BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Sorunlarla Mücadelede İçsel Savaş Taktikleri

5db48d9e71add5a2050b8928fee0f353_1312632246

“Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer, ne var ki, yapmadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur”

Sydney J. Harris


Bir sorunla karşılaştığımızda zihnimiz o sorun üzerine gitmeye odaklanır. Ancak bu süreçte çoğu zaman, farklı çözüm yolları içinde kaybolur ve sorunun asıl çözümünden uzaklaşırız.  Düşündükçe daralan çözüm yolları ve ardından ne yapacağımızı bilememenin verdiği yorgunlukla umudumuzu yitiririz. Böyle durumlarda paylaşımda bulunmak hem rahatlamamız hem de çözüme ulaşmamız adına içsel bir ihtiyaç haline gelir.

Kişiliğimizin çok boyutlu yapısı içinde sorunlarla mücadele edecek birçok tarafımız vardır aslında. Benim de kendi geliştirdiğim bir yöntem var ki; o da kağıt üzerinde sorunları sıralayıp, gereken çözüm yollarını üretmektir. Birçok kişisel gelişim kitabında bu ve bunun gibi kişisel mücadele yöntemlerini gördüğüm için bu yöntemi sizlerle rahatlıkla paylaşabilirim. Denediğinizde sorunlara karşı karmaşık ve de çaresiz bakış açınızın değişeceğini göreceksiniz. Sorunlarınız gözünüzde boyut kazanması ile birlikte artık sıkıntınızı kağıttaki karalamalarınızda bırakıp, çözüme ulaşmak adına harekete geçeceksiniz. Bunu çok sık yapmanıza gerek olmadığı gibi, özellikle sorunların üst üste gelip, stresin doruklarına çıktığınız dönemlerinizde yapmanızı önemle tavsiye ederim. Bu uygulamanın verdiği rahatlığın temelinde iki husus vardır. Birincisi paylaşım isteğinize cevap bularak içinizi dökebilmeniz, ikincisi de sorunlarınıza karşı genel bir bakış açısı geliştirerek, sorunlarınızın hayatınızdaki küçük ve geçici olumsuzluklardan ibaret olduğunu anlamanızdır.


Çoğu zaman düştüğümüz en büyük yanılgı, sorunlara karşı gözümüze çektiğimiz at gözlükleri ile hayata bakışımızda boyut kaybına uğramamızdır. Sıkıntılı dönemlerimizde bu boyut kaybıyla yüzleşmenin bir diğer yolu da belli zamanlarda durum mahkemeleri yapmaktır. Mesela gün içinde bir otuz dakika ayırın ve sorunlarınızı enine boyuna irdeleyin. Bu süreç içinde sorunları değil onların çözümü ile ilgili ne yapabileceğinizi düşünmeye çalışın. İş ile ilgili bir olumsuzluk canınızı sıkıyor diyelim. Kafanızı yoran bu sorunla ilgili; bu çıkmaza nasıl girdiğinizi, bu durumun kariyerinizde yada hayatınızda bırakacağı olumsuz etkiyi, çevrenin bu konuyla ilgili eleştirilerini, aslında bunları hak etmediğiniz düşüncesini kafanızda yormayın. Bunun yerine , “Bu duruma geldim ama bu benim için iyi bir deneyim olacaktır, şimdi bu durumdan nasıl kurtulabilirim.”gibi düşüncelerle üretken olmaya çalışın. Bu sizi çözüme daha rahat ulaştıracaktır. Bütün bu değerlendirmeleri yapın ve otuz dakikanın ardından kendinizi sorundan ve stresten sıyırarak aldığınız kararları hayata geçirmeye gayret gösterin. Bu değerlendirmeyi yapmanız sizi gün boyunca kısır bir döngüde düşünmekten alıkoyacaktır. Aslında dalgın ve düşünceli olduğumuz bu dönemlerde sorunları o kadar dar bir bakış açısı ile ele alırız ki düşündüklerimiz aslında aynı şeylerdir. Fikir üretmek yerine, duyduğumuz kaygılar ve endişelerle yüzleşiriz. Gerçekleştirdiğiniz bu olay mahkemesiyle amaç, sorunların enine boyuna değerlendirmesini yapıp neler yapabileceğiniz konusunda mücadeleci tarafınızı uyandırmanızdır. Böylece de sorunları gününüzün tamamına yaymış olmazsınız.


Kişisel gelişim ve de psikoloji üzerine yazılıp çizilmeyen kitap, üzerinde durulmayan konu neredeyse  kalmadı diyebiliriz. Benim yaptığımsa beklide hepinizin bildiği birçok konuda sizleri harekete geçirecek motivasyonu sağlamaktır. Bazen kendimizi yenilemek ve harekete geçmek adına bir destek ararız. Bu bazen bir arkadaşımızın bize verdiği destek ve rehberlik olabileceği gibi bazen de okuduğumuz bir kitap olabilir. Bu yazıda ise her ikisini de sunmak istedim sizlere; bir dost sıcaklığında size destek olmak ve huzura giden yolda rehberlik etmek. Yaptığım bu tavsiyeleri bir dost tavsiyesi olarak hayatınıza geçirmeye çalışın. Değişimin ve yenilenmenin kaynağını kendinizde bulacağınızdan kuşkunuz olmasın. Biliyorum! Çünkü ben de aynısını yaşıyor ve aynı yolla kendimi tekrardan keşfediyorum.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 22405, bugün ise 283 kez görüntülenmiştir.

Yılbaşı Eğlencesine Dair (Mete Tunç)

Yılbaşı kutlamalarına dair bilgi, gözlem, fikir ve tekliflerim şöyledir:

• Noel yortusu (25 Aralık) pagan kültürden hristiyanlığa eklemlenmiş ritüellerdendir. Miladi yılbaşı kutlamaları ise Avrupa’da doğup neşvünema bulan bir gelenektir. Her ikisi; ibadet, ailenin bir araya gelmesi, Noel-yılbaşı şarkıları, konserler, hediyeleşme, eğlenceler, Noel baba, hindi, ağaç (çam) süslemesi gibi unsurlarla birleşmiştir. Avrupa ve Amerika’da edebiyatta, sanatta, sinemada.. kullanılan namütenahi kaynaktır.
• Batı teknolojisi ve kültürü 19.yy’dan itibaren dünyaya hakim olmuştur. İç dinamikleriyle modernleşemeyen, kendini yenileyemeyen, yaratamayan Doğu, Batı’yı taklit edegelmiştir. Yılbaşı kutlamaları da bunlardan biridir.
• Müslüman dünyasında kadın-erkek-çocuk/genç-yaşlı bir arada eğlenme alışkanlığı yoktur…
• Müslüman dünyasında içki içme adabını haiz insanlar azınlıktadır…
• Eğlenmek bir ihtiyaçtır. Müslümanların miladi yılbaşını kutlamaları: yemek, hediyeleşme, eğlenceler… faydalıdır, ailevi ve sosyal bağları güçlendirir.
• Eğlenmek cihanşümuldur. Mesele kutlamanın mahiyetindedir, içinin nasıl doldurulduğudur.
• Caddelerinde, AVM’lerinde ‘Noel baba’ların dolaştığı, evlerinde hindilerin pişirildiği, süslemelerinde-eğlencelerinde.. en ufak yaratıcılık emaresi görülmeyen toplum milli değildir, mukallittir, maymundur.
• Hindi yerine kaz önerisi yerindedir (Ete düşkün insanlar için.). Başka yerli-milli seçenekler de bulunabilir.
• Noel baba yerine ‘Ayaz Ata’ teklifi de güzeldir. Bir de veyahut münhasıran ‘ana’ olsa (Kibele!) daha muvafıktır. Ata veyahut ana, hediye getirmek yerine masal anlatsın, öğütler versin, sevgi-şefkat-umut.. timsali olsun.
• Süslemelerde özgünlüğe önem verilmelidir. Milli simgeler istimal edilebilir.
• İnsanlar (her cins ve yaştan) meydanlarda ve bilumum kamu sahalarında toplanabilmeli, birlikte şarkılar-türküler söylemeli, milli oyunlar oynamalıdır. Buralarda geceye özel üretilen ‘yılbaşı şerbeti/şerbetleri’ içilmelidir. Bu toplanmalardan amaç gülmek, neşelenmektir, ama asıl içtimai dayanışma ve güven olmalıdır.
• İnsanlar o gece (ki milli-dini bütün bayramlara da teşmil edilmelidir) geleneksel veyahut modernize edilmiş yerli-milli kıyafetler giymelidir.
• Edebiyle içmeyenlere, içen-içmeyen insanları rahatsız edenlere iltimas gösterilmemelidir.
• Yeni, yerli eğlence biçimleri yaratılmalıdır.
• Müslümanların Noel yortusu yerine ikame ettiklerini sandıkları peygamberlerinin doğum gününü kutlama ‘aksülameli’ eğlenceye alternatif değildir. Kimi hocaların yılbaşı gecesi ‘senenin muhasebesini yapmak’ önerisi ise komiktir.
• Türklük konusunda güya hassas olanlar, her şeyiyle Batılı (‘emperyalist’) eğlencelere müdavimlikleri ve abes kutlama savunmalarıyla pek çok tutarsızlıklarından birini daha sergilerler.
• Yukarıdaki tarzda kutlamanın, eğlencelerin yılın başka bir gününde yapılmasında beis yoktur.
• Doğu ve hususen müslüman dünyası; yılbaşı ve sair kutlamalarında, eğlencelerinde ve onlardan üretilecek edebiyatı, sanatı, sineması.. ile imrenilecek, hayranlık duyulacak, örnek alınacak bir özgünlüğü hedefleyip teşkil edebilmeye başlaması halinde uyanmanın, kalkınmanın bir işaretini veriyor olacaktır.

Hakirül fakirül pür taksir sorgutçu mezkur hususta ümitvar değildir; sadece keyfiyeti arz etmiş, tarihe not bırakmıştır.

(31.12.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 2708, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Akılcı Tartışma Stratejisi

aed93de3f6ff3ef6defe09aed68ee01c_1312633895

Düşündüğünüz / Söylemek istediğiniz / Söylediğinizi sandığınız / Söylediğiniz / Karşınızdakinin duymak istediği / Duyduğu / Anlamak istediği/ Anladığını sandığı /Anladığı… Arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.                       (Sylviane Herpin)

Bazen insanlarla iletişim kurarken çıkmaza girip tartışmalar yaşamamız hayatın içindeki çok sesliliğin doğal bir sonucudur. Ancak önemli olan bu tür durumlarda en yapıcı ve açık ifadeyi belirlemektir. Bir taraftan karşımızdaki insan kabullerine karşı saygı duyarken öte yandan da kendi bakış açımızı anlatmak sandığımız kadar kolay olmayabilir. Karşımızdaki insanın düşüncesini ve bakış açısını görmezden gelip sadece haklı olmanın katılığı ile insanlara yaklaşırsak hem kendimizi ifade edemeyiz hem de karşımızdaki insanın ön yargılarına yenilerini eklemiş oluruz.

Bazen bulunduğumuz herhangi bir tartışma durumunda konunun karşı taraf için haklı yanlarını görmezden gelip, sadece haklı olduğumuz yargılar üzerinden konuya yaklaşırsak hata ederiz. Çünkü bu hem kendimize karşı objektif olmamıza hem de karşımızdakini ikna etmeye ve ortak bir anlayışta buluşmaya engeldir.

Bu tartışmalar özel yaşamın bir parçası olduğu gibi iş yaşantımızda da karşımıza çıkan bir durumdur. Bu tür durumlar doğru bir tavırla ve yapıcı yaklaşımla başarıya dönüştürülebilir. İş yaşantınız gereği girdiğiniz bir tartışma ortamında takınacağız tavır, özel yaşamınızdaki tartışmalardan farklı olmalıdır. Özel yaşamınızdaki tartışmalarda duygusallık ve paylaşım ön plandayken, iş yaşantınızda strateji ve ikna edici olma ön plandadır. Ortak nokta ise her ikisinde de amaç uzlaşıdır. Daha doğrusu amaç uzlaşı olmalıdır. Ama maalesef bu iletişim çağında kitle iletişim araçlarındaki baş döndürücü gelişmelere rağmen iletişim kurmak notasında oldukça yetersiziz. Tartışma uzlaşı değil de haklı çıkma üzerine gelişince olaylar sonunda içinden çıkılmayacak hal alır. Çevrenizde bu tür durumları yaşayan kişileri dinlediğinizde her iki tarafta kendine göre haklı gibidir. Ve çoğunlukla da her iki tarafında haklı tarafları vardır elbette. Sorunsa ortak haklılıkların içinde yanılgılarından ve hatalarından doğru bir iletişimle sıyrılamamış olmalarıdır.

İletişim kurarken en büyük hatamız ön yargılarımızdır. Ön yargılarla ilgili temelin bir fıkrası vardı.

Temel hayvanat bahçesinde gezerken açık bulduğu bir kafesten içeri dalmış.
—Hoop! Dur, ne yapıyorsun? Orası aslan kafesi… diye bağırmışlar. Temel geri dönmüş ve kızarak: —Sankim aslanunuzi yedük. J

Önemli olan ne düşündüğünüzden çok düşündüğünüzü nasıl ve ne kadar ifade ettiğinizdir. İnsanların düşüncelerinde farklılık gösteren dünyaları çoğu zaman birbirine yabancıdır. Bu düşünde dünyasında uzlaşmakta karşılıklı anlayış içinde elbette mümkündür. Yeter ki nereden yaklaşmanız gerektiğini bilin.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5526, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Sorunumuz Evvelemirde Alfabe Değil Dildir (Mete Tunç)

• Dil, donanımlı zihinler ve maharetli ellerden çıkarsa kıymet ve letafet arz eder; alfabe ise lisan için sadece bir araçtır. ‘Çağdışı-çağdaş’ tasnifi yanlıştır; her türlü alfabeyle medeniyet yaratılmıştır. Kutsiyeti yoktur; insan icadıdır.
• 200 yıllık Selçuklu (ki bürokraside farsça kullanılıyordu) ve beylikler dönemlerine ait türkçe metinler (yazılmışsa) günümüze gelememiştir. Devleti Aliyye (Osmanlı Devleti) boyunca bugün (milli ve küresel ölçekte) kıymetini muhafaza eden ve gelecekte edecek (sade veya ağdalı türkçe ile kaleme alınmış) eser sayısı birkaçı geçmez.
• Bilhassa II. Meşrutiyet’ten sonra Ziya Gökalp öncülüğünde dilde sadeleşmeye gidilmiş (Genç Kalemler), birçok müellif konuştukları dille, türkçenin İstanbul lehçesi ile yazmaya başlamışlardır.
• 19.yy’da bütün imparatorluk dilleri imla ve gramer cihetlerinden sağlam bir zemine oturtulmuş, yüzyılın sonuna kadar imparatorluk halklarının çoğunluğu okur-yazar kılınmıştır. Osmanlı ülkesinde bunlar mümkün olamamıştır. Öğretimde müşkülat teşkil eden arabi (ve farsi) kaidelere merbutiyetin lüzumsuzluğu da ancak 1908’den sonra idrak edilebilmiştir. (İmla problemi cumhuriyet döneminde de sürmüş ve elan halledilememiştir.)
• İmparatorluk kültürünün en önemli, zengin, özgün bakiyesi dil ve müzikti (Ki başka pek bir şey olmadığından halklar tutulamamış, devlet yavaş yavaş çökmüştür.). Cumhuriyet rejimi ikisini de biçmiştir.
• Mustafa Kemal Nutuk’u, alfabe değişikliğinden hemen evvel bitirmiş ve bastırmıştır. Dili, Ziya Gökalp-Refik Halid-Yakup Kadri.. ekolü Türkçesine nazaran ağdalıdır. Atatürk, kitabını yeni alfabeye aktarırken ve müteakip baskılarında sadeleştirmeye gitmemiştir.
• Latin alfabesine, (iddia edildiği gibi) arap harflerinin zorluğu veyahut türkçe sesleri karşılayamadığı gerekçeleriyle değil, ‘mutlak batılılaşmayı” ikmal etmek ve eski kültürle bağlantıyı kesmek için geçilmiştir.
• 1930’larda “dil devrimi”, yani “öztürkçecilik” tatbikatıyla birkaç yıl bir tür ‘ulusal komedi’ yaşanmış, Atatürk’ün “dili bir çıkmaza soktuk” özeleştirisiyle uygulamadan dönülmüş, fakat 1950’den itibaren dil ırkçılığı hortlatılmış ve 1970’lerde yoğunluk kesbederek Atatürkçülük/Kemalizm ve ‘ilericilik’ adına türkçe katledilmiş, bugünkü fakir, zavallı haline düşmesine yol açılmıştır.
• Türkiye halkının bütün anasırıyla hemen tamamı, ana veya ülkenin lingua francası anlamında dili dahil, “Osmanlı”dır, Osmanlı kökenlidir. Bu isimlendirme hanedan’a değil, 500 yıllık (az-çok) ortak tarihe ve kültüre telmihtir. Bu manada, bugünkü türkçe ‘tatlı su osmanlıcası’ olarak tanımlanabilir!
• Zengin bir dil, bir toplumun gelişmişlik ve yaratıcılık ölçüsünün yeter olmasa da gerekli bir şartıdır. Türkçe, ancak, 100 sene önceki münevverlerin bildikleri, kullandıkları kelimeler ve Cumhuriyet’le beraber türetilenlerin doğru-güzel olanları ve halihazırda hususen Batı’dan maruz kalınanlara karşı (mümkün mertebe) türetileceklerle birlikte güçlü, ahenkli, dünya mikyasında bir lisan mesabesine ulaşabilecektir.
• Ortaöğretim’de ‘eski yazı’ eğitimi elzemdir. Evvela alfabe ve dil konularındaki cehalet, önyargılar izale edilecektir. Saniyen bu topraklarda kullanılmış, 7 küsur asırlık evveliyatı olan alfabe bilenecektir. Salisen ve en mühimi, kelime öğrenilecektir. Lakin eğitim, gramer’e asla girmeden ve 1908’den sonraki matbu (gazete, roman..) metinleri okutmayla sınırlı olmalıdır. Ağdalı eski türkçe (‘osmanlıca’) kaleme alınmış el yazılı bilumum metinler mütehassıslık sahalarına girer, çok iyi yetişmiş eğitim kadrosuna ihtiyaç gösterir, dolayısıyla ilgili liselerde ve üniversite bölümlerinde öğretilebilir.
• Bugünkü (yeni) kelimeleri ve imlası ile türkçeyi arap alfabesi ile yazmak cahillik, fütursuzluk ve hamakattir. Eğer öyle bir tasavvur varsa, eski yazıya dönmek (iki yazıyı birden kullanmak dahil) imkansızdır, saçmalıktır. Birilerinin tatlı hayallerinin ötesine geçemez. Bade harabe’l Basra!.. Doğrusu, mantıklısı eski metinleri, o halleriyle okumak ve anlamaktır. Bu kafidir.
• Bu topluma, gelecek nesillere en büyük hizmet, variyetli bir türkçe istihsal ve istimali, ilaveten, bilhassa (inandıklarını yazan değil, delile-sorgulamaya dayanan) kitapları okumaya ihtiyaç hissettirmektir. Aksi takdirde toplumdaki mukallitlik, bağnazlık, ezbercilik.. nihayete ermeyecektir.

(23.12.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3328, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Yetinmeyi Bilmek; Şükretmek…

köl

“Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar. “

Balzac


İnsanların hayattan bitmek tükenmek bilmeyen beklentileri vardır. Ve karşılanan her beklenti yerini başka bir isteğe bırakır. Sonu gelmeyen isteklerimiz bizi tatminkâr olmayan ve yetinmeyi bilmeyen bireyler haline getirir. Bu da zorluklarla dolu hayatta karşılığını huzursuzluk ve de mutsuzluk olarak bulur. Tolstoy’ un bu konudaki fikirlerimi destekleyen çok güzel bir sözü vardır. Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir. “ İnsanlar hep sahip olamadıklarından yakınırlar. Oysa bir geriye dönüp baksalar sahip oldukları ne de çok şey vardır aslında. Şu da bir gerçektir ki: “İnsana hiçbir şey, sahip olunduktan sonra hayalinde olduğu kadar güzel gelmez.”

Hayatta hiçbir zaman en iyisine sahip olamayız. Çünkü hep bizden daha çoğuna sahip olanlar çıkacaktır karşımıza. Ondandır ki elimizdekilerin değerini bilmeli ve onlarla yetinmeyi öğrenmeliyiz. Zenginlik kavramının alım gücü olmadığını, asıl zenginliğin huzur ve sağlık olduğunu keşfeden insanlar hayallerine sarılırlar ve mutluluğu yakalarlar. Onların bu tatminkâr tavrı gerek iş yaşamlarını gerekse soysal yaşantılarını başarılı kılar. Maymun iştahlı olmanın tek kazanımı ise hırs ve ardından gelen huzursuz yaşamdır.

Şükretmek öyle bir erdemdir ki malınıza ve sahip olduklarınıza anlam yüklerken aynı zamanda zenginliğinizi fark etmenizi sağlar. İçinizdeki sahip olma dürtüsüne dur demeyi öğrenmezseniz zamanla o dürtülerin esiri olursunuz. Hedef haline gelen istekleriniz mutluluğa ulaşmak için birer sebep haline gelir. Bütün bu tatmin olmaz arayışlara dur demek de ancak elinizdekilere şükretmenizle mümkündür. Ünlü düşünür Firdevsi bu konuyu şöyle özetler; Yeryüzünde bütün ıstıraplar, aza kanaat etmemekten doğar.” Hayattan çok şey beklemektense siz ona bir şeyler katmaya çalışın. Hayata verdiklerinizin size geri döneceğini ve yaşamınıza anlam katacağını unutmayın. İyi bir sevgili mi istiyorsunuz. O zaman önce siz iyi bir sevgili ya da eş olun. Sevilen bir insan mı olmak istiyorsunuz. O zaman insanların gönül kapılarını sevginizin sıcaklığı ile aramayı deneyin. Belki de daha farklı isteklerinize cevap arıyorsunuzdur. Mesela vitrinde gördüğünüz şık bir kıyafetin elbise dolabınızda olmasını arzu ediyorsunuz beklide. O zamanda karanlık gecenin soğuğu ve yağmurları altında aç bir karınla dolaşıp, giyecek tek bir elbisesi olmayan insanları düşünün. Eminim ki beğendiğiniz o şık elbise eskisi kadar çekici gelmeyecektir size.

Gün geçtikçe tüketici bir toplum olma yolunda sınırları zorluyoruz. Üretmiyoruz ama oldukça fazla tüketiyoruz. İnsani değerleri tüketirken bir taraftan da maddi kaynakların sonunu görmek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsanların sahip olma dürtüleri, onları alım güçlerinin yetmediği yerde kredi kartı kullanmaya itmiş, farkında olmadan borçlarla mücadele, hayatın en önemli uğraşı haline gelmiştir. Bu gün ekonomik geliri ne olursa olsun her evde en az bir ya da iki kredi kartı bulunmaktadır. Ebeveynler yanı sıra artık gençlerin cüzdanlarında da kredi kartları renkli simalarıyla göze çarpmaktadır. İnsanlarla birlikte artık ülkeleri de ekonomik kargaşaya sürükleyen bu tüketim çılgınlığının tek bir nedeni vardır. İnsanın kendisine dur diyemediği sahip olma dürtüsü.

Maalesef yaşadığımız bu çağdaş yüzyılda bile savaşın karanlık yüzü ile yaşamları gölgelenen birçok insan var. Dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi veren sözde uygar devletlerin, senaryolar ardına sığınarak başlattığı savaşlar, binlerce masum insanı yuttuğu gibi hepsinin de yaşamlarını çalmaktadır. Aynı yeryüzünde, aynı atmosferde nefes aldığımız bu insanların, sessiz çığlıklarını kulak ardı etmezseniz, en büyük zenginliğimiz olan özgürlüğü de keşfedersiniz. Beyninizde resmettiğiniz bu acı tablonun altında yatan gerçek sebep, bahsetmeye çalıştığımız, insanın sahip olma dürtüsünün en kontrolsüz ve kapsamlı biçimidir. Petrol için ya da insan hayatına peşkeş çekilen diğer zenginlikler için yapılan bu insanlık dramı da iki kelime ile açıklanır: Sahip olmak…

Birde insana karşılıksız verilenler vardır şu hayatta. Dalgaları ardına sakladığı melodilerle, sıkıntılarımızı en derinlerine kadar gömüp, yüreğimizi ferahlatan mavi dünya; deniz… Ve hiç bestelenmemiş şarkılarını bize ithaf eden, özgürlüğümüze sembol ettiğimiz göklerin narin perileri; kuşlar… Dahası, kollarında taşıdığı zenginliklerle cömertliğini esirgemeyip birde güneşe karşı bize siper olan ve doğanın en büyük yenileyicisi; ağaçlar… Hepsi bizim için karşılıksız bulunurlar bu hayatta. Bedenimizin her bir uzvuyla yaratılanların en mükemmeliyiz. Kör bir insanın karanlık yaşamı düşünüldüğünde, gözlerimiz bile ne kadar büyük bir zenginliktir bizim için değil mi? Kaldı ki hayatın hiçbir şekline ve rengine tanık olamamış doğuştan görme engelli insanlar da vardır ki, onlardaki yaşama sevinci ve azmine inanamazsınız. Hayatın karanlıklarını aşacak gücü ve ışığı yüreklerinde bulan bu ve bunun gibi birçok insanın hayatlarına tanık olmanız mümkündür.

Hayatı şansa bırakmak, bir kumardır. Daha fazlasını isterken elinizdekinden de olabileceğinizi unutmayın. Kusursuz bir hayat için gereken şeyin; sevgi, huzur ve sağlık olduğunu fark edebilirseniz, o zaman elinizdekilerin fazla bile geldiğini göreceksiniz. Elinizdekilerle yetinmeye çalışın ve hayatınızı kendiniz zengin kılın, böylece hayata karşı göstereceğiniz tatminkâr tavrın mutluluk verici olduğunu keşfedeceksiniz.


“ En yüksek mutluluğa erenler bile, başka arzular peşinde deli gibi koşarlar.”

(Goethe)


ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 27889, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Amaçlarınızı Belirleyin!

0413008147c0395a211ca792db963fd7_1296301287

“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.”
( P.Drucker )

Hedefi olmayan insan, okyanusta pusulasız yol alan gemi gibidir. Eğer hedefleriniz yoksa rüzgâr size hangi yönü tayin ederse siz oraya gidersiniz. Şansınızın sizden yana olduğu zamanlarda kıyıyı görmek mümkün olabilir belki, ama ne var ki; çoğu zaman rüzgâr, fırtına demektir ve sizi felakete sürükler. Peki, bu felaketlerin sorumluları kimdir? İlk akla gelen rüzgâr ve fırtınadır. Ancak kişisel soruşturmamızı yaparsak suçlu kendini ele verecektir. Bizzat kendimiz… Hayatımızın kontrolden çıkıp devrilmemesi için dümenin bizim elimizde olması gerekir. Buda kararlı, mücadeleci bir kişilik ve de ne istediğini bilmekten geçer.

Geleceği ve mutluluğu şansa bırakmak istemiyorsak yaşama amacımızı idealize edecek hedeflerimiz muhakkak olmalıdır. Bu hedefler, bizleri hayata sıkı sıkı bağlarken, mutluluğa giden yolda da pusulamız olacaktır. Amaç edinmiş insanların hayatlarında ki istikrarı ve başarıyı bu disiplinin sağladığı açıktır. Nihayetinde bizlerin gündelik yaşamında karşılaştığı sayısız imkân ve fırsatlar vardır. Bu fırsatları yakalayabilmek için de hayattan beklentilerimizin olması kaçınılmazdır. Amaçlarımız doğrultusunda şekillenen bakış açımızla, bizi beklentilerimize götürecek fırsat kapılarının farkına varmamız mümkün olur. Onları açacak olan anahtar da kararlılıktır. Koyduğunuz hedefler enerjinizi ve iş gücünüzü gereksiz şeylere dağıtmanızı önlerken sizi amaçlarınız doğrultunda çaba harcamaya iter. “Tarlanın yirmi yerini birer metre kazdığınızda hiçbir şey bulamazsınız, bir yerini yirmi metre kazdığınızda, suya ulaşırsınız.” Öyleyse işe önce amaçlarınızı belirleyerek başlayabilirsiniz.

Amaç edinmek yanı sıra amaçlarımızı hayatın her anında göz önünde tutmak da kişisel başarının bir getirisidir. Bu kişisel başarıyı yakalamaya çalıştığımız en sancılı dönemlerden biri de ÖSS maratonudur. Birçoğumuz bu engeli aştık belki ama gençliğimizi bunalımlara sürükleyen bu ilk kişisel ve sosyal savaş hala sürmektedir. ÖSS’nin kaldırılması noktasında ortaya koyulan söylemlerin hayata geçirilmesi olağan mıdır, ya da ne zaman hayata geçer bilemiyorum. Bildiğim şeyse şu anda gençlerin geleceğine yön veren çıkış noktası bu sınavdır. Ve tabi bu çok cepheli olan savaşta galip gelmekte kararlılık ve azmin zaferi olacaktır. Bu sürecin kurbanı olduğum yıllarda aldığım rehberlik destekleri sırasında öğrendiğim bir yöntem vardı. Hedeflediğim noktaları bir kâğıda yazıp çalışma masama gözüme ilişecek şekilde yapıştırdım. Ders çalışıp çalışmamakla ilgili yaşadığım gelgitlerde bu notun gözüme takılması bana hedefimi hatırlatır ve yeniden motive olmamı sağlardı. Basit gibi görünen bu teknik, hayatın her anında geçerli bir motivasyon (isteklendirme) mekanizmasıdır.

Amaç edinme ilkesi iş yaşamında önemli bir yer tutar. Şirketler yıl içerinde erişmek istedikleri noktayı önceden belirleyip o doğrultuda çalışmalarını disiplin altına alırlar. Şirketin yılsonunda aldığı yol masaya yatırıldığında, hedeflenen noktanın alt ve üst değerleri koyularak başarı oranı belirlenir. Şirketler arası yarışta ipi göğüslemek, belirlenen amaç doğrultusunda gösterilen azmin doğal bir sonucudur. Bu noktada hedeflerin yüksek tutulması da önemli bir stratejidir. Yüksek tutulan hedefe ulaşmak için gösterilen çaba, yapılabilecek olanın en iyisini ortaya koyar. Sadece iş hayatı ya da kişisel başarının yakalanmasında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için değişmeyen ilkelerdir bular.

Hayattan beklentilerimizin belirlediği ideallerimiz yanı sıra, birde yaşama amacımız vardır. Hayattan beklediğimiz onca şey için çabalarken, hayatın amacını bazen göz ardı ettiğimiz oluyordur muhakkak. Hayatımızın amacı inancımızın da şekillendirdiği bir olgu olsa da, insan olarak genel bir bakış açımızda olmalı hayata karşı. Bu bakış açısı din, dil, renk ve ırk ayrımı olmadan insanların hepsine karşı saygı duymakla başlar. Ardından hoşgörü, anlayış yardımlaşma ve sevgi ile örülen bağlarda insan olmanın bedelini ödememizi sağlar. Bu değerler her insanda vardır ancak iyi ile kötünün mücadelesi insanın yaradılışı ile başlayan bir süreçtir. İyi ile kötünün dengesindeki her sarsıntı toplumda kargaşaya sebep olur. Huzurlu bir birey huzurlu bir toplumun mihenk taşı olduğuna göre, içimizdeki iyiyi kötüye karşı galip bırakmamız gerekir. Bunun dışında herkes, inancının belirlediği yaşama amacına da hizmet etme özgürlüğüne sahiptir.

Artık hayatınızı şansa bırakmak istemiyorsanız amaçlarınızı belirleyin. Bırakın imkânları hayat sunsun size. Siz hayatın kavşaklarında ne yana gideceğinizi belirleyin yeter.

ÖMER FATİH HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 400, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Koskoca Evrende Küçücük BİZ!

indir

“Bir mutluluk kapısı kapanırken öteki açılır ama bizler kapanan kapıların ardından baktıkça bunu fark edemeyiz.”

Hayat engellerle ve ardını bilmediğimiz kapılarla dolu bir serüvendir. Bunun gereği insanlar bazen sorunlarla da karşılaşabilirler. Bu sorunların boyutunu ve etki alanını da bizim değerlerimiz ve kişisel direncimiz belirler. Bu konuda bir görece söz konusu olsa da dertsiz insan olmadığı bir gerçektir. Kimileri için tuttuğu takımın malubiyeti bir sorundur, kimileri içinde çocuğunun ihtiyacı olan yeni ayakkabıyı alamamak. Fakat sorunlar küçükte olsa büyük de olsa verilen tepki genelde aynıdır; mutsuzluk, huzursuzluk ve umutsuzluk.

Bazen sorunlar beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkabilirler. Bunların etki derecesi elbette daha yıkıcıdır. Mesela sevdiğimiz bir insanın kaybı gerçekten ifade edilemez bir acı verir bizlere ve bu konuda yapılabilecek bir şey de yoktur. Ama ne var ki hayat devam etmektedir ve bizlerde hala onun birer parçasıyızdır. Biraz zaman alsa da ölümü bile kabulleniyor insan. Hepimizin bir gün öleceği gerçeğiyle yüzleşince daha kolay oluyor belki ölümün soğuk çehresine alışmak. Hayat bu kadar kısa iken çoğu üzüldüğümüz küçük şeylere anlam veremediğimiz oluyordur ama bir daldık mı hayatın akışına yine geçiyoruz kendimizden, sürükleniyoruz hayat serüvenine.

Hayat imkan basamaklarının ardı ardına sıralandığı bir labirent gibidir. Bazen girdiğiniz yolun ya da adım attığınız merdivenin sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Bunu çokta düşünmenize gerek yoktur aslında. O adımı atmadan bilemeyeceğinize ve yaşamadan da öğrenemeyeceğinize göre sadece bulunduğunuz durumu değerlendirmeniz yeterlidir. Başarının sırrı ise bir sonraki basamağa korkusuzca adım atmak ve yola devam etmektir. Attığınız yanlış bir adımın ardından korkar ve geriye bakarsanız göreceğiniz şeyler sadece geçmişin acı kalıntılarıdır. Oysa devam etmek size yeni kapılar açacaktır. Karşılaştığınız bir sorunla yüzleşirken, hayatın size sunacağı diğer fırsatları kaçırmayın. Mutluluğu tek bir şeyde ararsanız onu kaybettiğinizde yaşama amacınızda kaybolur. Kaybettikleriniz ardından ağlamak yerine yeni kapıları aralayın. Belki de karşınıza çıkacak olanlar hak ettiğiniz mutluluğun ta kendisidir.

Bizi üzen bir olay yaşadığımızda ilk sığındığımız hüzündür. Hüznü konuk edince insan, bir diğer kapıdan da mutluluğu yolcu eder. Peki ya sonra… Sonrada mutluluğun en büyük arkadaşı umut terk eder bizi, artık iyice görmez oluruz gerçekleri ve onlarla yüzleşecek bizi. Oysa ki şu koca evrende insan küçücük bir canlı. Sorunlarımızsa o koskoca evrende sadece bir yanılgı. Hayat tek bir duygudan ibaret değil elbette. Hüzünleneceğiz üzüleceğiz hatta ağlayacağız da. Onlar hayata bakışımızdaki renkler değil mi zaten. Ancak ne var ki umut denilen kapıyı kapatırsak elimizde bir tek hüznün rengi olan siyah kalır ve hayatı sadece siyah tarafıyla görürüz. O nedenle hayata bakış açınızı genişletin ve küçük şeylerin anlık hüznü dışında gülücüklerinize sarılmayı ihmal etmeyin. Hüzünleriniz ve acılarınız bazen daha büyük olacak ama bilin ki daha güçlü bir siz ve daha huzurlu bir yaşam için mücadele etmeniz gerekmektedir.

Sonu olmayan şu evrende hayatınızdaki sorunların ne kadar basit kaldığını görmeye çalışın. Hayalinizde canlandırdığınız resim karelerinin gerçeği bulması için sorun denilen engellerde fazla vakit harcamayın. Hayat kısa ve kısa da olsa yaşanmaya değer. Unutmayın şu koca evrende insan küçücük bir canlı. Sorunlarımızsa o koskoca evrende sadece küçücük bir yanılgı.

Ömer Fatih HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 322, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Küçülen Dünyamızdaki Kocaman BİZ!

“YA ÜMİTSİZSİNİZ

YA DA ÜMİT, SİZSİNİZ.

YA ÇARESİZSİNİZ,

YA DA ÇARE, SİZSİNİZ.“

Behçet NECATİGİL

Hayatımızın akışı giderek hız kazandı. Gelişen teknoloji ve iyileşen yaşam standardımız başımızı döndürecek boyutlara geldi. Özellikle iletişim araçlarındaki baş döndüren gelişmeler iletişim çağı dediğimiz bir yüzyılla tanıştırdı bizi. Bunca gelişmenin ardından da dünyamızı evlerimizin başköşelerine, hatta ceplerimize kadar taşıdık. Ve neticede dünyamız küreselleşme denilen sürecini tamamladı ve küçük bir kasaba haline geldi.

İnsan olarak yapabileceklerinizi küçümsemeyin. Dünyanın size verdiklerinden çok daha fazlısına sahipsiniz. Önemli olan bu gücünüzü kendinizde keşfetmenizdir. Bir sorununuz olduğunda yada hayat size küçük bir çelme taktığında kendinizi yalnız ve de karanlık bir dünyanın soğuk limanlarında bulabilirsiniz. Ama bunun susuzluk anında görülen serap kadar yanıltıcı olduğunu unutmayın. Vereceğiniz mücadele ile bu süreci aşacak ve hayata bakışınız bir hayli genişleyecek. Başarının, düştükten sonra kalkabilmek olduğunu anlayacaksınız. İnsan olarak dünyaya hakim olan bizler, insanlığı dahi aydınlatacak erdeme sahipken kendimiz için en iyisini yapmak inanın hiç zor olmamalı. Git gide küçülen şu dünyada kocaman bir değer olduğunuzu fark edin ve neler yapabileceğinizi bir düşünün.

Bu yeni dünya bize mutlu bir yaşamın kapılarını araladı mı sizce? O halde bir düşünelim. İletişimin bu denli baş döndürücü gelişimi, sevdiklerimizle olan iletişimizde de çığır açabildi mi? Ya da hep yapmak istediğimiz şeylere, sunduğu kolaylıklarla zaman sağladı mı? Ve en önemlisi bize sunduklarına karşılık bizden hiçbir şey çalmadı mı? Cevaplar yaşamımızın satır aralarında gizlidir aslında. Anne-babamızı ziyaretlerimizi bayramlara sığdırılmış o kısa zaman aralıklarından kurtaramadığı gibi ailemize verdiğimiz sözleri yerine getirmemiz için de bize zaman bırakmadı. Aksine sunduğu yorucu ve grileşen yaşam tarzıyla hayatın renklerini de zamanla alıp götürdü bizden. Hoş sohbetlerimizin yerini kısa mesajlar ve elektronik postalar aldı. Acılarımızı paylaşmak istediğimizde telefonumuzun kısa mesaj bölümüne sığındık. Ama farkında değildik ki bu bizi gözyaşlarımızla baş başa bıraktı. (…) Ve hep özledik… Sevdiğimiz bir insanın omzunda ağlamayı, yeşil kırlarda koşup oynamayı özledik. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığımız o hoş sohbetlerin sıcaklığını arar olduk. Biraz düşününce, ilişkilerin bile bir kısa mesajla başlayıp yine bir kısa mesajla bittiği günümüzde özlem duyduğumuz ne de çok şey var aslında değil mi?

Peki sizce suçlu kim? Teknolojide ki bu gelişme değil elbette. Sorun bunca yeniliğin içinde kendimizi küçümsemiş olmamız ve değerlerimize sahip çıkmamamızdır. Eğer sizin önceliğiniz ailenize verdiğiniz piknik sözü değilse, elbette tuttuğunuz takımın maçına gitmek sizin için kaçınılmaz bir fırsat olacaktır. Ya da anne-babanızın ziyaretini, yoğun iş temponuz içinde ikinci planda tutarsanız, bunun için zaman bulamayabilirsiniz. Emin olun ki hayatımızdaki bunca maddi zenginliğin içinde en büyük özlemlerimiz değer görmek ve sevilmektir. Asıl zenginliğin bu olduğunu anlayamamamız da hayatın koşuşturmacası içinde önceliklerimizin yer değiştirmesidir. İşimizin ve kazancımızın amacı kendimizi ve sevdiklerimizi mutlu edecek yaşam kalitesini sağlamaktır. Eğer işinizi yaşam amacınız olarak görürseniz mutluluk gemisi limandan kalkmış demektir. Çünkü işte bir gün kaybedip sonraki gün kazanç elde etme şansınız vardır. Ama mutluluk elinizden bir kaçtımı geri getirmek imkansız olmasa bile zordur.

Bu noktada önemli bir konunun üzerinde durmak istiyorum. Hayatın iyi ya da kötü getirilerini kader diye algılamak, eksik bir kader anlayışıdır. İnsanlar akıl, irade ve vicdan üçgeninde yaşamak adına programlanmışlardır. Bu noktada kaderin tanımını kendimce yapmam gerekirse: Kader, insanların hayatları içinde; vicdan, akıl ve irade üçgeninde yapmış olduklarının ve yaşadıklarının yaratıcı tarafından önceden bilinmesidir. Yüce yaratıcın her şeyi gerçekleşmeden önce bilmesi, kudreti gereği muhakkaktır. Kader anlayışına, yaşantımız üzere her şeyin belirlenip, hayatlarımızın o çizgide başlatılması anlamını yüklemek akla aykırıdır. Bu sadece insanın sorumluluktan ve kendisiyle yüzleşmekten kaçmasıdır. Bu nedenle yaratıcının takdiri dışında hayatımızdaki başarısızlıkların altında bizzat kendimizi sorgulamamız gerekir. Anlayacağınız üzere yaşam, kendi ellerimizle yoğurup şekil verdiğimiz bir hamur gibidir. Çamurunun kalitesini yaratıcı belirler ve bize sunar. Elimizdeki hamurdan en güzelini yapmaksa bize kalır.

Ömer Fatih HOŞ

omerfatihhos@gmail.com

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 319, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Yabancı Filmlerden… (Mete Tunç)

Adam- Küçük çocuklar öldüklerinde nereye giderler, biliyor musun..?
Kız- Cennete giderler.
Adam- Peki, itaatsiz, hilekar kızlar öldüklerinde nereye gider?
Kız- Cehenneme giderler.
Adam- Peki, bu korkunç kaderden kurtulmak için ne yapmalısın?
Kız- Sağlığımı korumaya dikkat etmeli ve hastalanmamalıyım efendim.
+++
-İsa’yı buldun mu?
-Kaybolduğunu bilmiyordum.
+++
Üç kutu. İçlerinde fındık, fıstık ve badem. Fakat etiketleri yanlış. Doğrusunu tespit için kaç kutuyu açmak gerekir?

Cevap. Bir tanesi açar, biliriz. Diğer ikisinin etiketlerini bu bilgiden hareketle değiştirince hepsi düzeltilmiş olur.

Işık geçirmeyen bir oda. İçinde bir ampul var. Dışarıda üç anahtar bulunuyor. Yalnızca bir tanesi ışığı yakmaktadır. Onun hangisi olduğunu, odaya girdiğimizde nasıl anlarız?

Cevap: 1.yi aç, bir süre açık bırak sonra kapat. 2.yi aç ve odaya gir. Lamba yanıyorsa 2. Eğer yanmıyorsa, ama lamba sıcaksa 1. Yanmıyorsa ve soğuksa 3.
+++
Genç adam babasını ziyaret eder. Bir de ne görsün: yeni ayrıldığı kız arkadaşı yarı çıplak orada… Babasına kızar… Barda bir arkadaşı, durumu o da öğrenmiş ki, “babanla kanal arkadaşı olmuşsunuz” der!

Fakirin suali: Anne-kız ve erkek arkadaş mevzu bahis olursa!?..
+++
Richard Gere jinekologdur. Orta yaşlı bir kadın, sadece ‘pozisyon almak’ ve ‘göstermek için’ sıklıkla muayeneye geliyor. Jinekolog bunun farkında. Lisanı üslupla bir iki laf ediyor.
+++
Genç, eski bir asker intihar edecektir. Sevgilisi onu terk etmiştir. Başrollerdeki kadın ve erkek onu görürler. Kadın, “bundan sonra ne olacağını merak etmiyor musun” der. Bu soru-telkin genci intihardan vazgeçirtir…
+++
Kız, oğlandan hoşlanmakta. Acaba oğlan da ondan hoşlanmakta mıdır? Kız, oğlana sorar:

“Can you tell when a girl is thinking how much she likes you wondering if you like her, thinking how important it is how you fell before she says anything more about how she fells about you because she’s already saying how she fells in her own way?”
(Bir kız sana baktığında ve senden çok hoşlandığını düşündüğünde senin de ondan hoşlanıp hoşlanmadığını merak ettiğinde ama bu kız seninle ilgili duygularını sana söylemeden önce senin de ondan ilgilendiğinin ne kadar önemli olduğunu düşünüyorsan ne tür bir plan uygularsın?)

Oğlan anlayamaz! Sorunun tekrarını ister. Kız tekrar etmez.
+++
İki (Avrupalı) genç Türkiye gezisinden yeni dönmüşler. Karşılıklı olarak garip sesler çıkarıp şakalaşıyorlar. “Uyanık seyirci” anlıyor. Bir şeyi taklit ediyorlar: Türkiye’de uyanıksalar (ve uyuyorlarsa da sesiyle uyandırması halinde) günde 5 kere maruz kaldıkları (hoparlörlü ve kötü yorumlu) kerih ezanı!
+++
Michael Cane ajandır. Gece vakti metro vagonundadır. İşler yüzünden sıkıntılıdır. Vagonda iki beyaz (serseri) genç ve zenci bir genç kız da vardır. Gençler kızı sözle ve elle tâciz ederler. Ajan olanları soğuk bakışlarla, sâdece izler… Metro treni durakta durur, kapılar açılır. Ajan vagondan inmeden evvel iki gence bir girişir ki, birer hamlede (kafa ve dirsek), ikisini de, ağızlarını-burunlarını kırarak kanlar içinde yere serer!
+++
10 yaşlarındaki erkek çocuk 15 yaşında bir kıza ‘aşıktır’. Kıza yakınlaşmak için bir yol düşünür. Pasta alıp ona verecektir. Pastayı alır, evlerine çıkar… Kız, annesi tarafından yıkanmaktadır. Kapıda bekler. Beklerken pastaya bakmaya başlar. Sonra kenarlarındaki kremayı diğer elinin parmaklarıyla sıyırıp yer. Kızın banyosu bir türlü bitmez. Çocuk bir kapıya bakar bir pastaya. Nihâyet büyük bir iştahla pastaya yumulur!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8118, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Osmanlı-Türk Müziği (Mete Tunç)

Ekseriya TRT’deki müzisyenlerden duyardım, duyarım: “Türk halk ve türk sanat müziği aynı müziğin iki ayrı koludur.”(!) Daha iyi bir dinleyici olduğumdan itibaren bu tezi sorgulamaya başlamıştım. Osmanlı-türk müziğindeki türkü formundaki şarkılar-makamlar için, evet… Fakat diğerleri; hayır. Bir başka cihet de şu: Sanki tek bir tür etnik müzik varmış gibi telakki ediliyor. Oysa, hem etnik farklar hem Türk-etnik bile olsa yöresel-bölgesel değişiklikler… Hülasa ‘aynı damardan geliyor’ şeklindeki bir söz, safsatadır…
+++
Erol Sayan bir koroyu çalıştırıyor ve (herhalde Gazi Üniversitesinde) konser veriyorlarmış. O konserde, bakan Ali Naili Erdem, türk müziği konservatuvarının kurulma kararının çıktığını açıklamış. Salonda ağlayanlar olmuş. 1975.
+++
Türk Sanat müziği yerine, bu müziğin Osmanlı devirlerinde neşvünema bulması, 19. Yüzyılda zirveye ulaşması, Cumhuriyet devrinde yapılanların oradan tevarüs etmesi sebebiyle ‘Osmanlı-türk müziği’ tabirini önermiştim.

05.06.2012 tarihinde, TRT Okul’da bir müzik profesörü, Cem Behar, bu müziğin gelişimini (16. yüzyıl ortasından itibaren özgünlük kazanmış) anlattı ve aynen yukarıdaki tabiri kullandı.

Hoca, Yavuz’un (1465-1520) İran seferinden sonra İstanbul’a getirilen İranlıların müzik konusunda yabancılık çekmediklerini, ama IV. Murat’ın (1612-1640) Bağdat seferinden sonra gelenlerin bambaşka bir müzikle karşılaştıklarına dair bilgiler olduğunu; müzikteki ve dildeki tekamülün ve özgünleşmenin İstanbul’un fethinden sonraki 100 yıl zarfında gerçekleştiğini vurguluyor.

Profesör, dönemlerin nota sistemleriyle beste bırakanların Leh asıllı Ali Ufki (Alberto Bobevio Leopolitano Bobowski, 1610?-1675?) ile Romanya asıllı Kantemir (Dimitrie Cantemir, 1673-1723) idiği bilgisini veriyor.

C. Behar, Buhuruzade Mustafa Itri (1640-1711) ve Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846) isimlerinde geçen ‘zade’ soyluluk ibaresinin zamanlarında kullanılmadığını, ‘Buhuroğlu’ ve ‘Hamamcıoğlu’ dendiğini, adı geçen tabirlerin sonradan yakıştırıldığını söyledi.
+++
Thevenot Seyahatnamesi kitabında, 1655 tarihine tekabül eden İstanbul günlerini anlatırken Thevenot, Osmanlıların farsçayı cehennemde kullanılan dil olarak telakki ettiklerini ama “şiirlerinin ve şarkılarının en güzel bölümü farsçadır,” ve “Türk şiirleriyle şarkılarının en güzelleri bu dilde yazılmıştır” diyor (s.74, 236). Bunu okuduğum zaman şaşırmış, anlamlandıramamıştım. C. Behar’ın söyledikleriyle her şey hemen hemen yerine oturdu.

“Hemen hemen” diyorum; zira (bestekar) Ali Ufki’nin bıraktığı güfteler türkçe değil mi? Bazıları mı? Veya bazı türler mi?.. A. Ufki, türk bestelerinin yer aldığı eserini (Mecmua-i Saz ü Söz) 17. yüzyılın ilk yarısı bitmeden kaleme almış…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 31986, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.