BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yeni bir bölüm: Makale Arşivi

İçinizde farkında varanlar oldu ama birçok kişinin henüz bu bölümün varlığından haberdar olmadığını düşünüyorum: Makale Arşivi

Bu bölümde ağırlıklı olarak bilim, felsefe ve din konularında yazılmış makaleleri sizlerle paylaşmayı planlıyorum. Şu an itibariyle arşivimizde 67 makale bulunuyor.

Bu arşivde bulunması gerektiğini düşündüğünüz makaleler varsa, İletişim sayfasını kullanarak veya burada yorum bölümünden bunları bana iletebilirsiniz.

Saygılarımla…

Güncelleme: Arşivimizdeki makale sayısı 96′ya çıkmıştır. Yeni eklenen makaleler yorumlarda duyurulmaktadır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 4452, bugün ise 42 kez görüntülenmiştir.

Din Eksenli Konularda Minelbab İlelmihrab Notlar

Açıklama: “minelbab ilelmihrab” kapıdan mihraba kadar, baştan aşağı, tümü gibi anlamlara gelmektedir. Refik Halid Karay’ın bu isimli bir kitabı da vardır… Tabiri, umarım yanlış kullanmıyorumdur!

Kuran’da, farklı surelerde birebir aynı veya çok benzer cümleler/ayetler ve ayrıca kopuk kopuk meseller (masallar!) var. Acaba, bunların nedeni, farklı kişilerin (Kuran komisyonunda olanların ve onların tanıklığına-hafızasına başvurdukları insanların) Muhammed’den duyduklarından akıllarında kalanların farklı olması mıdır? Böyleyse, bu durum, Muhammed’in o çerçevede sözleri olduğunun bir kanıtı ve aynı zamanda komisyonun ve editörün kötü iş yaptığının veya editörün olmadığının göstergesidir!.. Surelerdeki üslup/ anlatım, kullanılan sözcükler vs. bağlamında (Kuran’a sözle ve kalemle kaç kişinin müdahil olduğuna dair) bir araştırma, tıpkı Tevrat için yapılageldiği gibi, şarttır.

***

&&&
TV’de biri, “Kelimei tevhid, sadece ‘Allah’tan başka Allah yoktur’ demek değildir. Bunu sezmek insanın fıtratında zaten vardır. Belirtilen, Allah’tan başka maddi-manevi bütün ilahlardır. Bu ilahları reddetmedikten, hayatından atmadıktan sonra insan kendini Müslüman görmemelidir.” diyor.

Kuran’da 21. yüzyıl “imancı” insanının yukarıdaki yorumunu destekleyen tek ayet, hatta işaret bile bulunmaz!

&&&
Kimi insanların Kuran’ı ezbere bildikleri (hafız oldukları) söylenir veya o insanlar ezbere bildiklerini ifade/iddia ederler. Arapça bilip onları sınava almak isterdim! Rastgele bir ayet söylenirse gerisini getirebiliyorlar mı? Ne kadar kelime yanlışı ve kelime-cümle atlama hatası yapıyorlar? Bunlara “yazın” denildiğinde yüzde kaçı doğru yazabiliyor?

Her halktan, hafızası doğuştan çok iyi veyahut geliştirmiş veyahut (başka işi olmayıp) çok çalışmış insanlar olabilir. Onlar hariç, büyük kısmının “mükemmel” olduklarını sanmıyorum.

Bu akıl yürütme ile, Kuran oluşturulurkenki “Kuran’ı ezbere bilenler” ezberini de sorgulayabiliriz. Söz geleneği olsa da, pek çok şey (tam, eksik) ezbere bilinse de, bir 600’lü yıllar toplumundan, (sonra) 600 sayfa hacminde (olacak) bir kitabı, “inen” her ayetin, neredeyse farklı bir yere girdiği (?) onbinlerce cümleyi ezberlemiş yüzlerce veya onlarca sahabeden bahsetmek, “bilen” insanları inandıramaz! O nedenle olsa gerek, “Allah’ın müdahalesini” de zorunlu görüyor kimi imamlar!

Not. Kuran’ın şifahi ve yazılı oluşturulmasını takiben nas haline getirilen Kuran ezberleme (nin sevap kazandıracağı) hükmü, yüzyıllardır tatbik ediliyor da faydası ne olmuş/oluyor, sorusu, elbette ki haklı bir sorudur, sorulmalıdır ama bir sürü saçma, akla ziyan açılama duymaya tahammül edilebilirse! (İhsan Eliaçık, “Kuran ezberleme”nin dini bir gereklilik olmadığını söylüyor. Bildiğim, bu ilk…)

&&&
21. yüzyılda, binlerce yıllık dünya bilgisi ve son yüzyıllardaki evren bilgisine rağmen, zavallı insan, kendi meşrebinden “alimleri” dahil, ki onların imanında ego, para gibi faktörler de (az veya çok) rol oynuyor, MÖ 600’lü, MS 100’lü ve MS 600’lü yıllarda yazılmış (bugüne göre) kötü kitaplarda, onların cümlelerinde anlam arıyor, onlara yeniden anlam veriyor!

&&&
Dindarlar çeşitli sorunsallara ancak kendilerince anlamlı ve kendilerini tatmin eden cevaplar buluyorlar. Bunların biri tasavvuftaki sır(lar) meselesidir. Mesela, bir tane sır söyleyin, sorusuna; sırlar açıklanamaz, bilinemez, sadece yaşanır, ancak en üst derecede, Allah’a en yakın insanlara bahşedilir, sorumluluk gerektirir ve onlar da sırrı açıklamayacak takvaya sahiptirler gibi cevaplar verirler. Bu sözler karşısında; Muhammed’e has, Cebrail’i salt onun görmesi, (artık nasıl gittiyse, rivayet muhtelif) Kudüs’e “uçması” olayları (ve hatta bazı görüşlere göre “göklere” seyahati) Müslümanlara ne faydası olmuştur, ve aynı kapsamda, Allah’ın sevgili kullarına sırlar vermesi, sırlarını göstermesi Müslümanlara, İslam’a ne katkı yapmıştır, yapmaktadır, suallerini sormak elbette medeni bir görevdir!

&&&
Çoğu dindarın “ateist”, “dinsiz” gibi sözcükleri, şaşırmaktan nefrete değişen duygu ve tepki ile seslendirmeleri “doğal”dır, zira iman kültürü, geleneği bunu gerektirmektedir! Aynı bağlamda; dinlere ilişkin eleştirel, sorgulayıcı yazılara karşılık veren dindarlar, o yazılarda kendi kişiliklerine yönelik bir yorum olmamasına rağmen eleştiri getirenlerin kişiliklerini hedef alırlar? Neden acaba?! Neden, sadece eleştiri niteliğindeki sözleri yazanları ve söyleyenleri, hemen, “değerlerimize küfretti”, “kutsalımıza iftira attı” diye itham edip onlara hakaret eder, onları tehdit ederler? Antisimetrik bir durum! Başkalarına saygı göstermeyenlerin değil “değerleri”, “kutsalları”, kendileri dahi saygıya layık değillerdir.

Not. Pek çok dinsiz gazeteci, yazar, bilim insanı, sanatçı “bir dogma sahibiyle o dogma konusunda konuşulmaz” saikiyle, yukarıdaki türden dindar insanlarla (ve onların “kutsalları” ve “değerleri” ile) muhatap olmuyorlar.

&&&
Ateist, dinsiz… Bunlar “-e göre” nitelemelerdir. Elbette teist değilim, teist tasavvurlu bir tanrıya veya tanrılara veya başka herhangi bir şeye inanan “dinli” de… Fakat kendimi neden bağlı olmadığım, kaynak almadığım bir yere nispetle tanımlayayım ki (“Anti” olsam neyse…)?! Varsın, teistler ve dinliler beni kendilerine göre tanımlasınlar…

Bilgicilik”… Evet, ben “bilgici”yim… Nedir bilgicilik? Bilgiyi esas almaktır, ona değer vermektir, saygı duymaktır; ama tapmadan, modelleri, kuramları “nihai bilgi” diye sunmadan… Bilgi peşinden koşmaktan, araştırmaktan, öğrenmekten zevk almaktır, paylaşmayı vazife bilmektir…

Başlı başına bir yazı konusu. Umarım bu isimde bir akım yoktur, isim (bilgicilik) kendi buluşumdur. Ama geliştirmem gerek! Kapasitem ölçüsünde…

Not. “Bilgicilik” isimli bir felsefi akım varmış (Mahiyeti, argümanları benim tezimle, yaşayışımla vs. pek ilgisi yok.). Başka bir isim bulmalıyım.

&&&
Dinlerin o dinlere inananlara sağladığı, veya inananlarının bağlı oldukları din sayesinde kazandıkları (ortak) erdemler (faziletler) var mıdır?

Toplum bazındaki erdemleri kastediyorum. Mesela; sürekli kavga-düşmanlığın, şehirlerinde pisliğin sözkonusu olduğu bir toplumda, bütün bunların dinden uzaklaşmaktan (ki bu da doğru değildir) kaynaklanmadığını ve fakat İslam’ın, Kuran’ın tarihin hiçbir döneminde, toplumsal erdemlere yönelik bir kültür yaratamadığını* tespit ediyoruz!

* “Yaratmak Allah’a mahsustur” zihniyetiyle bu mümkün değildi(r) zaten. Keza; İslam dünyası yeni çağlara uygun devlet yapısı, ekonomik sistem, teknoloji vesaire de yaratmamış, sadece taklit etmiş ve şimdi “Avrupalı pisti, Batı medeniyetini temelini aslında Müslümanlar attılar” gibi sözlerle avunmaktadır…

&&&
Kuran ayetlerinden bahseden dindarları dinlerken veya okurken, sözkonusu ettikleri başka bir kitap mı diye düşünüyorum. Böyle Müslümanlar, kitaplarındaki sözlerin anlamlarını değiştirirken, onlara eklemelerde bulunurken hiç mi rahatsızlık hissetmezler?

&&&
Kuran’ı kasetten, evde, yalnızken dinleyen, kendilerine “Kuran ziyafeti” çeken var mıdır acaba? Kuran okumayı geliştirmek için dinleyenleri değil, Kuran’ı dinlemekle huzur bulduğunu iddia edenleri kastediyorum. Çok çok az olduğu kanaatindeyim. Çünkü cemaat içinde dahi, bir süre sonra sıkıntı veren bir şey, yalnızken hiç çekilmez! Bu da, “huzur” görüşünün, aslında gerçek dışı olduğunun kanıtıdır.

&&&
Deistler ve teistler, “hiçbir şey kendi kendine var olamaz, evrendeki düzenin ve şu kadar karmaşık yapıların mutlaka bir yaratıcısı olmalıdır” argümanından hareketle “tanrı” fikrine ulaşırlar. Bu sanki, “nasıl” sorusunu soran ve cevabının şu anda bilinmediğini söyleyen ateist ve agnostiklere bir üstünlük sağlıyor gibi görünebilir. Görüntü yanıltıcıdır: “Neden” soruları birinci gruptakileri zorlar (Neden bu kadar çok “cisim” ve “genişlik”, tanrı neden yaratmaya ihtiyaç hissetti gibi sorular…). Böylece “şöyledir, öyleyse tanrı vardır” önermesinin altı dolmaz. Sadece bir “kabul” olarak kalır; ve bu da sözkonusu alandaki bir “dogma”dır!

&&&
Hayatlarının bir döneminde acı, zulüm, başarısızlık, hastalık yaşayan kimi insanlar “tanrı yok”, “tanrı olsaydı…”, “neden ben..?” tepkilerini verirler. Bunların, sarfettikleri cümlelerden, benmerkezci, tanrı inançlarının sadece “istemek”ten, “almak”tan ibaret, sorgulamaktan ve ölümden çok korkan, çoğunluğa ve devlete aykırı düşmekten çekinen insanlar olduğu anlaşılır… Acıları ortadan kalktığında, gördükleri zulüm ortadan kalktığında/telafi edildiğinde, başarı kazandıklarında, iyileştiklerinde tekrar mümin oluverirler. Ta ki yine… Kısır döngü!

&&&
2000’lerin ilk yarısı… Mısır’da 5 yaşlarında bir çocuk “mucize”sine tanıklık etti dünya. Çocuk coşmuş bir imam gibi vaaz veriyordu. TV’deki görüntülerde, yaşlı başlı adamlar ona hayranlıkla, “evliyaymışçasına” bakıyorlardı. Dendiğine göre, onu dinlemek için uzak yerlerden bir çok kişi geliyormuş… Haberin arkası kesildi, dolayısıyla “mucize”nin nasıl devam ettiğini bilemiyoruz!

Aynı tarihlerde Uzak Doğu’da yaşayan, yine 5 yaşlarında bir çocuğun “üstün yeteneği”ne dair bir başka haber vardı: Çocuk klasik müzik eserlerini kusursuz çalıyordu…

Aslında iki çocuk da doğuştan bir takım özellikler ile doğmuşlardı. Ama doğduklarından itibaren yaşadıkları kültür ve çevre/aile, duydukları konuşmalar ve sesler, onların kendilerini farklı alanlarda göstermelerine yol açmıştı.

21 yüzyılda dahi, İslam dünyasının, bir çok Müslüman’ın anlayışının hala ne düzeyde bulunduğunun bir göstergesi yukarıdaki “mucize” haberi, “mucize”ye duyulan alaka: Ezberle, nutukla, “masallarla”, dualarla avunma, bunlarda anlam bulma…

Batı müziğinin evrenselliği iddiasını kabul etmemem ve Uzak Doğu’lu çocuğun kendi toprağının müziğini yapmasının ve onu zenginleştirmesinin daha doğru olacağı fikrim bir yana, “üstün yeteneği”, “mucizeye” tercih ederim!

&&&
Dünyada; iletişimin, (her söylenenin/yazılanın doğru olmadığı bilincinde, tarih perspektifine, analiz kabiliyetine sahip olan, kıyaslama yapabilen, olaylara ve insanlara ideolojik bakmayan… insanlar için) “bilgiye” ulaşmanın çok kolaylaşması, yaygınlaşması, ve kadınların (çok farklı türde ve çok farklı nedenlerle, gerekçelerle örtünenlerinin, mesela markalı giysiler tercihi, giysilerinde canlı renklerin kullanılması, başörtüsü bağlama biçimleri ile tezahür eden) “kendilerini gösterme” duygusu dikkate alındığında küçük militan ve aşırı dindar bir kesim dışında başörtüsünün gelecekte evrileceği, hatta iddialı bir ifadeyle (büyük oranda) manasızlaşacağı kanaatindeyim.

Not. Din “alimlerinin” saçı cinsel bir obje olarak değerlendirmesi İslam’ın, kültürünün garabetlerinden biridir. Manalı, makul bir yorum; saçı, kıyafeti, tavrı… ile abartısız, sade, teşhir etmeyen, gösterişten uzak bir kadın tipolojisidir. Fakat bu tür bir yorumun toplumca benimsenmesi ihtimali (şimdilik) pek mümkün değildir; çünkü kültürde böyle bir temel, kaynak, birikim, anlayış yoktur.

&&&
Sanırım diğer tek tanrılı dinlerde de, hatta tüm dinlerde de (Belki, Japonların Şinto “dinini” hariç tutmak gerekir!) intihar yasaktır, cinayet hükmündedir. Nedenini sorguladım ve cevap aradım, ve şöyle bir cevap buldum kendimce: İntihar yasak olmasaydı, kendini yaptığı ibadetlerle, amellerle Tanrı’ya yakın hisseden kişi, dünyanın-insanların “kirliliğinden” kurtularak cennete ve Tanrı’sına kavuşmak için ölümü kolaylıkla seçebilecekti. Bu ise, dünyada gerçekten inanan insanların, zaten çok az olan sayısında büyük azalmaya yol açacaktı!

Herhalde, bu cevap, daha da açılarak, örneklenerek, dini cemaatlerin kullanacağı, imamların vaazlarında yararlanacağı bir açıklama olabilir!

&&&
Hakimiyeti gökten alıp yere indirdik” ve benzeri cümleler, Batı-aydınlanma dili çevirisi mi? Cümle, kastedileni ifade etmiyor. Çünkü, o ifade dinsiz ve, dine, kurumlarına, din sınıfına meydan okuyan bir ekole, gruba, rejime ait. Öyleyse meram; “önce hakimiyet gökteydi” anlamına gelen yukarıdaki cümle yerine, “göğü” referans gösteren, “makamlarını” ve yetkilerini “gökten” aldıklarını savlayan din adamlarının ve iktidar sahiplerinin egemenliği vurgulanarak, “göksel olduğu öğretilen hakimiyetin ve meşruiyetin (aslında her zaman) yerde (insanda) olduğunu kabul/ilan ettik” gibi cümlelerle anlatılmalı. Bu bağlamda Atatürk’ün “gökten indiği sanılan kitaplar” cümlesi meramı tam olarak anlatmaktadır (anlayana)!*

* Hem Allah’a hem Atatürk’e inanan “çifte imanlı”lar; gazeteci Ruhat Mengi, akademisyen Nevzat Yalçıntaş ve diğerleri, Atatürk’ün son derece açık (görüntü ve sesiyle sabit) bu sözünü, “kutsal kitaplar elbette gökten inmemiştir, böyle demek yanlıştır… Tanrı/Allah gökte aranmaz… Kuran vahiyle gelmiştir… o nedenle Atatürk’ün sözleri dine karşı değildir” diye yorumlamaktadırlar! (Malum sözlerin görüntülü olarak yer aldığı “Mustafa” isimli belgeselinden dolayı Can Dündar’a (mesela bir yabancı için anlamsız gelecek) aşırı derecedeki eleştirilerin nedenlerinden biri, böyle yapımların insanların “uyanmasına” bir vesile teşkil edeceğinden korkulmasıdır!)… Akademisyen Hüseyin Pervis Hatemi de, Atatürk’ün “Arapoğlu’nun yavelerini…” sözünü öğrendiğinde şok olduğunu ama düşününce, onun anlamını kavradığını, Atatürk’ün aslında “falanı-filanı” kastettiğini söyleyerek “çifte iman”lılığını ifşa etmiştir!

Not “Akla dayanmak” söylemi de aynı kapsamdadır. Laik rejim akla dayanıyor da, din rejimleri sanki akla dayanmıyor mu? Fark, aklın nereye yöneltildiği ve yöntemdedir. O sebeple, Batı çevirisi bu ifade de anlamsızdır.

&&&
Cumhuriyet dönemi nesillerinin laik, laikçi anlayışlarından, değerlendirmelerinden biri; dinsel görünümlü pek çok unsurun salt din kaynaklı olduğunu sanmaktır (hatta “geri” saymaktır). Oysa, İslam coğrafyasında, yüzyıllar boyunca sayısız mütefekkir, sanatçı vs., İslam referanslı olarak ve din çerçevesinde düşünmek, yaratmak durumundaydılar (Bunun neden aşılamadığı meselesi başka bir konudur.). Dolayısıyla; tarihi camiler ve dini nitelikli başka yapılar, ilahiler, hat sanatı, dini terimler içeren ahlak, nezaket, taziye vb. ifadeleri ve öğretileri gibi pek çok şey, kültürümüzü, mirasımızı, kimliğimizi, “değerlerimizi” teşkil eder. Bunları korumak, geliştirmek, ama elbette bazılarını (veya çoğunu) da “dönüştürmek” biz ve bizden sonrakiler için vazifedir!

Not. İslam coğrafyasında köklü, kapsamlı, yaygın, benimsenmiş, tutarlı bir hukuk öğretisi, felsefesi, kurumu, sistemi gelişememiştir. Sebepleri irdelenebilir. Ama; toplumun deneyimleri ile yarattığı, yukarıdaki nitelikleri haiz bir hukuk, kanunlar olsaydı, onlar velev ki Allah’a, Kuran’a, peygambere atfedilsin, dayandırılsın, (dinsizler için dahi) vazgeçilmez bir değer teşkil ederdi, zenginleştirilebilirdi ve herhalde Batı’ya müracaat etmek zorunda kalınmaz ve nihayet halihazırdaki garabet yaşanmazdı… Hukuk bağlamındaki bu sözleri, idari yapılanmaya vs., toplumu ve devleti ilgilendiren her alana teşmil edebiliriz.

&&&
Biz, modern zamanların insanları, dünyanın bir bölümündeki çok tanrılı inanışların geçerli olduğu çağlardaki tanrıları Tanrıça Kibele, Tanrı Zeus, Tanrı Jüpiter vs. diye tanımlıyoruz. Herhalde bir yüzyıl içinde, bizden birkaç kuşak sonra yaşayacaklar ise, (inançları dünyaya yayılan ama tamamını kapsamayan) “tek tanrı” dönemleri/çağları tanrılarını Tanrı Yahve, Tanrı Jesus ve Tanrı Allah isimleriyle anacaklardır!

&&&
1997-1998 yıllarına ait iki anım (gözlemim):

Bir yüksekokulda profesör müdür, bir gece, “şahin tepesi”nde, misafirlerini ağırlıyor. Kuzu çevriliyor, masada envai çeşit içki… Bir personel, “Eski müdür Cuma’ya giderdi, içki içmezdi; bütün hocalar da… Şimdiki müdür Cuma’ya gitmiyor, içki içiyor; bütün hocalar da…” diyor… (Gecenin ilerleyen saatleri… Aşırı alkol almış bir hoca ağaca tosluyor!..)

Bir yüksek bürokrat kızını evlendiriyor. Onunla aynı kurumda çalışan gelin ve damat salonun ortasındaki masadalar. Damat önündeki rakıyı arasıra yudumluyor; rakı bardağı ve yudumlama sahnesi o kadar yapay ve mesaj niteliğini haiz ki… (Oysa gelin içki kokusundan nefret ediyor…Düğünden sonra, “yalnız kaldıklarında”, damat epey dişlerini fırçalamış, gargara yapmış, karanfil çiğnemiş olmalı!..)

Bu iki gözlem, ki binlercesi yaşanmış, yaşanmaktadır, toplumun ve devletin kalitesini gösteren iki kanıttır.
&&&
Son olarak bir arzu/fantezi: Televizyonda, bir homoseksüelin veya bir travestinin, hocaya, bir (erkek) cin bana tecavüz ediyor, ne yapmalıyım, diye soracağı günü iple çekiyorum (Aynı bağlamda, bir lezbiyenin…kadın cin…)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7631, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Evrim, Darwin vesaire…

Yazar: Emine Karahocagil Arslaner

İmam-ı Azam Ebu Hanife, bu kadar ilmi nasıl edindiği sorulduğunda, „bilmiyorum demekten utanmayarak“ diye cevap vermiş. „Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp“ desturunun canlı bir örneği gibi yaşayan büyük muallim; bilmiyorum, belkide yanlışlığından en şüphe etmediğimiz şey, en yanlış olan şeydir“ diye seslenirken hayatının bir kıyısından, „Cehl ile iftiharı pek severim“ diye gülümser Şair-i Azam Hamid „Bir Şairin Hezeyanı“ isimli eserinin sayfaları arasından… İmam-ı Azamlar‘ın, Şair-i Azamlar‘ın utanmaktan ar ettikleri, Cemil Meriç ustadın „asildir ve cihanşumuldur“ diyerek göklere yükselttiği realiteyi; bir ayıp, bir suç gibi düşünüp, hakaret sıfatı olarak algılayan ve kullanan zevata acıkmak mı yoksa hayret etmek mi gerekiyor, karar veremiyorum… Pişkin pişkin sırıtarak; „acımadı kii, acımadı kii!“ diye cıvıldamak, zat-ı şahanelerine büyük bir düş kırıklığı yaşatmak ve eklemek lazım; Kıyametin ne zaman kopacağını kestiremeyecek kadar „cahil“ ve cümle alemi aptal yerine koyup, dolaylı yollarla Mehdiliğini ilan eden ‚gafil‘ lerin ilmine, irfanına güvenmeyecek kadar da arif olmak gerek, mirim!..

Geçelim…

Almanya’nın cennet mekan bir beldesinde; telefon, televizyon ve internet gibi bütün komunikasyon cihazlarının ortadan kaldırıldığı hoş bir termal otelde sağlık küründeyim. Spor yapıyorum, kitap okuyorum ve bol bol düşünüyorum. UMTS modemle laptopumdan internete ara sıra bağlanıp posta kutumu kontrol edebiliyorum ancak surf yapmak veya e-mail yollamak gibi sanal fiiliyatları kaldıracak kadar ne -öyle ahım şahım- bir hevese, ne de bağlantı hızına sahip değilim. Velhasıl, iki hafta daha kadar buradayım ve yazmayı düşünmüyorum…

Bu yazıyı yollamaktaki gaye ise, „Korktun değil mi? İşte böyle keserler sesini“ mealindeki e-mail sahiplerine durumu izah etmek ve bir önceki yazıyla ilgili serdedilen ve ardı arkası kesilmeyen tenkidlere son bir cevap olmaktır.

Özellikle Charles Darwin’le alakalı satırlar büyük tepki topladı, toplamaya devam ediyor.

Diyebiliriz ki, bütün bir insanlık tarihinde, bu kadar az tanındığı halde; bu kadar taşa tutulan, hırpalanan, yanlış anlaşılan, yanlış yorumlanan ve nefret toplayan başka bir isim yok… Durum o kadar vahim ki, Darwin lanet bir adam olarak yaşamış ve ölmüş olsa dahi; aleyhinde yapılan bütün bu haksız propagandalar, yerli yersiz suçlamalar, yanlış bilgiye dayalı yargılamalar yüzünden, bütün günahlarından sıyrılıp ilahi mahkemede rahatlıkla beraat edebilir. Darwin hakkında çok tekrar edildiği için çok doğru olduğu sanılan galat-ı meşhurları teker teker sıraladım ve karşıma şu tablo çıktı;

Darwin evrim teorisini ileri süren isimdir.

Yanlış… Darwin sadece evrim teorisinin duyulmasını sağlayan isimdir. Darwin’in bazı çağdaşları -Darwin’den bağımsız olarak- evrim teorisini dile getiren makaleler kaleme almışlardır. Alfred Russel Wallace, Darwin’den çok önce, dogal seleksiyonla ilgili bir makale yazmıştır. Darwin’in ve evrimi anlatan diğer Avrupalı bilim adamlarının, kendilerinden çok önce yaşayan; Ibn Haldun, El Biruni gibi Islam alimlerinin metinlerinden etkilenmiş olmaları da kuvvetle ihtimaldir.

Darwin, Galapagos adalarında yaşayan Ispinoz kuşlarının gagaları ve gıda kaynakları arasındaki uygunluğa bakarak, doğal seleksiyon yoluyla değiştiklerini ve evrim geçirdiklerini düşündü.

Yanlış… “Darwin kuşları” olarak da bilinen bu kuş türü, Darwin’in HMS Beagle gemisiyle yaptığı ve beş yıl süren araştırmasında topladığı 32 adet kuş türünden yalnızca biridir. Darwin’in getirdiği örnekleri araştıran Londralı Ornitolog John Gould, Darwin’in başka türlere ait olduğunu düşündüğü kuşlardan 12 tanesinin birbirine çok benzeyen yeni bir ispinoz türü olduğunu açıkladı. Darwin sadece Golopogos adalarından değil, beş yıl boyunca dolaştığı bütün adalardan çeşitli kuş türü örnekleri toplamıştır.

Darwin, ilkelden başlayıp daha iyiye, daha medeniye doğru bir gelişmenin olduğunu iddia eder.

Yanlış… Bilim, bulgulardan hareket ederek ulaştığı sonuçları ortaya koyar, yorum yapmaz. Evrim teorisinde de böyle bir yoruma rastlanmaz. Doğa bilimleri, eldeki delillere dayanarak insanoğlunun ve diğer tüm mahlukatın geçirdiği biyolojik merhaleleri anlatır ve bir teori ortaya koyarlar; evrim teorisi. Kainatın bundan sonra nasıl bir yol takip edeceği (Islami ifadeyle söylemek gerekirse; Sünnetullahın nasıl işleyeceği) konusunda yorum yapmazlar.

Darwin, “insan maymundan geldi” dedi.

Iki kere yanlış… Darwin; insanın insandan, şempanzenin de şempanzeden geldiğini söyler. Darwin, milyonlarca yıl önce yaşayan insanların şekil ve şemal olarak bizden biraz daha farklı olduklarını anlatmaya çalışan adamdır. Darwin’i goril şeklinde karikatürize eden Ingiliz gazetelerinin attığı iftira çamurunun yıllardır temizlenememesinde ise – hiç kuşkusuz- kilisenin büyük katkısı vardır.

Darwin güçlüden yanadır.

Yanlış, yanlış, yanlış… „Survival of the fittest“ , yani “güçlü olan kazanır” sloganı Darwin’e değil, Darwinizm’in öncülerinden Herbert Spencer’e aittir ve Darwinle hiçbir alakası yoktur. Evrim teorisinin çeşitli zorlamalarla „ateist“ düşüncenin hizmetine verilmesinde ve bu karışımdan ortaya çıkan „Darwinizm“ ideolojisinde Darwin’in bir payı yoktur. Darwin, yaşadığı ortama en iyi şekilde uyum sağlayan türün yaşamaya devam ettiğini, bunu başaramayanların nesillerinin tükendiğini savunmuştur. Evrim kendi bulgularıyla çelişen bir sloganı, kavramı veya iddiayı savunmaz. Evrime göre örneğin, „dinazorlar“ çok güçlü hayvanlardır ancak soyları tükenmiştir.

Bu liste daha da uzatılabilir… Bu yazılanlardan dolayı yazı sahibini Darwinci veya evrimci ilan edebilirsiniz ancak, Darwinist veya ateist ilan edecekleri –izninizle- şimdiden Allah’a havale etmek istiyorum. Az veya yanlış bilgi, taşdan heykellerin dikilmesi için zihinlerde müsait ve münbit bir zemin hazırlar. Beynindeki taşdan heykellerin darmadağın edildiğini gören insan için yegane savunma taktiği saldırmaktır… Saldırgan uslup sahiplerinin acılarını anlıyorum ancak burada belirtmeden geçemeyeceğim çok mühim bir nokta daha var;

Özellikle benim yurdumda evrim teorisinin çok az bilindiğini müşahede ediyorum. Evrimle ve Darwinle ilgili araştırmalarımda genellikle Almanca kaynaklardan istifade ettiğim için yazılarımda referans gösteremedim. 2009 yılının Darwin yılı ilan edilmesi de, ilgi duyan herkesin Evrim teorisi ve Darwinle ilgili daha fazla bilgi kaynağına, çok daha uygun fiyatlarla ulaşmasını sağladı. Türkiye’de ise öteden beri, evrimle ilgili objektif ve bilimsel kaynaklar, Adnan Oktar ve avanesinin güçlü gayretleriyle sansüre uğramakta, hatta hiç basılamamakta, dolayısı ile piyasada bulunamamaktadırlar.

Gelecek nesillerin tarafsız ve bağımsız bir vicdana sahip hakikat yolcuları olmalarını istiyorsak, onların sınır tanımayan tecessüslerine kelepçe vurmaktan, yollarına çıkan işaretlerin istikametlerini değiştirmekten vazgeçmeliyiz… Lütfen bu toprakların altını kazımaya ve geleceğimizi, dinimizi kullanarak çalmaya çalışanlara artık fırsat vermeyelim.

Evrim, Darwin vesaire

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6552, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Ñ╚╥┼╥’ın yanlışları ve Evrim sendromu

Yazar: Emine Karahocagil Arslaner

[Makale orijinal olarak haber10.com sitesinde yayımlanmış olup yazar, bahsi geçen siteden ayrılmış ve tüm yazıları kaldırılmıştır. Makale burda yazarın izniyle yayımlanmaktadır.]

Evrim Teorisi, Darwinizm veya İslam gibi konularda yeterince bilgi sahibi olamayışımızı veya yanlış bilgilerle doldurulmuş olmamızı anlıyorum lakin, şu internet çağında asgari bir “fikir tartışmalarında usul meselesine vakıf olamayışımızı anlayamıyorum. Diyebilirim ki, son iki gün içinde hayatımın en muhteşem, en güzide, en eşsiz ve benzersiz e-maillerini aldım. Ñ╚╥┼╥ cemaatinin internet alemindeki gücü malumumdu ama bu gücü ensede hissetmek çok farklı bir tecrübeymiş, anladım…  Ñ╚╥┼╥ repliğiyle cevaplayayım bu dostları;

He he Maşallah! Size de bunları Ñ╚╥┼╥, pardon Allah yazdırıyor sevgili dostlar(!)

Ñ╚╥┼╥’ı takdir eden vatandaşlarımıza gelince… Onların yazdıkları tenkidler hayli eğlenceli. En çok da hesap soran; bir sıfat, uzmanlık sertifikası, titre sorusunu evir çevir dayatan mesajlara bayıldım doğrusu.

Canım kardeşim, Ñ╚╥┼╥’ı çok beğeniyorsun ve bana -hiç düşünmeden- “sen kimsin ki yüzlerce kitap yazmış bir İslam mücahidini yalanlıyorsun?” sorusunu sorabiliyorsun! Onun da bilim adamı olmadığını, ilahiyatçı veya teolog olmadığını neden bilmiyorsun? Biliyorsan eğer, ona yakıştırdığın şeyi hangi gerekçeyle bu kaleme çok görüyorsun? Sakalım olmadığı için mi, yoksa bu mevzuda şöyle eli yüzü düzgün, kallavi bir derlemem bulunmadığı için mi? Şu köşecikte iki satır eleştiri yazmama öfkelenenler, evrim teorisini İslam’la barıştıran; bol resimli, cıvıl cıvıl atlasları piyasaya sürdüğümde “aferin” derler mi acaba? Denemek güzel olurdu ama “U.S.A” böyle bir projeye destek vermez.

Evet, ilahiyatçı değilim. Teoloji eğitimi de almadım ama Ñ╚╥┼╥’ın “xxx” programında dile getirdiği ve savunduğu tezlerin tamamının İslam dışı olduğunu bilecek kadar İslami literatürü haiz ve bu vukufiyetimi bütün samimiyetimle dile getirmeye cüret edecek kadar da gözü karayım. Sırayla gidelim;

1) “Bize herşeyi Allah yaptırıyor. Bizim hiçbir gücümüz yok ve biz hiçiz“ diyen Ñ╚╥┼╥; sarfettiği bu kelimeler, takındığı kaderci tutum ve savunduğu mistik anlayışla sadece İslam’daki “cüz-i irade“ kavramını yok saymakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir “imtihan” felsefesini de tarumar ediyor. Hristiyan akaidden farklı olarak, İslam akaidinde muazzam bir “imtihan” müessesi vardır. Bu müessese insanoğlunun “irade sahibi” bir mahluk olduğunun ve kendi cüz-i iradesi çerçevesinde yapacağı tercihler konusunda özgür bırakıldığının işaretidir. Allah Kur-an’da, O‘na yardımcı olduğumuz takdirde yardımını bulabileceğimizi açık bir dille ilan eder;

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (47:7)

Yine bu irade sayesindedir ki; başımıza gelen bütün güzellikler O’nun lütuf ve rahmetinin tezahürüdür; bütün kötülükler ise, kendi irademizle yaptığımız tercihlerin acı sonucudur.

“Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (42:30)

2) “10 yıl sonra Mehdi çıkacak, 20 yıl sonra Mesih inecek, bilmem kaç yıl sonra kıyamet kopacak“ gibi ve benzeri, gaybe dair kesin bilgi içeren iddialarda bulunmak, şirke düşmek kadar tehlikeli, yani affı zor bir günahtır, zira;

“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir.” (6:59)

Ve

“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır.” (31:34)

buyuruyor yüce kudret Kur-an‘da.

Ben biliyorum“ demek ve daha da ileri gidip tarih vermek, Allah’ın ayetine muhalefet etmek, yani “mütekebbirlik” yapmak, dahası; şeytanlaşmaktır. Bir takım ulemanın beyanlarına binaen bu tür sarfiyatlarda bulunmak; “ben demiyorum kitap diyor” aksanlı şark kurnazlığını zırh yapmak; mide bulandırmaktır. Ñ╚╥┼╥ genellikle Said Nursi‘nin eserlerinden alıntılar yapmaktadır. Bazı cin fikirlilerin, Said Nursi’nin “Isparta’dan bir büyük önder çıkacak“ dediğini ileri sürerek yıllarca Nur talebelerinin oylarını nasıl topladıklarını hatırlıyorum ve Üstad’ın kehanetlerde bulunduğuna inanmıyor, bilahare kitaplarının yer yer tahrif edildiğini düşünüyorum. Said Nursi bunları yazmış olsa bile, aklımızı kullanarak yazdıklarına yaklaşmak zorundayız. Biz yalnızca Kur’an’a iman ederiz.

3) Mehdilik konusunda hadis rivayetleri olduğu doğrudur ancak bunların hepsi ahaddır, yani tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bu kadar mühim bir meselenin Kur-an’da hiç zikredilmemiş olması ise çok dikkat çekicidir. Kur-an’da geçmeyen “Mehdi İnancı”na, yani; silahları susturacak, yaraları saracak, açları doyuracak, yetimleri güldürecek, haksızlığı yok edip mutlak bir “adalet”i tesis edecek, insanüstü güçlere sahip metafizik bir “deha”, bir “süperman“ idealine ve ümidine bütün dinlerde ve kültürlerde rastlıyoruz. Habeşistan Hristiyanları kralları Theodor’un birgün geri döneceğine inanıyorlardı. Moğolların mehdisi Cengiz Han’dı. İbn Haldun “Mehdi İnancı”nı eleştirdiği eseri Mukaddime’de, eski İran ve Çin kültürlerinde de bir “kurtarıcı”nın gelerek insanları bütün dertlerinden halas edeceğine inanıldığını belirtir ve tek başına bir şahsın bu kadar büyük bir ıslahatı gerçekleştirebilmesinin imkansız olduğuna işaret eder. Diğer hususlarda olduğu gibi bu mevzuda da Ñ╚╥┼╥; İncil ve Tevrat’daki kodlardan hareketle nefsani yorumlarda bulunarak müritlerinin zihni melekelerini törpülüyor ve dolaylı bir dil kullanarak mehdiliğini ilan ediyor. Bugün Hristiyanlıkta Mehdi’nin adı “Kurtarıcı Dositheos“‘dur ve bu efsanevi kahramanın İslam diniyle hiçbir alakası yoktur.

4) “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur”(33:40) ayeti, risaletin peygamber efendimizle birlikte sona erdiğini bildirir. Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne döneceğine inanmak nübüvvet’in son elçisinin Hz.İsa olduğuna, olacağına inanmaktır. Bu inanç İsevilikten, yani İncil’den onay alabilir ancak Kur-an’a göre Ruhul Kudüs’le desteklenen peygamber (Maide, 5:110), bizzat Allah tarafından yahudilerin elinden kurtarılmış ve Allah katına yükseltilmiş, dünyadaki hayatına son verilmiştir. Ayetteki “seni kendime yükselteceğim”(Nisa, 4:157) ifadesi yanlış yorumlanmış ve Hz.İsa’nın ölmediğine ve geri döneceğine dair delil olarak gösterilmiştir. Hz.İsa görevini yapmış, yeryüzünde Allah’ın mesajı (kelimesi) olmuş ve Allah, kelimesini kendi eliyle geri çekmiştir. Geri döneceğini ve irşadına kaldığı yerden devam edeceğini bildiren bir ayet yoktur.

5) Ve asıl mesele; Kur-an’da evrim teorisinin aleyhine sayılabilecek bir işaret yoktur. Bilakis Kur-an, insanoğlunun ‘merhaleler’den geçerek bugüne geldiğini anlatan ayetlerle doludur. Ve evet, Evrim; Darwinizm değildir. Darwinizm; evrimi konu alır sadece. Bazı dinsiz, kitapsız ve kendini bilmezlerin onu ideolojilerine malzeme etmeleri ve bir sentez vasıtasıyla iman sahiplerine saldırmaları ne Darwin’in, ne evrimin ne de dinin sorunudur. Bazı cahil cühela ateistler, komünistler, dinsizler sadece Allah’a değil Darwin’e de hesap vereceklerdir.

Darwin’in yaptığı ve yazdığı herşeyi, ondan yaklaşık bin yıl önce yaşayan El Biruni de yapmış ve yazmıştı. Darwin, gittiği her yerde göçmen kuşları, özellikle Beagle adasındaki kaplumbağaları inceleyerek evrim teorisine destek aramıştır. Aynı şekilde Biruni de, özellikle kazılarda elde edilen fosilleri inceleme imkanı bulmuş ve bununla arzın jeolojik değişimler geçirdiğini bilimsel bir dille savunmuştur.

Darwin bir bilim adamıydı. Kilisenin tüm saldırılarını bir bilim adamı vakarıyla karşılayarak polemiğe girmedi ve işini yapmaya devam etti. Bir kitabında, Tanrı’nın mevcudiyetini inkar anlamında “bir ateist olmadığını, anlayışının agnostik olarak” tanımlanmasının daha doğru olacağını yazmıştır. Darwin, yaratıcıyı inkar etmemiş, dini tartışmalara girmemiş, hatta bazı müslüman bilim adamları ve alimleri kadar ileri gitmemiş; insanın maymundan falan geldiğini öne sürmemiştir. Biyograflar, Tanrı’yı inkar etmesinin nedeninin de zaten evrim teorisi değil, çok sevdiği kızı Annie’nin ani vefatı olduğunu yazıyorlar… Darwincilerin düştükleri yanlışlara; “Sosyal Darwincilik“ adı verilen ve “mademki doğa en güçlüden yanadır o halde tüm zayıflar ortadan kaldırılmalıdır” gibi zorba ve zırva yaklaşımlara Darwin refere edilemez, edilirse de bilinmelidir ki: bu vebalin altından kalkılamaz.

Bu noktada bilinmesi elzem olan bir başka husus da bilim terminolojisiyle ilgilidir. “Tesadüf, rastlantı” gibi kavramlar bilimde, akli gerekçeler bulunamayan noktaları, yani tanımlanamayan bölgeleri izah için kullanılırlar. “Rastlantı“ bilim literatüründe gerekçesi saptanamayan değişken etkisine verilen isimdir. Gün geçtikçe bu değişkenlerin bulguları tesbit edilir ve böylece rastlantı sayısı azalır. Bilim buna “ilahi emir, irade” diyemez, derse araştırma yapmaya devam edemez. Bilimin amacı tesadüfleri açıklamaktır zaten. Ancak bir müslüman, bilimin tesadüf dediğine rahatlıkla “Akıllı tasarımın eseri“ diyebilir. Burada da bir tenakuzdan bahsedilemez, çünkü bilim ve din iki ayrı sahadır. Her sahanın kendine has kuralları, kanunları vardır. Bilim ve din birbiriyle savaşmaz, birbirini dışlamaz, birbirini horlamaz. Onları horlayan da, onları çarpıştıran da insanlardır.

Art niyetli insanlar…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7239, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Bir Müslümanın Soruları

Müslümanlara, ilgililere sormaları için soru önerileri

Dindarların din otoritelerine sordukları sorular çoğunlukla kişiseldir, belli bir minvalde dönmektedir ve açıkça söylemek gerekirse, kalitesizdir.

 Aşağıda; okuyan, tefekkür ve mukayese eden, tarih perspektifine sahip hayali/sanal bir dindarın ciddi, düzeyli soruları yer almaktadır.

 Soruları kısa ve özlü ifade etmeye çalıştım, mümkün ve belki gerekli ayrıntılara girmedim.

 Sorular genelde bilinen argümanları ihtiva etmektedir, yanı sıra, umarım bazı sorularla ilk kez karşılaşılacaktır.

 Dine küfretmek söz konusu değildir. Alaycı diye nitelendirilebilecek sorular, dinin (ayetlerin, hadislerin ve kültürün) doğasından (bizatihi kendinden) kaynaklanmadır, özel bir çabanın neticesinde değil. Şunu ekleyeyim: “doğa” o kadar uygun ki… Neyse; kendimi frenledim…

 Amaç, dindarların (tabii dinsizlerin de) farklı bakış açıları kazanmalarına katkıda bulunabilmektir.

 Hayali dindarın, sorularını takiben söyledikleri, vardığı hüküm dikkat çekicidir!

 Bu izahattan sonra artık, dindar kardeşimin din otoritesine/görevlisine/alimine sorduğu sorulara ve akabinde yazdıklarına geçebiliriz:

Bu izahattan sonra artık, dindar kardeşimin din otoritesine/görevlisine/alimine sorduğu sorulara ve akabinde yazdıklarına geçebiliriz:

 

  1. Allah’ın emirlerine ve peygamberimizin sünnetine uyarak yaşayan müminlerin, kendileri, aileleri, halkları ve tüm Müslümanlar için ettikleri duaların, ki cüzi iradeleriyle de ellerinden gelen her şeyi yapagelmektedirler, Allah tarafından, umumiyetle, yüzyıllardır kabul görmemesinin sebebi hikmeti nedir?
  2. Acaba ben mi rastlayamadım; mutluluğun, kazancın, bir işe girmenin vs. bir başkasının mutsuzluğu, kaybı, işe girememesi vs. anlamına geldiğine, geleceğine dair bir ayet veya hadis var mıdır? Müslümanların kazanç, iş gibi temennilerinde, dualarında bu hususu da düşünmeleri gerekmez mi? Bu bağlamda; futbolcuların gol atmak, galibiyet için dua etmeleri, ama attıkları gol (ki bazılarını “gayri nizami” atıyorlar), galibiyetleri (ki bunlardan sonra şükrediyorlar) yüzünden karşı takımdaki dindaşlarının üzüleceklerini göz önünde tutmamaları garip değil midir?
  3. İstihareye yatılması daima kişisel beklentilerle oluyor; Müslümanlar istihareye; tüm müminleri ilgilendirecek, İslam’ın yücelmesini sağlayacak konularda bilgiler, işaretler, ilhamlar, haberler, tavsiyeler almak için neden başvurmuyorlar?
  4. Bir sahih hadiste peygamberimiz, mealen, kemiklerle taharetlenmeyiniz, çünkü onlar cinlerin yiyecekleridir, demiştir. İslam alimleri, Kuran’da ateşten yaratıldıkları bildirilen cinlerin, başka Kurani bilgilerden hareketle farklı bir boyutta olduklarını veya enerji formunda olduklarını söylüyorlar. Bu bilgi ve yorumlara göre cinler bizim yaşadığımız boyuta nasıl geçmektedirler, metabolizmaları nasıldır, yedikleri kemikler hangi aşamada enerjiye dönüşmektedir?
  5. Bir hocamızdan, sanırım ayet ve hadislere dayanarak söylüyordu, cinlerin de çiftleştiklerini, aileleri olduğunu, savaşlar yaptıklarını duydum. Savaştıklarına göre, cinler de mi milletlere ayrılmışlardır; öyleyse insanlardan müteşekkil milletlerle aynı isimlere mi, yoksa farklı isimlere mi sahiptirler? Her şehrin cini ayrı mıdır? Şehirli, köylü, dağlı, göçebe diye ayrılırlar mı? Ne tür mesleklerle iştigal ederler? Onlarda da homoseksüellik ve lezbiyenlik sözkonusu mudur? Öyle ise; bir erkek insanın, bir kadın/dişi veya homoseksüel cin tarafından taciz edilmesi hadisesi ile karşılaşılmış mıdır?
  6. Cinler enerji ve çok hızlı olduklarına göre, onlardan, kişisel beklentilerimiz yerine, neden, İslam alemini tekrar görkemli kılacak istihbarat, bilim, teknoloji gibi konularda bilgi ve yardım almıyoruz ve bilimsel konularla ilgilenen Müslümanlar bu hususa hiç eğilmiyorlar?
  7. Aşırı yüksek sesi ve tekdüzeliği (galiba sadece 4 notayla okunması ve “aaa” ile “aahh” seslerinin baskın olması) yüzünden, bu tarzda okunan ezandan en başta Müslümanların rahatsız olması gerekmez mi; biz Müslümanlarda empati ve estetik gibi erdem ve güzellik anlayışı yok mudur? Ezan bile olsa gürültülü bir ortamda tefekkür mümkün müdür; biz Müslümanlar tefekkür etmiyor ve buna ihtiyaç duymuyor muyuz?
  8. Yaratmak (halk etmek) fiilini kullandığımda arkadaşlarım “yaratmak Allah’a mahsustur” diyerek bu fiili kullanmamam gerektiğini söylüyorlar. Anlamadığım, ben insanın yoktan bir şey yarattığımı, haşa, söylemiyorum ki zaten bu çok saçma; ayrıca, Allah’ın Alim, Baki gibi isimleri de var, fakat bu isimleri insan sıfatları ve eylemlerinde kullanabiliyoruz. Acaba İslam dünyasındaki üretkensizlik durumu, biraz veya büyük oranda, bu anlayış ve “icat çıkarma” ve “… ya meraktan ya .araktan…” türünden yaklaşımlarımız yüzünden mi?
  9. Kuran’ın bilimsel buluşları 1000 küsur yıl önceden bildirdiği söyleniyor. Ama ayetleri incelediğimde oradaki sözlerin buluşlarla örtüşmediğini görüyorum. Bu durumda yapılan bir tür sahtekarlık, Allah’ı ve Kuran’ı o sahtekarlığa ortak etmek değil midir? Ve böyle söylemler Müslümanları zor durumlara düşürmez mi? Keza bir zamanlar bal peteğinde Allah lafzı, ayda ezan, Gurodi, Kusto ve Amstrong’un Müslüman olduklarına dair haberler..?
  10. Bir kutsi hadiste yer alan, Allah’ın peygamberimize hitaben, mealen, kainatı senin yüzü suyu hürmetine yarattım, dediğine Müslümanlar yüzyıllarca nasıl inanabilmişlerdir; Hz. Muhammed (s.a.v), risalet belli oluncaya dek, haşa, Cenabı Allah’ın bilgisi dışında mı yaşamıştır?
  11. Çağrı filminde de sahnelenen ve bir hadise dayandırılan, imparatorlara mektup gönderip onları İslam’a davet etme hikayesinde, mektupların içeriğine baktığımızda, onlarda bir kanıt, küresel bir mesaj olmadığını okuyoruz… Bugün, insanların İslam’la şereflenmelerine vesile teşkil edecek küresel, evrensel, kültürlerüstü ve zamanlarüstü mesajlarımız, tabii ki bunlar ayetlerden ve kesin-sahih nitelikte hadislerden çıkmalıdır veya onlardan esinlenilmelidir, neler olmalıdır?
  12. Kuran indiği zaman (600’lü yıllar), Tevrat mutlaka ama İncil de çoktan standart hale getirilmişti. Bugün elimizde olan Tevrat ve İncil, Kuran’ın, mealen, elinizdeki kitabı tasdik ederim, dediği Tevrat ve İncil ile aynı… Bu arada, söylendiği gibi Kuran’da Tevrat ve İncil’in değiştirildiğine, tahrif edildiğine, bozulduğuna dair net bir ayete rastlamadım. Kuran’da bu kitaplarda yazılı ayetlerden, rahatsız edici hikayelerden neden bahsedilmemektedir? Zira o kitaplar baştan sona bozuk!
  13. Kuran Allah’ın kitabı ise, bütün ayetlerde Allah’ın seslenmesi gerekmez mi? Bir alimimizin açıklamasını okudum fakat tatmin olamadım; sizin görüşünüz nedir?
  14. Televizyonlarda din alimlerimizin karşısına dinsiz kişiler neden çıkamamaktadır? Acaba halkın-Müslümanların tepkilerinden ve genelde “görünen güçler”i kullanan “görünmeyen güçler”in operasyonundan mı korkulmaktadır? Bizatihi din alimlerimiz Allah’a ve kendilerine güvenerek tek taraflı konuşmaya itiraz edip dine aykırı görüş sahipleriyle tartışmayı neden istemezler?
  15. İslam, Kuran, hadisler ve din alimleri İslam dünyasında ve dünyada hangi değerleri; bürokratik, iktisadi, sosyal, eğitimsel vs. sistemleri ve kurumları meydana getirmiştir; bu değerler, sistemler ve kurumlar kendilerini yenilemişler midir? İslam, kendine has ve tüm insanlığa hitap eden, çağlara göre gelişen değerler, sistemler ve kurumlar geliştirmiş midir?
  16. Bir arkadaşım Kuran’daki yer merkezli ve bölgesel anlatımın, Allah’ın o bölgenin insanları anlayabilsin (ve kafaları karışmasın) ve bu yolla İslam yayılabilsin diye kullandığını söylemektedir. Anlayamıyorum; böyleyse, zımnen Allah’ın gücünün ve bilgisinin kısıtlı olduğu ve Kuran’ın indirildiği yere ve döneme ait olduğu kastedilmiş olmuyor mu? Yine anlamadığım; bazı ayetler o zaman, yüzyıllar boyunca ve şimdi de anlaşılmamakta (ve kafalar her zaman karışmış/karışık görünmektedir). Allah, o hiç anlaşılmayan ayetler yerine, insanlığın yeni bilgiler neticesinde çözebilecekleri ayetler indirmeyi neden tercih etmemiştir? Bunların hikmeti nedir?
  17. Kuran’da şeytan, melekler, cinler, huriler ve gılmanlar, büyü, rüyaların yorumlanması gibi hususlar, hikayeler tasvir amaçlı ve mecaz mıdır; Allah yeni bir kitap indirseydi bu hususlar bulunur muydu?
  18. Neden pek çok Müslüman ve devlet; inandıklarımıza aykırı düşünceleri seslendirenleri ve yazanları, yazdıklarıyla, savunduklarıyla değil de, kişilikleri, kimlikleri ve hayatlarıyla değerlendiriyor, ithamlarda bulunuyor, tehdit ediyor, öldürüyor? Bizim de aynı yöntemlerle (kitaplarla, kanıtlarla…) cevap vermemiz gerekmez mi? Bizim delillerimiz, dayanaklarımız, kültürümüz, bilgimiz yeterli değil mi?
  19. İslam tarihindeki bazı menfi gelişmeler kafirlerin ve münafıkların fitnelerine bağlanmaktadır. Keza yakın tarihte, mesela ülkemizde Müslümanların toplu olarak katıldığı ve bireysel olarak yaptığı katliamlara yine fitnelerin ve kışkırtmaların sebep olduğu… Peki biz Müslümanlar fitneye ve kışkırtmalara karşı duracak donanıma, bunları anlayacak akla hiç sahip olamamış mıyız ki..?
  20. Acaba; doğasal, içtimai, iktisadi, tıbbi vs. olgular hakkında salt “Allah’tandır” yaklaşımımız, yüzyıllardır ve belki hala daha, bu konularda fikir üretmemizi, teoriler bulmamızı vs. engelleyegelmekte midir?
  21. Dinsizlere, evrenin yaratılışı ve sona erdirilmesi (kıyameti) konusunda bilgi üstünlüğümüz var gibi görünüyor; ama onların açıklanıp yorumlanmasında ve bu iki tarihin arasında çok zayıf değil miyiz?
  22. Dünya tarihinde toplumların gelişiminde, küçük-kısa kesintiler hariç, bir süreklilik tespit ediyoruz. Elbette bu, Allah’ın bir yasasıdır. Keza, dil de sürekli gelişen, yenilenen bir şeydir. İkisi de bir vakıa olduğuna göre, buradan, Kuran’ın, oradaki sözcüklerin ve ifadelerin (kozmoloji, ekonomi, hukuk vs. hususlarının) sadece dönemin ve şartların çerçevesinde anlaşılması ve sonraki yüzyıllara ve belki coğrafyalara şamil olmadığı sonucu çıkmıyor mu? Buradan Kuran çalışmalarında, aslında yapılan 7. yüzyıl Arap dili, tarihi, ekonomisi, hukuku, kültürü araştırması olmuyor mu?
  23. Yüzyıllardır ve günümüzde imanımızın en önemli unsurları olarak görüp uyguladığımız şeylerin Kuran’da olmadığını veya çok azının olduğunu veya çok az değinildiğini tespit ediyorum. Mesela bizim cenabetlik, başörtüsü gibi konularda adeta deyim yerindeyse olmak-olmamak tavırları sergilememiz… İhtilam olduğumuzda sadece ıslanan yerlerimizi yıkamak ve çamaşırımızı değiştirmek, ve sağlık-estetik-eşitlik-tutarlılık açılarından yanlış ve gerekçeleri manasız görülen mevcut başörtüsü uygulaması yerine sade, düzgün, dikkat çekmeyen biçimli saç ve giyim tarzını tercih etmek daha doğru ve uygun değil midir, ve asıl hassas olunması gerekenlerin şeyler haklara riayet, diğerkamlık, yaratıcılık, dayanışma gibi değerler, faziletler, nitelikler değil midir?
  24. Bin yıllardır ve halihazırda, dünyada ve ülkemizde, din referanslı veya değil, iktidar ve güç arzulu insanlar, gruplar ve devletler arasındaki savaşlar ve eylemler neticesinde sayısız masum insan mağdur ve kurban olmaktadır. Kuran’da ve hadislerde bu hususa değinilmekte midir? İktidar ve güç sözkonusu olduğunda, insanların Allah nezdinde de kıymetleri yok mudur?

 … Sayın ilgili, hocaefendi… Yukarıdaki sualleri yazarken Kuran’ı ve Kitabı Mukaddes’i ve dahi pek çok kitabı tekrar karıştırdım, internette gezindim. Düşündüm, gözledim, karşılaştırdım, değerlendirdim… Ve bunları yaptıkça soruların sayısının haddi hesabı olmayacağını fark ettim. O nedenle burada kesiyorum. Bir yerde bunca soru varsa, çıkıyorsa, o halde orada büyük bir sorun vardır… Galiba durumu anladım, hatta çözdüm bile diyebilirim. Bu bana, şimdi, bir zamanlar zor matematiksel problemleri, denklemleri çözerken duyduğum hazzı veriyor…

Kesiyorum ve eğer şimdiye kadarkiler gibi uzun, dolambaçlı, konuya girmeyen, rivayetleri ve rüyaları kanıt diye sunan, çağımızın dünya ve evren bilgisini, insanlığın bu sayede ulaştığı bilinci görmezden gelen ve Kuran’la çatışan cevaplar ve yorumlar yazacaksanız hiç yorulmayın, ne okuyabilirim ne de teşekkür ederim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 555, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İsa: Mesih, Tanrı’nın oğlu, Tanrı, Peygamber? Hangisi? Yoksa sadece bir mit mi?

İsa konusuna ilk olarak Musevilikten başlayalım. Musevilikte İsa ile ilgili birşey var mı? Tevrat’ta Davud’un soyunda genel bir Mesih’ten bahsediliyor ve bu Mesih’in bazı kahenetleri yerine getireceği söyleniyor. Yani Tevrat’ta bahsi geçen Mesih’in kim olduğunu anlamak için kehanetlerin yerine gelip gelmediğine bakmak gerekiyor. Günümüzde Museviler bu kehanetlerin yerine gelmediği için bekledikleri kurtarıcının yani Mesih’in henüz gelmediğini düşünüyorlar. Ayrıca İsa’nın Mesih olmadığına inanmalarının diğer sebepleri İsa’nın beklenen Mesih’in kişisel özelliklerini taşımıyor olması, Hristiyanlık ile Musevi teolojisi arasında çelişkiler olması ve bazı başka nedenler de mevcut (1).

Hristiyanlar ise Tevrat’ta anlatılan kehanetlerin önemli bir bölümünü gerçekleştirdiği için müjdelenen Mesih’in İsa olduğuna inanırlar. İnsanlara birçok mucize gösterdiğine ve biyolojik bir babası olmadan Meryem’den doğduğuna inanılır. Hristiyanlara göre İsa hem Tanrı’nın oğlu hem de aynı zamanda Tanrı’dır (2). Hristiyan inacına göre İsa dünyaya tekrar gelecektir ve Tevrat’ta anlatılan kehanetleri tamamlayacaktır.

İslamiyette de İsa’nın önemli bir yeri vardır. Kuran’da birçok yerde “Meryem oğlu İsa” diye geçer ve Meryem’in bakire olmasına rağmen İsa’yı doğurduğu inancı Hristiyanlıktaki ile aynıdır. Ama İslamda Hristiyanlıktaki gibi İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu gibi bir inanış yoktur. Ayrıca Hristiyanlıktaki İsa’nın aynı zmanda Tanrı da olduğu inancı Kuran’da açıkça reddedilmiştir (3). İslama göre İsa önemli bir peygamberdir ve İncil kendisine vahiy ile indirilmiştir. Ayrıca Kuran’da İsa’dan “Mesih” diye de bahsedilir ama bu kavramın Hristiyanlıktaki Mesih kavramı ile aynı değildir çünkü Hristiyanlıktaki İsa Mesih (Jesus Christ) aynı zamanda tanrısal özelliklere sahiptir, Tanrı’dır (4). İslamda ise hiçbir peygamberin tanrısal özellikleri yoktur.

İsa’nın ölümü konusunda da İslam ile Hristiyanlık görüşü arasında farklılık vardır ama bu farklılık bu yazı açısından önemli olmadığı içni onu geçeceğim. Bu yazı açısından önemli olan benzerlikler. İslam ile Hristiyanlığın üzerinde kesin olarak anlaştığı bir konu var: İsa’nın varlığı. Her iki dine göre de mucizeler gerçekleştirmiş olan İsa diye biri günümüzden 2000 yıl önce yaşamıştır.

Peki bu gerçekten doğru mu? Yani böyle biri grçekten yaşadı mı? Bu konuda tarihi belgeler var mı? Yani İsa’nın varlığını gösteren tarihsel deliller var mı?

İsa’nın yaşadığı dönemde Filistin’de dini ve siyasi olayları birçok tarihçi ve filozof vardı ama bunların hiçbirinin yazılarında İsa’dan bahsedilmez. Yani İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yaşamış olan kişilerin yazılarında İsa’dan bir kere bile bahsedilmiyor. Bu biraz garip çünkü İncillerde (Yeni Ahit’in ilk dört kitabı olan ve Türkçe’de İncil diye bilinen Mark (Markos), Matthew (Matta), Luke (Luka) ve John’un (Yuhanna) yazdıkları kitaplarda İsa’nın hayatı, yaptıkları ve öğretileri anlatılır. Bunların en erken yazılmış olanı M.S. 70 yılı civarında yazılmış olan Mark’ın İncilidir. Diğerlerinin Mark’ın İncilinden sonra yazıldığı kabul edilir. İsa ise M.S. 29-36 arasında ölmüştür. Yani İncillerin tamamı İsa’nın ölümünden yaklaşık 40-50 yıl sonra yazılmıştır diyebiliriz.) İsa’nın gerçekleştirmiş olduğu inanılmaz olaylardan, mucizelerden bahsediliyor ve bu sayede ününün hızla yayıldığı söyleniyor. Matthew 4. bölümde ve Luke 6. bölümde şöyle diyor:

Matthew 4:23-25 İsa, Celile bölgesinin her tarafını dolaştı. Buralardaki havralarda ders veriyor, Göksel Egemenliğin müjdesini duyuruyor, halk arasında rastlanan her hastalığı, her illeti iyileştiriyordu. O’nun ünü bütün Suriye’ye yayılmıştı. Çeşit çeşit hastalıklara yakalanmış, ıstırap içinde olan, cine tutsak,saralı, felçli olanların hepsini O’na getirdiler, O da onları iyileştirdi. Celile, Dekapolis, Kudüs, Yahudiye ve Şeria nehrinin ötesinden gelen büyük kalabalıklar O’nun ardından gidiyordu.

Luke 6:17-19 İsa bunlarla birlikte aşağı inip düzlük bir yerde durdu. Öğrencilerinden büyük bir kalabalık ve tüm Yahudiye’den, Kudüs’ten, Sur’la Sayda yakınlarındaki kıyı bölgesinden gelen büyük bir halk topluluğu da oradaydı. İsa’yı dinlemek ve hastalıklarından şifa bulmak amacıyla gelmişlerdi. Kötü ruhlardan sıkıntı çekenler de iyileştiriliyordu. Kalabalıkta herkes İsa’ya dokunmak için çabalıyordu. Çünkü O’nun içinden akan bir güç herkese şifa veriyordu.

Bu tip olayların hiçbir tarihi belgede yer almıyor olması garip. Hele bir de o döneme ait olaylarla ilgili birçok tarihi belge varsa. Yani mucizeler gerçekleştiren birinin izlemek için, şifa bulmak için büyük kalabalıklar hareket ediyor, insanların gözleri önünde mucizeler gerçekleşiyor ama bunları belgeleyen tek bir tarihi belge yok.

Doğru zamanda (M.Ö. 20 ile M.S. 40 arasında) doğru yerde (Judea yani bugünkü Batı Şeria bölgesi) olan İskenderiyeli Philo (Philo of Alexandria) önemli bir tarihçi ve filozoftu. 850000 kelimeden fazla yazısı günümüze kadar gelmiştir. Ama bunların içinde İsa’dan veya yaptığı mucizelerden bahseden tek bir kelime bile yok. Aynı şekilde İsa ile çağdaş olan birçok tarihçi ve filozof içinde ondan, yaptıklarından veya mucizelerinden bahseden bir tane bile yok.

Matthew 14:19-21 Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı; sonra ekmekleri bölüp öğrencilerine verdi, onlar da halka dağıttılar. Herkes yiyip doyduktan sonra on iki sepet dolusu yemek artığı topladılar. Yemek yiyenlerin sayısı, kadın ve çocuklar hariç, yaklaşık beş bin erkekti.

İnsanları mucizevi şekilde iyileştiren, binlerce kişiyi 5 ekmek ve 2 balık ile doyurabilen ve dolayısıyla yapabildikleri sayesinde neredeyse herkes tarafından tanınan birinin adının o dönemin olaylarını not alan ve yazan kişiler tarafından bir kere bile belirtilmemiş olması gerçekten düşündürücü.

Hristiyan.net sitesinde İsa Mesih Gerçeği başlıklı bir yazıda Hristiyanlık dışı tarihi kaynaklarda İsa’nın belirtildiği iddia ediliyor. Kısaca bu iddialara bakalım:

Romalı yazarlar arasında Bitinya valisi olan Pliniyus, İ.S. 112 yıllarında İmparator Trayanus’a yazdığı bir mektupta, bölgesinde yaşayan Hristiyanların “haftanın belirli bir gününde, daha gün doğmadan bir araya gelip İsa Mesih’i Tanrı olarak yücelten ilahiler söylediklerini” yazmaktadır.

İlk olarak orijinal kaynakta İsa Mesih değil sadece Mesih geçiyor: “…[the Christians] sang in alternate verses a hymn to Christ, as to a god” (Josh McDowell, “Evidence for Christianity”, 2006, s. 87). Sadece Christ yani Mesih deniliyor. Aslında bu çok önemli değil çünkü burada İsa’nın varlığına değil Hristiyanların varlığına delil vardır. Yani M.S. 112 yılında Hristiyanlar olduğunu gösteriyor bu tarihi kaynak. Burada İsa’nın varolduğunu gösteren herhangi bir veri yok. Bir diğer iddiaya bakalım:

İ.S. 115 ile 117 yılları arasında tarihçi Takitus, ‘Roma Tarihi’ adlı yapıtında, İ.S. 64 yılında Roma’yı yakıp kavuran yangının sorumlusu olarak zamanın Hristiyanlarının suçlandığını yazmakta ve Hıristos’un, ki Hristiyanlar bu ismi buradan almışlardır, İmparator Tiberyus’un yönetimi döneminde vali Pontiyus Pilatus tarafından ölüm cezasına çarptırılışı konusunda yorumlarda bulunmaktadır.

Bu kaynağın doğruluğundan şüphe etmek için önemli birkaç neden var. Mesela orijinal kaynakta Pilatus için vekil (procurator) diyor ama gerçekte Pilatus valiydi (prefect). Birinci yüzyılda hiçbir Yunan veya Romalı tarihçi “Hristiyan” tabirini kullanmamıştır. Hristos (Christ) ve türevi olan Hristiyan (Christian) kelimeleri Trajan’ın İmparatorluğu zamanında yani Tiberyus’un yaşadığı dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca İncillerde de Hristos veya Hristiyan kelimeleri geçmez. Bunlar daha sonradan kullanılmaya başlanan kelimelerdir. İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yani M.S. 36′dan önce İsa’nın Hristos, takipçilerinin ise Hristiyanlar olarak adlandırılması bu kaynağın güvenilirliği hakkında soru işaretleri oluşturmakta ve bunun Tiberyus tarafından kendi zamanında yani M.S. 110′larda o dönemde yaşayan Hristiyanlardan duyduklarına dayanarak yazıldığı düşüncesini desteklemektedir (5).

Ayrıca 3. ve 4. yüzyıllarda Hristiyanlıkla ilgili delilleri ortaya koymaya çalışan Hristiyan din adamlarından hiçbiri bu alıntıya başvurmamıştır. İsa’nın varlığına dair ellerindeki tüm delillerden daha kuvvetli olabilecek böyle bir belgeyi kullanmamış olmaları düşündürücü. Mesela Tertullian, Tiberyus’un birçok çalışmasından faydalanmasına rağmen bu bölümden alıntı yapmamıştı (5). Neden acaba? Belki de o tarihte böyle birşey yoktu. Böyle önemli olabilecek birşeyi kullanmaması için başka nasıl bir sebep olabilir?

Bir diğer iddia şöyle:

Ama Yosefus, bundan yaklaşık 20 yıl sonra yazdığı ‘Eski Yahudiler’in Tarihi’ adlı yapıtında, Vaftizci Yahya diye de bilinen Yahya Peygamber’den açıkça söz etmekte; ve bir bölümüne başkâhin Hanna’nın, “Yahudiler’in Yüksek Kurulu’nu toplantıya çağırarak, Mesih diye bilinen İsa’nın erkek kardeşi Yakup’la, kanunları çiğnemekle suçladığı diğer bazı kişileri mahkeme önüne çıkardığını” yazmaktadır. Başka bir yerde İsa’nın kişiliği, mucizeleri, öğretileri ve çarmıha gerilişi konusunda oldukça uzun yorumlarda bulunmaktadır.

Yosefus’un (Josephus) İsa’nın kişiliği, mucizeleri, öğretileri ve çarmıha gerilişi konusunda yazdıklarının sahtekarlık olduğu, daha sonradan ekleme olduğu hristiyanlar tarafından bile kabul edilmektedir. 4. yy’a kadar bunlardan kimsenin haberi yokken bir anda Eusebius tarafından Yosefus’un olduğu iddia edilmiştir ve kanıt olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ama ünlü hristiyanlık apolojisti Lee Strobel, The Case for Christ kitabında bunun sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir (6). Hatta Katolik Ansiklopedisi’nde bile bu alıntı sahtekarlık olarak belirtilmektedir (7).

Sonuçta tüm bunların ışığında insanın aklına “İsa ve çevresinde oluşturulan Hristiyanlık sadece bir mit mi?” sorusu geliyor.

İlgilenenler için bu konuda okunabilecek ve yukarıda kısaca bahsettiğim noktalara daha ayrıntısıyla değinen birkaç yazı tavsiye etmek istiyorum:

[Not: Bu yazı ilk olarak 23.09.2007 tarihinde yayımlanmıştır.]

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7740, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Evrim Teorisi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Yazar: AHHA

Bu yazımızda Evrim Teorisi ile ilgili sıkça sorulan sorulara, itiraz edilen noktalara değinmeye çalışarak bu işleyiş mekanizmanın ayrıntıları hakkında bilgi edinerek Evrim konusunun daha iyi anlaşılmasını umuyoruz.

—“Evrim” ve Evrim teorisi nedir?

Evrim, bir popülasyonun gen havuzundaki (popülasyondaki tüm canlıların genlerinin toplamı) gen frekansının ortam şartlarının değişmesiyle birlikte zamanla değişime uğramasıdır.

Somut ve basit bir örnek vermek gerekirse, bir popülasyon bireylerinin zengin bir göz rengi çeşitliliğine sahip olduklarını düşünelim. Göz renklerini (en açığından en koyusuna kadar) oluşturan “pigment”leri kodlayan genlerin popülasyon içinde yaklaşık olarak aynı sıklıklarda bulunduklarını farz edelim (10 göz rengi var ise her biri % 10 oranında olacaktır).

Örneğin, bu popülasyonun yaşadığı bölgeye ulaşan güneş ışınlarının miktarında artış olsun. Böyle bir değişimle birlikte yüzlerce yıl içerisinde bu popülasyonda parlak güneş ışınlarından etkilenmeyen koyu renkli gözlere sahip bireyler avantajlı duruma geçeceklerinden seçilime uğrayacaktır. Bu bireylerin popülasyondaki sayısı, moleküler düzeyden bakarsak koyu renkleri oluşturan genlerin sıklığı artacaktır. Popülasyonun “gen frekansı” değiştiği için de popülasyon “evrimleşmiş” olacaktır. Evrim, birey bazında değil, popülasyon çapında olur.

yaşam_ağacı

Tüm canlılar hayatta kalmaya çalışma güdüsüyle hareket ederler. Bu mücadelede ortama en iyi uyum sağlayıp üreyenler seçilecektir. Bu durum popülasyon genetiğinin değişimine neden olacaktır. “Evrim teorisi” de doğadaki bu değişim-dönüşüm gerçeğinden yola çıkarak tüm canlıların ortak bir atadan türeyerek geldiğini söylemektedir.

—Evrim mi, Evrim Teorisi mi? Bilim camiasında kabul gören hangisidir?

Bilim camiası Evrim’i bir GERÇEK olarak kabul etmektedir. Teori olan ise Evrim’in mekanizmalarıdır. Teori olması da, bu mekanizmaların bir gün çürütülebileceği anlamına gelmemektedir. İzâfiyet ya da Kuantum teoremleri ne kadar doğru ise Evrim’in teori olan mekanizmaları (doğal seleksiyon, mutasyon, genetik sürüklenme vs.) da o kadar doğrudur. Doğruluklarından şüphe yoktur. “Teori”nin bilimsel tanımı, gözlemlerle kendisini sürekli olarak doğrulatabilen, desteklenebilen açıklamalardır.

— Evrim sadece bir “Teori” midir, yâni kanıtlanmış bir gerçek değil midir?

Bilim literatüründe, “Teori” kavramı “gözlemlerle, yeni bulgularla sürekli desteklenen” bilimsel açıklamalara denilir. Teori, varsayım demek değildir. Evrim Teorisi’ne “teori” denilmesi de bu kabildendir. İzafiyet veya yerçekimi teorilerine neden “teori” deniliyorsa, Evrim Teorisine de bu sebeple “teori” denilmektedir.

Teori, gözlemlerle sürekli test edilebilen açıklamalar bütünüdür. Ve evrim bu testlerden her seferinde başarı ile geçmekte ve kanıtları her zaman toplanmaktadır. Tıpkı izâfiyet ve kuantum teoremlerinde olduğu gibi.
“Teori” kavramının yanlış kullanılmasından kaynaklanan yanlış düşünceden dolayı evrimin kanıtlanmamış, her an çürütülebilir bir olgu olarak düşünülmesi yanlıştır.

— Genetik çeşitliliği (değişik göz renkleri gibi) meydana getiren mekanizma nedir?

Canlılardaki bu zengin çeşitliliğin en temel nedeni mutasyonlardır! Mutasyon, bir sonraki nesle aktarılan genetik değişimlerdir. Herhangi bir hücrede, her hangi bir zamanda herhangi bir genetik değişim meydana gelebilir. Ama bizleri ilgilendiren üreme hücrelerinde meydana gelen değişimlerdir. Çünkü üreme hücrelerinde meydana gelmekte olan genetik değişimler (zararlı, iyi ya da nötr) gelecek jenerasyona aktarıldığından mutasyon olarak kabul edilir ve adlandırılır.

Mutasyonlar canlı hücrelerinde her zaman meydana gelmekte ve çeşitliliği artırmaktadır. Yararlı mutasyonlar ile canlının genetiğinde bilgi artışı meydana gelir. Çeşit çeşit göz veya deri renginin olmasının nedeni, o özelliği kodlayan genin mutasyonlar sonucunda çeşitli varyasyonlarının ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır.

Herhangi bir göz rengini kodlayan gende meydana gelebilecek bir(kaç) bazlık (DNA molekülünün harfleri A, T, C, G) değişim genin ürünü olan protein molekülünün 3 boyutlu yapısında küçük değişimlere neden olacaktır. Bu yapısal değişiklik ile proteinden yansıyacak olan ışığın rengi farklı olursa ortaya yeni bir göz rengi çıkmış demektir.

— Mutasyona sebep olan etkenler nelerdir?

Genetik değişimlerin büyüklüğü tek bir harfin değişiminden kromozomal çaptaki büyük parça değişimlerine kadar uzanır. Bu değişikliklerin en büyük nedeni hücrenin bölünme (DNA’nın kendini kopyalaması, kromozom ayrılmaması vs.) sürecinde yaptığı hatalardan kaynaklanmaktadır. DNA tamir mekanizması her zaman hataları düzeltemeyebiliyor. Diğer önemli sebep de dış kaynaklı yüksek enerjili ışınlar (radyasyon) ve bazı kimyasal maddelerdir.

— Mutasyonların her zaman tahrip edici olduğu ve genetik bilgiyi azalttığı söyleniyor.

Tahrip edici mutasyonlar, hayati öneme sahip proteinlerin genetik kodlarında değişiklik meydana geldiğinde veya kromozomların yapısındaki büyük değişimler (sayı artışı-azalması, parça eklenmesi, kopması) sonucunda gözlenir. Hayati öneme sahip proteinlerin gen dizisindeki değişimler milyarlarca yıl geçse bile çok az olacaktır.

mutasyonÖrneğin, DNA molekülünü saran “Histon” adlı proteinler DNA’yı korumak gibi hayati derecede bir öneme sahip olduklarından milyarlarca yıldır çok az değişime uğramıştır. İnek ve bezelye gibi çok farklı iki türde bile “Histon” proteinini kodlayan genetik şifrenin sadece iki karakteri farklıdır.

Ama daha az bir öneme sahip, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan “fibrinojen” adlı proteinler ya da kan proteinlerinden “hemoglobinin” farklı türleri geçelim, aynı tür içinde dâhi birçok varyantı vardır. Bu durum moleküllerin genetik kodunda meydana gelmiş birkaç değişikliğin pek de önemli olmadığını gösteriyor. Bu küçük değişikliklerin birikmesi milyonlarca yılda farklı farklı hemoglobin (vb.) moleküllerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Genetik değişiklik biyomoleküle zarar verecek ölçüde değilse, proteinin yapısında meydana gelen küçük değişim o proteinin işlev gören farklı bir varyantını oluşturacaktır. Varyasyonlar birer genetik çeşitliliktir. Tür içerisinde bu tarz mutasyonların gerçekleşmesi popülasyonun gen havuzundaki çeşitliliği artıracaktır. Bu da mutasyonların her zaman genetik bilgiyi azaltmadığı anlamına gelir.

Zararlı ve yararlı mutasyonları şu örneğe benzetebiliriz: “Okuduğunuz cümledeki harflerin yerlerinin kayması” tümcesinde “okuduğunuz” kelimesindeki “n” harfi “m” ye dönüştüğünde cümle yeni bir anlam kazanmaktadır. Bu yararlı bir mutasyondur, çünkü yeni cümlemiz de anlamlıdır. Ama cümlemizden “harflerin” kelimesini çıkarttığımızda cümle anlamında tahribat meydana gelecektir. Bu da zararlı bir mutasyondur.

Meydana gelen değişimlerin kimi de hiç bir olumlu ya da olumsuz etkiye neden olmayabilir. Bunu da “bir” kelimesinin “bi” ye dönüşümü olarak temsil edebiliriz. Cümledeki yapısal değişikliğe rağmen anlam bakımından hiçbir değişiklik yoktur. Bu tip mutasyonlara nötr=etkisiz mutasyonlar denilir (Protein yapısında olumsuz ya da olumlu etki yapmayan mutasyonlar). Zararlı ve faydalı mutasyonların görülme sıklığı çok az iken etkisiz mutasyonların sıklığı fazladır.

sinekTahrip edici zararlı mutasyonların daha çok gerçekleşiyor zannedilmesinin nedenlerinden birisi de zararlı mutasyonun etkisini yeni doğan canlının fizyolojisinde (fenotip) direkt olarak göstermesindendir. Canlı ya yaşayamayacaktır ya da sakat bir şekle bürünecektir. Yararlı veya etkisiz mutasyonların ise tanınmaları zordur, çünkü etkilerini canlının anatomisinde direkt olarak göstermeyebilirler.

— “Faydalı mutasyon oranı” çok az iken yeni özelliklerin oluşması dolayısıyla yeni türlerin evrimi nasıl gerçekleşmektedir?

İlk önce Darwin’in geliştirdiği “doğal seçilim” mekanizmasının ne olduğunu kavramamız gerekecek.
Doğal seleksiyon mekanizmasına göre herhangi bir özellik=gen bulunduğu canlılarda popülasyon içerisindeki diğer bireylere göre “hayatta kalabilme” açısından avantaj sağlıyorsa bu genin sıklığı (frekans) zamanla artacak ve popülasyonda baskın hale gelecektir.

Örneğin; bir ceylan popülasyonunda, çitalardan hızlı koşabilmesi sayesinde kurtulabilen ceylanların oranı (=dolayısıyla hızlı koşmalarını sağlayan genler) popülasyon içerisinde kendiliğinden artacaktır.

Şimdi asıl konuya dönersek… Doğal seçilime uğrayan bireylerin çevreye uyumunu sağlayan mutasyonlar büyük olasılıkla çevre koşulları değişmeden önce meydana gelmiştir. Ortam koşulları değişmeden önce canlıya ne yarar sağlayan, ne de zarar veren bu Etkisiz=Nötr mutasyonlar ortam koşullarının değişmesiyle kendilerini belli ederler; yâni ortam koşulları değiştiğinde, bulundukları canlıların yaşama şansını artırabilirler. Nâdir görülen faydalı mutasyonların aksine nötr mutasyonlar canlılığın evriminde lokomotif görevi görürler. Bu mutasyonlar değişen ortam koşullarına göre canlıya yarar da zarar da verebilir.

antibiyotikÖrneğin, ortalama sıcaklığın 25 °C olduğu bir ortamda yaşayabilen bir bakteri geçirdiği mutasyonla -10°C’de de yaşama yeteneği kazanmış olabilir. Bulunduğu koşullarda bu yetenek kendisi için bir zarar ya da yarar sağlamayacaktır. Mutasyon ilk etapta etkisiz kalacaktır. Fakat bu bakteri türünün yaşadığı ortamın sıcaklığı herhangi bir sebeple çok düşük değerlere düştüğünde bu yeni ama saklı özelliğe sahip bakteriler ve onların nesilleri daha fazla yaşama şansına sahip olacaklardır. Sonuçta zamanla soğukta yaşama yeteneği olan bir ırk ortaya çıkacaktır.

Diğer bir örnek vermek gerekirse… Laboratuar ortamında bir bakteri kültürünün üzerine onları öldürecek antibiyotikler verildiğinde hepsinin ölmesi beklenirken az da olsa birkaç bakterinin çoğalmaya devam ettiği görülecektir. Hayatta kalan bu bireylerde de nötr mutasyonlar etkisini göstermiştir. Bu bireylerde antibiyotiğe dirençli olma özelliği onlara antibiyotik verilmeden önce oluşmuştu; ancak antibiyotik verilmeden önce bu özelliğin hiçbir olumlu ya da olumsuz katkısı yoktu. Yalnızca ortam koşulları değiştiğinde kendini gösterebildi ve kimisine hayatta kalma şansı verdi. Eğer verilen antibiyotiğe dayanıklılık sağlayan bu mutasyon (gen) bulunmasaydı ortamdaki tüm bakteriler yok olacaktı.

Doğal seçilimin hangi yönde ortaya çıkacağı bilinmediği için, bir canlı türünde etkisiz mutasyon çeşidinin fazla olması türün değişen koşullara uyum yeteneğini artıracaktır.

— Türlerin değişime uğradıklarının kanıt(lar)ı var mıdır?

Çevre şartları değişiyor ise türler de değişime uğrayacaktır (binlerce, hatta milyonlarca yıl sürecek bir süreç). Bundan 30–40 yıl öncesine kadar değişimin izlerini belirlemenin tek yolu sadece bulunan “fosil” bulguları üzerinde yapılan tetkikler iken, artık gelişen moleküler biyoloji teknikleriyle tür içi çeşitlenmeler ve türler arası farklılıklar moleküler düzeyde takip edilebilmektedir. Hatta moleküler izlerden yola çıkarak türlerin birbirlerinden ne kadar zaman önce ayrıldıkları da belirlenebilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak iki örnek verelim:

İlk örneğimiz çok hızlı evrimleşebilen virüslerden… Bilindiği gibi AIDS hastalığına neden olan HIV–1 virüsü, girdiği canlının savunma sistemi hücrelerinde kendisini çoğaltarak hücreleri işgâl eder. Bu işlemini gerçekleştirebilmesi için kendisi için çok önemli bir enzim kullanmaktadır. AIDS hastalığı insanlık için ciddi bir tehlikeye dönüşmeye başlayınca, bilim insanları virüsün işlemini icra edebilmesi için kullandığı bu enzimi hedef alan ilaç geliştirdiler. Fakat zamanla virüsün bu ilaca karşı direnç kazandığı gözlendi. Bu gelişme üzerine virüs üzerinde yapılan genetik çalışmalar virüs tarafından kullanılan enzimde tek bir aminoasidin değişimine neden olan bir mutasyonun gerçekleştiği bulunmuştur. Bu nokta mutasyonu sonucu enzimin yapısında/fonksiyonunda meydana gelen küçük değişiklik ilacın hedeflenen enzime etki edememesine neden olmuştur.

Diğer örneğimiz bir akbaba türü üzerine… Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu 11.300 metre (bu yükseklikte oksijen basıncı deniz seviyesindekinin %25’ i kadardır) yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Ruppeli akbabasına ait. Bu yükseklik, Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 metre daha yüksektir. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun hızla azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar.

Ruppeli akbabasının daha alçaklarda yaşayan bir akrabası olan beyaz başlı akbabanın kanda oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri karşılaştırıldığında Ruppeli akbabasındaki molekülün diğerine nazaran üç aminoasidinin farklı olduğu belirlenmiş. Hemoglobin moleküllerindeki bu küçük farklılık Ruppeli cinsindeki molekülün oksijen bağlama kapasitesini artırmaktadır. Yâni canlının genetik materyalinde meydana gelmiş küçük bir değişiklik bir akbaba türünün çok olağan dışı bir yaşam koşuluna uyumunda yeterli olabilmiştir.

Bu konuda dikkat etmemiz gereken çok önemli bir nokta da şudur: Şartlar değiştiği için canlının moleküllerinin yapısı, anatomik düzeyde morfolojisi değişmiyor ya da yeni bir işlev kazanmıyorlar. Canlıların da bilinçli bir davranışları yok! Kendileri yeni yeni belirli özellikler kazanmaya zorlamıyorlar. Ruppeli akbabası daha yüksek bölgelerde uçmaya başladığı için genetiğinde değişim meydana gelmiyor, genetiğinde değişiklik meydana geldiği için yükseklerde uçabilmeye başlıyor.

Moleküler dizi analizi karşılaştırmaları yaparak bu iki cins akbaba türünün ortak bir ata akbabadan ne zaman ayrıldıkları da rahatlıkla belirlenebilir.

türleşme“Değişimin” diğer bir kanıtı da bilim insanlarının laboratuarlarda yapmış oldukları “yönlendirilmiş evrim” çalışmalarıdır. Bu çalışmalar ile tek hücreli canlılara belirli sınırlar dâhilinde istenilen özellikler kazandırılmaktadır. Yâni doğada gerçekleşen sürecin hızlandırılmış taklidi, “yapay evrim”!

Bu çalışmalarda üzerinde her türlü mikroorganizma ve virüslerin etkisinden arındırılmış besi yerlerinde tek bir tane bakteriden milyonlarca klon (kopya) elde edilir. Bu tek bakteri (her yirmi dk. da bir bölünürler) binlerce kuşak geçecek bir şekilde bölünmeye ve çoğalmaya bırakılır. Bakteriler çok hızlı bölündükleri ve hızlı bölünmelerinin sonucunda DNA’larında bölünme esnasında meydana gelen hatalar (mutasyon oranı) yüksek oranlara ulaştığından bu geçen zaman içerisinde genetik çeşitlilik meydana gelir. Bu süreçlerde bakteri için hayati öneme sahip DNA bölgelerinde değişim meydana gelirse bu bakteriler ölecek; etkisiz=nötr mutasyonlar ise saklı, sessiz, etkisiz kalacaktır.

Elde edilen bu bakteri kültürlerine hangi özellik kazandırılmak isteniyorsa (çinko, kurşun gibi ağır metallere, yüksek tuz, alkol konsantrasyonuna dirençlilik gibi) belirli aralıklarla ilgili maddeler (alkol, tuz, ağır metaller vs.) besi yerlerine bırakılarak bakteri kültürlerinde meydana gelen değişimler gözlenir.

Sonuç olarak milyarlarca bakteri kendilerine zarar veren madde yüzünden ölürken, bakterilerin kimisinde de genetik değişimlerinden dolayı hiçbir etkiye maruz kalmayacaktır. Artık bilim insanlarının elinde çinkoya, kurşuna, yüksek tuz, alkol konsantrasyonlarına dirençli kültürleri olacaktır.

Bu yapılan çalışmalar doğada uzun süreçlerle meydana gelen değişimlerin insan eliyle hızlandırılmış versiyonlarıdır.

— Fosil bulguları canlıların milyonlarca yıl geçmiş olsa da evrime uğramadığını söylüyor?

Evrim teorisi bütün organizmaların ille de evrimleşmek zorunda olduğunu söylemez. Ortam koşullarının değişmediği durumlarda, “doğal seleksiyon” mekanizması gereği canlıların morfolojisi korunur. Yeryüzünde milyonlarca yıl geçmiş olsa da büyük ölçüde değişimler geçirmemiş ortamlar da vardır.

Bunun yanı sıra türler fosillerden anlaşılamayacak bir şekilde de evrimleşmiş olabilirler. Milyonlarca yılda morfolojik olarak değişmediği halde örneğin bağışıklık sisteminde bir evrim meydana gelmiş olabilir ki bu tip sistemler fosil izler bırakmazlar.

Ve son olarak, bir takım fosilleri göstererek canlıların milyonlarca yıldır değişmediğini iddia eden grupların konunun uzmanı kişiler olmadığını da bilmek gerekir. Üzerinde hiçbir inceleme yapmadan –ki bu fosil bilimcilerin işidir- fosillerin dış görünüşlerine bakarak yanıltıcı yorumlar yapmak bilim dışıdır ve etik değildir.

—Kompleks moleküller, organlar, sistemler nasıl ortaya çıkıyor? Bütün bunlar “doğal seçilimle” açıklanabilir mi?

Bu sorunun cevabı “birikimli seçilim”dir.

Bir deniz kıyısında yürürseniz çakıl taşlarının sahil boyunca gelişigüzel durmadıklarını fark edersiniz. Küçük ve büyük çakıl taşları ayrı ayrı kuşaklar halinde sıralanmış, düzenlenmiş ve seçilmiştir. Bu oluşuma neden olan fiziksel kuvvetlerdir. Dalgalar çakılları sahile vurur, çakıllar da büyüklüklerine göre farklı tepki vererek kumsalda farklı yerlere dizilirler ve çok basit bir düzen oluştururlar. Böyle gelişigüzel olmayan bir şekilde düzen oluşturan sistem örnekleri çoktur. Bu “tek basamaklı seçilime” örnektir.

Canlıların örgütlenmesi ise birikimli seçilimin ürünüdür. Tek basamaklı seçilimdeki tek bir seferlik düzenlenme yerine, birikimli seçilimde her düzenlenme işleminden sonra ayrıca bir eleme işleminden de geçilir. Birinci elemeyi geçen (hayatta kalabilen canlı veya avantaj sağlayan herhangi bir özellik) ikinci, üçüncü… elemeye geçer. Varlıklar birçok nesil boyunca düzenlenerek seçilirler. Doğal seleksiyonun, birikimli seçilimin karmaşık yapılar meydana getirebilmesi bu şekilde olur.

“Tek basamaklı seçilim” (her yeni denemenin diğerinden bağımsız olduğu seçilim) ile herhangi bir proteinin oluşma olasılığı sıfırdır, ama doğada gerçekleşen birikimli seçilim ile bu oluşum makul bir olasılığa indirgenir. Her ilerleme (ne denli küçük olursa olsun) sonraki yapılandırma için temel alınır. Evrimde rastlantı küçük bir bileşendir; ama temeli bu birikimli seçilimdir.

—Rastgele meydana gelen” mutasyonlar yeni canlı türlerini nasıl ortaya çıkartıyor? “Olasılık hesapları” bu tür “yeni oluşumların” kendiliğinden oluşmalarına izin veriyor mu?

cografi_izolasyonBir tür içerisinde mutasyonlar sonucu genetik çeşitliliğin olabileceğini (farklı göz renkleri, kan grupları vs.) biliyoruz. Bu durumun bin adım daha ötesini düşünmemek için hiç bir neden yoktur. Birkaç yüz ya da bin yılda aynı tür içerisinde meydana gelen bu tip varyasyonların milyonlarca yıllık zaman dilimlerinde birikmesiyle, yâni farklılaşmanın daha da fazlalaşmasıyla alt türler ve nihayet yeni türler oluşabilmektedir.

Özellikle bir popülasyonun coğrafik izolasyonlarla-engellerle (bir kara parçasının çökmesi, kıtaların birbirinden ayrılması, yüksek dağlar) farklı parçalara ayrılması ve popülasyon parçaları arasındaki gen alışverişinin (çiftleşme) engellenmesi ile zamanla iki bölge canlılarının kendilerine has gen havuzları ortaya çıkar. Binlerce yılda biriken değişimler yeni nesilleri ata türden iyice uzaklaştırır, hatta o kadar ki ata türün bireyleriyle yapılan çiftleşmeler verimsiz ürünler vermeye başlar. Bu artık yeni bir türün oluştuğunu gösterir. Unutulmaması gereken nokta bu tip süreçlerin insan aklının alamayacağı kadar uzun binlerce, milyonlarca yılda gerçekleştiğidir.

Aynı türün farklı ortamlarda yetişen (farklı çevresel şartlara maruz kalan) bireyleri farklı koşullarda zamanla daha farklı özellikler geliştirecektir. Örneğin, İspanya ve Moğolistan sorekslerinde (memeli bir hayvan türü) farklılaşma o derece fazladır ki çiftleştirildiklerinde verimli döl veremezler. Döl verememek genetik yapının yeterince farklılaştığını gösterir. Bu farklılaşmanın, türleşmenin nedeni coğrafik izolasyondur.

Etrafımızda gördüğümüz ve hatta birbirlerine benzemeyen çeşitli köpek türleri (fino, buldok vb.) sadece birkaç bin yıl içerisinde kurtlardan evrilmiştir. Oranlama yapabilmek için bu farklılaşma için geçen süreyi 1 adım olarak kabul edersek; dik yürümeye başlayan insanların yaşadığı dönem bizden tam 3200 m uzaklıkta olacaktır. Dünyada canlılığın başladığı dönem ise Londra’dan Bağdat’a kadar bir uzaklık…

—Evrim teorisine göre örneğin bir kurbağa evrimleşip bir sürüngene dönüşebilir mi?

İnsanlar tarafından yanlış bilinen hususlardan birisi de evrim teorisinin bu tarz, büyük çapta ve kısa sürede meydana gelen değişimleri öngördüğü düşüncesidir. Bu tarz dönüşümler asla mümkün değildir. Bir Kurbağa ile bir sürüngen arasında yeterli büyüklükte genetik farklılık vardır. Bir kurbağayı tek bir/bir kaç seferde bir sürüngene dönüştürecek mutasyonların olma olasılığı sıfırdır. Evrim teorisi türler arasında yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin olduğunu belirtir.

— Evrim teorisine göre bütün bu karmaşık yapılar, canlı yaşamları salt rastlantılar sonucu mu oluştu?

Evrim, bazı grupların yanlış olarak telkin ettiği gibi bir tesâdüfler teorisi, rastlantılarla ilerleyen bir olgu değil, biyokimyasal kanunların etkinliğiyle zorunlu olarak KENDİLİĞİNDEN ilerleyen bir gereklilikler GERÇEĞİdir.

Rastgele meydana gelen sadece mutasyonlardır. Rastgele olarak adlandırılması da genetik değişikliğin nerede ve ne zaman ortaya çıkacağının önceden bilinememesinden kaynaklanmaktadır.

Evrim’in ilerletici mekanizması olan “doğal seçilimde” ise rastlantı yoktur. Çünkü doğal seçilim bir popülasyondaki canlılardan, diğer canlılara göre ortam şartlarına uyum sağlayamayan, gelecek nesillere genetiğini iyi bir şekilde aktaramayan canlıların zamanla popülasyon içerisinden elenmesidir. Uyum sağlayan bireyler-popülasyonlar ise otomatik olarak seçilir. Seçim işlemi rastgele değildir!

— 500 aminoasitlik bir proteinin rastgele oluşabilme olasılığı tüm şartlar göz önünde bulundurularak hesaplandığında 10950‘de 1, yâni sıfır ihtimal çıkıyor . Bu hesaplama da kendi kendine oluşumun imkânsızlığını göstermektedir?

1- Protein zincirindeki bütün aminoasitlerin doğru çeşitte ve dizilimde olmaları gerekir???

10950Bu tarz bol sıfırlı olasılık hesaplarında yapılan hata proteinlerin tek basamakta, tek bir adımda rastgele oluşacaklarının düşünülmesidir. Elbette ortalama olarak bu büyüklükte bir proteinin tek basamakta ortaya çıkma ihtimali tereddütsüz sıfırdır. Ama evrimin mantığı belirttiğimiz üzere birikimli seçilimdir. Birikimli süreci hesaba katarsak proteinlerin oluşumunda da avantaj sağlayan birçok ara basamağın varlığını göz önünde bulundurmamız gerekecektir.

Evrim kuramı proteinlerin günümüzdeki formlarıyla bir anda ortaya çıktığını öngörmez. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerdir. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller kimya kanunlarına bağlı olarak adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ulaşılması için milyonlarca yıl geçmiştir. Bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın “son ürün” üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamaların yapılması büyük bir hatadır.

Yapılan hesaplamalardaki en büyük hata hesaplamaların yeryüzünün son dönemlerinde nihâi hâlini almış proteinler üzerinden yapılıyor olmasıdır. Fakat ilkel dünyada ilk meydana gelen proteinler çok basit yapılıydılar ve kademe kademe gelişerek günümüzdeki son hallerine gelmişlerdir.

Meydana gelen bu basit yapılı proteinlerin (=aminoasit zincirlerinin) % 0’dan % 100’e kadar bir etkinlikte-verimlilikte belirli bir aktivitesi, yâni işlevi olacaktır. Elbette hiç biri % 100 etkinlikle çalışmak zorunda değil.

nylonaseGünümüzde dâhi mutasyonlar sonucu tamamen yepyeni, daha önce görülmemiş proteinler ortaya çıkmaktadır (bir örnek olarak Nylonase enzimi). Bu enzim % 2’lik bir verimle çalışsa da hücre için işlev görmekte ve tarihimizde çok da fazla geçmişi olmayan naylon yapıları yıkabilmekte ve bu sayede bakteri naylon yiyebilmektedir. Bu enzim kelimenin tam anlamıyla sıfırdan üretilmiştir. Çünkü enzimi kodlayan DNA dizisine benzer bir dizi daha yoktur. Genetik biliminde “çerçeve kayması” adı verilen bir mutasyon çeşidiyle ortaya çıkmıştır.

Doğanın kanunu gereği bu enzim zamanla yeni mutasyonlarla beraber verimliliğini daha da artıracak, artırdıkça bakteri için avantaj sağlayacak ve otomatik olarak seçilime uğrayacaktır.

Bu hayatın başlangıcı için de benzer şekildedir. Yeterli uzunlukta üretilen (20–25 aminoasitlik) rastgele dizilimler oluşturan aminoasitler belirli elektriksel yüklere, kuvvetlere sahip olduklarından hayatın başlangıcında kısıtlı sayıdaki birkaç temel biyokimyasal reaksiyonda düşük verimlilikte de olsa (%1 olsa bile) rol oynayacaktır. Verimliliğin artışı ise zâten milyonlarca yılda gerçekleşecektir.
Bugün biliyoruz ki, birçok proteininin sabit, rijid ve değişmez bir yapıları yoktur. Proteinlerin öyle bölgeleri vardır ki, bu bölgelerdeki hemen hemen bütün aminoasitler başka aminoasitlerle değişse/değiştirilse bile protein yapısında bozukluk meydana gelmemekte, protein kararlı 3D yapısını koruyabilmektedir. Değişimler bir enzimin aktif bölgesinde olursa hücreye büyük zararlar verebilir. Aktif bölgeyi oluşturan aminoasitleri değiştirmeden diğer bölgelerde değişiklik yapılsa, hatta birkaç tane aminoasit çıkartılsa dâhi enzimin verimliliğinde düşüş olmayabilir! Bu durum belirli bir esnekliği göstermektedir.

Enzimlerin aktif bölgelerinde en çok rol oynayan aminoasitler bellidir. Bu belirli aminoasitlerin yoğunlukta olduğu ilkel zincirler hayatın başlangıcında düşük verimliliklerde olsa da etkinlik göstermiş olabilirler. Bunu kimya yasalarından dolayı rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Hücre genetiği tarafından kodlanarak kaydedilen bu ilkin dizilere başka aminoasitlerin de eklenmesiyle fonksiyonlarını daha iyi icra edebilecek daha komplike proteinler ortaya çıkacaktır. Aradan milyarlarca yıl geçtikten sonra (günümüzden) kademe kademe oluşmuş bir proteinin şimdiki dizilimine bakarak olasılık hesaplamaları yapmak bu yüzden yanıltıcıdır.

2- Zincirdeki bütün bu aminoasitlerin hepsinin sol-elli olmaları gerekir???

Canlı bünyelerinde sol elli aminoasit olmasının nedeni de seçilimdir, tesadüfler değil. Çünkü doğa tasarruf etmekten yanadır ve genelde en az enerji formunu tercih etmektedir. Sol elli aminoasitlerin reaksiyonlara girerken veya suda çözünmüş bulunurken moleküler bağ yapma yetenekleri ve belli bir 3D yapıda sağ elli formlarına göre daha az enerji ile durması onların doğa tarafından seçilmelerini sağlamaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekirse, 1993′te John R. İron’in uzaydan gelen meteoritlerde ve donmuş tozda sol elli aminoasitlere daha fazla rastlandığını ispatlamıştır. Bu ek durum da, aminoasitlerle reaksiyona giren moleküllerin zamanla sol elli formları tercih etmesini sağlamış olabilir.

3- Bu aminoasitlerin birbirleri arasında yalnızca “peptid bağı” denilen özel bir kimyasal bağla bağlanmaları gerekir???

Eğer aminoasitler sulu bir ortama koyulursa suyla H bağ yapma eğilimi daha fazla olacağı için elbette kendi aralarında peptid bağının kurulması çok düşük olacaktır. Fakat yoğun bir ortamda, reaksiyonu hızlandıracak ve aminoasitleri bir araya getirecek ilgili bir katalizör bulunduğu takdirde reaksiyonun gerçekleşmemesi, yâni peptid bağlarının kendiliğinden kurulmaması için hiç bir sebep yoktur. Okyanus diplerindeki kil=çamur yüzeyleri bu aminoasitlerin bir araya gelerek peptid bağı kurmalarında yoğunlaştırıcı ortamlardır. Bunun dışında güneş veya volkanik faaliyetler sonucu küçük su havuzlarındaki suyun buharlaşması ile böyle ortamlar da meydana gelmiş olabilir.

—Atalarımız maymun mu?

ortak_ataEvrim denilince insanların aklına ilk gelen sorulardan, daha doğrusu bilinen yanlışlardan birisi de insan türünün maymunlardan dönüştüğünün zannedilmesidir. Hâlbuki “maymundan insana geçiş” diye bir durum söz konusu değildir. Maymungiller ile İnsan’ın ortak atası olan canlı türünden Şempanzeler, Goriller, Gibbonlar, Orangutanlar ve insan türleri farklı doğa koşullarına uyum sağlayıp evrilerek ayrılmıştır.

—Evrim teorisinin öngördüğü geçiş formlarının bulunamadığı söyleniyor, doğru mu?

soy_agaciEvrim teorisi bir gereklilik olarak geçiş formlarının var olması gerektiğini söyler. Bu ara formlar yoksa evrim denen bir olgudan bahsetmemiz de doğru olmayacaktır.

Geçiş formları birbiri ardı sıra gelen türler arasında özellikler gösteren (bir türle diğer bir tür arasında bir değişimi gösteren) canlılardır diyebiliriz. Geçiş formu fosilleri boşluklarla beraber çok sayıda bulunmuştur. Gerek türler arasında gerek cinsler arasında ve de daha yüksek derecedeki taksonomik sınıflar arasında da (Balıklarla tetrapodlar (dört bacaklı hayvanlar) arasında, sürüngenlerle kuşlar arasında, amfibiyenlerle sürüngenler arasında, balıklarla amfibiyenler arasında, sürüngenlerle memeliler arasında) geçiş fosilleri bulunmuştur.

soy_agaci2Fosil bilimciler tarafından çok sayıda bulunan geçiş formlarına insan türü ile ilgili buluntulardan örnek verilebilir. Bu örnekler şempanzelerle ortak atadan ayrılan, insana giden daldaki geçiş türleridir. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis, Homo neanderthalensis, Homo erectus… Bunlar Homo sapiens’e (modern insan) giden yolda arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.

Evrim sürekli olduğundan dolayı şu an modern insan olarak adlandırılan bizler (Homo sapiens sapiens) dâhi milyonlarca yıl sonraki nesillerimize göre birer geçiş formu niteliğinde olacağız. Yâni, gerçekte her tür aslında bir ara formdur.

—Evrim şayet milyonlarca yıldır sürüyorsa ve bir kaç milyon canlı türü “birikimli aşamalarla” meydana gelmişse, türler arası ara formların sayısının da milyarları bulması gerekmektedir, fakat buluntular aksini göstermektedir?

Bu konuda düşünülmesi gereken konu fosilleşmenin çok zor gerçekleşen bir doğa olayı olduğudur. Fosilleşme kolayca meydana gelmekte olan bir süreç olmadığından çok az sayıda fosil bulunabilmektedir. Eğer fosilleşme çok kolay gerçekleşen bir olgu olsaydı, yeryüzünün incelenen her yerinden çok sayıda fosilin bulunması gerekirdi; ama böyle bir şeye rastlanmıyor.

Örneğin, 200 yıl kadar önce nesli tükenerek yok olan; ama bir zamanlar milyarlarca nüfusuyla Kuzey Amerika’yı kaplayan bir güvercin türünün (Ectopistes migratoriu) neredeyse yok denecek kadar az fosili bulunmuştur. Yapılan kazılarda milyonlarcasının bulunması lazımken birkaç tanesi bile çok zor bulunmuştur. Benzer şekilde zamanında milyarlarca sayıları ve dev cüsseleriyle yeryüzünde yayılmış olan dinozorların da parmakla sayılabilir kadar fosilleri bulunabilmiştir. Bir türe özgü fosillerin bulunması bile çok zor iken, geçiş formlarının bulunmasının zorluğu da ortadadır.

—Akıllı Tasarım (AT) Teorisi?

AT bilimsel bir teorem değil, bir görüş, bir yorumdur. Çünkü ortaya konmuş somut bir delil, bir gözlem yoktur. AT’ye göre canlılar oldukça karmaşıktır, hatta her biri mükemmel yapıdadır ve bu karmaşıklığa tesadüfî süreçlerle ilerleyen evrim ile ulaşılamaz, bundan dolayı tüm canlılar “tasarlanmış olmak” mecburiyetindedirler.

Canlı yapılar mükemmel değildirler. Canlı yapılar mükemmel olsaydı örneğin basit nedenlerden hasta olmazdık. En basitinden iskelet sistemimiz mükemmel olmadığından ayakta fazla durduğumuzda belimizin ağrıdığını fark ederiz. Bir canlı hücresine, bir organizmanın işe yaramayan fazlalıklarına (erkelerdeki meme yapıları, yirmilik dişler, ensemizde-sırtımızdaki kıl kalıntıları, balinalardaki arka ayak kemikleri, genetik düzeyde işlevsiz yalancı gen dizileri) bakılarak hücrenin-canlının “akılsızca tasarlandığı” da yorumlanabilir. Doğa fiziksel açıdan hem mükemmeldir, hem de değildir, bu etiketleme izâfidir ve tasarımda işlevsiz ya da fazlalık yapıların neden bulunduğunun akıllı tasarımcılar tarafından verilebilecek tatmin edici bir cevabı yoktur.

Örnek olarak Ökaryotik (çekirdekli) canlı hücrelerin genetik enformasyonunda bulunan “Hurda DNA” diye adlandırılan bölgelere bakabiliriz. Hurda DNA adı verilen bu bölgelerde çok büyük oranda işlevsiz bölgeler vardır. Örneğin “yalancı genler”.. Bu diziler mutasyona uğrayarak işlevsiz hâle gelmiş bozuk gen yapılarıdır ve bizlere atalarımızdan miras olarak kalmışlardır.

Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşmesine rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, tüm maymunlar, lemurlar sınıfı) işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından bu gen zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına yakalanmayacaktık.

Anatomik düzeyde canlılarda iz halinde kalmış, fonksiyonu zamanla değişmiş ya da güdükleşmiş yapılara örnek olarak; bazı yılan türlerindeki işlevsiz ayak ve kalça kemiklerini, kör mağara balığındaki göz kalıntılarını (göz çukurları vardır; ama gözler yoktur), atlardaki ek ayak parmak kemiklerini, suda yaşayan balina fosillerinde bulunmuş olan ve günümüz balinalarında da hala gözlenebilen olan arka ayak kemikleri (ki bir zamanlar karadan suya geçişin izleri), uçamayan kuşlarda ve böceklerdeki indirgenmiş, güdük kanatları, vampir yarasaların ağızlarındaki azıdişlerini, insandaki indirgenmiş kuyruk sokumu, bazı insanlarda çıkmayan yirmilik dişleri, erkeklerdeki işlevsiz memeler ve meme dokusunu, kimi insanlarda görünen ense ve sırt kıllarını, tavuk embriyonunun gelişimi sırasında bir kaç haftalığına oluşan ama daha sonra kaybolan ek parmakları verebiliriz.

— Bir “bilgisayarı, televizyonu vs.” gören kişi tarafından bu eşyanın “kendi kendine oluşamayacağı”, “bir tasarımcının elinden çıktığı düşünülür. Benzer mantıkla, doğada daha kompleks tasarımlarda bulunan canlılar, sistemler salt fizikokimya-biyoloji kanunları çerçevesinde nasıl kendi kendine meydana gelebilir ki?

Bu benzetmedeki hata bilgisayarlar ya da televizyon gibi insan yapımı –dolayısıyla tasarımcısı olan- âletlerin canlılar gibi üreyip çoğalma özelliklerinin olmadığının düşünülmemesidir. Tasarlanmış bütün bu eşyalar canlı olmadıklarından genetik materyallerini gelecek kuşaklara aktaramazlar! Doğal olarak tüm özelliklerinin kaydedildiği genetik yapıda meydana gelecek değişiklikler=mutasyonlar de aktarılamayacaktır. Canlılardaki mutasyonların gelecek nesillere aktarılarak birikmesi ise yeni özelliklerin ortaya çıkışını sağlayacaktır. Televizyonlar veya bilgisayarların ataları olmadığından, üreyemediklerinden ve değişimlerini aktaramadıklarından (bir canlının sahip olduğu özellikler bulunmadığından) mutlak surette tasarımlanmak zorundadırlar.

— “İndirgenemez karaşıklıktaki ” yapıların kademeli olarak ortaya çıkışı mümkün değildir. Çünkü yarım göz, yarım kanat, yarım akciğer vs. canlıya bir yarar sağlamayacaktır! Bu yüzden bu tip yapıların bir anda yaratılmış olmaları gerekir.

Çok basit örneklemelerle cevap bulmaya çalışalım. Günümüzde gözlerindeki katarakttan dolayı ameliyatla göz merceğini aldıran birçok insan vardır. Bu kişiler tam fonksiyonla çalışan gözleri olan birileri kadar iyi göremeseler de hiç göremiyor değillerdir. Fark edileceği üzere bu durum hiç görememekten daha iyi bir aşamadır.

Göz merceğine sahip olmasa da bir canlı avının bulanık şeklini ve ne yönden geldiğini saptayabilecektir. En ilkelinden en kompleksine (hemen hemen tüm temel aşamalar) kadar bütün göz çeşitleri doğadaki hayvanlarda bulunmaktadır.
Yarım kanadı olan bir canlı bu kanatlarını ille de “uçmak için” kullanmak zorunda değildir. Güdük kanatları olan tavukların, devekuşlarının kuşlar gibi uçamadıkları ortadadır. Fakat bu küçük kanatlar canlının -uçup kaçamasa da- kısa bir süre için havalanmasını sağlayarak avcılara karşı bir avantaj sağlayacaktır. Yüksek bir yerden düştüğü zaman zarar görmesini engelleyecektir. Yarım kanatlılık veya kanadın sadece birkaç parçasına sahip olmak bile hiç kanat olmamasından her zaman daha iyidir.

Bugün ameliyat olup da normal bir akciğerin üçte biri ile yaşayan insanlar vardır. Bu kişiler hızlı yürüyemiyorlar (bu işlev yok); ama yürüyebiliyorlar! Bir kişide akciğer yüzey alanının kerte kerte azalmasının yaşamı sürdürebilme noktasında “ya hep ya hiç” türünden bir etkisi yoktur. Paralelinde, kişinin yürüme mesafesi ve hızı adım adım etkilenecektir. Yâni, ölüm belirli bir yüzey alanının altına düştüğünde ansızın gelmez.

Akciğer geliştiren ilk atalarımızın suda yaşadıkları hemen hemen kesindir. Günümüzde yaşayan balık türlerine bakarak bu ataların nasıl soluklandıklarına ilişkin modeller üretebiliriz.

Günümüz balıklarının çoğu suda solungaçlarıyla nefes alırlar, fakat çamurlu, bataklık sularda yaşayan birçok balık türü solungaçlarına destek olmak için ek olarak yüzeydeki havayı yutar. Bu balıklar ağzın iç boşluğunu bir çeşit ön-akciğer olarak kullanır. Bazılarında ise bu boşluk, kan damarlarınca zengin bir soluk alma cebi halinde genişlemiştir. Bu tek bir cebi şimdinin akciğerlerinde olduğu gibi, dallanmış milyonlarca cebe bağlayan aşamalı gelişen bir dizinin olması birikimli seçilimle gerçekleşecektir.

Temelde suda yaşayan ve soluklanan, fakat arada bir karaya çıkan bir balık (belki de kurak bir dönemde bir çamur birikintisinden diğerine atlayarak hayatta kalma savaşı veriyordur) bir akciğerin sadece yarısı değil, yüzde birine bile sahip olsa işine yarayacaktır. İlkel akciğerin ne kadar küçük/güdük olduğu hiç önemli değil, sonuçta bu akciğerle su dışında kalınabilecek bir süre vardır. Birikimli seçilim sonucu meydana gelen ufak değişiklikler milyonlarca yıl sonra karmaşık bir akciğer haline gelecektir.

— Evrim Teorisi savaşı, çatışmacılığı, ırk üstünlüğünü, öjeniyi meşru göstererek Faşizm gibi kanlı ideolojilere yol göstermektedir!

Savaşı, çatışmayı, öjeniyi, faşizmi meşru gösteren belli ideolojilerin kendi ırklarının üstün ve dünyaya hâkim olmaları gerektiği üzerine kurdukları kavramlar Evrim teorisiyle ilişkilendirilemez, çünkü bu tür ırkçı düşünceler eski tarihlerden beri vardır. Savaş çığırtkanlıkları, faşist, kanlı diktaların, düşünce yapıları tarih boyunca hep olmuştur. Bu tür olguları savunan ideolojiler Evrim kaynaklı değildir. Faşist, materyalist dünya görüşlü yönetimlerin fikirleri, çıkartılan savaşlar biyolojiyi, evrimi ilgilendirmez, çünkü Evrim Teorisi bilimsel bir teoridir, bu ideolojiler “evrimi temel alsa bile” (ki ancak yanlış anlaşılmasıyla mümkün) evrim teorisini bağlamayacaktır.

Evrim, savaşı, çatışmayı “biyolojik bir gereklilik” olarak görür fikri büyük bir yanıltmacadır. Çünkü Evrim doğada gözlemlenen bir olguya, canlılar arasında “hayat mücadelesini” olduğuna ve en iyi uyum sağlayanın ayakta kaldığına işâret eder. Yâni sadece doğanın böyle olduğunu söyler; sosyal topluluklar oluşturmuş insan türünün “hayat mücadelesine, savaşmaya, çatışmaya” girmek zorunda olduğunu söylemez.

Irkçı, faşizan ideolojiler toplumların nasıl olmaları gerektiği konusunda fikir öne sürerler; evrim ise canlıların nasıl olduklarını, nasıl davrandıkları üzerine…

Dini verileri yanlış yorumlayıp referans alarak cihat ettiğini zanneden, ahlaki değerlerden yoksun, bilinçleri sarhoş olmuş birtakım teröristlere bakarak dinlerin terörizme zemin hazırladığını düşünmek ne kadar gerçek dışı ise, bilimsel bir teorinin bir takım ideolojilerle bir tutulması da düşünülemez. Irkçı, soykırımcı; ama dindar, İspanyol Yeni Dünya fatihlerinin katliamları, zencileri aşağılayan bazı Hıristiyanların durumu, (yanlış yorumlanan) Tevrat kaynaklı Yahudi ırkçılığı ya da Antisemitizm (Yahudi-Arap karşıtlığının) düşündürücüdür. Tüm bunların nedeni evrim teorisi midir? Yoksa…?

Evrim teorisine büyük bir katkı yapan Darwin eserlerinde bir takım grupların iddia ettikleri gibi canlıların “çatışma ve savaş” halinde olduklarını değil, “hayat mücadelesi”nde olduklarından bahsetmiştir.

— Ama Darwin insanın hayvan sınıfına girdiğini söylemiştir!

Darwin’den önce, bir yaratılışçı olan Carl Linne’nin ve günümüzün sistematiğinde insan’ın yaşam ağacında konulduğu yer “primat” ailesidir. Bu yerleşim insanın hayvan gibi davranması gerektiğini göstermez, sadece insanın biyolojik açıdan hayvanî yapılara sahip olduğunu gösterir. Darwin primat ailesi içerisinde sınıflandırılmış olan insanın “hayvan” gibi davranması gerektiğini söylememiştir, evrim teorisi de böyle bir şeyi ileri sürmez. Aksine, evrim teorisinin öngörülerinden birisi de canlıların gelişmişlikleri oranında sosyalleşecekleridir. İnsan, çevresel şartlar gereği sosyal bir varlık olma yönünde evrimleşmiştir.

— Hitler, ırkçı ideolojisini evrim teorisine dayandırdığını söylemektedir.

“Evrim Teorisi” ile “Nazi ideolojisi” arasında bir ilişki kurmaya çalışanlar nedense Hitler’in kendi kitabında, kendi beyanatlarında, (yâni birinci kaynaktan) faşist, ırkçı ideolojisini temellendirdiği “ilahi kuralları” nedense göz ardı ediyorlar. Bu tarz iddialara itibar edilmemelidir.

Hitler’in amacı, “aşağılık”, “alt insan” olarak kabul ettikleri Yahudi, Romen, Asyalı, Afrikalı milletleri elimine ederek Âri (asil, soylu) ırkın saflaştırılmasıydı. Ama bu evrim teorisi tabanlı değil, Hitler’in kendi ırkını üstün görüşü ve Germen tarihiyle ilgilidir. Hitler’in “Kavgam (Mein Kampf)”’ına baktığımızda iddia edilenin aksine farklı bir hikâye ile karşı karşıya kalmaktayız.

Hitler’in “Kavgam”’ kitabı incelendiğinde şu ifâdelere rastlanacaktır.

“Beyaz, Âri ırk Tanrı’nın özel kulları, Rabbin en yüksek suretidir (”highest image of the Lord”)” ve “diğer aşağı ırkları Âri ırkı yönetmelidir”. Bu cümlede, Siyonist Yahudilerin Tevrat’tan esinlenerek kendilerini Tanrı’nın en üstün ırk, diğer kalan bütün milletleri de “goyim/köle” olarak görmelerine benzer bir yaklaşım görmekteyiz.

“Bu kıtadaki insanlığın kültür ve medeniyeti Âri ırkın varlığına bağlıdır. Eğer Âri ırk yok olursa kültürün olmadığı karanlık bir çağın örtüsü dünyaya inecektir. Her kim Rabbin en yüksek suretine el kaldırmaya cesaret ederse o çok merhametli Yaratıcının kutsallığına, mucizesine hürmetsizlik etmiş olur ve cennetten kovulur.”

Hitler’e göre Âri ırka yapılacak bir yanlış Tanrıya yapılmış olan bir günahtır.
Hitlerin bu ırkçı görüşlerini evrim teorisinden esinlenerek değil, Beyaz Âri ırkın Tanrının seçilmiş, asil kulları olarak gördüğünden savunmaktadır.

“Bundan dolayı ben her şeye gücü yeten Yaratıcının isteklerine göre hareket ettiğime inanıyorum, eğer kendimi Yahudilere karşı savunmam gerekirse, ben Rab için savaşmaktayım”, “…en üstün insanlık seviyesini koruma ve geliştirme görevinin ‘her şeye gücü yeten’ tarafından bu yere verilmesi gerçekten üstün bir misyon olarak görünüyor.”

Sonuç olarak görüleceği üzere Hitler’in -kendi deyimiyle- “aşağı ırkları” yeryüzünden silme arzusu, biyoloji ya da evrim ile alakalı bir konu olmayıp, Tanrı tarafından kendisine verilmiş “üstün, ilahi bir misyon”, “Rabbin isteği” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8967, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Özlü sözler

Özlü sözler dünyayı-evreni-olayları-insanları-fikirleri merak etmemizi ve sorgulamamızı sağlar, bilincimizi geliştirir, ufkumuzu genişletir… Bu bağlamda o sözlerin kimin tarafından ve hangi referansla söylendiğinin önemi yoktur; ve dahi onlar insanlığın ortak mirasıdır…

Aşağıdakiler (belki ukalalıkla) kendime ait sözlerle başlayıp tanınmış insanların sözleriyle ve şiirleriyle devam etmektedir. Sayın üyelerin daha başka sayısız ve faydalı sözleri (yorumsuz olarak) buraya eklemesini temenni ederim.

Bilgi zamanın (-#,#) ve mesafenin (10-#, 10#) fonksiyonudur; sınırlara gittikçe muğlaklaşır, ortalarda bile tartışmalıdır! (#: Sonsuz olmayan ve olmayabilen zamanları ve uzaklıkları tanımlamaya atfettiğim bir simge.) “Mete Tunç”
Bir bağlılık ihtiyacındaki insan, o ihtiyaç duygusundan kurtulmadıkça, bir bağlılıktan vazgeçse bile, mutlaka bir başka yer/referans bulacaktır. M. T
“Kutsallar” hakkında polemik yapmak ciddi insanların işi değildir. M. T.
Bir ilişki kurtarılmaya çalışılıyorsa, bitmiştir. M. T.
Ünlü olmakla fahişe olmak arasında çok fark yoktur: Zira ikisinin hayatı da kamuya mal olmuştur; deşilirler de deşilirler! Deşilmeye katlanamayanlar ne ünlü ne fahişe olabilirler. M. T.
İnsan gökyüzüne (yıldızlara) bakınca evrenin geçmişini, yeryüzüne (toprağa) bakınca kendi geleceğini görür. M. T.
Felsefe bilinmeyeni/az bilineni anlama, yorumlama çabasıdır. M. T.
Bir hakikat varsa, onun ne olduğunu (hala) bilmiyorum, ama ne olmadığından (artık) eminim. M. T.
Kötü bir yazıyı okumak akortsuz bir sazı dinlemek gibidir. M. T.
Aptal biriyle sevişmektense, zeki insanla sohbet etmeyi yeğlerim. Tabii, ikinci gruptakilerle sevişmeyi de..! M. T.
Geleceği kuramazsın, sadece planlayabilirsin. M. T.
En güzeli en sade olanıdır. M. T.
kuantum fiziği(mekaniği)= felsefe+matematik M. T.
Türkiye’de yönetim kültürü ya içki masasına ya da istihareye dayanır. M. T.
Türkiye’de laikçiler de dinciler de şekilcidir; ve ikisi de bunun farkında bile değildir. M.T.
(Mealen) Şeylerin bizatihi kendileri değerli değildir; onları, söylediklerimiz, yaptıklarımız değerli kılar. Ferhat Kentel
Dünyanın çeşitli yerlerinden son onbeş yirmi yılda iktidara gelmeyi başarmış İslami partiler, asıl altta yatan kültürü değiştirmekten çok, yasaları ve politikaları değiştirmek üzerinde yoğunlaşmışlardır. Ne var ki, son tahlilde, bir topluma veya bir medeniyete yeni bir karakter, yeni bir değerler sistemi veya dünya görüşü verecek olan şey, kültürün transformasyonudur. Chandra Muzaffer
Mutlak iktidar mutlaka yozlaşır. Lord Acton
Günümüze değin gelen evrenin tarihinde en önemli olay bilincin ortaya çıkışıdır. Ilya Prigogine
Matematik, var olan bir akıl alanının keşfidir. Ilya Prigogine
Olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir. Carl Sagan
Evren insanlığa uygun değildir; insanlık evrene uygundur. Charles Darwin?
Tecrübe hayatta yenilen kazıkların toplamıdır. ?
Bir ülkenin geri kalmışlığı, meselelerini önem sırasına göre dizememesinden anlaşılır. ?
Ayakta ölmek diz üstünde yaşamaktan evladır. Che Guevara
Hayat üçbuçukla dört arasındadır. Ya üçbuçuk atarsın ya da dört dörtlük yaşarsın. Neyzen Tevfik
Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür. Peyami Safa
Cesaret sınavı azınlıkta olduğumuz zaman sözkonusudur; hoşgörü sınavı çoğunluk olduğumuz zaman… Ralph Sockman
Karanlık bir odada kara bir kediyi yakalamak zordur; özellikle de odada kedi yoksa. Çin atasözü
Üsküdar’ın kedisi, delisi, velisi meşhurdur. Atasözü
İnsanlar kıyafetleri ile karşılanır, fikirleriyle uğurlanırlar. ?
Yüzlerinizi güneşe dönerseniz gölgeleriniz arkanızda kalır. ?
Gerçeklik, etkide bulunduğunuzda size tepki veren şeydir. Victor J. Stenger
Gerçeklik, ona inanmaktan vazgeçtiğinizde ortadan kaybolmayan şeydir. Philip K. Dick
Dinler, bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp rejimlerin kimliğine büründükçe, kendinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil totalitarizme araç olur. Gündüz Vassal
Özgür insanlar tarihlerini ezberleyerek değil, eleştirerek yaşarlar. Geçmişlerini özendikleri bir altın çağ olarak görenler, kendilerini aşmak yerine tarihin kıvılcımlarında eşelenmeye mahkumlar. Gündüz Vassal
(Mealen) Referansı olmayan kişiden kork. İlber Ortaylı
(Mealen) Türkiye’de her grup azınlıktır. İlber Ortaylı
Bir konunun anlaşılmaması isteniyorsa, o konuda ya hiç konuşulmaz ya da çok fazla konuşulur. ?
Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır. ?
Elinde çekiç olan, her sorunu çivi gibi görür. ?
Her fert, bilhassa mevkii yüksek olanlar herhangi bir fikrin nereden ve ne maksatla geldiğini düşünmeden icraata kalkışırlarsa vatana fenalık yapacaklarını bilmelidirler. Kazım Karabekir
Cesaret tehlikenin üzerine gitmek değil, ona nazik davranmaktır. Ernest Hemingway
Sessizlik çok önemlidir; ama notaların arasındaki sessizlik çok daha önemlidir. Mozart
Önce resmimi hayal ederim. Sonra hayalimin resmini çizerim. Van Gogh
Boy atta yarak eşekte/katırda. Atasözü
Zeki çocuklar erken ölür. Shakespeare
Bir şeyi, elde edebileceğin yerde ara. İnci arıyorsan denizin derinliklerinde ara, yoksa sığ kıyılarda köpükten başka bir şey bulamazsın. Mevlana
Sen ne kadar akıllı olursan ol anlatabildiklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır. Mevlana
Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok; ne adamlar gördüm, sırtında elbise yok. Mevlana
Yalaka inek kasabın bıçağını bile yalarmış. Atasözü
Elle tutup gözle göremediğimiz şeylere inanmak, elle tutup gözle görebildiğimiz sorunlara yol açıyor. Harzem Özger
Hiçbir önerme kendinin kanıtı olamaz. Sigmund Freud
Gülmek korkunun ilacıdır. Ezel Akay
Memleket için savaştığımı sanıyordum; memleketin umurunda bile değilmişim! “Babam ve Oğlum” filminden
Var olan realite ile uyumlu olmak ya ikiyüzlü ya şerefsiz olmak demektir. Cezmi Ersöz
Bilmez ki sorsun/ Sormaz ki bilsin/ Bilse sorardı/ Sorsa bilirdi. ?
Keşifler ihtiyaçlarla ortaya çıkar. Friedrich Engels
Görünüşle öz aynı olsaydı, bilime gerek olmazdı. Karl Marx
İnsan temel güdüleri doğrultusunda ve önce çıkarlarına göre hareket eden bir varlıktır; insanın ideolojik-siyasal-kültürel dönüşümü ancak ondan sonra başlar. Karl Marx
Her şeyi anlamaya çalışan öfkeden ölmeye razı olur. Arap Atasözü
Yalan ne kadar büyükse inananı o kadar çok olur. Adolf Hitler
Hakikati araştırmanın kendisi değerlidir. Onunla bununla uğraşmadan, ödül, makam, taktir beklemeden. Ahmet İnam
Zamanla, insanlar değil armutlar olgunlaşır. Necip Fazıl Kısakürek
Akıllı insan görerek deneyim sahibi olur; aptal insan ise yaşayarak. İngiliz atasözü
Hukukun kuvvetinin tükendiği yerde kuvvetin hukuku başlar. ?
30 ile 50 yaşları arasında ciddi bir rahatsızlık geçirmeyen insan yaşlandığını hissetmez. Oktay Sinanoğlu
Biz yaptığımız işi hiç, kendimizi ise çok ciddiye alırız. Seha Meray
Yaşlanma sonu ölümle biten bir hastalıktır. “Kanıt Peşinde” isimli yabancı diziden
Bir insanın ölümü trajedidir, 1 milyon insanın ölümü ise istatistik. Joseph Stalin
Suçtan kim karlı çıkıyorsa, suçlu odur. Fransız atasözü
İnsanların mutluluk ya da mutsuzlukları talihin olduğu kadar kendi mizaçlarının da eseridir. La Rochefoucauld
Hayat dediğimiz –kısa veya uzun süren- bir ölüm hikayesinden başka nedir ki? Mehmet Eroğlu
Biz Atatürkçülüğe, göreve dalmışken, millet malı götürmüş! Sabri Yirmibeşoğlu
Doğu ile batı arasında köprü olmak üzerine çok edebiyat ve demagoji üretilen Türkiye’nin toplumsal kültürel yapısı, emperyalizme adam akıllı tepki veremeyecek kadar batılı, batıdaki gericileşmeyi pozitif bir yoruma tabi tutamayacak kadar doğuludur. Aydemir Güler
İnsanoğlunun yeryüzü serüveninde her zaman konuşan, doğru düşündüğünü sanan, fikir sahibi olan, hatta iyi plan yapabilenler daima olmuştur. Ama “işini iyi yapan” zor bulunmuştur. Osman Pamukoğlu
Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs, dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur. Falih Rıfkı Atay
Bir önyargıyı kırmak bir atomu parçalamaktan daha zordur. Albert Einstein
Aptallığın en açık kanıtı, aynı şeyleri defalarca deneyip, her defasında farklı sonuçlar elde etmeyi beklemektedir. Albert Einstein
İnsanın, yaptığı işten aldığı zevk ondan kazandığı parayı harcarken alacağı zevkten büyükse, yaşamış sayılır. Çetin Altan
En çok kimler varlıklarını politika platformunda kanıtlamak ve o sayede itibarlı yaşamak istiyorlarsa; en tepede önce onlar, sonra da etek döküntüleri çatışıyorlar. Çetin Altan
İnsanlar ikiye ayrılır: Mezarlıklara girecek olanlar ve insanlık birikiminin toplamı olan ansiklopedilere girecek olanlar. Şark toplumları ise, zengin olanlar ile zengin olmaya çalışanlardan ibarettir. Çetin Altan
Çocukluğumda Tanrı’ya her gece bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Baktım böyle olmuyor, ben de tuttum bir bisiklet çaldım ve geceleri Tanrı’ya beni affetmesi için dua etmeye başladım. Al Capone
İnsanın gölgesi, kendisinin değil, ışığındır. Işık biter, gölge gider. Erdal Atabek
Bir su bardağının büyük bir çağlayandan alacağı, bir bardak sudur. Erdal Atabek
Başarı, sonuca ulaşmak için değil, hedefe varmak için gösterilen dürüst çabadır. Erdal Atabek
Dogmanın yanıtları vardır, soruları yoktur. Bilimin ise soruları vardır, yanıtları yoktur, onları insanlar arayıp bulacaklardır. Erdal Atabek
Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman… hangi suçtan öldürüldüğü… Kuran, 81/8-9
I contend we are both atheists, I just believe in one fewer god than you do. When you understand why you dismiss all the other possible gods, you will understand why I dismiss yours.
(Bence temelde ikimiz de dinsiziz. Sadece ben, senden bir tane fazla dini daha reddediyorum. Sen diğer tüm olası dinleri neden reddettiğini anladığın zaman, benim de neden senin dinini reddettiğimi anlarsın.) Stephen F. Roberts
For when I was a baby wept and slept, time crept;
When I was a boy, laughed and talked, time walked;
Then when the years saw me a man, time ran;
But as I older grew, time flew. Henry Twells
Gelün tanışuk idelüm
İşün kolayın tutalum
Sevelüm sevilelüm
Dünya kimseye kalmaz. Yunus Emre
Cennete huriler varmış kara gözlü
İçkinin de ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap bir yanda sevgili Ömer Hayyam
İlm kesbiyle rütbe-i rif’at
Arzu-yi muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne varsa alemde
İlm bir kil ü kal imiş ancak.
(Bilgi ardında yükseliş aramak
Ulaşılmaz hayal imiş ancak
Aşk imiş her ne varsa alemde
Bilgi boş bir masal imiş ancak) Fuzuli
Ya Rab bana cism-ü-cân gerekmez
Cânân yok ise cihân gerekmez. Fuzuli
Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil. Fuzuli
Kimseden ümmîd-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bâl
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim,
İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şâirim.
(Kimseden feyz ummam, kol kanat dilenmem.
Kendi gök boşluğumda, kendi göklerimde kendim uçarım.
Eğiliş, boynuma esirlik halkasından ağır gelir.
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.) Tevfik Fikret

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5241, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Tevrat, İncil, Kuran

Açıklama: Aşağıdaki yazıyı, Kuran’ı (ki onu dindarken sadece parça parça okumuş, birkaç kez bütününü okumaya çaba göstermiş ama başaramamıştım), Yeni ve Eski Ahitler’i, ilk kez, baştan sonra birer defa okunduktan sonra kaleme almıştım. O sırada hala sorgulama dönemimdeydim (ve din karşıtı tek kitap okumamıştım). Bu yüzden bazı ifadeler naif görünebilir; fakat dip notlara bakıldığında “gelişim çizgim” tespit edilecektir.

Tevrat, İncil, Kuran: Tespitler, Yorumlar ve Teklifler

Bu makale bilimsel yöntem kullanılarak kaleme alınmış değildir; sadece tek tanrılı dinlerin üç ana/temel kitabı okunarak yapılan tespitlerden, yorumlardan ve bir takım tekliflerden ibarettir.

Tevrat (Eski Ahit)

(Yahudilerin iman ettikleri Tevrat ile Hıristiyanların inandıkları Eski Ahit (Antlaşma) arasında ne kadar fark olduğunu bilmiyorum. Özleri itibarıyla fazla değişiklik taşımadıklarını varsayıyorum.(1))

Musa’nın(2) M.Ö. 11-12. yüzyıllarda yaşadığını okumuştum. Ve Tevrat’ın yalnızca ona gönderilen ayetlerden müteşekkil olduğunu sanıyordum. Eski Ahit, M.Ö. 6-7. yüzyıllara ait olayları da içermekteymiş! Yani Musa öldükten sonra, halefi peygamberlere inen ayetleri de kapsıyormuş!
Bütün peygamberler ve olaylar Suriye-Mısır-Babil üçgeni içerisinde çıkmış ve yaşanmıştır.
Peygamberler çok insani tavırlar sergilemektedirler: İbrahim, kendine bir zarar gelecek endişesiyle, bir krala, karısını kardeşi olarak tanıtarak yalan söylemiş(3); Lut, iki kızı tarafından içki içirildikten sonra onlarla ensest ilişkide bulunmuş; Davut, kralın kendisini öldüreceğini öğrenince deli rolü oynamış ve kral olduktan sonra da bir kadınla zina yapmıştır!..
Tanrı (herhalde) insan suretinde Musa ile güreşmekte, melekler insan suretinde peygamberlerle görüşmektedir!
Sadece Musa’nın, asasını yere vurarak denizi/nehri ikiye yardığını bilirdim. Ancak bu mucize (en az) bir kere daha gerçekleşmiş; Davut da bir nehri ikiye yarmıştır!
Mısır’daki piramitlere, mumyalamaya vs. hiç değinilmemiş; Tanrı’nın Mısır’a verdiği 10 bela arasında “putperestliğin” en büyük anıtları piramitler yer almamıştır!..
Musa Tanrı’nın emirlerini almak üzere Tur dağına çıkar. 40 gün sonra döndüğünde, kardeşi Harun’a emanet ettiği kavmini buzağıya tapar halde bulur. Buzağının bir özelliği ses de çıkarabiliyor olmasıdır!
Vaat edilen topraklara gerçekleştirdikleri yolculuklarında, Yahudilere, (o zaman çadır olan) tapınaklarının üzerinde, gündüz bir bulut, gece de ışık saçan bir sütun yol göstermektedir.
Tapınak’ın nasıl inşa edileceği, içinde neler olacağı çok ayrıntılı izah edilmektedir.
İçinde 10 emrin yazıldığı levhaların ve Yahudilerin Tanrı ile yaptıkları antlaşma kayıtlarının bulunduğu “Antlaşma Sandığı” Tapınak’ta saklanır; fakat sık sık kaybolur, el değiştirir…
Tek tanrı inancı ve putperestliğin yan yana, iç içe yürüdüğüne dair emareler vardır; bir peygamberin karısı evinden ayrılırken putunu da yanına almaktadır!
Sunaklarda Tanrı’ya, “yakmalık sunu” ismi altında hayvanlar kurban edilmekte; bunlar yakılmakta ve eti yenmemektedir.
Sık sık sayım yapılmakta, Yahudi kabilelerinin nüfusları belirlenmektedir.
Savaşa katılan Yahudi erkeklerinin sayıları verilmekte; bu sayı 400.000’e kadar çıkabilmektedir!
Aynı zaman döneminde yüzlerce peygamberden söz edilmektedir. Kadın peygamberlerin de olduğu anlaşılmaktadır.
Putperestlerin, ilk doğan erkek çocuklarını tanrılarına kurban etme geleneği şiddetle kınanmaktadır.
Tanrı putperest kavimlerin şehirlerini işgal sırasında tek bir canlının (erkek, kadın, çocuk, hayvan) sağ bırakılmamasını emretmektedir!
Tanrı, Yahudilerin karşısındaki iki müttefik orduyu birbiriyle savaştırarak yok etmekte ve bir düşman orduyu da bir meleğini göndererek imha etmektedir!
Tanrı bazı olayları gerçekleştirmek için insanların iradelerine, beyinlere hükmetmektedir.
Tanrı’nın, Yahudileri, köle oldukları Mısır’dan çıkarışı, Babil’e sürgün etmesi vs. ana vurgulardandır; “İsrail’in Tanrı”sı ibaresi de sıklıkla tekrarlanır.
Yahudiler tek tanrı inancından sürekli dönmekte veya emirleri göz ardı etmektedir. Buna rağmen Tanrı, seçkin kıldığı bu halka karşı çok sabırlıdır, onları sevmektedir. Ama bazen, “Bıktım sizden!” diyecek kadar sinirlenmektedir! Hatta İsrail’in “kıskanç” Tanrısı onları, putperest inançları paylaştıkları için “fahişe” olarak nitelemektedir!
Yahudiler 10 emri yerine getirmedikleri, ahlaki zafiyete düştükleri için sert sözlerle eleştirilmektedir.
Bazı Yahudi din adamları “gerçek” olmayan “görümlerinden” dolayı kınanmaktadır.

İncil (Yeni Ahit)

İkisi iki havarinin, diğer ikisi havarilerin iki öğrencisinin ismiyle anılan dört İncil (Gospel) metnine ilaveten azizlerin mektupları vs. de Yeni Ahit kapsamındadır.
Dört metinde, küçük farklarla(4), temel ahlaki ilkeler, “Rab İsa”nın gerçekleştirdiği mucizeler, benzetmeler ve onun çarmıha gerilmesi süreci anlatılmaktadır.
Meryem “Kutsal Ruh”tan hamile kalmış ve Rab İsa’yı doğurmuştur. Rab İsa Tanrı’nın oğludur ve kendisi de Tanrı’dır! Böylece teslis-kutsal üçleme (Tanrı-Oğul-Kutsal Ruh) oluşmaktadır!(5)
Ölüleri dirilten, körleri görür kılan, felçlileri iyileştiren vs. Rab İsa’ya Yahudi egemenleri şiddetle karşı koymakta, halk korumamakta, bir havarisi de ihanet etmektedir; Mesih’in çarmıha gerilmesi bir program dahilinde, kendi arzusu ve bilgisi çerçevesinde, bir gaye uğruna gerçekleşmektedir…

Kuran

Yahudilerin “seçilmiş bir halk” olduğunu (Meallerde, parantez içinde “bir zamanlar” ifadesi yer alsa da) Kuran da belirtmektedir.
Pek çok surede giriş ayetlerinden sonra Musa’ya atıfta bulunulmaktadır.
Aynı kıssalar defalarca tekrar edilmektedir.
Sureler ve dahi içerisindeki ayetler konu, tarih vs. sırasında değildir.
İsmi geçen peygamberlerin (herhalde) tamamı Yahudi’dir veya Arap ve Yahudilerin ortak atalarındandır!
İnsanların, Allah’a, Kuran’a inanmazlar, salih amel işlemezlerse, “sonsuz” cehennem azabı ile cezalandırılacakları kitap boyunca vurgulanmaktadır.
(Herhalde pek çok Müslüman’ın bilmediği bir husus olarak) Muhammed bile bazı davranışları nedeniyle eleştirilmekte, hatta cehennem azabı ile uyarılmaktadır!
Tanrı’nın, pek çok “sapık” kavmi ve şehirlerini, kendilerini Tanrı yoluna davet eden peygamberleri inkar etmeleri üzerine, peygamberler ve iman edenler ayrıldıktan sonra, tümüyle helak ettiği, bunların izlerinin görüldüğü belirtilmektedir.
Kuran sanki yalnızca Arapları ve özellikle Kureyş kabilesini muhatap olarak alıyor gibidir.
Kuran’ın büyük kısmında, (Müslümanların hicretinden sonra) Kureyş’in, daha önceki kavimler gibi Tanrı’nın gazabına uğrayacağına dair bir izlenim edinilmektedir. Nihayet bilahare, içlerindeki az sayıdaki inanan uğruna bu kabileye (topluca) azap edilmediği söylenmektedir.
Anlatılan olaylar Arap Yarımadası, Filistin, Suriye, Güney Doğu Anadolu, Mezopotamya ve Mısır ile sınırlıdır; bu bölgeler dışındaki halklar, inançları vs. hiç anılmamaktadır (Sadece, bir ayette geçen Bizans/ Doğu Roma-Pers savaşına dair “kehanet” istisnadır.).
Allah muharebede, müminlere düşmanlarını, karşıdakilere de Müslümanları daha kalabalık gösterebilmektedir!
Bazı müminler savaşa gitmekte isteksizdirler, bir bahaneyle gitmezler. Bunlar kınanır, şehitlik yüceltilir; şehitlerin ölümsüz oldukları ifade edilir.
Bir savaşta müminlerle birlikte 3000 melek de harp etmiştir!
Muhammed’in bir mucize göstermediği anlaşılmaktadır; ondan bunu isteyenlere, bizatihi Kuran’ın ve tabiat olaylarının birer mucize olduğu belirtilmektedir.
Bazı hükümler bilahare gelen ayetlerde ortadan kaldırılmıştır.
İslam anlayışındaki “Tevrat ve İncil değiştirilmiş” söylemine, inanışına rağmen, orijinal Tevrat ve İncil’de (nerelerde ve ne ölçüde) tahrif yapıldığı ifade edilmemektedir.
İnsanların ancak Tanrı’nın inayeti, istemesi ile hidayete, inanca ulaşabilecekleri belirtilmektedir!
Kuran’da da piramitlerden vs. bahsedilmemektedir!
Kuran’a göre de melekler insan suretinde görünebilmektedir!
Tanrı katında bir günün insanın saydığı ile (dünyadaki süre ile) binyıla tekabül ettiği ifade edilmektedir!
Meleklerin Tanrı katına, insanların saydığı ile 50 binyılda çıktığı belirtilmektedir!
Süleyman’ın emrinde cinler ve meleklerin de olduğu vurgulanmakta; bir meleğin (veya cinin) bir ülkenin kraliçesinin tahtını göz açılıp kapanmadan bu peygamberin huzuruna getirdiği söylenmektedir. Rüzgar da onun emrindedir; istediği yere çok kısa sürede ulaşabilmektedir!
Yusuf, gelecekte olacaklara ilişkin rüya tabiri yapmaktadır.
İsa hakkında bildirilenler, onun Tanrı’nın oğlu olmadığı ve çarmıha gerilmediği ile sınırlıdır.
Muhammed mescitte konuşma yaparken, bir kervanın gelmekte olduğu haberi üzerine, mescidin hemen hemen boşaldığı ifade edilmektedir.
Dörtten fazla kadınla evlenme izninin yalnızca Muhammed için verildiğini ve, bunun siyasi ve savaşlarda ölen sahabilerin (çoğul: sahabe, ashab/ashap); Muhammed’in yoldaşları) eşlerini korumak amacını güttüğünü okumuştum. Ancak, ilkinin (izin) Kuran’da zikredilmesine rağmen ikincisinin (gerekçe) belirtilmediği, hatta tersine bir örnekle, peygamberin bir kadını arzuladığını, onun eşinden ayrıldıktan sonra Muhammed ile evlendiği anlaşılmaktadır.
İnsana secde etmesini istediği Şeytan’ın bu emri reddetmesi üzerine Tanrı onu “Defol git!” diyerek huzurundan kovmuştur!

Tespitler, Yorumlar ve Teklifler

Bazı araştırmalara göre Tevrat M.Ö. 500’lü yıllarda yazılmıştır. Bu yorum, Tevrat’ta piramitlerin belirtilmemesini açıklamaktadır: Tevrat yazarları, o yüzyıllarda çöl kumları altında veya insan bilgisinden uzak kalmış piramitlerden, fresklerden, mumyalama olgusundan vs. habersizdirler.
Mısır yazıtlarında Yahudilerden, onların göçünden ve Yusuf ve Musa’dan hiç bahsedilmemektedir.
Tevrat’taki peygamberliğin anlamı, peygamberlerin görevi ile Kuran’dakiler örtüşmemektedir.
Yahudi ve Roma kaynaklarında İsa’nın yaşadığına, peygamberliğini ilan ettiğine dair kayıt bulunmamaktadır.
Kuran’ın hitap, üslup, yaklaşım, tutarlılık vb. açılardan Tevrat ve İncil ile kıyaslandığında tek tanrı inancının en ileri kutsal kitabı olduğu şüphesizdir. Bu hususta en önemli etmen, belki, değiştirildikleri inancı bir yana, ilkinden 1000-1500, ikincisinden 500-600 yıl sonra indirilmiş (yazılmış) olmasıdır.(6)
Kuran ayetlerinin iniş sırasına göre değil, Muhammed’in direktifleri doğrultusunda, ölümünden sonra sıralanıp kitap haline getirildiği iddia edilir (O tarihlerde kağıt veya yerini tutacak bir malzeme mevcuttu; Mekke ve Medine’de üretilmiyorsa tüccar Arap kavminin bunu alıp getirmediği veya getiriyorsa, Kuran’ın neden taşlara, hurma dallarına yazıldığı ve ayrıca, “kitap”a büyük değer veren, değiştirilemeyeceğini beyan eden bir dinin kutsal kitabının, akıllıca bir yaklaşımla, neden, peygamberi ölmeden ciltlenmediği, ancak onyıllar sonra bunun mümkün olabildiği de dikkate alınması gereken konulardır!). Bunun “hikmetini” okumadım, duymadım; veya duydum da ikna olmadım!.. Doğru hatırlıyorsam bir mealde ayetlerin geliş sırası da belirtiliyordu. Kuran’ı bir de nüzul sırasına göre okumak isterdim.(7)
Peygamberin ayak izi, hırkası vs. kutsal emanetler olarak yüzyıllardır korunabilmesine rağmen, Tanrı’dan gelir gelmez kaydedildiği söylenen ayetlerin yazılı olduğu hurma dalları korunamamıştır! İkinciler daha önemli değil midir?!
Şeytan’ın Allah’a itaatsizliği, herhalde Allah’ın bilgisi ve izni doğrultusunda vuku bulmuştur; o halde neden kovulmaktadır?!
Tevrat’ın daha çok dünyaya, İncil’in daha çok kıyamet öncesi döneme (Tanrı’nın krallığı) ve ahirete ve Kuran’ın ise hem dünya hem de ahirete yönelik mesajları olduğu intibaı edinilmektedir.
İncillerdeki Mesih İsa’nın insanlığı kurtarmak adına çarmıha gerilme “arzusu” pek “romantik” bir paradigmadır!
Kuran’ın son iki asırda ortaya çıkarılan bilimsel verileri bildirdiği görüşünün biraz zorlama olduğu izlenimi edinilmektedir.(8)
Özellikle İncil ve Kuran’da kıyametin çok yakın olduğu vurgulanmaktadır. Birisinin üzerinden 2000, diğerinin neredeyse 1500 yıl geçti! Hala çok yakın; sürekli, birkaç yıla kadar kopuyor!..
Üç kitapta da, özellikle İncil ve Kuran’da, ahlaklı yaşamanın, iyi-adil olmanın vb. önemi vurgulanmaktadır.
Tevrat ve Kuran’daki peygamber kıssalarında (tam olmasa da) benzerlik sözkonusudur.
Tanrı’nın tarifi konusunda İncil ile bir kırılma olduğu aşikardır… İncil(ler)’deki Tanrı’nın “üç boyutlu” tarifi anlaşılamamaktadır (Meşhur İznik Konsili’nden sonra, diğerleriyle birlikte, İsa’nın Tanrı’nın bir parçası değil, sadece peygamber olduğunu söyleyen İncillerin de tümüyle, kopyalarıyla birlikte yok edildiği bilinmektedir.(9) Kuran’da bu tarihi toplantıdan, sonuçlarından da bahsedilmez!).
Mecazi, sembolik vb. anlamı vardır dense de, Tanrı katında bir gün ve meleklerin Tanrı’ya ulaşma süreleri (bin ve elli binyıl) hakkındaki ayetler (yorumları) tekrar gözden geçirilmeli; Tanrı’nın (en azından “makamının”) evren sınırları dışında olma olasılığı dikkate alınmalıdır!(10)
Süleyman’ın “cinli” kıssasına iman eden Müslümanlar, bazı evliyaların “uçmalarını” ve kimi medyumların “cinlere sahip olmalarını” yadırgamamalıdır!
Kuran’a göre şehitler ölümsüzdür ve melekler harplere katılabilmektedir. Öyleyse, Müslümanların bir tarafı oluşturduğu savaşlarda, kimi Müslümanların, eski askerleri, alperenleri, evliyaları gördüklerini iddia etmeleri garip karşılanmamalıdır!(11)
Kuran’a göre yarın, gelecekte insanın başına ne geleceğini veya neler olacağını kimse bilemez! Ama Yusuf, firavunun rüyasını yorumlayarak gelecekte olanları bilmiştir. Bu özel durumdur, Tanrı’nın izniyledir, “hikmeti” gereği bir istisnadır, diye açıklama getirilebilir. Fakat bu husus, yani rüya tabiri yapmak ve yaptırmak gayet dindar kişiler tarafından dahi uygulanır olmuştur. Galiba Tanrı, peygamber, evliya vb. olmasa da “kalbi temiz” insanlara da geleceği rüya ile gösterebilmektedir. O halde ilk cümlenin hükmü ne olacaktır?!
Misyonerlerin Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Ahit) dağıtmaları engellenmemeli, tersine teşvik edilmelidir! Her Müslüman/Müslüman kökenli ailenin evinde bir de Kutsal Kitap olmalıdır. Müslüman olduklarını iddia edenlerin veya ortada olanların Kutsal Kitabı okuyarak din değiştirmeleri mümkün değildir; olsa olsa dinsiz olurlar!..
(Sayfa düzenine bağlı olarak) Tevrat 1200-1500; dört İncil (Gospel) ortalama 75’er sayfa olmak üzere, tüm İncil metni 500-600; Kuran vasati 600 sayfalık kitaplardır. Tevrat’ta aşırı ayrıntı, İncil’de dört farklı İncil ve uzun mektuplar, Kuran’da ise çok tekrar vardır. Bunların (tekrarsız, teferruatsız özünün), birkaç yüz sayfalık salt metin olarak sunulup, sonra nesnel olarak ve bir bütün halinde değerlendirileceği bilimsel, akademik kitapların yazılması yararlı olacaktır.(12)

Sonuç

Kainatın ve “sonsuz” evrende sadece dünyada olsa bile biyolojik hayatın, rastlantıyla, “bir dış müdahale” ve program olmaksızın meydana gelebileceğini ve sürebileceğini pek ihtimal dahilinde görmüyorum.(13) Buna karşılık, teolojisi, ortaya çıkışlarından yıllar, onyıllar, yüzyıllar sonra, ayetlere yeni anlamlar yüklenerek, hadiseler “zenginleştirilerek” vs. geliştirilen “Ortadoğu merkezli”(14) üç tek tanrılı dinin ana kitaplarının insan(lar)/tarih/arkeoloji/sosyoloji vb.- evren /tabiat/ biyoloji/ genetik/ astronomi vb.-Tanrı ilişkisini/ilişkilerini, örgüsünü, (en azından tarihsel ve mevcut yorumlarıyla) tam olarak izah ettiğine de kani değilim…

Anlamaya, araştırmaya devam ediyorum, edeceğim. Şu anda ne ateist, ne Müslüman ne de başka bir şeyim. Bundan, çoğu insanın hissedeceği ve hissedileceğini iddia ettiği türden (en küçük) bir rahatsızlık duymuyorum.

(1) Yahudiler, Hıristiyanların Eski Ahit diye isimlendirdikleri kitaba Tanah diyorlarmış. Aralarında başlıca farklar, (kitapların/bölümlerin(39)) isimlendirilmeleri, sıralanışları ve yorumlanışları imiş. Tora (Türkçe’de Tevrat), Tanah’ın/Eski Ahit’in Moşe’ye (Türkçe’de Musa) indiğine inanılan ilk 5 kitabına/bölüme verilen isimmiş (http://tr.wikipedia.org/wiki/Eski_Ahit). Yalnız şunu da belirtmeliyim ki, elimdeki, Kitabı Mukaddes Şirketi’nin yayımladığı Kutsal Kitap’ta Eski Antlaşma’nın Tevrat ve Zebur diye açıldığı/nitelendiği görülüyor.

(2) Yazıda peygamberler Kuran’daki isimleriyle anılmıştır.

(3) İbrahim “bu işi” bir başka krala daha yapar!.. Kuran ayetleri Tevrat’takilere paraleldir. “İlahi” kitapların içler acısı halini sergileyen bir konudur İbrahim’in hikayesi. “Masal” hakkında, kitaplarda ve internet sitelerinde yeterince açıklama olduğu için burada not düşmekle yetiniyorum.

(4) Farklar için, Hıristiyanların, “değişik açılardan bakılıyor ve birbirini tamamlıyor” diye özetlenecek savunmalarının yeterli olmadığını, bilahare başka kaynakları okuduğumda anladım. Bunlar kitaplarda ve internet sitelerinde teferruatı ile yer bulmaktadır.

(5) 4 gospel okunduğunda dikkat çekici bir husus da, diğer üç gospelde “Tanrı-Oğul-Kutsal Ruh” üçlüsü kullanılmışken, Yuhanna gospelinde Kutsal Ruh yerine “Söz”ün kullanılmasıdır… “Teslis” için bkz. www.dunyadinleri.com/hiristiyanlik.html

(6) İlk okuyuşlarda böyle bir izlenim edinebilir Müslümanlar veya Müslüman kökenliler; çünkü İslami paradigmalar ile işlenmiştir beyinleri. Bu paradigmalardan bağımsız okunduğunda, Kuran’daki “Tanrı” kavramının (hala) çok ilkel olduğu (ki doğaldır, zira dönem 7. yüzyıldır) anlaşılmaktadır. Bugün, yukarıdaki görüşümü, “ne… ne… ne de…” ile değiştiriyorum!

(7) Ayetler inmeye devam ediyordu, savunması çürüktür; çünkü bu cevaba karşılık başka sualler sorulur!.. www.diyanet.gov.tr adresinde Kuran “iniş sırasına göre” de verilmiş (Ayrıca piyasada bu formatta bir meal de görüyorum.). Güya iniş sırasına göre Kuran’ın, “Allah’ın hikmeti” olan bugünkü halinden hiçbir farkı yoktur: Yine düzensizdir, vs, vs!

(8) Bu ilk intibadır. Sonraki aylardaki tefekkürlerimin, muhakemelerimin ve okumalarımın sonucunda “biraz” nitelemesinin fazla olduğu görüyorum.

(9) Birkaç Hıristiyan kaynakta (internet sitesi ve kitap) MS 325’te “yüzlerce İncil’in 4’e indirilmesi”nin sözkonusu olmadığı, zira o tarihe kadar İncil’in çoktan tespit edildiği ve böyle bir şey olmasının mantık dışı olduğu, zira denildiği gibi yüzlerce farklı İncil bulunsaydı, bunların imhasının mümkün olamayacağı ve İznik Konsili’nde yapılanın İsa’nın Tanrılığının teyidi olduğu yazıyor.

(10) Bu minvalde bir yazım vardır.

(11) I. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda halkı cepheye gönderebilmek ve cephede tutmak için dini duyguların alabildiğine kullanıldığı malumdur. TV’de, biri, dini telkinler sebebiyle cephede, askerlerin sanrı gördüklerini söylemişti. İlginçtir, KKTC eski cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da, 1974 Harekatı sırasında “evliyalı” anıları vardır. Barış ortamında, “laik Müslümanların” bu tür hikayeleri adeta “irtica” diye nitelemeleri bilgisizliklerinin ve ikilemlerinin bir başka göstergesidir.

(12) Bilahare çok sayıda kitap okumama rağmen, bu özde bir kitaba rastlamadım!

(13) Bu cümleyle, yazıyı kaleme aldığım sıralarda “Deizm”e daha yakın olduğum anlaşılıyor. Bugün; yaratıcı, düzenleyici, az veya çok derecede müdahale edici ve kıyamet koparıcı bir Tanrı tasavvurunun “sadece”, “Ortadoğu” denilen coğrafyada doğduğunu ve bilahare yayıldığını (Ama hiçbir zaman, dünyaya tümüyle yayılmamış ve yayılmayacaktır.) bildiğimden dolayı, en azından o kültürün (teist tanrı inanışının) etkisindeki bir deizme uzağım.

(14) Bazı terimleri kimi insanlar birbirinden habersiz kullanabiliyor. Yazılarımda geçen “Ortadoğu merkezli” terimini, Erdoğan Aydın’ın 90’lara doğru yazdığı (Sonraki baskılarında genişletmiş.) “Kuran ve Din, İslam Gerçeği-1” kitabında kullandığını gördüm. Yukarıdaki yazıyı E. Aydın’ın kitaplarını okumadan, takriben iki yıl önce kaleme almıştım.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 569, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Dinsizin defni

Bir dinsiz, ben öldükten sonra ne yaparlarsa yapsınlar, diye düşünebilir. Fakat daha dürüst olanı, dinsiz gibi gömülme isteğini çevresine şifahen bildirmesi ve vasiyetinde yazmasıdır. Böyle yapması halinde ailesinin zarar görebileceği ihtimali varsa, bu endişeyi taşıyorsa, başkadır.
***
Ölümünden gömülmesine kadar, cesedi üzerinde yapılan işlemler elbette bir dine bağlı kalmış, bunu beyan etmiş bir insanınki gibi olmamalıdır: Cesedi yıkanmamalı, kıçına pamuk tıkanmamalı, cenaze namazı kılınmamalı, rahmet dilenmemeli, (eğer yakılma imkanı ve niyeti yoksa) mezara yüzü kıbleye gelecek biçimde yerleştirilmemelidir; ölürken ve öldükten sonra “kutsal” kitaptan bölümler okunmamasının, ve mezarının başında dua edilmemesinin, ölümünün 7’sinde-40’ında-52’sinde filanca surenin ve mevlit okunmamasının ve hatim indirilmemesinin gerektiğini belirtmek dahi abestir.

Cesedin toprak için, mesela toprak altında yaşayan canlılar için bir faydası varsa, mezarın yerleşim yerine yakın bulunmaması koşuluyla, muhtemelen doğaya zararlı olan yakma uygulaması yerine, gömülme daha doğru gibi görünmektedir (Anıt yapılması, hatta taş dikilmesi bile, anlamsızdır.)…
***
Neler olmayacağını yazdım; nasıl olacağını ise, mezar hariç, yazmadım. Düşünelim…

Herhalde “paldır-küldür” gömülmeyecektir. Artık yaşamıyor olsa da, bir zamanlar yaşadığı, ürettiği, insanlara faydası bulunduğu için cesedine saygı gösterilecektir. Belki çevreye zarar vermemesi için ve edep gereği belli bir şekilde sarmalanarak veya bir torbaya konularak tabuta ve nihayet sarmalandığı bezle birlikte veya ondan çıkarılarak veya torbadan çıkarılarak mezara yerleştirilecektir. Mezarlar, yerden tasarruf amacıyla dik kazılabilir. Sadece kemikler kaldıktan sonra, aynı çukurun içinde akraba veya değil, başka cesetler de konulabilir

Bir dinsiz için mezar, dindarların inandığı gibi bir yer değildir: “Ruh” orada ceza çekmeyecek, edilen duaları duymayacak, tekrar dirilmeyecektir; sadece bir zaman “can”a eşlik ve hizmet etmiş, ama artık “can”sız, bilinçsiz bir bedenin gömüldüğü yerdir.
***
Müteveffa bir dinsizin, elbette, ürün vermişse, insan yetiştirmişse ardından bir tören yapılabilir (Ama, mesela bir sahnede, tabut önündeki “laik” törenler aptalcadır; ne yapılacaksa gömülme işleminden sonra yapılmalıdır!), çalışmalarına nispetle adına heykeller dikilebilir, sempozyumlar düzenlenebilir, ismi caddelere verilebilir… Fakat hayatını, çalışmalarını ben ölünce ismim şurada, şu tarzda yaşasın düşüncesiyle, motivasyonuyla yapmamalıdır. Çünkü bu da din kültürünün bir etkisidir.

***
Doğrusu, gerçi bir dindarınki gibi “merasimli” olmayacağı belli ama, bir dinsizin gömülmesine ilişkin bir kültür, gelenek henüz teşekkül etmemiştir. Yazdıklarım, bu doğrultuda ancak bir adım niteliğindedir.

***
Kimi insanlar için saadet, dünyayı tanımada, ki buna ömürler yetmez, bir bilince ulaşmak ve düşünüp, yapmak isteyip, planladıklarını büyük ölçüde gerçekleştirmiş bulunmaktır. Böyle insanlar ölümden korkmazlar. Ben bu durumdayım “çok şükür”!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 259, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.