BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Dini ve Laik Söylem

Kasım 2011. Milliyetçi-muhafazakar ‘sanatçılar’ … ve … bir bakanın düğününde sahne almışlar. Programlarından sonra otelde 4 kadın (‘serbest alüfte’) çağırmışlar. Birinci şarkıcı bunlardan birine anal seks teklif etmiş, reddedilince silah çekmiş ve yumruk atmış… İkinci şarkıcı şiddete karışmamış; işin içinden sıyrılmaya çalışıyor gibi… Kadınlar ‘aman ailelerimiz duymasın’ demişler… İki şarkıcı da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli demeçler veriyorlar!

Aralık 2011. Bir meşhur imam pezevenklik yaptığı iddiası ile tutuklandı!.. Hocam ‘rivayete göre’ Allah’lı, Muhammed’li vesaireli bir demeç vermiş!

Aralık 2013… ‘İki müttefik’ birbirlerine girdiler. Hem de ne girme. Kimse böyle-bu ölçüde olacağını öngöremedi. ‘Dinsizin hakkından imansız gelir.’ İki taraf da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli… Siyasette dinin (dindeki -kutsal olduğuna inanılan- kavramların, her ne derecede olursa olsun ve ‘samimi’ olunsun olunmasın) kullanılmasının minelbab ilelmihrab dine ve dindarlara zarar veregeldiği aşikardır… (1)

Fakir dindarken, dindarlığını açık etmez, böylece hatalarını fırsat bilenlerin dinine laf söylenmesine fırsat vermekten kaçınırdı… Elan, sorgutçu olarak, bunlar ve benzeri durumlar karşısında ‘sevinmemekte’, dindarlara (toptancı bir yaklaşımla) ‘işte layığı veçhile halü keyfiyetiniz ve halü pür melaliniz” dememektedir… Eminim pek çok mümin, yaşananlardan çok rahatsızdır.

Bir iddia, yalan-sahte-iftira dahi olsa, olgun bir dindar, o süreçte kendini savunurken (siyasette, ilaveten rakibine ‘vururken’) Allah’lı, Muhammed’li vesaireli değil laik temelli hak-hukuk söylemi serdetmelidir.(2) Böylece din ve (bu müstekreh dünyada/düzende) temiz kalmış (ne dereceyse ve ne kadarlarsa artık) halis müminler kirletilmemiş olur.

(1)Ülkede ve dünyada din söylemli iktidarların icraatları, bağnaz/silahlı cemaatlerin eylemleri, din temelli grupların baskıları ve bütün bunların birbirleriyle çatışmaları, bazı dindarların laikliğin önemini daha ziyade teslim etmeleri sonucuna götürmüştür. İslam coğrafyasına has (ve elbette farklı bir isimle) laik bir sistemin kurulması-geliştirilmesi şarttır. Lakin, ‘vukuatın ve zevahirin farkında’ olan müminlerin sayısındaki artışa rağmen, böyle bir hareketin ışığı ufukta görünmemektedir; zira İslam kitabında/ kültüründe/ tarihinde/ sosyolojisinde bunu sağlayacak temel, dayanak, anlayış ve birikim yoktur. İslam, bir yolu bulunup yenilenmezse, çözülmeye, daha fazla itibar ve kan kaybetmeye, tezyif edilmeye ve nihayet çökmeye mahkum görünmektedir.

(2)Dinci/imancı söylem, elbette toplumda, onun geleneğinde, her türlü ilişkisinde karşılığını bulduğu için serdediliyor. Toplum ve önderleri buna güçlü bir şekilde itiraz etmedikçe sürecektir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 35527, bugün ise 340 kez görüntülenmiştir.

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ :
( Kuran Gerçekte ne diyor )
Yüzyıllardır merak edilen ve sorulan bir konu olduğunu hepimiz biliyor ve olayın gerçeğini merak ediyoruz.
Tevratta Önce Ademin yaratıldığı sonra o uyurken kaburga kemiğinden biri alınarak Ademden eşinin yaratıldığı ve sonra bu ikisinden oluşan çocuklarla insanlığın devam ettiği söylenir lakin sonraki devamı güya ikiz çocukları olduğu sonra kardeşlerin çapraz evliliği ( nasıl oluyorsa ) gibi uydurmalarla anlatılmaya izah edilmeye ve olay güya yumuşatılmaya çalışılmıştır. Sanki her türde kardeş kardeşe bir cinsel ilişki yaşanmamış gibi. Bazılarıda ilk yaratılışta böyle oldu ama sonra ayetler geldi ve kardeş evliliği ve ensest ilişki yasaklandı diyerek mazaretler uydurmuşlardır.

Peki Kuran ne yazıyor ne anlatıyorda insanlar bu kanıya varmışlardır : Nisa 1 ayeti buraya aktararak üzerine konuşağız :

yâ eyyuhâ : ey
en nâsu : insanlar
ittekû : takva sahibi olun
rabbekum(u) : Rabbinize karşı
ellezî : o ki
halakakum : sizi yarattı
min : … den, …dan
nefsin : bir nefs
vâhidetin : bir tek
ve halaka : yarattı
minhâ : ondan
zevcehâ : onun eşini, hanımını
ve besse : yaydı, türetti
minhumâ : onlardan
ricâlen : erkekler
kesîran : birçok, çok sayıda
ve nisâen : kadınlar

AYETİN TAMAMINI buraya almadım sadece gerekli kısımdır.
Bir çok Mealdeki anlamınıda yazalım sonra üzerine konuşalım :

Ey insanlar! O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve ondan da zevcesini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.
şimdi burada ele alacağımız İKİ KELİME VAR :
bir tanesi =minhâ : ondan
ikincisi ise =minhumâ : onlardan
Geleneksel tefsirler bu (ondan kelimesine ademden)
(Onlardan kelimesinede adem ve eşinden ) olarak almışlardır.

Yani ayet Ademden eşini yarattık sonra ikisinden yani Adem ve eşindende sonraki nesilleri meydana getirdik demez.
İşaret edilen bu ( ondan ve onlardan) kelimeleri (ilk yaratılıştaki NEFSE vurgu yapmaktadır )
Peki bu NEFS nedirki yaratılış bundandır ?
Bir çok ayette insanı SU dan yarattık , İnsanı topraktan yarattık, İnsanı çamurdan yarattık dediğini biliyoruz işte bu ilk yaratılıştaki NEFS = bunlardır yani SU ve Topraktaki minerallerin bir arada aldığı HAL = Bu NEFS i oluşturmaktadır.
Şöyle düşünelim Labaratuarda bir İNSAN benzeri yaratmaya kalksak ve her şeyi ölçüsünde yapacağımız için örneğin 90 kilo bir insan yaratacaksak önce 70 kiloya yakın SU koyacağız sonra insan bedenindeki mineralleri topraktan çıkarıp aynı KABa koyalım işte SU ve Minerallerden ve topraktaki diğer maddelerden oluşan bu KARIŞIM ( nefs) vıcık vıcık bir ÇAMUR şeklinde görülecektir.
Şimdi bu NEFS’i oluşturduk ve Ademi yaratıyoruz ve (minhâ : ondan ) da yani aynı NEFS tende onun eşini yaratıyoruz. Peki sonra ne yapıyoruz ? ( minhumâ : onlardan) yani aynı NEFS karışımlarından bir çok erkek ve kadını türettik.
Yani ilk önce Ademi yaratıp sonra onun kaburga kemiğinden başka bir insan yaratmadık ve sonra onlardan oluşan çocuklardanda Nesilin devamını sağlamadık ne yaptık. Başka İnsanlarda yaratıp bir aile bir nesil meydana getirdik.. İşte Kuranda Nisa 1 ayetinin anlattıklarının birebir karşılığı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12024, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Özlü Sözler 5 (Mete Tunç)

Bir ülkenin kaderini onun coğrafyası belirler.
Deniz Ülke Arıboğan
+++

Bir uygarlığı sürekli kılan şey kendi içinde reform yapabilme kapasitesidir.
Bir rahip
+++

Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma.
İran atasözü
+++

Aşk gerçekliğin ilk ışıklarıyla dağılıp giden bir sistir.
Bir yabancı filmden
+++

… daha fazla kederlendiğim nokta… Türk evlerini, yeni tesislerle bezeyip hemen yaptırıp durumdakilerin hala zırtaboz yapılar arkasında koşmaları, para ile milli zevki birleştiremiyerek yurdumuzun manzarasını mimarlık bakımından gün geçtikçe çirkinleştirmeleridir.
Refik Halid Karay (1942)

Kimse nizam ve kanun tanımıyor ve kimse vazifesini yapmıyor. Memleketin tablosu budur!
Refik Halid Karay (1948)

Dükkanlarda acaip acaip tavırlar, film edaları takınarak pasta ve dondurma yemenin moda oluşu… buz dolaplı vitrinler önünde çoğu kopuk bir sürü bayla bayan sinema yıldızlarına benzeme provaları…
Refik Halid Karay (1948)

İyi ki Amerika, tütün diye daha kötü bir nesne içmiyor. Bunu da bayıla bayıla içerdi bu mukaddil ve kuvvete muti dünya!
Refik Halid Karay (1948)
+++

Bir vaktaerdi ki bizim günümüz,
Koyun belli değil, kurt belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor,
Deva belli değil, dert belli değil.
Aşık Ruhsati
+++

Mektep hayatı insanın en saf ve pak zamanıdır. Hak için kükredim, haksızlıklara hücum ederdim. Biri haksızlık ettimi ona diri ve ağır sözler söylerdim. Bunu mukaddes bir vazife bilirdim. Ve: ‘Hak mevzuubahis olunca akan sular durur ve de durmalı zannederdim’. Fakat maatteessüf iş hiç de öyle değilmiş… Mektepten çıkınca, hayata girince sosyal ve pratik hayatın ne çirkinlikler ile meşbu olduğunu gördüm. Bu nice emekle hasıl ettiğim ahlak ve pürüzsüz temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terk etmeğe mecbur oldum.
Rıza Nur
+++

Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kafi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icra eylediğimiz adliye ıslahatının da bunca seneler çalıştıktan sonra malum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.
Said Halim paşa (1919)

Br devlet ki hukukunu kendi doğurmaz
Kanununa “gökten inmiş, değişmez” der,
O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz,
Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!
Hâkim olan millet midir, Meşîhat midir?
Millî Meclis, Meb’usan mı, Bab-ı Fetvâ mı?
Hep eskidir teşri’, kazâ, mahkeme, ilâm,
Devlet dine kanun yapar, dinse devlete…
Sarıklılar memur olur, fesliler imam,
Devlet Meşîhat’e, din hükûmete!
Ziya Gökalp (1916)

Tanzimat reformlarında Avrupa’nın baskısı önemli en önemli rolü oynamıştı. Belki biraz da bu yüzden, söz konusu reformların gerçekleştirilişinde de Avrupa sistemi örnek alınmıştır. Bu sistem iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu içindir. Nitekim “güçlü olanın sözü geçer (el-hükmü li’l-gâlib)” prensibi tarih boyunca hakim anlayışı temsil eder.

… değişmenin bedeli olduğu gibi, değişmememin de bir bedeli vardır. İnsanların ve toplumların başlangıçta çoğu zaman değişime karşı tepki göstermeleri, yaradılışlarındaki tutuculuktan kaynaklanır. Yerleşik inançlar ve gelenekler, yeniliklere –olumlu da olsalar- hüsnü kabul görmeyi engeller. Bu doğal bir tepkidir. Osmanlı toplumunda da böyle olmuştur. Bütün bunlarla beraber, Tanzimat devri reformları yabancı baskının eseri oluşuna, düalitesine, ciddi bir çalışmanın ürünü olmayışına, taklitçi niteliğine rağmen devlet müesseselerini bir süre daha ayakta tutarak çözülmeyi geciktirmiş, bu alanda cumhuriyet sonrası reformlara da temel teşkil etmiştir. Günümüzde eski Osmanlı vilayetlerinden oluşan devletler, bilhassa Orta Doğu ülkelerinin hemen hepsi bu devir adliye teşkilatını aynen devam ettirmektedir.

Tanzimat ve Sonrası
Osmanlı Mahkemeleri
Ekrem Buğra Ekinci

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18528, bugün ise 25 kez görüntülenmiştir.

Din, İman ve Müminler Hakkında Notlar II (Mete Tunç)

‘Yazar’ın tezi/kitabı Atatürk’ün dindar idiği üzerine bina edilmiş. Hafızı varmış, Kuran dinlermiş. Yazarla söyleşiye kulak veremedim, kitabı gözden dahi geçiremedim, yazarın ve kitabın ismini kaydedemedim. Cümleyi –emedim yerine –medim şeklinde ifade etsem yanlış olmazdı! Elbette, sorguçtu için, önyargısız dinlemek ve okumak suretiyle değerlendirmede bulunmak doğru tarzdır. Lakin şu kesindir ki Atatürk’ün dindar olması bir yana, müslüman bile olmadığı (yazıları, konuşmaları, sohbetleri ile) sabittir. Yazar, ‘ben müslümanım, Atatürk’ü de seviyorum; öyleyse Atatürk de müslüman olmalı’ arzusu ve önkabulü ile yola çıkmış, sabitleri göz ardı etmiş ve sadece dileğine mesnet teşkil edecek verileri alıp tezini kurmuş… Atatürk’ün hafızı olduğunu başka kaynaklardan da okumuş ve duymuştum. Hafızı olduğuna göre Kuran herhalde dinliyordur. Neden? Müslüman cemiyet ve kültür içinde doğup büyümüştür. Kuran tilavetleri dinlemiştir, etkilenmiştir, haz almıştır. O günlere ait güzel (sevgi, saflık, şevkat…) hatıraları da vardır. Kuran duymak o anıları canlandırmaktadır. Bunlar, dinle bağını yıllar önce, Mustafa Kemal’ken koparmış Atatürk’ün hafızı olmasını ve (öyleyse) Kuran dinlemesini açıklar. Kuran dinlemediğini; lakin hafızından, dine dair (alaycı) sohbetlerinde yararlandığı ihtimalini de bir yana koyalım. Görüşüm böyledir. Allahualem!
Not. Atatürk’ün, deist idiği söyleniyor, müslüman olmaması müminler için ‘üzücü’ ‘dinsizler’ içinse ‘sevindirici’ bir husus olmamalı. Onu sevmek yahut nefret etmek bir mana taşımadığı gibi… Bu anlayışa ulaştığımız ve böylece onu, yaptıklarını-yap(a)madıklarını, bütün veçheleriyle değerlendirmeye başladığımız zaman toplumumuz rüştüne ermiş demektir. Ve lakin, önümüzde epey fırın var gibi görünüyor. Ama fırınlar da gerekiyor; fırın inşacılarına ve ekmekçilere ihtiyaç bulunuyor. Fakirin yaptığı ekmekçilik. Bu yazı da (ihtiyaç sahipleri için) bir ekmektir.
+++

B. Russell, “… putperest mitolojide ‘Meryem-bakire doğum’ benzeri hikaye var; ona niye inanmıyorsunuz” diyor müminlere. Aynen geçen veyahut dönüşen daha neler neler var. Anlatılmalı ve sormalı!
+++

Samanyolu TV, Temmuz 2012. Bir emekli adam. Cami yaptırmak istemiş. Hayrına. Yine ‘hayrına’ çalışanların biri iş sırasında düşüp ölmüş. Dava açılmış (Hikaye eksik…). Adam tazminata mahkum olmuş. Ağlıyor, ‘param yok, kurtarın beni’ deyu!..
+++

‘Sorgutçu’, içinde yaşadığı kültüre-medeniyete has güzel, yeni (yaratıcı) örnekler görünce seviniyor. Eskisinin yıkılıp yenisinin inşası sırasında ‘laikçilerin’ feveran ettiği Hasan Tanık Camii bunlardan biri. Kubbesi, kemerleri, hokka biçimli minareleri, ışıklandırması… Temaşaya layık… Sadece kapısının rengi uyumsuz.
+++

‘Meal okumanın dinden çıkaracağı’ görüşü geleneksel cemaat imamlarınca vaz edilir. Fakir, daha ötesini söyler: Yalnızca meal mi; tefsirleri de, hadis kitaplarını da, eski alimlerin risaleleri-kitapları-tefsirlerine de… Eğer ‘imanınızı korumak’ istiyorsanız bunları da asla ve kat’a okumayın; şeyhiniz, hocanız ‘tatlı tatlı’ anlatsın, eklesin eksiltsin; siz dinleyin, ağlayın ve fakat katiyen deşmeyin!
+++

Hipnotizmada başarı oranı yüzde 5 imiş (Yeraltındaki Melekler Yer Üstündeki Şeytanlar, Sevil Atasoy)!.. Acaba en kolay hipnotize olanlar yani telkine en yatkın olanlar, her şeye inanan, hemen inanan iman sahibi insanlar mı; bir dine veya başka şeylere!?
Not. TV’de bir haber: Büyük salonda çoğu katılımcı resmen uyuyor!.. Biri
güya yeteneğini ispat etmek sevdasında. Havasız; yemenin-içmenin ve sohbetin
yasaklandığı bir ortamda, hatibin sıkıcı bir konu hakkında bir saat
konuşmasının ardından uyumayan kalması şaşırtıcıdır!
+++

2012 Ramazan’ı. TRT’de bir
haber: Ramazanlarda kum dökme nispeti 100’de 100 artıyormuş. İftarla sahur
arası bol su içip sulu yiyecekler yenmeliymiş… Orucun vücuda tesiri üzerine
nihayet somut bir veri öğrendik!
+++

TV’de (Ekim ortası, 2011)
konuşan Aytunç Altındal (2013’te vefat etti.),  ‘teist olmak için önce ateist olmak
gerekir,  ilk kilise babaları
ateisttiler’ diyor. İfadesi, evvelindeki izahatına rağmen anlaşılır değil.
Sunucu sormuyor, ‘ne kastediyorsunuz’, ‘ateist/ateizm o dönemlerde hangi manada
kullanılıyordu’ vs. diye; çünkü belli sualleri sormayı ve ümit ettiği, imanına
onay beklediği cevaplara odaklanmış!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17777, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Din, İman ve Müminler Hakkında Notlar I (Mete Tunç)

“Ezan dini bir senfonidir”(!)
Diyanet İşleri Başkanı
Sayın başkanın hiç senfoni dinlemediği anlaşılıyor… Senfoni dahi hoparlörlerden bangır bangır çalınsa, ondan da fellik fellik kaçarım!
+++

20.11.2011. CNN TÜRK. Eğrisi Doğrusu programı. Taha Akyol, eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ile konuşuyor. Programın sonuna yetiştim. T. Altıkulaç en eski Kuran metinlerini (Sana yazmaları. Yemen’de bir kazı sırasında veya bir caminin altından çıkan Kuran parçaları.) incelemiş. Bunların halife Osman’ın zamanında hazırlanan mushaftaki ayetler-suretler ile farkı yokmuş. Sadece imlada farklılıklar varmış (ne demekse!). Osman mushafının halife Ebubekir tarafından hazırlatılan mushaf ile aynı olduğundan eminmiş(!) Halife Ali ve bazı ashabın mushaflarında başkalıklar olması (Bu hususu ilk kez Turan Dursun’da okumuştum.) önemli değilmiş, çünkü bunlar özel mushaflarmış(!) Çalışmaya başladığında (ki üç yıl sürmüş!), bugün mevcut Kuran’dan farklı metinler tespit ederse, ‘bu durumu nasıl örterim’ diye düşünmüş!.. Söyleşi, bu müthiş bir itirafla nihayetlendi: Hem bir şüphe ve endişe taşıyormuş, hem şüphesi gerçek çıkarsa, hakikati nasıl tevil edeceğini planlıyormuş (‘Örtme’ itirafını T. Akyol’un, araştırmasını ‘akademik’ diye vasıflandırmasının üzerine yapması da bir başka komik bir hal!). İzahatı doğrultusunda, T. Altıkulaç’ın araştırmasının nesnelliğinden ve vardığı sonuçtan ciddi biçimde kuşku duyuyorum!
+++

“Kimlerle komşu olmak istemezsiniz?” anket sorusuna müminler büyük ekseriyetle dinsiz komşu istemiyorlar. Anlaşılabilir. Ancak soru eksik. Devamında “Bencil, kaba, rüşvetçi, hırsız, ‘gözü karı-kızda’.. bir dindaşınızın mı; güvenilir, yardımsever, nazik… bir dinsizin mi komşuluğunu tercih edersiniz?” suali de yer almalıydı!
+++

Bilinmeyen Yönleriyle Kur’an, Kur’an’ın Kökeni-2 (Arif Tekin)’de okuyunca, apaçık bir ayeti şimdiye kadar nasıl atlamışım’ diye kendime şaştım. Nur suresi 33.ayet: “… namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın…” Buradan hareketle ‘ashap p.lik yapıyormuş’ denirse, ‘iftira’ mı olur!? (Yukarıdaki cümlenin bidayetinde, tevil fırsatı verecek bir cümle/ifade/ibare yoktur!)… Ve ayetin sonu: “Her kim de onları fuhşa zorlarsa, şüphesiz ki Allah, onların zorla bu işe sürüklenmesinden sonra, onları bağışlar, merhamet eder.” Kimi bağışlar?! Herhalde cevap ‘kim zorluyorsa’dır. Af dilemişler veya bir daha zorlamamaya yemin etmişler mi de, affediliyorlar (Ayrıca cariyeler fuhşa gönüllü iseler p.lik serbest midir!?)… Hülasa, Kuran yazarlarının, pek çok ayette örneği olduğu gibi, eksik, muğlak, tutarsız bıraktıkları bir ayet.
Not. Arif Tekin’in kitabından eleştirilecek bir çok husus var. Bunu sadece not edeyim.
+++

Uzun-resmi bir dini eğitimi ve sıfatı olmayan biri. Kuran okuyor. Tesadüf ettim. Durdum. Hayran kaldım. Bir süre dinledim. Elbette ‘ses’ de önemli ama üslup, tarz (ne diye ifade ediliyorsa; tecvitli?) farklı. Tekdüze değil, adeta nağmeli. Şimdiye kadar böyle okunduğuna şahit olmamıştım… Okuyan bir kadındı, ‘laik’ bir kadındı. Kadın-erkek hafızlar onu bulup dinlemeli, örnek almalı. (Ölmeden bir de güzel ezan okuyana, varsa, okunuyorsa, rastlasam!)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 24804, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Kuran ve İslam I (Mete Tunç)

Soru: Müslümanların Allah’tandır saikiyle inandıkları, yaptıkları, yapmadıkları hususların ne kadarı, ne ölçüde ve ne katiyette Kuran’da mevcuttur; bir başka deyişle, vaz ve tatbik edilen İslam hangi mikyasta Kuran’a merbuttur?

Bu minvalde, hasreten bu konunun ele alındığı bir kitap bilmiyorum. Burada böyle bir çalışmada bulunabilecek bazı maddelere değineceğim.

Abdest: 5(Sure no)/6 (ayet no)’da “… yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı (ıslak elle) mesh edin ve ayaklarınızı da (topuklarınızla beraber) yıkayın…” Parantezli eklemeler bir yana ağız, burun, kulaklar yok. ‘Hadis’ izahı getirilecektir. Bütün organların sayılması halinde bu yorum makul görülebilirdi.

Boy abdesti: 5/6 ve 4/43. Mükerrer (burada ayetlerin ikinci kısımları) ayetlerden ikisi… İkisinde de mealen ‘cünüp/cenabet iseniz boy/gusül abdesti alın’ cümlesi var. Yine iki ayette ‘cinsel ilişki’ iması mevcut ise de ihtilamdan (uykuda boşalma) bahis yoktur. ‘Cenabetken yemek yenmeyeceğine vs.’ ve aksi takdirde ‘günün kötü geçeceğine’ dair kayıt bulunmamaktadır. Buna rağmen, vaazlarında din adamlarının, uygulamada ise genellikle gençlerin, ‘cenabet gezmemek’e dair hassasiyetleri dikkat çekicidir. Bu durum (boy abdesti almak hassasiyeti) ihtilam halinde naif bir davranış olarak telakki edilebilir, ama zina yapanların zinaya değil buna duyarlı olmaları ilginçtir. ‘Olmazsa olmaz’ ve ‘hayat memat’ niteliğinde görülen mevcut uygulamanın ve bela vazının Kuran’da geçmemesi müminlere şaşırtıcı gelmemektedir.

Başörtüsü: 24/31. Meşhur; sayısız insanın mağdur olduğu, onun yüzünden acıların çekildiği, düşmanlıklar hasıl eden, toplumumuza kan kaybettiren, başörtücülerin başlıca (hatta tek) dayanağı olan ayet. Muğlak (türlü şekilde yorumlanabilen) ve meali bol parantezli bu ayeti iktibas etmeyi gerekli görmüyorum; iyi biliniyor zira. Saçlar, tek telin dahi görünmemesi ve görünmesinin günahı/cezası hakkında bir ibare yok. Başörtücü Müslümanlar için çok mühim/hayati olan bu hususun Kuran’da açıkça ifade edilmemesi sözkonusu insanların merakını celbetmiyor ve savundukları başörtüsü tatbikatının son yıllarda karikatürleşmesi tezlerini sorgulamaya sevketmiyor.

Tarikatlar, zikir, mezhepler, evliyalar, istihare, kabir/türbe ziyareti…: Bunların mevcudiyetine, var olacağına, meşruluğuna, faydasına dair tek ayet yoktur (‘Var’ diyenlerin serdettikleri ayet tefsirleri zorlamadır.). Müslümanlar arasında, bu çerçevedeki tartışmalar, mücadeleler, kavgalar, cinayetler ve katliamlar yokluk/olmayan şeyler üzerinde süregelmektedir.

Cinler: Cin ismi verilmiş (mebzul ayraçlı, her türlü tefsire açık, meteorların (‘kayan yıldız’) cin idikleri intibaını veren ayetleri ihtiva eden) surede ve başka surelerdeki ayetlerde geçen cinlerin ne oldukları-yaptıkları, nasıl yaşadıkları, özellikleri, nitelikleri vs. hakkında pek/hiç malumat bulunmamaktadır. Sadece insanları gördükleri/dinledikleri, mümin-kafir oldukları vs. ifade edilmektedir. İnsanlara (kadınlara) musallat olduklarına dair kayıt da yoktur. Anlatılanların muğlaklığı sebebiyle, cin diye kastedilenin, (yanlış bilmiyorsam) bilhassa 19. yüzyılın sonundan itibaren, ‘mikroplar veyahut yabancılar veyahut Yahudiler olduğunu savunan yorumlar ortaya çıkmıştır. 1400 şu kadar yıldır kendilerini meşgul eden, kafalarını karıştıran, hususen kadınları korkutan cinler hakkında Kuran’da sarih açıklamalar bir yana, belirsiz-tutarsız ifadeler bulunmasını (ve akıl-izan dışı hadisleri) Müslümanlar garipsememektedir.
12.12.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 37786, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler IV (Mete Tunç)

B. Ü.

B. Ü.’ın zekası gözlerinin ve vücudunun hareketlerinden hemen farkedilir. İki kusuru, ders anlatma becerisinin bulunmayışı ve dalgınlığıdır.

Küçük sınıftaki 15-20 kadar öğrenciden çoğu birer-ikişer, söylenerek sınıftan çıkıyorlar. B. Ü. böyle hallere aşina ki, sakin. Kalan birkaç öğrenciden biri, içinden gülmüyor değil, lakin sınıf terkini doğru bulmuyor. B. Ü. dersin sonunda, ona, “sana buzdolabının çalışma prensibini anlatayım” diyor ve anlatıyor.

Acı bir sandalye gıcırtısı ve hemen arkasında gelen “aaaahhk!” sesi üzerine öğrenciler başlarını kaldırıp tahta yönüne baktıklarında B. Ü. tek ayak üzerinde zıplıyordu: ayağını sandalyenin demir ayağına vurmuştu.

İki sayfalık, tahtanın tamamını dolduran bir problemin sonucu, a=5 ile b=25’in çarpımı ile belirlenecekmiş. B. Ü., “Arkadaşlar sonuç c=a.b dir. Beş kere yirmibeş, yetmişbeş.” demiş ve kağıttaki çözüme bakmış. “Dün gece çözmüştüm, nasıl olur?” diyerek tahtadaki çözümü baştan sona taramış. “Evet. a=5, b=25 çıkıyor. Doğru. Beş kere yirmibeş eşittir yetmişbeş. Yav nasıl olur?!” Ders, midelerine kramplar giren öğrencilerin hayırsızlığı ile sonuç açıklığa kavuşamadan neticelenmiş.

Lisanüstü dersi vermektedir. Fakat çözüme bir türlü ulaşamaz. “Yav, ben bunu dün gece çözmüştüm..!” der.

… Amfisi’nde Tensör Analizi dersi veriyor… Bir öğrenci kalabalık denklemler arasında bir tensörü görememiş: ”Hocam X tensörü nerede?” B. Ü. Önce, durduğu yerden yazdıklarına bakmış, akabinde geri geri ve dizlerini karnına kadar çekerek tahtadan uzaklaşmış. Denklemleri, tensörleri incelemiş. Ve aniden tahtaya doğru koşmaya başlamış; bir adım kala zıplamış ve tebeşirle bir tensörün üzerine vurmuş: “Nah, işte burada!”

B.Ü.’ın araba sürüşünün, başka zamanlardaki hareketlerine uygun biçimde ‘kıpır kıpır’ idiği rivayet edilir.

Bir şayia: Odasının kapısını çalıp içeri giren öğrenci, B. Ü.’ın elinde o sırada porno bir dergi olduğunu, kendisini görünce dergiyi kalçasının altına aldığını söyler.

Bir şayia daha: B. Ü.’ın oğlu da kendi gibiymiş! Fakülteye geldiğinde epey yaramazlık yapmış, hatta havuza düşmüş. Görevliler, ‘hocam, oğlunuza sahip çıkın’ demişler.

Seminer odasında, (yurt dışı bir dergide) yayınlanan makalesini sunuyor. Profesör Z. Z. A., ‘makalen çok da özgün, önemli değil’ babında eleştiri getiriyor. B. Ü. yine sakin…

B. Ü., ilk doktora öğrencisini doçençliğinde almış ve doktorasını problemsiz ve zamanında tamamlatmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29834, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler III (Mete Tunç)

N. A.

… en az iki yıl boyunca enstitü müdürü olan, … Üniversitesi’nden … Üniversitesi’ne gelen öğretim üyelerinden profesör N. A. Amerikalı aktör Charles Branson’a benzer…

Amerika’daki eğitimi sırasında tanışıp evlendikleri öğrenilen, Amerika’dayken ‘eğitim alanı haricinde bir işte’ çalıştığı iddia edilen lakin o sırada …Ü’de ingilizce okutmanı olan karısını, (kendisinin uygulamaya koyduğu ve ancak 10 yıl sonra faydasızlığı teslim edilip nihayetlendirilen) ‘lisansüstü öğrenim öncesi ingilizce hazırlık öğretimi’ni göstermek üzere enstitüye getirerek ona ‘başarısını’ sergiler ve aynı zamanda, adeta müfettiş görevi verip sınıfları denetlettirir!

Asabi, kavgacı, didişmeyi seven bir yapıya sahiptir. İnsanlara, öğrencilere, meslektaşlarına, idari personele bağırır, hakaret eder. ‘Gizli bir derdi mi var acaba’ diye düşünülür?!..

Hazırlık sınıfı öğrencilerini toplayıp bir konuşma yapar. Öğretimin ‘başarısını’ gariban, Melami/kalender meşrep bir araştırma görevlisine teyit ettirir. ‘Zaten aksini söyleyemezsin’ diyerek, kimi yöneticilere has çukur tavrı serdeder.

… çay/toplantı/seminer odasında bazı ‘yerli’ hocalar hakkında iğneleyici sözler sarf eder: “Burada bazıları İngiltere’ye doktoraya gitmiş, doktorayı bitirememişler, ama onlara bir belge verilmiş, o belge Türkiye’de doktoraya denk sayılmış, doktor olmuşlar,” der. Sözleri üzerine odada hiç tepki olmaz. ‘Dağdan gelmiş’ bir ‘Amerikan kovboyu’nun, ‘C. Branson’un, ‘bağdakileri kovuyor’ olmasına karşı hiç aksülamel gösterilmemesi/gösterilememesi, … ve … bölümleri için üzücü bir manzara arzeder.

…Ü’den, bir süre için dahi olsa ‘postalanmasının’, tavırlarında, asabiyetinde vs. bir etkisi var mıdır? Öyleyse bile sadece bir ölçüdedir!

N. A, hürmetle yadedilmeye layık biri değildir

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 27183, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler II (Mete Tunç)

Ö. T.

… Üniversitesi’nden geçici olarak gönderilen veyahut ‘tasfiye edilen’ ve … Üniversitesi’ne gelen bir başka hoca da … Fakültesi’nde … Mühendisliği Bölümü’nü kuran profesör Ö. T.’tir

Hocanın ismi İlhami Soysal’ın “Masonluk ve Masonlar” isimli kitapta geçer. Artık üç bölümün paylaştığı seminer-toplantı-çay odasında, F. B.’nin (bkz. Türk Bilim Dünyasından Portreler I), kendisine, masonluğundan dolayı takılmasına, hatta imalı sözler sarf etmesine karşılık sözle yahut mimikle bir karşılık vermez, duymazlıktan gelir.

Erotik fıkra anlatmayı sever… Birini, yazı tahtasının önünde anlatmaktadır. Başlamadan önce, yine, odada bayan olup olmadığını soruyor, kontrol ediyor!.. O günkü fıkranın sonunu belini ileri doğru savurarak bağlaması gerekiyordu ki, öyle yapacaktı… Bir ‘fırlatma’ araştırma görevlisi, “hocam, son kısmı anlamadım, tekrar eder misiniz,” der. Tabii ki asistan, asıl, fıkradaki son ifadeyi duymak değil, ‘hareketi’ tekrar görmek istemektedir! Hoca, asistana, maksadı anladığını belirtir bir yüz ifadesiyle bakar!

Ö. T. esprilidir, ilaveten çocuksu yanı da vardır. Fakülteye bir motosiklet getirmiş. Birkaç meslektaşıyla binanın arkasındaki yola gitmişler. Hoca motosiklete binmiş. Herhalde giderek hızlanmış, fren yapayım derken aracı kaydırmış, veya fren yapamayıp yoldan çıktıktan sonra… Zemin, kaldırım, ağaçlar, çalılıklar… Yüzünde, vücudunda çizikler, ezilmeler… Elbisesi paramparça…

Değerli bilim adamı 06.08.2003’te vefat etmiş.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29815, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler I (Mete Tunç)

F. B.

… bölümlerinin ortak seminer ve çay odasında … Üniversitesi’nden kadroya katılan bir profesör, F. B., akşam yaptığı bir telefon konuşmasını anlatıyor…

Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun o zamanki şefini (Nevzat Atlığ) aramış. Nedeni, ekranda, ‘Şef Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ yazısındaki ‘Prof. Dr.’ unvanı imiş (O dönemler, yeni bir düzenlemeye göre konservatuarlar üniversite statüsü kazanmış ve oralardaki hocalara akademik unvanlar verilmişti Mesela halk müziği solisti Can Etili ‘doçent’ olmuştu! Herhalde daha yaşlı ve daha kıdemli bir memur diyerek N. Atlığ’a da profesörlüğü layık görmüşlerdi. Aynı zamanda tıp doktoru olan ve ekranda, o döneme kadar “Şef: Dr. Nevzat Atlığ” alt yazısıyla tanıtılan N. Atlığ, yeni düzenlemeyle ‘Prof. Dr.’ oluvermişti! F. B.’i çıldırtan buydu.). Telefondaki anahtar cümleler; F. B.’in, N. Atlığ’a, “doktor unvanın tıpla ilgili, havadan aldığın profesör unvanını bunun önünde nasıl kullanırsın, ne zaman doçent oldun ki, demesi,” N. Atlığ ise, “kullanırım, sana ne, seni mahkemeye vereceğim,” demesiydi onun anlatımına göre.

Kuralsızlığa, saygısızlığa tahammül edemez F. B. O zaman on küsur davası vardı mahkemelerde. Bir tanesinin (veya onbirincisinin) nedeni fakültede gerçekleşen bir olaydı:

Hoca, arabasını, ders verdiği (başka bir) bölümün önüne park etmiş. Bölüm hocalarından biri parkta yer bulamayınca ve bölüm personeli olmayan birinin parkı işgal ettiğini öğrenince, arabasını, çıkaramayacağı biçimde hocanınkinin arkasına park etmiş. F. B. dersi bitirip arabasının başına gelmiş ki… Bölüm hocasını bulup arabasını çekmesini rica etmiş. Fakat sert ve olumsuz bir cevap almış. Peki öyleyse, deyip park yerine gitmiş, arabasına binmiş, geri vitese takmış ve sürte ittire…

Verdiği bir lisansüstü dersinde dönem boyunca aynı minvalde dönülüp duruldu! Bir öğrenci, bunu, “benim oğlum bina okur, döner dolaşır bina okur” deyişi ile tasvir etmişti!..

Mühendis olacak birinin teorik konularla boğulmaması görüşündeydi. O nedenle, başkanlığı döneminde, bölümünün programını değiştirdi, yeni mühendislik dersleri koydu, teorik derslerinin ders saatlerini azalttı. Değişiklik, mühendisliğini değil akademisyenliği seçen arkadaşların lisansüstü derslerinde ve tezlerinde zorlanmalarına yol açtı.

Atatürk’e benzer ve Kemalisttir… ‘Evren bir programın ürünüdür,’ mealindeki ifadesinden hareketle deist olduğu söylenebilir… Masonluğa ve masonlara şiddetle karşıdır… Hem Araplara hem Yahudilere sinir olur, “aynı soydandırlar, amcaoğullarıdır,” der, haklarında fıkralar anlatır.

Pek çok öğrencinin ABD’ye gitmesine katkıda bulundu. Hazırlanan bir grup erkek öğrenciye, oradaki bir kadın akademisyeni anlatırken, “size yardım eder, ondan çok şey öğrenebilirsiniz, arasıra da sikersiniz,” demişti!..

F. B. gençlerle sohbet etmeyi severdi. Bir araştırme görevlisiyle de birkaç kez sohbet etmeyi denemişti. Fakat asistan, belki o zamanki yapısı, belki bölümdeki konumum nedeniyle mesafeli durmuştu. Oda arkadaşı, ona, ‘hoca senin dindar olduğunu bilse…,’ mealinde bir şeyler söylemişti! Asistan çekingen davranmayıp hocayla konuşsa ve ona din konusunda sorular sorabilseydi, ‘aydınlanması’, kim bilir, belki o dönemde gerçekleşecekti!

F. B., bir grafikte, verileri, tezlerine uygun olan doğruyu elde edecek biçimde yerleştirmesini ve bulunan parametreleri kendisine getirmesini söylemiş yardımcısına-bir asistana! Araştırma görevlisi, ne yaptığını fark eden oda arkadaşının, ‘bu sahtekarlıktır,’ minvalinde tepki göstermesine karşılık, “herkes yapıyor,” cevabını vermiş! Veriler aslında bir cihazdan ölçülerek elde edilirmiş, fakat cihaz sağlıklı değerler vermiyormuş!.. (Asistanın yıllarca güya dersini verdiği konuda –verileri grafik eksenlerine yerleştirmede- yanlış yaptığını da tespit etmiş ve düzeltmiş arkadaşı.)

… müşterek seminer/toplantı/çay odasında F. B. … bölümü başkanı (Prof. Dr. E. A.-müteveffa-) ve başkan yardımcısının (Doç. Dr. M. Z.) birlikte yazdıkları … kitabını eleştiriyor. O sırada M. Z. de odadadır ve bardağına çay doldurmaktadır. F. B. “kitap yazmışlar, hatalarla dolu, böyle uyduruk kitap mı yazılır,” diyor, M. Z. ise, yüzünü dönmeden bir şeyler mırıldanıyor; fakat ders anlatışı gibi, ne söylediği pek anlaşılmıyor!*

*Kitabı, kitapçıda sayfalarını karıştırmam hariç tutulursa, incelemedim; fakat, M. Z.’in redaktörlüğünü yaptığı, içindeki deney metinleri 3-4 araştırma görevlisi tarafından yazılmış mekanik laboratuarı deney kılavuzlarına (föylerine) iki teorik deney yazıp(?), kılavuzların kapaklarına, tümünü kendi hazırlamış gibi ismini yazdığını, üstelik o iki deneyi de başka bir kılavuzdan/kitaptan, bire-bir intihal ettiğini (apardığını, aşırdığını, çaldığını), bir (sabık) araştırma görevlisi yaşamış ve tespit etmiştir. O yüzden, bir başka yayınla da olsa, F. B. ağır eleştirisi ile, bu çerçevede layığını bulmuştur M. Z.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 27287, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.