BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Şinasi’nin Dili (Mete Tunç)

Öğrenciliğim boyunca, o sırada hakim eğitim ve kültür anlayışı ile aklıselimin/sağduyunun tutarsızlığı kafamı karıştırıyordu: Yazılıp söylenenlerden, ata-analarımızın divan edebiyatı diliyle (Osmanlıca) konuştuklarını çıkarıyordum; öyleyse bu şiirleri anlayan, özümseyen, irfanlı bir halk sözkonusuydu! Okuma-yazma bilmeseler de bu kayda değer bir hususiyetti. Bunun emarelerinin (kelime dağarcığında zenginlik, ezbere şiir okuma, latif ve nafiz mükâlemeler..) toplumda, yaşayan ahalide gözlenmesi gerekiyordu, fakat bu mevzubahis değildi. O derece kültürlü bir halk kısa bir sürede bu kertede cahilleşebilir miydi? Böyleyse saltanattan cumhuriyete inkılap etmemiz içtimai olarak bizi geriletmişti!

Divan şiirinin, o devirlerin telakkisi, zevki muvacehesinde, sadece kitabi olduğuna, sınırlı bir tabakada neşvünema bulduğuna (lakin külliyen ‘ağdalı’ olmadığına, bugün dahi anlaşılacak sade beyitler de ihtiva ettiğine); sarayda, münevver kesimde ve halk arasında, üslup, muhteva variyeti, şive ve kelimelerin bugüne göre telaffuz farklılığıyla Türkçe konuşulduğuna, bu Türkçenin/Türkçelerin günümüzdeki Türkçeden çok uzak olmadığına vukufiyet için, divan ve halk şiirlerini okumak, sarayda söylenen şarkıların güftelerine muttali olmak, anılan dönemlerde kaleme alınan mektupları bilmek kafidir. Divan şiiri için elyazması-matbu eserler, halk şiiri için şifahi kültürle ulaşanlar; güfteler için güfte mecmuaları (mesela Ali Ufki’nin -Bobowski- Mecmuai Sazü Söz’ü-17.yy.) epey yekun teşkil eder. Mektuplar ise, o gelenek bize ancak Tanzimat’tan sonra (19.yy’dan itibaren) yaygınlaşmaya başladığı için çok azdır. Bunların biri Üsküplü Asiye Hatunun mektuplarıdır-17. yy (Bkz. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri Tüccar, Derviş, Hatun, Cemal Kafadar).

Yazı ve konuşma dillerinin mukayesesi için; 1860’da neşre başlayan, özel teşebbüse ait ilk Türkçe gazete Tercümanı Ahval’deki İbrahim Şinasi’nin (1826-1871) mukaddime makalesinden ve aynı şahsın annesine yazdığı mektuptan aşağıda iktibas edilen iki kesit sanırım yeterli olacaktır:

“Mâdam ki bir hey’et-i ictimaiyede (sosyal toplulukta ) yaşayan halk bunca vezaif-i kanuniye ile mükelleftir (kanuna ait vazifeler ile yükümlüdür), elbette kalen ve kalemen (sözle ve kalemle, sözle ve yazı ile) kendi vatanının menafiine (yararına) dair beyan-ı efkâr etmeği ( fikirlerini açıklamayı) cümle-i hukuk-ı müktesebesinden addeyler (kazanılmış hakları arasında görür). Eğer şu müddeaya (iddiaya) bir sened-i müsbit (ispatlama belgesi) aranılacak olsa, maarif (eğitim) kuvveti ile zihni açılmış olan milel-i mütemeddinenin (medenî milletlerin) yalnız politika gazetelerini göstermek kifayet edebilir (yetebilir)…”(1)

“efendim!
benim canımdan azîz olan vâlideciğim
geçenki aldığım mektubunuzda bir yıldan beri hasta olduğunuzu bildirmiş idiniz, lâkin bundan anladığıma göre canınızla uğraşır mertebeye gelmişsiniz! öyle ise efendim niçin bu zamana kadar bildirmediniz? eğer bildirmiş olaydınız çarçabuk tahsîlin arkasını alıp, şimdiye dek âsitâneye (İstanbul) gelirdim; çünkü bundan mukaddem daha kolaylıklar var idi; her ne ise şu günlerde işimi bitirmek üzereyimdir…” (11 Şubat 1851)

(1) Edebiyatımızdaki ilk makale örneği olarak bilinen bu yazıyı okuduğumda, doğrusu, beklediğim kadar ağdalı olmadığını tespit ettim; çünkü pek çok kelimeye aşinaydım… Osmanlı’da, gazete tirajları ve okurlarının nisbi olarak artışını takiben gazete dili sadeleşmiştir.

21.11.2016

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 4872, bugün ise 445 kez görüntülenmiştir.

Dincilere Karşı Üslup ve Hareket (Mete Tunç)

(Bir imamın internette yayınlanan vaazına karşılık mumaileyhe edilen küfürlere istinaden kaleme alınmıştır.)

Bu tiplere küfür ederseniz onlara benzersiniz, onlarla aynı seviyede olursunuz.

Peki, ne yapmalısınız?

Evvela; böyle cemaatlerin ve konuşmaların tarihi-kültürel-dini arkaplanını, sosyolojisini, psikolojisini, ekonomisini.. bilmelisiniz. ‘Kutsal’ denilen kitaplardan başlayarak, okumalısınız.

Saniyen; tarihi hadiseleri ve şahısları, olduğu gibi, abartılara, efsanelere tevessül etmeden, kimseyi vatan hainliğiyle suçlamadan öğrenmelisiniz. Çapraz, mukayeseli, kronolojiyi bilerek, eleştirel tarzda okumalısınız.

Bilince, öğrenince böyle vaazlar komik ve kişiler acınası gelecektir. Küfür yerine; cehaletlerini, zavallılıklarını, inançlarındaki garabeti, sözkonusu tarihlerdeki korkaklıklarını, topluma-dünyaya zararlarını.. faş edebilir, müstahak oldukları tariz, tezyif ve tahkiri ince ince, doya doya serdedebilirsiniz.

Sonra; paranıza, servetinize, malınıza.. kıyıp yurtlar kurmalı, burslar vermeli, okullar açmalısınız. Kelime dağarcığı zengin, sorgulayan, yaratıcı, kendilerini sadece vatana, millete ve insanlığa borçlu hissedecek nesillerin yetişmesine katkı vermelisiniz.

Ayrıca, bir asır öncesinin ‘saadet asrı’ zannını bırakmalı, çağların (o günlerin ve bu günlerin) şartlarını gözardı etmemelisiniz. Kurtarıcı beklentisini bırakmalısınız. Kimsenin askeri olmamalısınız.

Aksi takdirde, sizin de bahis mevzuu karikatür cüheladan farkınız kalmaz; bilgisizlikte, yalanda, iftirada, ziyanda, zulümde onlarla yarışagelirsiniz.

Not. ‘Kılık kıyafeti bedii, üslubu zarif, ağzından bal damlayan, sevgi ve şefkat timsali, allamei cihan, yüzünden nur akan mübarek’ zatın söylediği tek doğru Atatürk’ün ‘dinsizliğidir’. Dindar Atatürkçülerin bu gerçeği kabullenmeleri gerekir; yoksa, Atatürk’ü duygularına, fikirlerine ve siyasetlerine alet ediyorlar demektir.

Sonsöz: Aynı coğrafya, tarih ve kültür geçmişi mevcut ne de olsa: Türkiye’de hangi kökenden, görüşten olursa olsun ortak özellikler (uydurmacılık, karalama…) caridir. Bu yüzden tavsiyem (geniş bir kesim için) beyhudedir!

(14.04.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40706, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

‘Şortluya Tekme’ Üzerinden İki Taraflı Analiz (Mete Tunç)

Adam, otobüste, şortlu genç kadına, bilakelam ve bilamükaleme tekme ile saldırdı. (Eylül 2016)

Kadın masum ve mağdurdur. Adam ise mütecaviz ve mücrim; dolayısıyla, suça mebni en ağır kanun maddesine göre, en kısa zamanda cezalandırılmalıdır.

Burada, vaka üzerinden ülkemizdeki gelenekçi ve modernist anlayışın(1) psikolojisini ve zihniyetini kısaca tahlil edeceğiz.

Gelenekçi bir çevrede yetişmiş insanlar (erkekler), ‘karı-kız peşinde koşanlar’dan münzevi, Yunus’ça bir hayat yaşayanlara, karınca bile ezmekten imtina edenlerden silahsız insanları katledenlere.. geniş bir skalada bulunurlar. Tekmeci adam, çok kuvvetle muhtemel ibadetlere hassas biri değildir (Bu, o nevi fiilleri işleyen her saldırganın öyle olduğu anlamına gelmez.); saldırganlığı cinsi dürtüler ve açlık kaynaklıdır (‘Doyan-doymuş’ bir erkek, velev çırılçıplak, hatta hüsn ilahesi olsun, kadınlara şehvetle bakmaz (Sıradışı, hastalık derecesinde cinsi kuvveti yoksa!). Ama eylemini imana-ahlaka dayandırarak ahmaklığını ve sahtekarlığını afişe eder.

Siyasetçi dinbazlar, bunlarla besleşen gelenekçi kesim ve onların (halkı uyutan, kandıran, her türlü geriliğimizin başlıca müsebbipleri) imamları; ahlakı giyime (kadın), tavra (kadın) ve cinselliğe (daha ziyade kadın) teksif ederler. Buna karşılık, tesettürlü ‘ahlaksızlık’ ve ‘ahlaksızlar’ gündeme getirildiğinde, tabiatları gereği tevil (burada ‘kıvırma’ anlamında) yoluna girerler. Oysa, akli (Kuran’daki, kalpte olduğu vaz edilen ‘akıl’ın zarf hali değil(!) mentally manasında.) ve ilmi (bilimlik) usul; kızı-oğlanı, genç kızı-delikanlıyı, kadını-erkeği evvela kardeşlikte ve bilumum üretimde buluşturacak bir zihniyet; giyim mukallitliğini öne çıkartıp milli (ama sanatlı, zarif, dünyaca gıpta edilecek) bir kıyafet; bazı cinsilatifin (gerçekten, birçok modernistin bile itiraz ettiği) ölçüyü aşan giyim tarzını neden tercih ettiklerinin psikolojisini, sosyolojisini irdeleyecek cehdiyet ortaya koymaktır.

Böyle yapsalar saygı, itibar görürler. Kendini vücuduyla ifade etmeyi planlayanlar bir daha düşünür, ifadeye tevessülleri haline büyük ekseriyetçe tezyif edilirler. Lakin sözü edilen usulün icrası mümkün değildir. O çaba, ufuk, anlayış mezkur kesimde yoktur. Bildiklerini sandıkları yolda, gittiklerini sanırlar. Fakat yüzyıllardır biteviye toslarlar. Hiç ders ve bir adım yol almazlar. Aynı terane, ezber her nesil sürer.

Modernistler ise ‘çağdaşlık, laiklik, uygarlık’ iddiasındadır. Kastettikleri batı çağdaşlığı, laikliği ve uygarlığıdır. Onlara hiçbir şey katmadan zevahiri kopya ederler. Zevahir; kıyafet ve yaşama biçimidir. Bilim ve sanat, okumak ve araştırmak, hür düşünce ve insan hakları.. ilgi ve uğraş alanları dışındadır. Özgürlüğü sadece ‘askılı, şort, mini etek’ giyme ile içki içme kapsamında mülahaza ederler. Çoğunun dayanağı Atatürk’tür. Atatürk’ün aşırı makyaja, açık kıyafetlere, fütursuz davranışlara karşı olduğunu bilmezler.

Kadınların ne giyeceğine, nasıl giyineceğine yine kadınlar karar verir, vermelidir. Yalnız, lütfen kıyafetlerinde milli/yerli unsurlar olsun ve kendilerini en evvel nitelikleriyle, meslekleriyle, faaliyetleriyle, yarattıklarıyla göstersinler, beğendirsinler. Ve, kimi genç ve olgun yaştaki kadınların frapan, dekolte, ‘seksi’ kıyafet giymelerinin ardındaki hisleri, psikolojiyi, beklentileri, kültürü eli kalem tutan kadınlar yazsın.

(1) Bu sınıflandırma her zaman problemlidir, eksik kalmaktadır (Geçişkenlikler sözkonusudur, arayüzler vardır vs.). Maalesef (Kelimenin kullanılma amacı yazıda mündemiçtir.) tesettür üzerinden bir sınıflandırma makuldür, kabaca şöyle yapılabilir: Gelenekçiler: Başörtülü (türbanlı) kadınlar, başörtüsünü namusun nişanesi gören erkekler, bu manadaki tesettürü saygıdeğer bulan erkekler ve kadınlar. Modernistler: Kamilen batılı (batı kaynaklı) ve dekoltesi derece derece elbiseler giyen kadınlar; türbana-türbanlıya soğuk, onu-onları çağdışı telakki eden kadınlar ve erkekler.

Not. Cehdiyet sözlükte yok; kafiyeyi tutturmak için ben uydurdum! Besleşen’i de keza; ‘birbirini besleyen’ manasında istimal ettim. Umarım dil kusuru işlemiyorumdur.

(02.10.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 37168, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

TÜBİTAK Projeleri (Mete Tunç)

1990’ların ilk yarısı. Bir vesileyle(1) ortaöğretim öğrencilerinin projelerini sergiledikleri bir salondayım. Ortaokul öğrencisi (oğlan) bana projesini anlatıyor. Galiba biyoloji ile alakalıydı. ‘Bıcır bıcır’ konuşuyordu. Doğrusu hiçbir şey anlamıyorum. Ama ilgili görünüyor ve içimden bende bu tür yetenekler olmadığına hayıflanıyorum.(2)

2015. Gazetede haberi görünce, ilk önce kelimeleri yanlış mı okuyorum, diye düşünüp dikkatlice baktım. Doğru okumuşum: Ortaokul öğrencinin (kız) gülümseyen bir fotoğrafı. Projesi ‘biyoloji’ üzerine. TÜBİTAK yarışmasına girmiş (Ödül de almış mıydı!?). Konu, Kuran ‘dinletmenin’ bitkilerin büyümesine etkisi. ‘Araştırmanın’ neticesinde Kuran okunduğunda bitkilerin daha hızlı büyüdüğü ortaya çıkmış! İnnallahe maassabırin.(3)

2016. Bu sefer yanıldığımı düşünmedim. Yine TÜBİTAK’ın desteklediği bir proje. Kuran dinlemenin hastaların şifa bulmalarına tesiri hakkında (Sonuç başarılı olmuş da ödül verilmiş miydi!?). İllallah, dadü feryad. (4), (5)

Evvela; bunlara nazaran, İslam dünyası geri kalmaya mahkum ve müstahak görünüyor. Saniyen; TÜBİTAK bu vaziyetlere de mi sukut edecekti!

(1) Üniversiteden arkadaşım, bir grup askeri lise öğrencisini yarışmaya getiren X’in (şimdi emekli albay) daveti üzerine gitmiştim.
(2) Bugün, bu yaşımdaki tecrübemle, yine anlamasam da, mutlaka sual sorar, teşvik edici sözler serdeder, hatta proje tekliflerinde bile bulunabilirdim.
(3) O şirin öğrenciyi de dinlerdim. Ciddi sorular sual eder, bilimlik proje konuları önerirdim.
(4) Böyle ‘deneyler’ ABD’de, İncil’le yapılıyor! Kopya.
(5) Bana uygulansa psikolojim de bozulur, hastaneden tımarhaneye gönderirlerdi… 2012’nin sonlarında, öğlenin evvelinden yatsının ahirine kadar kaldığım hastane odasında, caddenin karşısında bulunan camiden 4 ezan, bir sala dinlemiş, eve gidince sakinleştirici almıştım(!).

(03.04.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 19923, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Henüz Yazılmamış Bazı Kitaplar (Mete Tunç)

Pek çok mevzuya dair; münhasıran, mufassal ve nesnel kitaplar elan yazılmamıştır. Mesela:

1. ‘Söylenirken’, bolca ‘kitap’ lafzı geçse de (Kitap kavramının bugünkü anlamında istimal edilmediği açıktır.), kitap formuna getirilmesinin planlanmadığı anlaşılan (Zira bu bapta tek bir ayet yoktur ve bilahare, istinkak edilmediğinden hadis uydurmaya ihtiyaç duyulmamıştır; sahabenin Kuran’ın yazılmasına ilişkin itirazını içeren rivayetler ise varittir.) Kuran’da; hangi sözlerin Muhammed ibni Abdullah’a ait idiği, hangilerini “ Allah’tandır” diye serdettiği, hangilerinin bizatihi şahsını ilgilendiren konuları havi olduğu, hangilerinin derleme sırasında ilave edildiği veya eksik olarak geçtiği… Bu minvalde, Kuran metninde; üslup, kelime, bağlam analizinin yapıldığı, tekrarların tahlil edildiği.. bir eser.

2. İslam dininin oluşum süreci: Kuran’ın söylenmesi, kitap haline getirilmesi, iktidar savaşları, fetihler, hadis uydurulması, mezheplerin ortaya çıkışı, Allah’ın tanımlanması ve sıfatlarının belirlenmesi, iman esasları ile ibadet şekil ve muhtevasının tespiti, fıkhın teşekkülü, farklı kültürlerin farklı bölgelerdeki etkileri, kurumlaşma (cami, hilafet, devlet..), tarikatlar, Yahudilik ve Hristiyanlığın tesirleri, oluşumunda onlarla mukayese.. alt başlıklarını muhtevi bir kitap.

3. Doğu, bilhassa İslam dünyasının (teknolojik, ilmi, ahlaki, iktisadi, içtimai..) geri kalmışlığının tarihini anlatan; nüfus, iklim, coğrafya, din, kültürler, sosyal yapılar, çevreyle münasebetler, ekonomi ve Batı dünyasının aynı hususlardaki vaziyet ve tekamülü göz önünde tutulup mevcut vasatın ve geleceğin değerlendirileceği bir çalışma.

4. Atatürk, Mevlana, Albert Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle söz ve metin uyduranlar kimlerdir, bu amilin arkaplanı, gerekçesi..? Uydurma söz ve metinler, kimler tarafından niçin sorgulanmadan benimseniyor, sahipleniliyor; bunların hakikati beyan edenlere yönelik pasif-aktif tepkilerinin gerisindeki psikoloji nedir? Uyduranların uydurdukları şeylerin kabulü, paylaşılması karşısında duyguları. Başka ülkelerde de benzer anlayışın olup olmadığı. Tarihte mümasil örnekler… Bu çerçevede bir kitap.

5. Atatürk’ün, dikte ettirdiği (şahıslara, onlar adlarına yazdırdığı) metinler üzerinden portresinin çizileceği bir kitap.

6. Rıza Nur’un, Hayat ve Hatıratım kitabının güvenilir (ekleme-çıkarma yapılmadığından emin olunduğu) ve şerhli baskısı neşredildikten sonra biyografisi…

7. Osmanlıca-Türkçe, eski-yeni yazı, sadeleştirme-arılaştırma konularında kafa karışıklığını, ön yargıları izale edecek; Türkçenin (hususen) Anadolu’daki macerasını (konuşma-yazı dili, lehçeler, divan şiirinin analizi, nesir dili örnekleri, Osmanlı dönemlerinde münevverlerin dili kullanma anlayışı, başka ülkelerle çağdaş mukayeseler, saray dili-İstanbul Türkçesi, matbu -gazete, dergi- metinler..) tarihi süreç boyunca anlatan bir eser.

8. Fizikte.. kuantum mekaniği, çekirdek (yüksek enerji) fiziği, büyük patlama ve genel görelilik teorileri hakkında; gözlemleri ne mikyasta doğruladıklarını, eksik yanlarını, yanlışlayan verileri, matematiksel temellerini/dayanaklarını irdeleyen eleştirel bir kitap.

9. Bir topluluğun dilini-dinini ne saiklerle, nasıl, ne biçimde değiştirdiğine; terkettiği dilinin-dininin-kültürünün yeni kimliğine ne ölçüde, hangi unsurlarla intikal ettiğine, karışımlara (kız alıp verme); mevzubahis toplumun psikolojisinde ve seciyesinde değişiklik olup olmadığına dair bir çalışma.

10. Türkiye’de insanların kendilerini (etnik-dini-mezhebi.. manada) ne hissettikleri, aidiyet duydukları kimliği ne ölçüde taşıdıkları, onu ne derece bildikleri, farklı kimliklere bakışları ve tavırları, tarihi ne şekilde mülahaza ettikleri, görüşlerinin ve tepkilerinin kimlikleriyle tutarsızlıkları.. Bu kapsamda bir kitap.

Yazılmamış kitaplar elbette bu kadar değildir. Ülkede cesur müellif-yayıncılar, bağımsız üniversite-araştırıcılar, meraklı kesim-insanlar ekalliyeti kalile idiğinden, yukarıdaki nevi ve sair eserlerin neşet etmesini epey beklemek gerekecektir.

(04.06.2016.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 55477, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Mineloruç İlelıslahat (Mete Tunç)

Dolu mideyle huzursuz bir-iki saatlik uyku, uyanınca midede ekşime, alınan derste tek kelime anlayamama, verilen derste dikkati toplamak için aşırı çaba, iftardan sonra bitkinlik, çalışamama…

Bu garabeti, hamakati, özzulmü 10 yıl yaşadım. Nihayet ilanihaye terkettim (1989).

Aşağıdakiler oruç hakkında bilgi, gözlem ve tespitlerdir:

– Kuran’da açıkça yer bulan hususlardan, ibadetlerden biridir.

– Başta belirtilen durum ve dahası (sinirlilik, saldırganlık..) hemen her oruçlu için (tıynetine, cibilliyetine göre) derece derece vakidir.

– Oruç tutmanın tek cazip yanı, uzun süre aç kalmanın saik olduğu yemek yeme zevkidir.

– İftar sofralarında, sair günlere nazaran, tabii olarak, daha fazla çeşit istenmektedir. Ramazan ayındaki yemek israfı tahkike şayan bir bahistir.

– Oruç tutanların, ramazanda ve akabinde maruz kaldıkları rahatsızlıklara, hatta ölümlerine dair araştırma yapılmamaktadır, istatistik mevcut değildir.

– Orucun sağlığa yararlı olduğunu ileri süren doktorlar yalan söylemekte, mesleklerine ihanet etmektedir.

– Orucun (bütün ibadetler gibi) müminlere takva, ahlak, dayanışma, fakir-fukaraya duygudaşlık(1), disiplin, sabır gibi erdem ve nitelikler kazandırdığı iddiası müşahedeye mugayirdir.

Bütün bunlar (ve unutup yazmadığım başka menfi şeyler) muvacehesinde şehri ramazana, oruç tutanlara saygı duymak kabil değildir. Mamafih ramazanda, dışarıda, oruçlunun yanında yemek-içmek adaba aykırıdır.

Bir yerde yazmıştım, tekraren: ‘İman, ibadetler inananı salih insan yapmaz; faziletli veya tabiaten iyi insan dini, inancı güzel gösterir.’ Bu, her çağda ve toplumda caridir.

İslam dünyası yüzyıllardır geriliğin pençesinde debelenip durmaktadır. Bu durum, kimi din adamlarının, şu kadar asırdır, hatta bazısının elan savunduğu gibi, imandan-ibadetten uzaklaşıldığı için değildir; sebeplerden biri bizatihi (tutarsız, bağnaz) inanışlar-(faydasız, müfrit) ibadetlerdir.

Bir süre evvel, dinci TV kanallarından birinde, dünyayı gezip görmüş eski bir diyanet görevlisi, ‘dünyada ahlaken en düşük yerler İslam ülkeleridir’ deyince sunucu, galiba ‘anında’ gelen tepkilerden de hareketle bu sözün telifini istemiş, ama mezkur zat, ahlaksızlığın örneklerini (yolsuzluk, rüşvet, adam-akraba kayırma, cinsi sapıklık…) vererek sözünün arkasında durmuştu.

İslam’ın, müslümanların dünyaya sunabileceği, verili hiçbir değeri yoktur.(2) Ezan, namaz, oruç, hac… Bunlar, farklı kültürlerde ilgi, sempati, karşılık bulmamakta; tersine tiksinti, nefret, alay mevzuu olmaktadır.

Neticede; İslam dünyasının, muhafazakar müslümanların; nasıl olacaksa artık, dini ve sosyal tarihe eleştirel bakmaları, miskinlik-atalet veren zihniyetten sarfınazar etmeleri, ‘değerlerimiz-kutsallarımız’ dedikleri konular üzerinde düşünmeleri, kendilerini yenilemeleri ittihaz etmektedir. Yani, telaffuzunun bile rahatsız ettiği, sevki tabii ile reddedilen ‘dinde ıslahat (reform)’ yoluna girmeleri gerekmektedir. Aksi hal ve vetirede (bir diğer ifadeyle, mevzubahis kesimin, ‘ayaklarına sıktıkları’ tavır, yaklaşım ve anlayışları devam ettikçe) her nevi çözülme ve çöküntünün sürmesi kaçınılmazdır.

Sorgutçu olarak, dünyada inanca dair ne varsa ortadan kalkmasını isterim. Lakin, bu yakın ve orta gelecekte sözkonusu olamayacağına göre, hayatımı içinde ve birlikte idame ettirdiğim müslümanların vasıflı, bilgiye-bilime kıymet veren, marka ve değer yaratan, güvenilir insanlar olmasını arzu ederim. Şu vasatta mümkün gözükmeyen ‘dinde teceddüt’ kuvveden fiile çıkmadıkça dileğim kuru bir hayalden öteye geçmeyecektir.

(1) İslam memleketlerinde fakir-fukara olmasının, bunun fıtrata bağlanmasının ve ‘fakir-fukara, garip-guraba edebiyatı’nın, harsi-içtimai-iktisadi-siyasi-dini marazın-cehaletin-bağımlılığın-sultanın-irticanın tezahürleri idiğini de bilmek lüzum eder.

(2).Müslümanların bilimin gelişimine katkıda bulunmuş ve islam diyarlarında gayrimüslimlerin (Avrupa’ya nazaran) canlarının, mallarının, namuslarının korunmuş olması, elbette ‘değerler’dir; ama tarihidir ve dinden çok kültür kaynaklıdır. İlahiler ve hat sanatı da bedii değerlerimizdir; lakin cihanşümul değildir (İlahiler yeni sentezlerle, hat sanatı ise latin harfleriyle icra edilerek belki dünyaca beğenilecek, takdir görecek kerteye ulaşabilirler.).

Not1. Acaba 100 küsur sene önce İstanbul’da ramazan nasıl yaşanıyordu? Refik Halid’in sultan Abdülhamid devri ramazanını anlattığı yazısından:

“… Şehir, gündüzleri yarıdan fazla tenhalaşır, halkın yarıdan fazlası, yorganını başına çeker, uykuya varırdı. Hükümet dairelerinde de devam edenlerin sayısı azalır, kalemler boşalmış görünürdü. Ta ikindi zamanına, Beyazıt sergisinin dönüp dolaşılacağı saate kadar… Bir eğlence şehri ki ahalisi gündüz yatakta, gece sokakta!

Oruç ve ibadet, hilafet merkezinde, umumi nazardan en dejenere şekli almıştı: İsraf, zina, sefahat, kumar, tembellik, sonra da dindarlık taslama ve riya. Yalnız tek bir noktada kati perhiz: Alkol… Bunun da sebebi hükümet yasağından fazla [çok, ziyade,] rakının, hiçbir surette giderilmesi mümkün olmayan pek karakteristik kokusu!..”
(Üç Nesil Üç Hayat, Refik Halid Karay)

Günümüzde yaşanan çok farklı mı!?

Not2. Yazıdan bahsettiğim münevver-dindar bir arkadaş, itiraz edip orucun faydalarını serdetti. İndi (itiyadi-imani) bu görüşe mukabil yazıda herhangi bir düzeltmeye ihtiyaç duymadım.

Not3. Toplumların sosyal yapısı, davranış kalıpları, alışkanlıkları tek tanrılı dinlerden eski olan kadim inançlarla, geleneklerle, törelerle vücut bulmuşlardır. Dolayısıyla dinde yenilik yapmanın bunları ne ölçüde tedavi edeceği, tekamülünü sağlayacağı, dönüştüreceği şüphelidir, tartışmalıdır. Yazıyı belki kısmen kadük kılacak bu tespiti belirtmek ilmi şarttır.

(12.06.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 62229, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Atatürk: diktatör… diktetör..?! (Mete Tunç)

Atatürk, muhalif bir parti kurması doğrultusunda Ali Fethi Okyar’ı çağırdığında ona şöyle der:
“… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dahilde ve hariçte bize dictateur nazarıyla bakıyorlar… Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatlerim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum…”
(Fethi Okyar’ın Anıları, İş Bankası Yay. s. 103-104)

Gerçekten “manzara” böyleydi. Bugünden baktığımızda da öyledir. Peki; ilmi cihetten izahı, tespiti nasıldır? Yani diktatörlük nedir, kime diktatör denir, Atatürk o kapsamda mıdır veya ne ölçüde girer? Dünyadaki örnekler nelerdir, onlara benzerliği-benzemezliği nelerdir..?.. Bunları bilmiyorum; dolayısıyla “manzara”nın ötesinde bir kanaate sahip değilim. Cevabı uzmanlara bırakalım.

Atatürk’ün şimdiye kadar hiç okuyup duymadığım bir sıfatı, bence, benim isimlendirmemle, “diktetör”dür. İşte bundan şüphem yoktur. Zira pek çok hatıratta, onun sayısız metin dikte ettirdiğini görüyoruz. (Belirteyim ki burada dikte ettirmek, ‘kaleme alanın adına söyleyerek yazdırma’ şeklinde vuku bulmaktadır.) Örnekler:

1936, Ocak. Karpiç lokantası. Ahmet Emin Yalman ve eşi oradadır. Atatürk ve grubu bilahare gelir… Atatürk, tekrar gazeteciliğe başlayabilmesi için ona dikte ettirdiği şu metni lokantadakilere okumasını şart koşar:

“On yıldır mesleğimden uzak düştüm… On yıl önce ‘tabiat kuvvetlerinin’ gidişine ayak uydurmakta zorluk çektim… Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder… bir türk şairinin ‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu’ diye sorduğu suale: ‘Evet var!’ diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girmeğe kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.”
(Yakın Tarihte Gördüklerimi ve Geçirdiklerim, Ahmet Emin Yalman, Cilt 3, s. 215-220)
E. Yalman, kendi ifadesine göre “heyecanlanır”, okuyamaz; hanımı sandalyenin üzerine çıkar, okur ve bu sayede matbuat hayatına döner!

1932, Şubat. Dr. Reşit Galip, Maarif vekili Esat Sagay’ı yaşlı ve yetersiz bulmakta, hakkında menfi propaganda yapmaktadır. Bunları Atatürk’ün sofrasında da dile getirir. Paşa, hocasını savunur. R. Galip, belki içkinin verdiği cesaretle Atatürk’e çıkışır. Atatürk soğukkanlıdır… Akabinde E. Sagay’a, onun R. Galip’e söylemesini/göndermesini istediği bir metin dikte ettirir:
“… Dr. Reşit Galip beyefendi!.. Ben, seni ve senin gibileri kendimle mukayeseyi asla düşünmem… Dr. Reşit Galip bey çocuğum!.. Ben Gazi Paşa’nın zabitiyim, onun emrinde kumandan oldum, çünkü onun ölüm karşısında emirlerini tatbik ettim, kumandanımdır… O beni sever, ben onun için ölürüm. Ve öl! dediği zaman ölümün lüzum ve icaplarını sormak hatırıma gelmez ve buna lüzum görmem… O halde yüksek Türk ideali için ölmek lazım gelirse behemehal Gazi Mustafa ölecektir, çünkü ben onun hocası, ona o dersi verdim…”
(“Hocam”, Maarif Vekili Esat Sagay’ın Hatıraları, Yapı Kredi Yay. s. 78-80)
R. Galip, 7 ay sonra E. Sagay’ın, “onun önerisiyle” kısa bir süre halefi olur!(1)

1930, Ağustos. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulma sürecinde bir gazete Fethi Okyar’a sorular gönderir; cevaplarıyla birlikte mülakat formunda yayınlayacaktır. Atatürk müdahale eder, gazeteci Necmettin Sadık’a uzun bir makale dikte ettirir:
“… – Devlet reisi olan Gazi Hazretleri’nin muhalif bulunduğunuz fırkanın lideri olmaları sizin fırkayı şimdiden zayıf düşürmüyor mu? – Bu vaziyet bizi şüphesiz zayıf düşürebilir. Fakat ben de benimle teşriki mesai edecek arkadaşlar Büyük Reis’in, söz verdiği takdirde, bitarafane ve adilane hareket edeceğine ve bir defa işaret ettikten sonra bunun değişmeyeceğine tam itimadımız vardır. Zaten Büyük Reis’in esas tuttuğu laik cumhuriyet prensibi üzerinde çalışmak arzusundayız. Devlet umumi hizmetlerinin radikal tetkik, tenkit ve münakaşasından geçerek en salim haddeden süzülerek fiil sahasına intikal ettirilmesi şüphesiz kendilerinin esas arzularından biridir.”
(Fethi Okyar’ın Anıları, s. 129-134)
Hayalinde bile yokken, adeta cebren parti kurdurulan, “kuşkulu” F. Okyar, yıl bitmeden mecliste kendini ağır, haksız, sert sözlere karşı savunuyor bulacak; o sırada Atatürk çocukluk ve silah arkadaşını locasından seyredecektir.

Yukarıda misallerin (ve mümasil başkalarının) ikinci önemli veçhesi, Atatürk’ün, çeşitli hadiseler karşısındaki yaklaşımı, tepkileri, tavırları ile his ve düşünce dünyası hakkında bilgi ve fikir vermesidir.

(1) Kılıç Ali’nin Anıları’nda (s. 289-298) ve Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’nde (Cemal Granada) (s. 43-48) Reşit Galip ve olayının mufassal hikayeleri var. İkinci kitapta, R. Galip’in, bakan intihap edildiği gece, sofrada, Atatürk’ün emriyle nasıl “altı okka ettirildiği” (iki güreşçi asker tarafından yakalanıp havaya kaldırılması…) de anlatılıyor!

(07.05.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 46439, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Hayalistan Gözlemlerim (Mete Tunç)

Geçen hafta Hayalistan’a geziye gittim…

(Aranot. Dönüşte, havaalanında beklerken rastladığım, uçakta yan yana koltuklarda oturduğumuz, uçaktan çok korkan, hımbıl, sinameki adamın korkusunu nasıl artırdığımın, krize soktuğumun, benden şikayetinin.. hikayesini bir başka yazıda anlatacağım.)

Beş günlük ziyaretimde bu ülkenin başkanını, halkını, siyasilerini ve bulunduğum şehrini müşahede ettim; sorup araştırıp haklarında bilgiler edindim.

Başkanları ekonomi doktoru, yerli-yabancı iktisat dergilerinde makaleler yazıyor; lakin ünvanını bunlar dışında kullanmıyor. Mütevazi başkanlık konutunu sadece çalışma ofisi, toplantılar ve ziyaretler için istimal ediyor. Konuta yakın bir apartman dairesinde kirada. İşine bisikletle veya yürüyerek gidiyor. Eşi öğretmen; uzak bir semtteki okuluna iki vesaitle, bir saatte ulaşıyor. Üç çocuğu var: ikisi, kimsenin tavassutuna ihtiyaç duymadan işe girmiş ve ortalama bir maaşla çalışıyorlar; diğeri, gemi mühendisliğinde okuyan parlak, mucit bir öğrenci. Başkanın halk, iktidar ve muhalefet partileri nezdinde saygınlığı fevkalade. Çok az, ama irticalen, yüksek belagatle konuşuyor. Halka ümit, sevgi, adalet ve bilgi-bilim duygusu, iştiyakı, temayülü yayıyor. Bu sebeplerle her konuşması, ki sadece bir devlet kanalında yayınlanıyor, bütün kesimlerce ilgiyle dinleniyor. İkinci dönem başkan olması doğrultusunda yoğun kampanyaya rağmen aday olmamak hususunda kararlı.

Hayalistan’ın en kalabalık şehrindeyim. Mimariye hayran kaldım: özgün, yaratıcı, bedii. Yeşiline, düzenli akan trafiğine, temizliğine, gürültü kirliliği olmamasına da. İnsanlar nazik, anlayışlı, fedakar, çalışkan; birbirlerine güveniyorlar… Ülkede terör, cinayet, hatta kaza vaki değil; insanlar yalnızca hastalıktan ve yaşlılıktan ölüyorlar. Rehbere, “bütün bunları nasıl başardınız, başarıyorsunuz” diye sordum. Halkını methetmek istemedi galiba; “bu bir muamma” cevabını verdi mütebessim bir tavırla.

Siyasette ve yönetimde; yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, nepotizm (akraba kayırmacılığı), müstebitlik, vatan hainliği gibi şeyler bilinmiyor. Böyle kelimelerin-kavramların dillerinde karşılıkları yok. Yabancı dillerden, olduğu gibi almışlar. İktidar ve muhalefet arasındaki tartışmalar, yalnızca projeler, estetik vesair minvalinde. Rehbere siyasi, tarihi ve kültürel mecrada; uydurma metinler, ünlü kişilere atfedilen sözler, montaj resimler, küfürlü kelamlar, tezvirat, iftiralar olup olmadığını sual ettim. Sorumu anlamadı!

Beş dakikalık muhayyilemin ahirinde cennet vatanıma, nezih şehrime, mübarek insanlarıma kavuştum, çok şükür!

(18.04.2016)

Not. ‘Ünvan’ ve ‘mütevazi’ kelimelerini bizzat/bilerek bu imlalarla yazdım.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40579, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

“Yüzde 99’u Müslüman Bir Ülkede…” (Mete Tunç)

Dinci kanallardan birinde program sunucusu, ‘Yüzde 98’i, haydi diyelim yüzde 95’i, hatta yüzde 90’ı olsun, Müslüman olan bir ülkede…’ diyor ve mutat ifadeyle bitiriyor cümlesini: ‘kutsallarımıza, dinimize nasıl hakaret edebilir?’

İslamcı kesimin bu ezberi sorgulanmaya şayandır. Maddeler halinde ve sual usulünce tahkik edelim:

• ‘Allah’ lafzını serdedenlerin bir kısmı ‘laik’, bir kesimi deist, bir bölümü de gayrimüslimdir; hatta aralarında onu harsi saikle telaffuz eden agnostikler ve ateistler bile vardır. Her ‘Allah’ diyeni Müslüman mı saymaktasınız?
• Birbirinize hakaret ediyor, iftira atıyor, kumpas kuruyorsunuz. Yekpare değilsiniz. Birbirinizi tekfir ediyorsunuz. Böylece Müslüman oranı daha da azalmayacak mıdır?
• Yüzde 15 oranındaki alevi vatandaşı, Müslümanlarsa, niçin sünnileştirilmeye çalışageliyor, onların ‘ibadet yerimiz’ dedikleri cemevlerini neden mabet kabul etmiyorsunuz? Değillerse yüzde hesabınız yanlış olmuyor mu? Bu maddeler muvacehesinde neredeyse azınlık olmuyor musunuz?*
• İfadenizi, basit (ama belki en doğru) bir şekilde, ‘akıllı olun, zaten esaminiz okunmuyor, sizi boğarız-keseriz-ezeriz’ olarak tefsir edebilir miyiz?
• Bu minvaldeki sözlerin, yakın tarihimizde yaşadığımız katliamlara yol açtığını hatırlamıyor musunuz; ve günümüzde, ilham ve mesnetleri Kuran olan teröristlerin söylemlerine benzediğinin farkında değil misiniz? Sizde izan, vicdan, merhamet yok mudur?
• ‘Hakaret’ diye tanımladığınız sözler, dininize değil de siyasetinize, siyaset yapma tarzınıza yönelik olabilir mi? Öyleyse kutsallarınızı siyasete alet etmiyor musunuz? Bu sizce tabii midir?**
• Dininizi, kutsadığınız tarihinizdeki hadiseleri, mübarek addettiğiniz eşhası nesnel biçimde irdeleyen her konuşma, her yazı sizce hakaret kategorisine mi girmektedir? İddiaya, soruya cevap vermek yerine, neden müddeiye, sual sorana celalleniyorsunuz? İmanınızdan şüpheniz mi var?
• Velev yüzde 99-98-95-90 olsun; bu kadar yüksek oran dahilindeki insanların normalde daha esnek, anlayışlı, yumuşak olmaları gerekir. Sizdeki nefretin, düşmanlığın sebebini/sebeplerini, bilgi(sizlik), seciye ve çevre-kültür cihetlerinden düşündünüz mü?
• Tavrınız, zımnen, çoğunluğun azınlık üzerinde her söyleyip yaptığını hak görüyor. Müslümanların ekalliyet teşkil ettiği ülkelerde mezkur hususu, tutarlılık adına onaylayabilir misiniz?

* İlk üç maddeye göre oran epey düşecektir.
** Mevzubahis yaklaşım ticari rekabet, mansıp, menfaat, şahsi husumet gibi sebeplerle de vuku bulmaktadır.

(İlk yazılış: 2015. Yukarıdaki genişletilmiş hali: 30.03.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 41588, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Hatipler (Mete Tunç)

Türkçeyi; kelime-tabir-atasözü-teşbih-üslup.. cihetlerinden zengin biçimde, akıcı, sesleri netlikle serdederek, espriler katıp gerekli vurguları-tonlamaları yaparak.. mükemmel ve ona yakın derecede kullanan hatiplerin, sohbethanların sayısı çok azdır. Bildiklerim sadece 6 kişidir:

-Ahmet Mahmut Ünlü (Cübbeli Ahmet Hoca): İnsanın bilgi, akıl ve zekasına aykırı nakli ve menkıbevi hikayelerine rağmen tek kelime ile ‘muhteşem’.
-Mustafa Çalık: Coşkun bir natıka…
-Bülent Arınç: Arasıra bilmediği alanlardan verdiği örneklerde yanlışlar yapmasına, samimi görünmeyen ağlamalarına, siyasi mevzulara girdiğinde bazen anlaşılır olmamasına rağmen…
-Hüseyin Çelik: Eğitiminin ve akademisyenliğinin sağladığı edebi bilgi hazinesinden de faydalanıyor.
-Yılmaz Karakoyunlu: 10 yıl kadar önce Ahmet Hakan Coşkun’un, ‘sizi şu kadar zamandır dinliyorum, hiç Türkçe hatası yapmadınız, duraklamadınız’ demesiyle aşikar olan kusursuz bir dil hakimiyeti. Tek nakısası, belki yeknesaklığı.
-Hayati İnanç: Müthiş bir hafıza. Nükteli anlatımıyla divan edebiyatını öğretiyor, şiirlerini dinletebiliyor, sevdiriyor.

Bu isimlerin hepsi islami-milliyetçi-sağ-muhafazakar kesimlerdendir. Maalesef sol-Atatürkçü-liberal görüştekilerden (güzel-düzgün-akıcı Türkçeye sahip, bilgileriyle-yaklaşımlarıyla kendileri dinleten bazı isimler sayılabilse de, başlangıçtaki ölçüte nazaran) dikkatimi çeken bir isim bile yoktur. Sebepleri mütalaa edilmeli.

(18.03.2016. Taslaktır, genişletilecektir.)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17173, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.