BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-2)

Alıntı Yapılan Kitaplar

- Dünya ve Osmanlı
-Yakınçağ Türkiye Tarihi
- Paşaların Kavgası
- Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok
- En Uzun Gece
- Aydınlanma değil, merhamet
- Tarikatlar
- Tanrı Yanılgısı
- Geçmişiniz İtinayla Temizlenir
- Ago Paşa’nın Hatıratı

Yeniçeriler ve Kızılbaşlar

Alıntı: Kültürel yönelime sahip bilim adamları, hala, … Doğu Anadolu’daki Sünni olmayan Kızılbaş dini hareketlerinin köklerini kazıma ve ortadan kaldırmada Yeniçerilerin önemini görmezden gelmektedirler. Kızılbaşlar kısmen, Yeniçerilerin bağlı bulundukları Hacı Bektaş’tan esinlenmiş olmakla birlikte, devlet düzenine karşı çıkmışlardır. Yeniçeriler yönetici toplumsal sınıfın bir parçasıydı. İsyankar Kızılbaşlara karşı takındıkları tavrı belirleyen de Yeniçerilerin dini inançları değil, bu konumlarıydı. (Kemal H. Karpat)
(Dünya ve Osmanlı, Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri, Hazırlayan: Kemal H. Karpat)

Yorum: K. H. Karpat’ın sözlerinden, yeniçerilerin sınıf âidiyetleri mezhep âidiyetlerinin önünde olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Doyurucu bir cevap mı? Bilmiyorum doğrusu.

Kitap hakkında: 1970’lerde Prof. Dr. K. H. Karpat’ın öncülüğünde düzenlenmiş bir konferansa bir grup târihçi tarafından sunulan tebliğlerden derlenen İngilizce kitabın, yine bir grup çevirmen tarafından gerçekleştirilen Türkçe çevirisi. K. H. Karpat’ça hazırlanmış ve 2000 yılında basılmış. Bir kısmı tamâmen akademik düzeyde

Osmanlı Devleti’nin Safhaları

Alıntı: Karpat’a göre Osmanlı ve Türklerle ilgili konuları araştıranlar sadece tüm Osmanlı toplumunu kapsayacak ve bu tarihi, gelişme ve değişme dönem ve safhalarına ayırabilecek genel bir teoriden yoksundur… Bu plan özellikle dört dönemi kapsıyor: 1. Uç beyliği (1299-1402) 2. Merkezi feodal sistem: Sipahiler (1421-1596) 3. Yerel özerkliğin doğuşu: Ayanlar (1603-1789) 4. Ulus devletlerin doğuşu (1808-1918). Bu dönemler arasında karışıklıklardan doğan kısa inkıtalar vardır. Osmanlı tarihi boyunca yapısı ve işlevi değişmeyen kurumların sayısının çok az olduğu düşüncesinden hareketle, yukarıda zikredilen dönemleri belirlemek için bir ölçüt öne sürülmüştür… Bir başka ifade ile Karpat, başlıca iktisadi kaynak olarak toprağı ve bu temel üzerinde faaliyet gösteren toplumsal ve siyasal grupları, yukarıda belirtilen her dönemde değişimin dinamikleri olarak düşünmektedir. (C. A. O. Van Nieuwenhuijze)
(Dünya ve Osmanlı, Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri, Hazırlayan: Kemal H. Karpat)

Bütünsel Kalkınma Modeli

Alıntı: Bu topyekûn kalkınmadır. Buna göre Batı’dan makineleri, aletleri, araçları, fabrikaları almak yetmez. Zira bu aldığımız teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almazsan, aldığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur. Demek ki teknolojiyi alırken bilimi de alacağız. Fakat bilimin üst sınırları felsefenin içine girmektedir. Dolayısıyla Batının felsefesini ve onun parçası olduğu insan bilimlerini de alacağız. Tabii toplumsal bilimlerin de bilimin bir parçası olduğunu unutmayacağız. Fakat felsefenin gelişmesi için felsefenin sezgisel yönlerini, sanat ve kültürle ilişkisini gözardı etmemek gerekir. Görülüyor ki teknoloji-bilim-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bunların verimli olabilmesi için düşünce özgürlüğüne; bilime, kültüre, sanata, bunlarla uğraşanlara, bulundukları kurumlara saygı göstermek ve değer vermek şarttır. Bu insan ve kurumların toplumsal, siyasal, dinsel dogmaların baskısı altında bulunmamaları gerekir. Atatürk’ün bütünsel kalkınma modelinde İstanbul Üniversitesi’nin kurulması, Sivas-Erzurum demiryolunun inşası kadar; konservatuvar açılması ve yeni harflerin kabulü, Nazilli Bez ya da Eskişehir Şeker fabrikasının yapılması kadar önem verilen olaylardır. Hatta, sanırım, yapılacak bir araştırma, Atatürk’ün kültür olaylarına daha çok önem verdiğini gösterecektir. (Bölüm yazarı: Sina Akşin)
(Yakınçağ Türkiye Tarihi I, Hazırlayan: Sina Akşin)

Yorum: Yukarıdaki, anlaşılacağı üzere, yazarın tezidir. Paragraftaki son cümle dürüstçe yapılan bir saptamadır ve ama tezle çelişmektedir! Atatürk ve arkadaşlarının, “devrimleri” yaparken işin “felsefesi” üzerine kafa yorduklarına dâir hiçbir kayıt yoktur!

Kitap hakkında: Milliyet’in promosyon olarak verdiği (ve piyasada ayrı bir baskısı da bulunan), yakınçağ Türkiye tarihinin farklı sahalarının ele alındığı iki ciltlik kitabın bölümleri farklı yazarlarca kaleme alınmış…

Mustafa Kemal ve Silah Arkadaşları

Alıntı: Savaş, devrim, ihtilal gibi olağanüstü zamanlarda liderler, çevrelerinde kendileri ile ideallerini paylaşan, güçlü, vefakar insanlar isterler ve çoğu zaman da bulurlar. Savaşsa, kazanılınca; devrim ise yapılınca; ihtilal ise başarılınca, çevredeki insanlar yavaş yavaş yavanlaşırlar; lideri sıkmaya başlarlar. Lider, önce bunlarla hoş geçinmenin çarelerini arar. Fakat her halleri o kadar sıkıcıdır ki, lider yavaş yavaş bunlardan kurtulmanın yollarını aramaya başlar.

Oysa bunlar, kendisi ile birlikte halkın içinde bir şöhret olmuşlardır, lider kadar değilse de, liderden sonra, bunların çevresinde de birer hale oluşmuştur! Liderin işlerine karışırlar; fikirlerini söylerler, bazı işleri sahiplenirler… Oysa bütün bunlar, liderin canını biraz daha sıkmaktan başka bir şeye yaramaz. Sonunda lider, bunlardan kurtulmanın çarelerini aramaya başlar. Çünkü hiçbir ülkede iki tane kral yoktur.

Kurtuluş Savaşımız’da Atatürk ve arkadaşları arasında da, böyle bir çatışma, böyle bir çekişme oldu. Çünkü, bağımsız bir devlet kurmakta anlaşmışlardı ama bu devlete verecekleri biçimde anlaşamamışlardı. Devleti kimim yöneteceğinde; kimin baş, kimin göz-kulak, kimin ayak olacağında kimsenin fikri yoktu. Herkes, nasıl savaşta her şeyi yapmak için var gücü ile çalışıyorsa, savaştan sonra da var gücü ile her şeye karışacak; daha doğrusu devletin akıl hocası olacaktı…
(Paşaların Kavgası, İnkılap Hareketlerimiz, Kazım Karabekir, Hazırlayan: Faruk Özerengin)

Yukarıdaki alıntı kitabının takdîmindendir ve İsmet Bozdağ’a aittir.

Kitap Hakkında: Kazım Karabekir’in notlarından derlenen bir kitap. M. Kemal’in “Araboğlunun yaveleri…” ifadesi bu kitaptadır.

Yine kitaptan bir hatıra: K. Karabekir, İzmir’e (İktisat Kongresi’ne) gitmek üzere trene biner. M. Kemal’in içinde olduğu vagona girince kesif bir rakı kokusu ile karşılaşır. Vagondakiler ona da teklif ederler. M. Kemal müdahale eder, Karabekir rakı içmez, ona bira verin, der!

“Cesur Adamlar Lazım”

Alıntı: Genelkurmay ikinci başkanı [?] diğer giriş kapısının önünde esas duruşta ayakta duruyor, genelkurmay başkanı [Doğan Güreş]… öfkeli ve yüksek sesle konuşarak odanın bir ucundan diğer ucuna hızlı hızlı gidip geliyordu… İkinci başkansa gergin bir biçimde dinliyor, yüzünden boncuk boncuk akan terleri görüyorum…

[Genelkurmay başkanı:] “O Güneydoğu’ya gidemem diyenlerden hesap sorulacak, emekli yapılmaları yetmez. Hiçbir sosyal haktan yararlanmamalılar. Milletin kırk yılda bir Türk Silahlı Kuvvetlerine işi düşecek, o zaman da sen tut ben gidemem de. Ordu barış için mi kurulmuş, savaş çıkınca biz yokuz deyin. Siz sulh zamanı kışlalarda büyük karargahlarda zaman geçirin, risk yok, ölüm kalım yok, koltuklarının altında dosyalarla yıllarını geçiriyorlar. Bunlar general olunca daha çok kendilerini gizleyebilirler, yahu bu adamlar benim bulunduğum makama kadar yükselirler, nasıl tespit edeceksin ki? Günlük sıradan şeylerde ölüm yok, savaş yok, gerçek kahraman, gerçek general, gerçek yurtseveri hangi ölçüyle ortaya çıkaracaksın? Cesur adamlar bu günlerde millete lazım… Çok müşkül duruma düştük.”
(Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, Osman Pamukoğlu)

Kitap hakkında: Kitap, yazarın bazı siyasi görüşlerine ve yaklaşımlarına eleştirilerim bir yana, nesnel tespitler içerir, roman tadındadır, askerî terminolojiyi bilenler ve fizikî coğrafyaya âşinâ olanlar için, abartmak gibi olmasın, bir baş yapıttır. (Bu alıntı ve yorumu kaleme alırken, kitapta, yapılacak filmlerde yer alabilecek çarpıcı anılar olduğunu not etmişim. Sonraki yıllarda böyle, sözkonusu sahnelerin bulunduğu filmler ve diziler yapıldı, yapılıyor.)

Not. O. Pamukoğlu’nun “Kara Tohum, Barış Sonsuz Bir Rüyadır” kitabı düzensiz, cümleleri düşük, anlaşılamayan; hülâsa kötü yazılmış (“Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok”un redaktörü mü vardı acaba?!). Yazar; hayâl kurmayı sağlıklı bulmaz (“Hayâlci olmak” elbette sağlıksızdır ama “hayâl kurmak” değil!), gerillâ hareketlerinden örnekler verir, Antep savunmasını anlatır, Mussoloni’nin Almanlar tarafından müttefik kuvvetlerin elinden kaçırılması operasyonunu yazar (Ki bu tam filmlik operasyondur! Kaçıran Naziler/mağlûplar olunca, tabiîdir ki çekilemiyor!).

Islak Çarşaflar

Alıntı: … bir gün ona telefon ettim, telefon açıldı ve ben, biliyor musun, neredeyse yarım saat sevgilimin bir başka herifle sevişmesini dinledim, onun sesini, bana söylediklerini, aynı vurgularla tekrarlayışını, biraz daha becerilmek için yalvarışını, daha, daha diye inleyişini… Korkunç olan neydi, biliyor musun, telefonu kapatamadım, bir sigara sardım, onların sevişmesini dinledim, kasıkların birbirine çarparken çıkardığı sesi, çok tuhaf bir ses çıkıyor biliyor musun, insan kendisi sevişirken o kadar fark etmiyor, ıslak çarşaflar birbirine vuruyormuş gibi bir ses, adam tren gibi soluyordu… O telefon nasıl açıldı, hiç anlamadım, mahsus mu açtı acaba, bana bilerek mi dinletti, yoksa yanlışlıkla mı bir düğmeye bastı…
(En Uzun Gece, Ahmet Altan)

Yorum: Bana göre yukarıdaki paragrafta ve kitap boyunca çok sayıda gramer yanlışı mevcuttur!

Burada porno bir sahneyi nakletmek değil amacım. “Sahne”nin bir “orijinalliği” de yoktur! Ama “çarpıcıdır” ve hikâyede, küçük de olsa bir yazar yaratıcılığı sözkonusudur!

“En Uzun Gece”, yazarın okuduğum ikinci romanıdır. İlkinde olduğu gibi romanın asıl kahramânına ısınamadım (Bir romancının her kitabında, konuşan ve/veya asıl kahraman yazarın bizâtihi “kendisi” olduğundan, tek bir romanını okumak bile, bu bağlamda, yeterlidir.). Bâzı tasvirlerini yapay buldum ve bunları kimi imgelerden etki altında kalarak oluşturduğu izlenimini edindim.

Hayatı Sorgulayış

Alıntı: Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor. Kozmosta hiçbir büyüklük ifade etmeyen dünyamızın bir köşesinde yaşadığımız küçük hayatı çok önemsememeyi öğrendim. İnançların, insanların ölüme karşı çırpınışı olarak tanımlanabileceğini kavradım ve o andan itibaren samimi dindarları eleştirmedim. Bu işi siyaset olarak kullananlara ise nefretim arttı… Moda fikirlerin, siyasetlerin ve sanat akımlarının sıfır olduğu konusundaki inancım pekişti. Çünkü zamanın bunları eskittiğini ama gerçek yapıtları koruduğunu gördüm… En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim… Bilgeliğin bilgiden çok daha önemli olduğunu yüreğimin derinliklerinde duydum… Dünyanın geleneğinde sanat diye bir sığınma limanı olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim… Makamıyla, parasıyla, şöhretiyle övünenler beni güldürmeye başladı. Sonunda “ben” dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateş böceği bile olmadığını anladım. (Sevdalım Hayat, Ömer Zülfü Livaneli)

Kitap hakkında:: Z. Livaneli’nin, halk dalkavukluğu yapmadığı, bütün olaylara ve insanlara nesnel yaklaştığı ve gülünç anılarına da yer verdiği kitabı okunmayı hak etmektedir.

Not. Z. Livaneli’nin “Veda” filmi, senaryosu/uyduruk tarih argümanları, oyunculuğu, kurgusu vs. ile tam bir rezalettir. (O kadar berbat ki, hayatımda ilk kez sinemada bir filmi sonuna dek izleyemedim. 27.02.2010)! Artık ancak ilköğretim 3. sınıf öğrencilerini ve imancı yapıdakileri kandırabilecek uyduruk tarih argümanlarını, efsaneleri gerçek/yaşanmış gibi sunması, üstelik bunlara yenilerini ilave etmesi şayanı hayrettir (Filmi “yaverinin-Salih Bozok- gözünden” diye nitelemesi, hem senaryo ile tutarlı değil hem saptırılmış tarih filmi yapmaya gerekçe değildir.). Z. Livaneli’nin fikri-zihni olarak yerinde kaldığı, hatta geriye gittiği, son on yıllarda ortaya çıkan belgelerden habersiz olduğu görülmektedir. Z. Livaneli, sinema yapmak yerine sanat üzerine yazı yazsın, hatta hiçbir konuda yazı ve kitap yazmasın sadece beste yapsın; artık o alanda da yetersiz kalıyorsa, istirahat etsin!.. Z. Livaneli’yi bugüne dek dinlediğim, izlediğim, okuduğum ve yukarıdaki alıntıyı kaydedip buraya koyduğum için pişmanım!

Güç, Dinler ve Agnostisizm

Alıntı: Tanrı diye bir şey yok, o kadar basit, diye başlıyor. Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor diyorsun, öyle mi?! Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor çünkü dünyanın yüzde doksan beşi korkak! Burada işimiz bittiğinde ebediyen bitmiş olacağını kabul edemiyor!.. Hayat ölümü beklemektir, Alyoşa.

Dînî konularda kaynakların hiçbir şey ifade etmediklerini biliyor musun? Bir kaynak göstersem, kaynağın kaynağı gündeme gelir. Birbirine paralel iki aynanın arasında durmak gibi bir iş.

İnsan mükemmel değildir, diyor Ortodokslar ama bilginin bir kısmı yanan bir çalıdan ya da Musa’nın fırtına bulutundan gelmiş bile olsa, İncil’i yazan insan. Bin yıllar içinde biriken kötü cümleleri ayıklayan bir redaktör gibi şurasını burasını kırpmış kitabın. Andrey’in yazdıkları nerede? Nerede İsa’nın çocukluğuna ait bilgiler? Son şeklinde, kitlelerin eline ulaştığı şeklinde bunlar yok. Katoliklerin mali, siyasi, cinsel çıkarlarını gözetecek şekilde kesildi biçildi İncil.

Bundan sonraki durağım agnostiklik. Evet, gerçekten de insanın akıl erdiremediği muhteşem bir güç var ama din bunun cevabı değil.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Milta Kültü ve Hıristiyanlık

Alıntı: İsa’dan 1400 yıl kadar önce Sanskrit yazılarında, ve İran (Farisi) edebiyatında rastlanılan güneş-tanrısı kültü; İ.S. 1. yüzyılda Roma’da görünür. İsa gibi Mitra da bir ahırda, kış solistinde (25 Aralık) bir bakireye doğmuştur. Başında hare olduğu halde resmedilir, havarileri ile son yemeğini müteakip, Baba’sına döndüğü anlatılır. Ancak, ölmemiş, göğe yükselmiştir. Yeryüzüne tekrar döneceğine, ölüleri dirilteceğine, hüküm gününden sonra günahkârları cehenneme göndereceğine inanılır. Mitra’ya iştirak edenler, vaftizden sonra ölümsüz olurlar. Mitra kültünün müridlerinden Roma İmparatoru Konstantin, 313 yılında 25 Aralık’ı Mitra’nın resmî doğum yılı ilân etmiş, ancak ihtidâ ettiği dinin “Hıristiyanlık” olduğunu söylemiştir. Milta kültü ile Hıristiyanlık arasındaki benzerliklerden bazıları, İsa’nın bir Pazar günü dirilmiş olması nedeniyle kutsal gün olması, mitra’ya tapanların “papa” dedikleri liderlerinin zaman içinde Vatikan’daki Papa’ya dönüşmüş olması, “Myazda” denilen Aşaîrabbani’nin Katoliklikte “missa” adını almasıdır.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Yahudi Soykırımı(!)

Alıntı: Hollywood çıkışlı “‘Soykırım”ın sorgulanmasını önlemek için… yapmadıkları yok… Yahudi-Siyonist cephaneliğin başlıca silâhı Soykırım. Hem Amerikalılardan hem Avrupalılardan büyük paralar sızdırmaya yarıyor.

Yahudilerin Sovyetler Birliği’nin, özellikle de Ukrayna’nın kanlı tarihinin doğrudan taraflarından birisi olduğunu, ülkenin bu geçmişi ile yüzleşebilmesinin yolunun Yahudi eylemlerinin araştırılmasından geçtiğini, bunun da Soykırım’ın “Hollywood versiyonu”nun özgürce sorgulanması gerçekleşmeden mümkün olamayacağını söylüyordu. Ne ki, Soykırım’ın araştırılması, gerçeklerin ortaya çıkması “mazlum” imajlarını tehdit ettiği için Amerikan Yahudilerinin işlerine gelmiyordu.

Birleşik Devletler’de Yahudi düşmanlarını ortaya çıkarmanın başlı başına bir hizmet sektörü haline geldiğini söylemek bile suç oldu. Nerede kaldı soykırım dayamacılarının bir dogma-inançtan sağladıkları siyasi, mali ve sosyal çıkarları sergilemek!

Günümüzde Amerika’nın ve dünyanın büyük bölümünün kültürel ve siyasi yaşamını Soykırım’ın Hollywood versiyonu belirliyor…

Hatana’ya göre Yahudi-olmayanların tümü, bütünüyle şeytani yaratıklardır; fıtratlarında iyi olan hiçbir şey yoktur. Schneurssohn… Yahudi-olmayan bir embriyonun, Yahudi embriyodan niteliksel olarak farklı olduğuna inanır. Habbad Hasidilerine göre Yaratılış sadece Yahudiler için gerçekleştirilmiştir, bu dünyada Yahudi-olmayanların varoluşları fuzuli’dir. Lubavitçer Hahamı’nın Yahudi-olmayanlara ilişkin beyanları Nazilere taş çıkarır!..

Bugün hiçbir ciddi tarihçi Yahudi cesetlerinden sabun imal edildiğini ya da Yahudilerin Belzec ya da başka yerde hamamlarda elektrikle öldürüldüklerini kabul etmiyor.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Kitap hakkında: A. Alatlı’nın ilki “Aydınlama değil merhamet” olan “Gogol’un İzinde” isimli kitap serisi Rusya tarihi, Rus kültürü, Rus aydınları, Rus mafyası, masonluk tarihi hakkında yararlı bilgi ve yorumları ihtiva etmektedir. Ancak yazarın verdiği kimi rakamları abartılı ve yaklaşımlarını duygusal bulduğumu ifade etmeliyim. Ayrıca (bütün) romanlarındaki (ana) kahramana bir türlü ısınamadım!

Şems ve Yeni Sözler

Alıntı: Herkes fikrini belgelemek, doğruluğunu ispat etmek için geçmişteki büyük alimlerden, velilerden, peygamberlerden nakiller yapıyor. Bir köşede bunları sessizce dinleyen Şems gazaba geliyor, ayağa fırlayıp bağırıyor: “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek öğünüp duracaksınız. İçinizden niye biri çıkıp da benim aklım, bilgim şöyle buyuruyor, diye sözüne başlamıyor. Tüm bu hadisler, tefsirler ve hikmetler o geçmiş zamanın büyüklerinin sözleri. Onlar kendi şartları ve bilgileri içinde yorumlarını yapmış, sözlerini söylemişler. Siz bugünün insanlarısınız. Sizin söyleyecek, kendinizden bir sözünüz niye yok?”
(Tarikatlar, Ahmet Güner)

Yorum: Şems’e atfedilen yukarıdaki sözler, onun bilinen/anlatılan profili, kişiliği, karakteri ile örtüşüyor. Ama ne derece doğru bir nakil, bilemem!

Kuzey-Güney

Alıntı: “Dünya şu anda ilkbaharı yaşıyor!” Buradaki yanlışlığı hemen fark edemeyebilirsiniz, derinde yatan anlam bilinçsiz kuzey yarımküre milliyetçiliğidir ki bu durum biz kuzey yarımkürede yaşayanlar için geçerli olduğu kadar yaşamayanlar için de geçerlidir.“Bilinçsiz” tam olarak doğru tanımdır. Ve bilinçlendirme tam burada devreye girer. Avustralya ve Yeni Zelanda’da, Güney Kutbunun üst kısma yerleştirildiği dünya haritaları satın alabilirsiniz ki bunun mantığı anlamsız bir eğlenceden fazlasıdır. Eğer bu haritalar kuzey yarımküredeki dersliklerin duvarlarına asılsalardı işte o zaman göz kamaştırıcı düzeyde bir bilinçlenme gerçekleşirdi. Her geçen gün çocuklar “kuzeyin” “yukarıda” tekeli olmayan ve keyfice belirlenmiş bir polarite olduğunu akıllarına kazırlardı. Harita onları hem bilinçlendirir hem de ilgilerini çekerdi. Eve gider ve bunu ebeveynlerine aktarırlardı ve bu arada, bir öğretmenin öğrencilerine verebileceği en güzel hediyelerden biri çocuğun ebeveynlerini şaşırtabileceği bir bilgi sunmaktır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins, Çev.: Kalisto, Tunç Tuncay Bilgin)

Çocuklar ve Dini Sıfat

Alıntı: Kısacası, çocukların saçmalıklarla kafalarının bozulmaması hakkı vardır. Bizim de toplum olarak onları bu saçmalıklardan koruma görevimiz bulunmaktadır. Yani ebeveynlerin, çocuklara, (İncilin gerçekleri veya gezegenlerin hayatımıza hükmettiği gibi) neye inanacaklarını öğrenmelerine izin vermemeliyiz…

Toplumumuz, dindar olmayan kesim de dahil olmak üzere, küçük çocukların beyinlerinin ailelerinin dini ile yıkanması hakkı ve çocukların ailelerinin dini ile etiketlenmesi gibi akıl almaz fikirleri normal karşılamaktadır. “Katolik çocuk”, “Protestan çocuk”, “Yahudi çocuk”, “Müslüman çocuk” gibi dinsel etiketler kullanılmasına rağmen, “demokrat çocuk”, “liberal çocuk”, “cumhuriyetçi çocuk” gibi etiketler kullanılmaz. Lütfen ve lütfen bu konuda bilincimizi arttıralım ve bu konuyla nerede karşılaşırsak karşılaşalım sesimizi yükseltelim. Bir çocuk Hıristiyan veya Müslüman değildir. Hıristiyan veya Müslüman bir ailenin çocuğudur. Bu arada bu son terminoloji, çocukların kendisi için çok bilinçlendirici olacaktır. Müslüman bir ailenin çocuğu olduğu söylenen çocuk, hemen dinin büyüdüğü zaman seçeceği (veya reddedeceği) bir şey olduğunun farkına varacaktır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins)

Dinler ve Ahlak

Elbette öfkeli ilahiyatçılar Yaradılış kitabındaki hikâyelerin gerçeklik olarak kabul edilmemesi gerektiği protestosunda bulunacaklardır. Benim asıl anlatmak istediğim de zaten budur! Kutsal kitaplardaki bilgileri gerçek, simge ya da kinaye olarak sınıflandırır, ayıklar ve seçeriz. Bu gibi ayıklama ve seçimler bir kişisel karar meselesidir ve bu, az ya da çok bir ateistin şahsi ahlak kurallarını benimsemeyi seçmesine benzer ki bu mutlak bir temele dayanmayan öznel bir karardır. Eğer bu kararlardan biri “geçersiz ahlak kuralları” sonucunu doğuruyorsa diğeri de aynı şekilde değerlendirilmelidir.

[Eski Ahit’teki] bu hikâyelerle ilgili beni asıl şaşırtan durum, bu olayların gerçekten meydana gelmemiş olmaları değildir. Büyük ihtimalle gerçek değiller. Şaşkınlıktan ağzımın açık kalmasına neden olan, günümüz modern insanlarının hayatlarına, Yahweh gibi tüyler ürpertici bir rol modelin yaptıklarıyla yön vermeleridir; ve daha da kötüsü, otoriter bir üslupla bir zararlı canavarı (ister gerçek ister kurgu) biz geriye kalanlara zorla benimsetmeye uğraşmalarıdır.

Bazı Hıristiyanlar, hem Eski Ahit hem de Yeni Ahit’te desteklenen tüm diğer insanlara yönelik ahlaki saygının, aslında dar kapsamlı bir örgüt içi uygulaması olduğunu anlamışlardır.”Komşunu sev” ifadesinin o günkü anlamı, bugün bizim düşündüğümüz anlamından farklıydı. Sadece “bir diğer Yahudiyi sev” anlamındaydı.

John Hartung…“öldürmemelisin” [emrinin]… katiyen bugün bizim bildiğimiz anlamı kastetmediğini açıkça ortaya koymuştur. Bu ifadenin Yahudilerin öldürülmemesi gibi çok özel bir anlamı vardı.

Günümüzde bir çok insan kendi kutsal kitaplarındaki olayların hepsinin gerçek olduğunu düşünmektedir. … eğer bu olaylar gerçek değilse, … Böylesi berbat hikayelerden nasıl ders çıkarılabilir? Burada kanıtlamaya çalıştığım tek iddiam, ahlak kurallarımızı kutsal yazınlardan sağlamadığımız olduğunu hatırlatırım. Eğer sağlıyor olsaydık, metinler arasından güzel olanları seçer, iğrenç olanları kabul etmezdik. Ancak bunun sonrasında hangi öykülerin ahlaken uygun olduğunu belirlemek için bağımsız bir kıstasa ihtiyacımız olacaktır; ve bu öyle bir kıstas olmalıdır ki kaynağı her ne olursa olsun kutsal metinler olmamalı ve elbete, dindar ya da değil, herkes için geçerli olmalıdır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins)

Kitap hakkında: Yazar, başlangıçta belirttiği gibi, içinde yaşadığı ve eğitimini aldığı Hıristiyanlık (ve tabiî onun kaynakları Tevrat ve İncil) temelinde, Tanrı anlayışını, bu dinin sunduğu ahlâkı sorguluyor. Maalesef bu çok önemli, kaynak niteliğini hâiz; (yeni) araştırmacılara yol gösterecek, ilham verecek kitabın çevirisi çok kötüdür, acemicedir! (Benim satın aldığım ilk baskısıydı galiba. Umarım sonraki baskılarda hataların düzeltilmiştir.)

Yazarın, bir ifâdesinde yeni verilerle yanlışlanabilme olasılığını belirtmesine rağmen Evrim Teorisi’nin “sıkı bir savunucusu” olmasını yadırgadım… Evrende bilinçli canlı olabileceğine dâir görüşünün dayanaklarını ise iknâ edici bulmadım.!..

Not. Bu kitaba karşı yazılan iki Türkçe kitaba kitapçı raflarında rastladım ve göz attım: malum tepkiler ve yaklaşımlar…

Bağnazlık

Bağnazlık… dini inançla sınırlı değildir. Dünyevî alanda da bağnazlar ve bağnazlıklar vardır. Bağnazlığın başladığı yerde gerçekler sona erer. Bilimsel, nesnel, sağduyulu, anlamaya çalışan her türlü tutum, bu sınırdan geri dönmek zorundadır. Bağnazlık, öğrenmeye değil, inanmaya ve îman tazelemeye açıktır. Onun îmanını bozabileceği her şeyden uzak durur ve her türlü şeytânî bilgi ve açıklamalardan [açıklamadan] nefret eder. Bağnazlık ve bağnazlar, hayatın her alanında ve her zaman vardırlar ve kıyâfetlerine bakarak da anlaşılamazlar!
(Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, Cemil Koçak)

Geçmişi Yeniden Yaratmak

… geçmişin yeniden düzenlenmesinde ilk çaba, olmuşu hiç olmamış gibi göstermekten geçiyor… Temizlik operasyonunun bir başka aşaması, olmuşun reddedilmesinin imkânı olmadığı durumlarda, olmuşun bilgisinin yalnızca bir kısmını öne çıkarmak ve böylece “gerçek”in sâdece bir kısmını, tâbiri câiz ise yalnızca “aydınlık yüzü”nü sunmak şeklinde kendini gösteriyor. Bir başka boyut da, hiç olmamışı olmuş gibi göstermekten geçiyor. Bu aşamada uyduruk bilgi devreye giriyor. Hepsi birden geçmişin yeniden yaratılması/yazılması operasyonunu oluşturuyor.
(Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, Cemil Koçak)

Kitap hakkında: Kitap C. Koçak’ın gazete yazıları ve dergi makaleleri ile kendisiyle yapılan bir röportajdan derleme. Dil açısından sorunları (düşük cümleler, ifade bozuklukları) var… C. Koçak, ortaya koyduğu belgeleri akademisyen kimliği ile nesnel olarak yorumluyor. Ancak; İstanbul’da işgal altından çıkan gazetelerin (“bazı” kaydını düşmeksizin”) Mustafa Kemal’i ve Anadolu hareketini desteklediğini söylemesi, “Anadolu çok büyük işgal yaşamadı” deyip hemen arkasından güneydoğuyu ve batıyı sayması, hele İngilizlerin Anadolu ile ilgilenecek durumda olmadıklarını ifade edip tehdit olarak gördükleri Rusya’ya asker göndermek istediklerini belirtmesi gibi bazı hususlar tarihi olayları (tam) yansıtmamakta ve yukarıdaki alıntıda çizdiği çerçeveye girmektedir!

Bilgi: 1960’a kadar kullanılan 2. Meclis binasının salonundaki 160 kadar koltuğu görünce şaşırmış, 500’e yakın milletvekili buraya nasıl sıkışıyorlar, diye düşünmüştüm. Bilahare, bazı milletvekilliklerinin kimilerine (sanatçı, yazar vs.) geçimlik olarak verildiğini öğrenmiştim (İsmet İnönü, böyle birini mecliste görünce, ne arıyorsun burada, git İstanbul’a işini yap der!). Bu kitapta da, bazı CHP milletvekillerinin aynı zamanda parti müfettişi, il başkanı vs. olduklarını okuyunca “vaziyeti” kavradım!

Ankara, 1921

“… Mamafih aceleye lüzum da yoktu, zira burada kimsenin malına kimse el sürmez!”
“Neden?”
“Neden olacak, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, bir makine ihtira etti, nasıl röntgen içimizi görüyorsa bu makine de ruhumuzu görür, ruhumuzun fotoğrafisini alır ve ‘seciyeli, seciyesiz’ diye insanları ikiye ayırır. Seciyesizlerin şehre girme hakkı yoktur…”

“O da nedir?”
“Bir terazi… Adliye Vekilimiz Celaleddin Arif Bey’in icadı!”
“Neye yarar ki?”
“Haklıyı ve haksızın [haksızı] birbirinden ayırmaya: Mesela sizin birisinden alacağınız var, o inkâr ediyor, hemen mahkemeye müracaat edersiniz, ortada büyük bir terazi, bir baskül vardır; evvela müddei çıkar, çat! Bir ses; o iner inmez müddeialeyh biner, yine çat! Bir ikinci ses… Daha sonra hâkim hükmü terazisinin kaydı mucibince tebliğ eder: Müddei haksızdır, müddeialeyh haklı!”
“Aman yarabbi! Lakin bu Celaleddin Arif Bey ne yaman bir adammış!”
“Yamanların yamanıdır, nazırların hepsini bu teraziden birer defa geçirdik, sıra kendisine gelince çekmedi, kırıldı!”
(Ago Paşa’nın Hatıratı, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Yazarın 1921 ve 1922 yıllarındaki gazete yazılarından bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir kitap. Milli Mücadele’ye muhalif yazarın Ankara’yla “dalga geçen” sadece bir yazısına yer verilmiş! Bu, yukarıda bir kısmı verilen, mizah-bilim-kurgu türünde diyebileceğimiz nefis yazısıdır… Meyveleri anlattığı yazısında sözünü ettiği meyvelerin biçimi adeta masada canlanıyor, tadı sanki ağza geliyor. Birkaç basit yazı istisnasıyla kitap; konular, anlatım/üslup ve Türkçe açısından çok iyi.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3731, bugün ise 399 kez görüntülenmiştir.

İnsan-Şempanze Benzerliği ve Evrim Üzerine

[Bu yazı 01.08.2009 tarihinde www.turandursun.com sitesinde yayımlanmıştır. ]

Nisan ayındaki yazımda bıraktığım yerden devam etmeye ve Harun Yahya’nın 20 Soruda Evrim Teorisi’nin Çöküşü adlı kitabının bir diğer bölümünü incelemeye karar verdim. Kitapta bu bölüme “Maymun ve insan genomunun %99 oranında benzeştiği ve bunun evrimi kanıtladığı iddiası neden doğru değildir?” gibi iddialı bir başlık verilmiş.

Ne yazık ki ilk faul çok erken geliyor. Başlıkta “maymun genomu” diye bir kavram var ve fena halde sırıtıyor. Maymun genomu diye birşey yoktur. Genomu olan şeyler canlılardır ve maymun diye bir tür yoktur. Bu nedenle maymun genomu denilebilecek bir genom yoktur.

Harun Yahya: Birçok evrimci kaynakta zaman zaman insanla maymunun % 99 oranında benzeştiği ve bunun evrime delil oluşturduğu iddiaları yer alır. Bu evrimci iddia özellikle de şempanzede odaklanır ve bu canlının maymunlar arasında insana en yakın tür olduğundan, dolayısıyla insanla arasında akrabalık bulunduğundan söz edilir. Gerçekte bu, evrimcilerin, toplumun bu konulardaki bilgi eksikliğinden faydalanarak ortaya attıkları sahte bir delildir.

Burada görüleceği gibi şempanzelerin bir maymun türü olduğu sanılıyor. Harun Yahya’ya, İngilizce’de “monkey” olarak geçen ve Türkçesi maymun olan canlı grubunun hangi primat türlerini kapsadığını öğrenmesini tavsiye ederim. Eminim ki şu yazdıklarının bu konularda bilgisi olanlara ne kadar komik geldiğini tahmin bile edemiyordur.

İnsan ve şempanze genomlarının büyük oranda birbirine benziyor olması, evrimin delili olmaktan çok insanlarla şempanzelerin ne kadar yakın akraba olduklarını gösteren bir delildir. Evrimin çok sağlam birçok delili olduğunu ve evrimin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda bilim dünyasında hiçbir tartışma olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlarla şempanzelerin yakın akraba olduklarını gösteren su götürmez o kadar çok delil vardır ki birçok inançlı bilim insanı bu gerçeği gönül rahatlığıyla kabul etmekte ve kitaplarında bu akrabalığa işaret eden delilleri açıkça belirtmektedirler. Örneğin akıllı tasarım hareketinin poster çocuğu Michael Behe’nin son kitabında insan-şempanze akrabalığı ve ortak atadan türeme üzerine yazdıklarına değindiğim bir yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Harun Yahya: Öncelikle belirtmek gerekir ki evrimcilerin insan ve şempanze DNA’ları hakkında sık sık ileri sürdükleri % 99 benzerlik iddiası aldatma amaçlıdır.

İnsanla şempanzenin genetik yapılarının birbirine % 99 benzer olduğunu iddia etmek için şu anda insanınkinin olduğu gibi şempanzenin de genetik yapısının çözülmesi, ikisinin karşılaştırılması ve bu karşılaştırma sonucunun elde edilmiş olması gerekir. Oysa elde böyle bir sonuç yoktur. Çünkü, şu ana kadar yalnızca insanın genetik haritası çıkartılmıştır. Şempanze içinse henüz böyle bir çalışma yapılmamıştır.

Ortada ilginç bir durum var. Harun Yahya, şempanze genomunun sıralandığından bihaber gibi görünüyor. Şempanze genomunun sıralanması ve insan genomuyla karşılaştırılmasıyla ilgili makale Nature dergisinde 1 Eylül 2005 tarihinde yayımlandı. Acaba bu kitap bu tarihten daha mı eskiye dayanıyor? Son baskısı değil. Kitabın son baskısının Kasım 2005 tarihli olduğunu görüyoruz. Yani son baskıdan önce şempanze genomunun sıralandığı ve insan genomuyla karşılaştırıldığı biliniyordu. Muhtemelen bu bölümü baştan sona yenilemek gibi bir zahmete katlanmak istememişler. Belki de son baskıyı yaptıkları sırada bu önemli olaydan her nasıl olmuşsa haberdar olamamışlardır.  Belki de haberdar olmak işlerine gelmemiştir. Kim bilir…

Harun Yahya: Gerçekte, zaman zaman gündeme gelen insan ve maymun genlerinin % 99 benzeştiği iddiası, yıllar önce üretilmiş propaganda amaçlı bir slogandır. Bu benzerlik iddiası insanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki temel proteindeki amino asit dizilimlerinin benzerliğinden yola çıkılarak yapılmış olağanüstü abartılı bir genellemedir.

Oysa insanda 30 bin civarında gen ve bu genlerin kodlandığı 100 bin kadar protein vardır. Bu yüzden, 100 bin proteinin sadece 40 tanesinin benzemesiyle insan ve maymunun bütün genlerinin % 99 aynı olduğunu iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur.

Bilimsel literatürü 10 yıl kadar geriden takip edince ortaya böyle komik şeylerin çıkması da gayet doğal oluyor. İnsan genom projesinin 2004 yılında Nature’da yayımlanan son raporunda protein kodlayan gen sayısının 20000-25000 aralığında olduğu ifade edilmiştir. Yani insanlarda 20 bin civarında gen ve bunların kodladığı 20 bin civarında protein vardır. 30 bin genin 100 bin proteini nasıl kodladığını bir türlü çözemedim. Bir genin 3-4 farklı proteini kodlaması ilginç bir durum olurdu heralde.

İnsan genlerinin sadece 30-40 şempanze geniyle karşılaştırıldığı iddiasının ise biraz önce de ifade ettiğim gibi gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Şempanze genomu sıralanması çalışmaların ilk aşamasında insan ve şempanzelerdeki 13454 adet gen birebir karşılaştırılmış ve sonuçlar 2005 Kasım’da yayımlanan raporda duyurulmuş ve bu karşılaştırmaların detayları da ayrıca raporun eklerinde sunulmuştur. Bu genlerin kodladığı proteinlere bakıldığında %29’unun insan ve şempanzelerde tamamen aynı olduğu yani amino asit diziliminin birebir aynı olduğu ve tüm proteinler için ortalama alındığında her bir proteinde sadece 2 noktada amino asit dizilimi farklılığı olduğu sonucuyla karşılaşmaktayız.

Harun Yahya: Kaldı ki söz konusu bu temel proteinler diğer pek çok farklı canlılarda da bulunan ortak hayati moleküllerdir. Yalnızca şempanzede değil, bütünüyle farklı canlılarda bulunan aynı tür proteinlerin yapısı insandakilerle çok benzerdir.

Örneğin, New Scientist dergisinde aktarılan genetik analizler, nematod solucanları ve insan DNA’larında %75′lik bir benzerlik ortaya koymuştur. Bu, elbette insan ile bu solucanlar arasında sadece %25′lik bir fark bulunduğu anlamına gelmemektedir!

İlginç bir şekilde Harun Yahya ilk paragrafta doğru şeyler söylemiş. Sadece şempanzelerle değil belli başlı bazı temel proteinlerimiz nerdeyse tüm canlılarla ortaktır. Fakat aralarında farklar vardır. Aynı protein, farklı canlılardaki genlerin evrimsel süreçteki değişimleri nedeniyle bazı değişiklikler içerir. Yani aynı protein ama amino asit diziliminde bazı farklar vardır. İşlevi, görevi aynı ama yapısında ufak tefek veya akrabalık seviyesine göre daha büyük farklar görülmektedir. Kısacası aynı proteinin farklı versiyonlarına sahibiz ve bunlar arasındaki farklılıklar da akrabalık seviyesine işaret etmektedir.

İlk paragraftan sonra bahsedilen nematod solucanları insanlarla olan benzerliğiyle ilgili verilen oranlar, bu konunun Harun Yahya tarafından pek de iyi anlaşılmadığını göstermektedir. Nematod solucanlarıyla ilgili makalede, insanlardaki en iyi bilinen 5000 genin nematod solucanı genomunda arandığı ve bunlardan %75’inin bulunduğu belirtiliyor. İnsan ve nematod genlerinin birebir karşılaştırmasında hangi oranda bir benzerlik olduğundan bahsedilmiyor. Şempanzelerle insanların durumu ise oldukça farklı. İnsan ve şempanzelerin aynı işlev ve göreve sahip genleri amino asit bazında birebir karşılaştırıldığında ortalama olarak her bir proteinde 2 amino asit farklılığı içerdikleri ortaya çıkmaktadır ki bu da %99’dan da yüksek bir orana denk gelmektedir.

Harun Yahya: İnsan ile maymun arasındaki genetik benzerlik konusunda evrimci kaynaklarda yer alan bir diğer örnek ise insanda 46, şempanzede ise 48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel ilişkiye bir delil gibi gösterirler. Bu mantık geçerli kabul edilirse, insana şempanze kadar yakın bir akrabanın daha varlığını kabul etmek gerekir: Patates! Çünkü patatesin de maymun gibi 48 kromozomu vardır.

İnsan dışındaki canlılar incelendiği zaman da evrimciler tarafından var olduğu iddia edilen akrabalık ilişkilerinin, moleküler düzeyde varolmadığı görülür. Bu gerçek, genetik benzerlik kavramının evrim teorisine bir delil oluşturmadığını göstermektedir.

Burada büyük bir çarpıtma göze çarpıyor. Hiç kimse sadece kromozom sayısına bakarak iki farklı türün akraba olduğunu iddia etmiyor. Böyle birşey gerçekten de saçma olurdu. Kromozom sayıları tek başına hiçbir şey ifade etmez. Asıl önemli olan kromozomların yapıları ve genetik içerikleridir. Evrim karşıtları bunu nasıl açılar? ve Evrim Karşıtlarına Dersler: İnsan Kromozomu 2 başlıklı iki yazımda insan ve şempanze kromozomlarının neden ortak atadan türemeyi ve dolayısıyla insan-şempanze akrabalığını çok kuvvetli şekilde desteklediğini açıklamaya çalışmıştım. Eğer Harun Yahya zahmet edip de yazılarımı okuyacak olursa, insanlarda 46 ve şempanzelerde 48 kromozom bulunmasının evrimsel bakış açısıyla ne kadar uyumlu olduğunu ve nasıl açıklandığını görecektir.

Moleküler düzeyde, canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini gösteren delil olmadığı iddiası ise Harun Yahya’nın hüsnükuruntusundan başka birşey değil. Yazımın başından beri birçok defa ifade ettiğim gibi insanlarla diğer hayvanlar ve özellikle de şempanzeler arasındaki akrabalığa işaret eden temel bilimsel veriler canlıların DNA’larında bulunmaktadır. Yani canlıların akrabalığını gösteren en sağlam deliller moleküler düzeydedir. Moleküler düzeyde türler arası akrabalığa işaret eden deliller olmadığını söylemek için ya bilimsel gerçeklerden bihaber olmak ya da bilimsel gerçekleri bilinçli olarak gözardı etmek gerekiyor. Francis Collins’in The Language of God (Tanrı’nın Dili) adlı kitabından tam da bu noktaya uygun olduğunu düşündüğüm bir alıntı yapmayı uygun görüyorum:

Burada genom çalışmalarından aktardığım örnekler ve bunlara ek olarak bu kitap gibi yüzlercesini doldurabilecek diğer örnekler, evrim teorisi için, neredeyse tüm biyologları Darwin’in varyasyon ve doğal seçilimden oluşan sisteminin şüphe götürmez bir şekilde doğru olduğu konusunda ikna edecek türde bir moleküler destek sağlamıştır. Aslında, benim gibi genetik alanında çalışanlar için genom çalışmalarından gelen uçsuz bucaksız verileri ilişkilendirebilmek, Darwin’in teorisinin temelleri olmaksızın neredeyse imkansız olurdu. (Francis Collins, The Language of God, s. 141)

Collins bu konudaki görüşlerini gayet net ifade etmiş gibi gözüküyor.

Harun Yahya: Evrimcilerin şempanze insan arasında % 99 benzerlik olduğu iddiası görüldüğü gibi abartılı bir iddiadır. Ancak iki farklı türdeki canlı % 99 oranda benzer bile olsa, bu ikisi arasında evrimsel bir ilişki kurulamaz. Çünkü genetik çalışmalar türlerin çok özel genetik şifrelere sahip olduklarını göstermektedir. Bu şifrelerde meydana gelen en küçük değişim bile o tür açısından ölümcülsonuçlar getirmektedir. Üstelik canlılardaki bu özel yapı genetik şifrenin işlerliğiyle ilgilidir.

İnsanların bile atalarının nereden geldiği, kimler olduğu gibi bilgiler DNA incelemeleriyle belirlenebiliyorken, Harun Yahya’nın bu tip bir yorumda bulunması konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını gösteriyor. Üreyerek yeni nesiller oluşturduğumuzda DNA’mız ufak değişikliklere uğrar ve gelecek nesillere devamlı değişerek iletilir. Benzerliğin miktarı akrabalık ilişkisinin mesafesini gösterir. Benzerliğin akrabalıkla ilgisi olmadığını söylemek gerçeklikten kopuk olmanın ciddi bir göstergesidir diye düşünüyorum.

Harun Yahya: Bunu anlamak için birbirine benzer iki canlı türüyle, birbirine benzeyen iki binayı karşılaştıralım. Evrimcilerin iddiası genetik benzerlik olduğuna göre, bunu bir bakıma canlının projesi olarak değerlendirmek mümkündür. İki canlının ve iki binanın projelerinin %99 oranında aynı olduğunu kabul edelim. Sonra da bu projelere dayanarak ortaya çıkan canlıların biçimlerini ve binaların yapılarını birbirleriyle kıyaslayalım. Sonuç, genetik yapıları %99 aynı olan canlılar arasında kapanması mümkün olmayan bir yapı ve fonksiyon farklılığına karşın,projeleri %99 aynı olan binaların birbirine benzer olacağıdır.

Burada bir analoji kurulmaya çalışılmış ama komik olmuş. Binanın mimari projesi ile DNA’yı direk karşılaştıramayız çünkü mimari proje zaten binanın nasıl görüneceğini gösteren bir resime benzer. DNA ise bundan çok farklıdır. DNA’da bizi biz yapan veya bir sineği sinek, bir aslanı aslan yapan şeyler yani genler çok çok ufak bir bölümü oluşturur. Daha önce de ifade ettiğim gibi insanlarda yaklaşık 20 bin gen vardır ve bizi biz yapan şey bu genlerdir. Bu genlerin bütün DNA içinde kapladığı alan ise sadece %1.5 civarındadır. DNA’larımız hiçbir işe yaramayan, hiçbir işlevi veya görevi olmayan ve tamamen anlamsız büyük bir bölüm içerir. Muhtemelen DNA’larımızın yarısından çoğu bu şekildedir. Mimari projeler ise böyle değildir. Her bir değişiklik, direk olarak binanın görünüşünde bir şeylerin değişmesine neden olacaktır. DNA’da ise çok büyük bir bölümde oluşacak değişiklikler canlıyı hiçbir şekilde etkilemeyecektir. Bu nedenle kurulmaya çalışılan analoji ve dolayısıyla analoji ile varılan sonuç da geçersizdir. Ayrıca buradan çıkan bir başka sonuç da Harun Yahya’nın, en ufak bir değişikliğin ölümcül sonuçlar getireceği yönündeki iddiasının tamamen hayal mahsülü olduğudur. En ufak bir değişim ölümcül sonuçlara neden oluyor olsaydı ebeveynlerinden farklı özelliklere sahip yeni nesillerin ortaya çıkması mümkün olmazdı. Böyle garip ve hiçbir şekilde bilimsel temele dayandırılamayacak kadar absürt iddiaların böyle rahatça dile getirilebiliyor olması gerçekten üzücü bir durum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3482, bugün ise 10 kez görüntülenmiştir.

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-1)

Açıklamalar
1. Burada amaç, internetteki Türkçe bilgi hazinesine katkıda bulunmak ve o bilgilerin yer aldığı kitapları (ve yazarlarını ve çevirmenlerini gerektiğinde eleştirerek) birkaç cümleyle tanıtmaktır.
2. Başlıklar konulara göre belirlenmiştir.
3. Alıntı ve yorum yapılan kitaplar şunlardır (Kitapların tam künyesi her alıntının altında verilmiştir.):
- Çin’in İkinci Uzun Yürüyüşü
- The Other
- Osmanlı İmparatorluğu 
- Kumanlar ve Tatarlar
- İslam’ın Krizi
- Cemil Meriç’in Psikolojisi
- Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri
- Devlet
- Siyasi Tarih
- The Multiple Identities of the Middle East

KONFÜÇYÜS

Alıntı: MÖ 551-479 yılları arasında yaşayan Konfüçyüs, batıda yanlış biçimde daha çok dini bir düşünür olarak görülmektedir. Oysa metafizikle ilgilenmeyen Konfüçyüs’ün düşünceleri bu dünyaya ve burada yaşayan insanlara ilişkindir. İnsan davranışlarını belirlemek ve yargılamak için tanrı gibi dışarıdan bir otorite arayışından olmayan Konfüçyüs’ün öğretisi, insanoğlunun mutluluğu ancak toplumsal uyumda bulabileceğine dayanmaktadır. Bir tür olarak insan etik kurallara uymadığı sürece sefaletten kurtulamayacaktır. Bu nedenle, insanların günlük yaşamlarındaki işleri, doğanın yasalarına uydukları sürece yolunda gidecektir. Bu yasalarla kavgaya girişmek boşuna bir uğraştır. Deprem gibi afetlerin yıkımlara ve ölümlere yol açtığı açıktır, ancak bunları beklenmeyen bir trajedi olarak görmek yanıltıcıdır. Bunlar doğanın çalışmasının bir parçasıdır ve onlara karşı feryat etmek rüzgara karşı bağırmaktır. Michael Lynch, China: From Empire to People’s Republic, 1900-49, s.2.
(Çin’in İkinci Uzun Yürüyüşü, Seriye Sezen)

Yorum: Nesnel bir bakış açısıyla ve akıcı bir dille yazılmış, Çin’in idari yapısını, anayasasını, ÇKP teşkilatlanmasını, ülkenin gelişiminin ardındaki politikayı vs. anlatan değerli bir kitap. Ayrıntılı ve derinlemesine bilgiye ihtiyaç duymayanlar için her bölümünü ilk ve son kesimlerini okumak yeterli.

KATİP ÇELEBİ

Alıntı: Well ahead of his time, he [Katip Çelebi] was, probably visualising a modern ‘pyramid of learning’ where disciplinary layers rested and rose on top of one another.
(The Other, Bozkurt Güvenç)

Çeviri: Mümkündür ki o [Katip Çelebi], sonraki devirlerde, disiplin tabakalarının yer aldığı ve birbirlerinin üzerinde yükseldiği bir ‘öğrenme piramidi’ hayal ediyordu.

Yorum:. Bu, Batı bilim anlayışının somut, itiraf niteliğinde bir ifadesi! B. Güvenç o anlayışta yetiştiği için böyle söyleyebiliyor: “Belki” dese de, K. Çelebi’ye ilave bir değer katma adına onun geleceğe dönük bir şeyler hayal ettiğini iddia ediyor.

Kitap, sayfa düzeninden cildine, İngilizce’sinden konuların sıralanışına… tam bir rezalettir! Özellikle “Türk Kimliği” isimli kitabı ile karşılaştırıldığında…

Bilgi: Katip Çelebi 1609-1658 yılları arasında yaşamış katip, düşünür, araştırmacı, yazardır.
***
Alıntı: Katip Çelebi, Batı coğrafyacılığının üstünlüğünü kabul etmiş, Avrupa hakkında bilgisini artırmak için de Carion’un Chronicle’ini Türkçe’ye çevirtmiştir. Katip Çelebi’yi dünyanın yuvarlak olduğuna bu çeviri inandırmış ve bu görüşün dine aykırı olmadığını İslami kaynaklardan kanıtlamaya çalışmıştır… Nitekim, Katip Çelebi bile bütün bilimsel [?] araştırmalarında ilk kanıtlarını hep Kuran’da aramıştır.
(Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık, Çev. Ruşen Sezer)

Yorum: Varsın Kuran’da arasındı. O bir başlangıç sayılırdı. Ama aynı zamanda son olmuş, Osmanlı diyarında sonraki onyıllarda-yüzyıllarda onun gibi başka biri çıkmamış, yetişmemiş malum sebeplerle (coğrafi, dini-kültürel…)!

“Bilimsel” terimi “gerçek” bilim tarihi açısından yanlıştır; “ilmi” denilebilir.

Tarihçiler ve tarihe meraklılar için kaynak değerinde bir kitap… Fakat, ilk devirde Divan’a katıldığı söylenen vezirler ne iş yaparlar, ne/neyin veziridirler, gibi sorularıma burada da cevap bulamadım! Ve, belki onu hedeflemiyor ama, kitabı bitirdiğimde 1300 ila 1600 yıllarındaki Osmanlı (şehirli, köylü, göçebe, müslim, gayrimüslim…) toplumunun yaşayışını, davranışlarını, ilişkilerini, gelişimini vs. hayalimde (yeterince) canlandıramadım!

HAÇLI SEFERLERİ

Alıntı: Dönemin Arap tarihçilerine bakılacak olursa, Haçlıların Kudüs’ü kuşatması sırasında (1099), yöre Yahudilerinin ve özellikle Müslümanlarının Bağdat ve Şam’a yaptıkları yardım çağrılarının yanıtsız kaldığını; buradan hareketle olayın bölgede az ilgi gördüğünü… Ancak yüz yıl sonra başlayan Haçlı karşıtı seferberliği tetikleyen olayların, bir Haçlı liderinin yağma ve talan eylemlerine geçmesi, gemilere, hacı ve ticâret kervanlarına saldırması ve nihâyet Arabistan’ı tehdit etmesi olduğunu…

Haçlı seferlerinin yaşandığı târihlere âit geniş ve zengin metinlerde, Haçlıların bölgeye gelişlerinden, savaşlarından ve kurdukları devletlerden kabaca bahsedildiğini, ama onların mâcerâlarının niteliği ve amaçlarıyla hiç ilgilenilmediğini veya çok az ilgilenildiğini, dönemin Arap târihçilerinin (vekâinüvist) “Haçlılar” ve “Haçlı Seferleri” ifâdelerini dahi kullanmadıklarını…
(İslam’ın Krizi, Bernard Lewis, Çev.: Abdullah Yılmaz)

Yorum: B. Lewis’in bu söyledikleri önemlidir. Dediği gibiyse, “ilgisizliğin” sebepleri Müslüman tarihçilerce ve teologlarca izah edilmelidir!

EMPERYALİZM VE FUNDAMENTALİZM

Alıntı: Ortadoğu’da, Sovyetlerin çöküşünden, rekâbetin ortadan kalkmasından sonra, emperyâl çağın sona eriyormuş gibi göründüğünü (Çünkü “ABD emperyâl bir rol oynamazdı.”[?]); ama İran devrimi ve Saddam Hüseyin’in savaşlarının ABD’yi bölgenin işlerine doğrudan karışmaya ittiğini, Ortadoğuluların bunu eski emperyâl oyunun yeni bir aşaması olarak gördüklerini, hâlbuki Amerika’nın şimdiye kadar emperyâl bir role soyunmadığını[?] ve böyle bir arzu taşımadığını[?]…

Er ya da geç, El Kaide ve bağlantılı gruplar Müslümanlara ve kutsallarına karşı güç kullanmada Amerikalılar kadar titiz[?] davranmadıkları bilinen İslam’ın öteki komşularıyla –Rusya, Çin, Hindistan- çatışmaya girecektir. Eğer fundamentalistlerin hesabı doğru çıkar ve savaşlarını kazanırlarsa, dünyayı, özellikle de İslam’ı benimseyen parçalarını, karanlık bir gelecek bekliyor demektir.
(İslam’ın Krizi, Bernard Lewis, Çev.: Abdullah Yılmaz)

Yorum: Köşeli parantezler içindeki soru işaretleri bana aittir. Yazarın bu cümlelerinin, târihsel ve yaşadığımız süreçle uyuşmadığını belirtmek istedim. B. Lewis’in kimi, özellikle güncel-siyasi yorumlarını temkinli okumak gerek!

ŞİZOFRENİ

Alıntı: Genel olarak, şizofreni, kişinin alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimlerine yabancılaşarak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasına çekildiği bir ruhsal bozukluktur.

Yorumlama ve yargılama süreçlerinin bozulduğu şizofrenide, alınganlık düşünceleri veya hezeyanları azımsanmayacak kadar sık görülür. Klinik uygulamada, şizofreni hastalarının, etraflarındaki insanların konuşmalarını veya davranışlarını gerçeğe çok aykırı biçimde yorumladıklarına, etrafta cereyan eden herhangi bir iyi ya da kötü olaydan kendilerine olumlu veya olumsuz pay çıkardıklarına ve bunlar gibi mantık dışı yorumlar sonucunda ortaya çıkan kanaatlere sıklıkla rastlanır.

Şizofren hastaların hastalık başlangıcından önceki hayatlarına bakıldığında bu kişilerde tipik, fakat değişken bir biçimde şizoid veya şizotipal kişilik tiplerinden birinin olması dikkati çeker. Şizoid kişilik bozukluğunun temel özellikleri sosyal ilişkilerden kopma ve kişiler arası ilişkilerde duyguların ifade edilmesinde kısıtlılık olarak sayılabilir. Şizoid kişilik tipine sahip insanlar yakı ilişkileri istemez ve bu tip ilişkilerden hoşlanmazlar, genellikle yalnız başlarına yapacakları işle meşguldürler, yakın arkadaşları, güvendikleri kişiler sıklıkla olmaz, pek az faaliyetten zevk alırlar, genelde etrafa karşı kayıtsızdırlar ve duygusal bir kopukluk ve soğukluk gösterirler. Şizotipal kişilik bozukluğunda ise yakın ilişki kurma kapasitesinde azalma ve böyle ilişkilerden rahatsız olmanın yanı sıra algılamada bazı bozukluklar, gerçekle bağdaşmayan alınganlık, etrafa ve olaylara özel anlamlar atfetme veya kendisinde bazı özel güçler olduğu şeklinde düşüncelere kapılma, şüphecilik, garip davranışlar ve garip konuşmalar görülebilir.
(Cemil Meriç’in Psikolojisi, Murat Beyazyüz)

Yorum: Yazar, yukarıdaki tanımları Cemil Meriç’in babasına izafeten veriyor.

Kitap C. Meriç’in hayatının, dünya görüşünün, eserlerinin ve kişiliğinin öğrenilebileceği değerli bir eser.

KUMANLAR VE TATARLAR 

Alıntı: Ortaçağ metinleri kabul edilmiş mantık kurallarına göre yorumlanamayacaklarından, kendi dönemlerinin bağlamına yerleştirilmeleri gerekir…

Tatar kabileleri Cengiz Han’ın atadan düşmanları oldukları halde, Cengiz Han’ın muzaffer Moğol savaşçılarının daha sonra neden “Tatar” olarak adlandırıldıkları bugüne kadar açıklanamamış bir tarih bilmecesidir. Plano Carpini’nin ünlü eserinin ilk kelimeleri 13. yüzyılın ortalarına gelindiğinde “Moğol” ve “Tatar” etnonimlerinin, tıpkı “Qipçak” ve “Quman” etnonimleri gibi, tümüyle eşanlamlı sözcükler haline geldiğini açıkça kanıtlamaktadır…

“Kuman” etnonimi ağırlıkla Türk etnik gruplarını kapsıyor olsa da, başka unsurların (“Kaçir-ükü-le” örneğinde olduğu gibi İranlı) bu genel tanımın altında saklı kalabilecekleri unutulmamalıdır. Oysa “Tatar” terimi konusunda durum çok daha karmaşıktır. Tatarlar 1241’de Doğu Avrupa’yı fethettikten sonra Deşt-i Kıpçak’ın ağırlıkla Türk kökenli olan halklarıyla karıştılar.
(Kumanlar ve Tatarlar, Osmanlı Öncesi Balkanlarda Doğulu Askerler (1185-1365)
István Vásáry, Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu)

Yorum: Ders kitabı olacak değerde akademik bir çalışma. Tarihe nasıl bakılacağı, kaynakların nasıl irdeleneceği konularında bilgi ve fikir veren bir eser. Çeviri mükemmel; âdeta telif eser gibi.

AYDINLANMA VE AKIL

XVIII. Yüzyıl Aydınlanma kültürü ve Aydınlanması dünya görüşü, XV. yüzyıldan beri insan düşüncesinde olagelen değişikliklerin ve birbiri ardı sıra ortaya çıkan ilmi başarıların bir verisi idi. Aslında, insan düşüncesinin, Renaissance’dan beri üzerinden gittiği gelişme gidişi, geniş anlamda bir Aydınlanma, insanın kendi düşünce gücünü kullanması ve kendi hürriyetini kazanması yolunda bir ilerleme idi. Netekim Kant da… (1784)… “Aydınlanma, insanın erginliğine kavuşması, yani, kendi aklını, hiç bir otorite tanımadan kendi başına kullanabilmesi ve kullanabilmek hürriyeti kazanmasıdır.” der. Gerçekten, Avrupalı insan, kendi aklını, hiçbir otorite tanımadan ve hiçbir vasiye bağlanmadan kendi başına kullanmak imkan ve hürriyetini, ancak, Kilise’nin birliği dağıldıktan ve Papa’nın mutlak saltanatı sarsıldıktan sonra elde etmiştir. Bu durum ise, Avrupa’nın sosyal hayatındaki ve ekonomik düzenindeki kesin bir değişiklik sonucunda ortaya çıktı. Bütün Ortaçağ boyunca hakim olan derebeyliğin ve Kilise’nin yanıbaşında Renaissance’la birlikte, yeni bir sosyal sınıf, Burjuva sınıfı türedi. Bu sınıfın endüstri ve ticaret alanındaki başarıları ruhu öteki dünyadan çekip bu dünyaya yöneltmiye ve ona gerçekliğin önemimi göstermiye geniş ölçüde yardım etti. İmdi, bu atmosfer içinde gelişen, hür düşünceli bir yazarlar sınıfının meydana getirdiği yeni bir literatür, devletlerin ve fertlerin eylemleri üzerinde dinin baskısını azaltıp bu dünya ile ilgili olan yeni bir dünya görüşünün zaferini sağladı. İşte geniş anlamdaki Aydınlanma, insan aklına kendi otoritesini kazandıran ve insan düşüncesine işleme imkanını veren böyle bir zemin üzerinde oluştu.
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: 19 ve 20 yüzyıllarda va’zedilen ve yukarıda özetlenen “Aydınlanma târihi” 21. yüzyılda sorgulanmaktadır.

TANZİMAT

Bilgi: ‘Tanzîmat’ın kelime anlamı: “İdârî işlerin düzeltilmesi için alınan önlemlerin ve uygulamaların tamâmı.” Ve “Sultan Abdülmecit zamânında, 1839′da ‘Gülhane Hattıhümâyunu’ adıyla anılan bir fermanla ilân edilen, yönetimi iyileştirme tasarısı ve bu iyileştirmenin yapıldığı dönem”i kapsıyor. (Tırnak içindeki cümleler kitaptan alınmıştır.)

Alıntı:
Tanzimatçı Romantism, bir yandan Batının siyasi sistemindeki ve teknik vasıtalardaki üstünlüğünü kabul eder ve Batı sistemini bu yönünden benimsemeye çalışırken, öte yandan, Batı kültürünün İmparatorluğu bütünlüğü ile istilasını hayati bir tehlike olarak görür. Bu tehlikeye karşı korunma vasıtaları olarak da, eski görenek ve gelenekleri yeniden canlandırmak ve yaşatmak ister. İşte, Tanzimatçı Romantism’in gelenekçiliği ve Tanzimata hakim olan ikilik bu güdülerden doğar.

Gerçekte Tanzimat, genel olarak, Batı dünyasına bir yönelme, Batı ilmini ve belli bir ölçüde Batı kültürünü, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine aktarma, devlet ve idare mekanizmasını dinin mutlak baskısından kurtarma yolunda atılmış ciddi bir adımdı.

Bununla birlikte, Tanzimat idesini gerçekleştirememiş, hayat kuvvetini kaybetmiş bir devletin yeni bir hayat kazanmak yolunda yaptığı bu girişim umulan sonuçları verememiştir. Tanzimat’ın ancak bir yönünden taklit etmeye giriştiği Batı kültürü, 15. yüzyıldan beri, birbiri ardı sıra ortaya çıkan ilmi buluşların, bu buluşların teknik vasıtalarda ve istihsal vasıtalarında meydana getirdiği büyük değişiklik ve kolaylığın, nihayet despotizmi ve dinin akla uymayan doğmalarını tenkit eden 18. yüzyıl düşüncesinin bir verisi idi. Osmanlı İmparatorluğu, Batı dünyasının birkaç yüzyıl boyunca kayıt ettiği sürekli gelişmeler sonucunda elde edilmiş olan bu dünya görüşünün, yalnız taklit etmek istediği yönünü de benimseyecek bir hazırlık ve olgunlukta değildi. Bu yüzden Tanzimat Fermanının getirdiği esaslar ilk hamlede topluluğun bütününe aşılanamadı. Topluluğun köklerine ve derinliklerine işletilemedi. Gerçi, Tanzimat Fermanının ilanı ile birlikte açılan devirde, Tanzimat devri içinde yetişen düşünürler, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Tanzimat’ın getirdiği yeni ruhu yaymak, yurttaşlık hak ve ödevlerini tanıtmak, bakımından büyük gayret gösterdiler. 1908 meşrutiyeti, bunların hazırladığı temel üzerine gelişmiş, büyük ölçüde bunların eseri olmuştu. Bununla birlikte, Doğu kültürüne bağlı kalarak, Batı medeniyetini benimsemek isteyen bu hareket, kendisinden umulan faydalı sonuçları veremedi. Bu devirde, bu iki dünya görüşünün, birbirinden ayrılabileceği sanılan bu iki ayrı yönünün sistemli bir şekilde uzlaştırılması denemesine de girişilmedi. Eski ruhu yaşatan eski kültür kurumlarının olduğu gibi bırakılması ile Doğu’ya bağlı kalınacağı, ve yeni ruhu yaşatacak yeni kültür kurumların meydana getirilmesi ile Batılılaşılacağı sanıldı. Bu yüzden, Tanzimat devrinde, dünya görüşleri, hayat anlayışları, yaşayışları birbirinden tamamiyle ayrı iki nesil belirdi. Bu iki nesil arasında, yenilik eskilik mücadelesi de bütün şiddeti ile sürüp gitti. Tanzimatçı düşünürlerin tasarladıkları Osmanlı birliği idesi boş bir kavram olarak kaldı. Bu maksatla kurulmuş olan Tanzimat mektepleri bu ide’yi gerçekleştiremedi. Balkan savaşının ve bu savaşın doğurduğu felaketlerin önüne geçemedi.
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: 1955’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları arasında çıkmış, sâde bir dille kaleme alınmış ve öğretici bir kitap.

ZİYA PAŞA VE TANZİMAT

“Hür olmak ister isen eğer olma cihanın
Zevkinde, sefasında, gamında, kederinde” (Ziya Paşa)

“Diyarı küfrü gezdim beldeler, kâşaneler gördüm,
Dolaştım mülkü islâmı bütün viraneler gördüm.” (Ziya Paşa)

“Avrupa’yı taklit ile ileriye gitmek daiyesinde bulunduğumuz halde Avrupa’da cari olan riayeti kanun ve icrayı ahkâm, mükafatı ve terakiî sanayi ve tevsiî ticaret ve tamimî hukuk ve usulü meşvereti milliye gibi erbabı terakkiden hiçbirini taklit etmeyip fakat baloya gitmek misillû şeylerde tatbiki harekete çabaladığımızı… Osmanlılara mahsus olan mürüvvet, fütüvvet, hamiyet, edep, acize merhamet, ülfet ve hukuka riayet, misafire hürmet, diyanet selâbet, şecaat gibi şeâiri cemile günden güne çekilip, cehalet, tezellül, denaat, irtikâp, hıyanet, gâdir misillû hasâili mezmûme fırsatyâbı hulûl ettiğini nazarı taaccüple görüp bizi bildikleri akvamdan hiçbirine benzetemezler.” (Ziya Paşa)
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: Pek bir abartmış “Osmanlılara mahsus” özellikleri Ziya Paşa. Dediği gibi olsaydı atalarımız, düşerler miydi/düşer miydik o/bu hâllere!?

Bilgi: Ziya Paşa 1829-1880 yılları arasında yaşamış şair ve devlet adamı.

Kâşâne: 1. ev, mesken. 2. mec. muhteşem mesken, sarayımsı ikametgâh
Dâiye: içten gelen duygu, his
Tevsî: genişletme
Tâ’mim: 1. genelge 2. genelleştirme 3. genelleştirilme, yayılma
Meşveret: danışma
Mürüvvet: 1. insanlık 2. cömertlik, iyilikseverlik
Fütüvvet: 1. yiğitlik 2. gençlik 3. cömertlik 4. ahilik
Hamiy(y)et: ulusal onur
Ülfet: 1. kaynaşma, alışma, içli dışlı olma 2. dostluk, ahbaplık 3. konuşma, görüşme
Şeâiri cemile: güzel adetler
Tezellül: küçülme, alçalma, zelil olma
Denaat (Denâet): alçaklık
İrtikâp: 1. rüşvet yeme, rüşvet alma 2. kötü bir şey yapma 3. suç işleme
Gâdir: haksızlık eden, kötülük eden
Hasâil: huylar, hasletler
Mezmûme: 1. kötülenmiş, ayıplanmış, ayıp, kötü
Hulûl etmek: gelmek, girmek, dolmak, başlamak
Taaccüb: şaşma, hayret etme
Akvam: kavimler, milletler
(Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Mehmet Kanar)

YÖNETİCİLERİN NİTELİKLERİ VE SEÇİLMELERİ

Alıntı: İşte bu yüzden iyiler, ne para ne de şöhret için yönetmeyi isterler. Yönetim hizmetine karşılık açıkça para almayı kendilerine “ücretli uşak” adı takılacak diye, kurumlar vasıtasıyla gizlice almayı ise “hırsız” diye anılacaklar diye istemezler. Bu işi şeref hatırına da yapmazlar çünkü şeref düşkünü değillerdir. Bu yüzden işleri üstlenmeye razı olmaları için onları yönetmeye mecbur edecek bazı yükümlülük ve cezalar koyulması gerekir. Bir kimsenin, görevi, kendiliğinden ve zorlanmayı beklemeden istemesi belki de bu yüzden utanç verici sayılmıştır. Yönetimi ve işleri üstlenmezse kişinin göreceği en büyük ceza, daha kötü birisi tarafından yönetilmektir.

Bana öyle görünüyor ki iyilerin yönetimi üstlenmesi bu korkudan dolayıdır, yoksa rahatlık beklentisinden dolayı değil. Kendileri kadar veya kendilerinden daha iyi birine veremedikleri yönetimi bir mükafat olarak değil, yapılması gerekli bir dert olarak üstlenirler. Sadece iyi insanlardan oluşan bir kent var olsaydı yönetimi üstlenmekten muaf olmak, bugünkünden daha çok istenirdi. Ve orada doğru yöneticinin; kendisinin değil, yönettiklerinin menfaatini gözettiği çok açık biçimde ortaya çıkardı. Bu kentte aklı başında her adam, başkalarının faydası için zahmet çekmektense başkalarından yardım görmeyi seçerdi.
(Devlet, Platon, Çev.: Neval Akbıyık)

Yorum: Antik Yunan filozoflarına atfedilen sözlerin ve kitapların ne kadarının ve ne ölçüde onlara âit olduğu hususunda şüphelerim vardır. MÖ 5. ve 4. yüzyılda yaşamış (347’de 81 yaşında ölmüş.) bir insan, velev ki filozof olsun, büyük/zengin dillerde, yakın çağlardan itibaren yaratılan kavramlar, kelime hazînesi ve ifâde gücü ile kıyaslanamayacak kadar “fakir” olduğu mâlumdur. Ama, sözkonusu filozofların sözlerini okuduğumuz, kitaplarını gözden geçirdiğimizde, âdetâ çağdaş filozoflar olduklarını sanabiliriz. O nedenle, antik çağ filozoflarının adlarıyla anılan kitapların (Sırasıyla Araplar ve Avrupalılarca, katmerli olarak!) “müdâhalelere” uğradıklarından ziyadesiyle şüphe edilmelidir!

Yukarıdaki metin, yukarıdaki görüşe çok açık bir örnek teşkil etmez. Metni buraya almamım nedeni; burada kast edilenin “şehir devleti” olması bir yana, hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve muhtemeldir ki “fantezi” olarak kalacak “yönetici özellikleri”ni benim de bu satırları okumadan düşünmüş olmamdır.

Kitabın Sunuş’unda Platon’un “Devlet”te, hocası Sokrates’in adıyla konuşmasını, onun, üzerindeki etkisinden kaynaklandığı ifâde edilmektedir. Yanı sıra, eski Yunan geleneğinde filozofların kitaplarını hocalarının isimleriyle yazdıkları görüşü de vardır. Gospellerin (4 İncil) yazarları da (bir bakıma) aynı minvâlde değerlendirilmektedir.

Platon bizde Eflatun ismi ile de biliniyor. O nedenle “Devlet”, Eflatun ismi ile de basılıyor.

AĞIR SABAN VE AVRUPA’DA  TARIMSAL ÜRETİM

Batı’nın yükselmesinin temel nedenleri 10. ve 11. yüzyıllarda, yani geç ortaçağda bulunabilir ve çok çeşitli ve karmaşıktır… Bunlar içinde en önemli ve temel olanı, “ağır saban”ın bulunmasıdır. Kuzey Avrupa düzlüklerinin iklimi çok yağışlıdır. Toprağa düşen su miktarının fazlalığı ve drenaj sisteminin de bilinmemesi, ekilebilecek alanları çamur içinde bırakmaktaydı… Toprağın derinine inebilen bu saban, iki yana ayırıp biriktirdiği büyük toprak yığınlarıyla, en düz arazide bile suyun belirli yerlerde toplanmasını ve dolayısıyla kuru kalan yerde tarım yapılabilmesini sağladı. Bunda, ağır saban kadar, sabanın çekilmesi için dört tane öküzün sabana koşulması tekniğinin bulunmasının da katkısı olmuştur…
(Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander)

AVRUPA’DA TÜCCARLAR

Avrupa’da, göreli de olsa, yerel güvenliğin sağlanmasının çok önemli sonuçları oldu. O zamana kadar Avrupa’daki yerleşik toplulukların karabasanı haline gelen, karada haydut saldırıları ile deniz ve kıyılarda korsanlık, çekici meslekler olmaktan çıkmaya başladı. Yerel güvenliğin sağlanmasıyla, değer verilen maddelerin ele geçirilmesinde [alınmasında] zora başvurma geçerli yol olmaktan çıkınca, bunların ticaretle sağlanması seçeneğine başvuruldu. Böylece, etkili yerel savunmanın gelişmesiyle, korsan gemileri yerini ticaret gemilerine, haydutlar da tüccarlara bıraktı. Hatta çoğu haydut ve korsan, meslek değiştirerek, tüccar oldular. Burada önemli olan nokta, haydut ve korsan ile şimdi ortaya çıkan tüccarların aynı bağımsızlık ve özgür davranış alışkanlıklarına sahip olmalarıdır. Tıpkı haydut ve korsanlar gibi, tüccarlar da bağımsızca kendi işlerini kendileri görmeyi ve hatta savunmalarını kendileri sağlamayı yeğlemişlerdir. Köylü ve lordları yabancı ve işe yaramaz “aylaklar” olarak görüp, ayrı bir tüccar kişiliği yaratmışlar, çalışkanlığı en önemli ve soylu değer olarak benimsemişlerdir. Zamanla bu tüccarlar topluluğu, ticarete uygun ve savunması kolay yerlerde uzun süreler geçirmeye, sonra buralara sürekli olarak yerleşmeye başladılar. İşte, bu çekirdekten Batı ve Kuzey Avrupa’nın kentleri doğdu…
(Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander)

Yorum: Sâde bir dil, akıcı bir üslûp. Öğretici, ufuk açıcı bir kitap. Müteveffâ Prof. Dr. Oral Sander saygıyla anılmayı hak ediyor.

TÜRK İSMİNİN GEÇTİĞİ İLK BELGELER

Alıntı: The name “Turk” first occurs in Chinese and a little later in Byzantine writings. Chinise annals of the sixth centure CE speak of the Tu Kiu, who founded a powerful empire stretching from the borders of China westward across Central Asia. The same people are named in Byzantine annals as the Tourkoi. In 568 CE, we are told, their chief, the Khagan, sent an ambassador to Constantinople seeking the emperor’s support against the Persians.

(The Multiple Identities of the Middle East, Bernard Lewis)

Interpretation: B. Lewis is a valuable historician. However it is necessary to be suspicious not for his statements like above ones but about his current-political thoughts!

Yorum: B. Lewis kitaplarında cümle yapısı açısından formal bir dil kullanmaz, konuşma diliyle, devrik cümlelerle, aynı anlamlı farklı kelimelerle, cümle içine küçük açıklamalar yerleştirerek yazar; o nedenle kitaplarını okumak insanı yorar!

Çeviri: “Türk” ismi ilk kez MS 6. yüzyıla âit Çin vekâyinâmelerinde geçer: “Tu Kiu”, Çin sınırı ile Orta Asya arasındaki coğrafyada güçlü bir imparatorluk kurmuştur. Hemen arkasından da, aynı halka, “Tourkoi” ismiyle Bizans vekâyinâmelerinde rastlarız: Kağan, imparatordan, Perslilere karşı destek istemek üzere, MS 568’de, Konstantinopol’e elçi göndermiştir.

BAKTAŞİ VE ORUÇ

Alıntı: There is a rather charming story of a dervish who was imprisoned in Otoman times for eating during the fasting month of Ramadan. That was of course a criminal offense, and he was therefore thrown into jail. Dervishes were notorious for being somewhat lax in their ritual observances. The story goes that the dervish looked out from between the bars in his cell, and saw a man in the street outside eating a kebab. And he called out to this man and said, “Hey, you, it’s Ramadan. If anyone sees you eating, they’ll throw you into jail with me”. The man said, “No, that’s all right. I’m a Christian”. The dervish said in astonishment, “Do you mean that because you’re Christian you’re allowed to eat kebab in the street?” And he said, “Yes, Ramadan doesn’t apply to us”. To which the dervish said, “‘You should give thanks to Allah every day that you are not of true faith”.
(The Multiple Identities of the Middle East, Bernard Lewis)

Çeviri (Bektâşi fıkrası): Ramazan ayında dışarıda yemek yiyen bir Bektâşi yakalanarak hapse atılır… Hücresinden sokakta kebap yiyen birini görünce seslenir: “Hey kardeş, ne yapıyorsun, görürlerse seni de içeri atarlar.” Sokaktaki, “Yok bir şey olmaz.” der. “Neden?” diye soran Bektâşi, “Çünkü ben Hıristiyan’ım; Ramazandaki kurallar bize uygulanmaz.” cevabını alınca, “Doğru yol’da olmadığın için her gün Allah’a dua etmelisin.” der.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6825, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Yeni bir bölüm: Makale Arşivi

İçinizde farkında varanlar oldu ama birçok kişinin henüz bu bölümün varlığından haberdar olmadığını düşünüyorum: Makale Arşivi

Bu bölümde ağırlıklı olarak bilim, felsefe ve din konularında yazılmış makaleleri sizlerle paylaşmayı planlıyorum. Şu an itibariyle arşivimizde 67 makale bulunuyor.

Bu arşivde bulunması gerektiğini düşündüğünüz makaleler varsa, İletişim sayfasını kullanarak veya burada yorum bölümünden bunları bana iletebilirsiniz.

Saygılarımla…

Güncelleme: Arşivimizdeki makale sayısı 96′ya çıkmıştır. Yeni eklenen makaleler yorumlarda duyurulmaktadır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5003, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Din Eksenli Konularda Minelbab İlelmihrab Notlar

Açıklama: “minelbab ilelmihrab” kapıdan mihraba kadar, baştan aşağı, tümü gibi anlamlara gelmektedir. Refik Halid Karay’ın bu isimli bir kitabı da vardır… Tabiri, umarım yanlış kullanmıyorumdur!

Kuran’da, farklı surelerde birebir aynı veya çok benzer cümleler/ayetler ve ayrıca kopuk kopuk meseller (masallar!) var. Acaba, bunların nedeni, farklı kişilerin (Kuran komisyonunda olanların ve onların tanıklığına-hafızasına başvurdukları insanların) Muhammed’den duyduklarından akıllarında kalanların farklı olması mıdır? Böyleyse, bu durum, Muhammed’in o çerçevede sözleri olduğunun bir kanıtı ve aynı zamanda komisyonun ve editörün kötü iş yaptığının veya editörün olmadığının göstergesidir!.. Surelerdeki üslup/ anlatım, kullanılan sözcükler vs. bağlamında (Kuran’a sözle ve kalemle kaç kişinin müdahil olduğuna dair) bir araştırma, tıpkı Tevrat için yapılageldiği gibi, şarttır.

&&&

TV’de biri, “Kelimei tevhid, sadece ‘Allah’tan başka Allah yoktur’ demek değildir. Bunu sezmek insanın fıtratında zaten vardır. Belirtilen, Allah’tan başka maddi-manevi bütün ilahlardır. Bu ilahları reddetmedikten, hayatından atmadıktan sonra insan kendini Müslüman görmemelidir.” diyor.

Kuran’da 21. yüzyıl “imancı” insanının yukarıdaki yorumunu destekleyen tek ayet, hatta işaret bile bulunmaz!

&&&

Kimi insanların Kuran’ı ezbere bildikleri (hafız oldukları) söylenir veya o insanlar ezbere bildiklerini ifade/iddia ederler. Arapça bilip onları sınava almak isterdim! Rastgele bir ayet söylenirse gerisini getirebiliyorlar mı? Ne kadar kelime yanlışı ve kelime-cümle atlama hatası yapıyorlar? Bunlara “yazın” denildiğinde yüzde kaçı doğru yazabiliyor?

Her halktan, hafızası doğuştan çok iyi veyahut geliştirmiş veyahut (başka işi olmayıp) çok çalışmış insanlar olabilir. Onlar hariç, büyük kısmının “mükemmel” olduklarını sanmıyorum.

Bu akıl yürütme ile, Kuran oluşturulurkenki “Kuran’ı ezbere bilenler” ezberini de sorgulayabiliriz. Söz geleneği olsa da, pek çok şey (tam, eksik) ezbere bilinse de, bir 600’lü yıllar toplumundan, (sonra) 600 sayfa hacminde (olacak) bir kitabı, “inen” her ayetin, neredeyse farklı bir yere girdiği (?) onbinlerce cümleyi ezberlemiş yüzlerce veya onlarca sahabeden bahsetmek, “bilen” insanları inandıramaz! O nedenle olsa gerek, “Allah’ın müdahalesini” de zorunlu görüyor kimi imamlar!

Not. Kuran’ın şifahi ve yazılı oluşturulmasını takiben nas haline getirilen Kuran ezberleme (nin sevap kazandıracağı) hükmü, yüzyıllardır tatbik ediliyor da faydası ne olmuş/oluyor, sorusu, elbette ki haklı bir sorudur, sorulmalıdır ama bir sürü saçma, akla ziyan açıklama duymaya tahammül edilebilirse! (İhsan Eliaçık, “Kuran ezberleme”nin dini bir gereklilik olmadığını söylüyor. Bildiğim, bu ilk…)

&&&

21. yüzyılda, binlerce yıllık dünya bilgisi ve son yüzyıllardaki evren bilgisine rağmen, zavallı insan; kendi meşrebinden “alimleri” dahil, ki onların imanında ego, para gibi faktörler de (az veya çok) rol oynuyor, MÖ 600’lü, MS 100’lü ve MS 600’lü yıllarda yazılmış (bugüne göre) kötü kitaplarda, onların cümlelerinde anlam arıyor, onlara yeniden anlam veriyor!

&&&

Dindarlar çeşitli sorunsallara ancak kendilerince anlamlı ve kendilerini tatmin eden cevaplar buluyorlar. Bunların biri tasavvuftaki sır(lar) meselesidir. Mesela, bir tane sır söyleyin, sorusuna; sırlar açıklanamaz, bilinemez, sadece yaşanır, ancak en üst derecede, Allah’a en yakın insanlara bahşedilir, sorumluluk gerektirir ve onlar da sırrı açıklamayacak takvaya sahiptirler gibi cevaplar verirler. Bu sözler karşısında; Muhammed’e has, Cebrail’i salt onun görmesi, (artık nasıl gittiyse, rivayet muhtelif) Kudüs’e “uçması” olayları (ve hatta bazı görüşlere göre “göklere” seyahati) Müslümanlara ne faydası olmuştur, ve aynı kapsamda, Allah’ın sevgili kullarına sırlar vermesi, sırlarını göstermesi Müslümanlara, İslam’a ne katkı yapmıştır, yapmaktadır, suallerini sormak elbette medeni bir görevdir!

&&&

Çoğu dindarın “ateist”, “dinsiz” gibi sözcükleri, şaşırmaktan nefrete değişen duygu ve tepki ile seslendirmeleri, salt imanlı olmayı bir erdem gibi telakki etmeleri ve övmeleri “doğal”dır, zira iman kültürü, geleneği bunu gerektirmektedir! Aynı bağlamda; dinlere ilişkin eleştirel, sorgulayıcı yazılara karşılık veren dindarlar, o yazılarda kendi kişiliklerine yönelik bir yorum olmamasına rağmen eleştiri getirenlerin kişiliklerini hedef alırlar? Neden acaba?! Neden, sadece eleştiri niteliğindeki sözleri yazanları ve söyleyenleri, hemen, “değerlerimize küfretti”, “kutsalımıza iftira attı” diye itham edip onlara hakaret eder, onları tehdit ederler? Antisimetrik bir durum! Başkalarına saygı göstermeyenlerin değil “değerleri”, “kutsalları”; kendileri dahi saygıya layık değillerdir.

Not. Pek çok dinsiz gazeteci, yazar, bilim insanı, sanatçı “bir dogma sahibiyle o dogma konusunda konuşulmaz” saikiyle, yukarıdaki türden dindar insanlarla (ve onların “kutsalları” ve “değerleri” ile) muhatap olmuyorlar.

&&&

Ateist, dinsiz… Bunlar “-e göre” nitelemelerdir. Elbette teist değilim, teist tasavvurlu bir tanrıya veya tanrılara veya başka herhangi bir şeye inanan “dinli” de… Fakat kendimi neden bağlı olmadığım, kaynak almadığım bir yere nispetle tanımlayayım ki (“Anti” olsam neyse…)?! Varsın, teistler ve dinliler beni kendilerine göre tanımlasınlar…

Bilgicilik”… Evet, ben “bilgici”yim… Nedir bilgicilik? Bilgiyi esas almaktır, ona değer vermektir, saygı duymaktır; ama tapmadan, modelleri, kuramları “nihai bilgi” diye sunmadan… Bilgi peşinden koşmaktan, araştırmaktan, öğrenmekten zevk almaktır, paylaşmayı vazife bilmektir…

Başlı başına bir yazı konusu. Umarım bu isimde bir akım yoktur, isim (bilgicilik) kendi buluşumdur. Ama geliştirmem gerek! Kapasitem ölçüsünde…

Not. “Bilgicilik” isimli bir felsefi akım varmış (Mahiyeti, argümanları benim tezimle, yaşayışımla vs. pek ilgisi yok.). Başka bir isim bulmalıyım.

&&&

Dinlerin o dinlere inananlara sağladığı, veya inananlarının bağlı oldukları din sayesinde kazandıkları (ortak) erdemler (faziletler) var mıdır?

Toplum bazındaki erdemleri kastediyorum. Mesela; sürekli kavga-düşmanlığın, şehirlerinde pisliğin sözkonusu olduğu bir toplumda, bütün bunların dinden uzaklaşmaktan (ki bu da doğru değildir) kaynaklanmadığını ve fakat İslam’ın, Kuran’ın tarihin hiçbir döneminde, toplumsal erdemlere yönelik bir kültür yaratamadığını* tespit ediyoruz!

* “Yaratmak Allah’a mahsustur” zihniyetiyle bu mümkün değildi(r) zaten. Keza; İslam dünyası yeni çağlara uygun devlet yapısı, ekonomik sistem, teknoloji vesaire de yaratmamış, sadece taklit etmiş ve şimdi “Avrupalı pisti, Batı medeniyetinin temelini aslında Müslümanlar attılar” gibi sözlerle avunmaktadır…

&&&

Kuran ayetlerinden bahseden dindarları dinlerken veya okurken, sözkonusu ettikleri başka bir kitap mı diye düşünüyorum. Böyle Müslümanlar, kitaplarındaki sözlerin anlamlarını değiştirirken, onlara eklemelerde bulunurken hiç mi rahatsızlık hissetmezler?

&&&

Kuran’ı kasetten, evde, yalnızken dinleyen, kendilerine “Kuran ziyafeti” çeken var mıdır acaba? Kuran okumayı geliştirmek için dinleyenleri değil, Kuran’ı dinlemekle huzur bulduğunu iddia edenleri kastediyorum. Çok çok az olduğu kanaatindeyim. Çünkü cemaat içinde dahi, bir süre sonra sıkıntı veren bir şey, yalnızken hiç çekilmez! Bu da, “huzur” görüşünün, aslında gerçek dışı olduğunun kanıtıdır.

&&&

Deistler ve teistler, “hiçbir şey kendi kendine var olamaz, evrendeki düzenin ve şu kadar karmaşık yapıların mutlaka bir yaratıcısı olmalıdır” argümanından hareketle “tanrı” fikrine ulaşırlar. Bu sanki, “nasıl” sorusunu soran ve cevabının şu anda bilinmediğini söyleyen ateist ve agnostiklere bir üstünlük sağlıyor gibi görünebilir. Görüntü yanıltıcıdır: “Neden” soruları birinci gruptakileri zorlar (Neden bu kadar çok “cisim” ve “genişlik”, tanrı neden yaratmaya ihtiyaç hissetti gibi sorular…). Böylece “şöyledir, öyleyse tanrı vardır” önermesinin altı dolmaz. Sadece bir “kabul” olarak kalır; ve bu da sözkonusu alandaki bir “dogma”dır!

&&&

Hayatlarının bir döneminde acı, zulüm, başarısızlık, hastalık yaşayan kimi insanlar “tanrı yok”, “tanrı olsaydı…”, “neden ben..?” tepkilerini verirler. Bunların, sarfettikleri cümlelerden, benmerkezci, tanrı inançlarının sadece “istemek”ten, “almak”tan ibaret, sorgulamaktan ve ölümden çok korkan, çoğunluğa ve devlete aykırı düşmekten çekinen insanlar olduğu anlaşılır… Acıları ortadan kalktığında, gördükleri zulüm ortadan kalktığında/telafi edildiğinde, başarı kazandıklarında, iyileştiklerinde tekrar mümin oluverirler. Ta ki yine… Kısır döngü!

&&&

2000’lerin ilk yarısı… Mısır’da 5 yaşlarında bir çocuk “mucize”sine tanıklık etti dünya. Çocuk coşmuş bir imam gibi vaaz veriyordu. TV’deki görüntülerde, yaşlı başlı adamlar ona hayranlıkla, “evliyaymışçasına” bakıyorlardı. Dendiğine göre, onu dinlemek için uzak yerlerden bir çok kişi geliyormuş… Haberin arkası kesildi, dolayısıyla “mucize”nin nasıl devam ettiğini bilemiyoruz!

Aynı tarihlerde Uzak Doğu’da yaşayan, yine 5 yaşlarında bir çocuğun “üstün yeteneği”ne dair bir başka haber vardı: Çocuk klasik müzik eserlerini kusursuz çalıyordu…

Aslında iki çocuk da doğuştan bir takım özellikler ile doğmuşlardı. Ama doğduklarından itibaren yaşadıkları kültür ve çevre/aile, duydukları konuşmalar ve sesler, onların kendilerini farklı alanlarda göstermelerine yol açmıştı.

21. yüzyılda dahi, İslam dünyasının, bir çok Müslüman’ın anlayışının hala ne düzeyde bulunduğunun bir göstergesi yukarıdaki “mucize” haberi, “mucize”ye duyulan alaka: Ezberle, nutukla, “masallarla”, dualarla avunma, bunlarda anlam bulma…

Batı müziğinin evrenselliği iddiasını kabul etmemem ve Uzak Doğu’lu çocuğun kendi toprağının müziğini yapmasının ve onu zenginleştirmesinin daha doğru olacağı fikrim bir yana, “üstün yeteneği”, “mucizeye” tercih ederim!

&&&

Dünyada; iletişimin, (her söylenenin/yazılanın doğru olmadığı bilincinde, tarih perspektifine, analiz kabiliyetine sahip olan, kıyaslama yapabilen, olaylara ve insanlara ideolojik bakmayan… insanlar için) “bilgiye” ulaşmanın çok kolaylaşması, yaygınlaşması, ve kadınların (çok farklı türde ve çok farklı nedenlerle, gerekçelerle örtünenlerinin, mesela markalı giysiler tercihi, giysilerinde canlı renklerin kullanılması, başörtüsü bağlama biçimleri ile tezahür eden) “kendilerini gösterme” duygusu dikkate alındığında küçük militan ve aşırı dindar bir kesim dışında başörtüsünün gelecekte evrileceği, hatta iddialı bir ifadeyle (büyük oranda) manasızlaşacağı kanaatindeyim.

Not. Din “alimlerinin” saçı cinsel bir obje olarak değerlendirmesi İslam’ın, kültürünün garabetlerinden biridir. Manalı, makul bir yorum; saçı, kıyafeti, tavrı… ile abartısız, sade, teşhir etmeyen, gösterişten uzak bir kadın tipolojisidir. Fakat bu tür bir yorumun toplumca benimsenmesi ihtimali (şimdilik) pek mümkün değildir; çünkü kültürde böyle bir temel, kaynak, birikim, anlayış yoktur.

&&&

Sanırım diğer tek tanrılı dinlerde de, hatta tüm dinlerde de (Belki, Japonların Şinto “dinini” hariç tutmak gerekir!) intihar yasaktır, cinayet hükmündedir. Nedenini sorguladım ve cevap aradım, ve şöyle bir cevap buldum kendimce: İntihar yasak olmasaydı, kendini yaptığı ibadetlerle, amellerle Tanrı’ya yakın hisseden kişi, dünyanın-insanların “kirliliğinden” kurtularak cennete ve Tanrı’sına kavuşmak için ölümü kolaylıkla seçebilecekti. Bu ise, dünyada gerçekten inanan insanların, zaten çok az olan sayısında büyük azalmaya yol açacaktı!

Herhalde, bu cevap, daha da açılarak, örneklenerek, dini cemaatlerin kullanacağı, imamların vaazlarında yararlanacağı bir açıklama olabilir!

&&&

Hakimiyeti gökten alıp yere indirdik” ve benzeri cümleler, Batı-aydınlanma dili çevirisi mi? Cümle, kastedileni ifade etmiyor. Çünkü, o ifade dinsiz ve, dine, kurumlarına, din sınıfına meydan okuyan bir ekole, gruba, rejime ait. Öyleyse meram; “önce hakimiyet gökteydi” anlamına gelen yukarıdaki cümle yerine, “göğü” referans gösteren, “makamlarını” ve yetkilerini “gökten” aldıklarını savlayan din adamlarının ve iktidar sahiplerinin egemenliği vurgulanarak, “göksel olduğu öğretilen hakimiyetin ve meşruiyetin (aslında her zaman) yerde (insanda) olduğunu kabul/ilan ettik” gibi cümlelerle anlatılmalı. Bu bağlamda Atatürk’ün “gökten indiği sanılan kitaplar” cümlesi meramı tam olarak anlatmaktadır (anlayana)!*

* Hem Allah’a hem Atatürk’e inanan “çifte imanlı”lar; gazeteci Ruhat Mengi, akademisyen Nevzat Yalçıntaş ve diğerleri, Atatürk’ün son derece açık (görüntü ve sesiyle sabit) bu sözünü, “kutsal kitaplar elbette gökten inmemiştir, böyle demek/düşünmek zaten yanlıştır… Tanrı/Allah gökte aranmaz… Kuran vahiyle gelmiştir… o nedenle Atatürk’ün sözleri dine karşı değildir” diye yorumlamaktadırlar! (Malum sözlerin görüntülü olarak yer aldığı “Mustafa” isimli belgeselinden dolayı Can Dündar’a (mesela bir yabancı için anlamsız gelecek) aşırı derecedeki eleştirilerin nedenlerinden biri, böyle yapımların insanların “uyanmasına” bir vesile teşkil edeceğinden korkulmasıdır!)… Akademisyen Hüseyin Pervis Hatemi de, Atatürk’ün “Arapoğlu’nun yavelerini…” sözünü öğrendiğinde şok olduğunu ama düşününce, onun anlamını kavradığını, Atatürk’ün aslında “falanı-filanı” kastettiğini söyleyerek “çifte iman”lılığını ifşa etmiştir!

Not “Akla dayanmak” söylemi de aynı kapsamdadır. Laik rejim akla dayanıyor da, din rejimleri sanki akla dayanmıyor mu? Fark, aklın nereye yöneltildiği ve yöntemdedir. O sebeple, Batı çevirisi bu ifade de anlamsızdır.

&&&

Cumhuriyet dönemi nesillerinin laik, laikçi anlayışlarından, değerlendirmelerinden biri; dinsel görünümlü pek çok unsurun salt din kaynaklı olduğunu sanmaktır (hatta “geri” saymaktır). Oysa, İslam coğrafyasında, yüzyıllar boyunca sayısız mütefekkir, sanatçı vs., İslam referanslı olarak ve din çerçevesinde düşünmek, yaratmak durumundaydılar (Bunun neden aşılamadığı meselesi başka bir konudur.). Dolayısıyla; tarihi camiler ve dini nitelikli başka yapılar, ilahiler, hat sanatı, dini terimler içeren ahlak, nezaket, taziye vb. ifadeleri ve öğretileri gibi pek çok şey, kültürümüzü, mirasımızı, kimliğimizi, “değerlerimizi” teşkil eder. Bunları korumak, geliştirmek, ama elbette bazılarını (veya çoğunu) da “dönüştürmek” biz ve bizden sonrakiler için vazifedir!

Not. İslam coğrafyasında köklü, kapsamlı, yaygın, benimsenmiş, tutarlı bir hukuk öğretisi, felsefesi, kurumu, sistemi gelişememiştir. Sebepleri irdelenebilir. Ama; toplumun deneyimleri ile yarattığı, yukarıdaki nitelikleri haiz bir hukuk, kanunlar olsaydı, onlar velev ki Allah’a, Kuran’a, peygambere atfedilsin, dayandırılsın, (dinsizler için dahi) vazgeçilmez bir değer teşkil ederdi, zenginleştirilebilirdi ve herhalde Batı’ya müracaat etmek zorunda kalınmaz ve nihayet halihazırdaki garabet yaşanmazdı… Hukuk bağlamındaki bu sözleri, idari yapılanmaya vs., toplumu ve devleti ilgilendiren her alana teşmil edebiliriz.

&&&

Biz, modern zamanların insanları, dünyanın bir bölümündeki çok tanrılı inanışların geçerli olduğu çağlardaki tanrıları Tanrıça Kibele, Tanrı Zeus, Tanrı Jüpiter vs. diye tanımlıyoruz. Herhalde bir yüzyıl içinde, bizden birkaç kuşak sonra yaşayacaklar ise, (inançları dünyaya yayılan ama tamamını kapsamayan) “tek tanrı” dönemleri/çağları tanrılarını Tanrı Yahve, Tanrı Jesus ve Tanrı Allah isimleriyle anacaklardır!

&&&

1997-1998 yıllarına ait iki anım (gözlemim):

Bir yüksekokulda profesör müdür, bir gece, “şahin tepesi”nde, misafirlerini ağırlıyor. Kuzu çevriliyor, masada envai çeşit içki… Bir personel, “Eski müdür Cuma’ya giderdi, içki içmezdi; bütün hocalar da… Şimdiki müdür Cuma’ya gitmiyor, içki içiyor; bütün hocalar da…” diyor… (Gecenin ilerleyen saatleri… Aşırı alkol almış bir hoca ağaca tosluyor!..)

Bir yüksek bürokrat kızını evlendiriyor. Onunla aynı kurumda çalışan gelin ve damat salonun ortasındaki masadalar. Damat önündeki rakıyı arasıra yudumluyor. Rakı bardağı ve yudumlama sahnesi o kadar yapay ve mesaj niteliğini haiz ki… (Oysa gelin içki kokusundan nefret ediyor…Düğünden sonra, “yalnız kaldıklarında”, damat epey dişlerini fırçalamış, gargara yapmış, karanfil çiğnemiş olmalı!..)

Bu iki gözlem, ki binlercesi yaşanmış, yaşanmaktadır, toplumun ve devletin kalitesini gösteren iki kanıttır.

&&&

Son olarak bir arzu/fantezi: Televizyonda, bir homoseksüelin veya bir travestinin, hocaya, bir (erkek) cin bana tecavüz ediyor, ne yapmalıyım, diye soracağı günü iple çekiyorum (Aynı bağlamda, bir lezbiyenin…kadın cin…)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7711, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Evrim, Darwin vesaire…

Yazar: Emine Karahocagil Arslaner

İmam-ı Azam Ebu Hanife, bu kadar ilmi nasıl edindiği sorulduğunda, „bilmiyorum demekten utanmayarak“ diye cevap vermiş. „Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp“ desturunun canlı bir örneği gibi yaşayan büyük muallim; bilmiyorum, belkide yanlışlığından en şüphe etmediğimiz şey, en yanlış olan şeydir“ diye seslenirken hayatının bir kıyısından, „Cehl ile iftiharı pek severim“ diye gülümser Şair-i Azam Hamid „Bir Şairin Hezeyanı“ isimli eserinin sayfaları arasından… İmam-ı Azamlar‘ın, Şair-i Azamlar‘ın utanmaktan ar ettikleri, Cemil Meriç ustadın „asildir ve cihanşumuldur“ diyerek göklere yükselttiği realiteyi; bir ayıp, bir suç gibi düşünüp, hakaret sıfatı olarak algılayan ve kullanan zevata acıkmak mı yoksa hayret etmek mi gerekiyor, karar veremiyorum… Pişkin pişkin sırıtarak; „acımadı kii, acımadı kii!“ diye cıvıldamak, zat-ı şahanelerine büyük bir düş kırıklığı yaşatmak ve eklemek lazım; Kıyametin ne zaman kopacağını kestiremeyecek kadar „cahil“ ve cümle alemi aptal yerine koyup, dolaylı yollarla Mehdiliğini ilan eden ‚gafil‘ lerin ilmine, irfanına güvenmeyecek kadar da arif olmak gerek, mirim!..

Geçelim…

Almanya’nın cennet mekan bir beldesinde; telefon, televizyon ve internet gibi bütün komunikasyon cihazlarının ortadan kaldırıldığı hoş bir termal otelde sağlık küründeyim. Spor yapıyorum, kitap okuyorum ve bol bol düşünüyorum. UMTS modemle laptopumdan internete ara sıra bağlanıp posta kutumu kontrol edebiliyorum ancak surf yapmak veya e-mail yollamak gibi sanal fiiliyatları kaldıracak kadar ne -öyle ahım şahım- bir hevese, ne de bağlantı hızına sahip değilim. Velhasıl, iki hafta daha kadar buradayım ve yazmayı düşünmüyorum…

Bu yazıyı yollamaktaki gaye ise, „Korktun değil mi? İşte böyle keserler sesini“ mealindeki e-mail sahiplerine durumu izah etmek ve bir önceki yazıyla ilgili serdedilen ve ardı arkası kesilmeyen tenkidlere son bir cevap olmaktır.

Özellikle Charles Darwin’le alakalı satırlar büyük tepki topladı, toplamaya devam ediyor.

Diyebiliriz ki, bütün bir insanlık tarihinde, bu kadar az tanındığı halde; bu kadar taşa tutulan, hırpalanan, yanlış anlaşılan, yanlış yorumlanan ve nefret toplayan başka bir isim yok… Durum o kadar vahim ki, Darwin lanet bir adam olarak yaşamış ve ölmüş olsa dahi; aleyhinde yapılan bütün bu haksız propagandalar, yerli yersiz suçlamalar, yanlış bilgiye dayalı yargılamalar yüzünden, bütün günahlarından sıyrılıp ilahi mahkemede rahatlıkla beraat edebilir. Darwin hakkında çok tekrar edildiği için çok doğru olduğu sanılan galat-ı meşhurları teker teker sıraladım ve karşıma şu tablo çıktı;

Darwin evrim teorisini ileri süren isimdir.

Yanlış… Darwin sadece evrim teorisinin duyulmasını sağlayan isimdir. Darwin’in bazı çağdaşları -Darwin’den bağımsız olarak- evrim teorisini dile getiren makaleler kaleme almışlardır. Alfred Russel Wallace, Darwin’den çok önce, dogal seleksiyonla ilgili bir makale yazmıştır. Darwin’in ve evrimi anlatan diğer Avrupalı bilim adamlarının, kendilerinden çok önce yaşayan; Ibn Haldun, El Biruni gibi Islam alimlerinin metinlerinden etkilenmiş olmaları da kuvvetle ihtimaldir.

Darwin, Galapagos adalarında yaşayan Ispinoz kuşlarının gagaları ve gıda kaynakları arasındaki uygunluğa bakarak, doğal seleksiyon yoluyla değiştiklerini ve evrim geçirdiklerini düşündü.

Yanlış… “Darwin kuşları” olarak da bilinen bu kuş türü, Darwin’in HMS Beagle gemisiyle yaptığı ve beş yıl süren araştırmasında topladığı 32 adet kuş türünden yalnızca biridir. Darwin’in getirdiği örnekleri araştıran Londralı Ornitolog John Gould, Darwin’in başka türlere ait olduğunu düşündüğü kuşlardan 12 tanesinin birbirine çok benzeyen yeni bir ispinoz türü olduğunu açıkladı. Darwin sadece Golopogos adalarından değil, beş yıl boyunca dolaştığı bütün adalardan çeşitli kuş türü örnekleri toplamıştır.

Darwin, ilkelden başlayıp daha iyiye, daha medeniye doğru bir gelişmenin olduğunu iddia eder.

Yanlış… Bilim, bulgulardan hareket ederek ulaştığı sonuçları ortaya koyar, yorum yapmaz. Evrim teorisinde de böyle bir yoruma rastlanmaz. Doğa bilimleri, eldeki delillere dayanarak insanoğlunun ve diğer tüm mahlukatın geçirdiği biyolojik merhaleleri anlatır ve bir teori ortaya koyarlar; evrim teorisi. Kainatın bundan sonra nasıl bir yol takip edeceği (Islami ifadeyle söylemek gerekirse; Sünnetullahın nasıl işleyeceği) konusunda yorum yapmazlar.

Darwin, “insan maymundan geldi” dedi.

Iki kere yanlış… Darwin; insanın insandan, şempanzenin de şempanzeden geldiğini söyler. Darwin, milyonlarca yıl önce yaşayan insanların şekil ve şemal olarak bizden biraz daha farklı olduklarını anlatmaya çalışan adamdır. Darwin’i goril şeklinde karikatürize eden Ingiliz gazetelerinin attığı iftira çamurunun yıllardır temizlenememesinde ise – hiç kuşkusuz- kilisenin büyük katkısı vardır.

Darwin güçlüden yanadır.

Yanlış, yanlış, yanlış… „Survival of the fittest“ , yani “güçlü olan kazanır” sloganı Darwin’e değil, Darwinizm’in öncülerinden Herbert Spencer’e aittir ve Darwinle hiçbir alakası yoktur. Evrim teorisinin çeşitli zorlamalarla „ateist“ düşüncenin hizmetine verilmesinde ve bu karışımdan ortaya çıkan „Darwinizm“ ideolojisinde Darwin’in bir payı yoktur. Darwin, yaşadığı ortama en iyi şekilde uyum sağlayan türün yaşamaya devam ettiğini, bunu başaramayanların nesillerinin tükendiğini savunmuştur. Evrim kendi bulgularıyla çelişen bir sloganı, kavramı veya iddiayı savunmaz. Evrime göre örneğin, „dinazorlar“ çok güçlü hayvanlardır ancak soyları tükenmiştir.

Bu liste daha da uzatılabilir… Bu yazılanlardan dolayı yazı sahibini Darwinci veya evrimci ilan edebilirsiniz ancak, Darwinist veya ateist ilan edecekleri –izninizle- şimdiden Allah’a havale etmek istiyorum. Az veya yanlış bilgi, taşdan heykellerin dikilmesi için zihinlerde müsait ve münbit bir zemin hazırlar. Beynindeki taşdan heykellerin darmadağın edildiğini gören insan için yegane savunma taktiği saldırmaktır… Saldırgan uslup sahiplerinin acılarını anlıyorum ancak burada belirtmeden geçemeyeceğim çok mühim bir nokta daha var;

Özellikle benim yurdumda evrim teorisinin çok az bilindiğini müşahede ediyorum. Evrimle ve Darwinle ilgili araştırmalarımda genellikle Almanca kaynaklardan istifade ettiğim için yazılarımda referans gösteremedim. 2009 yılının Darwin yılı ilan edilmesi de, ilgi duyan herkesin Evrim teorisi ve Darwinle ilgili daha fazla bilgi kaynağına, çok daha uygun fiyatlarla ulaşmasını sağladı. Türkiye’de ise öteden beri, evrimle ilgili objektif ve bilimsel kaynaklar, Adnan Oktar ve avanesinin güçlü gayretleriyle sansüre uğramakta, hatta hiç basılamamakta, dolayısı ile piyasada bulunamamaktadırlar.

Gelecek nesillerin tarafsız ve bağımsız bir vicdana sahip hakikat yolcuları olmalarını istiyorsak, onların sınır tanımayan tecessüslerine kelepçe vurmaktan, yollarına çıkan işaretlerin istikametlerini değiştirmekten vazgeçmeliyiz… Lütfen bu toprakların altını kazımaya ve geleceğimizi, dinimizi kullanarak çalmaya çalışanlara artık fırsat vermeyelim.

Evrim, Darwin vesaire

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6651, bugün ise 7 kez görüntülenmiştir.

Ñ╚╥┼╥’ın yanlışları ve Evrim sendromu

Yazar: Emine Karahocagil Arslaner

[Makale orijinal olarak haber10.com sitesinde yayımlanmış olup yazar, bahsi geçen siteden ayrılmış ve tüm yazıları kaldırılmıştır. Makale burda yazarın izniyle yayımlanmaktadır.]

Evrim Teorisi, Darwinizm veya İslam gibi konularda yeterince bilgi sahibi olamayışımızı veya yanlış bilgilerle doldurulmuş olmamızı anlıyorum lakin, şu internet çağında asgari bir “fikir tartışmalarında usul meselesine vakıf olamayışımızı anlayamıyorum. Diyebilirim ki, son iki gün içinde hayatımın en muhteşem, en güzide, en eşsiz ve benzersiz e-maillerini aldım. Ñ╚╥┼╥ cemaatinin internet alemindeki gücü malumumdu ama bu gücü ensede hissetmek çok farklı bir tecrübeymiş, anladım…  Ñ╚╥┼╥ repliğiyle cevaplayayım bu dostları;

He he Maşallah! Size de bunları Ñ╚╥┼╥, pardon Allah yazdırıyor sevgili dostlar(!)

Ñ╚╥┼╥’ı takdir eden vatandaşlarımıza gelince… Onların yazdıkları tenkidler hayli eğlenceli. En çok da hesap soran; bir sıfat, uzmanlık sertifikası, titre sorusunu evir çevir dayatan mesajlara bayıldım doğrusu.

Canım kardeşim, Ñ╚╥┼╥’ı çok beğeniyorsun ve bana -hiç düşünmeden- “sen kimsin ki yüzlerce kitap yazmış bir İslam mücahidini yalanlıyorsun?” sorusunu sorabiliyorsun! Onun da bilim adamı olmadığını, ilahiyatçı veya teolog olmadığını neden bilmiyorsun? Biliyorsan eğer, ona yakıştırdığın şeyi hangi gerekçeyle bu kaleme çok görüyorsun? Sakalım olmadığı için mi, yoksa bu mevzuda şöyle eli yüzü düzgün, kallavi bir derlemem bulunmadığı için mi? Şu köşecikte iki satır eleştiri yazmama öfkelenenler, evrim teorisini İslam’la barıştıran; bol resimli, cıvıl cıvıl atlasları piyasaya sürdüğümde “aferin” derler mi acaba? Denemek güzel olurdu ama “U.S.A” böyle bir projeye destek vermez.

Evet, ilahiyatçı değilim. Teoloji eğitimi de almadım ama Ñ╚╥┼╥’ın “xxx” programında dile getirdiği ve savunduğu tezlerin tamamının İslam dışı olduğunu bilecek kadar İslami literatürü haiz ve bu vukufiyetimi bütün samimiyetimle dile getirmeye cüret edecek kadar da gözü karayım. Sırayla gidelim;

1) “Bize herşeyi Allah yaptırıyor. Bizim hiçbir gücümüz yok ve biz hiçiz“ diyen Ñ╚╥┼╥; sarfettiği bu kelimeler, takındığı kaderci tutum ve savunduğu mistik anlayışla sadece İslam’daki “cüz-i irade“ kavramını yok saymakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir “imtihan” felsefesini de tarumar ediyor. Hristiyan akaidden farklı olarak, İslam akaidinde muazzam bir “imtihan” müessesi vardır. Bu müessese insanoğlunun “irade sahibi” bir mahluk olduğunun ve kendi cüz-i iradesi çerçevesinde yapacağı tercihler konusunda özgür bırakıldığının işaretidir. Allah Kur-an’da, O‘na yardımcı olduğumuz takdirde yardımını bulabileceğimizi açık bir dille ilan eder;

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (47:7)

Yine bu irade sayesindedir ki; başımıza gelen bütün güzellikler O’nun lütuf ve rahmetinin tezahürüdür; bütün kötülükler ise, kendi irademizle yaptığımız tercihlerin acı sonucudur.

“Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (42:30)

2) “10 yıl sonra Mehdi çıkacak, 20 yıl sonra Mesih inecek, bilmem kaç yıl sonra kıyamet kopacak“ gibi ve benzeri, gaybe dair kesin bilgi içeren iddialarda bulunmak, şirke düşmek kadar tehlikeli, yani affı zor bir günahtır, zira;

“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir.” (6:59)

Ve

“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır.” (31:34)

buyuruyor yüce kudret Kur-an‘da.

Ben biliyorum“ demek ve daha da ileri gidip tarih vermek, Allah’ın ayetine muhalefet etmek, yani “mütekebbirlik” yapmak, dahası; şeytanlaşmaktır. Bir takım ulemanın beyanlarına binaen bu tür sarfiyatlarda bulunmak; “ben demiyorum kitap diyor” aksanlı şark kurnazlığını zırh yapmak; mide bulandırmaktır. Ñ╚╥┼╥ genellikle Said Nursi‘nin eserlerinden alıntılar yapmaktadır. Bazı cin fikirlilerin, Said Nursi’nin “Isparta’dan bir büyük önder çıkacak“ dediğini ileri sürerek yıllarca Nur talebelerinin oylarını nasıl topladıklarını hatırlıyorum ve Üstad’ın kehanetlerde bulunduğuna inanmıyor, bilahare kitaplarının yer yer tahrif edildiğini düşünüyorum. Said Nursi bunları yazmış olsa bile, aklımızı kullanarak yazdıklarına yaklaşmak zorundayız. Biz yalnızca Kur’an’a iman ederiz.

3) Mehdilik konusunda hadis rivayetleri olduğu doğrudur ancak bunların hepsi ahaddır, yani tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bu kadar mühim bir meselenin Kur-an’da hiç zikredilmemiş olması ise çok dikkat çekicidir. Kur-an’da geçmeyen “Mehdi İnancı”na, yani; silahları susturacak, yaraları saracak, açları doyuracak, yetimleri güldürecek, haksızlığı yok edip mutlak bir “adalet”i tesis edecek, insanüstü güçlere sahip metafizik bir “deha”, bir “süperman“ idealine ve ümidine bütün dinlerde ve kültürlerde rastlıyoruz. Habeşistan Hristiyanları kralları Theodor’un birgün geri döneceğine inanıyorlardı. Moğolların mehdisi Cengiz Han’dı. İbn Haldun “Mehdi İnancı”nı eleştirdiği eseri Mukaddime’de, eski İran ve Çin kültürlerinde de bir “kurtarıcı”nın gelerek insanları bütün dertlerinden halas edeceğine inanıldığını belirtir ve tek başına bir şahsın bu kadar büyük bir ıslahatı gerçekleştirebilmesinin imkansız olduğuna işaret eder. Diğer hususlarda olduğu gibi bu mevzuda da Ñ╚╥┼╥; İncil ve Tevrat’daki kodlardan hareketle nefsani yorumlarda bulunarak müritlerinin zihni melekelerini törpülüyor ve dolaylı bir dil kullanarak mehdiliğini ilan ediyor. Bugün Hristiyanlıkta Mehdi’nin adı “Kurtarıcı Dositheos“‘dur ve bu efsanevi kahramanın İslam diniyle hiçbir alakası yoktur.

4) “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur”(33:40) ayeti, risaletin peygamber efendimizle birlikte sona erdiğini bildirir. Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne döneceğine inanmak nübüvvet’in son elçisinin Hz.İsa olduğuna, olacağına inanmaktır. Bu inanç İsevilikten, yani İncil’den onay alabilir ancak Kur-an’a göre Ruhul Kudüs’le desteklenen peygamber (Maide, 5:110), bizzat Allah tarafından yahudilerin elinden kurtarılmış ve Allah katına yükseltilmiş, dünyadaki hayatına son verilmiştir. Ayetteki “seni kendime yükselteceğim”(Nisa, 4:157) ifadesi yanlış yorumlanmış ve Hz.İsa’nın ölmediğine ve geri döneceğine dair delil olarak gösterilmiştir. Hz.İsa görevini yapmış, yeryüzünde Allah’ın mesajı (kelimesi) olmuş ve Allah, kelimesini kendi eliyle geri çekmiştir. Geri döneceğini ve irşadına kaldığı yerden devam edeceğini bildiren bir ayet yoktur.

5) Ve asıl mesele; Kur-an’da evrim teorisinin aleyhine sayılabilecek bir işaret yoktur. Bilakis Kur-an, insanoğlunun ‘merhaleler’den geçerek bugüne geldiğini anlatan ayetlerle doludur. Ve evet, Evrim; Darwinizm değildir. Darwinizm; evrimi konu alır sadece. Bazı dinsiz, kitapsız ve kendini bilmezlerin onu ideolojilerine malzeme etmeleri ve bir sentez vasıtasıyla iman sahiplerine saldırmaları ne Darwin’in, ne evrimin ne de dinin sorunudur. Bazı cahil cühela ateistler, komünistler, dinsizler sadece Allah’a değil Darwin’e de hesap vereceklerdir.

Darwin’in yaptığı ve yazdığı herşeyi, ondan yaklaşık bin yıl önce yaşayan El Biruni de yapmış ve yazmıştı. Darwin, gittiği her yerde göçmen kuşları, özellikle Beagle adasındaki kaplumbağaları inceleyerek evrim teorisine destek aramıştır. Aynı şekilde Biruni de, özellikle kazılarda elde edilen fosilleri inceleme imkanı bulmuş ve bununla arzın jeolojik değişimler geçirdiğini bilimsel bir dille savunmuştur.

Darwin bir bilim adamıydı. Kilisenin tüm saldırılarını bir bilim adamı vakarıyla karşılayarak polemiğe girmedi ve işini yapmaya devam etti. Bir kitabında, Tanrı’nın mevcudiyetini inkar anlamında “bir ateist olmadığını, anlayışının agnostik olarak” tanımlanmasının daha doğru olacağını yazmıştır. Darwin, yaratıcıyı inkar etmemiş, dini tartışmalara girmemiş, hatta bazı müslüman bilim adamları ve alimleri kadar ileri gitmemiş; insanın maymundan falan geldiğini öne sürmemiştir. Biyograflar, Tanrı’yı inkar etmesinin nedeninin de zaten evrim teorisi değil, çok sevdiği kızı Annie’nin ani vefatı olduğunu yazıyorlar… Darwincilerin düştükleri yanlışlara; “Sosyal Darwincilik“ adı verilen ve “mademki doğa en güçlüden yanadır o halde tüm zayıflar ortadan kaldırılmalıdır” gibi zorba ve zırva yaklaşımlara Darwin refere edilemez, edilirse de bilinmelidir ki: bu vebalin altından kalkılamaz.

Bu noktada bilinmesi elzem olan bir başka husus da bilim terminolojisiyle ilgilidir. “Tesadüf, rastlantı” gibi kavramlar bilimde, akli gerekçeler bulunamayan noktaları, yani tanımlanamayan bölgeleri izah için kullanılırlar. “Rastlantı“ bilim literatüründe gerekçesi saptanamayan değişken etkisine verilen isimdir. Gün geçtikçe bu değişkenlerin bulguları tesbit edilir ve böylece rastlantı sayısı azalır. Bilim buna “ilahi emir, irade” diyemez, derse araştırma yapmaya devam edemez. Bilimin amacı tesadüfleri açıklamaktır zaten. Ancak bir müslüman, bilimin tesadüf dediğine rahatlıkla “Akıllı tasarımın eseri“ diyebilir. Burada da bir tenakuzdan bahsedilemez, çünkü bilim ve din iki ayrı sahadır. Her sahanın kendine has kuralları, kanunları vardır. Bilim ve din birbiriyle savaşmaz, birbirini dışlamaz, birbirini horlamaz. Onları horlayan da, onları çarpıştıran da insanlardır.

Art niyetli insanlar…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7332, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Bir Müslümanın Soruları

Müslümanlara, ilgililere sormaları için soru önerileri

Dindarların din otoritelerine sordukları sorular çoğunlukla kişiseldir, belli bir minvalde dönmektedir ve açıkça söylemek gerekirse, kalitesizdir.

 Aşağıda; okuyan, tefekkür ve mukayese eden, tarih perspektifine sahip hayali/sanal bir dindarın ciddi, düzeyli soruları yer almaktadır.

 Soruları kısa ve özlü ifade etmeye çalıştım, mümkün ve belki gerekli ayrıntılara girmedim.

 Sorular genelde bilinen argümanları ihtiva etmektedir, yanı sıra, umarım bazı sorularla ilk kez karşılaşılacaktır.

 Dine küfretmek söz konusu değildir. Alaycı diye nitelendirilebilecek sorular, dinin (ayetlerin, hadislerin ve kültürün) doğasından (bizatihi kendinden) kaynaklanmadır, özel bir çabanın neticesinde değil. Şunu ekleyeyim: “doğa” o kadar uygun ki… Neyse; kendimi frenledim…

 Amaç, dindarların (tabii dinsizlerin de) farklı bakış açıları kazanmalarına katkıda bulunabilmektir.

 Hayali dindarın, sorularını takiben söyledikleri, vardığı hüküm dikkat çekicidir!

 Bu izahattan sonra artık, dindar kardeşimin din otoritesine/görevlisine/alimine sorduğu sorulara ve akabinde yazdıklarına geçebiliriz:

Bu izahattan sonra artık, dindar kardeşimin din otoritesine/görevlisine/alimine sorduğu sorulara ve akabinde yazdıklarına geçebiliriz:

 

  1. Allah’ın emirlerine ve peygamberimizin sünnetine uyarak yaşayan müminlerin, kendileri, aileleri, halkları ve tüm Müslümanlar için ettikleri duaların, ki cüzi iradeleriyle de ellerinden gelen her şeyi yapagelmektedirler, Allah tarafından, umumiyetle, yüzyıllardır kabul görmemesinin sebebi hikmeti nedir?
  2. Acaba ben mi rastlayamadım; mutluluğun, kazancın, bir işe girmenin vs. bir başkasının mutsuzluğu, kaybı, işe girememesi vs. anlamına geldiğine, geleceğine dair bir ayet veya hadis var mıdır? Müslümanların kazanç, iş gibi temennilerinde, dualarında bu hususu da düşünmeleri gerekmez mi? Bu bağlamda; futbolcuların gol atmak, galibiyet için dua etmeleri, ama attıkları gol (ki bazılarını “gayri nizami” atıyorlar), galibiyetleri (ki bunlardan sonra şükrediyorlar) yüzünden karşı takımdaki dindaşlarının üzüleceklerini göz önünde tutmamaları garip değil midir?
  3. İstihareye yatılması daima kişisel beklentilerle oluyor; Müslümanlar istihareye; tüm müminleri ilgilendirecek, İslam’ın yücelmesini sağlayacak konularda bilgiler, işaretler, ilhamlar, haberler, tavsiyeler almak için neden başvurmuyorlar?
  4. Bir sahih hadiste peygamberimiz, mealen, kemiklerle taharetlenmeyiniz, çünkü onlar cinlerin yiyecekleridir, demiştir. İslam alimleri, Kuran’da ateşten yaratıldıkları bildirilen cinlerin, başka Kurani bilgilerden hareketle farklı bir boyutta olduklarını veya enerji formunda olduklarını söylüyorlar. Bu bilgi ve yorumlara göre cinler bizim yaşadığımız boyuta nasıl geçmektedirler, metabolizmaları nasıldır, yedikleri kemikler hangi aşamada enerjiye dönüşmektedir?
  5. Bir hocamızdan, sanırım ayet ve hadislere dayanarak söylüyordu, cinlerin de çiftleştiklerini, aileleri olduğunu, savaşlar yaptıklarını duydum. Savaştıklarına göre, cinler de mi milletlere ayrılmışlardır; öyleyse insanlardan müteşekkil milletlerle aynı isimlere mi, yoksa farklı isimlere mi sahiptirler? Her şehrin cini ayrı mıdır? Şehirli, köylü, dağlı, göçebe diye ayrılırlar mı? Ne tür mesleklerle iştigal ederler? Onlarda da homoseksüellik ve lezbiyenlik sözkonusu mudur? Öyle ise; bir erkek insanın, bir kadın/dişi veya homoseksüel cin tarafından taciz edilmesi hadisesi ile karşılaşılmış mıdır?
  6. Cinler enerji ve çok hızlı olduklarına göre, onlardan, kişisel beklentilerimiz yerine, neden, İslam alemini tekrar görkemli kılacak istihbarat, bilim, teknoloji gibi konularda bilgi ve yardım almıyoruz ve bilimsel konularla ilgilenen Müslümanlar bu hususa hiç eğilmiyorlar?
  7. Aşırı yüksek sesi ve tekdüzeliği (galiba sadece 4 notayla okunması ve “aaa” ile “aahh” seslerinin baskın olması) yüzünden, bu tarzda okunan ezandan en başta Müslümanların rahatsız olması gerekmez mi; biz Müslümanlarda empati ve estetik gibi erdem ve güzellik anlayışı yok mudur? Ezan bile olsa gürültülü bir ortamda tefekkür mümkün müdür; biz Müslümanlar tefekkür etmiyor ve buna ihtiyaç duymuyor muyuz?
  8. Yaratmak (halk etmek) fiilini kullandığımda arkadaşlarım “yaratmak Allah’a mahsustur” diyerek bu fiili kullanmamam gerektiğini söylüyorlar. Anlamadığım, ben insanın yoktan bir şey yarattığımı, haşa, söylemiyorum ki zaten bu çok saçma; ayrıca, Allah’ın Alim, Baki gibi isimleri de var, fakat bu isimleri insan sıfatları ve eylemlerinde kullanabiliyoruz. Acaba İslam dünyasındaki üretkensizlik durumu, biraz veya büyük oranda, bu anlayış ve “icat çıkarma” ve “… ya meraktan ya .araktan…” türünden yaklaşımlarımız yüzünden mi?
  9. Kuran’ın bilimsel buluşları 1000 küsur yıl önceden bildirdiği söyleniyor. Ama ayetleri incelediğimde oradaki sözlerin buluşlarla örtüşmediğini görüyorum. Bu durumda yapılan bir tür sahtekarlık, Allah’ı ve Kuran’ı o sahtekarlığa ortak etmek değil midir? Ve böyle söylemler Müslümanları zor durumlara düşürmez mi? Keza bir zamanlar bal peteğinde Allah lafzı, ayda ezan, Gurodi, Kusto ve Amstrong’un Müslüman olduklarına dair haberler..?
  10. Bir kutsi hadiste yer alan, Allah’ın peygamberimize hitaben, mealen, kainatı senin yüzü suyu hürmetine yarattım, dediğine Müslümanlar yüzyıllarca nasıl inanabilmişlerdir; Hz. Muhammed (s.a.v), risalet belli oluncaya dek, haşa, Cenabı Allah’ın bilgisi dışında mı yaşamıştır?
  11. Çağrı filminde de sahnelenen ve bir hadise dayandırılan, imparatorlara mektup gönderip onları İslam’a davet etme hikayesinde, mektupların içeriğine baktığımızda, onlarda bir kanıt, küresel bir mesaj olmadığını okuyoruz… Bugün, insanların İslam’la şereflenmelerine vesile teşkil edecek küresel, evrensel, kültürlerüstü ve zamanlarüstü mesajlarımız, tabii ki bunlar ayetlerden ve kesin-sahih nitelikte hadislerden çıkmalıdır veya onlardan esinlenilmelidir, neler olmalıdır?
  12. Kuran indiği zaman (600’lü yıllar), Tevrat mutlaka ama İncil de çoktan standart hale getirilmişti. Bugün elimizde olan Tevrat ve İncil, Kuran’ın, mealen, elinizdeki kitabı tasdik ederim, dediği Tevrat ve İncil ile aynı… Bu arada, söylendiği gibi Kuran’da Tevrat ve İncil’in değiştirildiğine, tahrif edildiğine, bozulduğuna dair net bir ayete rastlamadım. Kuran’da bu kitaplarda yazılı ayetlerden, rahatsız edici hikayelerden neden bahsedilmemektedir? Zira o kitaplar baştan sona bozuk!
  13. Kuran Allah’ın kitabı ise, bütün ayetlerde Allah’ın seslenmesi gerekmez mi? Bir alimimizin açıklamasını okudum fakat tatmin olamadım; sizin görüşünüz nedir?
  14. Televizyonlarda din alimlerimizin karşısına dinsiz kişiler neden çıkamamaktadır? Acaba halkın-Müslümanların tepkilerinden ve genelde “görünen güçler”i kullanan “görünmeyen güçler”in operasyonundan mı korkulmaktadır? Bizatihi din alimlerimiz Allah’a ve kendilerine güvenerek tek taraflı konuşmaya itiraz edip dine aykırı görüş sahipleriyle tartışmayı neden istemezler?
  15. İslam, Kuran, hadisler ve din alimleri İslam dünyasında ve dünyada hangi değerleri; bürokratik, iktisadi, sosyal, eğitimsel vs. sistemleri ve kurumları meydana getirmiştir; bu değerler, sistemler ve kurumlar kendilerini yenilemişler midir? İslam, kendine has ve tüm insanlığa hitap eden, çağlara göre gelişen değerler, sistemler ve kurumlar geliştirmiş midir?
  16. Bir arkadaşım Kuran’daki yer merkezli ve bölgesel anlatımın, Allah’ın o bölgenin insanları anlayabilsin (ve kafaları karışmasın) ve bu yolla İslam yayılabilsin diye kullandığını söylemektedir. Anlayamıyorum; böyleyse, zımnen Allah’ın gücünün ve bilgisinin kısıtlı olduğu ve Kuran’ın indirildiği yere ve döneme ait olduğu kastedilmiş olmuyor mu? Yine anlamadığım; bazı ayetler o zaman, yüzyıllar boyunca ve şimdi de anlaşılmamakta (ve kafalar her zaman karışmış/karışık görünmektedir). Allah, o hiç anlaşılmayan ayetler yerine, insanlığın yeni bilgiler neticesinde çözebilecekleri ayetler indirmeyi neden tercih etmemiştir? Bunların hikmeti nedir?
  17. Kuran’da şeytan, melekler, cinler, huriler ve gılmanlar, büyü, rüyaların yorumlanması gibi hususlar, hikayeler tasvir amaçlı ve mecaz mıdır; Allah yeni bir kitap indirseydi bu hususlar bulunur muydu?
  18. Neden pek çok Müslüman ve devlet; inandıklarımıza aykırı düşünceleri seslendirenleri ve yazanları, yazdıklarıyla, savunduklarıyla değil de, kişilikleri, kimlikleri ve hayatlarıyla değerlendiriyor, ithamlarda bulunuyor, tehdit ediyor, öldürüyor? Bizim de aynı yöntemlerle (kitaplarla, kanıtlarla…) cevap vermemiz gerekmez mi? Bizim delillerimiz, dayanaklarımız, kültürümüz, bilgimiz yeterli değil mi?
  19. İslam tarihindeki bazı menfi gelişmeler kafirlerin ve münafıkların fitnelerine bağlanmaktadır. Keza yakın tarihte, mesela ülkemizde Müslümanların toplu olarak katıldığı ve bireysel olarak yaptığı katliamlara yine fitnelerin ve kışkırtmaların sebep olduğu… Peki biz Müslümanlar fitneye ve kışkırtmalara karşı duracak donanıma, bunları anlayacak akla hiç sahip olamamış mıyız ki..?
  20. Acaba; doğasal, içtimai, iktisadi, tıbbi vs. olgular hakkında salt “Allah’tandır” yaklaşımımız, yüzyıllardır ve belki hala daha, bu konularda fikir üretmemizi, teoriler bulmamızı vs. engelleyegelmekte midir?
  21. Dinsizlere, evrenin yaratılışı ve sona erdirilmesi (kıyameti) konusunda bilgi üstünlüğümüz var gibi görünüyor; ama onların açıklanıp yorumlanmasında ve bu iki tarihin arasında çok zayıf değil miyiz?
  22. Dünya tarihinde toplumların gelişiminde, küçük-kısa kesintiler hariç, bir süreklilik tespit ediyoruz. Elbette bu, Allah’ın bir yasasıdır. Keza, dil de sürekli gelişen, yenilenen bir şeydir. İkisi de bir vakıa olduğuna göre, buradan, Kuran’ın, oradaki sözcüklerin ve ifadelerin (kozmoloji, ekonomi, hukuk vs. hususlarının) sadece dönemin ve şartların çerçevesinde anlaşılması ve sonraki yüzyıllara ve belki coğrafyalara şamil olmadığı sonucu çıkmıyor mu? Buradan Kuran çalışmalarında, aslında yapılan 7. yüzyıl Arap dili, tarihi, ekonomisi, hukuku, kültürü araştırması olmuyor mu?
  23. Yüzyıllardır ve günümüzde imanımızın en önemli unsurları olarak görüp uyguladığımız şeylerin Kuran’da olmadığını veya çok azının olduğunu veya çok az değinildiğini tespit ediyorum. Mesela bizim cenabetlik, başörtüsü gibi konularda adeta deyim yerindeyse olmak-olmamak tavırları sergilememiz… İhtilam olduğumuzda sadece ıslanan yerlerimizi yıkamak ve çamaşırımızı değiştirmek, ve sağlık-estetik-eşitlik-tutarlılık açılarından yanlış ve gerekçeleri manasız görülen mevcut başörtüsü uygulaması yerine sade, düzgün, dikkat çekmeyen biçimli saç ve giyim tarzını tercih etmek daha doğru ve uygun değil midir, ve asıl hassas olunması gerekenlerin şeyler haklara riayet, diğerkamlık, yaratıcılık, dayanışma gibi değerler, faziletler, nitelikler değil midir?
  24. Bin yıllardır ve halihazırda, dünyada ve ülkemizde, din referanslı veya değil, iktidar ve güç arzulu insanlar, gruplar ve devletler arasındaki savaşlar ve eylemler neticesinde sayısız masum insan mağdur ve kurban olmaktadır. Kuran’da ve hadislerde bu hususa değinilmekte midir? İktidar ve güç sözkonusu olduğunda, insanların Allah nezdinde de kıymetleri yok mudur?

 … Sayın ilgili, hocaefendi… Yukarıdaki sualleri yazarken Kuran’ı ve Kitabı Mukaddes’i ve dahi pek çok kitabı tekrar karıştırdım, internette gezindim. Düşündüm, gözledim, karşılaştırdım, değerlendirdim… Ve bunları yaptıkça soruların sayısının haddi hesabı olmayacağını fark ettim. O nedenle burada kesiyorum. Bir yerde bunca soru varsa, çıkıyorsa, o halde orada büyük bir sorun vardır… Galiba durumu anladım, hatta çözdüm bile diyebilirim. Bu bana, şimdi, bir zamanlar zor matematiksel problemleri, denklemleri çözerken duyduğum hazzı veriyor…

Kesiyorum ve eğer şimdiye kadarkiler gibi uzun, dolambaçlı, konuya girmeyen, rivayetleri ve rüyaları kanıt diye sunan, çağımızın dünya ve evren bilgisini, insanlığın bu sayede ulaştığı bilinci görmezden gelen ve Kuran’la çatışan cevaplar ve yorumlar yazacaksanız hiç yorulmayın, ne okuyabilirim ne de teşekkür ederim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 669, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İsa: Mesih, Tanrı’nın oğlu, Tanrı, Peygamber? Hangisi? Yoksa sadece bir mit mi?

İsa konusuna ilk olarak Musevilikten başlayalım. Musevilikte İsa ile ilgili birşey var mı? Tevrat’ta Davud’un soyunda genel bir Mesih’ten bahsediliyor ve bu Mesih’in bazı kahenetleri yerine getireceği söyleniyor. Yani Tevrat’ta bahsi geçen Mesih’in kim olduğunu anlamak için kehanetlerin yerine gelip gelmediğine bakmak gerekiyor. Günümüzde Museviler bu kehanetlerin yerine gelmediği için bekledikleri kurtarıcının yani Mesih’in henüz gelmediğini düşünüyorlar. Ayrıca İsa’nın Mesih olmadığına inanmalarının diğer sebepleri İsa’nın beklenen Mesih’in kişisel özelliklerini taşımıyor olması, Hristiyanlık ile Musevi teolojisi arasında çelişkiler olması ve bazı başka nedenler de mevcut (1).

Hristiyanlar ise Tevrat’ta anlatılan kehanetlerin önemli bir bölümünü gerçekleştirdiği için müjdelenen Mesih’in İsa olduğuna inanırlar. İnsanlara birçok mucize gösterdiğine ve biyolojik bir babası olmadan Meryem’den doğduğuna inanılır. Hristiyanlara göre İsa hem Tanrı’nın oğlu hem de aynı zamanda Tanrı’dır (2). Hristiyan inacına göre İsa dünyaya tekrar gelecektir ve Tevrat’ta anlatılan kehanetleri tamamlayacaktır.

İslamiyette de İsa’nın önemli bir yeri vardır. Kuran’da birçok yerde “Meryem oğlu İsa” diye geçer ve Meryem’in bakire olmasına rağmen İsa’yı doğurduğu inancı Hristiyanlıktaki ile aynıdır. Ama İslamda Hristiyanlıktaki gibi İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu gibi bir inanış yoktur. Ayrıca Hristiyanlıktaki İsa’nın aynı zmanda Tanrı da olduğu inancı Kuran’da açıkça reddedilmiştir (3). İslama göre İsa önemli bir peygamberdir ve İncil kendisine vahiy ile indirilmiştir. Ayrıca Kuran’da İsa’dan “Mesih” diye de bahsedilir ama bu kavramın Hristiyanlıktaki Mesih kavramı ile aynı değildir çünkü Hristiyanlıktaki İsa Mesih (Jesus Christ) aynı zamanda tanrısal özelliklere sahiptir, Tanrı’dır (4). İslamda ise hiçbir peygamberin tanrısal özellikleri yoktur.

İsa’nın ölümü konusunda da İslam ile Hristiyanlık görüşü arasında farklılık vardır ama bu farklılık bu yazı açısından önemli olmadığı içni onu geçeceğim. Bu yazı açısından önemli olan benzerlikler. İslam ile Hristiyanlığın üzerinde kesin olarak anlaştığı bir konu var: İsa’nın varlığı. Her iki dine göre de mucizeler gerçekleştirmiş olan İsa diye biri günümüzden 2000 yıl önce yaşamıştır.

Peki bu gerçekten doğru mu? Yani böyle biri grçekten yaşadı mı? Bu konuda tarihi belgeler var mı? Yani İsa’nın varlığını gösteren tarihsel deliller var mı?

İsa’nın yaşadığı dönemde Filistin’de dini ve siyasi olayları birçok tarihçi ve filozof vardı ama bunların hiçbirinin yazılarında İsa’dan bahsedilmez. Yani İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yaşamış olan kişilerin yazılarında İsa’dan bir kere bile bahsedilmiyor. Bu biraz garip çünkü İncillerde (Yeni Ahit’in ilk dört kitabı olan ve Türkçe’de İncil diye bilinen Mark (Markos), Matthew (Matta), Luke (Luka) ve John’un (Yuhanna) yazdıkları kitaplarda İsa’nın hayatı, yaptıkları ve öğretileri anlatılır. Bunların en erken yazılmış olanı M.S. 70 yılı civarında yazılmış olan Mark’ın İncilidir. Diğerlerinin Mark’ın İncilinden sonra yazıldığı kabul edilir. İsa ise M.S. 29-36 arasında ölmüştür. Yani İncillerin tamamı İsa’nın ölümünden yaklaşık 40-50 yıl sonra yazılmıştır diyebiliriz.) İsa’nın gerçekleştirmiş olduğu inanılmaz olaylardan, mucizelerden bahsediliyor ve bu sayede ününün hızla yayıldığı söyleniyor. Matthew 4. bölümde ve Luke 6. bölümde şöyle diyor:

Matthew 4:23-25 İsa, Celile bölgesinin her tarafını dolaştı. Buralardaki havralarda ders veriyor, Göksel Egemenliğin müjdesini duyuruyor, halk arasında rastlanan her hastalığı, her illeti iyileştiriyordu. O’nun ünü bütün Suriye’ye yayılmıştı. Çeşit çeşit hastalıklara yakalanmış, ıstırap içinde olan, cine tutsak,saralı, felçli olanların hepsini O’na getirdiler, O da onları iyileştirdi. Celile, Dekapolis, Kudüs, Yahudiye ve Şeria nehrinin ötesinden gelen büyük kalabalıklar O’nun ardından gidiyordu.

Luke 6:17-19 İsa bunlarla birlikte aşağı inip düzlük bir yerde durdu. Öğrencilerinden büyük bir kalabalık ve tüm Yahudiye’den, Kudüs’ten, Sur’la Sayda yakınlarındaki kıyı bölgesinden gelen büyük bir halk topluluğu da oradaydı. İsa’yı dinlemek ve hastalıklarından şifa bulmak amacıyla gelmişlerdi. Kötü ruhlardan sıkıntı çekenler de iyileştiriliyordu. Kalabalıkta herkes İsa’ya dokunmak için çabalıyordu. Çünkü O’nun içinden akan bir güç herkese şifa veriyordu.

Bu tip olayların hiçbir tarihi belgede yer almıyor olması garip. Hele bir de o döneme ait olaylarla ilgili birçok tarihi belge varsa. Yani mucizeler gerçekleştiren birinin izlemek için, şifa bulmak için büyük kalabalıklar hareket ediyor, insanların gözleri önünde mucizeler gerçekleşiyor ama bunları belgeleyen tek bir tarihi belge yok.

Doğru zamanda (M.Ö. 20 ile M.S. 40 arasında) doğru yerde (Judea yani bugünkü Batı Şeria bölgesi) olan İskenderiyeli Philo (Philo of Alexandria) önemli bir tarihçi ve filozoftu. 850000 kelimeden fazla yazısı günümüze kadar gelmiştir. Ama bunların içinde İsa’dan veya yaptığı mucizelerden bahseden tek bir kelime bile yok. Aynı şekilde İsa ile çağdaş olan birçok tarihçi ve filozof içinde ondan, yaptıklarından veya mucizelerinden bahseden bir tane bile yok.

Matthew 14:19-21 Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı; sonra ekmekleri bölüp öğrencilerine verdi, onlar da halka dağıttılar. Herkes yiyip doyduktan sonra on iki sepet dolusu yemek artığı topladılar. Yemek yiyenlerin sayısı, kadın ve çocuklar hariç, yaklaşık beş bin erkekti.

İnsanları mucizevi şekilde iyileştiren, binlerce kişiyi 5 ekmek ve 2 balık ile doyurabilen ve dolayısıyla yapabildikleri sayesinde neredeyse herkes tarafından tanınan birinin adının o dönemin olaylarını not alan ve yazan kişiler tarafından bir kere bile belirtilmemiş olması gerçekten düşündürücü.

Hristiyan.net sitesinde İsa Mesih Gerçeği başlıklı bir yazıda Hristiyanlık dışı tarihi kaynaklarda İsa’nın belirtildiği iddia ediliyor. Kısaca bu iddialara bakalım:

Romalı yazarlar arasında Bitinya valisi olan Pliniyus, İ.S. 112 yıllarında İmparator Trayanus’a yazdığı bir mektupta, bölgesinde yaşayan Hristiyanların “haftanın belirli bir gününde, daha gün doğmadan bir araya gelip İsa Mesih’i Tanrı olarak yücelten ilahiler söylediklerini” yazmaktadır.

İlk olarak orijinal kaynakta İsa Mesih değil sadece Mesih geçiyor: “…[the Christians] sang in alternate verses a hymn to Christ, as to a god” (Josh McDowell, “Evidence for Christianity”, 2006, s. 87). Sadece Christ yani Mesih deniliyor. Aslında bu çok önemli değil çünkü burada İsa’nın varlığına değil Hristiyanların varlığına delil vardır. Yani M.S. 112 yılında Hristiyanlar olduğunu gösteriyor bu tarihi kaynak. Burada İsa’nın varolduğunu gösteren herhangi bir veri yok. Bir diğer iddiaya bakalım:

İ.S. 115 ile 117 yılları arasında tarihçi Takitus, ‘Roma Tarihi’ adlı yapıtında, İ.S. 64 yılında Roma’yı yakıp kavuran yangının sorumlusu olarak zamanın Hristiyanlarının suçlandığını yazmakta ve Hıristos’un, ki Hristiyanlar bu ismi buradan almışlardır, İmparator Tiberyus’un yönetimi döneminde vali Pontiyus Pilatus tarafından ölüm cezasına çarptırılışı konusunda yorumlarda bulunmaktadır.

Bu kaynağın doğruluğundan şüphe etmek için önemli birkaç neden var. Mesela orijinal kaynakta Pilatus için vekil (procurator) diyor ama gerçekte Pilatus valiydi (prefect). Birinci yüzyılda hiçbir Yunan veya Romalı tarihçi “Hristiyan” tabirini kullanmamıştır. Hristos (Christ) ve türevi olan Hristiyan (Christian) kelimeleri Trajan’ın İmparatorluğu zamanında yani Tiberyus’un yaşadığı dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca İncillerde de Hristos veya Hristiyan kelimeleri geçmez. Bunlar daha sonradan kullanılmaya başlanan kelimelerdir. İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yani M.S. 36′dan önce İsa’nın Hristos, takipçilerinin ise Hristiyanlar olarak adlandırılması bu kaynağın güvenilirliği hakkında soru işaretleri oluşturmakta ve bunun Tiberyus tarafından kendi zamanında yani M.S. 110′larda o dönemde yaşayan Hristiyanlardan duyduklarına dayanarak yazıldığı düşüncesini desteklemektedir (5).

Ayrıca 3. ve 4. yüzyıllarda Hristiyanlıkla ilgili delilleri ortaya koymaya çalışan Hristiyan din adamlarından hiçbiri bu alıntıya başvurmamıştır. İsa’nın varlığına dair ellerindeki tüm delillerden daha kuvvetli olabilecek böyle bir belgeyi kullanmamış olmaları düşündürücü. Mesela Tertullian, Tiberyus’un birçok çalışmasından faydalanmasına rağmen bu bölümden alıntı yapmamıştı (5). Neden acaba? Belki de o tarihte böyle birşey yoktu. Böyle önemli olabilecek birşeyi kullanmaması için başka nasıl bir sebep olabilir?

Bir diğer iddia şöyle:

Ama Yosefus, bundan yaklaşık 20 yıl sonra yazdığı ‘Eski Yahudiler’in Tarihi’ adlı yapıtında, Vaftizci Yahya diye de bilinen Yahya Peygamber’den açıkça söz etmekte; ve bir bölümüne başkâhin Hanna’nın, “Yahudiler’in Yüksek Kurulu’nu toplantıya çağırarak, Mesih diye bilinen İsa’nın erkek kardeşi Yakup’la, kanunları çiğnemekle suçladığı diğer bazı kişileri mahkeme önüne çıkardığını” yazmaktadır. Başka bir yerde İsa’nın kişiliği, mucizeleri, öğretileri ve çarmıha gerilişi konusunda oldukça uzun yorumlarda bulunmaktadır.

Yosefus’un (Josephus) İsa’nın kişiliği, mucizeleri, öğretileri ve çarmıha gerilişi konusunda yazdıklarının sahtekarlık olduğu, daha sonradan ekleme olduğu hristiyanlar tarafından bile kabul edilmektedir. 4. yy’a kadar bunlardan kimsenin haberi yokken bir anda Eusebius tarafından Yosefus’un olduğu iddia edilmiştir ve kanıt olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ama ünlü hristiyanlık apolojisti Lee Strobel, The Case for Christ kitabında bunun sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir (6). Hatta Katolik Ansiklopedisi’nde bile bu alıntı sahtekarlık olarak belirtilmektedir (7).

Sonuçta tüm bunların ışığında insanın aklına “İsa ve çevresinde oluşturulan Hristiyanlık sadece bir mit mi?” sorusu geliyor.

İlgilenenler için bu konuda okunabilecek ve yukarıda kısaca bahsettiğim noktalara daha ayrıntısıyla değinen birkaç yazı tavsiye etmek istiyorum:

[Not: Bu yazı ilk olarak 23.09.2007 tarihinde yayımlanmıştır.]

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7886, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Evrim Teorisi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Yazar: AHHA

Bu yazımızda Evrim Teorisi ile ilgili sıkça sorulan sorulara, itiraz edilen noktalara değinmeye çalışarak bu işleyiş mekanizmanın ayrıntıları hakkında bilgi edinerek Evrim konusunun daha iyi anlaşılmasını umuyoruz.

—“Evrim” ve Evrim teorisi nedir?

Evrim, bir popülasyonun gen havuzundaki (popülasyondaki tüm canlıların genlerinin toplamı) gen frekansının ortam şartlarının değişmesiyle birlikte zamanla değişime uğramasıdır.

Somut ve basit bir örnek vermek gerekirse, bir popülasyon bireylerinin zengin bir göz rengi çeşitliliğine sahip olduklarını düşünelim. Göz renklerini (en açığından en koyusuna kadar) oluşturan “pigment”leri kodlayan genlerin popülasyon içinde yaklaşık olarak aynı sıklıklarda bulunduklarını farz edelim (10 göz rengi var ise her biri % 10 oranında olacaktır).

Örneğin, bu popülasyonun yaşadığı bölgeye ulaşan güneş ışınlarının miktarında artış olsun. Böyle bir değişimle birlikte yüzlerce yıl içerisinde bu popülasyonda parlak güneş ışınlarından etkilenmeyen koyu renkli gözlere sahip bireyler avantajlı duruma geçeceklerinden seçilime uğrayacaktır. Bu bireylerin popülasyondaki sayısı, moleküler düzeyden bakarsak koyu renkleri oluşturan genlerin sıklığı artacaktır. Popülasyonun “gen frekansı” değiştiği için de popülasyon “evrimleşmiş” olacaktır. Evrim, birey bazında değil, popülasyon çapında olur.

yaşam_ağacı

Tüm canlılar hayatta kalmaya çalışma güdüsüyle hareket ederler. Bu mücadelede ortama en iyi uyum sağlayıp üreyenler seçilecektir. Bu durum popülasyon genetiğinin değişimine neden olacaktır. “Evrim teorisi” de doğadaki bu değişim-dönüşüm gerçeğinden yola çıkarak tüm canlıların ortak bir atadan türeyerek geldiğini söylemektedir.

—Evrim mi, Evrim Teorisi mi? Bilim camiasında kabul gören hangisidir?

Bilim camiası Evrim’i bir GERÇEK olarak kabul etmektedir. Teori olan ise Evrim’in mekanizmalarıdır. Teori olması da, bu mekanizmaların bir gün çürütülebileceği anlamına gelmemektedir. İzâfiyet ya da Kuantum teoremleri ne kadar doğru ise Evrim’in teori olan mekanizmaları (doğal seleksiyon, mutasyon, genetik sürüklenme vs.) da o kadar doğrudur. Doğruluklarından şüphe yoktur. “Teori”nin bilimsel tanımı, gözlemlerle kendisini sürekli olarak doğrulatabilen, desteklenebilen açıklamalardır.

— Evrim sadece bir “Teori” midir, yâni kanıtlanmış bir gerçek değil midir?

Bilim literatüründe, “Teori” kavramı “gözlemlerle, yeni bulgularla sürekli desteklenen” bilimsel açıklamalara denilir. Teori, varsayım demek değildir. Evrim Teorisi’ne “teori” denilmesi de bu kabildendir. İzafiyet veya yerçekimi teorilerine neden “teori” deniliyorsa, Evrim Teorisine de bu sebeple “teori” denilmektedir.

Teori, gözlemlerle sürekli test edilebilen açıklamalar bütünüdür. Ve evrim bu testlerden her seferinde başarı ile geçmekte ve kanıtları her zaman toplanmaktadır. Tıpkı izâfiyet ve kuantum teoremlerinde olduğu gibi.
“Teori” kavramının yanlış kullanılmasından kaynaklanan yanlış düşünceden dolayı evrimin kanıtlanmamış, her an çürütülebilir bir olgu olarak düşünülmesi yanlıştır.

— Genetik çeşitliliği (değişik göz renkleri gibi) meydana getiren mekanizma nedir?

Canlılardaki bu zengin çeşitliliğin en temel nedeni mutasyonlardır! Mutasyon, bir sonraki nesle aktarılan genetik değişimlerdir. Herhangi bir hücrede, her hangi bir zamanda herhangi bir genetik değişim meydana gelebilir. Ama bizleri ilgilendiren üreme hücrelerinde meydana gelen değişimlerdir. Çünkü üreme hücrelerinde meydana gelmekte olan genetik değişimler (zararlı, iyi ya da nötr) gelecek jenerasyona aktarıldığından mutasyon olarak kabul edilir ve adlandırılır.

Mutasyonlar canlı hücrelerinde her zaman meydana gelmekte ve çeşitliliği artırmaktadır. Yararlı mutasyonlar ile canlının genetiğinde bilgi artışı meydana gelir. Çeşit çeşit göz veya deri renginin olmasının nedeni, o özelliği kodlayan genin mutasyonlar sonucunda çeşitli varyasyonlarının ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır.

Herhangi bir göz rengini kodlayan gende meydana gelebilecek bir(kaç) bazlık (DNA molekülünün harfleri A, T, C, G) değişim genin ürünü olan protein molekülünün 3 boyutlu yapısında küçük değişimlere neden olacaktır. Bu yapısal değişiklik ile proteinden yansıyacak olan ışığın rengi farklı olursa ortaya yeni bir göz rengi çıkmış demektir.

— Mutasyona sebep olan etkenler nelerdir?

Genetik değişimlerin büyüklüğü tek bir harfin değişiminden kromozomal çaptaki büyük parça değişimlerine kadar uzanır. Bu değişikliklerin en büyük nedeni hücrenin bölünme (DNA’nın kendini kopyalaması, kromozom ayrılmaması vs.) sürecinde yaptığı hatalardan kaynaklanmaktadır. DNA tamir mekanizması her zaman hataları düzeltemeyebiliyor. Diğer önemli sebep de dış kaynaklı yüksek enerjili ışınlar (radyasyon) ve bazı kimyasal maddelerdir.

— Mutasyonların her zaman tahrip edici olduğu ve genetik bilgiyi azalttığı söyleniyor.

Tahrip edici mutasyonlar, hayati öneme sahip proteinlerin genetik kodlarında değişiklik meydana geldiğinde veya kromozomların yapısındaki büyük değişimler (sayı artışı-azalması, parça eklenmesi, kopması) sonucunda gözlenir. Hayati öneme sahip proteinlerin gen dizisindeki değişimler milyarlarca yıl geçse bile çok az olacaktır.

mutasyonÖrneğin, DNA molekülünü saran “Histon” adlı proteinler DNA’yı korumak gibi hayati derecede bir öneme sahip olduklarından milyarlarca yıldır çok az değişime uğramıştır. İnek ve bezelye gibi çok farklı iki türde bile “Histon” proteinini kodlayan genetik şifrenin sadece iki karakteri farklıdır.

Ama daha az bir öneme sahip, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan “fibrinojen” adlı proteinler ya da kan proteinlerinden “hemoglobinin” farklı türleri geçelim, aynı tür içinde dâhi birçok varyantı vardır. Bu durum moleküllerin genetik kodunda meydana gelmiş birkaç değişikliğin pek de önemli olmadığını gösteriyor. Bu küçük değişikliklerin birikmesi milyonlarca yılda farklı farklı hemoglobin (vb.) moleküllerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Genetik değişiklik biyomoleküle zarar verecek ölçüde değilse, proteinin yapısında meydana gelen küçük değişim o proteinin işlev gören farklı bir varyantını oluşturacaktır. Varyasyonlar birer genetik çeşitliliktir. Tür içerisinde bu tarz mutasyonların gerçekleşmesi popülasyonun gen havuzundaki çeşitliliği artıracaktır. Bu da mutasyonların her zaman genetik bilgiyi azaltmadığı anlamına gelir.

Zararlı ve yararlı mutasyonları şu örneğe benzetebiliriz: “Okuduğunuz cümledeki harflerin yerlerinin kayması” tümcesinde “okuduğunuz” kelimesindeki “n” harfi “m” ye dönüştüğünde cümle yeni bir anlam kazanmaktadır. Bu yararlı bir mutasyondur, çünkü yeni cümlemiz de anlamlıdır. Ama cümlemizden “harflerin” kelimesini çıkarttığımızda cümle anlamında tahribat meydana gelecektir. Bu da zararlı bir mutasyondur.

Meydana gelen değişimlerin kimi de hiç bir olumlu ya da olumsuz etkiye neden olmayabilir. Bunu da “bir” kelimesinin “bi” ye dönüşümü olarak temsil edebiliriz. Cümledeki yapısal değişikliğe rağmen anlam bakımından hiçbir değişiklik yoktur. Bu tip mutasyonlara nötr=etkisiz mutasyonlar denilir (Protein yapısında olumsuz ya da olumlu etki yapmayan mutasyonlar). Zararlı ve faydalı mutasyonların görülme sıklığı çok az iken etkisiz mutasyonların sıklığı fazladır.

sinekTahrip edici zararlı mutasyonların daha çok gerçekleşiyor zannedilmesinin nedenlerinden birisi de zararlı mutasyonun etkisini yeni doğan canlının fizyolojisinde (fenotip) direkt olarak göstermesindendir. Canlı ya yaşayamayacaktır ya da sakat bir şekle bürünecektir. Yararlı veya etkisiz mutasyonların ise tanınmaları zordur, çünkü etkilerini canlının anatomisinde direkt olarak göstermeyebilirler.

— “Faydalı mutasyon oranı” çok az iken yeni özelliklerin oluşması dolayısıyla yeni türlerin evrimi nasıl gerçekleşmektedir?

İlk önce Darwin’in geliştirdiği “doğal seçilim” mekanizmasının ne olduğunu kavramamız gerekecek.
Doğal seleksiyon mekanizmasına göre herhangi bir özellik=gen bulunduğu canlılarda popülasyon içerisindeki diğer bireylere göre “hayatta kalabilme” açısından avantaj sağlıyorsa bu genin sıklığı (frekans) zamanla artacak ve popülasyonda baskın hale gelecektir.

Örneğin; bir ceylan popülasyonunda, çitalardan hızlı koşabilmesi sayesinde kurtulabilen ceylanların oranı (=dolayısıyla hızlı koşmalarını sağlayan genler) popülasyon içerisinde kendiliğinden artacaktır.

Şimdi asıl konuya dönersek… Doğal seçilime uğrayan bireylerin çevreye uyumunu sağlayan mutasyonlar büyük olasılıkla çevre koşulları değişmeden önce meydana gelmiştir. Ortam koşulları değişmeden önce canlıya ne yarar sağlayan, ne de zarar veren bu Etkisiz=Nötr mutasyonlar ortam koşullarının değişmesiyle kendilerini belli ederler; yâni ortam koşulları değiştiğinde, bulundukları canlıların yaşama şansını artırabilirler. Nâdir görülen faydalı mutasyonların aksine nötr mutasyonlar canlılığın evriminde lokomotif görevi görürler. Bu mutasyonlar değişen ortam koşullarına göre canlıya yarar da zarar da verebilir.

antibiyotikÖrneğin, ortalama sıcaklığın 25 °C olduğu bir ortamda yaşayabilen bir bakteri geçirdiği mutasyonla -10°C’de de yaşama yeteneği kazanmış olabilir. Bulunduğu koşullarda bu yetenek kendisi için bir zarar ya da yarar sağlamayacaktır. Mutasyon ilk etapta etkisiz kalacaktır. Fakat bu bakteri türünün yaşadığı ortamın sıcaklığı herhangi bir sebeple çok düşük değerlere düştüğünde bu yeni ama saklı özelliğe sahip bakteriler ve onların nesilleri daha fazla yaşama şansına sahip olacaklardır. Sonuçta zamanla soğukta yaşama yeteneği olan bir ırk ortaya çıkacaktır.

Diğer bir örnek vermek gerekirse… Laboratuar ortamında bir bakteri kültürünün üzerine onları öldürecek antibiyotikler verildiğinde hepsinin ölmesi beklenirken az da olsa birkaç bakterinin çoğalmaya devam ettiği görülecektir. Hayatta kalan bu bireylerde de nötr mutasyonlar etkisini göstermiştir. Bu bireylerde antibiyotiğe dirençli olma özelliği onlara antibiyotik verilmeden önce oluşmuştu; ancak antibiyotik verilmeden önce bu özelliğin hiçbir olumlu ya da olumsuz katkısı yoktu. Yalnızca ortam koşulları değiştiğinde kendini gösterebildi ve kimisine hayatta kalma şansı verdi. Eğer verilen antibiyotiğe dayanıklılık sağlayan bu mutasyon (gen) bulunmasaydı ortamdaki tüm bakteriler yok olacaktı.

Doğal seçilimin hangi yönde ortaya çıkacağı bilinmediği için, bir canlı türünde etkisiz mutasyon çeşidinin fazla olması türün değişen koşullara uyum yeteneğini artıracaktır.

— Türlerin değişime uğradıklarının kanıt(lar)ı var mıdır?

Çevre şartları değişiyor ise türler de değişime uğrayacaktır (binlerce, hatta milyonlarca yıl sürecek bir süreç). Bundan 30–40 yıl öncesine kadar değişimin izlerini belirlemenin tek yolu sadece bulunan “fosil” bulguları üzerinde yapılan tetkikler iken, artık gelişen moleküler biyoloji teknikleriyle tür içi çeşitlenmeler ve türler arası farklılıklar moleküler düzeyde takip edilebilmektedir. Hatta moleküler izlerden yola çıkarak türlerin birbirlerinden ne kadar zaman önce ayrıldıkları da belirlenebilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak iki örnek verelim:

İlk örneğimiz çok hızlı evrimleşebilen virüslerden… Bilindiği gibi AIDS hastalığına neden olan HIV–1 virüsü, girdiği canlının savunma sistemi hücrelerinde kendisini çoğaltarak hücreleri işgâl eder. Bu işlemini gerçekleştirebilmesi için kendisi için çok önemli bir enzim kullanmaktadır. AIDS hastalığı insanlık için ciddi bir tehlikeye dönüşmeye başlayınca, bilim insanları virüsün işlemini icra edebilmesi için kullandığı bu enzimi hedef alan ilaç geliştirdiler. Fakat zamanla virüsün bu ilaca karşı direnç kazandığı gözlendi. Bu gelişme üzerine virüs üzerinde yapılan genetik çalışmalar virüs tarafından kullanılan enzimde tek bir aminoasidin değişimine neden olan bir mutasyonun gerçekleştiği bulunmuştur. Bu nokta mutasyonu sonucu enzimin yapısında/fonksiyonunda meydana gelen küçük değişiklik ilacın hedeflenen enzime etki edememesine neden olmuştur.

Diğer örneğimiz bir akbaba türü üzerine… Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu 11.300 metre (bu yükseklikte oksijen basıncı deniz seviyesindekinin %25’ i kadardır) yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Ruppeli akbabasına ait. Bu yükseklik, Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 metre daha yüksektir. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun hızla azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar.

Ruppeli akbabasının daha alçaklarda yaşayan bir akrabası olan beyaz başlı akbabanın kanda oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri karşılaştırıldığında Ruppeli akbabasındaki molekülün diğerine nazaran üç aminoasidinin farklı olduğu belirlenmiş. Hemoglobin moleküllerindeki bu küçük farklılık Ruppeli cinsindeki molekülün oksijen bağlama kapasitesini artırmaktadır. Yâni canlının genetik materyalinde meydana gelmiş küçük bir değişiklik bir akbaba türünün çok olağan dışı bir yaşam koşuluna uyumunda yeterli olabilmiştir.

Bu konuda dikkat etmemiz gereken çok önemli bir nokta da şudur: Şartlar değiştiği için canlının moleküllerinin yapısı, anatomik düzeyde morfolojisi değişmiyor ya da yeni bir işlev kazanmıyorlar. Canlıların da bilinçli bir davranışları yok! Kendileri yeni yeni belirli özellikler kazanmaya zorlamıyorlar. Ruppeli akbabası daha yüksek bölgelerde uçmaya başladığı için genetiğinde değişim meydana gelmiyor, genetiğinde değişiklik meydana geldiği için yükseklerde uçabilmeye başlıyor.

Moleküler dizi analizi karşılaştırmaları yaparak bu iki cins akbaba türünün ortak bir ata akbabadan ne zaman ayrıldıkları da rahatlıkla belirlenebilir.

türleşme“Değişimin” diğer bir kanıtı da bilim insanlarının laboratuarlarda yapmış oldukları “yönlendirilmiş evrim” çalışmalarıdır. Bu çalışmalar ile tek hücreli canlılara belirli sınırlar dâhilinde istenilen özellikler kazandırılmaktadır. Yâni doğada gerçekleşen sürecin hızlandırılmış taklidi, “yapay evrim”!

Bu çalışmalarda üzerinde her türlü mikroorganizma ve virüslerin etkisinden arındırılmış besi yerlerinde tek bir tane bakteriden milyonlarca klon (kopya) elde edilir. Bu tek bakteri (her yirmi dk. da bir bölünürler) binlerce kuşak geçecek bir şekilde bölünmeye ve çoğalmaya bırakılır. Bakteriler çok hızlı bölündükleri ve hızlı bölünmelerinin sonucunda DNA’larında bölünme esnasında meydana gelen hatalar (mutasyon oranı) yüksek oranlara ulaştığından bu geçen zaman içerisinde genetik çeşitlilik meydana gelir. Bu süreçlerde bakteri için hayati öneme sahip DNA bölgelerinde değişim meydana gelirse bu bakteriler ölecek; etkisiz=nötr mutasyonlar ise saklı, sessiz, etkisiz kalacaktır.

Elde edilen bu bakteri kültürlerine hangi özellik kazandırılmak isteniyorsa (çinko, kurşun gibi ağır metallere, yüksek tuz, alkol konsantrasyonuna dirençlilik gibi) belirli aralıklarla ilgili maddeler (alkol, tuz, ağır metaller vs.) besi yerlerine bırakılarak bakteri kültürlerinde meydana gelen değişimler gözlenir.

Sonuç olarak milyarlarca bakteri kendilerine zarar veren madde yüzünden ölürken, bakterilerin kimisinde de genetik değişimlerinden dolayı hiçbir etkiye maruz kalmayacaktır. Artık bilim insanlarının elinde çinkoya, kurşuna, yüksek tuz, alkol konsantrasyonlarına dirençli kültürleri olacaktır.

Bu yapılan çalışmalar doğada uzun süreçlerle meydana gelen değişimlerin insan eliyle hızlandırılmış versiyonlarıdır.

— Fosil bulguları canlıların milyonlarca yıl geçmiş olsa da evrime uğramadığını söylüyor?

Evrim teorisi bütün organizmaların ille de evrimleşmek zorunda olduğunu söylemez. Ortam koşullarının değişmediği durumlarda, “doğal seleksiyon” mekanizması gereği canlıların morfolojisi korunur. Yeryüzünde milyonlarca yıl geçmiş olsa da büyük ölçüde değişimler geçirmemiş ortamlar da vardır.

Bunun yanı sıra türler fosillerden anlaşılamayacak bir şekilde de evrimleşmiş olabilirler. Milyonlarca yılda morfolojik olarak değişmediği halde örneğin bağışıklık sisteminde bir evrim meydana gelmiş olabilir ki bu tip sistemler fosil izler bırakmazlar.

Ve son olarak, bir takım fosilleri göstererek canlıların milyonlarca yıldır değişmediğini iddia eden grupların konunun uzmanı kişiler olmadığını da bilmek gerekir. Üzerinde hiçbir inceleme yapmadan –ki bu fosil bilimcilerin işidir- fosillerin dış görünüşlerine bakarak yanıltıcı yorumlar yapmak bilim dışıdır ve etik değildir.

—Kompleks moleküller, organlar, sistemler nasıl ortaya çıkıyor? Bütün bunlar “doğal seçilimle” açıklanabilir mi?

Bu sorunun cevabı “birikimli seçilim”dir.

Bir deniz kıyısında yürürseniz çakıl taşlarının sahil boyunca gelişigüzel durmadıklarını fark edersiniz. Küçük ve büyük çakıl taşları ayrı ayrı kuşaklar halinde sıralanmış, düzenlenmiş ve seçilmiştir. Bu oluşuma neden olan fiziksel kuvvetlerdir. Dalgalar çakılları sahile vurur, çakıllar da büyüklüklerine göre farklı tepki vererek kumsalda farklı yerlere dizilirler ve çok basit bir düzen oluştururlar. Böyle gelişigüzel olmayan bir şekilde düzen oluşturan sistem örnekleri çoktur. Bu “tek basamaklı seçilime” örnektir.

Canlıların örgütlenmesi ise birikimli seçilimin ürünüdür. Tek basamaklı seçilimdeki tek bir seferlik düzenlenme yerine, birikimli seçilimde her düzenlenme işleminden sonra ayrıca bir eleme işleminden de geçilir. Birinci elemeyi geçen (hayatta kalabilen canlı veya avantaj sağlayan herhangi bir özellik) ikinci, üçüncü… elemeye geçer. Varlıklar birçok nesil boyunca düzenlenerek seçilirler. Doğal seleksiyonun, birikimli seçilimin karmaşık yapılar meydana getirebilmesi bu şekilde olur.

“Tek basamaklı seçilim” (her yeni denemenin diğerinden bağımsız olduğu seçilim) ile herhangi bir proteinin oluşma olasılığı sıfırdır, ama doğada gerçekleşen birikimli seçilim ile bu oluşum makul bir olasılığa indirgenir. Her ilerleme (ne denli küçük olursa olsun) sonraki yapılandırma için temel alınır. Evrimde rastlantı küçük bir bileşendir; ama temeli bu birikimli seçilimdir.

—Rastgele meydana gelen” mutasyonlar yeni canlı türlerini nasıl ortaya çıkartıyor? “Olasılık hesapları” bu tür “yeni oluşumların” kendiliğinden oluşmalarına izin veriyor mu?

cografi_izolasyonBir tür içerisinde mutasyonlar sonucu genetik çeşitliliğin olabileceğini (farklı göz renkleri, kan grupları vs.) biliyoruz. Bu durumun bin adım daha ötesini düşünmemek için hiç bir neden yoktur. Birkaç yüz ya da bin yılda aynı tür içerisinde meydana gelen bu tip varyasyonların milyonlarca yıllık zaman dilimlerinde birikmesiyle, yâni farklılaşmanın daha da fazlalaşmasıyla alt türler ve nihayet yeni türler oluşabilmektedir.

Özellikle bir popülasyonun coğrafik izolasyonlarla-engellerle (bir kara parçasının çökmesi, kıtaların birbirinden ayrılması, yüksek dağlar) farklı parçalara ayrılması ve popülasyon parçaları arasındaki gen alışverişinin (çiftleşme) engellenmesi ile zamanla iki bölge canlılarının kendilerine has gen havuzları ortaya çıkar. Binlerce yılda biriken değişimler yeni nesilleri ata türden iyice uzaklaştırır, hatta o kadar ki ata türün bireyleriyle yapılan çiftleşmeler verimsiz ürünler vermeye başlar. Bu artık yeni bir türün oluştuğunu gösterir. Unutulmaması gereken nokta bu tip süreçlerin insan aklının alamayacağı kadar uzun binlerce, milyonlarca yılda gerçekleştiğidir.

Aynı türün farklı ortamlarda yetişen (farklı çevresel şartlara maruz kalan) bireyleri farklı koşullarda zamanla daha farklı özellikler geliştirecektir. Örneğin, İspanya ve Moğolistan sorekslerinde (memeli bir hayvan türü) farklılaşma o derece fazladır ki çiftleştirildiklerinde verimli döl veremezler. Döl verememek genetik yapının yeterince farklılaştığını gösterir. Bu farklılaşmanın, türleşmenin nedeni coğrafik izolasyondur.

Etrafımızda gördüğümüz ve hatta birbirlerine benzemeyen çeşitli köpek türleri (fino, buldok vb.) sadece birkaç bin yıl içerisinde kurtlardan evrilmiştir. Oranlama yapabilmek için bu farklılaşma için geçen süreyi 1 adım olarak kabul edersek; dik yürümeye başlayan insanların yaşadığı dönem bizden tam 3200 m uzaklıkta olacaktır. Dünyada canlılığın başladığı dönem ise Londra’dan Bağdat’a kadar bir uzaklık…

—Evrim teorisine göre örneğin bir kurbağa evrimleşip bir sürüngene dönüşebilir mi?

İnsanlar tarafından yanlış bilinen hususlardan birisi de evrim teorisinin bu tarz, büyük çapta ve kısa sürede meydana gelen değişimleri öngördüğü düşüncesidir. Bu tarz dönüşümler asla mümkün değildir. Bir Kurbağa ile bir sürüngen arasında yeterli büyüklükte genetik farklılık vardır. Bir kurbağayı tek bir/bir kaç seferde bir sürüngene dönüştürecek mutasyonların olma olasılığı sıfırdır. Evrim teorisi türler arasında yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin olduğunu belirtir.

— Evrim teorisine göre bütün bu karmaşık yapılar, canlı yaşamları salt rastlantılar sonucu mu oluştu?

Evrim, bazı grupların yanlış olarak telkin ettiği gibi bir tesâdüfler teorisi, rastlantılarla ilerleyen bir olgu değil, biyokimyasal kanunların etkinliğiyle zorunlu olarak KENDİLİĞİNDEN ilerleyen bir gereklilikler GERÇEĞİdir.

Rastgele meydana gelen sadece mutasyonlardır. Rastgele olarak adlandırılması da genetik değişikliğin nerede ve ne zaman ortaya çıkacağının önceden bilinememesinden kaynaklanmaktadır.

Evrim’in ilerletici mekanizması olan “doğal seçilimde” ise rastlantı yoktur. Çünkü doğal seçilim bir popülasyondaki canlılardan, diğer canlılara göre ortam şartlarına uyum sağlayamayan, gelecek nesillere genetiğini iyi bir şekilde aktaramayan canlıların zamanla popülasyon içerisinden elenmesidir. Uyum sağlayan bireyler-popülasyonlar ise otomatik olarak seçilir. Seçim işlemi rastgele değildir!

— 500 aminoasitlik bir proteinin rastgele oluşabilme olasılığı tüm şartlar göz önünde bulundurularak hesaplandığında 10950‘de 1, yâni sıfır ihtimal çıkıyor . Bu hesaplama da kendi kendine oluşumun imkânsızlığını göstermektedir?

1- Protein zincirindeki bütün aminoasitlerin doğru çeşitte ve dizilimde olmaları gerekir???

10950Bu tarz bol sıfırlı olasılık hesaplarında yapılan hata proteinlerin tek basamakta, tek bir adımda rastgele oluşacaklarının düşünülmesidir. Elbette ortalama olarak bu büyüklükte bir proteinin tek basamakta ortaya çıkma ihtimali tereddütsüz sıfırdır. Ama evrimin mantığı belirttiğimiz üzere birikimli seçilimdir. Birikimli süreci hesaba katarsak proteinlerin oluşumunda da avantaj sağlayan birçok ara basamağın varlığını göz önünde bulundurmamız gerekecektir.

Evrim kuramı proteinlerin günümüzdeki formlarıyla bir anda ortaya çıktığını öngörmez. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerdir. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller kimya kanunlarına bağlı olarak adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ulaşılması için milyonlarca yıl geçmiştir. Bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın “son ürün” üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamaların yapılması büyük bir hatadır.

Yapılan hesaplamalardaki en büyük hata hesaplamaların yeryüzünün son dönemlerinde nihâi hâlini almış proteinler üzerinden yapılıyor olmasıdır. Fakat ilkel dünyada ilk meydana gelen proteinler çok basit yapılıydılar ve kademe kademe gelişerek günümüzdeki son hallerine gelmişlerdir.

Meydana gelen bu basit yapılı proteinlerin (=aminoasit zincirlerinin) % 0’dan % 100’e kadar bir etkinlikte-verimlilikte belirli bir aktivitesi, yâni işlevi olacaktır. Elbette hiç biri % 100 etkinlikle çalışmak zorunda değil.

nylonaseGünümüzde dâhi mutasyonlar sonucu tamamen yepyeni, daha önce görülmemiş proteinler ortaya çıkmaktadır (bir örnek olarak Nylonase enzimi). Bu enzim % 2’lik bir verimle çalışsa da hücre için işlev görmekte ve tarihimizde çok da fazla geçmişi olmayan naylon yapıları yıkabilmekte ve bu sayede bakteri naylon yiyebilmektedir. Bu enzim kelimenin tam anlamıyla sıfırdan üretilmiştir. Çünkü enzimi kodlayan DNA dizisine benzer bir dizi daha yoktur. Genetik biliminde “çerçeve kayması” adı verilen bir mutasyon çeşidiyle ortaya çıkmıştır.

Doğanın kanunu gereği bu enzim zamanla yeni mutasyonlarla beraber verimliliğini daha da artıracak, artırdıkça bakteri için avantaj sağlayacak ve otomatik olarak seçilime uğrayacaktır.

Bu hayatın başlangıcı için de benzer şekildedir. Yeterli uzunlukta üretilen (20–25 aminoasitlik) rastgele dizilimler oluşturan aminoasitler belirli elektriksel yüklere, kuvvetlere sahip olduklarından hayatın başlangıcında kısıtlı sayıdaki birkaç temel biyokimyasal reaksiyonda düşük verimlilikte de olsa (%1 olsa bile) rol oynayacaktır. Verimliliğin artışı ise zâten milyonlarca yılda gerçekleşecektir.
Bugün biliyoruz ki, birçok proteininin sabit, rijid ve değişmez bir yapıları yoktur. Proteinlerin öyle bölgeleri vardır ki, bu bölgelerdeki hemen hemen bütün aminoasitler başka aminoasitlerle değişse/değiştirilse bile protein yapısında bozukluk meydana gelmemekte, protein kararlı 3D yapısını koruyabilmektedir. Değişimler bir enzimin aktif bölgesinde olursa hücreye büyük zararlar verebilir. Aktif bölgeyi oluşturan aminoasitleri değiştirmeden diğer bölgelerde değişiklik yapılsa, hatta birkaç tane aminoasit çıkartılsa dâhi enzimin verimliliğinde düşüş olmayabilir! Bu durum belirli bir esnekliği göstermektedir.

Enzimlerin aktif bölgelerinde en çok rol oynayan aminoasitler bellidir. Bu belirli aminoasitlerin yoğunlukta olduğu ilkel zincirler hayatın başlangıcında düşük verimliliklerde olsa da etkinlik göstermiş olabilirler. Bunu kimya yasalarından dolayı rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Hücre genetiği tarafından kodlanarak kaydedilen bu ilkin dizilere başka aminoasitlerin de eklenmesiyle fonksiyonlarını daha iyi icra edebilecek daha komplike proteinler ortaya çıkacaktır. Aradan milyarlarca yıl geçtikten sonra (günümüzden) kademe kademe oluşmuş bir proteinin şimdiki dizilimine bakarak olasılık hesaplamaları yapmak bu yüzden yanıltıcıdır.

2- Zincirdeki bütün bu aminoasitlerin hepsinin sol-elli olmaları gerekir???

Canlı bünyelerinde sol elli aminoasit olmasının nedeni de seçilimdir, tesadüfler değil. Çünkü doğa tasarruf etmekten yanadır ve genelde en az enerji formunu tercih etmektedir. Sol elli aminoasitlerin reaksiyonlara girerken veya suda çözünmüş bulunurken moleküler bağ yapma yetenekleri ve belli bir 3D yapıda sağ elli formlarına göre daha az enerji ile durması onların doğa tarafından seçilmelerini sağlamaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekirse, 1993′te John R. İron’in uzaydan gelen meteoritlerde ve donmuş tozda sol elli aminoasitlere daha fazla rastlandığını ispatlamıştır. Bu ek durum da, aminoasitlerle reaksiyona giren moleküllerin zamanla sol elli formları tercih etmesini sağlamış olabilir.

3- Bu aminoasitlerin birbirleri arasında yalnızca “peptid bağı” denilen özel bir kimyasal bağla bağlanmaları gerekir???

Eğer aminoasitler sulu bir ortama koyulursa suyla H bağ yapma eğilimi daha fazla olacağı için elbette kendi aralarında peptid bağının kurulması çok düşük olacaktır. Fakat yoğun bir ortamda, reaksiyonu hızlandıracak ve aminoasitleri bir araya getirecek ilgili bir katalizör bulunduğu takdirde reaksiyonun gerçekleşmemesi, yâni peptid bağlarının kendiliğinden kurulmaması için hiç bir sebep yoktur. Okyanus diplerindeki kil=çamur yüzeyleri bu aminoasitlerin bir araya gelerek peptid bağı kurmalarında yoğunlaştırıcı ortamlardır. Bunun dışında güneş veya volkanik faaliyetler sonucu küçük su havuzlarındaki suyun buharlaşması ile böyle ortamlar da meydana gelmiş olabilir.

—Atalarımız maymun mu?

ortak_ataEvrim denilince insanların aklına ilk gelen sorulardan, daha doğrusu bilinen yanlışlardan birisi de insan türünün maymunlardan dönüştüğünün zannedilmesidir. Hâlbuki “maymundan insana geçiş” diye bir durum söz konusu değildir. Maymungiller ile İnsan’ın ortak atası olan canlı türünden Şempanzeler, Goriller, Gibbonlar, Orangutanlar ve insan türleri farklı doğa koşullarına uyum sağlayıp evrilerek ayrılmıştır.

—Evrim teorisinin öngördüğü geçiş formlarının bulunamadığı söyleniyor, doğru mu?

soy_agaciEvrim teorisi bir gereklilik olarak geçiş formlarının var olması gerektiğini söyler. Bu ara formlar yoksa evrim denen bir olgudan bahsetmemiz de doğru olmayacaktır.

Geçiş formları birbiri ardı sıra gelen türler arasında özellikler gösteren (bir türle diğer bir tür arasında bir değişimi gösteren) canlılardır diyebiliriz. Geçiş formu fosilleri boşluklarla beraber çok sayıda bulunmuştur. Gerek türler arasında gerek cinsler arasında ve de daha yüksek derecedeki taksonomik sınıflar arasında da (Balıklarla tetrapodlar (dört bacaklı hayvanlar) arasında, sürüngenlerle kuşlar arasında, amfibiyenlerle sürüngenler arasında, balıklarla amfibiyenler arasında, sürüngenlerle memeliler arasında) geçiş fosilleri bulunmuştur.

soy_agaci2Fosil bilimciler tarafından çok sayıda bulunan geçiş formlarına insan türü ile ilgili buluntulardan örnek verilebilir. Bu örnekler şempanzelerle ortak atadan ayrılan, insana giden daldaki geçiş türleridir. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis, Homo neanderthalensis, Homo erectus… Bunlar Homo sapiens’e (modern insan) giden yolda arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.

Evrim sürekli olduğundan dolayı şu an modern insan olarak adlandırılan bizler (Homo sapiens sapiens) dâhi milyonlarca yıl sonraki nesillerimize göre birer geçiş formu niteliğinde olacağız. Yâni, gerçekte her tür aslında bir ara formdur.

—Evrim şayet milyonlarca yıldır sürüyorsa ve bir kaç milyon canlı türü “birikimli aşamalarla” meydana gelmişse, türler arası ara formların sayısının da milyarları bulması gerekmektedir, fakat buluntular aksini göstermektedir?

Bu konuda düşünülmesi gereken konu fosilleşmenin çok zor gerçekleşen bir doğa olayı olduğudur. Fosilleşme kolayca meydana gelmekte olan bir süreç olmadığından çok az sayıda fosil bulunabilmektedir. Eğer fosilleşme çok kolay gerçekleşen bir olgu olsaydı, yeryüzünün incelenen her yerinden çok sayıda fosilin bulunması gerekirdi; ama böyle bir şeye rastlanmıyor.

Örneğin, 200 yıl kadar önce nesli tükenerek yok olan; ama bir zamanlar milyarlarca nüfusuyla Kuzey Amerika’yı kaplayan bir güvercin türünün (Ectopistes migratoriu) neredeyse yok denecek kadar az fosili bulunmuştur. Yapılan kazılarda milyonlarcasının bulunması lazımken birkaç tanesi bile çok zor bulunmuştur. Benzer şekilde zamanında milyarlarca sayıları ve dev cüsseleriyle yeryüzünde yayılmış olan dinozorların da parmakla sayılabilir kadar fosilleri bulunabilmiştir. Bir türe özgü fosillerin bulunması bile çok zor iken, geçiş formlarının bulunmasının zorluğu da ortadadır.

—Akıllı Tasarım (AT) Teorisi?

AT bilimsel bir teorem değil, bir görüş, bir yorumdur. Çünkü ortaya konmuş somut bir delil, bir gözlem yoktur. AT’ye göre canlılar oldukça karmaşıktır, hatta her biri mükemmel yapıdadır ve bu karmaşıklığa tesadüfî süreçlerle ilerleyen evrim ile ulaşılamaz, bundan dolayı tüm canlılar “tasarlanmış olmak” mecburiyetindedirler.

Canlı yapılar mükemmel değildirler. Canlı yapılar mükemmel olsaydı örneğin basit nedenlerden hasta olmazdık. En basitinden iskelet sistemimiz mükemmel olmadığından ayakta fazla durduğumuzda belimizin ağrıdığını fark ederiz. Bir canlı hücresine, bir organizmanın işe yaramayan fazlalıklarına (erkelerdeki meme yapıları, yirmilik dişler, ensemizde-sırtımızdaki kıl kalıntıları, balinalardaki arka ayak kemikleri, genetik düzeyde işlevsiz yalancı gen dizileri) bakılarak hücrenin-canlının “akılsızca tasarlandığı” da yorumlanabilir. Doğa fiziksel açıdan hem mükemmeldir, hem de değildir, bu etiketleme izâfidir ve tasarımda işlevsiz ya da fazlalık yapıların neden bulunduğunun akıllı tasarımcılar tarafından verilebilecek tatmin edici bir cevabı yoktur.

Örnek olarak Ökaryotik (çekirdekli) canlı hücrelerin genetik enformasyonunda bulunan “Hurda DNA” diye adlandırılan bölgelere bakabiliriz. Hurda DNA adı verilen bu bölgelerde çok büyük oranda işlevsiz bölgeler vardır. Örneğin “yalancı genler”.. Bu diziler mutasyona uğrayarak işlevsiz hâle gelmiş bozuk gen yapılarıdır ve bizlere atalarımızdan miras olarak kalmışlardır.

Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşmesine rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, tüm maymunlar, lemurlar sınıfı) işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından bu gen zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına yakalanmayacaktık.

Anatomik düzeyde canlılarda iz halinde kalmış, fonksiyonu zamanla değişmiş ya da güdükleşmiş yapılara örnek olarak; bazı yılan türlerindeki işlevsiz ayak ve kalça kemiklerini, kör mağara balığındaki göz kalıntılarını (göz çukurları vardır; ama gözler yoktur), atlardaki ek ayak parmak kemiklerini, suda yaşayan balina fosillerinde bulunmuş olan ve günümüz balinalarında da hala gözlenebilen olan arka ayak kemikleri (ki bir zamanlar karadan suya geçişin izleri), uçamayan kuşlarda ve böceklerdeki indirgenmiş, güdük kanatları, vampir yarasaların ağızlarındaki azıdişlerini, insandaki indirgenmiş kuyruk sokumu, bazı insanlarda çıkmayan yirmilik dişleri, erkeklerdeki işlevsiz memeler ve meme dokusunu, kimi insanlarda görünen ense ve sırt kıllarını, tavuk embriyonunun gelişimi sırasında bir kaç haftalığına oluşan ama daha sonra kaybolan ek parmakları verebiliriz.

— Bir “bilgisayarı, televizyonu vs.” gören kişi tarafından bu eşyanın “kendi kendine oluşamayacağı”, “bir tasarımcının elinden çıktığı düşünülür. Benzer mantıkla, doğada daha kompleks tasarımlarda bulunan canlılar, sistemler salt fizikokimya-biyoloji kanunları çerçevesinde nasıl kendi kendine meydana gelebilir ki?

Bu benzetmedeki hata bilgisayarlar ya da televizyon gibi insan yapımı –dolayısıyla tasarımcısı olan- âletlerin canlılar gibi üreyip çoğalma özelliklerinin olmadığının düşünülmemesidir. Tasarlanmış bütün bu eşyalar canlı olmadıklarından genetik materyallerini gelecek kuşaklara aktaramazlar! Doğal olarak tüm özelliklerinin kaydedildiği genetik yapıda meydana gelecek değişiklikler=mutasyonlar de aktarılamayacaktır. Canlılardaki mutasyonların gelecek nesillere aktarılarak birikmesi ise yeni özelliklerin ortaya çıkışını sağlayacaktır. Televizyonlar veya bilgisayarların ataları olmadığından, üreyemediklerinden ve değişimlerini aktaramadıklarından (bir canlının sahip olduğu özellikler bulunmadığından) mutlak surette tasarımlanmak zorundadırlar.

— “İndirgenemez karaşıklıktaki ” yapıların kademeli olarak ortaya çıkışı mümkün değildir. Çünkü yarım göz, yarım kanat, yarım akciğer vs. canlıya bir yarar sağlamayacaktır! Bu yüzden bu tip yapıların bir anda yaratılmış olmaları gerekir.

Çok basit örneklemelerle cevap bulmaya çalışalım. Günümüzde gözlerindeki katarakttan dolayı ameliyatla göz merceğini aldıran birçok insan vardır. Bu kişiler tam fonksiyonla çalışan gözleri olan birileri kadar iyi göremeseler de hiç göremiyor değillerdir. Fark edileceği üzere bu durum hiç görememekten daha iyi bir aşamadır.

Göz merceğine sahip olmasa da bir canlı avının bulanık şeklini ve ne yönden geldiğini saptayabilecektir. En ilkelinden en kompleksine (hemen hemen tüm temel aşamalar) kadar bütün göz çeşitleri doğadaki hayvanlarda bulunmaktadır.
Yarım kanadı olan bir canlı bu kanatlarını ille de “uçmak için” kullanmak zorunda değildir. Güdük kanatları olan tavukların, devekuşlarının kuşlar gibi uçamadıkları ortadadır. Fakat bu küçük kanatlar canlının -uçup kaçamasa da- kısa bir süre için havalanmasını sağlayarak avcılara karşı bir avantaj sağlayacaktır. Yüksek bir yerden düştüğü zaman zarar görmesini engelleyecektir. Yarım kanatlılık veya kanadın sadece birkaç parçasına sahip olmak bile hiç kanat olmamasından her zaman daha iyidir.

Bugün ameliyat olup da normal bir akciğerin üçte biri ile yaşayan insanlar vardır. Bu kişiler hızlı yürüyemiyorlar (bu işlev yok); ama yürüyebiliyorlar! Bir kişide akciğer yüzey alanının kerte kerte azalmasının yaşamı sürdürebilme noktasında “ya hep ya hiç” türünden bir etkisi yoktur. Paralelinde, kişinin yürüme mesafesi ve hızı adım adım etkilenecektir. Yâni, ölüm belirli bir yüzey alanının altına düştüğünde ansızın gelmez.

Akciğer geliştiren ilk atalarımızın suda yaşadıkları hemen hemen kesindir. Günümüzde yaşayan balık türlerine bakarak bu ataların nasıl soluklandıklarına ilişkin modeller üretebiliriz.

Günümüz balıklarının çoğu suda solungaçlarıyla nefes alırlar, fakat çamurlu, bataklık sularda yaşayan birçok balık türü solungaçlarına destek olmak için ek olarak yüzeydeki havayı yutar. Bu balıklar ağzın iç boşluğunu bir çeşit ön-akciğer olarak kullanır. Bazılarında ise bu boşluk, kan damarlarınca zengin bir soluk alma cebi halinde genişlemiştir. Bu tek bir cebi şimdinin akciğerlerinde olduğu gibi, dallanmış milyonlarca cebe bağlayan aşamalı gelişen bir dizinin olması birikimli seçilimle gerçekleşecektir.

Temelde suda yaşayan ve soluklanan, fakat arada bir karaya çıkan bir balık (belki de kurak bir dönemde bir çamur birikintisinden diğerine atlayarak hayatta kalma savaşı veriyordur) bir akciğerin sadece yarısı değil, yüzde birine bile sahip olsa işine yarayacaktır. İlkel akciğerin ne kadar küçük/güdük olduğu hiç önemli değil, sonuçta bu akciğerle su dışında kalınabilecek bir süre vardır. Birikimli seçilim sonucu meydana gelen ufak değişiklikler milyonlarca yıl sonra karmaşık bir akciğer haline gelecektir.

— Evrim Teorisi savaşı, çatışmacılığı, ırk üstünlüğünü, öjeniyi meşru göstererek Faşizm gibi kanlı ideolojilere yol göstermektedir!

Savaşı, çatışmayı, öjeniyi, faşizmi meşru gösteren belli ideolojilerin kendi ırklarının üstün ve dünyaya hâkim olmaları gerektiği üzerine kurdukları kavramlar Evrim teorisiyle ilişkilendirilemez, çünkü bu tür ırkçı düşünceler eski tarihlerden beri vardır. Savaş çığırtkanlıkları, faşist, kanlı diktaların, düşünce yapıları tarih boyunca hep olmuştur. Bu tür olguları savunan ideolojiler Evrim kaynaklı değildir. Faşist, materyalist dünya görüşlü yönetimlerin fikirleri, çıkartılan savaşlar biyolojiyi, evrimi ilgilendirmez, çünkü Evrim Teorisi bilimsel bir teoridir, bu ideolojiler “evrimi temel alsa bile” (ki ancak yanlış anlaşılmasıyla mümkün) evrim teorisini bağlamayacaktır.

Evrim, savaşı, çatışmayı “biyolojik bir gereklilik” olarak görür fikri büyük bir yanıltmacadır. Çünkü Evrim doğada gözlemlenen bir olguya, canlılar arasında “hayat mücadelesini” olduğuna ve en iyi uyum sağlayanın ayakta kaldığına işâret eder. Yâni sadece doğanın böyle olduğunu söyler; sosyal topluluklar oluşturmuş insan türünün “hayat mücadelesine, savaşmaya, çatışmaya” girmek zorunda olduğunu söylemez.

Irkçı, faşizan ideolojiler toplumların nasıl olmaları gerektiği konusunda fikir öne sürerler; evrim ise canlıların nasıl olduklarını, nasıl davrandıkları üzerine…

Dini verileri yanlış yorumlayıp referans alarak cihat ettiğini zanneden, ahlaki değerlerden yoksun, bilinçleri sarhoş olmuş birtakım teröristlere bakarak dinlerin terörizme zemin hazırladığını düşünmek ne kadar gerçek dışı ise, bilimsel bir teorinin bir takım ideolojilerle bir tutulması da düşünülemez. Irkçı, soykırımcı; ama dindar, İspanyol Yeni Dünya fatihlerinin katliamları, zencileri aşağılayan bazı Hıristiyanların durumu, (yanlış yorumlanan) Tevrat kaynaklı Yahudi ırkçılığı ya da Antisemitizm (Yahudi-Arap karşıtlığının) düşündürücüdür. Tüm bunların nedeni evrim teorisi midir? Yoksa…?

Evrim teorisine büyük bir katkı yapan Darwin eserlerinde bir takım grupların iddia ettikleri gibi canlıların “çatışma ve savaş” halinde olduklarını değil, “hayat mücadelesi”nde olduklarından bahsetmiştir.

— Ama Darwin insanın hayvan sınıfına girdiğini söylemiştir!

Darwin’den önce, bir yaratılışçı olan Carl Linne’nin ve günümüzün sistematiğinde insan’ın yaşam ağacında konulduğu yer “primat” ailesidir. Bu yerleşim insanın hayvan gibi davranması gerektiğini göstermez, sadece insanın biyolojik açıdan hayvanî yapılara sahip olduğunu gösterir. Darwin primat ailesi içerisinde sınıflandırılmış olan insanın “hayvan” gibi davranması gerektiğini söylememiştir, evrim teorisi de böyle bir şeyi ileri sürmez. Aksine, evrim teorisinin öngörülerinden birisi de canlıların gelişmişlikleri oranında sosyalleşecekleridir. İnsan, çevresel şartlar gereği sosyal bir varlık olma yönünde evrimleşmiştir.

— Hitler, ırkçı ideolojisini evrim teorisine dayandırdığını söylemektedir.

“Evrim Teorisi” ile “Nazi ideolojisi” arasında bir ilişki kurmaya çalışanlar nedense Hitler’in kendi kitabında, kendi beyanatlarında, (yâni birinci kaynaktan) faşist, ırkçı ideolojisini temellendirdiği “ilahi kuralları” nedense göz ardı ediyorlar. Bu tarz iddialara itibar edilmemelidir.

Hitler’in amacı, “aşağılık”, “alt insan” olarak kabul ettikleri Yahudi, Romen, Asyalı, Afrikalı milletleri elimine ederek Âri (asil, soylu) ırkın saflaştırılmasıydı. Ama bu evrim teorisi tabanlı değil, Hitler’in kendi ırkını üstün görüşü ve Germen tarihiyle ilgilidir. Hitler’in “Kavgam (Mein Kampf)”’ına baktığımızda iddia edilenin aksine farklı bir hikâye ile karşı karşıya kalmaktayız.

Hitler’in “Kavgam”’ kitabı incelendiğinde şu ifâdelere rastlanacaktır.

“Beyaz, Âri ırk Tanrı’nın özel kulları, Rabbin en yüksek suretidir (”highest image of the Lord”)” ve “diğer aşağı ırkları Âri ırkı yönetmelidir”. Bu cümlede, Siyonist Yahudilerin Tevrat’tan esinlenerek kendilerini Tanrı’nın en üstün ırk, diğer kalan bütün milletleri de “goyim/köle” olarak görmelerine benzer bir yaklaşım görmekteyiz.

“Bu kıtadaki insanlığın kültür ve medeniyeti Âri ırkın varlığına bağlıdır. Eğer Âri ırk yok olursa kültürün olmadığı karanlık bir çağın örtüsü dünyaya inecektir. Her kim Rabbin en yüksek suretine el kaldırmaya cesaret ederse o çok merhametli Yaratıcının kutsallığına, mucizesine hürmetsizlik etmiş olur ve cennetten kovulur.”

Hitler’e göre Âri ırka yapılacak bir yanlış Tanrıya yapılmış olan bir günahtır.
Hitlerin bu ırkçı görüşlerini evrim teorisinden esinlenerek değil, Beyaz Âri ırkın Tanrının seçilmiş, asil kulları olarak gördüğünden savunmaktadır.

“Bundan dolayı ben her şeye gücü yeten Yaratıcının isteklerine göre hareket ettiğime inanıyorum, eğer kendimi Yahudilere karşı savunmam gerekirse, ben Rab için savaşmaktayım”, “…en üstün insanlık seviyesini koruma ve geliştirme görevinin ‘her şeye gücü yeten’ tarafından bu yere verilmesi gerçekten üstün bir misyon olarak görünüyor.”

Sonuç olarak görüleceği üzere Hitler’in -kendi deyimiyle- “aşağı ırkları” yeryüzünden silme arzusu, biyoloji ya da evrim ile alakalı bir konu olmayıp, Tanrı tarafından kendisine verilmiş “üstün, ilahi bir misyon”, “Rabbin isteği” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9195, bugün ise 16 kez görüntülenmiştir.