BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Bilim insanları bitkilerdeki “yukarı/aşağı” mekanizmasını çözüyor

Çev: Fuatogl

Auxin hormonunun bitkilerde yukarıdan aşağıya iletildiği uzun zamanlardan beri bilinen bir gerçek. Ve bu hormonun yerel konsantrasyonunun köklerin büyüme yönü ve dallanmaları açısından önemli olduğu da biliniyor. Bir kac örmek daha vermek açısından; auxin aynı zamanda meyvelerin olgunlaşması için, yada tirmanma özelligi gösteren bitkilerin tutunması açısından da önem arz ediyor, ve buna benzer başka özellikler. Günümüzde binlerce araştırmacı auxin hormonunun görevini anlayabilmek için araştırmalar yapmakta.

Auxin hormonunun dağılımı ve hücreden hücreye aktarımı bir çok açıdan anahtar konumdadır. Bitki hücrelerinin tabanlarında, hücre zarında görev alan PIN molekülleri, auxin hormonunun alt komşu hucrelere akışını sağlamaktadır. Fakat, şimdiye kadar hiç kimse PIN moleküllerinin neden sadece hücrelerin alt kısımda bulunduğunu tam olarak çözememiştir.

Endositoz

Beş ülkenin laboratuvarlarında görev alan uluslararası bir grup bilim insanı, Ghent Universitesi, Bitki Sistem Biyololojisi bölümünden Jirí Friml yönetiminde, alışılmışın dışında bir mekanizma keşfettiler. PIN molekülleri hücrelerin protein üretilen bölgesinde üretilmekte olup daha sonra hücrenin tüm zarına iletilmektedir. Hemen sonra hücre zarı tarafindan, endositoz olarak adlandırılan bir işleme tabi olup bükey bir şekil almakta. Oluşan çukurluk kapanarak bir keseciğe dönüştükten sonra tekrar hücre içine geçiş yapmaktadır. Sonuç olarak PIN proteinleri yeniden kullanılmakla beraber,  hücrenin tabanına iletilip orada tekrar hücre zarına eklemlenmektedir. Bitkilerin neden bu kadar karmaşık bir mekanizmayı kullandıkları henüz tam olarak anlaşılmamış durumda. Makul olan bir açıklamaya göre; bu mekanizmanın bitkiye çok hızlı tepki verme ozelliği sağlayarak, yer çekiminin yön değiştirmesi durumunda, yön açısından yeni bir “taban” bulmasını kolayca sağlıyor olmasıdır.

Gen teknolojisi (Çevirenin notu: devam eden bölüm bizzat bu açıklamanın test edilmesini konu ediniyor.)

Proteinin izlediği yolu takip edebilmek için, araştırmacılar gen teknolojisi kullanarak PIN proteinlerini floresan proteinleri ile ilişkilendirdiler. (Bu teknoloji 2008 Kimya Nobel ödülüne layık görülmüştür). Peş peşe hücreler üreterek endocytosis sürecine iki farklı açıdan bozucu müdahalelerde bulundular. Sonuç olarak PIN proteinleri hücre zarının tüm bölgelerinde belirdiler. Araştırmacılar tek hücreden embriyoya geçiş yaptıklarında, embriyolarda  auxin dağılımının bozulması sonucu deformasyonlar gözlemlediler. Bu şekilde kesintiye uğramış endositoz sahibi bitkiler daha da büyüdüğünde, normalde filizlenme beklenmesi gereken yerlerde kök gelişimi gözlemlenmiştir.

(Çevirenin notu: Beklenildiği gibi bitki yönünü şaşırmıştır. Yani auxin hormonunun yön tayin etmedeki rolü ortaya çıkmış oluyor bu deneyin sonucunda. Mutasyonların faydalı özelliklerini göstermeye çalışırken başarısızlığa uğrayan bilim insanları yada buna benzer birşey söz konusu değil.)

Haber kaynağı: Scientists unveil mechanism for ‘up and down’ in plants

NOT:
Bu haber, sitemizde yayınlanan başka bir yazının (Evrimin Açıklayamadığı Bir Süreç: Endositoz) haberi yanlış nakletmesinden dolayı oluşabilecek yanlış anlaşılmaları önlemek için çevirilip yayınlanmıştır. Yukarıdaki haberden anlaşıldığı gibi mutasyonların olup olmaması, yada faydalı olup olmaması değil, bunlardan farklı bir problem ele alınmaktadır. Yani, bitkilerde yön tayini için auxin hormonunun görevi! Araştırmada mutasyon değil kontröllü bir müdahale söz konusu. Bu haberi, “evrim teorisi açıklayamıyor” gibi bir iddia ile ilişkilendirmenin yine maksadı aşan bir yorum olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Yukarıdaki habere konu olan araştırmanın Harun Yahya ve benzeri sitelerde farklı aksettiriliyor olması zannedersem hepimizin alışık olduğu bir durum. Ayrıca faydalı mutasyonların olup olmaması meselesi çoktan kapanmış bir meseledir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 1420, bugün ise 165 kez görüntülenmiştir.

Ortak Yaşamın Bilinen En Eski Örnegi: Amber Taşında Termit ile Beraber Keşfedilen Protozoa Örneği.

Keşif, amberdeki yaşam formları konusunda uluslararası bir uzman olan Oregon State Üniversitesi’nden George Poinar tarafından yapıldı ve araştırma sonuçları Parasites and Vectors adlı profesyonel yayında yayınlandı. 100-million-year-old termite in amber. (Credit: Image courtesy of Oregon State University)

Bulunan termit bugün Myanmar olarak bilinen bölgede, erken Cretaceous dönemde, muhtemelen ıslak ve rutubetli tropikal ortamda uçuyor idi çiftleşerek - bu dönem aynı zamanda Dinazorların donemine tekabül ediyor. Bir kuş tarafından saldırıya ugrayıp, yada bir sekilde parçalanıp karın bölgesi açıldıktan sonra, biyoloji bilimine eşsiz inceleme olanakları bırakacak şekilde, ağaçlarda bulunan yapışkan selüloz reçinasına hapsolup amber taşı içersinde günümüze kadar ulaşmıştır.

Yaralı olan termitin karın bölgesinden çıkan farklı protozoa örnekleri, o zamanlar bile agaç sindirmek gibi kilit önemde bir fonksiyonu yerine getirmesini sağlıyordu. Bu keşif hayvanlarla mikroorganizmalar arasında simbiyotik ilişkinin en eski örneğini teşkil etmektedir.

Poinar: “Termitler coğunlukla ölü ağaçlardan elde ettikleri selüloz ile besleniyorlar, fakat sindirim için karınlarındaki protozoalara bağımlı durumdalar. Bu protozoalar termit dışında hayatlarını sürdüremezler, ve termit protozoaların sağladığı sindirim özelliği olmadan açlık çeker ve yaşamını sürdüremez. Yani hayatta kalmak için birbirlerine sıkı sıkıya bağımlılar.”

Daha da ilkel termit türleri kendilerinin sindirebileceği bizzat sindirebileceği daha farklı besin türleri ile beslenmiş olabilirler. Zamanla protozoaları kullanıp selüloz sindirme özelliklerini önemli oranda arttırdıktan sonra evrimsel bir süreç sonucu tamamiyle bağımlılık gelitirmişlerdir.

Termitler bilinen 2.300 farklı tür ile günümüzde en yayılmacı ve başarılı böcek gruplarından birisi olmayı sürdürmektedirler - çoğunlukla tropikal bölgelerde ağaç yada diğer bitkisel lifleri kemirerek ve protozoaların sağladığı sindirim özelliğini kullanarak. Habitat yaratmada, toprak kalitesini arttırmada, besin geri dönüşümünde ve diğer canlılara besin olma konusunda önemli ekolojik görevleri mevcuttur. Karıncalara benzer sosyal koloniler olarak sayıları 20 mılyona kadar ulaşabilir. Ve her yıl, dünyanın değişik bölgelerinde ağaç yapılarda büyük zararlara yol açmaktalar.

Bugün termitlerin protozoa bağımlılıkları iyi bir şekilde anlaşılmış durumda - ve bu süreç her zaman iç açıcı olmamakta.

Evrimsel tarihin bir yerinde, termitler protozoa da içeren bir sıvı üretip salgılamaya başladılar. Termit yavruları, dışkı tüketimi sonucu protozoaların sindirim sistemlerine girmesine yol açtı. Araştırmanın gösterdikleri, bu sürecin çok zaman aldığına işaret ediyor. Protozoaların bu sürece başarılı bir şekilde katılma süreci onların, sindirim sistemindeki besinlerden faydalanabilmelerini, konak canlıya zarar vermemelerini, termit sindirim sisteminde karşılaşacakları fiziksel ve kimyasal koşullara uyum sağlamalarını ve sonuç olarak generasyonlar boyunca sindirim sisteminde taşınmalarını gerektirmiştir.

Fakat türlerde ve farklı besinlere göre en iyi yerine getirebildikleri görevler konusunda uzmanlaşarak - termitler yer protozoalar sindirir - her iki grup olağanüstü evrimsel bir başarı göstermiştir.

Poinar: “Termit ve protozoa arasındaki ilişki çok yakın ve açıkca görülebilen değerinden dolayı bu ilişki çok üzün süreler sonucu zamanla dengeye girmiştir. Bu karşılıklı faydaya dayalı klasik ilişkinin (mutualism) 100 milyon yıldan bu yana devam ediyor olmasının anlaşılması heyecan verici.”

Bu yeni araştırma, çok eski bir mutualizm örneğini açığa çıkartmakla beraber, 10 yeni protozoa türü, yeni bir termit türü, fosillesmis yeni bir amib cinsi ve ek olarak 14 yeni enkiste (mikroorganizmalarda olumsuz kosulları atlatmak için spor benzeri korunma) olmuş protist aşamalarının keşfine de yol açmıştır.

Araştırmanın haberi: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/05/090514153139.htm
Araştırmanın raporu: http://www.parasitesandvectors.com/content/2/1/12

NOT: Bu araştırmadan “Evrim teorisi zor durumda kalıyor” gibi bir sonuç çıkartmak zannedersem maksadı çok fazla aşan yanıltıcı bir yorum oluyor. Bir bilim adamının bulgularından dolayı, “heyecan verici” diyerek açıkca hissettiğini ifade ettiği heyecanını “moral bozukluğu” şeklinde anlamak için niyet okumanın çok çok ötelerine geçip resmen “aşmak” gerekiyor.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 227, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Darwinizm’in Gizli Destekçileri: Masonlar

savas_bebekDarwinizm, bir ideoloji olarak, Sabetayistler ve Siyonist Masonların tekeli altındadır. Bu karanlık çevreler, evrim teorisini, sosyal anlamda çıkarmayı planladıkları kargaşa için bir tür kamuflaj olarak kullanmakta ve bu nedenle de evrim teorisinin bilimsel açmazlarının gündeme getirilmesinden büyük rahatsızlık duymaktadırlar.

 

Evrim teorisinin bilimsel olarak yetersiz olduğunun gündeme getirilmesi, teoriyi sadece bilimsel olduğu için destekleyen pek çok çevrenin de gözünü açacağı ve aslen “ideolojik” sebeplerden ötürü desteklenmesinin deşifre edileceğinden; bu yöndeki gerçeklerin üstleri 150 yıldır örtülmeye çalışılmaktadır.

 

Sabetayistlerin kontrolü ve baskısı altındaki çeşitli dergiler, televizyon kanalları ve internet siteleri Yaratılış’ı destekleyen fikirlere yer vermeyi bu sebepten şiddetle reddetmekte; ve her teorinin açmazlarını yayınlamayı “objektif”lik unsuru sayarken evrim teorisinin açıklayamadığı bilimsel konulara tek bir satırlık yer dahi ayırmaktan çekinmektedirler.

 

 

Siyonist Masonların planlarına hizmet etmek için ortaya atılmış olan söz konusu teori, bu karanlık çevrelerce planlarının bozulmaması için adeta bir tabu gibi korunmakta ve hakkında olumsuz bir görüş bildirilmesine kesinlikle izin verilmemektedir.

 

 

Evrim teorisi, kendi başına çok zayıf temellere dayanan bir teori olmasına karşın; Sosyal Darwinizm, Siyonist Masonların planlarına zemin hazırlamada biçilmiş bir kaftandır.

 

 

Bu karanlık örgütün amaçları, Teşkilatı Mahsusa Başkanı Em.Süvari Albay’ı Hüsamettin Ertürk tarafından ele geçen bir belge ile ilk defa gün yüzüne çıkmıştır.

 

 

Ele geçen belgede “Milletlerarası Siyonist Teşkilat”ına ait 21 maddelik amaçları içeren bir metin bulunmaktadır:

 

 

  1. Gençleri kötü ahlak telkinleriyle bozmak
  2. Aile hayatını yıkmak
  3. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmek
  4. Sanatı ve edebiyatı müstehcen bir hale sokarak toplumun ahlaki yönden çöküşünü sağlamak
  5. Mukaddesata hürmeti yıkmak, dindar oldukları için hürmetle anılan kimseler hakkında rezilane vakalar uydurmak
  6. Çılgınca sarfiyatı teşvik etmek
  7. Halkı, eğlenceler ve oyunlarla oyalayarak vakitlerini düşünerek geçirmelerini engellemek
  8. Müfrit nazariyelerle fikirleri zehirlemek, gürültü ve kargaşalıklar çıkarmak, içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlıklar saçmak
  9. Aristokratların aralarına kin ve itimatsızlık saçmak
  10. Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmak, grevler, sabotajlar tertip etmek
  11. Yüksek tabakanın maneviyatını her türlü çabaya başvurarak kırmak
  12. Sanayinin ziraatı ezmesine müsaade ederek, köylü sınıfını ortadan kaldırmak
  13. Hayat pahalılığını körüklemek
  14. Giderleri arttırmak
  15. Beynelminel meseleler ortaya atarak milletlerarasında kin ve nefret tohumları serpmek
  16. Hükümet şekillerini değiştirmek ve birçok devlet sırrını ifşa etmek
  17. Siyasi buhranlar çıkarmak
  18. İktisadi buhranlar çıkarmak
  19. Mali istikrarı bozmak, ekonomik krizleri çoğaltmak
  20. Spekülasyonlara ve enflasyonlara yol açmak
  21. Hükümetlerin ölümlerini hazırlamak, ıstırap ve yoksulluk içine atmak

 

Albay Hüsamettin Ertürk, belgeyi inceledikten sonra: “Teşkilatı Mahsusa’nın dikkatli tetkikleri neticesinde vardığımız sonuç şudur ki, Bunlar bir Dünya İhtilali hazırlamaktadırlar” şeklinde görüş bildirmiştir.

 

 

Bu, televizyonda seyrettiğimiz bir macera filmi değil; tarihi bir gerçektir.

 

Dünya’daki düzeni ve huzuru bozmayı amaçlayan karanlık bir örgüt bulunmaktadır.

 

 

Büyüyle ve kabalayla yakından ilgilenen bu örgüt, kelimenin tam manasıyla Şeytan’ın boyunduruğu altındadır. Bu, bir teşbih değil; gerçektir. Sadece üst düzey masonların bilgisi ve yönetimi dahilinde olan şeytana tapma törenleri düzenlenmektedir.

 

 

Toplum düzenini bozmak ve dünya hakimiyeti elde etmek için; milli ve manevi değerler gibi tesanüdü beraberinde getiren değerlere saldırmakta, bu şekilde ayırımcılık ve fesat çıkararak milletleri içten parçalamayı hedeflemektedir.

 

 

Materyalist felsefeyi benimsetmek için uğraşarak; toplumları ahlaki bir çöküşe doğru sürüklemeyi hedeflemekte ve bu amaç doğrultusunda da Darwinizm’e destek vermektedir.

 

 

Darwinizm, Allah’ın varlığını reddetmek için zemin hazırlandığından (Allah’ı tenzih ederim); insanlara içgüdülerine bağlı olarak, vicdani sorumlulukları olmadan ve yaptıklarının hesabını vermeden yaşayacakları bir hayat profili çizer. Bu yönüyle de, söz konusu karanlık örgütün planlarına -ahlaki ve vicdani yönden toplumları çökertmek için- istenilen temeli atmaktadır.

 

 

“Hayat mücadelesi”, “Yaşam Kavgası”, “Kayrılmış Irklar” gibi kavramlarla; hem milletler arasında, hem de sınıflar ve ırklar arasında istenilen kargaşa ve huzursuzluk ortamının çıkartılması için son derece uygundur.

 

Bu nedenledir ki evrim teorisi, 150 yıldır somut bir delil sunulamamasına karşın, ısrarla sahiplenilmekte ve popülerliği korunmaya çalışılmaktadır.

 

 

Einstein’ı, Newton’ı, Stephen Hawking’i kapak yapmak için kıllarını dahi kıpırdatmayan dergi ve gazeteler Darwin’in kapak olmasını ya da olmamasını çok büyük bir gündem haline getirmeye çalışarak, konuyu büyük bir politik sorun haline getirmekte, AB’ye kadar taşımaktadırlar.

 

 

“Bilim elden gidiyor” kisvesinin altına saklanıp, mazlum portresi çizmeye uğraşarak bu sayede halkın çoğunluk oyunu kazanmaya çalışan bu kesim, “sosyal Darwinizm tehlikesi” her gündeme getirilişinde “evrim, bilimsel bir teoridir. Sosyal hayatla ve politikayla ne ilgisi var” gibi bir savunma yaparken evrim teorisinden bahsedip bahsetmemeyi Avrupa Birliği’ne kadar taşımaktan çekinmemektedir.

 

 

Daha da ileri giderek, üniversitelerde evrim teorisinin açmazlarını anlatan bilim adamları ve akademisyenlerin işlerine son vermekte, gazetelerin internet sitelerinde yer alan okuyucu yorumlarından “Yaratılışçı” bulunanları engellemekte, evrim teorisine gölge düşürecek haberler yapan gazetecileri görevden almakta, ve herhangi bir internet sitesinde ya da sözlü platformda Yaratılış’tan kim konu açarsa “cahil ve bilimkarşıtı” olarak karalamaya çalışarak kendisinin görüşünden etkilenebilecek “olası kitlelerin” önüne geçmek için büyük bir çaba sarfedilmektedir.

 

 

Eğer, evrim teorisi iddia edildiği gibi sadece bilimsel bir teoriyse; o halde – “bilimde şüphecilik esastır” fikrinden yola çıkarak- tüm diğer bilimler gibi eleştirilebilmelidir.

 

 

Eğer, Yaratılış da iddia edildiği gibi sadece “cahil bir inanç” ise; o halde de anlatılmasını yasaklayacak kadar çok korkmak için bir neden yoktur.

 

Marksizm, Komünizm, Faşizm, Nazizm,… Dünyada ne kadar “–izm” varsa, hepsinin temelleri evrim teorisine uzanmaktadır.

 

 

Ve bu kanlı ideolojiler, dünyaya bela ve sıkıntıdan başka hiçbirşey getirmemiş ve getirmemeye devam edeceklerdir.

 

 

İşte bu sebeple, evrim teorisinin sosyal bağlamda taşıdığı anlamın ve gerçek destekçilerinin bilinmesi çok büyük önem taşımaktadır.

 

 

Not: Söz konusu belge ile ilgili Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası incelenebilir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 408, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Evrimin Açıklayamadığı Bir Süreç: Endositoz

Çev. Demet Altundag

Bitkilerdeki büyüme hormonu, köklerin büyüme yönü, gövdenin büyümesi ve filizlerin çıkmasında oldukça önemlidir.

Aynı zamanda, meyvelerin olgunlaşması, sarmaşıkların dolaşması gibi daha pek çok aşamada da büyüme hormonu aktif bir rol oynar.

Bitki hücrelerinin diplerinde, hücre zarının üzerinde PIN proteinleri denilen proteinler bulunur. Bu proteinler, büyüme hormonunun alt hücrelere akışını sağlar. Peki, bu proteinler neden başka bir yerde değil de, hücrenin diplerinde bulunmaktadır?

PIN proteinleri hücrenin protein fabrikalarında üretilirler ve hücre zarının her yerine taşınırlar. Sonuç olarak da, hücre zarının içinde kaybolurlar. Bu sürece “Endositoz” adı verilir.

Keseciklere yakın yerlerde proteinler bağlantıyı koparır ve hücreye geri dönerler. Böylece, PIN proteinleri bir geri dönüşüm sürecine tabi tutulur ve hücre zarı tarafından tekrar yutulacakları yere yani hücrenin dibine nakledilirler.

Bu kompleks sistemi açıklamaya çalışan bilim adamları, bitki hücreleri yerçekiminde değişiklik hissettiğinde mekanizmanın hızlıca devreye girdiğini ve bu sayede de bitkiye yeni bir “alt kavramı” verdiğini keşfetmiştir.

İleri teknoloji laboratuar ortamlarında yapılan deneyler sonucu, mutasyonla bu sistem herhangi bir değişikliğe uğratılmak istediğinde ise; yaprakların çıkması gereken yerden köklerin çıktığı gözlemlenmiştir.

Kaynak:
http://www.physorg.com/news144408723.html

Söz konusu haber www.ilmimercek.net isimli derginin websitesinde de yayınlanmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 247, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Gen Mutasyonu Sonucu: Gelişmeyen Akciğerler

Çev. Demet Altundag

Bilim adamları, yenidoğanlarda akciğer gelişimi ve akciğer bezlerini sıralayarak ciğerleri çökmekten koruyan sürfaktanın üretimi için kritik öneme sahip bir gen keşfetti.

Sinsinati Çocuk Hastanesi Medikal Merkezi’ndeki araştırmacılar bir embriyo fareden Foxm1 isimli geni sildi.

Karşılaştıkları sonuç, araştırmacıları oldukça şaşırttı. Foxm1 geni silinen farenin akciğerlerinin tam olarak gelişmediği fark edildi. Tam olarak gelişmeyen ciğerler iki kritik sürfaktan proteini (SP-A, SP-B) üretemediğinden, fare doğumdan çok kısa bir süre sonra solunum yetmezliği nedeniyle öldü.

Sinsinati Çocuk Hastanesi Medikal Merkezi Akciğer Biyolojisi departmanında bir araştırmacı ve doktor olan Prof Dr. Vladimir Kalinichenko “Elde ettiğimiz bulgular Foxm1 geni’nin akciğer gelişimi ve sürfaktan üretiminin merkezi olduğunu gösterdi. Şüphesiz, bu çok önemli bir veri; çünkü bebekler doğar doğmaz anne ile olan göbek bağlarından solunum yapmayı bırakıp kendi kendilerine oksijen solumak durumundalar” diyerek görüşlerini bildirdi.

http://www.eurekalert.org/pub_releases/2008-11/cchm-ssg112408.php

Söz konusu habere www.ilmimercek.net isimli internet sayfasında da yer verilmiştir. 

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 45, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

100 Milyon Yıllık Ortak Yaşamı Evrim Teorisini Zor Durumda Bıraktı

termitprotozoaBilimadamları bir hayvan ile bir mikroorganizma arasındaki ortak yaşama ait 100 milyon yıllık amber buldu.

Çalışma, amberdeki yaşam formları konusunda uluslararası bir uzman olan Oregon Devlet Üniversitesi’nden George Poinar tarafından yürütüldü.

Dinazorlar çağı olarak bilinen Erken Kretas dönemine ait termit, karnının içinden dışarı çıkmış tek hücreli bir canlı olan bir protozoa ile birlikte bulundu.

Ortak yaşama ait en eski paleontolojik bulgu olan bu keşif evrimci bilim adamlarında büyük bir moral bozukluğu meydana getirdi.

Termit ile Protozoa’nın Ortak Yaşamı

Kuru tahta parçalarını yiyerek beslenen termit, selüloza dayalı bir yaşam sürdürüyor. Ancak tahta parçalarını sindirebilecek enzimler için de kursağında yaşayacak bir protozoaya ihtiyaç duyuyor. Bu karşılıklı bir ilişki…

Protozoa termitin içinde yaşamazsa ölüyor. Termit de, protozoa sindirim sistemine yardımcı olmazsa ölüyor.

Bulunan amber, bu karşılıklı yardımlaşmanın 100 milyon yıldır devam ettiğini kanıtladı.

Kaynak:http://www.sciencedaily.com/releases/2009/05/090514153139.htm

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 105, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Bilim, Felsefe, Din… Ortak Nokta: Düşünmek

dusunmek_dusunmekBİLİM, FELSEFE VE DİN…

Her üçünün de ortak noktası: DÜŞÜNMEK…

Yakın bir tarihte, bir bilim dergisinde okuduğum bir makale dikkatimi çekti. Parmak izinin dokunmadaki rolü üzerine bir makale…

İpeğe, kadifeye ve benzeri yüzeylere parmaklarımızla dokunduğumuzda, cildimize çok sayıda titreşim gönderilir. Buradaki sinir liflerinin başında “Paciniyen lifleri” bulunur. Bu lifler, bir tür sensör görevi görürler. Dokunma hissinin gerçekleşebilmesi için, gelen titreşimlerin bu lifler tarafından tespit edilmesi şarttır. Ancak, Paciniyen lifleri sadece 250 hertz’lik titreşimleri tespit edebilir. İşte bu noktada, devreye parmak izi dediğimiz “Epidermal çıkıntılar” girer ve gelen titreşimleri 250 hertz’e tekabül edecek şekilde filtreler ve bu filtreleme işlemi sayesinde de “dokunma hissi” oluşur.

Buradan çıkarılacak sonuç kısaca şudur: Parmak izi olmazsa, dokunma hissi gerçekleşmez.

İşte bu aşamada, “düşünme” başlar…

İnsan, hayatının çoğunu “dokunarak” geçirdiğini ve yaşama başladığı andan itibaren algıladığı dünyayı “dokunarak” tanıdığını düşünürse; bu bilgi çok büyük bir önem taşır.

Ve bu bilgiyi öğrendikten sonra düşünmeye başlar ve sorar: “Peki ilk dokunma hissi nasıl oluştu?”.

Yani, Epidermal çıkıntılar henüz yokken… Paciniyen liflerine gelen titreşimleri 250 hertz’e filtreleyen bir sistem yokken…

Materyalist perspektiften, bu konu kesinlikle yanıtsızdır çünkü kademeli evrim, “his”lerin nasıl oluştuğunu açıklayamaz.

Dokunma hissinin gerçekleşebilmesi için; parmak, el, epidermal çıkıntılar, paciniyen lifleri ve beyindeki dokunma merkezinin aynı anda bulunması gerekir. Bunlardan tek bir tanesi bile eksik olduğunda, doğal seleksiyonun öngördüğü kurallar çerçevesinde elenir ve dokunmadan bahsedilemez.

Düşünmeye devam ettikçe; sorular da devam eder: “Peki, hisler nasıl oluştu?”

Temel biyoloji derslerinde öğretilen ve herkesin en iyi bildiği konulardan biri, beyindeki duyu merkezleridir. Görme, işitme, dokunma, koklama, tat alma… Beş duyumuzun her biri için beynimizde bir merkez bulunur.

Göz, sanıldığının aksine “görmez”. Daha ziyade bir “decoder” vazifesi görür. Kendisine gelen kodları alır ve sinirler aracılığıyla aktarır. Bu sinyaller, beyindeki görme merkezine ulaştıklarında burada görüntüye dönüşürler.

Bu tıpkı, bir televizyon görüntüsüne benzetilebilir. Evimizdeki televizyonlara da uydu aracılığıyla görüntüler yani fotoğraflar ve filmler değil; sinyaller iletilir. Ve uydu alıcısı dediğimiz aygıt da bir decoder vazifesi görür, kendisine gelen kodları alarak kablolar yardımıyla aktarır. Televizyona aktarıldıklarında ise; tüm bu sinyaller gerçeğe çok yakın bir görüntüye dönüşür.

Buradan bakıldığında, beynimizde dev bir televizyon var diyebiliriz. Çok daha gelişmiş ve üç boyutlu gösterebilen, görüntü ve ses kalitesi çok daha üstün bir televizyon… Hatta o kadar teknolojik ki, bu televizyon sadece ses ve görüntü değil; dokunma, tat ve koku bile aktarıyor.

Televizyonların bir yapılma amacı vardır. İzleyici dediğimiz bir hedef kitlesi bulunur ve dolayısıyla izleyenler olduğu düşünülerek yapılmaktadır.

O halde, beynimizdeki televizyonun izleyicisi kimdir?

Beynimizin içerisinde rengarenk ve cıvıl cıvıl bir dünya oynarken, bunu izleyen biri olmalıdır.

Eğer, “ben” dediğimiz şeyin “beynimiz” olduğunu varsayar ve dolayısıyla da izleyen beyin dersek; yanılırız.

Odanızdaki televizyon koltuğunuz nasıl ki televizyonu en iyi görecek yere konumlandıysa; izleyen de beyin olamaz.

“Ben” dediğimiz, bir yağ ve kas yığınından çok daha fazlası olmalıdır. Yağ ve kaslar, takım tutamaz. Neşelenmez, ağlamaz, üzülmez ya da heyecanlanmaz. Yemek yediğinde zevk almaz, gülün kokusundan hoşlanmaz.

Hoşlanmak, zevk almak, sevmek… Bunlar soyut (maddi olmayan) kavramlardır. Dolayısıyla da, maddi olarak izahı mümkün değildir.

Geriye tek bir yanıt kalır: RUH…

İnsan ruhu, tüm hislerin tek açıklamasıdır. Bilinç ve şuur, kas yığınlarına ait değildir. Kas yığınları, dev gökdelenler inşa etmeyi, şehirler kurmayı, bahçeler yapmayı hayal edemez.

Ateistlerin bile varlığını kabul ettikleri “ahlak” kavramı, ruhun en net delilidir. Kaslar, etler ve kemikler, doğru ile yanlışı ayırd edebilecek bir bilince sahip değildir.

Bilinç, şuur ve muhakemenin ürünleri, maddi kanunlar dahilinde açıklanamaz.

Peki gören, koklayan, işiten, dokunan Ruh ise; beynin işlevi nedir?

Bu soruya en güzel yanıt, California Üniversitesi’nce yapılmış bir araştırmadır.

Bir bardağı almak istediğinde, beyin ele ne kadar süratle sinyal gönderiyor, tespit edilmek istenmiştir.

Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.

Başka bir deyişle: Önce el bardağı alır; ancak beyin sonra “yap” komutunu gönderir…

Buradan çıkan sonuç şudur. Beyin, yalnızca yaptığımız eylemleri “biz yapıyormuşuz” hissini oluşturmak için vardır.

“Biz yapıyormuşuz” hissi neden vardır?

İşte bu sorunun yanıtı da, yalnızca dinde mevcuttur.

İnsana “kendi yapıyormuş” hissi verilmese, imtihan ortamı ortadan kalkar. Aklının ihtiyarı kalkar.

Bilim, düşünmek ile başlar. Ve düşünerek başladığı yolculuğun sonunda bir takım veriler elde eder. Bu verilerin ne anlama geldiğini düşünen ve “neden” diye soran felsefeye ise yanıtları din verir.

Bu nedenle de, Anthony Flew, Francis Colllins, Dr. Allan Sandage gibi pek çok bilim adamı ve düşünür dine yönelmektedir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 521, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Evrim Teorisi bilimsel ve geçerli bir teori değil midir?

[Bu yazı www.turandursun.com sitesinde yayımlanmıştır. ]

(…)

İlk olarak Harun Yahya’nın “20 Soruda Evrim Teorisi’nin Çöküşü” adlı kitabından başlamayı düşünüyorum. Bu ayki yazımda 20 sorunun ilki olan “Evrim Teorisi neden bilimsel ve geçerli bir teori değildir?” başlıklı bölümü inceleyeceğim:

Evrim Teorisi yeryüzündeki canlılığın tesadüfler sonucunda, doğal şartlarla kendiliğinden meydana geldiğini savunur. Bu teori bilimsel bir kanun, ispatlanmış bir gerçek değil bilimsellik kisvesi altında toplumlara empoze edilmeye çalışılan Materyalist bir dünya görüşüdür. Modern bilim tarafından her alanda yalanlanan bu teorinin en büyük dayanakları ise birtakım hile, sahtekarlık, çarpıtma, aldatmaca ve göz boyamalardan oluşan telkin ve propaganda yöntemleridir.

Buradan anlaşılan ilk şey Harun Yahya’nın Evrim Teorisi’nin neyle ilgili olduğunu, neleri açıklamaya çalışan bir teori olduğunu bilmediğidir. Evrim Teorisi’nin yaşamın nasıl başladığını açıkladığını sanıyor. Belli ki yaşamın kökeninin farklı bir dal ve araştırma konusu olduğunun farkında bile değil. (Yaşamın kökeniyle ilgili tezler, hipotezler ve modeller için bakınız: Abiyogenez) Yaşamın doğaüstü bir dış müdahele olmadan doğal koşullarla kendiliğinden oluşması anlamına gelen abiyogenezin, evrim teorisiyle olan ilişkisine dair Laurence A. Moran’ın Evrim ve Abiogenez başlıklı makalesini okumanızı önerebilirim.

Evrim Teorisi bugün dünya üzerinde görmekte olduğumuz canlılığın çeşitliliğini açıklamaya çalışır; kökenini değil. ABD’li biyolog Douglas J. Futuyma 2008 yılında Türkçe’ye “Evrim” adıyla çevrilen ve Palme Yayınevi’nden çıkan kitabında Darwin’in Evrim Kuramı alt başlıklı bölümde şöyle demektedir: “Türlerin kökeni iki büyük sava sahiptir: Birincisi Darwin’in değişerek türeme kuramıdır. Bu kuram tüm türlerin -bugün yaşayanlar ya da ortadan kalkmışlar dahil- kesintisiz olarak bir ya da birkaç ilk yaşam formundan köken aldığını söyler.” (Douglas J. Futuyma, Evrim, s. 7)

Görüldüğü gibi Darwin türlerin kökenini bir veya birkaç ilk yaşam formuna dayandırmıştır. Geçmişte yaşamış olan ve bugün yaşamakta olan türlerin kökenini ilk canlılara dayandırarak ‘evrim’ ile açıklamaya çalışmaktadır. Yani başka bir deyişle yaşamın varlığını kabul etmektedir. Evrim Teorisi yaşamın değil farklı türlerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışır. Zaten teoriyle az-çok ilgilenen herkes evrimin mekanizmalarının yaşamın kökenini açıklamakla ilgisi olmadığını, türleşmenin nasıl gerçekleştiğini açıklamaya çalıştığını bilir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için Evrimsel Biyolojiye Giriş başlıklı makaleyi okuyabilirsiniz.)

Paragrafın devamı ise başlangıcından da beter. Yazının devamı →

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 1569, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Kimler Cehennemlik?

Yazar: Amatör filozof

En başta belirtmem gerekir ki, amacım, cehennemin gerçekten varolduğu varsayımıyla, kimlerin cehenneme gireceği konusunda fikir yürütmek değildir. İslam’ ın temel kaynağı olan Kuran’ da bu konuda verilmiş olan bilgilerin mümkün olduğunca akılcı bir bakış açısıyla değerlendirilmesi ve bundan çıkartılacak sonuçların genel olarak düşünce yapımızı nasıl etkileyebileceği konusunda bir tartışma açmayı hedefliyorum. Bu bağlamda, her zaman yaptığım gibi, mümkün olduğunca somut verilere dayanmak istediğimden şöyle bir yöntem uyguladım: Kuran’ ın Türkçe mealinde geçen “cehennem” kelimelerinin tümünü word programında tarayarak, bu kelimenin geçtiği ayetleri inceledim ve bu şekilde Kuran’ da hangi durumların cehennemlik olarak tanımlandığını saptadım. Cehennem cezası gerektiren durumların Kuran’ da kaç kez tekrarlandığına bakarak da bunların muhtemel önem sıralamasını yaptım. Bu sonuçları sunmak istiyorum:

İnkarcılar (Allah’ ı ve İslam dinini inkar edenler): 48 kez tekrarlanmış.

Zalimler, zulmedenler : 8 (Tam olarak ne kastedildiği açık olmamakla birlikte, çoğu kez İslam’a karşı gelme anlamında kullanılmış)

Allah’ tan başka ilah edinenler, eş koşanlar: 7

Şeytana uyanlar: 7

Allah’ a ve peygambere isyan edenler, karşı gelenler: 5

Büyüklük taslayan, kulluk etmeyi kibirine yedirmeyenler: 5

Suçlular: 4 (Net bir tanımlama yok, bazı durumlarda İslam’a karşı gelme anlamında kullanılmış)

Kuran’ ı yalanlayanlar: 4

Azgınlar: 4 (Net bir tanımlama yok, genellikle İslam’a karşı gelme anlamında kullanılmış)

Günahkarlar: 4 (Net bir tanımlama yok, muhtemelen İslam’a karşı gelme anlamında kullanılmış)

Putlara tapanlar: 3

Ayetleri geçersiz kılmak için çaba gösterenler: 2

Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayanlar: 2

Savaştan kaçanlar: 2

Bozguncular: 1 (Anlamı açık değil, muhtemelen İslam’a karşı gelmek)

Faizciler: 1

Yetimin malını haksız yiyenler: 1

Bir mümini kasten öldürenler: 1

Müminlerle beraber Medine’ ye hicret etmeyenler: 1 (O tarihteki özel bir durumla ilgili olarak kullanılmış)

Altın ve gümüş biriktirip onları Allah yolunda harcamayanlar: 1

Yeryüzünde fesat çıkaranlar: 1 (Anlamı açık değil, muhtemelen İslam’a karşı gelmek)

Hoşlarına gitmeyen şeyi Allah’ a isnat edenler: 1

Namaz kılmayanlar: 1

Ceza gününü yalanlayanlar: 1

Amel tartısı hafif gelenler: 1

Kıyameti yalanlayanlar: 1

Allah’ a karşı yalan söyleyenler: 1

Kitabı soldan verilenler : 1 (Tam olarak ne kastedildiği açık değil)

Cehennemi yalanlayanlar: 1

Müminlere işkence edip tövbe etmeyenler: 1

Cimrilik edenler: 1

Bu sıralamada dikkat çeken noktalar şunlar: Başka insanlara karşı işlenen suçlar olarak tanımlanabilecek fiillerin sayısı oldukça az. Müminleri öldürmek ya da işkence etmek birer kez tanımlanmış. Ancak müslüman olmayanların öldürülmesi ya da genel olarak insan öldürmek cehennem cezası gerektiren bir suç olarak tanımlanmamış. Faizcilik, cimrilik, yetimin malını haksız yemek de birer kez tanımlanmış. Hırsızlık cehennem gerektiren bir suç olarak belirtilmemiş, ancak el kesme cezası öngörülmüş, tecavüz, dolandırıcılık, sahtekarlıktan ise bahsedilmemiş (Belki bu durum dini inançları kullanarak dolandırıcılık yapanların neden suçluluk hissetmediklerini açıklar).Cehennem cezası gerektiren suçların çok büyük çoğunluğu Allah’ ı ve peygamberi inkar etmek, karşı gelmek, İslam dininin esaslarını kabul etmemek şeklinde. Ayrıca İslam için yapılan savaşlardan kaçmak da cehennemlik suç olarak tanımlanmış. İnkarcılık suçu çok fazla sayıda tekrarlandığı için en çok önem verilen durum olduğu düşünülebilir.

Bu değerlendirmeler sonucunda şunları söyleyebiliriz:

  1. Kuran’ a göre en büyük suç Allah’ a ve İslam dinine inanmamak ve inkar etmektir; bu suçu işleyenlerin cezası, bir daha çıkmamak üzere, sonsuz olarak cehenneme atılmaktır.
  2. Başka insanlara karşı işlenen kişisel suçlar da cehennem cezasını gerektirebilmekle birlikte, bunlar Allah’ ı inkar suçuna göre çok daha düşük önemdedir. Günümüz hukukuna göre ağır bir suç olan insan öldürmek cehennem cezası gerektirmemekte(müminleri öldürmek haricinde), buna karşılık günümüz hukukunda özel durumlar dışında suç sayılmayan faizcilik cehennem cezası gerektirmektedir.
  3. Allah’ a ve İslam dinine inanmamak sonsuz cehennemle cezalandırılmak için yeterlidir, başka insanlara karşı kötülük yapmak gibi ek koşullar aranmamaktadır . Bu suçun herhangi bir şekilde affı söz konusu değildir.

Bilindiği gibi Allah’ın isimlerinden birisi de Adil’ dir. Kuran ayetlerini inceleyerek yukarıda vardığımız sonuçları Allah’ ın Adil ismi ile bir arada değerlendirince, şu soruyu sormamız kaçınılmazdır:

“Bir insanın yalnızca Allah’ a inanmadığı için sonsuz cehennemle cezalandırılması doğru ve adaletli midir?”

Kaynak:

http://www.diyanet.gov.tr/kuran/default.asp

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 1664, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Michael J. Behe’den Ortak Atadan Türeme Üzerine

the_edge_of_evolutionMichael J. Behe’nin, son kitabı olan The Edge of Evolution’da ortak atadan türemeyle ilgili yazdıkları yaratılışçılara ve akıllı tasarımın yaratılışçılığa yakın kanadına (ki maalesef kalabalık ve sesi çıkan kısmı bu kanatta bulunuyor)  adeta bir ders niteliğindedir. İlk olarak kitaptaki orijinal halini aktarıp ardından da bu bölümü elimden geldiğince Türkçeleştirmeye çalışacağım:

When two lineages share what appears to be an arbitrary genetic accident, the case for common descent becomes compelling, just as the case for plagiarism becomes overpowering when one writer makes the same unusual misspellings of another, within a copy of the same words. That sort of evidence is seen in the genomes of humans and chimpanzees. For example, both humans and chimps have a broken copy of a gene that in other mammals helps make vitamin C. As a result, neither humans nor chimps can make their own vitamin C. If an ancestor of the two species originally sustained the mutation and then passed it to both descendant species, that would neatly explain the situation.

More compelling evidence for the shared ancestry of humans and other primates comes from their hemoglobin—not just their working hemoglobin, but a broken hemoglobin gene, too. …. In the region between the two gamma genes and a gene that works after birth, human DNA contains a broken gene (called a “psedugoene”) that closely resembles a working gene for a beta chain, but has features in its sequence that preclude it from coding successfully for a protein.

Chimp DNA has a very similar pseudogene at the same position. The beginning of the human pseudogene has two particular changes in two nucleotides that seem to deactivate the gene. The chimp pseudogene has the exact same changes. A bit further down in the human pseudogene is a deletion mutation, where one particular letter is missing. For technical reasons, the deletion irrevocably messes up the gene’s coding. The very same letter is missing in the chimp gene. Toward the end of the human pseduogene another letter is missing. The chimp pseudogene is missing it, too.

The same mistakes in the same gene in the same positions of both human and chimp DNA. If a common ancestor first sustained the mutational mistakes and subsequently gave rise to those two modern species, that would very readily account for why both species have them now. It’s hard to imagine how there could be stronger evidence for common ancestry of chimps and humans.

That strong evidence from the pseudogene points well beyond the ancestry of humans. Despite some remaining puzzles, there’s no reason to doubt that Darwin had this point right, that all creatures on earth are biological relatives. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, p. 70-71)

M. Behe, insanlar ile şempanzelerin ortak atadan türediklerine dair görüşü ne kadar da güzel bir şekilde delilleriyle ortaya koymuş değil mi?

Bir yazarın başka bir yazarın bir kelimenin yazımında yaptığı alışılmadık bir yazımda hatasının aynısı yapmasında intihal iddiasının sağlamlaşması gibi iki farklı nesil, keyfi bir genetik kaza gibi gözüken birşeyi paylaştıklarında da ortak köken görüşü ikna edici hale gelir. Bu tür bir delil insan ve şempanze genomlarında görülür. Örneğin, insanlar ve şempanzeler diğer memelilerde C vitaminine yardımcı olan bir genin bozulmuş kopyalarını taşırlar. Bunun sonucunda ne insanlar ne de şempanzeler C vitamini yapabilirler. Eğer iki türün atası bu mutasyonu taşıyorsa ve onu soyundan gelen iki türe aktardıysa bu, durumu temiz bir şekilde açıklayacaktır.

İnsanlar ile diğer primatların ortak bir atayı paylaştıklarına dair daha ikna edici delil, sadece çalışan değil aynı zamanda bozulmuş hemoglobin genlerinden gelir. İnsan DNA’sında, iki gama geni ile doğumdan sonra çalışan bir genin arasında bozuk bir gen (buna “sözde gen” denir) vardır. Bu gen, bir beta zinciri için çalışan bir geni yakın şekilde andırsa da dilizimindeki özellikler nedeniyle başarılı bir şekilde protein kodlaması yapamaz.

Şempanze DNA’sı aynı pozsiyonda çok benzer bir sözde gene sahiptir. İnsan sözde geninin başlarında, genin deaktive olmasına neden olan iki tane belirli nükleotid değişikliği vardır. Şempanze sözde geninde de tam olarak aynı değişiklik vardır. İnsan sözde geninin biraz ilerilerinde bir yerde belirli bir harf eksiktir, burada eksilme mutasyonu olmuştur. Teknik deneylerden dolayı bu silinme, geri alınamaz şekilde genin kodlamasını karıştırmıştır. Tam da aynı harf şempanze geninde de bulunmamaktadır. İnsan sözde geninin sonlarına doğru bir harf daha kayıptır. Bu harf şempanze sözde geninde de kayıptır.

İnsan ve şempanze DNA’larındaki aynı genlerdeki aynı pozisyonlarda aynı hatalar. Eğer bir ortak ata ilk olarak bu mutasyonel hatalara sahip olup sonrasında bu iki modern türün doğuşuna neden olduysa, bu durum bu iki türün neden bu hatalara sahip olduğunu açıklayacaktır. Şempanzeler ile insanların ortak ataya sahip olduğu görüşüne daha kuvvetli nasıl bir delil olabileceğini hayal etmesi zor.

Sözde genlerde elde edilen bu kuvvetli delil insanların atasından çok ötesine işaret etmektedir. Geriye kalan birkaç bilmeceye rağmen Darwin’in, Dünya üzerindeki tüm canlıların biyolojik akrabalar olduğuna yönelik tespitinin doğruluğundan şüphe etmek için hiçbir sebep yok. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, s. 70-71)

Sanırım M. Behe herşeyi gayet açık bir şekilde ortaya koymuş. Bunun üzerine ortak atadan türemeyle ilgili yorum yapmayı gereksiz görüyorum. Sadece ufak bir noktaya açıklık getirmek isterim. Behe’nin evrim teorisini genel kabul gördüğü şekliyle desteklediğini iddia etmiyorum. Behe, elbette evrimin tamamen doğal nedenlerle, bilinçli bir tasarımcının tasarımı olmadan gerçekleşebileceğini kabul etmiyor. Benim burada göstermeye çalıştığım şey, ortak atadan türeme gibi su götürmez delillerle desteklenen, üzerinde tartışılması bile absürt olacak bilimsel gerçeklerin bazı insanlar tarafından hem de bilimsellik kisvesi altında saldırıya uğruyor olması ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, dürüstlükten uzak yöntemlerle eleştiriliyor olmasıdır. Eğer gerçekleri biraz olsun önemseyen, dürüst, samimi biriyseniz bu tip bilimsel gerçekleri hedef alanlara karşı tavrınızı ortaya koymaktan çekinmeyin. Gerçekleri savunmakla nahai olarak hiçbir şey kaybetmezsiniz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 1489, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.