BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-1) (Mete Tunç)

Açıklamalar
1. Burada amaç, internetteki Türkçe bilgi hazinesine katkıda bulunmak ve o bilgilerin yer aldığı kitapları (ve yazarlarını ve çevirmenlerini gerektiğinde eleştirerek) birkaç cümleyle tanıtmaktır.
2. Başlıklar konulara göre belirlenmiştir.
3. Alıntı ve yorum yapılan kitaplar şunlardır (Kitapların tam künyesi her alıntının altında verilmiştir.):
– Çin’in İkinci Uzun Yürüyüşü
– The Other
– Osmanlı İmparatorluğu
– Kumanlar ve Tatarlar
– İslam’ın Krizi
– Cemil Meriç’in Psikolojisi
– Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri
– Devlet
– Siyasi Tarih
– The Multiple Identities of the Middle East

KONFÜÇYÜS

Alıntı: MÖ 551-479 yılları arasında yaşayan Konfüçyüs, batıda yanlış biçimde daha çok dini bir düşünür olarak görülmektedir. Oysa metafizikle ilgilenmeyen Konfüçyüs’ün düşünceleri bu dünyaya ve burada yaşayan insanlara ilişkindir. İnsan davranışlarını belirlemek ve yargılamak için tanrı gibi dışarıdan bir otorite arayışından olmayan Konfüçyüs’ün öğretisi, insanoğlunun mutluluğu ancak toplumsal uyumda bulabileceğine dayanmaktadır. Bir tür olarak insan etik kurallara uymadığı sürece sefaletten kurtulamayacaktır. Bu nedenle, insanların günlük yaşamlarındaki işleri, doğanın yasalarına uydukları sürece yolunda gidecektir. Bu yasalarla kavgaya girişmek boşuna bir uğraştır. Deprem gibi afetlerin yıkımlara ve ölümlere yol açtığı açıktır, ancak bunları beklenmeyen bir trajedi olarak görmek yanıltıcıdır. Bunlar doğanın çalışmasının bir parçasıdır ve onlara karşı feryat etmek rüzgara karşı bağırmaktır. Michael Lynch, China: From Empire to People’s Republic, 1900-49, s.2.
(Çin’in İkinci Uzun Yürüyüşü, Seriye Sezen)

Yorum: Bazı konulara girmeyerek ve dikkatli bir dil kullanarak Çin yönetimini kızdırmamaya özen göstermiş gibi; ama yine de nesnel bir bakış açısıyla ve akıcı bir dille yazılmış; Çin’in idari yapısını, anayasasını, ÇKP teşkilatlanmasını, ülkenin gelişiminin ardındaki politikayı vs. anlatan değerli bir kitap. Ayrıntılı ve derinlemesine bilgiye ihtiyaç duymayanlar için her bölümünü ilk ve son kesimlerini okumak yeterli.

KATİP ÇELEBİ

Alıntı: Well ahead of his time, he [Katip Çelebi] was, probably visualising a modern ‘pyramid of learning’ where disciplinary layers rested and rose on top of one another.
(The Other, Bozkurt Güvenç)

Çeviri: Mümkündür ki o [Katip Çelebi], sonraki devirlerde, disiplin tabakalarının yer aldığı ve birbirlerinin üzerinde yükseldiği bir ‘öğrenme piramidi’ hayal ediyordu.

Yorum:. Bu, Batı bilim anlayışının somut, itiraf niteliğinde bir ifadesi! B. Güvenç o anlayışta yetiştiği için böyle söyleyebiliyor: “Belki” dese de, K. Çelebi’ye ilave bir değer katma adına onun geleceğe dönük bir şeyler hayal ettiğini iddia ediyor.

Kitap, sayfa düzeninden cildine, İngilizce’sinden konuların sıralanışına… tam bir rezalettir! Özellikle “Türk Kimliği” isimli kitabı ile karşılaştırıldığında…

Bilgi: Katip Çelebi 1609-1658 yılları arasında yaşamış katip, düşünür, araştırmacı, yazardır.
***
Alıntı: Katip Çelebi, Batı coğrafyacılığının üstünlüğünü kabul etmiş, Avrupa hakkında bilgisini artırmak için de Carion’un Chronicle’ini Türkçe’ye çevirtmiştir. Katip Çelebi’yi dünyanın yuvarlak olduğuna bu çeviri inandırmış ve bu görüşün dine aykırı olmadığını İslami kaynaklardan kanıtlamaya çalışmıştır… Nitekim, Katip Çelebi bile bütün bilimsel [?] araştırmalarında ilk kanıtlarını hep Kuran’da aramıştır.
(Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık, Çev. Ruşen Sezer)

Yorum: Varsın Kuran’da arasındı. O bir başlangıç sayılırdı. Ama aynı zamanda son olmuş, Osmanlı diyarında sonraki onyıllarda-yüzyıllarda onun gibi başka biri çıkmamış, yetişmemiş malum sebeplerle (coğrafi, dini-kültürel…)!

“Bilimsel” terimi “gerçek” bilim tarihi açısından yanlıştır; “ilmi” denilebilir.

Tarihçiler ve tarihe meraklılar için kaynak değerinde bir kitap… Fakat, ilk devirde Divan’a katıldığı söylenen vezirler ne iş yaparlar, ne/neyin veziridirler, gibi sorularıma burada da cevap bulamadım! Ve, belki onu hedeflemiyor ama, kitabı bitirdiğimde 1300 ila 1600 yıllarındaki Osmanlı (şehirli, köylü, göçebe, müslim, gayrimüslim…) toplumunun yaşayışını, davranışlarını, ilişkilerini, gelişimini vs. hayalimde (yeterince) canlandıramadım!

HAÇLI SEFERLERİ

Alıntı: Dönemin Arap tarihçilerine bakılacak olursa, Haçlıların Kudüs’ü kuşatması sırasında (1099), yöre Yahudilerinin ve özellikle Müslümanlarının Bağdat ve Şam’a yaptıkları yardım çağrılarının yanıtsız kaldığını; buradan hareketle olayın bölgede az ilgi gördüğünü… Ancak yüz yıl sonra başlayan Haçlı karşıtı seferberliği tetikleyen olayların, bir Haçlı liderinin yağma ve talan eylemlerine geçmesi, gemilere, hacı ve ticâret kervanlarına saldırması ve nihâyet Arabistan’ı tehdit etmesi olduğunu…

Haçlı seferlerinin yaşandığı târihlere âit geniş ve zengin metinlerde, Haçlıların bölgeye gelişlerinden, savaşlarından ve kurdukları devletlerden kabaca bahsedildiğini, ama onların mâcerâlarının niteliği ve amaçlarıyla hiç ilgilenilmediğini veya çok az ilgilenildiğini, dönemin Arap târihçilerinin (vekâinüvist) “Haçlılar” ve “Haçlı Seferleri” ifâdelerini dahi kullanmadıklarını…
(İslam’ın Krizi, Bernard Lewis, Çev.: Abdullah Yılmaz)

Yorum: B. Lewis’in bu söyledikleri önemlidir. Dediği gibiyse, “ilgisizliğin” sebepleri Müslüman tarihçilerce ve teologlarca izah edilmelidir!

EMPERYALİZM VE FUNDAMENTALİZM

Alıntı: Ortadoğu’da, Sovyetlerin çöküşünden, rekâbetin ortadan kalkmasından sonra, emperyâl çağın sona eriyormuş gibi göründüğünü (Çünkü “ABD emperyâl bir rol oynamazdı.”[?]); ama İran devrimi ve Saddam Hüseyin’in savaşlarının ABD’yi bölgenin işlerine doğrudan karışmaya ittiğini, Ortadoğuluların bunu eski emperyâl oyunun yeni bir aşaması olarak gördüklerini, hâlbuki Amerika’nın şimdiye kadar emperyâl bir role soyunmadığını[?] ve böyle bir arzu taşımadığını[?]…

Er ya da geç, El Kaide ve bağlantılı gruplar Müslümanlara ve kutsallarına karşı güç kullanmada Amerikalılar kadar titiz[?] davranmadıkları bilinen İslam’ın öteki komşularıyla –Rusya, Çin, Hindistan- çatışmaya girecektir. Eğer fundamentalistlerin hesabı doğru çıkar ve savaşlarını kazanırlarsa, dünyayı, özellikle de İslam’ı benimseyen parçalarını, karanlık bir gelecek bekliyor demektir.
(İslam’ın Krizi, Bernard Lewis, Çev.: Abdullah Yılmaz)

Yorum: Köşeli parantezler içindeki soru işaretleri bana aittir. Yazarın bu cümlelerinin, târihsel ve yaşadığımız süreçle uyuşmadığını belirtmek istedim. B. Lewis’in kimi, özellikle güncel-siyasi yorumlarını temkinli okumak gerek!

ŞİZOFRENİ

Alıntı: Genel olarak, şizofreni, kişinin alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimlerine yabancılaşarak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasına çekildiği bir ruhsal bozukluktur.

Yorumlama ve yargılama süreçlerinin bozulduğu şizofrenide, alınganlık düşünceleri veya hezeyanları azımsanmayacak kadar sık görülür. Klinik uygulamada, şizofreni hastalarının, etraflarındaki insanların konuşmalarını veya davranışlarını gerçeğe çok aykırı biçimde yorumladıklarına, etrafta cereyan eden herhangi bir iyi ya da kötü olaydan kendilerine olumlu veya olumsuz pay çıkardıklarına ve bunlar gibi mantık dışı yorumlar sonucunda ortaya çıkan kanaatlere sıklıkla rastlanır.

Şizofren hastaların hastalık başlangıcından önceki hayatlarına bakıldığında bu kişilerde tipik, fakat değişken bir biçimde şizoid veya şizotipal kişilik tiplerinden birinin olması dikkati çeker. Şizoid kişilik bozukluğunun temel özellikleri sosyal ilişkilerden kopma ve kişiler arası ilişkilerde duyguların ifade edilmesinde kısıtlılık olarak sayılabilir. Şizoid kişilik tipine sahip insanlar yakı ilişkileri istemez ve bu tip ilişkilerden hoşlanmazlar, genellikle yalnız başlarına yapacakları işle meşguldürler, yakın arkadaşları, güvendikleri kişiler sıklıkla olmaz, pek az faaliyetten zevk alırlar, genelde etrafa karşı kayıtsızdırlar ve duygusal bir kopukluk ve soğukluk gösterirler. Şizotipal kişilik bozukluğunda ise yakın ilişki kurma kapasitesinde azalma ve böyle ilişkilerden rahatsız olmanın yanı sıra algılamada bazı bozukluklar, gerçekle bağdaşmayan alınganlık, etrafa ve olaylara özel anlamlar atfetme veya kendisinde bazı özel güçler olduğu şeklinde düşüncelere kapılma, şüphecilik, garip davranışlar ve garip konuşmalar görülebilir.
(Cemil Meriç’in Psikolojisi, Murat Beyazyüz)

Yorum: Yazar, yukarıdaki tanımları Cemil Meriç’in babasına izafeten veriyor.

Kitap C. Meriç’in hayatının, dünya görüşünün, eserlerinin ve kişiliğinin öğrenilebileceği değerli bir eser.

KUMANLAR VE TATARLAR

Alıntı: Ortaçağ metinleri kabul edilmiş mantık kurallarına göre yorumlanamayacaklarından, kendi dönemlerinin bağlamına yerleştirilmeleri gerekir…

Tatar kabileleri Cengiz Han’ın atadan düşmanları oldukları halde, Cengiz Han’ın muzaffer Moğol savaşçılarının daha sonra neden “Tatar” olarak adlandırıldıkları bugüne kadar açıklanamamış bir tarih bilmecesidir. Plano Carpini’nin ünlü eserinin ilk kelimeleri 13. yüzyılın ortalarına gelindiğinde “Moğol” ve “Tatar” etnonimlerinin, tıpkı “Qipçak” ve “Quman” etnonimleri gibi, tümüyle eşanlamlı sözcükler haline geldiğini açıkça kanıtlamaktadır…

“Kuman” etnonimi ağırlıkla Türk etnik gruplarını kapsıyor olsa da, başka unsurların (“Kaçir-ükü-le” örneğinde olduğu gibi İranlı) bu genel tanımın altında saklı kalabilecekleri unutulmamalıdır. Oysa “Tatar” terimi konusunda durum çok daha karmaşıktır. Tatarlar 1241’de Doğu Avrupa’yı fethettikten sonra Deşt-i Kıpçak’ın ağırlıkla Türk kökenli olan halklarıyla karıştılar.
(Kumanlar ve Tatarlar, Osmanlı Öncesi Balkanlarda Doğulu Askerler (1185-1365)
István Vásáry, Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu)

Yorum: Ders kitabı olacak değerde akademik bir çalışma. Tarihe nasıl bakılacağı, kaynakların nasıl irdeleneceği konularında bilgi ve fikir veren bir eser. Çeviri mükemmel; âdeta telif eser gibi.

AYDINLANMA VE AKIL

XVIII. Yüzyıl Aydınlanma kültürü ve Aydınlanması dünya görüşü, XV. yüzyıldan beri insan düşüncesinde olagelen değişikliklerin ve birbiri ardı sıra ortaya çıkan ilmi başarıların bir verisi idi. Aslında, insan düşüncesinin, Renaissance’dan beri üzerinden gittiği gelişme gidişi, geniş anlamda bir Aydınlanma, insanın kendi düşünce gücünü kullanması ve kendi hürriyetini kazanması yolunda bir ilerleme idi. Netekim Kant da… (1784)… “Aydınlanma, insanın erginliğine kavuşması, yani, kendi aklını, hiç bir otorite tanımadan kendi başına kullanabilmesi ve kullanabilmek hürriyeti kazanmasıdır.” der. Gerçekten, Avrupalı insan, kendi aklını, hiçbir otorite tanımadan ve hiçbir vasiye bağlanmadan kendi başına kullanmak imkan ve hürriyetini, ancak, Kilise’nin birliği dağıldıktan ve Papa’nın mutlak saltanatı sarsıldıktan sonra elde etmiştir. Bu durum ise, Avrupa’nın sosyal hayatındaki ve ekonomik düzenindeki kesin bir değişiklik sonucunda ortaya çıktı. Bütün Ortaçağ boyunca hakim olan derebeyliğin ve Kilise’nin yanıbaşında Renaissance’la birlikte, yeni bir sosyal sınıf, Burjuva sınıfı türedi. Bu sınıfın endüstri ve ticaret alanındaki başarıları ruhu öteki dünyadan çekip bu dünyaya yöneltmiye ve ona gerçekliğin önemimi göstermiye geniş ölçüde yardım etti. İmdi, bu atmosfer içinde gelişen, hür düşünceli bir yazarlar sınıfının meydana getirdiği yeni bir literatür, devletlerin ve fertlerin eylemleri üzerinde dinin baskısını azaltıp bu dünya ile ilgili olan yeni bir dünya görüşünün zaferini sağladı. İşte geniş anlamdaki Aydınlanma, insan aklına kendi otoritesini kazandıran ve insan düşüncesine işleme imkanını veren böyle bir zemin üzerinde oluştu.
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: 19 ve 20 yüzyıllarda va’zedilen ve yukarıda özetlenen “Aydınlanma târihi” 21. yüzyılda sorgulanmaktadır.

TANZİMAT

Bilgi: ‘Tanzîmat’ın kelime anlamı: “İdârî işlerin düzeltilmesi için alınan önlemlerin ve uygulamaların tamâmı.” Ve “Sultan Abdülmecit zamânında, 1839’da ‘Gülhane Hattıhümâyunu’ adıyla anılan bir fermanla ilân edilen, yönetimi iyileştirme tasarısı ve bu iyileştirmenin yapıldığı dönem”i kapsıyor. (Tırnak içindeki cümleler kitaptan alınmıştır.)

Alıntı:
Tanzimatçı Romantism, bir yandan Batının siyasi sistemindeki ve teknik vasıtalardaki üstünlüğünü kabul eder ve Batı sistemini bu yönünden benimsemeye çalışırken, öte yandan, Batı kültürünün İmparatorluğu bütünlüğü ile istilasını hayati bir tehlike olarak görür. Bu tehlikeye karşı korunma vasıtaları olarak da, eski görenek ve gelenekleri yeniden canlandırmak ve yaşatmak ister. İşte, Tanzimatçı Romantism’in gelenekçiliği ve Tanzimata hakim olan ikilik bu güdülerden doğar.

Gerçekte Tanzimat, genel olarak, Batı dünyasına bir yönelme, Batı ilmini ve belli bir ölçüde Batı kültürünü, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine aktarma, devlet ve idare mekanizmasını dinin mutlak baskısından kurtarma yolunda atılmış ciddi bir adımdı.

Bununla birlikte, Tanzimat idesini gerçekleştirememiş, hayat kuvvetini kaybetmiş bir devletin yeni bir hayat kazanmak yolunda yaptığı bu girişim umulan sonuçları verememiştir. Tanzimat’ın ancak bir yönünden taklit etmeye giriştiği Batı kültürü, 15. yüzyıldan beri, birbiri ardı sıra ortaya çıkan ilmi buluşların, bu buluşların teknik vasıtalarda ve istihsal vasıtalarında meydana getirdiği büyük değişiklik ve kolaylığın, nihayet despotizmi ve dinin akla uymayan doğmalarını tenkit eden 18. yüzyıl düşüncesinin bir verisi idi. Osmanlı İmparatorluğu, Batı dünyasının birkaç yüzyıl boyunca kayıt ettiği sürekli gelişmeler sonucunda elde edilmiş olan bu dünya görüşünün, yalnız taklit etmek istediği yönünü de benimseyecek bir hazırlık ve olgunlukta değildi. Bu yüzden Tanzimat Fermanının getirdiği esaslar ilk hamlede topluluğun bütününe aşılanamadı. Topluluğun köklerine ve derinliklerine işletilemedi. Gerçi, Tanzimat Fermanının ilanı ile birlikte açılan devirde, Tanzimat devri içinde yetişen düşünürler, Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Tanzimat’ın getirdiği yeni ruhu yaymak, yurttaşlık hak ve ödevlerini tanıtmak, bakımından büyük gayret gösterdiler. 1908 meşrutiyeti, bunların hazırladığı temel üzerine gelişmiş, büyük ölçüde bunların eseri olmuştu. Bununla birlikte, Doğu kültürüne bağlı kalarak, Batı medeniyetini benimsemek isteyen bu hareket, kendisinden umulan faydalı sonuçları veremedi. Bu devirde, bu iki dünya görüşünün, birbirinden ayrılabileceği sanılan bu iki ayrı yönünün sistemli bir şekilde uzlaştırılması denemesine de girişilmedi. Eski ruhu yaşatan eski kültür kurumlarının olduğu gibi bırakılması ile Doğu’ya bağlı kalınacağı, ve yeni ruhu yaşatacak yeni kültür kurumların meydana getirilmesi ile Batılılaşılacağı sanıldı. Bu yüzden, Tanzimat devrinde, dünya görüşleri, hayat anlayışları, yaşayışları birbirinden tamamiyle ayrı iki nesil belirdi. Bu iki nesil arasında, yenilik eskilik mücadelesi de bütün şiddeti ile sürüp gitti. Tanzimatçı düşünürlerin tasarladıkları Osmanlı birliği idesi boş bir kavram olarak kaldı. Bu maksatla kurulmuş olan Tanzimat mektepleri bu ide’yi gerçekleştiremedi. Balkan savaşının ve bu savaşın doğurduğu felaketlerin önüne geçemedi.
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: 1955’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları arasında çıkmış, sâde bir dille kaleme alınmış ve öğretici bir kitap.

ZİYA PAŞA VE TANZİMAT

“Hür olmak ister isen eğer olma cihanın
Zevkinde, sefasında, gamında, kederinde” (Ziya Paşa)

“Diyarı küfrü gezdim beldeler, kâşaneler gördüm,
Dolaştım mülkü islâmı bütün viraneler gördüm.” (Ziya Paşa)

“Avrupa’yı taklit ile ileriye gitmek daiyesinde bulunduğumuz halde Avrupa’da cari olan riayeti kanun ve icrayı ahkâm, mükafatı ve terakiî sanayi ve tevsiî ticaret ve tamimî hukuk ve usulü meşvereti milliye gibi erbabı terakkiden hiçbirini taklit etmeyip fakat baloya gitmek misillû şeylerde tatbiki harekete çabaladığımızı… Osmanlılara mahsus olan mürüvvet, fütüvvet, hamiyet, edep, acize merhamet, ülfet ve hukuka riayet, misafire hürmet, diyanet selâbet, şecaat gibi şeâiri cemile günden güne çekilip, cehalet, tezellül, denaat, irtikâp, hıyanet, gâdir misillû hasâili mezmûme fırsatyâbı hulûl ettiğini nazarı taaccüple görüp bizi bildikleri akvamdan hiçbirine benzetemezler.” (Ziya Paşa)
(Aydınlama Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri, Kamıran Birand)

Yorum: Pek bir abartmış “Osmanlılara mahsus” özellikleri Ziya Paşa. Dediği gibi olsaydı atalarımız, düşerler miydi/düşer miydik o/bu hâllere!?

Bilgi: Ziya Paşa 1829-1880 yılları arasında yaşamış şair ve devlet adamı.

Kâşâne: 1. ev, mesken. 2. mec. muhteşem mesken, sarayımsı ikametgâh
Dâiye: içten gelen duygu, his
Tevsî: genişletme
Tâ’mim: 1. genelge 2. genelleştirme 3. genelleştirilme, yayılma
Meşveret: danışma
Mürüvvet: 1. insanlık 2. cömertlik, iyilikseverlik
Fütüvvet: 1. yiğitlik 2. gençlik 3. cömertlik 4. ahilik
Hamiy(y)et: ulusal onur
Ülfet: 1. kaynaşma, alışma, içli dışlı olma 2. dostluk, ahbaplık 3. konuşma, görüşme
Şeâiri cemile: güzel adetler
Tezellül: küçülme, alçalma, zelil olma
Denaat (Denâet): alçaklık
İrtikâp: 1. rüşvet yeme, rüşvet alma 2. kötü bir şey yapma 3. suç işleme
Gâdir: haksızlık eden, kötülük eden
Hasâil: huylar, hasletler
Mezmûme: 1. kötülenmiş, ayıplanmış, ayıp, kötü
Hulûl etmek: gelmek, girmek, dolmak, başlamak
Taaccüb: şaşma, hayret etme
Akvam: kavimler, milletler
(Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Mehmet Kanar)

YÖNETİCİLERİN NİTELİKLERİ VE SEÇİLMELERİ

Alıntı: İşte bu yüzden iyiler, ne para ne de şöhret için yönetmeyi isterler. Yönetim hizmetine karşılık açıkça para almayı kendilerine “ücretli uşak” adı takılacak diye, kurumlar vasıtasıyla gizlice almayı ise “hırsız” diye anılacaklar diye istemezler. Bu işi şeref hatırına da yapmazlar çünkü şeref düşkünü değillerdir. Bu yüzden işleri üstlenmeye razı olmaları için onları yönetmeye mecbur edecek bazı yükümlülük ve cezalar koyulması gerekir. Bir kimsenin, görevi, kendiliğinden ve zorlanmayı beklemeden istemesi belki de bu yüzden utanç verici sayılmıştır. Yönetimi ve işleri üstlenmezse kişinin göreceği en büyük ceza, daha kötü birisi tarafından yönetilmektir.

Bana öyle görünüyor ki iyilerin yönetimi üstlenmesi bu korkudan dolayıdır, yoksa rahatlık beklentisinden dolayı değil. Kendileri kadar veya kendilerinden daha iyi birine veremedikleri yönetimi bir mükafat olarak değil, yapılması gerekli bir dert olarak üstlenirler. Sadece iyi insanlardan oluşan bir kent var olsaydı yönetimi üstlenmekten muaf olmak, bugünkünden daha çok istenirdi. Ve orada doğru yöneticinin; kendisinin değil, yönettiklerinin menfaatini gözettiği çok açık biçimde ortaya çıkardı. Bu kentte aklı başında her adam, başkalarının faydası için zahmet çekmektense başkalarından yardım görmeyi seçerdi.
(Devlet, Platon, Çev.: Neval Akbıyık)

Yorum: Antik Yunan filozoflarına atfedilen sözlerin ve kitapların ne kadarının ve ne ölçüde onlara âit olduğu hususunda şüphelerim vardır. MÖ 5. ve 4. yüzyılda yaşamış (347’de 81 yaşında ölmüş.) bir insan, velev ki filozof olsun, büyük/zengin dillerde, yakın çağlardan itibaren yaratılan kavramlar, kelime hazînesi ve ifâde gücü ile kıyaslanamayacak kadar “fakir” olduğu mâlumdur. Ama, sözkonusu filozofların sözlerini okuduğumuz, kitaplarını gözden geçirdiğimizde, âdetâ çağdaş filozoflar olduklarını sanabiliriz. O nedenle, antik çağ filozoflarının adlarıyla anılan kitapların (Sırasıyla Araplar ve Avrupalılarca, katmerli olarak!) “müdâhalelere” uğradıklarından ziyadesiyle şüphe edilmelidir!

Yukarıdaki metin, yukarıdaki görüşe çok açık bir örnek teşkil etmez. Metni buraya almamım nedeni; burada kast edilenin “şehir devleti” olması bir yana, hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve muhtemeldir ki “fantezi” olarak kalacak “yönetici özellikleri”ni benim de bu satırları okumadan düşünmüş olmamdır.

Kitabın Sunuş’unda Platon’un “Devlet”te, hocası Sokrates’in adıyla konuşmasını, onun, üzerindeki etkisinden kaynaklandığı ifâde edilmektedir. Yanı sıra, eski Yunan geleneğinde filozofların kitaplarını hocalarının isimleriyle yazdıkları görüşü de vardır. Gospellerin (4 İncil) yazarları da (bir bakıma) aynı minvâlde değerlendirilmektedir.

Platon bizde Eflatun ismi ile de biliniyor. O nedenle “Devlet”, Eflatun ismi ile de basılıyor.

AĞIR SABAN VE AVRUPA’DA  TARIMSAL ÜRETİM

Batı’nın yükselmesinin temel nedenleri 10. ve 11. yüzyıllarda, yani geç ortaçağda bulunabilir ve çok çeşitli ve karmaşıktır… Bunlar içinde en önemli ve temel olanı, “ağır saban”ın bulunmasıdır. Kuzey Avrupa düzlüklerinin iklimi çok yağışlıdır. Toprağa düşen su miktarının fazlalığı ve drenaj sisteminin de bilinmemesi, ekilebilecek alanları çamur içinde bırakmaktaydı… Toprağın derinine inebilen bu saban, iki yana ayırıp biriktirdiği büyük toprak yığınlarıyla, en düz arazide bile suyun belirli yerlerde toplanmasını ve dolayısıyla kuru kalan yerde tarım yapılabilmesini sağladı. Bunda, ağır saban kadar, sabanın çekilmesi için dört tane öküzün sabana koşulması tekniğinin bulunmasının da katkısı olmuştur…
(Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander)

AVRUPA’DA TÜCCARLAR

Avrupa’da, göreli de olsa, yerel güvenliğin sağlanmasının çok önemli sonuçları oldu. O zamana kadar Avrupa’daki yerleşik toplulukların karabasanı haline gelen, karada haydut saldırıları ile deniz ve kıyılarda korsanlık, çekici meslekler olmaktan çıkmaya başladı. Yerel güvenliğin sağlanmasıyla, değer verilen maddelerin ele geçirilmesinde [alınmasında] zora başvurma geçerli yol olmaktan çıkınca, bunların ticaretle sağlanması seçeneğine başvuruldu. Böylece, etkili yerel savunmanın gelişmesiyle, korsan gemileri yerini ticaret gemilerine, haydutlar da tüccarlara bıraktı. Hatta çoğu haydut ve korsan, meslek değiştirerek, tüccar oldular. Burada önemli olan nokta, haydut ve korsan ile şimdi ortaya çıkan tüccarların aynı bağımsızlık ve özgür davranış alışkanlıklarına sahip olmalarıdır. Tıpkı haydut ve korsanlar gibi, tüccarlar da bağımsızca kendi işlerini kendileri görmeyi ve hatta savunmalarını kendileri sağlamayı yeğlemişlerdir. Köylü ve lordları yabancı ve işe yaramaz “aylaklar” olarak görüp, ayrı bir tüccar kişiliği yaratmışlar, çalışkanlığı en önemli ve soylu değer olarak benimsemişlerdir. Zamanla bu tüccarlar topluluğu, ticarete uygun ve savunması kolay yerlerde uzun süreler geçirmeye, sonra buralara sürekli olarak yerleşmeye başladılar. İşte, bu çekirdekten Batı ve Kuzey Avrupa’nın kentleri doğdu…
(Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander)

Yorum: Sâde bir dil, akıcı bir üslûp. Öğretici, ufuk açıcı bir kitap. Müteveffâ Prof. Dr. Oral Sander saygıyla anılmayı hak ediyor.

TÜRK İSMİNİN GEÇTİĞİ İLK BELGELER

Alıntı: The name “Turk” first occurs in Chinese and a little later in Byzantine writings. Chinise annals of the sixth centure CE speak of the Tu Kiu, who founded a powerful empire stretching from the borders of China westward across Central Asia. The same people are named in Byzantine annals as the Tourkoi. In 568 CE, we are told, their chief, the Khagan, sent an ambassador to Constantinople seeking the emperor’s support against the Persians.

(The Multiple Identities of the Middle East, Bernard Lewis)

Interpretation: B. Lewis is a valuable historician. However it is necessary to be suspicious not for his statements like above ones but about his current-political thoughts!

Yorum: B. Lewis kitaplarında cümle yapısı açısından formal bir dil kullanmaz, konuşma diliyle, devrik cümlelerle, aynı anlamlı farklı kelimelerle, cümle içine küçük açıklamalar yerleştirerek yazar; o nedenle kitaplarını okumak insanı yorar!

Çeviri: “Türk” ismi ilk kez MS 6. yüzyıla âit Çin vekâyinâmelerinde geçer: “Tu Kiu”, Çin sınırı ile Orta Asya arasındaki coğrafyada güçlü bir imparatorluk kurmuştur. Hemen arkasından da, aynı halka, “Tourkoi” ismiyle Bizans vekâyinâmelerinde rastlarız: Kağan, imparatordan, Perslilere karşı destek istemek üzere, MS 568’de, Konstantinopol’e elçi göndermiştir.

BAKTAŞİ VE ORUÇ

Alıntı: There is a rather charming story of a dervish who was imprisoned in Otoman times for eating during the fasting month of Ramadan. That was of course a criminal offense, and he was therefore thrown into jail. Dervishes were notorious for being somewhat lax in their ritual observances. The story goes that the dervish looked out from between the bars in his cell, and saw a man in the street outside eating a kebab. And he called out to this man and said, “Hey, you, it’s Ramadan. If anyone sees you eating, they’ll throw you into jail with me”. The man said, “No, that’s all right. I’m a Christian”. The dervish said in astonishment, “Do you mean that because you’re Christian you’re allowed to eat kebab in the street?” And he said, “Yes, Ramadan doesn’t apply to us”. To which the dervish said, “‘You should give thanks to Allah every day that you are not of true faith”.
(The Multiple Identities of the Middle East, Bernard Lewis)

Çeviri (Bektâşi fıkrası): Ramazan ayında dışarıda yemek yiyen bir Bektâşi yakalanarak hapse atılır… Hücresinden sokakta kebap yiyen birini görünce seslenir: “Hey kardeş, ne yapıyorsun, görürlerse seni de içeri atarlar.” Sokaktaki, “Yok bir şey olmaz.” der. “Neden?” diye soran Bektâşi, “Çünkü ben Hıristiyan’ım; Ramazandaki kurallar bize uygulanmaz.” cevabını alınca, “Doğru yol’da olmadığın için her gün Allah’a dua etmelisin.” der.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 14400, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply