BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Osmanlı-Türk Müziği (Mete Tunç)

Ekseriya TRT’deki müzisyenlerden duyardım, duyarım: “Türk halk ve türk sanat müziği aynı müziğin iki ayrı koludur.”(!) Daha iyi bir dinleyici olduğumdan itibaren bu tezi sorgulamaya başlamıştım. Osmanlı-türk müziğindeki türkü formundaki şarkılar-makamlar için, evet… Fakat diğerleri; hayır. Bir başka cihet de şu: Sanki tek bir tür etnik müzik varmış gibi telakki ediliyor. Oysa, hem etnik farklar hem Türk-etnik bile olsa yöresel-bölgesel değişiklikler… Hülasa ‘aynı damardan geliyor’ şeklindeki bir söz, safsatadır…
+++
Erol Sayan bir koroyu çalıştırıyor ve (herhalde Gazi Üniversitesinde) konser veriyorlarmış. O konserde, bakan Ali Naili Erdem, türk müziği konservatuvarının kurulma kararının çıktığını açıklamış. Salonda ağlayanlar olmuş. 1975.
+++
Türk Sanat müziği yerine, bu müziğin Osmanlı devirlerinde neşvünema bulması, 19. Yüzyılda zirveye ulaşması, Cumhuriyet devrinde yapılanların oradan tevarüs etmesi sebebiyle ‘Osmanlı-türk müziği’ tabirini önermiştim.

05.06.2012 tarihinde, TRT Okul’da bir müzik profesörü, Cem Behar, bu müziğin gelişimini (16. yüzyıl ortasından itibaren özgünlük kazanmış) anlattı ve aynen yukarıdaki tabiri kullandı.

Hoca, Yavuz’un (1465-1520) İran seferinden sonra İstanbul’a getirilen İranlıların müzik konusunda yabancılık çekmediklerini, ama IV. Murat’ın (1612-1640) Bağdat seferinden sonra gelenlerin bambaşka bir müzikle karşılaştıklarına dair bilgiler olduğunu; müzikteki ve dildeki tekamülün ve özgünleşmenin İstanbul’un fethinden sonraki 100 yıl zarfında gerçekleştiğini vurguluyor.

Profesör, dönemlerin nota sistemleriyle beste bırakanların Leh asıllı Ali Ufki (Alberto Bobevio Leopolitano Bobowski, 1610?-1675?) ile Romanya asıllı Kantemir (Dimitrie Cantemir, 1673-1723) idiği bilgisini veriyor.

C. Behar, Buhuruzade Mustafa Itri (1640-1711) ve Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846) isimlerinde geçen ‘zade’ soyluluk ibaresinin zamanlarında kullanılmadığını, ‘Buhuroğlu’ ve ‘Hamamcıoğlu’ dendiğini, adı geçen tabirlerin sonradan yakıştırıldığını söyledi.
+++
Thevenot Seyahatnamesi kitabında, 1655 tarihine tekabül eden İstanbul günlerini anlatırken Thevenot, Osmanlıların farsçayı cehennemde kullanılan dil olarak telakki ettiklerini ama “şiirlerinin ve şarkılarının en güzel bölümü farsçadır,” ve “Türk şiirleriyle şarkılarının en güzelleri bu dilde yazılmıştır” diyor (s.74, 236). Bunu okuduğum zaman şaşırmış, anlamlandıramamıştım. C. Behar’ın söyledikleriyle her şey hemen hemen yerine oturdu.

“Hemen hemen” diyorum; zira (bestekar) Ali Ufki’nin bıraktığı güfteler türkçe değil mi? Bazıları mı? Veya bazı türler mi?.. A. Ufki, türk bestelerinin yer aldığı eserini (Mecmua-i Saz ü Söz) 17. yüzyılın ilk yarısı bitmeden kaleme almış…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7878, bugün ise 738 kez görüntülenmiştir.

İnançlar Manzumesi ve Felahı Beşeriyet (Mete Tunç)

Aşağıdaki, iman listesidir. Elbette eksiktir, çok daha fazlası vardır…

Allah’a (islamiyete)
Mesih’e (hristiyanlığa)
Yahve’ye (museviliğe)
türlü evsaftaki tanrılara-meleklere
animizme
ateizme (tanrı inancına/kavramına reddiyeye)
bilinemezciliğe (agnostisizme)
yaratan ama karışmayan bir tanrıya (deizme)
astrolojiye-astrologlara
kadim (gizli) ‘ilimlere’
bilime (soyut matematiğe/denklemlere, paradigmaya, ideolojilere/felsefeye, varsayımlara, düşünce deneylerine, fantezilere, modellemelere dayanan teorilere -evrim, büyük patlama, kuantum, Higgs parçacığı…-)
medyumlara
meditasyona
Buda’ya
Konfüçyüs’e
Şintoizm’e
evliyalara-azizlere
şeyhlere
tasavvufa-tarikatlara
kerametlere
mucizelere
nirvanaya
dünya dışı -akıl ve beden sahibi- varlıklara
ruhlara
cinlere/perilere
telekineziye
telepatiye
büyüye-büyücülere
rüyalara
Marduk’a
Atatürk’e (Kemalizme)
nazara
altıncı hisse (önseziye)
uğura-uğursuzluğa
sosyalizme/komünizme
komplo teorilerine
padişahlara
devri daim makinesine
Matriks’e
zamanda yolculuğa
sırlara
tılsımlara
muskaya
durugörüye
harflerden mana-sonuç çıkarmaya
reenkarnasyona
bilinen tarih öncesinde medeniyet olduğuna
Ali’ye (‘halife’)
kuantum düşünce’ye
kelebek etkisi’ne

“İnsanlık, inançlardan özgür kalınca, kurtulunca barışa, felaha erecektir” nevinden sözler iddialıdır ama daha ziyade beklentiyi, hatta ‘inancı’ yansıtmaktadır…

Her insanın ve cemaatin, inancını veyahut görüşünü; hayatı, onuru, hürriyeti, vicdanı, adaleti, emeği gözetir ve özeleştiri yapabilir ve tenkidi kabullenir, nükteye-mizaha katlanabilir biçimde yaşaması hedeflenmelidir. O zaman barıştan ve belki kurtuluştan söz edebiliriz. Ve ancak o vakit kahir ekseriyeti ile insanlık, yer aldığı ‘iman-imansızlık’ eksenini mülahaza edip başka bir mecra da bulunduğunun farkına varmaya başlayabilecek ve fakat felahın sade buna bağlı olmayabileceğini anlayacaktır… Bu bir inanç değildir; bir savdır, ümittir!

Haşiye. ‘Listedekilerin bazıları iman mıdır ki,’ diye sorulabilir. O görüşlerin sahipleri (çoğu); sorgulama ve mukayeseden müstağni idikleri, tarih ve kronolojik tarih bilgisine malik olmayışları, tezlerini yanlışlayan sayısız gözlemi-veriyi-belgeyi-delili-tutarsızlığı yok saymaları, ciddi kitap oku(ya)mamaları, ‘vecd’ halleri, itiraza değil serdedene yoğunlaşmaları, olmayanı-yapılmayanı-söylenmeyeni olmuş-yapılmış-söylenmiş farz etmeleri, manalar-sözler-anekdotlar-kitaplar uydurmaları, savundukları/reddettikleri hakkında kızgınlıktan-nefretten beslenmeleri gibi hususiyetleri (kimi maddeler/insanlar için bazıları, kimileri için ise hepsi) dikkate alındığında, iman sahibidirler. Mamafih, müdafaa ve adına muharebe ettikleri de (onlara bakıldığında) imandır! Nitekim mezkur kişiler, tezlerini/fikirlerini ‘inanıyorum’ diyerek anmakta beis görmemektedirler!

(21.09.2014)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28832, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar VII (Mete Tunç)

Güneş tutulmasında ay dünya ile güneş arasında. Ay tutulmasında dünya güneşle ay arasında. Bu tutulmaların, bilhassa birincisinin, dünya ile güneş arasındaki mutat çekime bir tesiri olmuyor mu? (Basitçe ifade edersek, bazı ‘graviton’ların önü kesiliyor…). Olmuyor veya pek olmuyor ki dermeyan edilmiyor, hiçbir şey hissetmiyoruz.
+++
Neden Hıristiyan Değilim, Bertrand Russell, Çev. Ender Gürol’de Russel, 1900’lerin başlarında, İngiltere’de dünyanın düz olduğu savıyla kurulan bir dernekten bahseder. Bir albay, dernekteki toplantıda, dünyanın etrafını dolaştığını.. belirtir… İddia sahipleri ikna olmazlar…
İman saplantılı insanlar sadece bu coğrafyadan değil, bilim merkezlerinin birinden, sanayi devriminin başladığı yerden bile çıkmış, çıkıyormuş!
+++
“Açıklamak ne kadar zor olsa da güzelliğe karşı estetik bir duyarlık bilim insanları ve matematikçileri motive eden güçlü bir etken olmuştur. 20. yüzyılın en büyük matematiksel fizikçilerinden Paul Dirac “İnsanın denklemlerinin güzel olması, o denklemlerin deneylere uymasından daha önemlidir.” diyecek kadar ileri gitmişti. Belki aşırıya kaçan bir görüştü, ama Dirac bunu söyleyebilecek çaptaydı: Ne de olsa kendisi kuantum mekaniği tarihindeki en önemli olaylarından biri olan bir denklem bulmuştu.”[!!!]
(Matematik, Tony Crilly)
Lafa ne gerek; Batı’da bilimin (temel bilimlerin veyahut soyut matematiğe dayanan bilim dallarının, diyelim) ne idiğinin sarif ifadesi!
+++
31.12.2013. 22.30 suları… Kırmızı renkli, jüpiter büyüklüğünde bir cisim semada. Uçak mı? Değil, dakikalarca, neredeyse sabit kalıyor. Bahçedeki ağaç yüzünden hareketini, yörüngesini tam olarak tespit edemiyorum. Soluklaştı, ilk gördüğüm yerden farklı bir konumda, fakat çok uzak olmayan bir noktada gözden kayboldu. Yine bir uydu.
+++
25.02.2013. Pazartesi. 21.45. Doğu-batı yönü. Kırmızı bir ‘bulut’. Büyüklük: venüs’ten 3 kat büyük. Motor sesi vardı sanki. Fakat yanıp sönen kırmızı-mavi/yeşil ışıkları yoktu. Uçak hızı ile ilerliyordu. Güzergahı üzerinde jüpiter büyüklüğünde, gezegen biçiminde, yine kırmızı bir cisim görüldü. Jüpiter’in olduğu konum civarındaydı. Mars mıydı; hayır. Bulutla kırmızı cisim çarpışacak mıydı?! Hayır, bulut ona vardığında cisim neredeyse helezonik bir yörüngeyle ve hızlı biçimde ‘fırlayıp’ uzaklaştı ve kayboldu. Bulut bir süre daha yoluna devam etti ve kayboldu… Bunu ‘çözemedim’.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 30815, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Halef-Selef’ler: Nataşalar-Haraşolar (Mete Tunç)

1997-1998. … bir otel… sakinleri “nataşalar”dır. Kimi semt mukimlerince şikayet edildiği söylenmektedir. Birkaç müşahede:

Siyah, uzun-düz saçlı, beyaz tenli, düzgün yüz hatlarına sahip ve makyajı kusursuz, orta-uzun boylu, fiziği mükemmel, 25 yaşlarında bir kadın sokak boyunca yürüyor. Bir genç adam, onu ima ederek, “iş’e gidiyor” diyor!

Zayıfça, sarı saçlı bir kadın Tofaş tipi otomobillerden birine biniyor, ön koltuğa oturuyor. Arabada üç genç erkek var. Arkadakilerden biri en gençleri! Araba hareket edince, yerinde adeta hoplayıp, sağ kolunu koltuğun üzerine atıyor. Bu hareketleriyle, içinden ne geçtiği okunabilir: ‘Kaç zamandır hayal ettiğim, olacak mı olamayacak mı, diye beklediğim şey oluyor lan; yaşasın!’

Bir Mercedes. İçinde, esmer, zayıf-uzun yüzlü, 40 yaşlarında, koyu ceketli, kravatlı, duygularını ele vermeyen mimikleri haiz, … müteahhit olması muhtemel bir adam. Otelden bir nataşa çıkıyor ve arabaya biniyor. Bu nataşa büyük ihtimalle fazla yorulmayacak; çünkü adam, seksi sadece ‘birleşme’den ibaret zanneden bir tipe sahip!

Güneşli bir bahar günü. Otelin uzun-dar balkonunda 10-15 nataşa yan yana yere oturmuş, güneşleniyor, şakalaşıp gülüşüyorlar…
+
O günlerde bir profesörün bütün parasını-mülkünü bir nataşaya kaptırdığı, buna rağmen ‘helal olsun, çok iyiydi ya’ dediği rivayet edilmektedir!
+
Bir Karadeniz ilçesindeki kadınların şehirlerine gelen nataşaları kovdukları, orada barınmalarına izin vermediklerini irat edilir.
+
… Salonda dört adam var. Beşincisi bir genç kadınla geliyor. Dört’ten biri, kalmayacaktır, kadının hemen hiç konuşmadığını fark ediyor. Birkaç kez göz göze geliyorlar (Bilahare, kadının bakışının, onu ‘grupta’ sanmasından kaynaklandığını anlıyor.). İlk dört’ün birisi ev sahibidir; kadına “başka yere gitme, sadece buraya gel” demesiyle, ‘gözlemci’ nihayet vaziyete vakıf oluyor: Kadın nataşadır; onun gitmesini takiben ‘çalışmaya’ başlayacaktır!
++
Toplumumuzda 90’larda başlayan nataşa derdi, 20 yılı aşkın süredir devam etmektedir…

1917 Rus devriminden sonra ülkeden kaçan Çarlık yanlıları (Beyaz Ruslar) İstanbul’a da gelmişler. Sayıları binleri-onbinleri bulmuş… Büyük ekseriyeti birkaç yıl kaldıktan sonra başka ülkelere azimet etmiş…

Fakirin yukarıda yazdığı, 90’lara ait birkaç rivayet-haber ve gözleminin ardından, takriben 75 sene önceki mümasil ‘dertleri’, bir usta kalemden, Refik Halid’den okuyalım:

“… Haraşoların derdiyle insanlar nasıl yandı, kavruldu, bunu deniz kenarlarının dilleri olsa da anlatsalar! Kim bilir kaç genç Florya Kumsalı’ndan Kalamış Körfezi’ne kadar o upuzun mesafeyi grupta ve mehtapta dalgalardan teselli aranmak, mahzun gönüllerini avutmak ve feryatlarına germi vermek için gezdiler, o yerlerde ağladılar, kaç kişi kaçar defa o yerlerde intiharı düşündüler ve inlediler.

Acaba kaç erkek Haraşolar yüzünden karısından ayrıldı? Kaç nikah bozuldu ve kaç nikah tecdit olundu? İstanbul kısmının Haraşoları herhalde ufak tefek, kırık dökük bin kadar hanenin satılmasına, Beyoğlu’ndakiler ise heybetli, azametli bin konak, apartman ve köşkün elden çıkmasına sebep olmuşlardır. Bunu, imkan olmalı da defter-i hakani senetlerine sorabilmeli! İmkan olmalı da akşamları evlerine dönen erkeklerin dimağlarında geçen düşünceleri sinema perdesinde seyreder gibi temaşa edebilmeli: Yüzde yetmiş beşinin kafasında bir Haraşo’nun hayali çıkar!..”
(Haraşoların Azimeti Münasebetiyle, Aydede, 10 Nisan 1922)
(Aydede 1922, Refik Halid Karay, İnkılap Yayınevi)
++
Hülaseten, sadece isim(leri) değişmiş: “Haraşo” imişler (selef) , “nataşa” (halef) olmuşlar!

Not: Şunu kaydetmek mühimdir: 1990’larda, 2000’lerde ve halihazırda, 1917 sonrasından farklı olarak onbinlerce evlilik vuku bulmuş ve bulmaktadır. Gelinler, artık yukarıdaki bağlamda ele alınamaz ve o sıfatlarla isimlendirilemezler; zira türktürler, türk olmuşlardır. Böyle evliliklerden doğan çocuklar, hem türkçeyi hem annelerinin dilini-harsını iyi derecede öğrenip yetişirlerse; ülkemize, toplumumuza, kültürümüze, bilimimize ve dünya barışına çok fayda sağlayacak şekilde görevler yapabilir, çalışmalarda bulunur, eserler meydana getirebilirler. (Bu vesileyle, sitemizdeki iki zarif ‘yeni türk’e ve onların şirin evlatlarına sevgilerimi sunuyorum.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 19261, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Türkçe Üzerine Notlar V (Mete Tunç)

“Osmanlı döneminde yaşayanlar nasıl konuşurdu?” sorusuna verilen cevap (‘Arapça-Farsça –kökenli- kelimelerin ve terkiplerin bolca olduğu bir dil konuşurlardı.’), çocuk ve genç yaşlarımda kafamı karıştırırdı: Yaşlı insanlarda bunun izlerini neden görmüyordum? Velev karma bir dil olsun, böyle bir dili konuşmak bilgi, kültür gerektirirdi; neden toplumda bunun yansımaları bulunmuyordu?.. Okuyup dinleyince öğrendim ki, yukarıdaki; basit, akılsız, ahmakça bir propaganda söylemi imiş. Neyin ne idiğini buraya yazmayayım; bilen biliyor, bilmeyen araştırsın efendim… Garabet şu ki, benden bir nesil büyük birisi geçenlerde aynı iddiayı serdetti; edebimden saçmaladığını söyleyemedim!
+++

“İlericilerin” bayrak kelimeleri idi, “olanak”, “karşın”, “gereksinim” vs. Aslında onlar da “gericiler” gibi (iddia edilenin aksine) çok okumazlardı; bu yüzden bazen yanlış yerde kullanırlardı o kelimeleri. Bunlar, dili nasıl fakirleştirdiklerini, kültürü-düşünceyi nasıl katlettiklerini fark edemeyecek, öngöremeyecek kadar bağnazdılar (Yukarıdaki cümleler, iki-üç nesil için geniş zaman kipiyle ifade edilebilir.). Şaşırtıcı olan, böyle necis, iğrenç kelimelerin, günümüzde bazı “muhafazakar” denilen kişiler tarafından da kullanılıyor olması.
+++

Dilimizdeki Arapça-Farsça tamlamalar 100 küsur yıl evvel terk edilmeye başlanmıştı ki (yazılı) Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir adımdı. Lakin, mezkur tamlamaların bazıları bugün de bilinir: sinei millet, alameti farika, hüsnü kuruntu… Bunlar dilimize zenginlik, estetik (şiirsellik, melodi) katmaktadır; unutulmamalı, istimal edilmelidir.
+++

Dil hususundaki şehir efsanelerinden, yani dil palavralarından biri, dünyada 250 milyon kişinin Türkçe konuştuğudur. Bu, sadece, ‘yakın-uzak falan lehçelerin (“dillerin” denirse yanlış olmaz) ortak-üst bir dil kökenine bağlı olduğu’ çerçevesinde doğrudur (Bu durumda dahi 250 milyon sayısı abartılıdır.)… Türkiye alfabesine yeni Azerbaycan abecesindeki harfler ilave edilirse, Türkmenistan ve Özbekistan (herhalde) bir-iki ilave ile Azerbaycan alfabesini esas alırlarsa (alsalardı), Avrupa’dan Çin’e kadar, çevre ülkelerde yaşayanlarla birlikte, (mübalağasız) 150 milyon kişi, en fazla üç aylık eğitimle birbirlerini anlar, yazılanları okur hale gelirler(di) (Hatta bir-iki yüzyıl içinde yeni bir ulus ve müşterek bir dil ortaya çıkabilirdi.). Bunun, sayı ve coğrafya dikkate alınırsa, sözkonusu ülkelerin kültürlerine, ekonomilerine, maariflerine vs. ne kadar faydalı olacağı açıktı(r)… “Ortak alfabe projesi”, adı geçen ülkelerin, bilhassa son ikisinin müstebit, bi-akıl, vizyonsuz iktidarları yüzünden hayata geçememektedir, geçememiştir.
(Not. Yukarıdaki hayal siyasi değildir, yani “Turan mefkuresi” kapsamında değerlendirilemez; çünkü fakir, muhayyel ulusu ve dili, kutsiyet atfetmediği  “Türk” ve “Türkçe” namları ile isimlendirmeyi şart görmemektedir. Türk-Türkçe isimleri kabul ve istimal edilse, tarihi zaviyeden yanlış olmaz, hatta doğrusu budur; bunu da teslim etmek gerekir.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33342, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Bazı Müminlerin Kutsallara Hakaret Tavr-ı Söylemi (Mete Tunç)

“Kutsallarımıza hakaret ediyor(lar)” söylemi bazı müminler tarafından muttasıl serdedilir. Bu yazıda, ‘hakaretler nelerdir ve mezkur müminler kimlerdir’ suallerine yanıt bulmaya gayret edeceğim.
+
Evvela, neler hakaret telakki edilmektedir, onlar gerçekten tahkir midir; örnekler vererek tahlil edeyim.

Kuran’ı, peygamberi, İslam’ın teşkilini ve kurumlaşmasını akademik bir tarzda inceleyen çalışmalar hakaret değildir (Bu eserlerde Muhammed’in Hz. sıfatı birlikte zikredilmesini istemek abestir.). Çağdaş iddiaları (Kuran’daki ‘bilimsel gerçekler’ vs. tezlerini) çürüten yazılar, popüler yayınlar tahkir olarak değerlendirilemez. Kuran’da, hadislerde (‘sahih’ hadis kitaplarında), hususen eski tefsir kitaplarında, Kuran’a-hadislere… göre verildiği belirtilen fetvalarda dikkati çeken garabetleri ortaya koymak hakaret değildir.

Yukarıdaki neşriyatın bazılarında, istihza ve tezyif olarak tavsif edilebilecek ifadeler bulunabilir. Bunlar hakaret olarak tanımlanamaz. Müminler, kulaklarına-gözlerine nahoş gelecek sözlerin-ifadelerin, bizatihi dinlerinden ve kendi hali tavırlarından kaynaklandığını kabul etmeleri gerekir. İnsanlara kutsallar diliyle şiddet uygulanır, akla-mantığa-bilgiye mugayir laflar sarfedilir, hiçbir estetik veçhesi bulunmayan ezan gibi gürültüler dayatılır ise, bunlara karşı, türüne göre, alaydan küfre kadar giden aksülameli, müminler tespit etmek ve anlamak durumundadırlar.

Peki ‘kutsalları’ aşağılayıcı yayınlar yok mudur? Vardır. Çirkin karikatürler, küfürlü ibareler, kurgu-hayali iğrenç hikayeler… Bunlar, müminlerin ‘kutsallarını’ ve kendilerini değil, yapanları-yazanları küçültür.
+
Saniyen, İslam’a dair nesnel ve eleştirel her türlü yazıya-söze (aynı tarzda değil) orantısız biçimde (hakaretle, tehditle, saldırıyla…) tepki gösteren müminler tetkik edildiğinde; bunların, doğuştan (veya yaşadıkları ortam ve kültür neticesinde) saldırgan yapıda, İslam mevzuunda bilgisiz idikleri ve aslında İslam’ın değil kendi veyahut bağlı oldukları yerin menfaatleri zarar görecek endişesi taşıdıkları görülmektedir.

‘Dinimize hakaret ediyor’ tepkisini serdedenlerin bir kısmı, mevzu bahis sözlerin (çoğunun) aslında hakaret olmadığını bilmektedirler (Diğer kısmının reaksiyonları refleksif ve ezberdir; bunlar alışkanlıkların-harsın tesirindedirler.). Amaçları muarız fikri, görüşü, tespiti, tezi… ortaya koyanları boğmaktır. Herhalde; tartışmak, yazılanların-söylenenlerin yanlışlığını ortaya koymak gibi bir yaklaşımı, tavrı tercih etmemelerinin sebebi, cevaplarının olmayışındandır. Reaksiyonlar dava açmaya, hedef göstermeye, hatta cinayet ve katliamlara kadar uzanmaktadır.
+
Müslümanlar inançlarından eminseler ve kendilerinin ebedi cennete, düşmanlarının ebedi cehenneme gideceklerinden kuşkuları yoksa, velev dinlerine ve kendilerine hakaretler edilsin, asabiyet, şiddet, cinayet, katliam temayülü göstermemeleri icap eder.

Müminler, diğer insanları kendilerine; emekleri, çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, fedakarlıkları, faziletleri, adillikleri, tutarlılıkları.. ile hürmetkar ederlerse, aynı zamanda, bazı insanların kutsallarına yönelik haklı-haksız tavırlarını da bertaraf etmiş olacaklardır.

Neticede; Müslümanlar dinlerini ve kendilerini yeniden yorumlamadıkça ve düzeltmedikçe (her ikisinin altı çizili) tezyifler, tahkirler sürecektir.

Not. Müminler arasındaki tekfir, aşağılama, hakaret ve katliam hususu ayrı bir bahistir. Bu problemi müslümanlara bırakıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28244, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Tarihçi ve İman (Mete Tunç)

Tanınan birkaç tarihçi akademisyeni ele alalım:

Erhan Afyoncu. “İnanacaksın, sorgulamayacaksın” diyor. Murat Bardakçı’nın ‘kutsal’ emanetler için teklif ettiği ‘karbon testi’ne karşı çıkıyor, “millet inanıyor, neden müdahale ediyorsun, inancıyla oynuyorsun” ve “pozitivistsin” diyor. E. Afyoncu, hem okuyan-anlayan insanların mevcudiyetini arzuluyor; hem insanların, teste ihtiyaç duymayacak kadar sahte idiği aşikar nesnelere inançlarını (tapınmalarını), neticede her türlü (menfi) yola sokulmaya müsait varlığını destekliyor. Tenakuz.

İlber Ortaylı. O da karbon testine muhalifmiş… Amerika’da bir salonda arkadaşı ile ayaktaymış. Onları hiç tanımayan bir kadın yanlarına gelmiş ve her ikisinin burçlarını (galiba doğum tarihlerini de) ayrı ayrı söylemiş. İ. Ortaylı şaşırıp kalmış. “İkimizinkini de bildi” diyor. Böylece ‘bilimsel yönden mesele kalmıyor’ demeye getiriyor. Bir alimin, işittiğine, hiç şüphe duymadan, neden-nasıl-kim suallerini sormadan, şaşırması şayanı hayret! Hayret edeceğine, kadına başka insanların burçlarını söyletmeli ve kontrol etmeliydi.

Mehmet Çelik. Çoğulculuk, her ideolojik ve felsefi görüş sahiplerinin hakları, üniversitelerdeki kayırmacı cemaatçilik mevzularındaki sözleri müspet, akılane, adilane… Dört halife dönemindeki siyaseti ve katliamları kayıtlara ve ‘mantığa’ göre anlatıp klasik-geleneksel tefsirin garabetini vurguluyor. Lakin yorumunun da pek çok problem doğuracağını göz ardı ediyor… Hıristiyanlık tarihinde geçen bir ‘rüya ile hüküm verme’ hadisesini bir rahibe istihza ile bahsederken, rahibin İslam tarihinden aynı çerçevede bir örnek ile karşılık vermesini gülümseyerek serdediyor… ABD’deki bir film ve tepkiler bağlamında “iyi ki Taberi’yi bilmiyorlar” diyor. ‘Bunları düzeltmek lazım’ minvalinde konuşuyor [Çıkarma/atma ve tashih işlemleri Buhari ile Osmanlı/Abdülhamid döneminden itibaren başlar!]. Elbette, bu durumda, ‘İman, ibadetler, İslam; içlerinde sayısız problem bulunan hadis ve tefsir kitaplarıyla teşkil olundu, Müslümanlar 1000 ve şu kadar yüzyıl boyunca onlarda yazılanları doğru/hakikat bildiler…” soruları akla gelmektedir… Bazı cemaatlerden kendisine gelen tehditleri zikrederken laikliğin önemini belirtiyor… Başörtüsü siyasetinden bizar; “bırakın bunu; başörtülülerin yüzde yetmişi namaz kılmıyor” diyor (Sunucu bu cümle karşısında şaşırıyor, tevil etmeye çalışıyor!)… M. Çelik, Nutuk’a dayalı ‘ifrat’ Cumhuriyet tarihine mukabil, zaman zaman dinci söylemin ‘tefrit’ argümanlarını dillendiriyor. Ara sıra da cuşa gelip, “imansızlar, ateistler” diyerek çoğulculuk/laiklik sözleri ile çelişiyor.

İnsanların herhangi bir şeye ve şeyler terkibine iman etmesinin ardındaki saikler, inananların sosyal-kültürel-ekonomik-mesleki arkaplanları, inançları ne biçimde yaşadıkları, tıynetlerinin imanlarına ve ondan kaynaklanan tepkilerine-reflekslerine nasıl yansıdığı gibi birçok konu hakkında araştırma ve yayına maalesef tesadüf edilememektedir.

Bu yazıda sadece, sahalarında söz sahibi ve araştırmalarıyla değerli (yorumları tartışılır) üç bilim adamının, iman sözkonusu olduğunda nasıl tenakuza düştüklerinin misalleri verilmiştir.

Tarih (bilimi) belgelere/kayıtlara, inşa edilmiş eserlere, coğrafya-iklim verilerine, mukayeselere.. dayanır. Çalışmalarında (büyük ölçüde) bu ilkeleri takip eden mezkur kişilerin, o prensipleri/kıstasları dine/din tarihine uygulamayıp iman sahibi kalmayı tercih etmelerini, herhalde, kabaca, ‘inanma ihtiyacının olması’, ‘çoğunluğa ait olmanın rahat hissettirmesi’, ‘inancına muhalif bildiklerinin geçmişte ailesine/kendinden saydıklarına ve belki kendisine yaptıkları’ gibi sebeplerde arayabiliriz.

Not1. İki ‘düzmece’ profesör. Sunucu bir metin okuyor. ‘Abdülhamid’in hatıraları’ndan(!). Kendisine hal fetvasını getirenler arasında hiç türk yokmuş da… İki ‘profesör’ konuktan, ‘o hatırat düzmece’ reaksiyonunu bekliyor ‘saf seyirci’. Hayır, o sahte metin üzerinden gerçekmiş gibi konuşuyorlar… İnsan merak ediyor; acaba onu sahiden doğru mu biliyorlar, yoksa hakikati biliyorlar da ‘Abdülhamid imanı’ mı satıyorlar? Her iki halde vaziyet vahim. Zavallı akademi!

Not2. Ahmet Yaşar Ocak ve Ali Birinci. İki dindar tarihçi. Türk tarih ilminde; araştırmaları, eserleri, görüşleri, teklifleri, ahlakları ve mütevazilikleriyle ışıldayan, örnek, yaşayan iki alim. Müminler onların kıymetini bilmeli, yollarından gitmeli.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 32828, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Gelin Sual Edelim II (Mete Tunç)

‘Uzaylılar’ tarafından kaçırılma (ve beyin incelenme) iddiaları en fazla ABD’de çıkıyor. ‘Kaçırılanlar’ fevkalade beyin vasfına haiz değillerdir. Uzaylılar neden bunların beyinlerini merak ediyorlar ve kaçırmaya tevessül ediyorlar; niçin zeki veyahut kendilerine ‘inanmayanlarla’ ilgilenmiyorlar?
+++

Dünyanın küre (yaklaşık) şeklinde idiği, denizden kıyıya yaklaşan geminin önce direğinin.. görülmesiyle anlaşılabileceği söylenir, yazılır. Tarih boyunca ve elan böyle bir gözlem yapan insan olagelmiş midir?
+++

Kopernik ve Kepler’in dünyanın güneş etrafında döndüğüne ilişkin yazdıkları ifadeler, delilleri-hesaplamaları nasıldır, nelerdir?..
+++

Galile, dünyanın döndüğüne dair hangi kanıtı sunmuştu da Kilise reddetmişti?
+++

Tasavvuf ehli geçtikleri aşamaları söyleyemezlermiş… Allah onlara ‘saklayın’ mı demiştir yoksa yaşadıkları anlatılamaz şeyler midir? Bunların, böyle hallerin müslümanların ahlakına, gelişmesine, islama ne faydası var olmuştur ve vardır?
+++

CERN’deki deneyler neticesinde Higgs parçacığının bulunduğu ilan edildi. Keşfedenlere Nobel ödülü verildi. Gerçekte hiçbir şey bulunmadıysa ödül verilmesinin sebebi nedir?
+++

Bazı alevilerin dindar sünnilere tavırlarının sebebi anlaşılabilir. Kimi sünnilerin, alevileri katletmeye kadar götüren düşmanlığın saiki nedir?
+++

Alevilerin, sünnilerin ‘Ali söylemi’ hakkında düşündükleri, müslümanların ‘İsa söylemi’ne karşılık hıristiyanların tepkilerine koşutluk arz etmekte midir?
+++

Aleviler ekseriyet teşkil etseydi, elan (bazı) sünnilerin onlara yaptığı fişlemeyi, baskıyı, katliamları, sünnilere uygularlar mıydı?
+++

Herhangi bir şeye (dine, bilime, astrolojiye, komplo teorilerine, ruha, cinlere…) iman edenler; iddia ettikleri-savundukları tezleri doğrulamayan hatta yanlışlayan sayısız argüman karşısında bir düziye bahane üretmek/(ilave) gerekçeler türetmek mecburiyetinde kalmalarından acaba rahatsızlık duymakta mıdırlar, yoksa yaptıklarını bir tür spor olarak mı addetmektedirler?

Not. Yukarıdaki bazı soruların cevaplarının ne idiği aşikardır. Bazılarınınkini ise merak edeyazıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 36956, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Dini ve Laik Söylem

Kasım 2011. Milliyetçi-muhafazakar ‘sanatçılar’ … ve … bir bakanın düğününde sahne almışlar. Programlarından sonra otelde 4 kadın (‘serbest alüfte’) çağırmışlar. Birinci şarkıcı bunlardan birine anal seks teklif etmiş, reddedilince silah çekmiş ve yumruk atmış… İkinci şarkıcı şiddete karışmamış; işin içinden sıyrılmaya çalışıyor gibi… Kadınlar ‘aman ailelerimiz duymasın’ demişler… İki şarkıcı da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli demeçler veriyorlar!

Aralık 2011. Bir meşhur imam pezevenklik yaptığı iddiası ile tutuklandı!.. Hocam ‘rivayete göre’ Allah’lı, Muhammed’li vesaireli bir demeç vermiş!

Aralık 2013… ‘İki müttefik’ birbirlerine girdiler. Hem de ne girme. Kimse böyle-bu ölçüde olacağını öngöremedi. ‘Dinsizin hakkından imansız gelir.’ İki taraf da Allah’lı, Muhammed’li vesaireli… Siyasette dinin (dindeki -kutsal olduğuna inanılan- kavramların, her ne derecede olursa olsun ve ‘samimi’ olunsun olunmasın) kullanılmasının minelbab ilelmihrab dine ve dindarlara zarar veregeldiği aşikardır… (1)

Fakir dindarken, dindarlığını açık etmez, böylece hatalarını fırsat bilenlerin dinine laf söylenmesine fırsat vermekten kaçınırdı… Elan, sorgutçu olarak, bunlar ve benzeri durumlar karşısında ‘sevinmemekte’, dindarlara (toptancı bir yaklaşımla) ‘işte layığı veçhile halü keyfiyetiniz ve halü pür melaliniz” dememektedir… Eminim pek çok mümin, yaşananlardan çok rahatsızdır.

Bir iddia, yalan-sahte-iftira dahi olsa, olgun bir dindar, o süreçte kendini savunurken (siyasette, ilaveten rakibine ‘vururken’) Allah’lı, Muhammed’li vesaireli değil laik temelli hak-hukuk söylemi serdetmelidir.(2) Böylece din ve (bu müstekreh dünyada/düzende) temiz kalmış (ne dereceyse ve ne kadarlarsa artık) halis müminler kirletilmemiş olur.

(1)Ülkede ve dünyada din söylemli iktidarların icraatları, bağnaz/silahlı cemaatlerin eylemleri, din temelli grupların baskıları ve bütün bunların birbirleriyle çatışmaları, bazı dindarların laikliğin önemini daha ziyade teslim etmeleri sonucuna götürmüştür. İslam coğrafyasına has (ve elbette farklı bir isimle) laik bir sistemin kurulması-geliştirilmesi şarttır. Lakin, ‘vukuatın ve zevahirin farkında’ olan müminlerin sayısındaki artışa rağmen, böyle bir hareketin ışığı ufukta görünmemektedir; zira İslam kitabında/ kültüründe/ tarihinde/ sosyolojisinde bunu sağlayacak temel, dayanak, anlayış ve birikim yoktur. İslam, bir yolu bulunup yenilenmezse, çözülmeye, daha fazla itibar ve kan kaybetmeye, tezyif edilmeye ve nihayet çökmeye mahkum görünmektedir.

(2)Dinci/imancı söylem, elbette toplumda, onun geleneğinde, her türlü ilişkisinde karşılığını bulduğu için serdediliyor. Toplum ve önderleri buna güçlü bir şekilde itiraz etmedikçe sürecektir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40593, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ

İNSANLIK (Ensest =aile içi ilişki) İLEMİ DEVAM ETTİ :
( Kuran Gerçekte ne diyor )
Yüzyıllardır merak edilen ve sorulan bir konu olduğunu hepimiz biliyor ve olayın gerçeğini merak ediyoruz.
Tevratta Önce Ademin yaratıldığı sonra o uyurken kaburga kemiğinden biri alınarak Ademden eşinin yaratıldığı ve sonra bu ikisinden oluşan çocuklarla insanlığın devam ettiği söylenir lakin sonraki devamı güya ikiz çocukları olduğu sonra kardeşlerin çapraz evliliği ( nasıl oluyorsa ) gibi uydurmalarla anlatılmaya izah edilmeye ve olay güya yumuşatılmaya çalışılmıştır. Sanki her türde kardeş kardeşe bir cinsel ilişki yaşanmamış gibi. Bazılarıda ilk yaratılışta böyle oldu ama sonra ayetler geldi ve kardeş evliliği ve ensest ilişki yasaklandı diyerek mazaretler uydurmuşlardır.

Peki Kuran ne yazıyor ne anlatıyorda insanlar bu kanıya varmışlardır : Nisa 1 ayeti buraya aktararak üzerine konuşağız :

yâ eyyuhâ : ey
en nâsu : insanlar
ittekû : takva sahibi olun
rabbekum(u) : Rabbinize karşı
ellezî : o ki
halakakum : sizi yarattı
min : … den, …dan
nefsin : bir nefs
vâhidetin : bir tek
ve halaka : yarattı
minhâ : ondan
zevcehâ : onun eşini, hanımını
ve besse : yaydı, türetti
minhumâ : onlardan
ricâlen : erkekler
kesîran : birçok, çok sayıda
ve nisâen : kadınlar

AYETİN TAMAMINI buraya almadım sadece gerekli kısımdır.
Bir çok Mealdeki anlamınıda yazalım sonra üzerine konuşalım :

Ey insanlar! O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve ondan da zevcesini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir.
şimdi burada ele alacağımız İKİ KELİME VAR :
bir tanesi =minhâ : ondan
ikincisi ise =minhumâ : onlardan
Geleneksel tefsirler bu (ondan kelimesine ademden)
(Onlardan kelimesinede adem ve eşinden ) olarak almışlardır.

Yani ayet Ademden eşini yarattık sonra ikisinden yani Adem ve eşindende sonraki nesilleri meydana getirdik demez.
İşaret edilen bu ( ondan ve onlardan) kelimeleri (ilk yaratılıştaki NEFSE vurgu yapmaktadır )
Peki bu NEFS nedirki yaratılış bundandır ?
Bir çok ayette insanı SU dan yarattık , İnsanı topraktan yarattık, İnsanı çamurdan yarattık dediğini biliyoruz işte bu ilk yaratılıştaki NEFS = bunlardır yani SU ve Topraktaki minerallerin bir arada aldığı HAL = Bu NEFS i oluşturmaktadır.
Şöyle düşünelim Labaratuarda bir İNSAN benzeri yaratmaya kalksak ve her şeyi ölçüsünde yapacağımız için örneğin 90 kilo bir insan yaratacaksak önce 70 kiloya yakın SU koyacağız sonra insan bedenindeki mineralleri topraktan çıkarıp aynı KABa koyalım işte SU ve Minerallerden ve topraktaki diğer maddelerden oluşan bu KARIŞIM ( nefs) vıcık vıcık bir ÇAMUR şeklinde görülecektir.
Şimdi bu NEFS’i oluşturduk ve Ademi yaratıyoruz ve (minhâ : ondan ) da yani aynı NEFS tende onun eşini yaratıyoruz. Peki sonra ne yapıyoruz ? ( minhumâ : onlardan) yani aynı NEFS karışımlarından bir çok erkek ve kadını türettik.
Yani ilk önce Ademi yaratıp sonra onun kaburga kemiğinden başka bir insan yaratmadık ve sonra onlardan oluşan çocuklardanda Nesilin devamını sağlamadık ne yaptık. Başka İnsanlarda yaratıp bir aile bir nesil meydana getirdik.. İşte Kuranda Nisa 1 ayetinin anlattıklarının birebir karşılığı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13520, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.