BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yetinmeyi Bilmek; Şükretmek…

köl

“Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar. “

Balzac


İnsanların hayattan bitmek tükenmek bilmeyen beklentileri vardır. Ve karşılanan her beklenti yerini başka bir isteğe bırakır. Sonu gelmeyen isteklerimiz bizi tatminkâr olmayan ve yetinmeyi bilmeyen bireyler haline getirir. Bu da zorluklarla dolu hayatta karşılığını huzursuzluk ve de mutsuzluk olarak bulur. Tolstoy’ un bu konudaki fikirlerimi destekleyen çok güzel bir sözü vardır. Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir. “ İnsanlar hep sahip olamadıklarından yakınırlar. Oysa bir geriye dönüp baksalar sahip oldukları ne de çok şey vardır aslında. Şu da bir gerçektir ki: “İnsana hiçbir şey, sahip olunduktan sonra hayalinde olduğu kadar güzel gelmez.”

Hayatta hiçbir zaman en iyisine sahip olamayız. Çünkü hep bizden daha çoğuna sahip olanlar çıkacaktır karşımıza. Ondandır ki elimizdekilerin değerini bilmeli ve onlarla yetinmeyi öğrenmeliyiz. Zenginlik kavramının alım gücü olmadığını, asıl zenginliğin huzur ve sağlık olduğunu keşfeden insanlar hayallerine sarılırlar ve mutluluğu yakalarlar. Onların bu tatminkâr tavrı gerek iş yaşamlarını gerekse soysal yaşantılarını başarılı kılar. Maymun iştahlı olmanın tek kazanımı ise hırs ve ardından gelen huzursuz yaşamdır.

Şükretmek öyle bir erdemdir ki malınıza ve sahip olduklarınıza anlam yüklerken aynı zamanda zenginliğinizi fark etmenizi sağlar. İçinizdeki sahip olma dürtüsüne dur demeyi öğrenmezseniz zamanla o dürtülerin esiri olursunuz. Hedef haline gelen istekleriniz mutluluğa ulaşmak için birer sebep haline gelir. Bütün bu tatmin olmaz arayışlara dur demek de ancak elinizdekilere şükretmenizle mümkündür. Ünlü düşünür Firdevsi bu konuyu şöyle özetler; Yeryüzünde bütün ıstıraplar, aza kanaat etmemekten doğar.” Hayattan çok şey beklemektense siz ona bir şeyler katmaya çalışın. Hayata verdiklerinizin size geri döneceğini ve yaşamınıza anlam katacağını unutmayın. İyi bir sevgili mi istiyorsunuz. O zaman önce siz iyi bir sevgili ya da eş olun. Sevilen bir insan mı olmak istiyorsunuz. O zaman insanların gönül kapılarını sevginizin sıcaklığı ile aramayı deneyin. Belki de daha farklı isteklerinize cevap arıyorsunuzdur. Mesela vitrinde gördüğünüz şık bir kıyafetin elbise dolabınızda olmasını arzu ediyorsunuz beklide. O zamanda karanlık gecenin soğuğu ve yağmurları altında aç bir karınla dolaşıp, giyecek tek bir elbisesi olmayan insanları düşünün. Eminim ki beğendiğiniz o şık elbise eskisi kadar çekici gelmeyecektir size.

Gün geçtikçe tüketici bir toplum olma yolunda sınırları zorluyoruz. Üretmiyoruz ama oldukça fazla tüketiyoruz. İnsani değerleri tüketirken bir taraftan da maddi kaynakların sonunu görmek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsanların sahip olma dürtüleri, onları alım güçlerinin yetmediği yerde kredi kartı kullanmaya itmiş, farkında olmadan borçlarla mücadele, hayatın en önemli uğraşı haline gelmiştir. Bu gün ekonomik geliri ne olursa olsun her evde en az bir ya da iki kredi kartı bulunmaktadır. Ebeveynler yanı sıra artık gençlerin cüzdanlarında da kredi kartları renkli simalarıyla göze çarpmaktadır. İnsanlarla birlikte artık ülkeleri de ekonomik kargaşaya sürükleyen bu tüketim çılgınlığının tek bir nedeni vardır. İnsanın kendisine dur diyemediği sahip olma dürtüsü.

Maalesef yaşadığımız bu çağdaş yüzyılda bile savaşın karanlık yüzü ile yaşamları gölgelenen birçok insan var. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veren sözde uygar devletlerin, senaryolar ardına sığınarak başlattığı savaşlar, binlerce masum insanı yuttuğu gibi hepsinin de yaşamlarını çalmaktadır. Aynı yeryüzünde, aynı atmosferde nefes aldığımız bu insanların, sessiz çığlıklarını kulak ardı etmezseniz, en büyük zenginliğimiz olan özgürlüğü de keşfedersiniz. Beyninizde resmettiğiniz bu acı tablonun altında yatan gerçek sebep, bahsetmeye çalıştığımız, insanın sahip olma dürtüsünün en kontrolsüz ve kapsamlı biçimidir. Petrol için ya da insan hayatına peşkeş çekilen diğer zenginlikler için yapılan bu insanlık dramı da iki kelime ile açıklanır: Sahip olmak…

Birde insana karşılıksız verilenler vardır şu hayatta. Dalgaları ardına sakladığı melodilerle, sıkıntılarımızı en derinlerine kadar gömüp, yüreğimizi ferahlatan mavi dünya; deniz… Ve hiç bestelenmemiş şarkılarını bize ithaf eden, özgürlüğümüze sembol ettiğimiz göklerin narin perileri; kuşlar… Dahası, kollarında taşıdığı zenginliklerle cömertliğini esirgemeyip birde güneşe karşı bize siper olan ve doğanın en büyük yenileyicisi; ağaçlar… Hepsi bizim için karşılıksız bulunurlar bu hayatta. Bedenimizin her bir uzvuyla yaratılanların en mükemmeliyiz. Kör bir insanın karanlık yaşamı düşünüldüğünde, gözlerimiz bile ne kadar büyük bir zenginliktir bizim için değil mi? Kaldı ki hayatın hiçbir şekline ve rengine tanık olamamış doğuştan görme engelli insanlar da vardır ki, onlardaki yaşama sevinci ve azmine inanamazsınız. Hayatın karanlıklarını aşacak gücü ve ışığı yüreklerinde bulan bu ve bunun gibi birçok insanın hayatlarına tanık olmanız mümkündür.

Hayatı şansa bırakmak, bir kumardır. Daha fazlasını isterken elinizdekinden de olabileceğinizi unutmayın. Kusursuz bir hayat için gereken şeyin; sevgi, huzur ve sağlık olduğunu fark edebilirseniz, o zaman elinizdekilerin fazla bile geldiğini göreceksiniz. Elinizdekilerle yetinmeye çalışın ve hayatınızı kendiniz zengin kılın, böylece hayata karşı göstereceğiniz tatminkâr tavrın mutluluk verici olduğunu keşfedeceksiniz.


“ En yüksek mutluluğa erenler bile, başka arzular peşinde deli gibi koşarlar.”

(Goethe)


ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 25218, bugün ise 690 kez görüntülenmiştir.

Amaçlarınızı Belirleyin!

0413008147c0395a211ca792db963fd7_1296301287

“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.”
( P.Drucker )

Hedefi olmayan insan, okyanusta pusulasız yol alan gemi gibidir. Eğer hedefleriniz yoksa rüzgâr size hangi yönü tayin ederse siz oraya gidersiniz. Şansınızın sizden yana olduğu zamanlarda kıyıyı görmek mümkün olabilir belki, ama ne var ki; çoğu zaman rüzgâr, fırtına demektir ve sizi felakete sürükler. Peki, bu felaketlerin sorumluları kimdir? İlk akla gelen rüzgâr ve fırtınadır. Ancak kişisel soruşturmamızı yaparsak suçlu kendini ele verecektir. Bizzat kendimiz… Hayatımızın kontrolden çıkıp devrilmemesi için dümenin bizim elimizde olması gerekir. Buda kararlı, mücadeleci bir kişilik ve de ne istediğini bilmekten geçer.

Geleceği ve mutluluğu şansa bırakmak istemiyorsak yaşama amacımızı idealize edecek hedeflerimiz muhakkak olmalıdır. Bu hedefler, bizleri hayata sıkı sıkı bağlarken, mutluluğa giden yolda da pusulamız olacaktır. Amaç edinmiş insanların hayatlarında ki istikrarı ve başarıyı bu disiplinin sağladığı açıktır. Nihayetinde bizlerin gündelik yaşamında karşılaştığı sayısız imkân ve fırsatlar vardır. Bu fırsatları yakalayabilmek için de hayattan beklentilerimizin olması kaçınılmazdır. Amaçlarımız doğrultusunda şekillenen bakış açımızla, bizi beklentilerimize götürecek fırsat kapılarının farkına varmamız mümkün olur. Onları açacak olan anahtar da kararlılıktır. Koyduğunuz hedefler enerjinizi ve iş gücünüzü gereksiz şeylere dağıtmanızı önlerken sizi amaçlarınız doğrultunda çaba harcamaya iter. “Tarlanın yirmi yerini birer metre kazdığınızda hiçbir şey bulamazsınız, bir yerini yirmi metre kazdığınızda, suya ulaşırsınız.” Öyleyse işe önce amaçlarınızı belirleyerek başlayabilirsiniz.

Amaç edinmek yanı sıra amaçlarımızı hayatın her anında göz önünde tutmak da kişisel başarının bir getirisidir. Bu kişisel başarıyı yakalamaya çalıştığımız en sancılı dönemlerden biri de ÖSS maratonudur. Birçoğumuz bu engeli aştık belki ama gençliğimizi bunalımlara sürükleyen bu ilk kişisel ve sosyal savaş hala sürmektedir. ÖSS’nin kaldırılması noktasında ortaya koyulan söylemlerin hayata geçirilmesi olağan mıdır, ya da ne zaman hayata geçer bilemiyorum. Bildiğim şeyse şu anda gençlerin geleceğine yön veren çıkış noktası bu sınavdır. Ve tabi bu çok cepheli olan savaşta galip gelmekte kararlılık ve azmin zaferi olacaktır. Bu sürecin kurbanı olduğum yıllarda aldığım rehberlik destekleri sırasında öğrendiğim bir yöntem vardı. Hedeflediğim noktaları bir kâğıda yazıp çalışma masama gözüme ilişecek şekilde yapıştırdım. Ders çalışıp çalışmamakla ilgili yaşadığım gelgitlerde bu notun gözüme takılması bana hedefimi hatırlatır ve yeniden motive olmamı sağlardı. Basit gibi görünen bu teknik, hayatın her anında geçerli bir motivasyon (isteklendirme) mekanizmasıdır.

Amaç edinme ilkesi iş yaşamında önemli bir yer tutar. Şirketler yıl içerinde erişmek istedikleri noktayı önceden belirleyip o doğrultuda çalışmalarını disiplin altına alırlar. Şirketin yılsonunda aldığı yol masaya yatırıldığında, hedeflenen noktanın alt ve üst değerleri koyularak başarı oranı belirlenir. Şirketler arası yarışta ipi göğüslemek, belirlenen amaç doğrultusunda gösterilen azmin doğal bir sonucudur. Bu noktada hedeflerin yüksek tutulması da önemli bir stratejidir. Yüksek tutulan hedefe ulaşmak için gösterilen çaba, yapılabilecek olanın en iyisini ortaya koyar. Sadece iş hayatı ya da kişisel başarının yakalanmasında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için değişmeyen ilkelerdir bular.

Hayattan beklentilerimizin belirlediği ideallerimiz yanı sıra, birde yaşama amacımız vardır. Hayattan beklediğimiz onca şey için çabalarken, hayatın amacını bazen göz ardı ettiğimiz oluyordur muhakkak. Hayatımızın amacı inancımızın da şekillendirdiği bir olgu olsa da, insan olarak genel bir bakış açımızda olmalı hayata karşı. Bu bakış açısı din, dil, renk ve ırk ayrımı olmadan insanların hepsine karşı saygı duymakla başlar. Ardından hoşgörü, anlayış yardımlaşma ve sevgi ile örülen bağlarda insan olmanın bedelini ödememizi sağlar. Bu değerler her insanda vardır ancak iyi ile kötünün mücadelesi insanın yaradılışı ile başlayan bir süreçtir. İyi ile kötünün dengesindeki her sarsıntı toplumda kargaşaya sebep olur. Huzurlu bir birey huzurlu bir toplumun mihenk taşı olduğuna göre, içimizdeki iyiyi kötüye karşı galip bırakmamız gerekir. Bunun dışında herkes, inancının belirlediği yaşama amacına da hizmet etme özgürlüğüne sahiptir.

Artık hayatınızı şansa bırakmak istemiyorsanız amaçlarınızı belirleyin. Bırakın imkânları hayat sunsun size. Siz hayatın kavşaklarında ne yana gideceğinizi belirleyin yeter.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 203, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Koskoca Evrende Küçücük BİZ!

indir

“Bir mutluluk kapısı kapanırken öteki açılır ama bizler kapanan kapıların ardından baktıkça bunu fark edemeyiz.”

Hayat engellerle ve ardını bilmediğimiz kapılarla dolu bir serüvendir. Bunun gereği insanlar bazen sorunlarla da karşılaşabilirler. Bu sorunların boyutunu ve etki alanını da bizim değerlerimiz ve kişisel direncimiz belirler. Bu konuda bir görece söz konusu olsa da dertsiz insan olmadığı bir gerçektir. Kimileri için tuttuğu takımın malubiyeti bir sorundur, kimileri içinde çocuğunun ihtiyacı olan yeni ayakkabıyı alamamak. Fakat sorunlar küçükte olsa büyük de olsa verilen tepki genelde aynıdır; mutsuzluk, huzursuzluk ve umutsuzluk.

Bazen sorunlar beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkabilirler. Bunların etki derecesi elbette daha yıkıcıdır. Mesela sevdiğimiz bir insanın kaybı gerçekten ifade edilemez bir acı verir bizlere ve bu konuda yapılabilecek bir şey de yoktur. Ama ne var ki hayat devam etmektedir ve bizlerde hala onun birer parçasıyızdır. Biraz zaman alsa da ölümü bile kabulleniyor insan. Hepimizin bir gün öleceği gerçeğiyle yüzleşince daha kolay oluyor belki ölümün soğuk çehresine alışmak. Hayat bu kadar kısa iken çoğu üzüldüğümüz küçük şeylere anlam veremediğimiz oluyordur ama bir daldık mı hayatın akışına yine geçiyoruz kendimizden, sürükleniyoruz hayat serüvenine.

Hayat imkan basamaklarının ardı ardına sıralandığı bir labirent gibidir. Bazen girdiğiniz yolun ya da adım attığınız merdivenin sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Bunu çokta düşünmenize gerek yoktur aslında. O adımı atmadan bilemeyeceğinize ve yaşamadan da öğrenemeyeceğinize göre sadece bulunduğunuz durumu değerlendirmeniz yeterlidir. Başarının sırrı ise bir sonraki basamağa korkusuzca adım atmak ve yola devam etmektir. Attığınız yanlış bir adımın ardından korkar ve geriye bakarsanız göreceğiniz şeyler sadece geçmişin acı kalıntılarıdır. Oysa devam etmek size yeni kapılar açacaktır. Karşılaştığınız bir sorunla yüzleşirken, hayatın size sunacağı diğer fırsatları kaçırmayın. Mutluluğu tek bir şeyde ararsanız onu kaybettiğinizde yaşama amacınızda kaybolur. Kaybettikleriniz ardından ağlamak yerine yeni kapıları aralayın. Belki de karşınıza çıkacak olanlar hak ettiğiniz mutluluğun ta kendisidir.

Bizi üzen bir olay yaşadığımızda ilk sığındığımız hüzündür. Hüznü konuk edince insan, bir diğer kapıdan da mutluluğu yolcu eder. Peki ya sonra… Sonrada mutluluğun en büyük arkadaşı umut terk eder bizi, artık iyice görmez oluruz gerçekleri ve onlarla yüzleşecek bizi. Oysa ki şu koca evrende insan küçücük bir canlı. Sorunlarımızsa o koskoca evrende sadece bir yanılgı. Hayat tek bir duygudan ibaret değil elbette. Hüzünleneceğiz üzüleceğiz hatta ağlayacağız da. Onlar hayata bakışımızdaki renkler değil mi zaten. Ancak ne var ki umut denilen kapıyı kapatırsak elimizde bir tek hüznün rengi olan siyah kalır ve hayatı sadece siyah tarafıyla görürüz. O nedenle hayata bakış açınızı genişletin ve küçük şeylerin anlık hüznü dışında gülücüklerinize sarılmayı ihmal etmeyin. Hüzünleriniz ve acılarınız bazen daha büyük olacak ama bilin ki daha güçlü bir siz ve daha huzurlu bir yaşam için mücadele etmeniz gerekmektedir.

Sonu olmayan şu evrende hayatınızdaki sorunların ne kadar basit kaldığını görmeye çalışın. Hayalinizde canlandırdığınız resim karelerinin gerçeği bulması için sorun denilen engellerde fazla vakit harcamayın. Hayat kısa ve kısa da olsa yaşanmaya değer. Unutmayın şu koca evrende insan küçücük bir canlı. Sorunlarımızsa o koskoca evrende sadece küçücük bir yanılgı.

Ömer Fatih HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 129, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Küçülen Dünyamızdaki Kocaman BİZ!

“YA ÜMİTSİZSİNİZ

YA DA ÜMİT, SİZSİNİZ.

YA ÇARESİZSİNİZ,

YA DA ÇARE, SİZSİNİZ.“

Behçet NECATİGİL

Hayatımızın akışı giderek hız kazandı. Gelişen teknoloji ve iyileşen yaşam standardımız başımızı döndürecek boyutlara geldi. Özellikle iletişim araçlarındaki baş döndüren gelişmeler iletişim çağı dediğimiz bir yüzyılla tanıştırdı bizi. Bunca gelişmenin ardından da dünyamızı evlerimizin başköşelerine, hatta ceplerimize kadar taşıdık. Ve neticede dünyamız küreselleşme denilen sürecini tamamladı ve küçük bir kasaba haline geldi.

İnsan olarak yapabileceklerinizi küçümsemeyin. Dünyanın size verdiklerinden çok daha fazlısına sahipsiniz. Önemli olan bu gücünüzü kendinizde keşfetmenizdir. Bir sorununuz olduğunda yada hayat size küçük bir çelme taktığında kendinizi yalnız ve de karanlık bir dünyanın soğuk limanlarında bulabilirsiniz. Ama bunun susuzluk anında görülen serap kadar yanıltıcı olduğunu unutmayın. Vereceğiniz mücadele ile bu süreci aşacak ve hayata bakışınız bir hayli genişleyecek. Başarının, düştükten sonra kalkabilmek olduğunu anlayacaksınız. İnsan olarak dünyaya hakim olan bizler, insanlığı dahi aydınlatacak erdeme sahipken kendimiz için en iyisini yapmak inanın hiç zor olmamalı. Git gide küçülen şu dünyada kocaman bir değer olduğunuzu fark edin ve neler yapabileceğinizi bir düşünün.

Bu yeni dünya bize mutlu bir yaşamın kapılarını araladı mı sizce? O halde bir düşünelim. İletişimin bu denli baş döndürücü gelişimi, sevdiklerimizle olan iletişimizde de çığır açabildi mi? Ya da hep yapmak istediğimiz şeylere, sunduğu kolaylıklarla zaman sağladı mı? Ve en önemlisi bize sunduklarına karşılık bizden hiçbir şey çalmadı mı? Cevaplar yaşamımızın satır aralarında gizlidir aslında. Anne-babamızı ziyaretlerimizi bayramlara sığdırılmış o kısa zaman aralıklarından kurtaramadığı gibi ailemize verdiğimiz sözleri yerine getirmemiz için de bize zaman bırakmadı. Aksine sunduğu yorucu ve grileşen yaşam tarzıyla hayatın renklerini de zamanla alıp götürdü bizden. Hoş sohbetlerimizin yerini kısa mesajlar ve elektronik postalar aldı. Acılarımızı paylaşmak istediğimizde telefonumuzun kısa mesaj bölümüne sığındık. Ama farkında değildik ki bu bizi gözyaşlarımızla baş başa bıraktı. (…) Ve hep özledik… Sevdiğimiz bir insanın omzunda ağlamayı, yeşil kırlarda koşup oynamayı özledik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız o hoş sohbetlerin sıcaklığını arar olduk. Biraz düşününce, ilişkilerin bile bir kısa mesajla başlayıp yine bir kısa mesajla bittiği günümüzde özlem duyduğumuz ne de çok şey var aslında değil mi?

Peki sizce suçlu kim? Teknolojide ki bu gelişme değil elbette. Sorun bunca yeniliğin içinde kendimizi küçümsemiş olmamız ve değerlerimize sahip çıkmamamızdır. Eğer sizin önceliğiniz ailenize verdiğiniz piknik sözü değilse, elbette tuttuğunuz takımın maçına gitmek sizin için kaçınılmaz bir fırsat olacaktır. Ya da anne-babanızın ziyaretini, yoğun iş temponuz içinde ikinci planda tutarsanız, bunun için zaman bulamayabilirsiniz. Emin olun ki hayatımızdaki bunca maddi zenginliğin içinde en büyük özlemlerimiz değer görmek ve sevilmektir. Asıl zenginliğin bu olduğunu anlayamamamız da hayatın koşuşturmacası içinde önceliklerimizin yer değiştirmesidir. İşimizin ve kazancımızın amacı kendimizi ve sevdiklerimizi mutlu edecek yaşam kalitesini sağlamaktır. Eğer işinizi yaşam amacınız olarak görürseniz mutluluk gemisi limandan kalkmış demektir. Çünkü işte bir gün kaybedip sonraki gün kazanç elde etme şansınız vardır. Ama mutluluk elinizden bir kaçtımı geri getirmek imkansız olmasa bile zordur.

Bu noktada önemli bir konunun üzerinde durmak istiyorum. Hayatın iyi ya da kötü getirilerini kader diye algılamak, eksik bir kader anlayışıdır. İnsanlar akıl, irade ve vicdan üçgeninde yaşamak adına programlanmışlardır. Bu noktada kaderin tanımını kendimce yapmam gerekirse: Kader, insanların hayatları içinde; vicdan, akıl ve irade üçgeninde yapmış olduklarının ve yaşadıklarının yaratıcı tarafından önceden bilinmesidir. Yüce yaratıcın her şeyi gerçekleşmeden önce bilmesi, kudreti gereği muhakkaktır. Kader anlayışına, yaşantımız üzere her şeyin belirlenip, hayatlarımızın o çizgide başlatılması anlamını yüklemek akla aykırıdır. Bu sadece insanın sorumluluktan ve kendisiyle yüzleşmekten kaçmasıdır. Bu nedenle yaratıcının takdiri dışında hayatımızdaki başarısızlıkların altında bizzat kendimizi sorgulamamız gerekir. Anlayacağınız üzere yaşam, kendi ellerimizle yoğurup şekil verdiğimiz bir hamur gibidir. Çamurunun kalitesini yaratıcı belirler ve bize sunar. Elimizdeki hamurdan en güzelini yapmaksa bize kalır.

Ömer Fatih HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 131, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Yabancı Filmlerden… (Mete Tunç)

Adam- Küçük çocuklar öldüklerinde nereye giderler, biliyor musun..?
Kız- Cennete giderler.
Adam- Peki, itaatsiz, hilekar kızlar öldüklerinde nereye gider?
Kız- Cehenneme giderler.
Adam- Peki, bu korkunç kaderden kurtulmak için ne yapmalısın?
Kız- Sağlığımı korumaya dikkat etmeli ve hastalanmamalıyım efendim.
+++
-İsa’yı buldun mu?
-Kaybolduğunu bilmiyordum.
+++
Üç kutu. İçlerinde fındık, fıstık ve badem. Fakat etiketleri yanlış. Doğrusunu tespit için kaç kutuyu açmak gerekir?

Cevap. Bir tanesi açar, biliriz. Diğer ikisinin etiketlerini bu bilgiden hareketle değiştirince hepsi düzeltilmiş olur.

Işık geçirmeyen bir oda. İçinde bir ampul var. Dışarıda üç anahtar bulunuyor. Yalnızca bir tanesi ışığı yakmaktadır. Onun hangisi olduğunu, odaya girdiğimizde nasıl anlarız?

Cevap: 1.yi aç, bir süre açık bırak sonra kapat. 2.yi aç ve odaya gir. Lamba yanıyorsa 2. Eğer yanmıyorsa, ama lamba sıcaksa 1. Yanmıyorsa ve soğuksa 3.
+++
Genç adam babasını ziyaret eder. Bir de ne görsün: yeni ayrıldığı kız arkadaşı yarı çıplak orada… Babasına kızar… Barda bir arkadaşı, durumu o da öğrenmiş ki, “babanla kanal arkadaşı olmuşsunuz” der!

Fakirin suali: Anne-kız ve erkek arkadaş mevzu bahis olursa!?..
+++
Richard Gere jinekologdur. Orta yaşlı bir kadın, sadece ‘pozisyon almak’ ve ‘göstermek için’ sıklıkla muayeneye geliyor. Jinekolog bunun farkında. Lisanı üslupla bir iki laf ediyor.
+++
Genç, eski bir asker intihar edecektir. Sevgilisi onu terk etmiştir. Başrollerdeki kadın ve erkek onu görürler. Kadın, “bundan sonra ne olacağını merak etmiyor musun” der. Bu soru-telkin genci intihardan vazgeçirtir…
+++
Kız, oğlandan hoşlanmakta. Acaba oğlan da ondan hoşlanmakta mıdır? Kız, oğlana sorar:

“Can you tell when a girl is thinking how much she likes you wondering if you like her, thinking how important it is how you fell before she says anything more about how she fells about you because she’s already saying how she fells in her own way?”
(Bir kız sana baktığında ve senden çok hoşlandığını düşündüğünde senin de ondan hoşlanıp hoşlanmadığını merak ettiğinde ama bu kız seninle ilgili duygularını sana söylemeden önce senin de ondan ilgilendiğinin ne kadar önemli olduğunu düşünüyorsan ne tür bir plan uygularsın?)

Oğlan anlayamaz! Sorunun tekrarını ister. Kız tekrar etmez.
+++
İki (Avrupalı) genç Türkiye gezisinden yeni dönmüşler. Karşılıklı olarak garip sesler çıkarıp şakalaşıyorlar. “Uyanık seyirci” anlıyor. Bir şeyi taklit ediyorlar: Türkiye’de uyanıksalar (ve uyuyorlarsa da sesiyle uyandırması halinde) günde 5 kere maruz kaldıkları (hoparlörlü ve kötü yorumlu) kerih ezanı!
+++
Michael Cane ajandır. Gece vakti metro vagonundadır. İşler yüzünden sıkıntılıdır. Vagonda iki beyaz (serseri) genç ve zenci bir genç kız da vardır. Gençler kızı sözle ve elle tâciz ederler. Ajan olanları soğuk bakışlarla, sâdece izler… Metro treni durakta durur, kapılar açılır. Ajan vagondan inmeden evvel iki gence bir girişir ki, birer hamlede (kafa ve dirsek), ikisini de, ağızlarını-burunlarını kırarak kanlar içinde yere serer!
+++
10 yaşlarındaki erkek çocuk 15 yaşında bir kıza ‘aşıktır’. Kıza yakınlaşmak için bir yol düşünür. Pasta alıp ona verecektir. Pastayı alır, evlerine çıkar… Kız, annesi tarafından yıkanmaktadır. Kapıda bekler. Beklerken pastaya bakmaya başlar. Sonra kenarlarındaki kremayı diğer elinin parmaklarıyla sıyırıp yer. Kızın banyosu bir türlü bitmez. Çocuk bir kapıya bakar bir pastaya. Nihâyet büyük bir iştahla pastaya yumulur!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7909, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Osmanlı-Türk Müziği (Mete Tunç)

Ekseriya TRT’deki müzisyenlerden duyardım, duyarım: “Türk halk ve türk sanat müziği aynı müziğin iki ayrı koludur.”(!) Daha iyi bir dinleyici olduğumdan itibaren bu tezi sorgulamaya başlamıştım. Osmanlı-türk müziğindeki türkü formundaki şarkılar-makamlar için, evet… Fakat diğerleri; hayır. Bir başka cihet de şu: Sanki tek bir tür etnik müzik varmış gibi telakki ediliyor. Oysa, hem etnik farklar hem Türk-etnik bile olsa yöresel-bölgesel değişiklikler… Hülasa ‘aynı damardan geliyor’ şeklindeki bir söz, safsatadır…
+++
Erol Sayan bir koroyu çalıştırıyor ve (herhalde Gazi Üniversitesinde) konser veriyorlarmış. O konserde, bakan Ali Naili Erdem, türk müziği konservatuvarının kurulma kararının çıktığını açıklamış. Salonda ağlayanlar olmuş. 1975.
+++
Türk Sanat müziği yerine, bu müziğin Osmanlı devirlerinde neşvünema bulması, 19. Yüzyılda zirveye ulaşması, Cumhuriyet devrinde yapılanların oradan tevarüs etmesi sebebiyle ‘Osmanlı-türk müziği’ tabirini önermiştim.

05.06.2012 tarihinde, TRT Okul’da bir müzik profesörü, Cem Behar, bu müziğin gelişimini (16. yüzyıl ortasından itibaren özgünlük kazanmış) anlattı ve aynen yukarıdaki tabiri kullandı.

Hoca, Yavuz’un (1465-1520) İran seferinden sonra İstanbul’a getirilen İranlıların müzik konusunda yabancılık çekmediklerini, ama IV. Murat’ın (1612-1640) Bağdat seferinden sonra gelenlerin bambaşka bir müzikle karşılaştıklarına dair bilgiler olduğunu; müzikteki ve dildeki tekamülün ve özgünleşmenin İstanbul’un fethinden sonraki 100 yıl zarfında gerçekleştiğini vurguluyor.

Profesör, dönemlerin nota sistemleriyle beste bırakanların Leh asıllı Ali Ufki (Alberto Bobevio Leopolitano Bobowski, 1610?-1675?) ile Romanya asıllı Kantemir (Dimitrie Cantemir, 1673-1723) idiği bilgisini veriyor.

C. Behar, Buhuruzade Mustafa Itri (1640-1711) ve Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846) isimlerinde geçen ‘zade’ soyluluk ibaresinin zamanlarında kullanılmadığını, ‘Buhuroğlu’ ve ‘Hamamcıoğlu’ dendiğini, adı geçen tabirlerin sonradan yakıştırıldığını söyledi.
+++
Thevenot Seyahatnamesi kitabında, 1655 tarihine tekabül eden İstanbul günlerini anlatırken Thevenot, Osmanlıların farsçayı cehennemde kullanılan dil olarak telakki ettiklerini ama “şiirlerinin ve şarkılarının en güzel bölümü farsçadır,” ve “Türk şiirleriyle şarkılarının en güzelleri bu dilde yazılmıştır” diyor (s.74, 236). Bunu okuduğum zaman şaşırmış, anlamlandıramamıştım. C. Behar’ın söyledikleriyle her şey hemen hemen yerine oturdu.

“Hemen hemen” diyorum; zira (bestekar) Ali Ufki’nin bıraktığı güfteler türkçe değil mi? Bazıları mı? Veya bazı türler mi?.. A. Ufki, türk bestelerinin yer aldığı eserini (Mecmua-i Saz ü Söz) 17. yüzyılın ilk yarısı bitmeden kaleme almış…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 31726, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

İnançlar Manzumesi ve Felahı Beşeriyet (Mete Tunç)

Aşağıdaki, iman listesidir. Elbette eksiktir, çok daha fazlası vardır…

Allah’a (islamiyete)
Mesih’e (hristiyanlığa)
Yahve’ye (museviliğe)
türlü evsaftaki tanrılara-meleklere
animizme
ateizme (tanrı inancına/kavramına reddiyeye)
bilinemezciliğe (agnostisizme)
yaratan ama karışmayan bir tanrıya (deizme)
astrolojiye-astrologlara
kadim (gizli) ‘ilimlere’
bilime (soyut matematiğe/denklemlere, paradigmaya, ideolojilere/felsefeye, varsayımlara, düşünce deneylerine, fantezilere, modellemelere dayanan teorilere -evrim, büyük patlama, kuantum, Higgs parçacığı…-)
medyumlara
meditasyona
Buda’ya
Konfüçyüs’e
Şintoizm’e
evliyalara-azizlere
şeyhlere
tasavvufa-tarikatlara
kerametlere
mucizelere
nirvanaya
dünya dışı -akıl ve beden sahibi- varlıklara
ruhlara
cinlere/perilere
telekineziye
telepatiye
büyüye-büyücülere
rüyalara
Marduk’a
Atatürk’e (Kemalizme)
nazara
altıncı hisse (önseziye)
uğura-uğursuzluğa
sosyalizme/komünizme
komplo teorilerine
padişahlara
devri daim makinesine
Matriks’e
zamanda yolculuğa
sırlara
tılsımlara
muskaya
durugörüye
harflerden mana-sonuç çıkarmaya
reenkarnasyona
bilinen tarih öncesinde medeniyet olduğuna
Ali’ye (‘halife’)
kuantum düşünce’ye
kelebek etkisi’ne

“İnsanlık, inançlardan özgür kalınca, kurtulunca barışa, felaha erecektir” nevinden sözler iddialıdır ama daha ziyade beklentiyi, hatta ‘inancı’ yansıtmaktadır…

Her insanın ve cemaatin, inancını veyahut görüşünü; hayatı, onuru, hürriyeti, vicdanı, adaleti, emeği gözetir ve özeleştiri yapabilir ve tenkidi kabullenir, nükteye-mizaha katlanabilir biçimde yaşaması hedeflenmelidir. O zaman barıştan ve belki kurtuluştan söz edebiliriz. Ve ancak o vakit kahir ekseriyeti ile insanlık, yer aldığı ‘iman-imansızlık’ eksenini mülahaza edip başka bir mecra da bulunduğunun farkına varmaya başlayabilecek ve fakat felahın sade buna bağlı olmayabileceğini anlayacaktır… Bu bir inanç değildir; bir savdır, ümittir!

Haşiye. ‘Listedekilerin bazıları iman mıdır ki,’ diye sorulabilir. O görüşlerin sahipleri (çoğu); sorgulama ve mukayeseden müstağni idikleri, tarih ve kronolojik tarih bilgisine malik olmayışları, tezlerini yanlışlayan sayısız gözlemi-veriyi-belgeyi-delili-tutarsızlığı yok saymaları, ciddi kitap oku(ya)mamaları, ‘vecd’ halleri, itiraza değil serdedene yoğunlaşmaları, olmayanı-yapılmayanı-söylenmeyeni olmuş-yapılmış-söylenmiş farz etmeleri, manalar-sözler-anekdotlar-kitaplar uydurmaları, savundukları/reddettikleri hakkında kızgınlıktan-nefretten beslenmeleri gibi hususiyetleri (kimi maddeler/insanlar için bazıları, kimileri için ise hepsi) dikkate alındığında, iman sahibidirler. Mamafih, müdafaa ve adına muharebe ettikleri de (onlara bakıldığında) imandır! Nitekim mezkur kişiler, tezlerini/fikirlerini ‘inanıyorum’ diyerek anmakta beis görmemektedirler!

(21.09.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29185, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar VII (Mete Tunç)

Güneş tutulmasında ay dünya ile güneş arasında. Ay tutulmasında dünya güneşle ay arasında. Bu tutulmaların, bilhassa birincisinin, dünya ile güneş arasındaki mutat çekime bir tesiri olmuyor mu? (Basitçe ifade edersek, bazı ‘graviton’ların önü kesiliyor…). Olmuyor veya pek olmuyor ki dermeyan edilmiyor, hiçbir şey hissetmiyoruz.
+++
Neden Hıristiyan Değilim, Bertrand Russell, Çev. Ender Gürol’de Russel, 1900’lerin başlarında, İngiltere’de dünyanın düz olduğu savıyla kurulan bir dernekten bahseder. Bir albay, dernekteki toplantıda, dünyanın etrafını dolaştığını.. belirtir… İddia sahipleri ikna olmazlar…
İman saplantılı insanlar sadece bu coğrafyadan değil, bilim merkezlerinin birinden, sanayi devriminin başladığı yerden bile çıkmış, çıkıyormuş!
+++
“Açıklamak ne kadar zor olsa da güzelliğe karşı estetik bir duyarlık bilim insanları ve matematikçileri motive eden güçlü bir etken olmuştur. 20. yüzyılın en büyük matematiksel fizikçilerinden Paul Dirac “İnsanın denklemlerinin güzel olması, o denklemlerin deneylere uymasından daha önemlidir.” diyecek kadar ileri gitmişti. Belki aşırıya kaçan bir görüştü, ama Dirac bunu söyleyebilecek çaptaydı: Ne de olsa kendisi kuantum mekaniği tarihindeki en önemli olaylarından biri olan bir denklem bulmuştu.”[!!!]
(Matematik, Tony Crilly)
Lafa ne gerek; Batı’da bilimin (temel bilimlerin veyahut soyut matematiğe dayanan bilim dallarının, diyelim) ne idiğinin sarif ifadesi!
+++
31.12.2013. 22.30 suları… Kırmızı renkli, jüpiter büyüklüğünde bir cisim semada. Uçak mı? Değil, dakikalarca, neredeyse sabit kalıyor. Bahçedeki ağaç yüzünden hareketini, yörüngesini tam olarak tespit edemiyorum. Soluklaştı, ilk gördüğüm yerden farklı bir konumda, fakat çok uzak olmayan bir noktada gözden kayboldu. Yine bir uydu.
+++
25.02.2013. Pazartesi. 21.45. Doğu-batı yönü. Kırmızı bir ‘bulut’. Büyüklük: venüs’ten 3 kat büyük. Motor sesi vardı sanki. Fakat yanıp sönen kırmızı-mavi/yeşil ışıkları yoktu. Uçak hızı ile ilerliyordu. Güzergahı üzerinde jüpiter büyüklüğünde, gezegen biçiminde, yine kırmızı bir cisim görüldü. Jüpiter’in olduğu konum civarındaydı. Mars mıydı; hayır. Bulutla kırmızı cisim çarpışacak mıydı?! Hayır, bulut ona vardığında cisim neredeyse helezonik bir yörüngeyle ve hızlı biçimde ‘fırlayıp’ uzaklaştı ve kayboldu. Bulut bir süre daha yoluna devam etti ve kayboldu… Bunu ‘çözemedim’.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 31113, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Halef-Selef’ler: Nataşalar-Haraşolar (Mete Tunç)

1997-1998. … bir otel… sakinleri “nataşalar”dır. Kimi semt mukimlerince şikayet edildiği söylenmektedir. Birkaç müşahede:

Siyah, uzun-düz saçlı, beyaz tenli, düzgün yüz hatlarına sahip ve makyajı kusursuz, orta-uzun boylu, fiziği mükemmel, 25 yaşlarında bir kadın sokak boyunca yürüyor. Bir genç adam, onu ima ederek, “iş’e gidiyor” diyor!

Zayıfça, sarı saçlı bir kadın Tofaş tipi otomobillerden birine biniyor, ön koltuğa oturuyor. Arabada üç genç erkek var. Arkadakilerden biri en gençleri! Araba hareket edince, yerinde adeta hoplayıp, sağ kolunu koltuğun üzerine atıyor. Bu hareketleriyle, içinden ne geçtiği okunabilir: ‘Kaç zamandır hayal ettiğim, olacak mı olamayacak mı, diye beklediğim şey oluyor lan; yaşasın!’

Bir Mercedes. İçinde, esmer, zayıf-uzun yüzlü, 40 yaşlarında, koyu ceketli, kravatlı, duygularını ele vermeyen mimikleri haiz, … müteahhit olması muhtemel bir adam. Otelden bir nataşa çıkıyor ve arabaya biniyor. Bu nataşa büyük ihtimalle fazla yorulmayacak; çünkü adam, seksi sadece ‘birleşme’den ibaret zanneden bir tipe sahip!

Güneşli bir bahar günü. Otelin uzun-dar balkonunda 10-15 nataşa yan yana yere oturmuş, güneşleniyor, şakalaşıp gülüşüyorlar…
+
O günlerde bir profesörün bütün parasını-mülkünü bir nataşaya kaptırdığı, buna rağmen ‘helal olsun, çok iyiydi ya’ dediği rivayet edilmektedir!
+
Bir Karadeniz ilçesindeki kadınların şehirlerine gelen nataşaları kovdukları, orada barınmalarına izin vermediklerini irat edilir.
+
… Salonda dört adam var. Beşincisi bir genç kadınla geliyor. Dört’ten biri, kalmayacaktır, kadının hemen hiç konuşmadığını fark ediyor. Birkaç kez göz göze geliyorlar (Bilahare, kadının bakışının, onu ‘grupta’ sanmasından kaynaklandığını anlıyor.). İlk dört’ün birisi ev sahibidir; kadına “başka yere gitme, sadece buraya gel” demesiyle, ‘gözlemci’ nihayet vaziyete vakıf oluyor: Kadın nataşadır; onun gitmesini takiben ‘çalışmaya’ başlayacaktır!
++
Toplumumuzda 90’larda başlayan nataşa derdi, 20 yılı aşkın süredir devam etmektedir…

1917 Rus devriminden sonra ülkeden kaçan Çarlık yanlıları (Beyaz Ruslar) İstanbul’a da gelmişler. Sayıları binleri-onbinleri bulmuş… Büyük ekseriyeti birkaç yıl kaldıktan sonra başka ülkelere azimet etmiş…

Fakirin yukarıda yazdığı, 90’lara ait birkaç rivayet-haber ve gözleminin ardından, takriben 75 sene önceki mümasil ‘dertleri’, bir usta kalemden, Refik Halid’den okuyalım:

“… Haraşoların derdiyle insanlar nasıl yandı, kavruldu, bunu deniz kenarlarının dilleri olsa da anlatsalar! Kim bilir kaç genç Florya Kumsalı’ndan Kalamış Körfezi’ne kadar o upuzun mesafeyi grupta ve mehtapta dalgalardan teselli aranmak, mahzun gönüllerini avutmak ve feryatlarına germi vermek için gezdiler, o yerlerde ağladılar, kaç kişi kaçar defa o yerlerde intiharı düşündüler ve inlediler.

Acaba kaç erkek Haraşolar yüzünden karısından ayrıldı? Kaç nikah bozuldu ve kaç nikah tecdit olundu? İstanbul kısmının Haraşoları herhalde ufak tefek, kırık dökük bin kadar hanenin satılmasına, Beyoğlu’ndakiler ise heybetli, azametli bin konak, apartman ve köşkün elden çıkmasına sebep olmuşlardır. Bunu, imkan olmalı da defter-i hakani senetlerine sorabilmeli! İmkan olmalı da akşamları evlerine dönen erkeklerin dimağlarında geçen düşünceleri sinema perdesinde seyreder gibi temaşa edebilmeli: Yüzde yetmiş beşinin kafasında bir Haraşo’nun hayali çıkar!..”
(Haraşoların Azimeti Münasebetiyle, Aydede, 10 Nisan 1922)
(Aydede 1922, Refik Halid Karay, İnkılap Yayınevi)
++
Hülaseten, sadece isim(leri) değişmiş: “Haraşo” imişler (selef) , “nataşa” (halef) olmuşlar!

Not: Şunu kaydetmek mühimdir: 1990’larda, 2000’lerde ve halihazırda, 1917 sonrasından farklı olarak onbinlerce evlilik vuku bulmuş ve bulmaktadır. Gelinler, artık yukarıdaki bağlamda ele alınamaz ve o sıfatlarla isimlendirilemezler; zira türktürler, türk olmuşlardır. Böyle evliliklerden doğan çocuklar, hem türkçeyi hem annelerinin dilini-harsını iyi derecede öğrenip yetişirlerse; ülkemize, toplumumuza, kültürümüze, bilimimize ve dünya barışına çok fayda sağlayacak şekilde görevler yapabilir, çalışmalarda bulunur, eserler meydana getirebilirler. (Bu vesileyle, sitemizdeki iki zarif ‘yeni türk’e ve onların şirin evlatlarına sevgilerimi sunuyorum.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 19490, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar V (Mete Tunç)

“Osmanlı döneminde yaşayanlar nasıl konuşurdu?” sorusuna verilen cevap (‘Arapça-Farsça –kökenli- kelimelerin ve terkiplerin bolca olduğu bir dil konuşurlardı.’), çocuk ve genç yaşlarımda kafamı karıştırırdı: Yaşlı insanlarda bunun izlerini neden görmüyordum? Velev karma bir dil olsun, böyle bir dili konuşmak bilgi, kültür gerektirirdi; neden toplumda bunun yansımaları bulunmuyordu?.. Okuyup dinleyince öğrendim ki, yukarıdaki; basit, akılsız, ahmakça bir propaganda söylemi imiş. Neyin ne idiğini buraya yazmayayım; bilen biliyor, bilmeyen araştırsın efendim… Garabet şu ki, benden bir nesil büyük birisi geçenlerde aynı iddiayı serdetti; edebimden saçmaladığını söyleyemedim!
+++

“İlericilerin” bayrak kelimeleri idi, “olanak”, “karşın”, “gereksinim” vs. Aslında onlar da “gericiler” gibi (iddia edilenin aksine) çok okumazlardı; bu yüzden bazen yanlış yerde kullanırlardı o kelimeleri. Bunlar, dili nasıl fakirleştirdiklerini, kültürü-düşünceyi nasıl katlettiklerini fark edemeyecek, öngöremeyecek kadar bağnazdılar (Yukarıdaki cümleler, iki-üç nesil için geniş zaman kipiyle ifade edilebilir.). Şaşırtıcı olan, böyle necis, iğrenç kelimelerin, günümüzde bazı “muhafazakar” denilen kişiler tarafından da kullanılıyor olması.
+++

Dilimizdeki Arapça-Farsça tamlamalar 100 küsur yıl evvel terk edilmeye başlanmıştı ki (yazılı) Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir adımdı. Lakin, mezkur tamlamaların bazıları bugün de bilinir: sinei millet, alameti farika, hüsnü kuruntu… Bunlar dilimize zenginlik, estetik (şiirsellik, melodi) katmaktadır; unutulmamalı, istimal edilmelidir.
+++

Dil hususundaki şehir efsanelerinden, yani dil palavralarından biri, dünyada 250 milyon kişinin Türkçe konuştuğudur. Bu, sadece, ‘yakın-uzak falan lehçelerin (“dillerin” denirse yanlış olmaz) ortak-üst bir dil kökenine bağlı olduğu’ çerçevesinde doğrudur (Bu durumda dahi 250 milyon sayısı abartılıdır.)… Türkiye alfabesine yeni Azerbaycan abecesindeki harfler ilave edilirse, Türkmenistan ve Özbekistan (herhalde) bir-iki ilave ile Azerbaycan alfabesini esas alırlarsa (alsalardı), Avrupa’dan Çin’e kadar, çevre ülkelerde yaşayanlarla birlikte, (mübalağasız) 150 milyon kişi, en fazla üç aylık eğitimle birbirlerini anlar, yazılanları okur hale gelirler(di) (Hatta bir-iki yüzyıl içinde yeni bir ulus ve müşterek bir dil ortaya çıkabilirdi.). Bunun, sayı ve coğrafya dikkate alınırsa, sözkonusu ülkelerin kültürlerine, ekonomilerine, maariflerine vs. ne kadar faydalı olacağı açıktı(r)… “Ortak alfabe projesi”, adı geçen ülkelerin, bilhassa son ikisinin müstebit, bi-akıl, vizyonsuz iktidarları yüzünden hayata geçememektedir, geçememiştir.
(Not. Yukarıdaki hayal siyasi değildir, yani “Turan mefkuresi” kapsamında değerlendirilemez; çünkü fakir, muhayyel ulusu ve dili, kutsiyet atfetmediği  “Türk” ve “Türkçe” namları ile isimlendirmeyi şart görmemektedir. Türk-Türkçe isimleri kabul ve istimal edilse, tarihi zaviyeden yanlış olmaz, hatta doğrusu budur; bunu da teslim etmek gerekir.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33570, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.