorlardı’ zannını yaratmaktadır. Kadim tarihlerde yaşayan insanlar, bugün ‘gezegen’ dediğimiz ‘gök cisimlerinin’ çıplak gözle görülebilenlerini, diğerlerine göre semada daha hızlı hareket etmelerinden dolayı ‘farklı’ telakki etmişler, tanrı olarak addetmişlerdir. Merkür, Mars, Jüpiter ve Venüs, pagan inançlarda tanrılardır. Roma’nın Jüpiter ve Venüs tapınakları hala ayaktadır (Onların kubbe yapısı önce kiliselere ardından camilere tevarüs etmiştir.).

Kopernik’in ‘güneş merkezli sistemi’ (16. yy’ın ilk yarısı); sadece dünyayı ve gezegenleri değil, yıldızları da güneşin etrafında döndürür! Yani, güneş sistemi hala bilinmemektedir. Kepler’in (17. yy’ın ilk yarısı) de, gezegenlerin hareket yasalarını tekevvününe rağmen ‘güneş sistemi’ mefhumuna ulaştığı (herhalde!) söylenemez (Kopernik ve Kepler ‘imparatorun astroloğu/müneccimi’ kadrosundadırlar!). Peki ne zaman keşfedilmiştir; bilmiyorum.

Jüpiter’in dört büyük uydusu ilk kez Galile tarafından gözlenmiş (17. yy’ın başı), bu sebeple “Galile uyduları” diye isimlendirilmiştir. Bunları ve saatler zarfında yer değiştirmelerini, Jüpiter’in önünde ve arkasında değillerse, bir dürbünle gözlemek mümkündür (Bkz. Fotoğraf). Çıplak gözle izlenebilen bir başka gezegen Mars’tır (Tutulum çemberi takip edilirse kızıl rengi sayesinde hemen müşahede olunur.). Satürn (’ün halkaları), gezegenin yörüngesi boyunca dünyaya nazaran farklı açılarda görülür (Bkz. Fotoğraf. Teleskopla, yaklaşık olarak bu şeklini temaşa etmiştim.).

Dünyanın (yaklaşık) küre biçiminde olduğu 15. yy’ın ikinci yarısında keşfedilmiştir. Döndüğü ise 17. yy’ın ilk yarısında tespit ve kabul edilmiştir. Galile’ye izafe edilir.

Evren hakkındaki bilgi ise çok daha yenidir… Güneş sisteminin ve görülen yıldızların bir galaksiye (Samanyolu) mensup idiği, evrenin böyle sayısız/bilinmeyen sayıda gökadalardan oluştuğu 20. yy’ın ilk çeyreğinde anlaşılmıştır.

(27.04.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 46321, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Yanlış Adam (Hikaye) (Mete Tunç)

Berberdeyim. Epeydir tıraş olmamıştım. Üç numaraya vurduracaktım. Berberin tarzı, önce üst taraftan başlayıp enseye kadar, sonra yanları almak şeklinde. Birinci merhale bitmişti ki telefon geldi. Apartman görevlisi arkadaş, Ekrem, ‘abi, koş gel’ diye feryat halinde. Sebebini sordum, söyledi ama hızlı ve yankılı konuştuğu için anlamadım.

Önlük üzerimde fırladım. Topuklarım popoma değecek şekilde koştum; 100 metre mesafedeki siteye 15 saniyede varmışımdır. Giriş kapısının yanında Ekrem bir adamı zapt etmeye çalışıyordu. Bir kadın ve bir erkek de ‘yapma, etme’ diyorlardı. Aşina yüzler: Benimkinin sağındaki binada ikamet eden anne, baba ve oğulları. Ekrem, anne ve baba bir lahza eşkalime nazar ettiler ama sual sormaya mecalleri yoktu.

Oğul Sermet, psikiyatrik bir maraza duçar birisi. İlaçlarla teskin edilebiliyor. Onları düzenli kullanmadığı veya ‘aldım’ deyip almadığı zamanlar tutulması zahmetli olmaktadır. Bir gece yarısı ambülans sesi üzerine camdan baktığımda Sermet’in iki cesametli adam tarafından araca bindirileceğini görecektim. Bugün de aynı durum vakiydi.

Annesi ve babası beni tanıyorlardı. Sermet’le de, eğer ‘ruh gibi’ değilse, selamlaşırdık, hatırını sorardım. Şimdi musafahadan fazlasını yapmam iktiza ediyordu. İyi de, ne ve nasıl yapmam lazımdı? Ekrem tecrübeliydi. “Abi sen tut, 112’yi arayacağım, bahçeye çek de etrafa rezil olmayalım.” dedi ve Sermet’i bana terk etti. Beline sarıldım. Ekrem kapıyı açtı. Ben fevkalbeşer bir güç harcayarak Sermet’i merdiven başına kadar sürükledim.

İşte o andan itibaren Sermet’in dirsek darbelerine, yumruklarına maruz kaldım. Kafa darbesiyle trabzanlardan toprağa düştüm; neyse ki yüksek değildi. Ekrem 112’yi aramıştı, yetişti. İkimiz birden ancak zapt edebilerek Sermet’i oturduğum apartmanın yoldan görünmeyen mevkiine götürdük. Yere yatırdık. Sermet’in sağ kolu bir an serbest kaldı. Bunu değerlendirip bana bir yumruk daha attı. Beklenmedik darbelerin tesiri fazla oluyor. Sersemledim. Belki son enerjisini son yumrukla harcadığından Sermet biraz sakinleşti. Anne ve baba özür diliyor, teşekkür ediyorlardı. Nefeslenmek üzere, onlardan ve Ekrem’den izin isteyip bulunduğumuz yerle arasında bir duvar olan bina girişine geldim.

Berber önlüğünün üzerimde bulunmadığını o sırada fark ettim. Trabzandan düştüğümde çıkmış olmalıydı. Onu alacak zaman değildi. Saçlarım aklıma geldi. Kimbilir ne çirkin görünüyordu. Onu da kafaya takacak sıra değildi. Gömleğim parçalanmış, üzerinde kan lekeleri var. Kaşım yarılmış; gömleğin eteği ile sildim. Başımda bir şiş peyda olmuş…

Sinirlerimi yatıştırmam gerekiyordu. Türkü söyleyip oyun oynamak bir yoldu. ‘Oy kemençeci dayı, soktun gözüme yayı’ türküsünü -elbette sessizce- söylüyor, horon tepiyordum. Arada Sermet’i, hareketlerini taklit ediyordum.

Sermet’in nihai yumruğunu nasıl görmediysem gelenlere de, iki koluma girene dek muttali olamadım. ‘İzbandut gibi’ tabirinin pek yakıştığı iki adam beni merdivenlerden, ayaklarım yere değmeden veya parmaklarımın ucunda çıkarırlarken hala vasatı çözememiştim. Ne oluyordu yarabbi!? Galiba Sermet’in ailesinin talebi ve Ekrem’in uyarısıyla ışıkları sönük, sireni çalmadan bekleyen ambülansı gördüğümde aydım. “Ben değilim, ben değilim” diye haykırdım. Refakatçilerim o kadar hızlıydı ki sadece bu sözleri irat edebildim. Devamını içeride, sedyeye yatırılınca söyleyecektim: Yanlış kişiyi aldıklarını, doğru adamın hala bahçede olduğunu… Gayet düzgün, net ifadelerdi. Görevliler duraksadılar, fakat eşkalime bakınca ve ilk gördükleri tabloyu hatırlarına getirince ikna olmadılar. Alaycı bir tavır aldılar ve biri, istihzayla “Merak etme, biz saraydan geliyoruz, kraliçe seni bekliyor.” dedi. Ne alakası vardı!? İnsana olmadığı bir şahsiyet nazarıyla davranılması ne kadar gayri kabili tahammül bir keyfiyettir. Nezaketi bir yana bırakıp yüksek sesle, hata yaptıklarını, bunun hesabını soracağımı irat ettim. Aksülamel vermediler. Sanki duymuyorlardı. Sedyenin iki yanında, iki koluma yapışmış, sükut halinde duruyorlardı. Bağırdım, küfür ettim, ellerinden kurtulmak için çabaladım. Bileklerimden sedyeye bağladılar. Ayaklarımı birinin boynuna dolayınca onları da… Bu son söz ve tepkimden dolayı iğne yaptılar. Tesir etmediği anlaşılınca bir tane daha.

Hastanedeyim. Sedyede yarı baygın veya uykulu, bir odaya götürüldüm. Kelepçeler çözüldü. Bir hemşire başımda. Bir şeyler anlatıyorum, ama ne dediğimi bilmiyorum. “Oturabilir misiniz” teklifiyle bir koltuğa geçtim. Ambülans görevlileri sedyeyi alıp çıktılar. Birkaç dakika sonra toparlamaya başladım. İçimde bir gülme hissi peyda oldu. Odaya bir kadın daha girdi. Orta yaşlı. Doktor. Britanya kraliçesi Elizabeth’e ne kadar benziyor. Görevlinin ambülansta ifade ettiğinin ne idiğini şimdi anlamıştım. Halkımızın yakıştırma becerisini bir kez daha takdir ettim. Gülesim geldi, kendimi tuttum. Doktor simaen benzerliğinin yanı sıra tavırca da Elizabeth idi. Kraliçenin dublörü olabilecek kertedeydi. Türkçe konuşmasa kraliçe tarafından kabul edildiğimi zannedebilirdim.

Vakıayı, yine hoşlanmadığım bir huyumu sergileyip, berberden başlayarak teferruatıyla tahkiye ettim. Elizabeth, mevzudan mı, üslubumdan mı, bunların birleşiminden mi, nedense, dinliyordu. Kendimi tutmaya gayret gösteriyordum; fakat hem doktorun şeklü tavrı hem hadisenin garabeti yüzünden konuştukça gülmeye başladım. Doktor, bunun sebebini sadece ikinciden neşet ettiğini sanıyordu. İyi ki öyle zannediyordu. Dudaklarını ısırdığına nazaran kahkahasını içine attığını seziyordum. Fakat, beyanatım nihayete erince saçlarımı gösterip mahzun bir şekilde “Berber de kapanmıştır.” deyince genzinden ses geldi, yerinden fırladı, iç odaya girdi.

Doktor Elizabeth, hadisat ve verilen ilacın halitası şimdi bende gayri tabii, müfrit bir neşe, coşku, sevinç hasıl etmişti. Kalktım. Çiftetelli oynamayı istedim. Vazgeçtim; doktor veya başka bir görevli beni öyle görünce, tekrar… Doktor içeri girdiğinde yüzü kırmızıydı. “Gidebilirsiniz, sizi yanlışlıkla getirdikleri belli.” dedi, teşekkür edip çıkarken (Neden teşekkür ediyorum ki!) yine genzinden gelip burnundan çıkan ses eşliğinde ilave etti: “Yarın berbere giderken şapka giyersiniz.” Böylece odasından tariziyle uğurlandım.

Koridordayım. Dış kapıya yönelmiştim ki, Sermet, annesi, babası ve Ekrem iki 112 görevlisi refakatinde binaya giriyorlardı. Sermet, ayaktaydı ve gülüyordu. Ona da iğne yapmışlardı. Karşılaşınca ikimiz de aynı seviyede muhabbetle birbirimize sarıldık, kızlar gibi zıpladık, ‘çak’ yaptık; yetmedi, müziğini seslerimizle icra edip halay çekmeye başladık. 45 dakika önce cebelleşen sanki biz değildik. Ekrem’in sinirleri iyice boşalmış, kahkahayla gülüyor; Sermet’in anne babası gözleriyle bir kez daha özür diliyorlardı. Yorulup halayımızı tamam kıldık.

Ekrem, gülme krizini atlattıktan sonra, götürülürken beni gördüklerini ama yetişemediğini açıkladı. Bir ambülans daha istemiş. Sermet ambülansla, annesi-babası ve Ekrem taksiyle gelmişler… Anne ve babasına bekleyebileceğimi söyledim. Kabul etmediler, şükranlarını bildirip bana ve Ekrem’e izin verdiler. Dönüş yolunda Ekrem bana bakıp bakıp gülüyordu. O, ne ilaç almıştı ne kraliçeyi görmüştü. Sadece ben yetiyordum!

(27.03.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28677, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Üçüncü Evliliğimin Rodeo Sahneli Kısa Finali (Hikaye) (Mete Tunç)

rodeo

Artık mazlum-dul bekar idim. Doğrusu, tekrar bir evliliği düşünmüyordum. Boşanmamı takiben “kız arkadaşın var mı”, olunca “ne zaman evleneceksiniz” suallerinden bizarlığım ve sevgilimin (Senaye) ‘ilişkimizi resmileştirelim’ minvalindeki birkaç sözü yüzünden izdivaca karar verdim.

İkinci evliliğimin menfi hatırası tazeydi; o nedenle nikah ve düğünün otelde yapılmasına muarızdım. Naçar, kız tarafının ısrarıyla mecbur kaldım.

Yine mutat nikah merasimi, ardından maruf sıkıcı protokol, takiben malum gürültülü müzik…

Yerel kıyafetlerle oynadığım Harmandalıyı yoğun alkışlara müteveccihen iki kez tekrar ettim. Birinci tekrarda, masalarından birinde orta yaşlı bir kadın sesinin ‘uzun boylulara daha yakışıyor’ demesi kulağıma çarptı ama şevkime halel getirmedi.

Senaye odaya gidip geleceğini söyleyip çıktı. Ben elbise değiştirmek üzere aynı kattaki gelin odasına gittim. Zeybek giysisi ne çok parçayı muhtevi idi; giymek gibi çıkarmak da zahmetli oldu.

Salona döndüğümde, yarım saat geçmişti, Senaye’nin hala avdet etmediğini gördüm. Gelin odasını kullanmadığına göre kusmaya mı gitmişti? Yalnızdı. Endişelendim. Arkadaşlarına baktım; hepsi sahnede zıplıyordu. Kız kardeşime söyledim. İkinci evliliğimde, düğünlerden hoşlanmadığı için otele gelmeyen (ama hadisatı anlatınca pişman olan) müzmin-ebedi bekar Mete’yi de yanımıza alıp asansöre bindik.

Kattayız. Odaya girdik, Senaye yok. Herhalde onca katı, gelin elbisesiyle ve keyifli kafayla merdivenlerden inemezdi. Kat görevlisi, önlüklü bir kadın, temizlik arabasıyla koridordaydı. Ona doğru yürüyüp sorduk. “Yarım saat kadar önce şu odaya girdi.” dedi. İşaret ettiği bizim odanın yanındakiydi. Kadın yanılmış olmalıydı. “Hayır, bizim odamız bu.” demekliğime karşılık kendinden emin biçimde, oda numarasını da belirterek sözünde ısrar edince…

Kapıyı tıklattık, bir daha ve daha sert. Odayı şaşırarak, içeri bir şekilde girip orada düşmüşse… Görevliye anahtar sorduk, yokmuş. Kaygımızı ve vaziyetin acilliğini serdettim. Danışmayı arayacağını söyleyip telefonun bulunduğu odaya yürürken Mete kapı kolunu indirdi. Açıktı. Görevli şahit olmalıydı. Onu durdurduk. Kardeşim, Mete ve ben odaya girdik.

Işıklar kapalı, lakin televizyonun ışığı mekanı biraz tenvir ediyor. TV’de bir müzik kanalı açık. Bu daire tek odalı. İki yatak; biri pencere-balkon kapısı cihetinde, diğeri dolap kenarında. Pencere yanındaki yatakta bir çift sevişiyorlar. İkisi de çırılçıplak. Kadın Senaye ve üstte.

Hizmetli kadın, bilmiyorum, belki bir bakıp çıktı. Fakat kız kardeşim, Mete ve ben kaldık. Yan yana, yataktan üç metre mesafedeyiz. Bizi görmüyorlar. Biz de hiçbir tepki vermeksizin, adeta şok halinde, erotik (daha doğrusu porno) değil de gerilim filmi izler gibi kıpırdamadan şaşkın duruyoruz. Şok ve şaşkınlık; evet, ortak duygumuzun bu olduğu kesin. Mete’nin, ilaveten, acayip ve garaip bu sahneye tanıklık etmenin gizli memnuniyetini taşıdığından şimdi eminim.

Neyse ki muaşakanın nihai merhalesinde imişiz de, bu zulüm birkaç dakika zarfında bitti. Şu şekilde:

Senaye çömelerek oturduğu adamın üzerinde göğüsleriyle eşzamanlı inip kalkarken sutyenini aldı ve tanımsız sesler çıkararak başının üzerinde çevirmeye başladı. Akabinde, bir elini dengeyi sağlamak için adamın göğsüne dayayarak, saat ibrelerinin tersi yönünde, sol ayağı müteharrik, her 45 derecede inip kalkma ve sallama hareketlerini tekraren, maslahatı içinden büsbütün çıkarmaksızın, müteselsilen 360 derece döndü (Nezdimde bunu tahakkuk ettirmemişti.)…

Sutyeni sallamasının ve çıkardığı seslerin ne idiğini kavradık: Herifin “yes cowboy, yes”, Senaye’nin “haydi kısrağım” demesinden, müteakiben sutyenini adamın boynuna kement atar gibi fırlatıp iki ucuyla başını çekmesinden rodeo yaptıklarını idrak ettik. Senaye’nin “bebeğim, şimdi birlikte düşeceğiz.” sözünün arkasından zani-kısrak (doğrusu, alttakinin erkek at olmasına nazaran, aygır) kişneyerek, zaniye-kovboy uluyarak yahut çığlıklarla…

Gözlerini açtıklarında bu kez onlar şok yaşadılar. Adam kendini yatağın yanına attı ve galiba altına da girdi. Senaye diğer yataktaki gelinliği ile örtündü.

Merak ederim; odayı hemen terk etmeseydik Senaye, ‘canım, içkiliydim, sen sandım’ der miydi?

Cep telefonlarının henüz iptida devriydi. Maalesef yukarıdaki müessif sahneyi kaydedemedik. Salonda kameraman vardı; fakat nereden bilebilirdik, aklımızın ucundan bile geçmemişti.

Ailem ve birkaç arkadaşımla salondan ayrıldık. İstikrah veren vakıayı otel dışında anlattım. Seniha ne tahkiye etti, bilmiyorum.

Birinci eşimden boşanmamı gerçekleştiren avukata başvurdum. Hayatında hiç gülmemiş ve gülmeyecek zannını veren o ciddi, vakur, ketum adam kıs kıs güldü. İlk celsede boşanabileceğimi, kendisine ihtiyacım bulunmadığını ifade etti. Her beniadem gibi cinsilatif de cins cinstir; garantiye almak için rica ettim. Kabul etti. Boşandım.

İkinci evliliğimde en azından zifaf vardı, üçüncü de (gerçi Senaye ile ayları bulan bir hukukumuz mevcuttu) o da yoktu; bunu sevgilisiyle yaşadı.

Aylar sonra rast geldiğim bir kadın arkadaşı, rodeo gecesindeki beygirin, Senaye’nin eski sevgilisi olduğunu açıkladı. Adam bizimkinin yanındaki daireyi tutmuş; o gece salonda görüşüp anlaşmışlar…

Düşünüyorum.. Aklım kalıp kardeşimi ve Mete’yi yanıma alarak odaya çıkmasaydım; kat görevlisi kadına tesadüf edip sormasaydık; kadın Senaye’yi odaya girerken görmemiş olsaydı; Mete kapı kolunu indirmeseydi..!? Salona inecektik. Senaye 15 dakika sonra sökün edecekti. Bir yalan uyduracaktı. Bir-iki saat içinde yatakta olacaktık. Ben ayık ve uyanık; o kayık ve bulanık… İzdivacımızın seyrinde zaman zaman yabancı aygır yahut aygırlarla rodeo yapacak olması ise mutlaktı.

(01.04.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 36398, bugün ise 7 kez görüntülenmiştir.

Bir Devle Burun Buruna (Hikaye) (Mete Tunç)

Bir alışveriş merkezindeyim. Lokantaların yer aldığı kat. Tuvalete gidiyorum. Salondan oraya dar, iki kişinin yan yana ancak geçebileceği genişlikte yoldan ulaşılıyor.

Bu mecraya girip hızlı adımlarla yolun ortasına gelip başımı kaldırdığımda, birkaç metre karşımda, tabir bir abartı değildir, bir devle karşı karşıya bulunduğumu fark ettim. İki metrenin üzerinde bir boy, ki bu mesele değildi, lakin ilaveten adeta bir o kadar en. İşte bu sorundu, olacaktı. Koridorun tam ortasından yürüyordu. Ben de…

Yüz yüze, yok, göğüs yüze geldiğimizde sağa hamle yaptım. Duvara sürtünmek pahasına geçebilecektim. Fakat o da aynı anda soluna hamletti. Başımı kaldırmadan, ‘pardon’ deyip, bu kez sola adım attım. Tırabzana sırtımı vererek geçecektim. Maalesef, bu kez o da sağa…

Öğrenciliğimde bir dönem devam edebildiğim Eğitim Fakültesinde benzer bir hadise yaşamış, muhatabım beni kızgın bir nida ve sert bir kol hareketiyle itmişti. O öğrenci benim cesametimdeydi, bir ziyana uğramamıştım. Ama bu, dev…

Artık kıpırdamamalıyım mülahazasıyla bekledim ve başımı yukarıya doğru kaldırdım. Mülayim, mahzun bir şekilde baktım. O ise bana cüssesiyle müsemma bir nazarla bakıyordu…

‘Şimdi ayvayı yedik’ cümlesinin içimden geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Ne yapacaktı? Soluna adım atıp geçip gitse ne hoş olurdu. Hayır, böyle yapmadı. Bekleşiyor, bakışıyorduk. ‘Ne yapacağını planlıyor herhalde’ diye düşündüm. Kafa atabilirdi, duvara yapıştırabilirdi, merdiven boşluğuna fırlatabilirdi… Diğerlerine, hatta her şeye razıydım, kafa atmasın yeterdi…

Eğildi. Koltuk altlarımdan tuttu, kaldırdı. O kadar rahattı ki, sanki 80 kilo değil, bir bebek kaldırmış gibiydi. Şimdi yüz yüzeydik. Kesin kafa atacaktı. Bir gözünü kısmış, bir kaşı yukarıda bakıyordu. Benim iki gözüm de kısıktı ve iki kaşım da aşağı doğru çekilmişti.

Sadece yüz yüze, göz göze değil, aynı zamanda burun burunaydık. Kokusunu da alıyordum. Nefes alış verişleri düzgündü. Benimkiler sıktı… Bu kadar yakından bağırsa, herhalde bayılırdım.

Darbeye karşı kendimi kastım. Böylece acıyı bir nebze izale edebilecektim. Kaderime teslim olmuş intizar ederken…

Burnunu burnuma üç kez sürttü. Ardından iki yanağımdan öptü. Nihayet kaldırdığı gibi, aynı ihtimamla beni duvar cihetine, ona paralel şekilde bıraktı. Yürüdü gitti.

Nazik, merhametli, müşfik, çelebi zatı muhteremin arkasından, bıraktığı pozisyonda, büyük bir minnet, şükran, hayranlık hisleriyle nazar ettim.

Garip olan şu ki, bütün bu yaşananlara mukabil aramızda bir çift mükaleme vuku bulmamıştı. İnsanlar sade bakışlarıyla, vücut dilleriyle birbirlerini anlayabiliyor, sevebiliyorlarmış.

Bir daha karşılaşırsak ben de ona burnumu sürtecek, yanaklarından öpeceğim.

(04.02.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 38951, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Uçak Korkusu (Hikaye) (Mete Tunç)

Büyülü ülke Hayalistan ziyaretim nihayete ermişti. Havaalanına geldim… Uçak gecikmeli kalkacaktı. Bekleme salonunda dolanıyor, camdan apronu seyrediyor, televizyona bakıyorum.

Dergi okumaya başladım. Çoğu yerini bitirmiştim, kalan yazıları da kısa sürede tüketip kalktım. Salonda turlamak hem sıkıcıydı hem dikkat çekiyordu. Tuvalete gittim. Yüzümü yıkadım, serinledim. Aynaya karşı bir nutuk irat etmeye başlamıştım ki içeri bir yolcu girince kesip çıktım.

Yine salondayım. Rastgele bir koltuk seçtim. Sağ önümde bir bebek arabası vardı. Anne ayağa kalktı, çöküp eğilip bebeğiyle ilgilenmeye başladı. Göğüsleri görünüyordu. Bir tanesi çıktı çıkacaktı. Nazarımı başka tarafa çevirdim. Başım tekrar evvelki cihete döndüğünde bu kez iki hopur hopur göğüs aynı anda fırladı fırlayacaktı. Yerimi değiştirmem gerekiyordu.

Karşıda bir koltuğa çöktüm. Yanımdaki adam akıllı telefonuyla meşguldü. O arada oflayıp pufluyordu. Bunu sık yapıyordu ve her seferinde nefesinden yayınlan alkol kokusu yüzüme çarpıyordu. Orada da duramadım.

Şimdi tuvaletin sırasındaki bir koltuktayım. Yanımda yine bir erkek yolcu. Öne doğru kaykılmış, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini kenetlemiş halde oturuyordu. Gözleri yere mıhlanmıştı; başını sağa sola, yukarı aşağı oynatıyor ve sanki bir şeyler mırıldanıyordu. Galiba “Allah” lafzı da döküldü ağzından. Pek adetim değildir; nedense içimde adamla sohbet etmek isteği peyda oldu. “Hayalistan’a seyahat için mi gelmiştiniz?” diye sordum. Tek kelimelik “ticaret” cevabını başını çevirmeden verdi. Dedim: “Hangi sahada?” Bu sefer adeta homurdanarak, yine tek kelimeyle, yine baş pozisyonunu değiştirmeksiniz ve zımnen ‘daha başka bir şey sorma’ ifadesiyle “turizm” yanıtı geldi. Ne kaba biriydi. ‘Sen konuşmazsan ben meraklısı değilim’ mülahazasıyla kalkıp tuvalete girdim.

Tebevvül ettim. Yüzüme su serptim. Nutuk atmak yerine turizmcinin bakışlarını, mırıldanmasını, duruşunu, baş sallamalarını ve sözlerini taklit ettim.

Salona avdet ettiğimde yolcular sıraya girmişlerdi. Sıra eriyene dek kah oturdum kah gezindim.

Nihayet uçaktayım. İlerliyor, koltuğumu arıyorum. Yaklaştım. ‘Evet, şu sıra, cam kenarı; lakin…’ Sürpriz!

Turizmci, sıranın ortasındaki koltukta, salondaki pozisyonda oturmaktadır. Baş sıradaki yolcu, şifahi izne bile mahal bırakmadan kalktı; turizmciye ise söz kafi gelmedi, fiziki müdahale iktiza etti. Dokununca ürperdi, sertçe bir bakış fırlattı, kilolu ve terli vücudunu sanki 2g’lik cazibei arza maruzcasına ağır çekim kaldırdı. Bacaklarımı dizleri ile ön koltuğun arasından sürte sürükleye yerime geçebildim.

Motorlar çalıştı. Turizmci, hayret, doğruldu. Piste çıktık. Dirsekler dizlerinde. Durduk. Doğruldu. Ve kalkıyoruz. İki elini birden ön koltuğa dayadı. Hızlanma ve kalkış. Gözleri kapalı, mırıldanıyor: ‘ıhh, amaan’ nevinden nidalarla. Salonda da böyle inlediğine, sebebinin uçak korkusundan kaynaklandığına muttali oldum.

Elan tayyaremiz göklerde, gıcık turizmci kollarımdadır. Kafamda hemen bir senaryo kurguladım: Ben de korkuyordum, bunu ona izhar edecektim…

Söyleniyormuş gibi ama duyacağı şekilde: “Dilerim kazasız belasız bir yolculuk olur, sağ salim inebiliriz.” dedim ve ekledim: “Fırtına mevsimindeyiz, epey sarsılacağız, uçağın çatırdadığını duyacağız. Yüreğim ağzıma geliyor efendim.” Sözümü tamamladığımda sağ elimin tersiyle omuzuna dokundum. İrkildi ve ilk kez yüzüme baktı: endişeli, kasılıp kısılmış, yeşil, ‘ne olur daha fazla konuşma’ diyen gözler. Takiben dua duruşunda eller. Bu adam dindar yahut uçak dindarıydı. Öyleyse ben de dindar olmalıydım; şakadan idiğinden münafıklık erdemsizliği olarak telakki edilemezdi.

Hostesler servis yaptı. Adamın ne bir şey içmeye, hele yemeğe takati vardı. Ben ikramları afiyetle içip yedim.

Bulutların çok üzerindeyiz. Hava, maalesef iyi. Adam nispeten rahatlamış, sakinleşmiş. Onu tekrar eski haline tahavvül ettirmem lazım. “Geçen sene yine bu mevsimde uçuyordum. Gayet normal bir seyir takip ederken uçak aniden yan yattı. Allah sizi inandırsın, bir kanadını göğe saplanmış gördüm. Hayatımda böyle korku yaşamamıştım. Hafazanallah.” derken sesime titreyiş vermiştim. Turizmci ‘oooyyy’ nidasıyla kıvama geliyordu.

Hikayeyi sürdürecektim, lakin gerek kalmadı, hava boşluğuna (Bkz. 1. yorum) düştük. Kaskatı kesildi, nutku tutuldu. Pilot konuştu: “Sayın yolcularımız; zaman zaman hava boşlukları ile karşılaşacağız, endişelenmeyiniz.” Akabinde, nedenini kesinkes bilmiyorum, belki düşmeden evvelki hıza erişmek veyahut önceki irtifaya tırmanmak için süratin arttırılmasından mütevellit, muvakkat bir gürültü hasıl oldu. Adam bembeyazdı. Şimdi, ‘Suudi pilotun anonsları’ fıkrasının tam vaktiydi. Yaya uzata, sündüre gerdire anlatıyor, anlatıyordum. Turizmci renkten renge giriyordu. Sonunda kelimei şahadeti serdettiğimde bayılacak gibi oldu.

Şansım yaver gitti. Hemen ardından uçak rota değiştirdiğinden bizim taraftaki kanat hafifçe yukarı kalktı. İşaret ettim. İkimizin de gözleri kanatta, benim iki elim kolunda, başım omzundaydı. Artık birlikte inliyor, mırıldanıyorduk. O da bana sarılsa mükemmel bir tablo sadır olacaktı. Fakat tersine beni kendisinden çözdü…

Uçakta hafif sarsıntılar. Korkusunu katmerlemeliydim. “Kendimize mukayyet olalım beyefendi. Aklımızı koruyalım. Cenabı Allah bizimledir. Düşme halinde talimatları harfiyen uygulayalım. Kurtulma şansımız belki olur.” Mimiklerimle, hareketlerimle onun yansımasıydım; sesimle de duygularının dublajını yapıyordum. Son cümlelerimi raşelerle söylerken iki elini birden zapt etmiştim.

Turizmci ellerimi ellerinden koparırcasına sıyırdı, cesametinin hilafına koltuğundan fırlayacakmış gibi dikildi, seslendi: “Hostes hanım, hostes hanım!” Hostes hanım yerine host bey geldi. Adam yerinin değiştirilmesini istiyordu. İçimden zafer çığlığı attım. Host, nedenini sordu. Ben, durumdan habersiz bir tavırla onları izliyordum. Şikayet ederse sakinleştirmeye çalıştığımı söyleyecektim. Lakin beni işaret etmedi, zira öyle veya böyle korktuğu ifşa olacaktı. Koltuğunun ve kemerinin rahatsız ettiğini bahane gösterdi. Host, bütün koltukların dolu olduğunu, birazdan inişe geçileceğini bildirip, rahatlatıcı bir iki kelam ettikten sonra gitti.

Nitekim bir hostes anons etti, kemerlerin bağlanması talimatını verdi. Adam şimdi bana 45 derece dönük vaziyette oturmaktadır. Uçak burnunu yere çevirdiğimde o da uçağın kalkarkenki vaziyetini aldı. Bu kadarla bırakamazdım. Kulağına eğilim, “Az kaldı. Göçmen kuş sürüsü tehlikesini de bir atlatsak Yarabbi. Tekerlerde bir sorun çıkmaz umarım; bir uçuşumda ilk sefer açılmadıydı da dönüp durmuştuk. Bir de, namalum riskler bulunuyor, kader bu, her şeye hazırlıklı olmalıyız.” Turizmci inledi. Eminim içinden, beni duymamak için sağır olmayı bile dilemişti. O anda yanındaki, mühendis tipli yolcu ile göz göze geldik. Gözleri ve yüzü, ‘seni biliyorum, olanların farkındayım’ diyordu. Gülümsedim, tebessüm etti.

Tekerlekler piste değdiğinde ki ‘sert’ bir inişti (Bir pilot yakınım doğru inişin bu olduğunu söylemişti.) yerimden sıçradım, turizmciyi tutup bıraktım. Onu sonuna kadar tedirgin edecektim.

İndiğimiz havaalanının pisti uzun; o yüzden uçaklar bir süre oldukça yüksek bir hızla ilerliyor, süratlerini tedricen azaltıyorlar. İşte o yüksek hızla saniyelerce yol alıyoruz. “Frenler tutmuyor, çarpacağız, eşhedü enla…” deyip muhatabımın koluna giriyorum. ‘Yaaa, ooo…’ nidaları eşzamanlı çocuk çığlığıyla bir armoni teşkil ediyor. Bu kez, sadece sıra başındaki adamın değil, karşı sıradaki yolcuların nazarları da bizim cihete yöneliyor.

Uçağımız aprondadır. Ben, “Çok şükür, çok şükür. Gözümüz aydın. Hak Taala bizi sevdiklerimize bağışladı.” demekteyim. Aynı anda hafifçe dokunuyor, kaygıdan henüz kurtulmuş bir yüzün inşirah gülümsemesiyle bakıyorum. Hala tam olarak kendinde değil.

Uçağın kapısı açıldı. İnişler başladı. Kemerini çözdü, ayağa fırladı. Sersem bir halde koridora çıktı. Ben de tam arkasından. Sırtına dokundum: “Beyefendi, şehre beraber gidelim mi?” teklifinde bulundum. Ani dönüşü yüzünden önündeki sarsıldı, arkamdaki bana bindirdi. Yakama yapıştı. Sinirli bir tonla: “Kimsin ulan sen, başıma bela mısın, bırak yakamı!” dedi. Asıl o yakamı bıraksındı. Nitekim, cevap beklemeden bıraktı, yürüdü. Çevredeki kimseler ne olmuş olduğunu bilmediklerinden ne olduğu anlayamamışlardı. Elbette karşılık vermedim, mağdur ve mazlum yürüdüm. Yalnız, sıra başındaki adamla yine göz göre geldik. O kıkırdadı ben serian göz kırptım. Savaş kazanmış komutan tavıyla uçaktan havaalanına girdim…

Kıssadan hisse: Sizinle medeni bir biçimde konuşmaya, sohbet etmeye çalışan birine asla soğuk davranmayın. Yoksa başınıza çok müziç şeyler gelebilir!

24.03.2017

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 47017, bugün ise 9 kez görüntülenmiştir.

İslam’a Göre Evlilik (Mete Tunç)

Bir Vaazdan

Resulullah(s.a.v.) 50 küsur yaşındayken, Ebubekir’in(r.a.) 7/9 yaşındaki kızı Ayşe validemiz(r.a.) ile evlenmiş olup Ayşe’nin 9/11 yaşında vuku bulan hayzını müteakiben gerdeğe girmişlerdir. Bu sabit bir husustur. İslam alimleri(r.a.) ve Müslümanlar bin yıl ve şu kadar asır boyunca vakıayı istintak etme lüzumunu duymamışlar; son yüzyıl içinde “emperyalizm, siyonizm ve oryantalizmin tesiriyle” sorulan suallere alimlerimiz, arap coğrafyasında kızların erken olgunlaştığını (baliğ/reşit/ergin olduğunu), o sebeple Ayşe’nin yaşının mesele teşkil etmeyeceğini zımnen veyahut alenen söylemişlerdir. Elan, Validemizin(r.a.) evlilik yaşının 17/19’a çıkartılması gayreti ise tenakuz ve şayanı hayrettir.

Sonuçta, madem Peygamberimiz(s.a.v.) yapmıştır; Müslümanların, kızları hatta torunları mesabesindeki kızlarla, hayzın tahakkuku şartıyla evlenmesinde beis bulunmamaktadır; Peygamberimize(s.a.v.) yakışan ümmetine de yaraşır. Aksini iddia eden ALLAH’ın Resulü’nü(s.a.v.) sevmiyor, sünnetini reddediyor demektir.

Eski arap geleneğinde bir adam evlatlığının karısıyla evlenemezdi. Hz. Muhammed(s.a.v) bu ananeyi yıkmıştır: ALLAH’ın(c.c.) tasvibiyle evlatlığı Zeyd’e(r.a.) Zeynep’i(r.a.) boşattırmış ve şahitliğiyle, anılan, 20 yaşlarındaki kadınla evlenmiştir.

Buna göre, Müslüman erkeklerin evlatlıklarının veya üvey oğullarının karılarıyla, onların boşanmalarından veya dul kalmalarından sonra, velev kızı yaşında olsunlar, evlenmelerinde bir mani yoktur. Aksini iddia eden CENABI HAKK’a(c.c.) isyan ediyor demektir; bunların imanlarından şüphe edilir.

Yeri gelmişken… Kuranı Azimüşşan’da HAK TEALA(c.c.), adaletli davranmak kaydı şartıyla, erkeklerin dört kadınla izdivaç edebileceklerini belirtmiştir. RABBİMİZ(c.c.) izin verdiyle, insanlar, hele Müslüman olduğunu söyleyenler bunu nasıl tezyif eder, kanunla yasaklayabilirler!?

İslam’da, sahip olunacak cariye (odalık manasında) sayısında bir sınırlama yoktur. Lakin ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimlerimiz(r.a.) cariyenin savaş esiri olması gerektiği konusunda hemfikirdir. Mamafih “zaman ve şartlara göre” bu hükmün esnetilebileceğine dair görüşler vakidir!

Hulasaten; ALLAH’ın(c.c.) kitabı ve Resulünün (s.a.v.) sünneti kıyamete kadar caridir. Onları kabul etmez, yok sayarsanız dinden çıkarsınız. Maazallah!

Kaynaklar: Kuran, Hadisler, Tefsirler vs.

19.11.2016.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 41700, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar 2 (Mete Tunç)

• Peyami Safa ve Refik Halid, 40’lardaki yazılarında radyo dinleyemediklerini, tiyatroya gidemedikleri.. ifade ediyorlar. Sebebi ‘kötü Türkçe’. Aynı dert bugün de berdevam. Meselenin kaynağı, alfabe değişikliği ve öztürkçe istihalesi mi? İkincisinin mutlaka tesiri var; ama bir toplum bir nesilde lisanen(3) o derece cahilleşemez. Alfabe tahavvülü ve dil dönüşümünün evvelindeki kitaplar tetkik edildiğinde yüksek bir dille ve hatasız yazılanların ve yazanların sanıldığı kadar fazla olmadığı görülmektedir. ‘Süslü’, ağdalı yazı her zaman variyete, vasfiyete(4) delalet etmez. Osmanlı’da, elbette münevver bir kesim mevcuttu, lakin mahduttu; ve potansiyel aydınlarımızın çoğunu 1. Dünya savaşında ve Milli Mücadelede kaybettik.
• ‘İhtiyar heyeti’, köylerde yaşlılardan müteşekkil bir meclis değildir. Burada ihtiyar’ın ‘seçim’ manası düşünülerek yapılan bir tamlama mevzubahistir.
• ‘Adem-i merkeziyet’, a’nın üzerinde şapka varmış gibi telaffuz edilmez. Adem, ‘var olmama, bulunmama’ demektir. Ademi merkeziyet, yerelde/illerde merkezi idarenin yetkilerinin kısıtlanması’ veya kısaca ‘yerinden yönetim’ şeklinde tarif edilir.
• ‘De-da, ki, mi’ eklerinin doğru kullanımını, toplumun çoğunun, hatta bazı/çoğu Türkçe/edebiyat öğretmenlerinin dahi bilmemesi içler acısı bir keyfiyettir. Problemin bir kısmı eski yazıda aranmalıdır; zira orada Arapça kaidelerle Türkçe kökenli kelimeler bile bölünürken, aynı kaideler çerçevesinde ayrı yazılması gereken ekler bitişiktir vs.
• “Bilmiyorum, katılımcılar bana katılacaklar mı?..”
“100 yaşına kadar yaşamak istedi ama 25 yaşında yaşamını yitirdi.”
Yukarıdaki cümlelerin ilki bir program sunucusunun sözü, ikincisi haber metninden bir cümle. TV’lerde, gazete ve dergilerde, internette gözü-kulağı iğfal eden benzer ve sair sayısız-vahim örnekler… Ağzından çıkanı kulağı duymayan, kalemden/tuştan döküleni gözü görmeyen sunucu-muhabir-yazar-editör sıfatlı fukaralar. Dinleyenler? Duyarsız; onlar da keza…
• Spiker
– Şimdi olay yerine gidiyoruz. Arkadaşımız … sıcak gelişmenin detaylarını aktaracak.
Muhabir
– …, senin de aktardığın gibi burada çok sıcak saatler yaşanıyor… Daha önce aktardığımız gibi… Şimdilik aktaracaklarımız bu kadar.
Spiker
– … olay yerinden aktardı. Detayları aktarmaya devam edeceğiz.
Heyhaat, feryaat, imdaat! Müteradif (eş anlamlı) kelime bilmeyen cehli cühela; başınıza tay kadar, aktar kadar taş düşsün!
• 80 milyonluk bir ülkede birkaç milyon, hatta birkaç yüzbin dahi ‘diline hassas Türk’ yok!.. Eski yazı, okuma-yazma yaygınlaştırılamadığı ve kurallar Türkçeleştirilemediği için ‘tekmelendi’. Bu aymazlık sürerse herhalde dilimizin akıbeti de öyle olacak.

(3) Lisanen’in açıklaması, lügatte sadece ‘söylemek sûretiyle, dille söyleyerek, ağızdan, şifâhen’ şeklinde. Burada anlamını genişleterek, ‘dil açısından/cihetinden’ manasında kullanıyorum.
(4) Kelime sözlükte yok; ben uydurdum. Vasıf’tan hareketle ‘vasıflı olma’ manasında.

24.11.2016

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40585, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar I (Mete Tunç)

• Türk’ün en yalın tanımını Türkolog Jean-Paul Roux yapmış:
“Türk, Türk diliyle konuşandır.”
Anadili Türkçe olmayan yabancı uyruklulardan Türkçeyi yeter ölçüde aksansız ve akıcı konuşabilenlere ‘Türk-lük’ beratı verilmeli; eğer Türkçeye (telif yahut çeviri) bir eser kazandırırlarsa veyahut Türkçe bir eseri ana veya o mertebede bildikleri dillerine ya da dillere hakkıyla tercüme ederlerse, beratla birlikte vatandaşlık, fahri vatandaşlık tevdi edilmeli, Türk vatandaşlarına matuf bazı haklardan yararlanmaları sağlanmalı…

• Osmanlıcayı et, günümüzdekini ol Türkçesi diye tanımlayabilir(miy)iz(!?) Eskisinde et’ten geçilmiyordu, yenisinde ol’dan… Birer muhayyel misal:
“Ekalliyeti teşkil eden ahalinin tevdi edilen vazife cihetinde amel etmesi…”
“Ardından oluşan olayların bir komplonun parçası olarak algılanıyor olması…”

• Her dilin kelimelerinde imla ve mana değişmeleri bir vakıadır. Türkçeden örnekler:
– Şol—şu
“Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri öter Allah deyu deyu” (Yunus Emre)
– Ol—o
“Cümle alem yoğ iken ol var idi
Yaratılmıştan gani cebbar idi (Süleyman Çelebi)
– Ânı—Onu:
“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam-ı âlem için katletmek münasipdir. Ekser ulema tecviz etmişdir. Ânınla amel olalar.” (Fatih kanunnamesi)
– Kim—Ki:
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!” (Sâbit)
– Tuvaletini yapmak: Yarım yüzyıl öncesine kadar ‘bakım-makyaj yapmak’ manasında kullanılıyordu. Günümüzde ‘Tijen uyandı, yatağından kalktı, tuvaletini yaptı’ ifadesi bambaşka anlam taşır!
– Irk—millet/etnik grup: Millet eski dilde dînî bir hüviyeti haizdi. Osmanlı’nın son döneminde her dinden Osmanlı vatandaşlarının tarifine inkılap etti. Cumhuriyetin başlarında Türk, bir süre (ulus’la beraber) ırk’la tanımlandı. Yani ‘faşist’ bir yaklaşım sözkonusu değildi… Millet tarifi hala belirsizdir.
– Yüzünden: ‘Doktorun verdiği ilaçlar yüzünden sıhhatime kavuştum.’ Burada ‘sayesinde’ manasındadır. Günümüzde bu şekilde kullanımlara rastlanmaktadır. Kanaatimce doğru değildir; ‘yüzünden’ sadece menfi, istenmeyen hallere, sonuçlara tevcih olunmalıdır.
– Sağlamak: Bu kelimenin cemaziyelevvelini, evvelce nasıl istimal edildiğini bilmiyorum. Fakat, menfi, yanlış telakki edilen bir duruma istinaden kullanılmasının doğru olmadığı aşikardır. Mesela: ‘Şiddetli yağmur kentte ev ve dükkanların su ile dolmasını sağladı.’
– Meraklı: ‘İlginç, enteresan’ manasında da istimal edilmekteymiş. Bugün, ‘meraklı bir adam’ denilemez, zira başka bir anlam ortaya çıkar. Lakin ‘meraklı bir hadise’ şeklinde kullanılabilir. Böylece ‘ilginç, enteresan’ bolluğundan biraz kurtuluruz. Meraklı, Azerbaycan Türkçesinde elan caridir.

• ‘Dînen mülhit dil’en(1) mûtedil’ sorgutçunun lügatinde olanak, olasılık(2), gereksinim, karşın.. kelimeleri yoktur; bunları ‘ilericilik adına’ tercih eden yazarları ve onlara itibar edip bazen yanlış biçimde de kullananları, en hafif tabirlerle ‘zevksiz’ ve ‘gafil’ diye tanımlar. Anılan insanların kimileri, gariptir ki, öztürkçeci(!) olmalarına rağmen, günde 5 kere avaz avaz çığıran Arapça ezandan rahatsızlık duymazlar. Sorgutçu cihetinden ezanın dili önemsizdir; inananların tercihidir, velev Sanskritçe okunsun; lakin gürültüsü kulağa tecavüzdür (‘Malı iyi olan bağırmaz!’ Gürültüye itiraza, ‘ezana-dine düşmanlık’ diye aksülamel göstermek; siyasetin, çaresizliğin, ahlaksızlığın, kinin tezahürleridir.).

(1) ‘Dil açısından’ manasında benim uydurduğum/türettiğim bir kelime.

(2) Olasılık sadece fizikteki ‘probability function’da yakışır!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 38668, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.