BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Bir Devle Burun Buruna (Hikaye) (Mete Tunç)

Bir alışveriş merkezindeyim. Lokantaların yer aldığı kat. Tuvalete gidiyorum. Salondan oraya dar, iki kişinin yan yana ancak geçebileceği genişlikte yoldan ulaşılıyor.

Bu mecraya girip hızlı adımlarla yolun ortasına gelip başımı kaldırdığımda, birkaç metre karşımda, tabir bir abartı değildir, bir devle karşı karşıya bulunduğumu fark ettim. İki metrenin üzerinde bir boy, ki bu mesele değildi, lakin ilaveten adeta bir o kadar en. İşte bu sorundu, olacaktı. Koridorun tam ortasından yürüyordu. Ben de…

Yüz yüze, yok, göğüs yüze geldiğimizde sağa hamle yaptım. Duvara sürtünmek pahasına geçebilecektim. Fakat o da aynı anda soluna hamletti. Başımı kaldırmadan, ‘pardon’ deyip, bu kez sola adım attım. Tırabzana sırtımı vererek geçecektim. Maalesef, bu kez o da sağa…

Öğrenciliğimde bir dönem devam edebildiğim Eğitim Fakültesinde benzer bir hadise yaşamış, muhatabım beni kızgın bir nida ve sert bir kol hareketiyle itmişti. O öğrenci benim cesametimdeydi, bir ziyana uğramamıştım. Ama bu, dev…

Artık kıpırdamamalıyım mülahazasıyla bekledim ve başımı yukarıya doğru kaldırdım. Mülayim, mahzun bir şekilde baktım. O ise bana cüssesiyle müsemma bir nazarla bakıyordu…

‘Şimdi ayvayı yedik’ cümlesinin içimden geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Ne yapacaktı? Soluna adım atıp geçip gitse ne hoş olurdu. Hayır, böyle yapmadı. Bekleşiyor, bakışıyorduk. ‘Ne yapacağını planlıyor herhalde’ diye düşündüm. Kafa atabilirdi, duvara yapıştırabilirdi, merdiven boşluğuna fırlatabilirdi… Diğerlerine, hatta her şeye razıydım, kafa atmasın yeterdi…

Eğildi. Koltuk altlarımdan tuttu, kaldırdı. O kadar rahattı ki, sanki 80 kilo değil, bir bebek kaldırmış gibiydi. Şimdi yüz yüzeydik. Kesin kafa atacaktı. Bir gözünü kısmış, bir kaşı yukarıda bakıyordu. Benim iki gözüm de kısıktı ve iki kaşım da aşağı doğru çekilmişti.

Sadece yüz yüze, göz göze değil, aynı zamanda burun burunaydık. Kokusunu da alıyordum. Nefes alış verişleri düzgündü. Benimkiler sıktı… Bu kadar yakından bağırsa, herhalde bayılırdım.

Darbeye karşı kendimi kastım. Böylece acıyı bir nebze izale edebilecektim. Kaderime teslim olmuş intizar ederken…

Burnunu burnuma üç kez sürttü. Ardından iki yanağımdan öptü. Nihayet kaldırdığı gibi, aynı ihtimamla beni duvar cihetine, ona paralel şekilde bıraktı. Yürüdü gitti.

Nazik, merhametli, müşfik, çelebi zatı muhteremin arkasından, bıraktığı pozisyonda, büyük bir minnet, şükran, hayranlık hisleriyle nazar ettim.

Garip olan şu ki, bütün bu yaşananlara mukabil aramızda bir çift mükaleme vuku bulmamıştı. İnsanlar sade bakışlarıyla, vücut dilleriyle birbirlerini anlayabiliyor, sevebiliyorlarmış.

Bir daha karşılaşırsak ben de ona burnumu sürtecek, yanaklarından öpeceğim.

(04.02.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 30005, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Uçak Korkusu (Hikaye) (Mete Tunç)

Büyülü ülke Hayalistan ziyaretim nihayete ermişti. Havaalanına geldim… Uçak gecikmeli kalkacaktı. Bekleme salonunda dolanıyor, camdan apronu seyrediyor, televizyona bakıyorum.

Dergi okumaya başladım. Çoğu yerini bitirmiştim, kalan yazıları da kısa sürede tüketip kalktım. Salonda turlamak hem sıkıcıydı hem dikkat çekiyordu. Tuvalete gittim. Yüzümü yıkadım, serinledim. Aynaya karşı bir nutuk irat etmeye başlamıştım ki içeri bir yolcu girince kesip çıktım.

Yine salondayım. Rastgele bir koltuk seçtim. Sağ önümde bir bebek arabası vardı. Anne ayağa kalktı, çöküp eğilip bebeğiyle ilgilenmeye başladı. Göğüsleri görünüyordu. Bir tanesi çıktı çıkacaktı. Nazarımı başka tarafa çevirdim. Başım tekrar evvelki cihete döndüğünde bu kez iki hopur hopur göğüs aynı anda fırladı fırlayacaktı. Yerimi değiştirmem gerekiyordu.

Karşıda bir koltuğa çöktüm. Yanımdaki adam akıllı telefonuyla meşguldü. O arada oflayıp pufluyordu. Bunu sık yapıyordu ve her seferinde nefesinden yayınlan alkol kokusu yüzüme çarpıyordu. Orada da duramadım.

Şimdi tuvaletin sırasındaki bir koltuktayım. Yanımda yine bir erkek yolcu. Öne doğru kaykılmış, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini kenetlemiş halde oturuyordu. Gözleri yere mıhlanmıştı; başını sağa sola, yukarı aşağı oynatıyor ve sanki bir şeyler mırıldanıyordu. Galiba “Allah” lafzı da döküldü ağzından. Pek adetim değildir; nedense içimde adamla sohbet etmek isteği peyda oldu. “Hayalistan’a seyahat için mi gelmiştiniz?” diye sordum. Tek kelimelik “ticaret” cevabını başını çevirmeden verdi. Dedim: “Hangi sahada?” Bu sefer adeta homurdanarak, yine tek kelimeyle, yine baş pozisyonunu değiştirmeksiniz ve zımnen ‘daha başka bir şey sorma’ ifadesiyle “turizm” yanıtı geldi. Ne kaba biriydi. ‘Sen konuşmazsan ben meraklısı değilim’ mülahazasıyla kalkıp tuvalete girdim.

Tebevvül ettim. Yüzüme su serptim. Nutuk atmak yerine turizmcinin bakışlarını, mırıldanmasını, duruşunu, baş sallamalarını ve sözlerini taklit ettim.

Salona avdet ettiğimde yolcular sıraya girmişlerdi. Sıra eriyene dek kah oturdum kah gezindim.

Nihayet uçaktayım. İlerliyor, koltuğumu arıyorum. Yaklaştım. ‘Evet, şu sıra, cam kenarı; lakin…’ Sürpriz!

Turizmci, sıranın ortasındaki koltukta, salondaki pozisyonda oturmaktadır. Baş sıradaki yolcu, şifahi izne bile mahal bırakmadan kalktı; turizmciye ise söz kafi gelmedi, fiziki müdahale iktiza etti. Dokununca ürperdi, sertçe bir bakış fırlattı, kilolu ve terli vücudunu sanki 2g’lik cazibei arza maruzcasına ağır çekim kaldırdı. Bacaklarımı dizleri ve ön koltuğun arasına sürte sürükleye yerime geçebildim.

Motorlar çalıştı. Turizmci, hayret, doğruldu. Piste çıktık. Dirsekler dizlerinde. Durduk. Doğruldu. Ve kalkıyoruz. İki elini birden ön koltuğa dayadı. Hızlanma ve kalkış. Gözleri kapalı, mırıldanıyor: ‘ıhh, amaan’ nevinden nidalarla. Salonda da böyle inlediğine, sebebinin uçak korkusundan kaynaklandığına muttali oldum.

Elan tayyaremiz göklerde, gıcık turizmci kollarımdadır. Kafamda hemen bir senaryo kurguladım: Ben de korkuyordum, bunu ona izhar edecektim…

Söyleniyormuş gibi ama duyacağı şekilde: “Dilerim kazasız belasız bir yolculuk olur, sağ salim inebiliriz.” dedim ve ekledim: “Fırtına mevsimindeyiz, epey sarsılacağız, uçağın çatırdadığını duyacağız. Yüreğim ağzıma geliyor efendim.” Sözümü tamamladığımda sağ elimin tersiyle omuzuna dokundum. İrkildi ve ilk kez yüzüme baktı: endişeli, kasılıp kısılmış, yeşil, ‘ne olur daha fazla konuşma’ diyen gözler. Takiben dua duruşunda eller. Bu adam dindar yahut uçak dindarıydı. Öyleyse ben de dindar olmalıydım; şakadan idiğinden münafıklık erdemsizliği olarak telakki edilemezdi.

Hostesler servis yaptı. Adamın ne bir şey içmeye, hele yemeğe takati vardı. Ben ikramları afiyetle içip yedim.

Bulutların çok üzerindeyiz. Hava, maalesef iyi. Adam nispeten rahatlamış, sakinleşmiş. Onu tekrar eski haline tahavvül ettirmem lazım. “Geçen sene yine bu mevsimde uçuyordum. Gayet normal bir seyir takip ederken uçak aniden yan yattı. Allah sizi inandırsın, bir kanadını göğe saplanmış gördüm. Hayatımda böyle korku yaşamamıştım. Hafazanallah.” derken sesime titreyiş vermiştim. Turizmci ‘oooyyy’ nidasıyla kıvama geliyordu.

Hikayeyi sürdürecektim, lakin gerek kalmadı, hava boşluğuna (Bkz. 1. yorum) düştük. Kaskatı kesildi, nutku tutuldu. Pilot konuştu: “Sayın yolcularımız; zaman zaman hava boşlukları ile karşılaşacağız, endişelenmeyiniz.” Akabinde, nedenini kesinkes bilmiyorum, belki düşmeden evvelki hıza erişmek veyahut önceki irtifaya tırmanmak için süratin arttırılmasından mütevellit, muvakkat bir gürültü hasıl oldu. Adam bembeyazdı. Şimdi, ‘Suudi pilotun anonsları’ fıkrasının tam vaktiydi. Yaya uzata, sündüre gerdire anlatıyor, anlatıyordum. Turizmci renkten renge giriyordu. Sonunda kelimei şahadeti serdettiğimde bayılacak gibi oldu.

Şansım yaver gitti. Hemen ardından uçak rota değiştirdiğinden bizim taraftaki kanat hafifçe yukarı kalktı. İşaret ettim. İkimizin de gözleri kanatta, benim iki elim kolunda, başım omzundaydı. Artık birlikte inliyor, mırıldanıyorduk. O da bana sarılsa mükemmel bir tablo sadır olacaktı. Fakat tersine beni kendisinden çözdü…

Uçakta hafif sarsıntılar. Korkusunu katmerlemeliydim. “Kendimize mukayyet olalım beyefendi. Aklımızı koruyalım. Cenabı Allah bizimledir. Düşme halinde talimatları harfiyen uygulayalım. Kurtulma şansımız belki olur.” Mimiklerimle, hareketlerimle onun yansımasıydım; sesimle de duygularının dublajını yapıyordum. Son cümlelerimi raşelerle söylerken iki elini birden zapt etmiştim.

Turizmci ellerimi ellerinden koparırcasına sıyırdı, cesametinin hilafına koltuğundan fırlayacakmış gibi dikildi, seslendi: “Hostes hanım, hostes hanım!” Hostes hanım yerine host bey geldi. Adam yerinin değiştirilmesini istiyordu. İçimden zafer çığlığı attım. Host, nedenini sordu. Ben, durumdan habersiz bir tavırla onları izliyordum. Şikayet ederse sakinleştirmeye çalıştığımı söyleyecektim. Lakin beni işaret etmedi, zira öyle veya böyle korktuğu ifşa olacaktı. Koltuğunun ve kemerinin rahatsız ettiğini bahane gösterdi. Host, bütün koltukların dolu olduğunu, birazdan inişe geçileceğini bildirip, rahatlatıcı bir iki kelam ettikten sonra gitti.

Nitekim bir hostes anons etti, kemerlerin bağlanması talimatını verdi. Adam şimdi bana 45 derece dönük vaziyette oturmaktadır. Uçak burnunu yere çevirdiğimde o da uçağın kalkarkenki vaziyetini aldı. Bu kadarla bırakamazdım. Kulağına eğilim, “Az kaldı. Göçmen kuş sürüsü tehlikesini de bir atlatsak Yarabbi. Tekerlerde bir sorun çıkmaz umarım; bir uçuşumda ilk sefer açılmadıydı da dönüp durmuştuk. Bir de, namalum riskler bulunuyor, kader bu, her şeye hazırlıklı olmalıyız.” Turizmci inledi. Eminim içinden, beni duymamak için sağır olmayı bile dilemişti. O anda yanındaki, mühendis tipli yolcu ile göz göze geldik. Gözleri ve yüzü, ‘seni biliyorum, olanların farkındayım’ diyordu. Gülümsedim, tebessüm etti.

Tekerlekler piste değdiğinde ki ‘sert’ bir inişti (Bir pilot yakınım doğru inişin bu olduğunu söylemişti.) yerimden sıçradım, turizmciyi tutup bıraktım. Onu sonuna kadar tedirgin edecektim.

İndiğimiz havaalanının pisti uzun; o yüzden uçaklar bir süre oldukça yüksek bir hızla ilerliyor, süratlerini tedricen azaltıyorlar. İşte o yüksek hızla saniyelerce yol alıyoruz. “Frenler tutmuyor, çarpacağız, eşhedü enla…” deyip muhatabımın koluna giriyorum. ‘Yaaa, ooo…’ nidaları eşzamanlı çocuk çığlığıyla bir armoni teşkil ediyor. Bu kez, sadece sıra başındaki adamın değil, karşı sıradaki yolcuların nazarları da bizim cihete yöneliyor.

Uçağımız aprondadır. Ben, “Çok şükür, çok şükür. Gözümüz aydın. Hak Taala bizi sevdiklerimize bağışladı.” demekteyim. Aynı anda hafifçe dokunuyor, kaygıdan henüz kurtulmuş bir yüzün inşirah gülümsemesiyle bakıyorum. Hala tam olarak kendinde değil.

Uçağın kapısı açıldı. İnişler başladı. Kemerini çözdü, ayağa fırladı. Sersem bir halde koridora çıktı. Ben de tam arkasından. Sırtına dokundum: “Beyefendi, şehre beraber gidelim mi?” teklifinde bulundum. Ani dönüşü yüzünden önündeki sarsıldı, arkamdaki bana bindirdi. Yakama yapıştı. Sinirli bir tonla: “Kimsin ulan sen, başıma bela mısın, bırak yakamı!” dedi. Asıl o yakamı bıraksındı. Nitekim, cevap beklemeden bıraktı, yürüdü. Çevredeki kimseler ne olmuş olduğunu bilmediklerinden ne olduğu anlayamamışlardı. Elbette karşılık vermedim, mağdur ve mazlum yürüdüm. Yalnız, sıra başındaki adamla yine göz göre geldik. O kıkırdadı ben serian göz kırptım. Savaş kazanmış komutan tavıyla uçaktan havaalanına girdim…

Kıssadan hisse: Sizinle medeni bir biçimde konuşmaya, sohbet etmeye çalışan birine asla soğuk davranmayın. Yoksa başınıza çok müziç şeyler gelebilir!

24.03.2017

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 46090, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

İslam’a Göre Evlilik (Mete Tunç)

Bir Vaazdan

Resulullah(s.a.v.) 50 küsur yaşındayken, Ebubekir’in(r.a.) 7/9 yaşındaki kızı Ayşe validemiz(r.a.) ile evlenmiş olup Ayşe’nin 9/11 yaşında vuku bulan hayzını müteakiben gerdeğe girmişlerdir. Bu sabit bir husustur. İslam alimleri(r.a.) ve Müslümanlar bin yıl ve şu kadar asır boyunca vakıayı istintak etme lüzumunu duymamışlar; son yüzyıl içinde “emperyalizm, siyonizm ve oryantalizmin tesiriyle” sorulan suallere alimlerimiz, arap coğrafyasında kızların erken olgunlaştığını (baliğ/reşit/ergin olduğunu), o sebeple Ayşe’nin yaşının mesele teşkil etmeyeceğini zımnen veyahut alenen söylemişlerdir. Elan, Validemizin(r.a.) evlilik yaşının 17/19’a çıkartılması gayreti ise tenakuz ve şayanı hayrettir.

Sonuçta, madem Peygamberimiz(s.a.v.) yapmıştır; Müslümanların, kızları hatta torunları mesabesindeki kızlarla, hayzın tahakkuku şartıyla evlenmesinde beis bulunmamaktadır; Peygamberimize(s.a.v.) yakışan ümmetine de yaraşır. Aksini iddia eden ALLAH’ın Resulü’nü(s.a.v.) sevmiyor, sünnetini reddediyor demektir.

Eski arap geleneğinde bir adam evlatlığının karısıyla evlenemezdi. Hz. Muhammed(s.a.v) bu ananeyi yıkmıştır: ALLAH’ın(c.c.) tasvibiyle evlatlığı Zeyd’e(r.a.) Zeynep’i(r.a.) boşattırmış ve şahitliğiyle, anılan, 20 yaşlarındaki kadınla evlenmiştir.

Buna göre, Müslüman erkeklerin evlatlıklarının veya üvey oğullarının karılarıyla, onların boşanmalarından veya dul kalmalarından sonra, velev kızı yaşında olsunlar, evlenmelerinde bir mani yoktur. Aksini iddia eden CENABI HAKK’a(c.c.) isyan ediyor demektir; bunların imanlarından şüphe edilir.

Yeri gelmişken… Kuranı Azimüşşan’da HAK TEALA(c.c.), adaletli davranmak kaydı şartıyla, erkeklerin dört kadınla izdivaç edebileceklerini belirtmiştir. RABBİMİZ(c.c.) izin verdiyle, insanlar, hele Müslüman olduğunu söyleyenler bunu nasıl tezyif eder, kanunla yasaklayabilirler!?

İslam’da, sahip olunacak cariye (odalık manasında) sayısında bir sınırlama yoktur. Lakin ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimlerimiz(r.a.) cariyenin savaş esiri olması gerektiği konusunda hemfikirdir. Mamafih “zaman ve şartlara göre” bu hükmün esnetilebileceğine dair görüşler vakidir!

Hulasaten; ALLAH’ın(c.c.) kitabı ve Resulünün (s.a.v.) sünneti kıyamete kadar caridir. Onları kabul etmez, yok sayarsanız dinden çıkarsınız. Maazallah!

Kaynaklar: Kuran, Hadisler, Tefsirler vs.

19.11.2016.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40739, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar 2 (Mete Tunç)

• Peyami Safa ve Refik Halid, 40’lardaki yazılarında radyo dinleyemediklerini, tiyatroya gidemedikleri.. ifade ediyorlar. Sebebi ‘kötü Türkçe’. Aynı dert bugün de berdevam. Meselenin kaynağı, alfabe değişikliği ve öztürkçe istihalesi mi? İkincisinin mutlaka tesiri var; ama bir toplum bir nesilde lisanen(3) o derece cahilleşemez. Alfabe tahavvülü ve dil dönüşümünün evvelindeki kitaplar tetkik edildiğinde yüksek bir dille ve hatasız yazılanların ve yazanların sanıldığı kadar fazla olmadığı görülmektedir. ‘Süslü’, ağdalı yazı her zaman variyete, vasfiyete(4) delalet etmez. Osmanlı’da, elbette münevver bir kesim mevcuttu, lakin mahduttu; ve potansiyel aydınlarımızın çoğunu 1. Dünya savaşında ve Milli Mücadelede kaybettik.
• ‘İhtiyar heyeti’, köylerde yaşlılardan müteşekkil bir meclis değildir. Burada ihtiyar’ın ‘seçim’ manası düşünülerek yapılan bir tamamlama mevzubahistir.
• ‘Adem-i merkeziyet’, a’nın üzerinde şapka varmış gibi telaffuz edilmez. Adem, ‘var olmama, bulunmama’ demektir. Ademi merkeziyet, yerelde/illerde merkezi idarenin yetkilerinin kısıtlanması’ veya kısaca ‘yerinden yönetim’ şeklinde tarif edilir.
• ‘De-da, ki, mi’ eklerinin doğru kullanımını, toplumun çoğunun, hatta bazı/çoğu Türkçe/edebiyat öğretmenlerinin dahi bilmemesi içler acısı bir keyfiyettir. Problemin bir kısmı eski yazıda aranmalıdır; zira orada Arapça kaidelerle Türkçe kökenli kelimeler bile bölünürken, aynı kaideler çerçevesinde ayrı yazılması gereken ekler bitişiktir vs.
• “Bilmiyorum, katılımcılar bana katılacaklar mı?..”
“100 yaşına kadar yaşamak istedi ama 25 yaşında yaşamını yitirdi.”
Yukarıdaki cümlelerin ilki bir program sunucusunun sözü, ikincisi haber metninden bir cümle. TV’lerde, gazete ve dergilerde, internette gözü-kulağı iğfal eden benzer ve sair sayısız-vahim örnekler… Ağzından çıkanı kulağı duymayan, kalemden/tuştan döküleni gözü görmeyen sunucu-muhabir-yazar-editör sıfatlı fukaralar. Dinleyenler? Duyarsız; onlar da keza…
• Spiker
– Şimdi olay yerine gidiyoruz. Arkadaşımız … sıcak gelişmenin detaylarını aktaracak.
Muhabir
– …, senin de aktardığın gibi burada çok sıcak saatler yaşanıyor… Daha önce aktardığımız gibi… Şimdilik aktaracaklarımız bu kadar.
Spiker
– … olay yerinden aktardı. Detayları aktarmaya devam edeceğiz.
Heyhaat, feryaat, imdaat! Müteradif (eş anlamlı) kelime bilmeyen cehli cühela; başınıza tay kadar, aktar kadar taş düşsün!
• 80 milyonluk bir ülkede birkaç milyon, hatta birkaç yüzbin dahi ‘diline hassas Türk’ yok!.. Eski yazı, okuma-yazma yaygınlaştırılamadığı ve kurallar Türkçeleştirilemediği için ‘tekmelendi’. Bu aymazlık sürerse herhalde dilimizin akıbeti de öyle olacak.

(3) Lisanen’in açıklaması, lügatte sadece ‘söylemek sûretiyle, dille söyleyerek, ağızdan, şifâhen’ şeklinde. Burada anlamını genişleterek, ‘dil açısından/cihetinden’ manasında kullanıyorum.
(4) Kelime sözlükte yok; ben uydurdum. Vasıf’tan hareketle ‘vasıflı olma’ manasında.

24.11.2016

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 39727, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar I (Mete Tunç)

• Türk’ün en yalın tanımını Türkolog Jean-Paul Roux yapmış:
“Türk, Türk diliyle konuşandır.”
Anadili Türkçe olmayan yabancı uyruklulardan Türkçeyi yeter ölçüde aksansız ve akıcı konuşabilenlere ‘Türk-lük’ beratı verilmeli; eğer Türkçeye (telif yahut çeviri) bir eser kazandırırlarsa veyahut Türkçe bir eseri ana veya o mertebede bildikleri dillerine ya da dillere hakkıyla tercüme ederlerse, beratla birlikte vatandaşlık, fahri vatandaşlık tevdi edilmeli, Türk vatandaşlarına matuf bazı haklardan yararlanmaları sağlanmalı…

• Osmanlıcayı et, günümüzdekini ol Türkçesi diye tanımlayabilir(miy)iz(!?) Eskisinde et’ten geçilmiyordu, yenisinde ol’dan… Birer muhayyel misal:
“Ekalliyeti teşkil eden ahalinin tevdi edilen vazife cihetinde amel etmesi…”
“Ardından oluşan olayların bir komplonun parçası olarak algılanıyor olması…”

• Her dilin kelimelerinde imla ve mana değişmeleri bir vakıadır. Türkçeden örnekler:
– Şol—şu
“Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri öter Allah deyu deyu” (Yunus Emre)
– Ol—o
“Cümle alem yoğ iken ol var idi
Yaratılmıştan gani cebbar idi (Süleyman Çelebi)
– Ânı—Onu:
“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam-ı âlem için katletmek münasipdir. Ekser ulema tecviz etmişdir. Ânınla amel olalar.” (Fatih kanunnamesi)
– Kim—Ki:
“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!” (Sâbit)
– Tuvaletini yapmak: Yarım yüzyıl öncesine kadar ‘bakım-makyaj yapmak’ manasında kullanılıyordu. Günümüzde ‘Tijen uyandı, yatağından kalktı, tuvaletini yaptı’ ifadesi bambaşka anlam taşır!
– Irk—millet/etnik grup: Millet eski dilde dînî bir hüviyeti haizdi. Osmanlı’nın son döneminde her dinden Osmanlı vatandaşlarının tarifine inkılap etti. Cumhuriyetin başlarında Türk, bir süre (ulus’la beraber) ırk’la tanımlandı. Yani ‘faşist’ bir yaklaşım sözkonusu değildi… Millet tarifi hala belirsizdir.
– Yüzünden: ‘Doktorun verdiği ilaçlar yüzünden sıhhatime kavuştum.’ Burada ‘sayesinde’ manasındadır. Günümüzde bu şekilde kullanımlara rastlanmaktadır. Kanaatimce doğru değildir; ‘yüzünden’ sadece menfi, istenmeyen hallere, sonuçlara tevcih olunmalıdır.
– Sağlamak: Bu kelimenin cemaziyelevvelini, evvelce nasıl istimal edildiğini bilmiyorum. Fakat, menfi, yanlış telakki edilen bir duruma istinaden kullanılmasının doğru olmadığı aşikardır. Mesela: ‘Şiddetli yağmur kentte ev ve dükkanların su ile dolmasını sağladı.’
– Meraklı: ‘İlginç, enteresan’ manasında da istimal edilmekteymiş. Bugün, ‘meraklı bir adam’ denilemez, zira başka bir anlam ortaya çıkar. Lakin ‘meraklı bir hadise’ şeklinde kullanılabilir. Böylece ‘ilginç, enteresan’ bolluğundan biraz kurtuluruz. Meraklı, Azerbaycan Türkçesinde elan caridir.

• ‘Dînen mülhit dil’en(1) mûtedil’ sorgutçunun lügatinde olanak, olasılık(2), gereksinim, karşın.. kelimeleri yoktur; bunları ‘ilericilik adına’ tercih eden yazarları ve onlara itibar edip bazen yanlış biçimde de kullananları, en hafif tabirlerle ‘zevksiz’ ve ‘gafil’ diye tanımlar. Anılan insanların kimileri, gariptir ki, öztürkçeci(!) olmalarına rağmen, günde 5 kere avaz avaz çığıran Arapça ezandan rahatsızlık duymazlar. Sorgutçu cihetinden ezanın dili önemsizdir; inananların tercihidir, velev Sanskritçe okunsun; lakin gürültüsü kulağa tecavüzdür (‘Malı iyi olan bağırmaz!’ Gürültüye itiraza, ‘ezana-dine düşmanlık’ diye aksülamel göstermek; siyasetin, çaresizliğin, ahlaksızlığın, kinin tezahürleridir.).

(1) ‘Dil açısından’ manasında benim uydurduğum/türettiğim bir kelime.

(2) Olasılık sadece fizikteki ‘probability function’da yakışır!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 37777, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Şinasi’nin Dili (Mete Tunç)

Öğrenciliğim boyunca, o sırada hakim eğitim ve kültür anlayışı ile aklıselimin/sağduyunun tutarsızlığı kafamı karıştırıyordu: Yazılıp söylenenlerden, ata-analarımızın divan edebiyatı diliyle (Osmanlıca) konuştuklarını çıkarıyordum; öyleyse bu şiirleri anlayan, özümseyen, irfanlı bir halk sözkonusuydu! Okuma-yazma bilmeseler de bu kayda değer bir hususiyetti. Bunun emarelerinin (kelime dağarcığında zenginlik, ezbere şiir okuma, latif ve nafiz mükâlemeler..) toplumda, yaşayan ahalide gözlenmesi gerekiyordu, fakat bu mevzubahis değildi. O derece kültürlü bir halk kısa bir sürede bu kertede cahilleşebilir miydi? Böyleyse saltanattan cumhuriyete inkılap etmemiz içtimai olarak bizi geriletmişti!

Divan şiirinin, o devirlerin telakkisi, zevki muvacehesinde, sadece kitabi olduğuna, sınırlı bir tabakada neşvünema bulduğuna (lakin külliyen ‘ağdalı’ olmadığına, bugün dahi anlaşılacak sade beyitler de ihtiva ettiğine); sarayda, münevver kesimde ve halk arasında, üslup, muhteva variyeti, şive ve kelimelerin bugüne göre telaffuz farklılığıyla Türkçe konuşulduğuna, bu Türkçenin/Türkçelerin günümüzdeki Türkçeden çok uzak olmadığına vukufiyet için, divan ve halk şiirlerini okumak, sarayda söylenen şarkıların güftelerine muttali olmak, anılan dönemlerde kaleme alınan mektupları bilmek kafidir. Divan şiiri için elyazması-matbu eserler, halk şiiri için şifahi kültürle ulaşanlar; güfteler için güfte mecmuaları (mesela Ali Ufki’nin -Bobowski- Mecmuai Sazü Söz’ü-17.yy.) epey yekun teşkil eder. Mektuplar ise, o gelenek bize ancak Tanzimat’tan sonra (19.yy’dan itibaren) yaygınlaşmaya başladığı için çok azdır. Bunların biri Üsküplü Asiye Hatunun mektuplarıdır-17. yy (Bkz. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri Tüccar, Derviş, Hatun, Cemal Kafadar).

Yazı ve konuşma dillerinin mukayesesi için; 1860’da neşre başlayan, özel teşebbüse ait ilk Türkçe gazete Tercümanı Ahval’deki İbrahim Şinasi’nin (1826-1871) mukaddime makalesinden ve aynı şahsın annesine yazdığı mektuptan aşağıda iktibas edilen iki kesit sanırım yeterli olacaktır:

“Mâdam ki bir hey’et-i ictimaiyede (sosyal toplulukta ) yaşayan halk bunca vezaif-i kanuniye ile mükelleftir (kanuna ait vazifeler ile yükümlüdür), elbette kalen ve kalemen (sözle ve kalemle, sözle ve yazı ile) kendi vatanının menafiine (yararına) dair beyan-ı efkâr etmeği ( fikirlerini açıklamayı) cümle-i hukuk-ı müktesebesinden addeyler (kazanılmış hakları arasında görür). Eğer şu müddeaya (iddiaya) bir sened-i müsbit (ispatlama belgesi) aranılacak olsa, maarif (eğitim) kuvveti ile zihni açılmış olan milel-i mütemeddinenin (medenî milletlerin) yalnız politika gazetelerini göstermek kifayet edebilir (yetebilir)…”(1)

“efendim!
benim canımdan azîz olan vâlideciğim
geçenki aldığım mektubunuzda bir yıldan beri hasta olduğunuzu bildirmiş idiniz, lâkin bundan anladığıma göre canınızla uğraşır mertebeye gelmişsiniz! öyle ise efendim niçin bu zamana kadar bildirmediniz? eğer bildirmiş olaydınız çarçabuk tahsîlin arkasını alıp, şimdiye dek âsitâneye (İstanbul) gelirdim; çünkü bundan mukaddem daha kolaylıklar var idi; her ne ise şu günlerde işimi bitirmek üzereyimdir…” (11 Şubat 1851)

(1) Edebiyatımızdaki ilk makale örneği olarak bilinen bu yazıyı okuduğumda, doğrusu, beklediğim kadar ağdalı olmadığını tespit ettim; çünkü pek çok kelimeye aşinaydım… Osmanlı’da, gazete tirajları ve okurlarının nisbi olarak artışını takiben gazete dili sadeleşmiştir.

21.11.2016

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 50319, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Dincilere Karşı Üslup ve Hareket (Mete Tunç)

(Bir imamın internette yayınlanan vaazına karşılık mumaileyhe edilen küfürlere istinaden kaleme alınmıştır.)

Bu tiplere küfür ederseniz onlara benzersiniz, onlarla aynı seviyede olursunuz.

Peki, ne yapmalısınız?

Evvela; böyle cemaatlerin ve konuşmaların tarihi-kültürel-dini arkaplanını, sosyolojisini, psikolojisini, ekonomisini.. bilmelisiniz. ‘Kutsal’ denilen kitaplardan başlayarak, okumalısınız.

Saniyen; tarihi hadiseleri ve şahısları, olduğu gibi, abartılara, efsanelere tevessül etmeden, kimseyi vatan hainliğiyle suçlamadan öğrenmelisiniz. Çapraz, mukayeseli, kronolojiyi bilerek, eleştirel tarzda okumalısınız.

Bilince, öğrenince böyle vaazlar komik ve kişiler acınası gelecektir. Küfür yerine; cehaletlerini, zavallılıklarını, inançlarındaki garabeti, sözkonusu tarihlerdeki korkaklıklarını, topluma-dünyaya zararlarını.. faş edebilir, müstahak oldukları tariz, tezyif ve tahkiri ince ince, doya doya serdedebilirsiniz.

Sonra; paranıza, servetinize, malınıza.. kıyıp yurtlar kurmalı, burslar vermeli, okullar açmalısınız. Kelime dağarcığı zengin, sorgulayan, yaratıcı, kendilerini sadece vatana, millete ve insanlığa borçlu hissedecek nesillerin yetişmesine katkı vermelisiniz.

Ayrıca, bir asır öncesinin ‘saadet asrı’ zannını bırakmalı, çağların (o günlerin ve bu günlerin) şartlarını gözardı etmemelisiniz. Kurtarıcı beklentisini bırakmalısınız. Kimsenin askeri olmamalısınız.

Aksi takdirde, sizin de bahis mevzuu karikatür cüheladan farkınız kalmaz; bilgisizlikte, yalanda, iftirada, ziyanda, zulümde onlarla yarışagelirsiniz.

Not. ‘Kılık kıyafeti bedii, üslubu zarif, ağzından bal damlayan, sevgi ve şefkat timsali, allamei cihan, yüzünden nur akan mübarek’ zatın söylediği tek doğru Atatürk’ün ‘dinsizliğidir’. Dindar Atatürkçülerin bu gerçeği kabullenmeleri gerekir; yoksa, Atatürk’ü duygularına, fikirlerine ve siyasetlerine alet ediyorlar demektir.

Sonsöz: Aynı coğrafya, tarih ve kültür geçmişi mevcut ne de olsa: Türkiye’de hangi kökenden, görüşten olursa olsun ortak özellikler (uydurmacılık, karalama…) caridir. Bu yüzden tavsiyem (geniş bir kesim için) beyhudedir!

(14.04.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 42129, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

‘Şortluya Tekme’ Üzerinden İki Taraflı Analiz (Mete Tunç)

Adam, otobüste, şortlu genç kadına, bilakelam ve bilamükaleme tekme ile saldırdı. (Eylül 2016)

Kadın masum ve mağdurdur. Adam ise mütecaviz ve mücrim; dolayısıyla, suça mebni en ağır kanun maddesine göre, en kısa zamanda cezalandırılmalıdır.

Burada, vaka üzerinden ülkemizdeki gelenekçi ve modernist anlayışın(1) psikolojisini ve zihniyetini kısaca tahlil edeceğiz.

Gelenekçi bir çevrede yetişmiş insanlar (erkekler), ‘karı-kız peşinde koşanlar’dan münzevi, Yunus’ça bir hayat yaşayanlara, karınca bile ezmekten imtina edenlerden silahsız insanları katledenlere.. geniş bir skalada bulunurlar. Tekmeci adam, çok kuvvetle muhtemel ibadetlere hassas biri değildir (Bu, o nevi fiilleri işleyen her saldırganın öyle olduğu anlamına gelmez.); saldırganlığı cinsi dürtüler ve açlık kaynaklıdır (‘Doyan-doymuş’ bir erkek, velev çırılçıplak, hatta hüsn ilahesi olsun, kadınlara şehvetle bakmaz (Sıradışı, hastalık derecesinde cinsi kuvveti yoksa!). Ama eylemini imana-ahlaka dayandırarak ahmaklığını ve sahtekarlığını afişe eder.

Siyasetçi dinbazlar, bunlarla besleşen gelenekçi kesim ve onların (halkı uyutan, kandıran, her türlü geriliğimizin başlıca müsebbipleri) imamları; ahlakı giyime (kadın), tavra (kadın) ve cinselliğe (daha ziyade kadın) teksif ederler. Buna karşılık, tesettürlü ‘ahlaksızlık’ ve ‘ahlaksızlar’ gündeme getirildiğinde, tabiatları gereği tevil (burada ‘kıvırma’ anlamında) yoluna girerler. Oysa, akli (Kuran’daki, kalpte olduğu vaz edilen ‘akıl’ın zarf hali değil(!) mentally manasında.) ve ilmi (bilimlik) usul; kızı-oğlanı, genç kızı-delikanlıyı, kadını-erkeği evvela kardeşlikte ve bilumum üretimde buluşturacak bir zihniyet; giyim mukallitliğini öne çıkartıp milli (ama sanatlı, zarif, dünyaca gıpta edilecek) bir kıyafet; bazı cinsilatifin (gerçekten, birçok modernistin bile itiraz ettiği) ölçüyü aşan giyim tarzını neden tercih ettiklerinin psikolojisini, sosyolojisini irdeleyecek cehdiyet ortaya koymaktır.

Böyle yapsalar saygı, itibar görürler. Kendini vücuduyla ifade etmeyi planlayanlar bir daha düşünür, ifadeye tevessülleri haline büyük ekseriyetçe tezyif edilirler. Lakin sözü edilen usulün icrası mümkün değildir. O çaba, ufuk, anlayış mezkur kesimde yoktur. Bildiklerini sandıkları yolda, gittiklerini sanırlar. Fakat yüzyıllardır biteviye toslarlar. Hiç ders ve bir adım yol almazlar. Aynı terane, ezber her nesil sürer.

Modernistler ise ‘çağdaşlık, laiklik, uygarlık’ iddiasındadır. Kastettikleri batı çağdaşlığı, laikliği ve uygarlığıdır. Onlara hiçbir şey katmadan zevahiri kopya ederler. Zevahir; kıyafet ve yaşama biçimidir. Bilim ve sanat, okumak ve araştırmak, hür düşünce ve insan hakları.. ilgi ve uğraş alanları dışındadır. Özgürlüğü sadece ‘askılı, şort, mini etek’ giyme ile içki içme kapsamında mülahaza ederler. Çoğunun dayanağı Atatürk’tür. Atatürk’ün aşırı makyaja, açık kıyafetlere, fütursuz davranışlara karşı olduğunu bilmezler.

Kadınların ne giyeceğine, nasıl giyineceğine yine kadınlar karar verir, vermelidir. Yalnız, lütfen kıyafetlerinde milli/yerli unsurlar olsun ve kendilerini en evvel nitelikleriyle, meslekleriyle, faaliyetleriyle, yarattıklarıyla göstersinler, beğendirsinler. Ve, kimi genç ve olgun yaştaki kadınların frapan, dekolte, ‘seksi’ kıyafet giymelerinin ardındaki hisleri, psikolojiyi, beklentileri, kültürü eli kalem tutan kadınlar yazsın.

(1) Bu sınıflandırma her zaman problemlidir, eksik kalmaktadır (Geçişkenlikler sözkonusudur, arayüzler vardır vs.). Maalesef (Kelimenin kullanılma amacı yazıda mündemiçtir.) tesettür üzerinden bir sınıflandırma makuldür, kabaca şöyle yapılabilir: Gelenekçiler: Başörtülü (türbanlı) kadınlar, başörtüsünü namusun nişanesi gören erkekler, bu manadaki tesettürü saygıdeğer bulan erkekler ve kadınlar. Modernistler: Kamilen batılı (batı kaynaklı) ve dekoltesi derece derece elbiseler giyen kadınlar; türbana-türbanlıya soğuk, onu-onları çağdışı telakki eden kadınlar ve erkekler.

Not. Cehdiyet sözlükte yok; kafiyeyi tutturmak için ben uydurdum! Besleşen’i de keza; ‘birbirini besleyen’ manasında istimal ettim. Umarım dil kusuru işlemiyorumdur.

(02.10.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 38351, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

TÜBİTAK Projeleri (Mete Tunç)

1990’ların ilk yarısı. Bir vesileyle(1) ortaöğretim öğrencilerinin projelerini sergiledikleri bir salondayım. Ortaokul öğrencisi (oğlan) bana projesini anlatıyor. Galiba biyoloji ile alakalıydı. ‘Bıcır bıcır’ konuşuyordu. Doğrusu hiçbir şey anlamıyorum. Ama ilgili görünüyor ve içimden bende bu tür yetenekler olmadığına hayıflanıyorum.(2)

2015. Gazetede haberi görünce, ilk önce kelimeleri yanlış mı okuyorum, diye düşünüp dikkatlice baktım. Doğru okumuşum: Ortaokul öğrencinin (kız) gülümseyen bir fotoğrafı. Projesi ‘biyoloji’ üzerine. TÜBİTAK yarışmasına girmiş (Ödül de almış mıydı!?). Konu, Kuran ‘dinletmenin’ bitkilerin büyümesine etkisi. ‘Araştırmanın’ neticesinde Kuran okunduğunda bitkilerin daha hızlı büyüdüğü ortaya çıkmış! İnnallahe maassabırin.(3)

2016. Bu sefer yanıldığımı düşünmedim. Yine TÜBİTAK’ın desteklediği bir proje. Kuran dinlemenin hastaların şifa bulmalarına tesiri hakkında (Sonuç başarılı olmuş da ödül verilmiş miydi!?). İllallah, dadü feryad. (4), (5)

Evvela; bunlara nazaran, İslam dünyası geri kalmaya mahkum ve müstahak görünüyor. Saniyen; TÜBİTAK bu vaziyetlere de mi sukut edecekti!

(1) Üniversiteden arkadaşım, bir grup askeri lise öğrencisini yarışmaya getiren X’in (şimdi emekli albay) daveti üzerine gitmiştim.
(2) Bugün, bu yaşımdaki tecrübemle, yine anlamasam da, mutlaka sual sorar, teşvik edici sözler serdeder, hatta proje tekliflerinde bile bulunabilirdim.
(3) O şirin öğrenciyi de dinlerdim. Ciddi sorular sual eder, bilimlik proje konuları önerirdim.
(4) Böyle ‘deneyler’ ABD’de, İncil’le yapılıyor! Kopya.
(5) Bana uygulansa psikolojim de bozulur, hastaneden tımarhaneye gönderirlerdi… 2012’nin sonlarında, öğlenin evvelinden yatsının ahirine kadar kaldığım hastane odasında, caddenin karşısında bulunan camiden 4 ezan, bir sala dinlemiş, eve gidince sakinleştirici almıştım(!).

(03.04.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 21362, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Henüz Yazılmamış Bazı Kitaplar (Mete Tunç)

Pek çok mevzuya dair; münhasıran, mufassal ve nesnel kitaplar elan yazılmamıştır. Mesela:

1. ‘Söylenirken’, bolca ‘kitap’ lafzı geçse de (Kitap kavramının bugünkü anlamında istimal edilmediği açıktır.), kitap formuna getirilmesinin planlanmadığı anlaşılan (Zira bu bapta tek bir ayet yoktur ve bilahare, istinkak edilmediğinden hadis uydurmaya ihtiyaç duyulmamıştır; sahabenin Kuran’ın yazılmasına ilişkin itirazını içeren rivayetler ise varittir.) Kuran’da; hangi sözlerin Muhammed ibni Abdullah’a ait idiği, hangilerini “ Allah’tandır” diye serdettiği, hangilerinin bizatihi şahsını ilgilendiren konuları havi olduğu, hangilerinin derleme sırasında ilave edildiği veya eksik olarak geçtiği… Bu minvalde, Kuran metninde; üslup, kelime, bağlam analizinin yapıldığı, tekrarların tahlil edildiği.. bir eser.

2. İslam dininin oluşum süreci: Kuran’ın söylenmesi, kitap haline getirilmesi, iktidar savaşları, fetihler, hadis uydurulması, mezheplerin ortaya çıkışı, Allah’ın tanımlanması ve sıfatlarının belirlenmesi, iman esasları ile ibadet şekil ve muhtevasının tespiti, fıkhın teşekkülü, farklı kültürlerin farklı bölgelerdeki etkileri, kurumlaşma (cami, hilafet, devlet..), tarikatlar, Yahudilik ve Hristiyanlığın tesirleri, oluşumunda onlarla mukayese.. alt başlıklarını muhtevi bir kitap.

3. Doğu, bilhassa İslam dünyasının (teknolojik, ilmi, ahlaki, iktisadi, içtimai..) geri kalmışlığının tarihini anlatan; nüfus, iklim, coğrafya, din, kültürler, sosyal yapılar, çevreyle münasebetler, ekonomi ve Batı dünyasının aynı hususlardaki vaziyet ve tekamülü göz önünde tutulup mevcut vasatın ve geleceğin değerlendirileceği bir çalışma.

4. Atatürk, Mevlana, Albert Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle söz ve metin uyduranlar kimlerdir, bu amilin arkaplanı, gerekçesi..? Uydurma söz ve metinler, kimler tarafından niçin sorgulanmadan benimseniyor, sahipleniliyor; bunların hakikati beyan edenlere yönelik pasif-aktif tepkilerinin gerisindeki psikoloji nedir? Uyduranların uydurdukları şeylerin kabulü, paylaşılması karşısında duyguları. Başka ülkelerde de benzer anlayışın olup olmadığı. Tarihte mümasil örnekler… Bu çerçevede bir kitap.

5. Atatürk’ün, dikte ettirdiği (şahıslara, onlar adlarına yazdırdığı) metinler üzerinden portresinin çizileceği bir kitap.

6. Rıza Nur’un, Hayat ve Hatıratım kitabının güvenilir (ekleme-çıkarma yapılmadığından emin olunduğu) ve şerhli baskısı neşredildikten sonra biyografisi…

7. Osmanlıca-Türkçe, eski-yeni yazı, sadeleştirme-arılaştırma konularında kafa karışıklığını, ön yargıları izale edecek; Türkçenin (hususen) Anadolu’daki macerasını (konuşma-yazı dili, lehçeler, divan şiirinin analizi, nesir dili örnekleri, Osmanlı dönemlerinde münevverlerin dili kullanma anlayışı, başka ülkelerle çağdaş mukayeseler, saray dili-İstanbul Türkçesi, matbu -gazete, dergi- metinler..) tarihi süreç boyunca anlatan bir eser.

8. Fizikte.. kuantum mekaniği, çekirdek (yüksek enerji) fiziği, büyük patlama ve genel görelilik teorileri hakkında; gözlemleri ne mikyasta doğruladıklarını, eksik yanlarını, yanlışlayan verileri, matematiksel temellerini/dayanaklarını irdeleyen eleştirel bir kitap.

9. Bir topluluğun dilini-dinini ne saiklerle, nasıl, ne biçimde değiştirdiğine; terkettiği dilinin-dininin-kültürünün yeni kimliğine ne ölçüde, hangi unsurlarla intikal ettiğine, karışımlara (kız alıp verme); mevzubahis toplumun psikolojisinde ve seciyesinde değişiklik olup olmadığına dair bir çalışma.

10. Türkiye’de insanların kendilerini (etnik-dini-mezhebi.. manada) ne hissettikleri, aidiyet duydukları kimliği ne ölçüde taşıdıkları, onu ne derece bildikleri, farklı kimliklere bakışları ve tavırları, tarihi ne şekilde mülahaza ettikleri, görüşlerinin ve tepkilerinin kimlikleriyle tutarsızlıkları.. Bu kapsamda bir kitap.

Yazılmamış kitaplar elbette bu kadar değildir. Ülkede cesur müellif-yayıncılar, bağımsız üniversite-araştırıcılar, meraklı kesim-insanlar ekalliyeti kalile idiğinden, yukarıdaki nevi ve sair eserlerin neşet etmesini epey beklemek gerekecektir.

(04.06.2016.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 56714, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.