BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Henüz Yazılmamış Bazı Kitaplar (Mete Tunç)

Pek çok mevzuya dair; münhasıran, mufassal ve nesnel kitaplar elan yazılmamıştır. Mesela:

1. ‘Söylenirken’, bolca ‘kitap’ lafzı geçse de (Kitap kavramının bugünkü anlamında istimal edilmediği açıktır.), kitap formuna getirilmesinin planlanmadığı anlaşılan (Zira bu bapta tek bir ayet yoktur ve bilahare, istinkak edilmediğinden hadis uydurmaya ihtiyaç duyulmamıştır; sahabenin Kuran’ın yazılmasına ilişkin itirazını içeren rivayetler ise varittir.) Kuran’da; hangi sözlerin Muhammed ibni Abdullah’a ait idiği, hangilerini “ Allah’tandır” diye serdettiği, hangilerinin bizatihi şahsını ilgilendiren konuları havi olduğu, hangilerinin derleme sırasında ilave edildiği veya eksik olarak geçtiği… Bu minvalde, Kuran metninde; üslup, kelime, bağlam analizinin yapıldığı, tekrarların tahlil edildiği.. bir eser.

2. İslam dininin oluşum süreci: Kuran’ın söylenmesi, kitap haline getirilmesi, iktidar savaşları, fetihler, hadis uydurulması, mezheplerin ortaya çıkışı, Allah’ın tanımlanması ve sıfatlarının belirlenmesi, iman esasları ile ibadet şekil ve muhtevasının tespiti, fıkhın teşekkülü, farklı kültürlerin farklı bölgelerdeki etkileri, kurumlaşma (cami, hilafet, devlet..), tarikatlar, Yahudilik ve Hristiyanlığın tesirleri, oluşumunda onlarla mukayese.. alt başlıklarını muhtevi bir kitap.

3. Doğu, bilhassa İslam dünyasının (teknolojik, ilmi, ahlaki, iktisadi, içtimai..) geri kalmışlığının tarihini anlatan; nüfus, iklim, coğrafya, din, kültürler, sosyal yapılar, çevreyle münasebetler, ekonomi ve Batı dünyasının aynı hususlardaki vaziyet ve tekamülü göz önünde tutulup mevcut vasatın ve geleceğin değerlendirileceği bir çalışma.

4. Atatürk, Mevlana, Albert Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle söz ve metin uyduranlar kimlerdir, bu amilin arkaplanı, gerekçesi..? Uydurma söz ve metinler, kimler tarafından niçin sorgulanmadan benimseniyor, sahipleniliyor; bunların hakikati beyan edenlere yönelik pasif-aktif tepkilerinin gerisindeki psikoloji nedir? Uyduranların uydurdukları şeylerin kabulü, paylaşılması karşısında duyguları. Başka ülkelerde de benzer anlayışın olup olmadığı. Tarihte mümasil örnekler… Bu çerçevede bir kitap.

5. Atatürk’ün, dikte ettirdiği (şahıslara, onlar adlarına yazdırdığı) metinler üzerinden portresinin çizileceği bir kitap.

6. Rıza Nur’un, Hayat ve Hatıratım kitabının güvenilir (ekleme-çıkarma yapılmadığından emin olunduğu) ve şerhli baskısı neşredildikten sonra biyografisi…

7. Osmanlıca-Türkçe, eski-yeni yazı, sadeleştirme-arılaştırma konularında kafa karışıklığını, ön yargıları izale edecek; Türkçenin (hususen) Anadolu’daki macerasını (konuşma-yazı dili, lehçeler, divan şiirinin analizi, nesir dili örnekleri, Osmanlı dönemlerinde münevverlerin dili kullanma anlayışı, başka ülkelerle çağdaş mukayeseler, saray dili-İstanbul Türkçesi, matbu -gazete, dergi- metinler..) tarihi süreç boyunca anlatan bir eser.

8. Fizikte.. kuantum mekaniği, çekirdek (yüksek enerji) fiziği, büyük patlama ve genel görelilik teorileri hakkında; gözlemleri ne mikyasta doğruladıklarını, eksik yanlarını, yanlışlayan verileri, matematiksel temellerini/dayanaklarını irdeleyen eleştirel bir kitap.

9. Bir topluluğun dilini-dinini ne saiklerle, nasıl, ne biçimde değiştirdiğine; terkettiği dilinin-dininin-kültürünün yeni kimliğine ne ölçüde, hangi unsurlarla intikal ettiğine, karışımlara (kız alıp verme); mevzubahis toplumun psikolojisinde ve seciyesinde değişiklik olup olmadığına dair bir çalışma.

10. Türkiye’de insanların kendilerini (etnik-dini-mezhebi.. manada) ne hissettikleri, aidiyet duydukları kimliği ne ölçüde taşıdıkları, onu ne derece bildikleri, farklı kimliklere bakışları ve tavırları, tarihi ne şekilde mülahaza ettikleri, görüşlerinin ve tepkilerinin kimlikleriyle tutarsızlıkları.. Bu kapsamda bir kitap.

Yazılmamış kitaplar elbette bu kadar değildir. Ülkede cesur müellif-yayıncılar, bağımsız üniversite-araştırıcılar, meraklı kesim-insanlar ekalliyeti kalile idiğinden, yukarıdaki nevi ve sair eserlerin neşet etmesini epey beklemek gerekecektir.

(04.06.2016.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28336, bugün ise 712 kez görüntülenmiştir.

Mineloruç İlelıslahat (Mete Tunç)

Dolu mideyle huzursuz bir-iki saatlik uyku, uyanınca midede ekşime, alınan derste tek kelime anlayamama, verilen derste dikkati toplamak için aşırı çaba, iftardan sonra bitkinlik, çalışamama…

Bu garabeti, hamakati, özzulmü 10 yıl yaşadım. Nihayet ilanihaye terkettim (1989).

Aşağıdakiler oruç hakkında bilgi, gözlem ve tespitlerdir:

– Kuran’da açıkça yer bulan hususlardan, ibadetlerden biridir.

– Başta belirtilen durum ve dahası (sinirlilik, saldırganlık..) hemen her oruçlu için (tıynetine, cibilliyetine göre) derece derece vakidir.

– Oruç tutmanın tek cazip yanı, uzun süre aç kalmanın saik olduğu yemek yeme zevkidir.

– İftar sofralarında, sair günlere nazaran, tabii olarak, daha fazla çeşit istenmektedir. Ramazan ayındaki yemek israfı tahkike şayan bir bahistir.

– Oruç tutanların, ramazanda ve akabinde maruz kaldıkları rahatsızlıklara, hatta ölümlerine dair araştırma yapılmamaktadır, istatistik mevcut değildir.

– Orucun sağlığa yararlı olduğunu ileri süren doktorlar yalan söylemekte, mesleklerine ihanet etmektedir.

– Orucun (bütün ibadetler gibi) müminlere takva, ahlak, dayanışma, fakir-fukaraya duygudaşlık(1), disiplin, sabır gibi erdem ve nitelikler kazandırdığı iddiası müşahedeye mugayirdir.

Bütün bunlar (ve unutup yazmadığım başka menfi şeyler) muvacehesinde şehri ramazana, oruç tutanlara saygı duymak kabil değildir. Mamafih ramazanda, dışarıda, oruçlunun yanında yemek-içmek adaba aykırıdır.

Bir yerde yazmıştım, tekraren: ‘İman, ibadetler inananı salih insan yapmaz; faziletli veya tabiaten iyi insan dini, inancı güzel gösterir.’ Bu, her çağda ve toplumda caridir.

İslam dünyası yüzyıllardır geriliğin pençesinde debelenip durmaktadır. Bu durum, kimi din adamlarının, şu kadar asırdır, hatta bazısının elan savunduğu gibi, imandan-ibadetten uzaklaşıldığı için değildir; sebeplerden biri bizatihi (tutarsız, bağnaz) inanışlar-(faydasız, müfrit) ibadetlerdir.

Bir süre evvel, dinci TV kanallarından birinde, dünyayı gezip görmüş eski bir diyanet görevlisi, ‘dünyada ahlaken en düşük yerler İslam ülkeleridir’ deyince sunucu, galiba ‘anında’ gelen tepkilerden de hareketle bu sözün telifini istemiş, ama mezkur zat, ahlaksızlığın örneklerini (yolsuzluk, rüşvet, adam-akraba kayırma, cinsi sapıklık…) vererek sözünün arkasında durmuştu.

İslam’ın, müslümanların dünyaya sunabileceği, verili hiçbir değeri yoktur.(2) Ezan, namaz, oruç, hac… Bunlar, farklı kültürlerde ilgi, sempati, karşılık bulmamakta; tersine tiksinti, nefret, alay mevzuu olmaktadır.

Neticede; İslam dünyasının, muhafazakar müslümanların; nasıl olacaksa artık, dini ve sosyal tarihe eleştirel bakmaları, miskinlik-atalet veren zihniyetten sarfınazar etmeleri, ‘değerlerimiz-kutsallarımız’ dedikleri konular üzerinde düşünmeleri, kendilerini yenilemeleri ittihaz etmektedir. Yani, telaffuzunun bile rahatsız ettiği, sevki tabii ile reddedilen ‘dinde ıslahat (reform)’ yoluna girmeleri gerekmektedir. Aksi hal ve vetirede (bir diğer ifadeyle, mevzubahis kesimin, ‘ayaklarına sıktıkları’ tavır, yaklaşım ve anlayışları devam ettikçe) her nevi çözülme ve çöküntünün sürmesi kaçınılmazdır.

Sorgutçu olarak, dünyada inanca dair ne varsa ortadan kalkmasını isterim. Lakin, bu yakın ve orta gelecekte sözkonusu olamayacağına göre, hayatımı içinde ve birlikte idame ettirdiğim müslümanların vasıflı, bilgiye-bilime kıymet veren, marka ve değer yaratan, güvenilir insanlar olmasını arzu ederim. Şu vasatta mümkün gözükmeyen ‘dinde teceddüt’ kuvveden fiile çıkmadıkça dileğim kuru bir hayalden öteye geçmeyecektir.

(1) İslam memleketlerinde fakir-fukara olmasının, bunun fıtrata bağlanmasının ve ‘fakir-fukara, garip-guraba edebiyatı’nın, harsi-içtimai-iktisadi-siyasi-dini marazın-cehaletin-bağımlılığın-sultanın-irticanın tezahürleri idiğini de bilmek lüzum eder.

(2).Müslümanların bilimin gelişimine katkıda bulunmuş ve islam diyarlarında gayrimüslimlerin (Avrupa’ya nazaran) canlarının, mallarının, namuslarının korunmuş olması, elbette ‘değerler’dir; ama tarihidir ve dinden çok kültür kaynaklıdır. İlahiler ve hat sanatı da bedii değerlerimizdir; lakin cihanşümul değildir (İlahiler yeni sentezlerle, hat sanatı ise latin harfleriyle icra edilerek belki dünyaca beğenilecek, takdir görecek kerteye ulaşabilirler.).

Not1. Acaba 100 küsur sene önce İstanbul’da ramazan nasıl yaşanıyordu? Refik Halid’in sultan Abdülhamid devri ramazanını anlattığı yazısından:

“… Şehir, gündüzleri yarıdan fazla tenhalaşır, halkın yarıdan fazlası, yorganını başına çeker, uykuya varırdı. Hükümet dairelerinde de devam edenlerin sayısı azalır, kalemler boşalmış görünürdü. Ta ikindi zamanına, Beyazıt sergisinin dönüp dolaşılacağı saate kadar… Bir eğlence şehri ki ahalisi gündüz yatakta, gece sokakta!

Oruç ve ibadet, hilafet merkezinde, umumi nazardan en dejenere şekli almıştı: İsraf, zina, sefahat, kumar, tembellik, sonra da dindarlık taslama ve riya. Yalnız tek bir noktada kati perhiz: Alkol… Bunun da sebebi hükümet yasağından fazla [çok, ziyade,] rakının, hiçbir surette giderilmesi mümkün olmayan pek karakteristik kokusu!..”
(Üç Nesil Üç Hayat, Refik Halid Karay)

Günümüzde yaşanan çok farklı mı!?

Not2. Yazıdan bahsettiğim münevver-dindar bir arkadaş, itiraz edip orucun faydalarını serdetti. İndi (itiyadi-imani) bu görüşe mukabil yazıda herhangi bir düzeltmeye ihtiyaç duymadım.

Not3. Toplumların sosyal yapısı, davranış kalıpları, alışkanlıkları tek tanrılı dinlerden eski olan kadim inançlarla, geleneklerle, törelerle vücut bulmuşlardır. Dolayısıyla dinde yenilik yapmanın bunları ne ölçüde tedavi edeceği, tekamülünü sağlayacağı, dönüştüreceği şüphelidir, tartışmalıdır. Yazıyı belki kısmen kadük kılacak bu tespiti belirtmek ilmi şarttır.

(12.06.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 61485, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Atatürk: diktatör… diktetör..?! (Mete Tunç)

Atatürk, muhalif bir parti kurması doğrultusunda Ali Fethi Okyar’ı çağırdığında ona şöyle der:
“… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dahilde ve hariçte bize dictateur nazarıyla bakıyorlar… Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatlerim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum…”
(Fethi Okyar’ın Anıları, İş Bankası Yay. s. 103-104)

Gerçekten “manzara” böyleydi. Bugünden baktığımızda da öyledir. Peki; ilmi cihetten izahı, tespiti nasıldır? Yani diktatörlük nedir, kime diktatör denir, Atatürk o kapsamda mıdır veya ne ölçüde girer? Dünyadaki örnekler nelerdir, onlara benzerliği-benzemezliği nelerdir..?.. Bunları bilmiyorum; dolayısıyla “manzara”nın ötesinde bir kanaate sahip değilim. Cevabı uzmanlara bırakalım.

Atatürk’ün şimdiye kadar hiç okuyup duymadığım bir sıfatı, bence, benim isimlendirmemle, “diktetör”dür. İşte bundan şüphem yoktur. Zira pek çok hatıratta, onun sayısız metin dikte ettirdiğini görüyoruz. (Belirteyim ki burada dikte ettirmek, ‘kaleme alanın adına söyleyerek yazdırma’ şeklinde vuku bulmaktadır.) Örnekler:

1936, Ocak. Karpiç lokantası. Ahmet Emin Yalman ve eşi oradadır. Atatürk ve grubu bilahare gelir… Atatürk, tekrar gazeteciliğe başlayabilmesi için ona dikte ettirdiği şu metni lokantadakilere okumasını şart koşar:

“On yıldır mesleğimden uzak düştüm… On yıl önce ‘tabiat kuvvetlerinin’ gidişine ayak uydurmakta zorluk çektim… Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder… bir türk şairinin ‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu’ diye sorduğu suale: ‘Evet var!’ diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girmeğe kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.”
(Yakın Tarihte Gördüklerimi ve Geçirdiklerim, Ahmet Emin Yalman, Cilt 3, s. 215-220)
E. Yalman, kendi ifadesine göre “heyecanlanır”, okuyamaz; hanımı sandalyenin üzerine çıkar, okur ve bu sayede matbuat hayatına döner!

1932, Şubat. Dr. Reşit Galip, Maarif vekili Esat Sagay’ı yaşlı ve yetersiz bulmakta, hakkında menfi propaganda yapmaktadır. Bunları Atatürk’ün sofrasında da dile getirir. Paşa, hocasını savunur. R. Galip, belki içkinin verdiği cesaretle Atatürk’e çıkışır. Atatürk soğukkanlıdır… Akabinde E. Sagay’a, onun R. Galip’e söylemesini/göndermesini istediği bir metin dikte ettirir:
“… Dr. Reşit Galip beyefendi!.. Ben, seni ve senin gibileri kendimle mukayeseyi asla düşünmem… Dr. Reşit Galip bey çocuğum!.. Ben Gazi Paşa’nın zabitiyim, onun emrinde kumandan oldum, çünkü onun ölüm karşısında emirlerini tatbik ettim, kumandanımdır… O beni sever, ben onun için ölürüm. Ve öl! dediği zaman ölümün lüzum ve icaplarını sormak hatırıma gelmez ve buna lüzum görmem… O halde yüksek Türk ideali için ölmek lazım gelirse behemehal Gazi Mustafa ölecektir, çünkü ben onun hocası, ona o dersi verdim…”
(“Hocam”, Maarif Vekili Esat Sagay’ın Hatıraları, Yapı Kredi Yay. s. 78-80)
R. Galip, 7 ay sonra E. Sagay’ın, “onun önerisiyle” kısa bir süre halefi olur!(1)

1930, Ağustos. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulma sürecinde bir gazete Fethi Okyar’a sorular gönderir; cevaplarıyla birlikte mülakat formunda yayınlayacaktır. Atatürk müdahale eder, gazeteci Necmettin Sadık’a uzun bir makale dikte ettirir:
“… – Devlet reisi olan Gazi Hazretleri’nin muhalif bulunduğunuz fırkanın lideri olmaları sizin fırkayı şimdiden zayıf düşürmüyor mu? – Bu vaziyet bizi şüphesiz zayıf düşürebilir. Fakat ben de benimle teşriki mesai edecek arkadaşlar Büyük Reis’in, söz verdiği takdirde, bitarafane ve adilane hareket edeceğine ve bir defa işaret ettikten sonra bunun değişmeyeceğine tam itimadımız vardır. Zaten Büyük Reis’in esas tuttuğu laik cumhuriyet prensibi üzerinde çalışmak arzusundayız. Devlet umumi hizmetlerinin radikal tetkik, tenkit ve münakaşasından geçerek en salim haddeden süzülerek fiil sahasına intikal ettirilmesi şüphesiz kendilerinin esas arzularından biridir.”
(Fethi Okyar’ın Anıları, s. 129-134)
Hayalinde bile yokken, adeta cebren parti kurdurulan, “kuşkulu” F. Okyar, yıl bitmeden mecliste kendini ağır, haksız, sert sözlere karşı savunuyor bulacak; o sırada Atatürk çocukluk ve silah arkadaşını locasından seyredecektir.

Yukarıda misallerin (ve mümasil başkalarının) ikinci önemli veçhesi, Atatürk’ün, çeşitli hadiseler karşısındaki yaklaşımı, tepkileri, tavırları ile his ve düşünce dünyası hakkında bilgi ve fikir vermesidir.

(1) Kılıç Ali’nin Anıları’nda (s. 289-298) ve Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’nde (Cemal Granada) (s. 43-48) Reşit Galip ve olayının mufassal hikayeleri var. İkinci kitapta, R. Galip’in, bakan intihap edildiği gece, sofrada, Atatürk’ün emriyle nasıl “altı okka ettirildiği” (iki güreşçi asker tarafından yakalanıp havaya kaldırılması…) de anlatılıyor!

(07.05.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 45682, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Hayalistan Gözlemlerim (Mete Tunç)

Geçen hafta Hayalistan’a geziye gittim…

(Aranot. Dönüşte, havaalanında beklerken rastladığım, uçakta yan yana koltuklarda oturduğumuz, uçaktan çok korkan, hımbıl, sinameki adamın korkusunu nasıl artırdığımın, krize soktuğumun, benden şikayetinin.. hikayesini bir başka yazıda anlatacağım.)

Beş günlük ziyaretimde bu ülkenin başkanını, halkını, siyasilerini ve bulunduğum şehrini müşahede ettim; sorup araştırıp haklarında bilgiler edindim.

Başkanları ekonomi doktoru, yerli-yabancı iktisat dergilerinde makaleler yazıyor; lakin ünvanını bunlar dışında kullanmıyor. Mütevazi başkanlık konutunu sadece çalışma ofisi, toplantılar ve ziyaretler için istimal ediyor. Konuta yakın bir apartman dairesinde kirada. İşine bisikletle veya yürüyerek gidiyor. Eşi öğretmen; uzak bir semtteki okuluna iki vesaitle, bir saatte ulaşıyor. Üç çocuğu var: ikisi, kimsenin tavassutuna ihtiyaç duymadan işe girmiş ve ortalama bir maaşla çalışıyorlar; diğeri, gemi mühendisliğinde okuyan parlak, mucit bir öğrenci. Başkanın halk, iktidar ve muhalefet partileri nezdinde saygınlığı fevkalade. Çok az, ama irticalen, yüksek belagatle konuşuyor. Halka ümit, sevgi, adalet ve bilgi-bilim duygusu, iştiyakı, temayülü yayıyor. Bu sebeplerle her konuşması, ki sadece bir devlet kanalında yayınlanıyor, bütün kesimlerce ilgiyle dinleniyor. İkinci dönem başkan olması doğrultusunda yoğun kampanyaya rağmen aday olmamak hususunda kararlı.

Hayalistan’ın en kalabalık şehrindeyim. Mimariye hayran kaldım: özgün, yaratıcı, bedii. Yeşiline, düzenli akan trafiğine, temizliğine, gürültü kirliliği olmamasına da. İnsanlar nazik, anlayışlı, fedakar, çalışkan; birbirlerine güveniyorlar… Ülkede terör, cinayet, hatta kaza vaki değil; insanlar yalnızca hastalıktan ve yaşlılıktan ölüyorlar. Rehbere, “bütün bunları nasıl başardınız, başarıyorsunuz” diye sordum. Halkını methetmek istemedi galiba; “bu bir muamma” cevabını verdi mütebessim bir tavırla.

Siyasette ve yönetimde; yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, nepotizm (akraba kayırmacılığı), müstebitlik, vatan hainliği gibi şeyler bilinmiyor. Böyle kelimelerin-kavramların dillerinde karşılıkları yok. Yabancı dillerden, olduğu gibi almışlar. İktidar ve muhalefet arasındaki tartışmalar, yalnızca projeler, estetik vesair minvalinde. Rehbere siyasi, tarihi ve kültürel mecrada; uydurma metinler, ünlü kişilere atfedilen sözler, montaj resimler, küfürlü kelamlar, tezvirat, iftiralar olup olmadığını sual ettim. Sorumu anlamadı!

Beş dakikalık muhayyilemin ahirinde cennet vatanıma, nezih şehrime, mübarek insanlarıma kavuştum, çok şükür!

(18.04.2016)

Not. ‘Ünvan’ ve ‘mütevazi’ kelimelerini bizzat/bilerek bu imlalarla yazdım.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40041, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

“Yüzde 99’u Müslüman Bir Ülkede…” (Mete Tunç)

Dinci kanallardan birinde program sunucusu, ‘Yüzde 98’i, haydi diyelim yüzde 95’i, hatta yüzde 90’ı olsun, Müslüman olan bir ülkede…’ diyor ve mutat ifadeyle bitiriyor cümlesini: ‘kutsallarımıza, dinimize nasıl hakaret edebilir?’

İslamcı kesimin bu ezberi sorgulanmaya şayandır. Maddeler halinde ve sual usulünce tahkik edelim:

• ‘Allah’ lafzını serdedenlerin bir kısmı ‘laik’, bir kesimi deist, bir bölümü de gayrimüslimdir; hatta aralarında onu harsi saikle telaffuz eden agnostikler ve ateistler bile vardır. Her ‘Allah’ diyeni Müslüman mı saymaktasınız?
• Birbirinize hakaret ediyor, iftira atıyor, kumpas kuruyorsunuz. Yekpare değilsiniz. Birbirinizi tekfir ediyorsunuz. Böylece Müslüman oranı daha da azalmayacak mıdır?
• Yüzde 15 oranındaki alevi vatandaşı, Müslümanlarsa, niçin sünnileştirilmeye çalışageliyor, onların ‘ibadet yerimiz’ dedikleri cemevlerini neden mabet kabul etmiyorsunuz? Değillerse yüzde hesabınız yanlış olmuyor mu? Bu maddeler muvacehesinde neredeyse azınlık olmuyor musunuz?*
• İfadenizi, basit (ama belki en doğru) bir şekilde, ‘akıllı olun, zaten esaminiz okunmuyor, sizi boğarız-keseriz-ezeriz’ olarak tefsir edebilir miyiz?
• Bu minvaldeki sözlerin, yakın tarihimizde yaşadığımız katliamlara yol açtığını hatırlamıyor musunuz; ve günümüzde, ilham ve mesnetleri Kuran olan teröristlerin söylemlerine benzediğinin farkında değil misiniz? Sizde izan, vicdan, merhamet yok mudur?
• ‘Hakaret’ diye tanımladığınız sözler, dininize değil de siyasetinize, siyaset yapma tarzınıza yönelik olabilir mi? Öyleyse kutsallarınızı siyasete alet etmiyor musunuz? Bu sizce tabii midir?**
• Dininizi, kutsadığınız tarihinizdeki hadiseleri, mübarek addettiğiniz eşhası nesnel biçimde irdeleyen her konuşma, her yazı sizce hakaret kategorisine mi girmektedir? İddiaya, soruya cevap vermek yerine, neden müddeiye, sual sorana celalleniyorsunuz? İmanınızdan şüpheniz mi var?
• Velev yüzde 99-98-95-90 olsun; bu kadar yüksek oran dahilindeki insanların normalde daha esnek, anlayışlı, yumuşak olmaları gerekir. Sizdeki nefretin, düşmanlığın sebebini/sebeplerini, bilgi(sizlik), seciye ve çevre-kültür cihetlerinden düşündünüz mü?
• Tavrınız, zımnen, çoğunluğun azınlık üzerinde her söyleyip yaptığını hak görüyor. Müslümanların ekalliyet teşkil ettiği ülkelerde mezkur hususu, tutarlılık adına onaylayabilir misiniz?

* İlk üç maddeye göre oran epey düşecektir.
** Mevzubahis yaklaşım ticari rekabet, mansıp, menfaat, şahsi husumet gibi sebeplerle de vuku bulmaktadır.

(İlk yazılış: 2015. Yukarıdaki genişletilmiş hali: 30.03.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40840, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Hatipler (Mete Tunç)

Türkçeyi; kelime-tabir-atasözü-teşbih-üslup.. cihetlerinden zengin biçimde, akıcı, sesleri netlikle serdederek, espriler katıp gerekli vurguları-tonlamaları yaparak.. mükemmel ve ona yakın derecede kullanan hatiplerin, sohbethanların sayısı çok azdır. Bildiklerim sadece 6 kişidir:

-Ahmet Mahmut Ünlü (Cübbeli Ahmet Hoca): İnsanın bilgi, akıl ve zekasına aykırı nakli ve menkıbevi hikayelerine rağmen tek kelime ile ‘muhteşem’.
-Mustafa Çalık: Coşkun bir natıka…
-Bülent Arınç: Arasıra bilmediği alanlardan verdiği örneklerde yanlışlar yapmasına, samimi görünmeyen ağlamalarına, siyasi mevzulara girdiğinde bazen anlaşılır olmamasına rağmen…
-Hüseyin Çelik: Eğitiminin ve akademisyenliğinin sağladığı edebi bilgi hazinesinden de faydalanıyor.
-Yılmaz Karakoyunlu: 10 yıl kadar önce Ahmet Hakan Coşkun’un, ‘sizi şu kadar zamandır dinliyorum, hiç Türkçe hatası yapmadınız, duraklamadınız’ demesiyle aşikar olan kusursuz bir dil hakimiyeti. Tek nakısası, belki yeknesaklığı.
-Hayati İnanç: Müthiş bir hafıza. Nükteli anlatımıyla divan edebiyatını öğretiyor, şiirlerini dinletebiliyor, sevdiriyor.

Bu isimlerin hepsi islami-milliyetçi-sağ-muhafazakar kesimlerdendir. Maalesef sol-Atatürkçü-liberal görüştekilerden (güzel-düzgün-akıcı Türkçeye sahip, bilgileriyle-yaklaşımlarıyla kendileri dinleten bazı isimler sayılabilse de, başlangıçtaki ölçüte nazaran) dikkatimi çeken bir isim bile yoktur. Sebepleri mütalaa edilmeli.

(18.03.2016. Taslaktır, genişletilecektir.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16491, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Orhun Yazıtları ve Kuran (Mete Tunç)

Orhun kitabeleri ve Kuran, takriben aynı yüzyıl içinde yazılmıştır (1.si 750’ye, 2.si 650’ye doğru).
Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk abidelerindeki metinlerin toplamı yaklaşık 30 kitap sayfası hacmindedir. Kuran aşağı yukarı 500 sayfadır.
Abideler şüphesiz Türk tarihi ve dili açısından namütenahi bir kaynaktır. Bu anıtları dikenlerden ve onları ortaya çıkaranlardan türkçe konuşan halklar müteşekkir olmalıdır. Fakat muhtevaları zayıftır; toplum, yaşayış, inançlar, gelenekler.. hakkında çok az bilgi vardır. Bütün metin birkaç sayfa dahilinde hülasa edilebilir.
Elbette yazılış amacı, sebebi farklıdır ve sayfa adedi açısından avantajlıdır; lakin Kuran, derlendiği dönemdeki Mekke ve Medine toplumlarının inançlarını, duygularını, hukukunu, ekonomik hayatlarını, insani ilişkilerini, sordukları soruları, mükâlemelerini(diyalog).. havi idiğinden, bu kapsamda kitaplar yazılacak derecede zengindir.
Türklerin arap dinine, alfabesine, medeniyetine intisapları biraz da buradan yola çıkıp mülahaza edilebilir.
(27.02.2016. Taslaktır)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29990, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Okunması Elzem Bazı Kitaplar (Mete Tunç)

• Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs
• Kitabı Mukaddesi Kim Yazdı, Richard Elliot Friedman, Çev. Muhammet Tarakçı
• The God Delusion, Richard Dawkins
• Kuran Okumaları, Vahiy Bilgisinin Eleştirisi, Murat Utkucu
• Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli
• Anadolu Kültür Tarihi, Ekrem Akurgal
• The Assassins, A Radical Sect In Islam, Bernard Lewis
• Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran
• Babaîler İsyanı, Alevîliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslâm-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü, Ahmet Yaşar Ocak
• Sorularla Haçlı Seferleri, Cüneyt Kanat, Devrim Burçak
• Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Çev. Ali Berktay
• Istanbul, The Imperial City, John Freely
• Osmanlı İmparatorluğu, Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık
• Cem Sultan, İsmail Hikmet Ertaylan
• Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun, Cemal Kafadar
• Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Celali İsyanları, Mustafa Akdağ
• Türk Mektupları Kanûnî Döneminde Avrupalı Bir Elçinin Gözlemleri (1555-1560), Ogier Ghislain de Busbecq, Çev. Derin Türkömer
• Turkish Miniature Painting, Nurhan Atasoy, Filiz Çağman
• Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Rıza Nur
• Minelbab İlelmihrab, Refik Halid Karay
• Talat Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı
• Hatıralar, Cemal Paşa
• Enver Paşa’nın Anıları (1881-1908), Haz. Halil Erdoğan Cengiz
• Enver, Murat Bardakçı
• Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedeksubayın Anıları, Faik Tonguç
• Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay
• Milli Mücadelede İttihatçılık, Eric Jan Zürcher, Çev. Nüzhet Salihoğlu
• Paşaların Kavgası, Kazım Karabekir
• Milli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy
• Birinci Mecliste Muhalefet, İkinci Grup, Ahmet Demirel
• Malta Sürgünleri, Bilal Şimşir
• Turkish Ordeal, Halide Edib
• Vatan Yolunda, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
• Anılarım, Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Ernst E. Hirsch, Çev. Fatma Suphi
• Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik
• Çankaya, Falih Rıfkı Atay
• Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der. Hulusi Turgut
• Atatürk’ün İhtilal Hukuku, Taha Akyol
• Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Fethi Okyar’ın Anıları, Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu
• Haliçte Yaşayan Simonlar, Hanefi Avcı

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 69956, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

‘Düşen Uçakta Ateist Bulamazsınız’ Esprisine Dair (Mete Tunç)

Teistlerce söylenir. Kastedilen (malumu aliniz) şudur:

– Ölüm (neredeyse) kesindir. Sözü edilen, maruf sıfatları haiz tanrı varsa kazanın ertesi nihai azaptır. ‘Ya varsa’ ihtimali, ölümün kaçınılmaz olduğu şartlarda imansız insan bırakmaz.

Bu espriyi yapıp istihza ile gülümseyen teistin bilmediklerini, farkında olmadıklarını, ayırt edemediklerini sıralayalım:

– Zımnen, Allah’a, olma ihtimalinden dolayı inandığını itiraf etmektedir.
– İmanının temel saiklerinden biri korkudur. Doğduğundan itibaren korkutulmuştur. Ömrü hayatını “ya varsa” korkusu ile idame ettirmektedir.
– Her “ateistim” diyeni kendisi gibi sanmaktadır.
– Şahsi nedenlerden dolayı Allah’ına kızan, sitem eden, onu (bir süre) reddeden kişi, kendisi öyle ifade etse de ‘ateist’ değil, ‘küs mümin’dir!
– Ateist; Yahve’nin, Mesih’in, Allah’ın insanlar tarafından yaratıldığını BİLİR! Bilmek inanmanın fevkindedir; bilen insanın imandan medet araması abestir.
– Bir ateist, hayatının sonraki bir devresinde, bu düşen uçakta olmayacaktır, ‘tanrı fikrine’ varırsa, bu tanrı, yahudi-hristiyan-islam tanrısı (doğrusu tanrıları) olmaz.

Not. Bu satırların yazarı, fakir, ateist değildir; kendini ‘gavur’ terimleriyle tavsif etmez… O, sorgutçudur! Nüans mevzu bahistir. Lakin bu, iman sahipleri için önemsizdir: ha Selçuk Foto, ha Foto Selçuk. Yalnız şu cihetten haklıdırlar: yukarıdaki maddelerde ‘ateist’ yerine ‘sorgutçu’ koymakta beis bulunmaz.

(10.07.2015. Taslaktır)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 202822, bugün ise 8 kez görüntülenmiştir.

Yanlışlıkla Derdest Edilişim ve Şahsi Manevi (Mete Tunç)

1990’lar… Ulus’taki eski adliye binasının zemin katındaki salonda, sırtımı duvara vermiş, ellerimi kavuşturmuş halde, kolumda mont, dalgın ve yorgun, evrakımın verileceği zamanın gelmesini bekliyorum. Salon kalabalık, loş…

Sağımdan, arka arkaya, her sırada üç kişinin bulunduğu bir grubun hızlı adımlarla gelmekte olduğunu gördüm. Ortadaki adamlar ellerini önlerinde kavuşturmuş ve ellerinin üzerinde montlarını koymuşlardı. Bunlar tutuklulardı. İki yanlarındaki, onları kollarından kavrayanlar ise sivil polislerdi. En önlerinde, yine sivil giyimli ve telsizli biri vardı ve “çekil, açıl” diyerek ahaliyi güzergahlarından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Grup tam önümden geçerken dağıldı. Bir hengame, kargaşa, bağırış çağırış. Yumruklar, tekmeler. Kendimi yerde buldum. Kalkayım, uzaklaşayım, diyorum ama darbeler alıp yine düşüyorum. Resmi kıyafetli polisler de geldi, halkı gruptan ayırdılar. Fakat beni ayırmadılar. Çünkü iki sivil polisin kolları arasındaydım. Biri, “kelepçeyi çıkarmış amk. Tak şunu” diyerek diğerine bir kelepçe uzattı. Kelepçelendim. Hem şoktan hem de darbelerden bir şey diyemedim. İki iri polis arasında, adeta ayaklarım yerden kesilircesine, uçarcasına götürülüyordum. Nereye?
Galiba ben dahil 10 kişiydik; kapalı, dar, şıksız, havasız bir araca itiş kakış konulduk. Yol arkadaşlarım bir şeyler konuşuyorlardı; kaba, küfürlü ve yüksek sesle; anlamıyordum. Bunlar kimdi? Katiller, tecavüzcüler..? Bir sükut anında, manasızca, “abi, beni yanlışlıkla yakaladılar” dedim. Hepsi öyle sinirlendi ki, binbir galiz küfür yüzbir haykırış. Karşımdakilerden tekmeler, yanlarımdakilerden dirsekler yedim. Ömrü hayatımda bu kadar korkmamıştım.
+++
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Nihayet durduk. Yine kapalı bir yerdeyiz. Burası bir garaj. Bu sefer normal adımlarla, üçlü kol sırasıyla, ve bu kez polislerin sövüp saymaları eşliğinde bir odaya getiriliyoruz. Cop odasına hususen getirilmişiz ki, polisler birer tane alıp mücrimlere giriştiler. ‘Siz öyle yaparsanız, biz de böyle yaparız’ diyorlardı kendi yöntemleriyle. Hassas bölgelerimi korumaya gayret ettim. Lakin epey bir cop darbesine maruz kaldım. Bir ara yorulup durduklarında, iki polis de benden yaşça küçüktü ama, “abi, yanlış adamı tuttunuz” diyebildim. Yine demez olaydım. Bu sözüm üzerine biri cop yerine yumruğunu kullandı. Hazır değildim, kaçabilirdim, göremedim. Bir direk aldım. Yüzümün şeklinin değiştiği, yamulduğu zannına düştüm; akabinde kendimi kaybetmişim.

Ne kadar baygın kaldım, hatırlamıyorum. İnleyişler ve yine küfürlerle kendime geldiğimde, gözümü açmadım, uyandığımı belli etmedim. Kıvrılmış bir halde, neyin üzerinde yattığımın farkında olmayarak bir süre daha o halde kaldım.

Kapı açılma sesi. Biri bağırıyor. Ne diyor, anlamadım. Bir isim telaffuz ediyor. İkinci seslenişinde anladım: Benim ismimi söylüyor. Düşündüm: ‘Cevap versem; yine küfür, dayak… Vermesem; daha fazla küfür, dayak.’ “Benim” dedim, yeni uyanıyormuş gibi ve inleyen, çekinik bir sesle. “Gelin” dedi kapıdaki görevli. “Gel ulan” yerine “gelin” demişti. ‘Demek, işkenceye götürülürken nezaket vakiydi.’ Yaşadıklarımı nazarı dikkate alınca böyle mülahaza etmem abes değildi…

Bir koridordayız. Polis kolumda. Tedbir amaçlı değil. Zor yürüdüğümden. Koridor aydınlık. Belli etmeden polisin yüzüne baktım. Medeni bir yüze sahipti. Hiçbir şey söylemiyordu. Benim ise bir sorum ve bir arzım vardı: “Nereye..?” ve “Yanlışlıkla…” İkisini de dile getiremeden, pür endişe ağır ağır yürüyordum. Polis, bir üst kattaki bir kapıyı çaldı, içeri girdik.
+++
Küçük bir oda. Perdeler çekilmiş. Masada sert, asabi yüzlü, burnundan soluyan bir adam. ‘Acaba, cop ve yumruktan başka neler istimal edecek, ne kadar sürecek, ‘yanlışlıkla’ demek yerine neyi kullansam ve nasıl ifade etsem’ diye düşünürken, adamın, adliyede grubun önünde gördüğüm polis amiri olduğunu hatırladım. Nasıl mutlu oldum. Neredeyse boynuna sarılacaktım. Zira bu adam işkenceci değildi. Ayrıca odada bu minvalde alet edavat bulunmuyordu. En fazla cop ve yumruk…

Beni getiren polis, ‘ben falan yerdeyim komiserim’ diyerek çıktı. Komiser, “buyurun” dedi, sandalyeyi gösterdi. Bir süre suskun kaldık. Güç mü biriktiriyor, yoksa dayağı mı kurguluyordu?.. Saniyeler süren, dakikalar gibi gelen o vetirenin ardından, komiser, “yanlışlıkla tutmuşuz sizi” demesin mi?! “Yanlışlık” demişti; bir an içimden, sövüp üzerine atılmak geçti. Çünkü o kelime sevki tabii halinde küfrü ve darbı çağrıştırıyordu. Ardından, bakıp halü pür melalimi görmüyordu ki, “nasılsınız” demesin mi?! ‘İyiyim’ cevabı tutarsız olacağından yalnızca kısık sesle “sağolun” dedim… Özür mü? Hak getire. Su, çay, peçete, kolonya ikramı bile yoktu. İçimden geçenler, onun, arkadaşlarının ve devletin şahsı manevisine dokunacak şeylerdi (Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım’da, bu kanunun çıktığını okuduğunda “Devletin şahsı manevisi olur mu?” diye yazar.). İrat edemedim elbette; bunun zamanı ve zemini değildi.

Komiser tam bana bir şey diyecekken telefon çaldı. “Savcım” diye hitap etmektedir. Sinirini belli etmemeye gayret ediyor, mazeret bildiriyor, kaçan şahsın en kısa zamanda yakalanacağını söylüyordu. Bu görüşmenin ikinci veya üçüncü olduğu anlaşılıyordu: Adliyenin arka kapısından, koridoru su bastığı için çıkamadıkları, salonu kullanmak zorunda kaldıkları; tutukluların gasp, hırsızlık ve cinayetten sabıkalı iki farklı çete oldukları… Musahabede benim ismim zikredilmedi, keyfiyetim mevzu bahis olmadı.

Komiserin haline acıdım. Benden daha vahim vaziyetteydi. Telefonu kapatır kapatmaz, teskin babında, esprili bir tarzda, nasıl derdest edildiğimi, araçta vuku bulanları anlattım; coplanmayı ve yumruğu es geçtim. Dinler gibiydi, ama aklının başka yerde idiği aşikardı. ‘Daha çarpıcı bir vaka anlatayım da neşelensin’ mütalaasıyla “80 ihtilalinden sonra benzer bir vaka yaşanmıştı” diye söze başlamıştım ki, sertçe bana doğru döndü, parmaklarını masaya sertçe tıklattı, “tamam, gidebilirsiniz, kapıdan sağa dönün, çıkışı bulursunuz” dedi. Benim hikayem alakasını çekmemiş ve bir yenisine tahammül edemeyeceğini zımnen açığa vurmuştu. ‘Ne olur anlatayım’ ısrarında olmayıp, “iyi günler” diyerek çıktım.
+++
Ertesi gün, savcılığa, evrakı almak üzere gitmeye çekindim. ‘Neden dün almadın’ diye tutuklayabilirlerdi! Zaten yüzüm gözüm bedenim yaralar, morluklar ve şişlerle doluydu, her yerim (darbe almayan yerlerim dahil) ağrıyordu; bütün gün istirahat ettiydim. Fotoğraf çekmediğime yanarım. Rapor aldım mı, şikayette bulundum mu? Kesinlikle hayır! Sadece ‘şahsi manevi’lere methiyeler düzdüm!

Bu devlet ve millet olmadıkça adem
Tezyif ve tahkire müstahaktır her dem

Komisere nakledemediğim vakaya gelince: Gazeteci Avni Özgürel’den TV’de dinlemiştim. Bir grup insan yakalanmış, sorgulanmaya götürülüyormuş. Cemseye bindirilirlerken aralarından biri kaçmış. Askerler yakalayamamış. Komutan, listedeki eksiği tamamlamak mecburiyetinde; aksi takdirde başı belaya girecek. Ne yapsın? Kaldırımda simit satan genci görmüş. Derdest edip onu da cemseye atmışlar. O genç iki sene tutuklu kalmış…

Onunla kıyaslayınca benimki, bana yapılanlar ne ki!..

Not. Bu yazıyı, yanlışlıkla derdest edilen, tutuklanan, sövülen, dövülen.. vatandaşlarıma adamışımdır!..

11.03.2015

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 31468, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.