BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-2) (Mete Tunç)

Alıntı Yapılan Kitaplar

– Dünya ve Osmanlı
– Yakınçağ Türkiye Tarihi
– Paşaların Kavgası
– Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok
– En Uzun Gece
– Sevdalım Hayat
– Aydınlanma değil, merhamet
– Tarikatlar
– Tanrı Yanılgısı
– Geçmişiniz İtinayla Temizlenir
– Ago Paşa’nın Hatıratı

Yeniçeriler ve Kızılbaşlar

Alıntı: Kültürel yönelime sahip bilim adamları, hala, … Doğu Anadolu’daki Sünni olmayan Kızılbaş dini hareketlerinin köklerini kazıma ve ortadan kaldırmada Yeniçerilerin önemini görmezden gelmektedirler. Kızılbaşlar kısmen, Yeniçerilerin bağlı bulundukları Hacı Bektaş’tan esinlenmiş olmakla birlikte, devlet düzenine karşı çıkmışlardır. Yeniçeriler yönetici toplumsal sınıfın bir parçasıydı. İsyankar Kızılbaşlara karşı takındıkları tavrı belirleyen de Yeniçerilerin dini inançları değil, bu konumlarıydı. (Kemal H. Karpat)
(Dünya ve Osmanlı, Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri, Hazırlayan: Kemal H. Karpat)

Yorum: K. H. Karpat’ın sözlerinden, yeniçerilerin sınıf âidiyetleri mezhep âidiyetlerinin önünde olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Doyurucu bir cevap mı? Bilmiyorum doğrusu.

Kitap hakkında: 1970’lerde Prof. Dr. K. H. Karpat’ın öncülüğünde düzenlenmiş bir konferansa bir grup târihçi tarafından sunulan tebliğlerden derlenen İngilizce kitabın, yine bir grup çevirmen tarafından gerçekleştirilen Türkçe çevirisi. K. H. Karpat’ça hazırlanmış ve 2000 yılında basılmış. Bir kısmı tamâmen akademik düzeyde

Osmanlı Devleti’nin Safhaları

Alıntı: Karpat’a göre Osmanlı ve Türklerle ilgili konuları araştıranlar sadece tüm Osmanlı toplumunu kapsayacak ve bu tarihi, gelişme ve değişme dönem ve safhalarına ayırabilecek genel bir teoriden yoksundur… Bu plan özellikle dört dönemi kapsıyor: 1. Uç beyliği (1299-1402) 2. Merkezi feodal sistem: Sipahiler (1421-1596) 3. Yerel özerkliğin doğuşu: Ayanlar (1603-1789) 4. Ulus devletlerin doğuşu (1808-1918). Bu dönemler arasında karışıklıklardan doğan kısa inkıtalar vardır. Osmanlı tarihi boyunca yapısı ve işlevi değişmeyen kurumların sayısının çok az olduğu düşüncesinden hareketle, yukarıda zikredilen dönemleri belirlemek için bir ölçüt öne sürülmüştür… Bir başka ifade ile Karpat, başlıca iktisadi kaynak olarak toprağı ve bu temel üzerinde faaliyet gösteren toplumsal ve siyasal grupları, yukarıda belirtilen her dönemde değişimin dinamikleri olarak düşünmektedir. (C. A. O. Van Nieuwenhuijze)
(Dünya ve Osmanlı, Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri, Hazırlayan: Kemal H. Karpat)

Bütünsel Kalkınma Modeli

Alıntı: Bu topyekûn kalkınmadır. Buna göre Batı’dan makineleri, aletleri, araçları, fabrikaları almak yetmez. Zira bu aldığımız teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almazsan, aldığımız teknoloji iğreti ve köksüz olur. Demek ki teknolojiyi alırken bilimi de alacağız. Fakat bilimin üst sınırları felsefenin içine girmektedir. Dolayısıyla Batının felsefesini ve onun parçası olduğu insan bilimlerini de alacağız. Tabii toplumsal bilimlerin de bilimin bir parçası olduğunu unutmayacağız. Fakat felsefenin gelişmesi için felsefenin sezgisel yönlerini, sanat ve kültürle ilişkisini gözardı etmemek gerekir. Görülüyor ki teknoloji-bilim-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bunların verimli olabilmesi için düşünce özgürlüğüne; bilime, kültüre, sanata, bunlarla uğraşanlara, bulundukları kurumlara saygı göstermek ve değer vermek şarttır. Bu insan ve kurumların toplumsal, siyasal, dinsel dogmaların baskısı altında bulunmamaları gerekir. Atatürk’ün bütünsel kalkınma modelinde İstanbul Üniversitesi’nin kurulması, Sivas-Erzurum demiryolunun inşası kadar; konservatuvar açılması ve yeni harflerin kabulü, Nazilli Bez ya da Eskişehir Şeker fabrikasının yapılması kadar önem verilen olaylardır. Hatta, sanırım, yapılacak bir araştırma, Atatürk’ün kültür olaylarına daha çok önem verdiğini gösterecektir. (Bölüm yazarı: Sina Akşin)
(Yakınçağ Türkiye Tarihi I, Hazırlayan: Sina Akşin)

Yorum: Yukarıdaki, anlaşılacağı üzere, yazarın tezidir. Paragraftaki son cümle dürüstçe yapılan bir saptamadır ve ama tezle çelişmektedir! Atatürk ve arkadaşlarının, “devrimleri” yaparken işin “felsefesi” üzerine kafa yorduklarına dâir hiçbir kayıt yoktur!

Kitap hakkında: Milliyet’in promosyon olarak verdiği (ve piyasada ayrı bir baskısı da bulunan), yakınçağ Türkiye tarihinin farklı sahalarının ele alındığı iki ciltlik kitabın bölümleri farklı yazarlarca kaleme alınmış…

Mustafa Kemal ve Silah Arkadaşları

Alıntı: Savaş, devrim, ihtilal gibi olağanüstü zamanlarda liderler, çevrelerinde kendileri ile ideallerini paylaşan, güçlü, vefakar insanlar isterler ve çoğu zaman da bulurlar. Savaşsa, kazanılınca; devrim ise yapılınca; ihtilal ise başarılınca, çevredeki insanlar yavaş yavaş yavanlaşırlar; lideri sıkmaya başlarlar. Lider, önce bunlarla hoş geçinmenin çarelerini arar. Fakat her halleri o kadar sıkıcıdır ki, lider yavaş yavaş bunlardan kurtulmanın yollarını aramaya başlar.

Oysa bunlar, kendisi ile birlikte halkın içinde bir şöhret olmuşlardır, lider kadar değilse de, liderden sonra, bunların çevresinde de birer hale oluşmuştur! Liderin işlerine karışırlar; fikirlerini söylerler, bazı işleri sahiplenirler… Oysa bütün bunlar, liderin canını biraz daha sıkmaktan başka bir şeye yaramaz. Sonunda lider, bunlardan kurtulmanın çarelerini aramaya başlar. Çünkü hiçbir ülkede iki tane kral yoktur.

Kurtuluş Savaşımız’da Atatürk ve arkadaşları arasında da, böyle bir çatışma, böyle bir çekişme oldu. Çünkü, bağımsız bir devlet kurmakta anlaşmışlardı ama bu devlete verecekleri biçimde anlaşamamışlardı. Devleti kimim yöneteceğinde; kimin baş, kimin göz-kulak, kimin ayak olacağında kimsenin fikri yoktu. Herkes, nasıl savaşta her şeyi yapmak için var gücü ile çalışıyorsa, savaştan sonra da var gücü ile her şeye karışacak; daha doğrusu devletin akıl hocası olacaktı…
(Paşaların Kavgası, İnkılap Hareketlerimiz, Kazım Karabekir, Hazırlayan: Faruk Özerengin)

Yukarıdaki alıntı kitabının takdîmindendir ve İsmet Bozdağ’a aittir.

Kitap Hakkında: Kazım Karabekir’in notlarından derlenen bir kitap. M. Kemal’in “Araboğlunun yaveleri…” ifadesi bu kitaptadır.

Yine kitaptan bir hatıra: K. Karabekir, İzmir’e (İktisat Kongresi’ne) gitmek üzere trene biner. M. Kemal’in içinde olduğu vagona girince kesif bir rakı kokusu ile karşılaşır. Vagondakiler ona da teklif ederler. M. Kemal müdahale eder, Karabekir rakı içmez, ona bira verin, der!

“Cesur Adamlar Lazım”

Alıntı: Genelkurmay ikinci başkanı [?] diğer giriş kapısının önünde esas duruşta ayakta duruyor, genelkurmay başkanı [Doğan Güreş]… öfkeli ve yüksek sesle konuşarak odanın bir ucundan diğer ucuna hızlı hızlı gidip geliyordu… İkinci başkansa gergin bir biçimde dinliyor, yüzünden boncuk boncuk akan terleri görüyorum…

[Genelkurmay başkanı:] “O Güneydoğu’ya gidemem diyenlerden hesap sorulacak, emekli yapılmaları yetmez. Hiçbir sosyal haktan yararlanmamalılar. Milletin kırk yılda bir Türk Silahlı Kuvvetlerine işi düşecek, o zaman da sen tut ben gidemem de. Ordu barış için mi kurulmuş, savaş çıkınca biz yokuz deyin. Siz sulh zamanı kışlalarda büyük karargahlarda zaman geçirin, risk yok, ölüm kalım yok, koltuklarının altında dosyalarla yıllarını geçiriyorlar. Bunlar general olunca daha çok kendilerini gizleyebilirler, yahu bu adamlar benim bulunduğum makama kadar yükselirler, nasıl tespit edeceksin ki? Günlük sıradan şeylerde ölüm yok, savaş yok, gerçek kahraman, gerçek general, gerçek yurtseveri hangi ölçüyle ortaya çıkaracaksın? Cesur adamlar bu günlerde millete lazım… Çok müşkül duruma düştük.”
(Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, Osman Pamukoğlu)

Kitap hakkında: Kitap, yazarın bazı siyasi görüşlerine ve yaklaşımlarına eleştirilerim bir yana, nesnel tespitler içerir, roman tadındadır, askerî terminolojiyi bilenler ve fizikî coğrafyaya âşinâ olanlar için, abartmak gibi olmasın, bir baş yapıttır. (Bu alıntı ve yorumu kaleme alırken, kitapta, yapılacak filmlerde yer alabilecek çarpıcı anılar olduğunu not etmişim. Sonraki yıllarda böyle, sözkonusu sahnelerin bulunduğu filmler ve diziler yapıldı, yapılıyor.)

Not. O. Pamukoğlu’nun “Kara Tohum, Barış Sonsuz Bir Rüyadır” kitabı düzensiz, cümleleri düşük, anlaşılamayan; hülâsa kötü yazılmış (“Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok”un redaktörü mü vardı acaba?!). Yazar; hayâl kurmayı sağlıklı bulmaz (“Hayâlci olmak” elbette sağlıksızdır ama “hayâl kurmak” değil!), gerillâ hareketlerinden örnekler verir, Antep savunmasını anlatır, Mussoloni’nin Almanlar tarafından müttefik kuvvetlerin elinden kaçırılması operasyonunu yazar (Ki bu tam filmlik operasyondur! Kaçıran Naziler/mağlûplar olunca, tabiîdir ki çekilemiyor!).

Islak Çarşaflar

Alıntı: … bir gün ona telefon ettim, telefon açıldı ve ben, biliyor musun, neredeyse yarım saat sevgilimin bir başka herifle sevişmesini dinledim, onun sesini, bana söylediklerini, aynı vurgularla tekrarlayışını, biraz daha becerilmek için yalvarışını, daha, daha diye inleyişini… Korkunç olan neydi, biliyor musun, telefonu kapatamadım, bir sigara sardım, onların sevişmesini dinledim, kasıkların birbirine çarparken çıkardığı sesi, çok tuhaf bir ses çıkıyor biliyor musun, insan kendisi sevişirken o kadar fark etmiyor, ıslak çarşaflar birbirine vuruyormuş gibi bir ses, adam tren gibi soluyordu… O telefon nasıl açıldı, hiç anlamadım, mahsus mu açtı acaba, bana bilerek mi dinletti, yoksa yanlışlıkla mı bir düğmeye bastı…
(En Uzun Gece, Ahmet Altan)

Yorum: Bana göre yukarıdaki paragrafta ve kitap boyunca çok sayıda gramer yanlışı mevcuttur!

Burada porno bir sahneyi nakletmek değil amacım. “Sahne”nin bir “orijinalliği” de yoktur! Ama “çarpıcıdır” ve hikâyede, küçük de olsa bir yazar yaratıcılığı sözkonusudur!

“En Uzun Gece”, yazarın okuduğum ikinci romanıdır. İlkinde olduğu gibi romanın asıl kahramânına ısınamadım (Bir romancının her kitabında, konuşan ve/veya asıl kahraman yazarın bizâtihi “kendisi” olduğundan, tek bir romanını okumak bile, bu bağlamda, yeterlidir.). Bâzı tasvirlerini yapay buldum ve bunları kimi imgelerden etki altında kalarak oluşturduğu izlenimini edindim.

Hayatı Sorgulayış

Alıntı: Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor. Kozmosta hiçbir büyüklük ifade etmeyen dünyamızın bir köşesinde yaşadığımız küçük hayatı çok önemsememeyi öğrendim. İnançların, insanların ölüme karşı çırpınışı olarak tanımlanabileceğini kavradım ve o andan itibaren samimi dindarları eleştirmedim. Bu işi siyaset olarak kullananlara ise nefretim arttı… Moda fikirlerin, siyasetlerin ve sanat akımlarının sıfır olduğu konusundaki inancım pekişti. Çünkü zamanın bunları eskittiğini ama gerçek yapıtları koruduğunu gördüm… En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim… Bilgeliğin bilgiden çok daha önemli olduğunu yüreğimin derinliklerinde duydum… Dünyanın geleneğinde sanat diye bir sığınma limanı olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim… Makamıyla, parasıyla, şöhretiyle övünenler beni güldürmeye başladı. Sonunda “ben” dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateş böceği bile olmadığını anladım. (Sevdalım Hayat, Ömer Zülfü Livaneli)

Kitap hakkında:: Z. Livaneli’nin, halk dalkavukluğu yapmadığı, bütün olaylara ve insanlara nesnel yaklaştığı ve gülünç anılarına da yer verdiği kitabı okunmayı hak etmektedir.

Not. Z. Livaneli’nin “Veda” filmi, senaryosu, oyunculuğu, kurgusu vs. ile tam bir rezalettir. (O kadar berbat ki, hayatımda ilk kez sinemada bir filmi sonuna dek izleyemedim. 27.02.2010)! Artık ancak ilköğretim 3. sınıf öğrencilerini ve imancı yapıdakileri kandırabilecek uyduruk tarih argümanlarını, efsaneleri gerçek/yaşanmış gibi sunması, üstelik bunlara yenilerini ilave etmesi şayanı hayrettir (Filmi “yaverinin-Salih Bozok- gözünden” diye nitelemesi, hem senaryo ile tutarlı değil hem saptırılmış tarih filmi yapmaya gerekçe değildir.).  Z. Livaneli’nin fikri-zihni olarak yerinde kaldığı, hatta geriye gittiği görünmektedir; mevcut ve son on yıllarda ortaya çıkan belgelerden habersizdir veya habersiz gibi davranmaktadır. Z. Livaneli, sinema yapmak yerine sanat üzerine yazı yazsın, hatta hiçbir konuda yazı ve kitap yazmasın sadece beste yapsın; artık o alanda da yetersiz kalıyorsa, istirahat etsin!.. Z. Livaneli’yi bugüne dek dinlediğim, izlediğim, okuduğum ve yukarıdaki alıntıyı kaydedip buraya koyduğum için pişmanım!

Güç, Dinler ve Agnostisizm

Alıntı: Tanrı diye bir şey yok, o kadar basit, diye başlıyor. Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor diyorsun, öyle mi?! Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor çünkü dünyanın yüzde doksan beşi korkak! Burada işimiz bittiğinde ebediyen bitmiş olacağını kabul edemiyor!.. Hayat ölümü beklemektir, Alyoşa.

Dînî konularda kaynakların hiçbir şey ifade etmediklerini biliyor musun? Bir kaynak göstersem, kaynağın kaynağı gündeme gelir. Birbirine paralel iki aynanın arasında durmak gibi bir iş.

İnsan mükemmel değildir, diyor Ortodokslar ama bilginin bir kısmı yanan bir çalıdan ya da Musa’nın fırtına bulutundan gelmiş bile olsa, İncil’i yazan insan. Bin yıllar içinde biriken kötü cümleleri ayıklayan bir redaktör gibi şurasını burasını kırpmış kitabın. Andrey’in yazdıkları nerede? Nerede İsa’nın çocukluğuna ait bilgiler? Son şeklinde, kitlelerin eline ulaştığı şeklinde bunlar yok. Katoliklerin mali, siyasi, cinsel çıkarlarını gözetecek şekilde kesildi biçildi İncil.

Bundan sonraki durağım agnostiklik. Evet, gerçekten de insanın akıl erdiremediği muhteşem bir güç var ama din bunun cevabı değil.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Milta Kültü ve Hıristiyanlık

Alıntı: İsa’dan 1400 yıl kadar önce Sanskrit yazılarında, ve İran (Farisi) edebiyatında rastlanılan güneş-tanrısı kültü; İ.S. 1. yüzyılda Roma’da görünür. İsa gibi Mitra da bir ahırda, kış solistinde (25 Aralık) bir bakireye doğmuştur. Başında hare olduğu halde resmedilir, havarileri ile son yemeğini müteakip, Baba’sına döndüğü anlatılır. Ancak, ölmemiş, göğe yükselmiştir. Yeryüzüne tekrar döneceğine, ölüleri dirilteceğine, hüküm gününden sonra günahkârları cehenneme göndereceğine inanılır. Mitra’ya iştirak edenler, vaftizden sonra ölümsüz olurlar. Mitra kültünün müridlerinden Roma İmparatoru Konstantin, 313 yılında 25 Aralık’ı Mitra’nın resmî doğum yılı ilân etmiş, ancak ihtidâ ettiği dinin “Hıristiyanlık” olduğunu söylemiştir. Milta kültü ile Hıristiyanlık arasındaki benzerliklerden bazıları, İsa’nın bir Pazar günü dirilmiş olması nedeniyle kutsal gün olması, mitra’ya tapanların “papa” dedikleri liderlerinin zaman içinde Vatikan’daki Papa’ya dönüşmüş olması, “Myazda” denilen Aşaîrabbani’nin Katoliklikte “missa” adını almasıdır.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Yahudi Soykırımı(!)

Alıntı: Hollywood çıkışlı “‘Soykırım”ın sorgulanmasını önlemek için… yapmadıkları yok… Yahudi-Siyonist cephaneliğin başlıca silâhı Soykırım. Hem Amerikalılardan hem Avrupalılardan büyük paralar sızdırmaya yarıyor.

Yahudilerin Sovyetler Birliği’nin, özellikle de Ukrayna’nın kanlı tarihinin doğrudan taraflarından birisi olduğunu, ülkenin bu geçmişi ile yüzleşebilmesinin yolunun Yahudi eylemlerinin araştırılmasından geçtiğini, bunun da Soykırım’ın “Hollywood versiyonu”nun özgürce sorgulanması gerçekleşmeden mümkün olamayacağını söylüyordu. Ne ki, Soykırım’ın araştırılması, gerçeklerin ortaya çıkması “mazlum” imajlarını tehdit ettiği için Amerikan Yahudilerinin işlerine gelmiyordu.

Birleşik Devletler’de Yahudi düşmanlarını ortaya çıkarmanın başlı başına bir hizmet sektörü haline geldiğini söylemek bile suç oldu. Nerede kaldı soykırım dayamacılarının bir dogma-inançtan sağladıkları siyasi, mali ve sosyal çıkarları sergilemek!

Günümüzde Amerika’nın ve dünyanın büyük bölümünün kültürel ve siyasi yaşamını Soykırım’ın Hollywood versiyonu belirliyor…

Hatana’ya göre Yahudi-olmayanların tümü, bütünüyle şeytani yaratıklardır; fıtratlarında iyi olan hiçbir şey yoktur. Schneurssohn… Yahudi-olmayan bir embriyonun, Yahudi embriyodan niteliksel olarak farklı olduğuna inanır. Habbad Hasidilerine göre Yaratılış sadece Yahudiler için gerçekleştirilmiştir, bu dünyada Yahudi-olmayanların varoluşları fuzuli’dir. Lubavitçer Hahamı’nın Yahudi-olmayanlara ilişkin beyanları Nazilere taş çıkarır!..

Bugün hiçbir ciddi tarihçi Yahudi cesetlerinden sabun imal edildiğini ya da Yahudilerin Belzec ya da başka yerde hamamlarda elektrikle öldürüldüklerini kabul etmiyor.
(Aydınlanma değil, merhamet, Alev Alatlı)

Kitap hakkında: A. Alatlı’nın ilki “Aydınlama değil merhamet” olan “Gogol’un İzinde” isimli kitap serisi Rusya tarihi, Rus kültürü, Rus aydınları, Rus mafyası, masonluk tarihi hakkında yararlı bilgi ve yorumları ihtiva etmektedir. Ancak yazarın verdiği kimi rakamları abartılı ve yaklaşımlarını duygusal bulduğumu ifade etmeliyim. Ayrıca (bütün) romanlarındaki (ana) kahramana bir türlü ısınamadım!

Şems ve Yeni Sözler

Alıntı: Herkes fikrini belgelemek, doğruluğunu ispat etmek için geçmişteki büyük alimlerden, velilerden, peygamberlerden nakiller yapıyor. Bir köşede bunları sessizce dinleyen Şems gazaba geliyor, ayağa fırlayıp bağırıyor: “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek öğünüp duracaksınız. İçinizden niye biri çıkıp da benim aklım, bilgim şöyle buyuruyor, diye sözüne başlamıyor. Tüm bu hadisler, tefsirler ve hikmetler o geçmiş zamanın büyüklerinin sözleri. Onlar kendi şartları ve bilgileri içinde yorumlarını yapmış, sözlerini söylemişler. Siz bugünün insanlarısınız. Sizin söyleyecek, kendinizden bir sözünüz niye yok?”
(Tarikatlar, Ahmet Güner)

Yorum: Şems’e atfedilen yukarıdaki sözler, onun bilinen/anlatılan profili, kişiliği, karakteri ile örtüşüyor. Ama ne derece doğru bir nakil, bilemem!

Kuzey-Güney

Alıntı: “Dünya şu anda ilkbaharı yaşıyor!” Buradaki yanlışlığı hemen fark edemeyebilirsiniz, derinde yatan anlam bilinçsiz kuzey yarımküre milliyetçiliğidir ki bu durum biz kuzey yarımkürede yaşayanlar için geçerli olduğu kadar yaşamayanlar için de geçerlidir.“Bilinçsiz” tam olarak doğru tanımdır. Ve bilinçlendirme tam burada devreye girer. Avustralya ve Yeni Zelanda’da, Güney Kutbunun üst kısma yerleştirildiği dünya haritaları satın alabilirsiniz ki bunun mantığı anlamsız bir eğlenceden fazlasıdır. Eğer bu haritalar kuzey yarımküredeki dersliklerin duvarlarına asılsalardı işte o zaman göz kamaştırıcı düzeyde bir bilinçlenme gerçekleşirdi. Her geçen gün çocuklar “kuzeyin” “yukarıda” tekeli olmayan ve keyfice belirlenmiş bir polarite olduğunu akıllarına kazırlardı. Harita onları hem bilinçlendirir hem de ilgilerini çekerdi. Eve gider ve bunu ebeveynlerine aktarırlardı ve bu arada, bir öğretmenin öğrencilerine verebileceği en güzel hediyelerden biri çocuğun ebeveynlerini şaşırtabileceği bir bilgi sunmaktır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins, Çev.: Kalisto, Tunç Tuncay Bilgin)

Çocuklar ve Dini Sıfat

Alıntı: Kısacası, çocukların saçmalıklarla kafalarının bozulmaması hakkı vardır. Bizim de toplum olarak onları bu saçmalıklardan koruma görevimiz bulunmaktadır. Yani ebeveynlerin, çocuklara, (İncilin gerçekleri veya gezegenlerin hayatımıza hükmettiği gibi) neye inanacaklarını öğrenmelerine izin vermemeliyiz…

Toplumumuz, dindar olmayan kesim de dahil olmak üzere, küçük çocukların beyinlerinin ailelerinin dini ile yıkanması hakkı ve çocukların ailelerinin dini ile etiketlenmesi gibi akıl almaz fikirleri normal karşılamaktadır. “Katolik çocuk”, “Protestan çocuk”, “Yahudi çocuk”, “Müslüman çocuk” gibi dinsel etiketler kullanılmasına rağmen, “demokrat çocuk”, “liberal çocuk”, “cumhuriyetçi çocuk” gibi etiketler kullanılmaz. Lütfen ve lütfen bu konuda bilincimizi arttıralım ve bu konuyla nerede karşılaşırsak karşılaşalım sesimizi yükseltelim. Bir çocuk Hıristiyan veya Müslüman değildir. Hıristiyan veya Müslüman bir ailenin çocuğudur. Bu arada bu son terminoloji, çocukların kendisi için çok bilinçlendirici olacaktır. Müslüman bir ailenin çocuğu olduğu söylenen çocuk, hemen dinin büyüdüğü zaman seçeceği (veya reddedeceği) bir şey olduğunun farkına varacaktır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins)

Dinler ve Ahlak

Elbette öfkeli ilahiyatçılar Yaradılış kitabındaki hikâyelerin gerçeklik olarak kabul edilmemesi gerektiği protestosunda bulunacaklardır. Benim asıl anlatmak istediğim de zaten budur! Kutsal kitaplardaki bilgileri gerçek, simge ya da kinaye olarak sınıflandırır, ayıklar ve seçeriz. Bu gibi ayıklama ve seçimler bir kişisel karar meselesidir ve bu, az ya da çok bir ateistin şahsi ahlak kurallarını benimsemeyi seçmesine benzer ki bu mutlak bir temele dayanmayan öznel bir karardır. Eğer bu kararlardan biri “geçersiz ahlak kuralları” sonucunu doğuruyorsa diğeri de aynı şekilde değerlendirilmelidir.

[Eski Ahit’teki] bu hikâyelerle ilgili beni asıl şaşırtan durum, bu olayların gerçekten meydana gelmemiş olmaları değildir. Büyük ihtimalle gerçek değiller. Şaşkınlıktan ağzımın açık kalmasına neden olan, günümüz modern insanlarının hayatlarına, Yahweh gibi tüyler ürpertici bir rol modelin yaptıklarıyla yön vermeleridir; ve daha da kötüsü, otoriter bir üslupla bir zararlı canavarı (ister gerçek ister kurgu) biz geriye kalanlara zorla benimsetmeye uğraşmalarıdır.

Bazı Hıristiyanlar, hem Eski Ahit hem de Yeni Ahit’te desteklenen tüm diğer insanlara yönelik ahlaki saygının, aslında dar kapsamlı bir örgüt içi uygulaması olduğunu anlamışlardır.”Komşunu sev” ifadesinin o günkü anlamı, bugün bizim düşündüğümüz anlamından farklıydı. Sadece “bir diğer Yahudiyi sev” anlamındaydı.

John Hartung…“öldürmemelisin” [emrinin]… katiyen bugün bizim bildiğimiz anlamı kastetmediğini açıkça ortaya koymuştur. Bu ifadenin Yahudilerin öldürülmemesi gibi çok özel bir anlamı vardı.

Günümüzde bir çok insan kendi kutsal kitaplarındaki olayların hepsinin gerçek olduğunu düşünmektedir. … eğer bu olaylar gerçek değilse, … Böylesi berbat hikayelerden nasıl ders çıkarılabilir? Burada kanıtlamaya çalıştığım tek iddiam, ahlak kurallarımızı kutsal yazınlardan sağlamadığımız olduğunu hatırlatırım. Eğer sağlıyor olsaydık, metinler arasından güzel olanları seçer, iğrenç olanları kabul etmezdik. Ancak bunun sonrasında hangi öykülerin ahlaken uygun olduğunu belirlemek için bağımsız bir kıstasa ihtiyacımız olacaktır; ve bu öyle bir kıstas olmalıdır ki kaynağı her ne olursa olsun kutsal metinler olmamalı ve elbete, dindar ya da değil, herkes için geçerli olmalıdır.
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins)

Kitap hakkında: Yazar, başlangıçta belirttiği gibi, içinde yaşadığı ve eğitimini aldığı Hıristiyanlık (ve tabiî onun kaynakları Tevrat ve İncil) temelinde, Tanrı anlayışını, bu dinin sunduğu ahlâkı sorguluyor. Maalesef bu çok önemli, kaynak niteliğini hâiz; (yeni) araştırmacılara yol gösterecek, ilham verecek kitabın çevirisi çok kötüdür, acemicedir! (Benim satın aldığım ilk baskısıydı galiba. Umarım sonraki baskılarda hatalar düzeltilmiştir.)

Yazarın, bir ifâdesinde yeni verilerle yanlışlanabilme olasılığını belirtmesine rağmen Evrim Teorisi’nin “sıkı bir savunucusu” olmasını yadırgadım… Evrende bilinçli canlı olabileceğine dâir görüşünün dayanaklarını ise iknâ edici bulmadım.!..

Not. Bu kitaba karşı yazılan iki Türkçe kitaba kitapçı raflarında rastladım ve göz attım: malum tepkiler ve yaklaşımlar…

Bağnazlık

Bağnazlık… dini inançla sınırlı değildir. Dünyevî alanda da bağnazlar ve bağnazlıklar vardır. Bağnazlığın başladığı yerde gerçekler sona erer. Bilimsel, nesnel, sağduyulu, anlamaya çalışan her türlü tutum, bu sınırdan geri dönmek zorundadır. Bağnazlık, öğrenmeye değil, inanmaya ve îman tazelemeye açıktır. Onun îmanını bozabileceği her şeyden uzak durur ve her türlü şeytânî bilgi ve açıklamalardan [açıklamadan] nefret eder. Bağnazlık ve bağnazlar, hayatın her alanında ve her zaman vardırlar ve kıyâfetlerine bakarak da anlaşılamazlar!
(Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, Cemil Koçak)

Geçmişi Yeniden Yaratmak

… geçmişin yeniden düzenlenmesinde ilk çaba, olmuşu hiç olmamış gibi göstermekten geçiyor… Temizlik operasyonunun bir başka aşaması, olmuşun reddedilmesinin imkânı olmadığı durumlarda, olmuşun bilgisinin yalnızca bir kısmını öne çıkarmak ve böylece “gerçek”in sâdece bir kısmını, tâbiri câiz ise yalnızca “aydınlık yüzü”nü sunmak şeklinde kendini gösteriyor. Bir başka boyut da, hiç olmamışı olmuş gibi göstermekten geçiyor. Bu aşamada uyduruk bilgi devreye giriyor. Hepsi birden geçmişin yeniden yaratılması/yazılması operasyonunu oluşturuyor.
(Geçmişiniz İtinayla Temizlenir, Cemil Koçak)

Kitap hakkında: Kitap C. Koçak’ın gazete yazıları ve dergi makaleleri ile kendisiyle yapılan bir röportajdan derleme. Dil açısından sorunları var. Yazılar kitaba konmadan önce gözden geçirilmez mi?! C. Koçak, ortaya koyduğu belgeleri akademisyen kimliği ile nesnel olarak yorumluyor. Ancak; İstanbul’da işgal altından çıkan gazetelerin (“bazı” kaydını düşmeksizin) Mustafa Kemal’i ve Anadolu hareketini desteklediğini  söylemesi, “Anadolu çok büyük işgal yaşamadı” deyip hemen arkasından güneydoğuyu ve batıyı sayması, hele İngilizlerin Anadolu ile ilgilenecek durumda olmadıklarını ifade edip tehdit olarak gördükleri Rusya’ya asker göndermek istediklerini belirtmesi gibi bazı hususlar tarihi olayları (tam) yansıtmamakta ve yazarın yukarıdaki alıntıdaki sözleri ile çelişmektedir.  

Bilgi: 1960’a kadar kullanılan 2. Meclis binasının salonundaki 160 kadar koltuğu görünce şaşırmış, 500’e yakın milletvekili buraya nasıl sıkışıyorlar, diye düşünmüştüm. Bilahare, bazı milletvekilliklerinin kimilerine (sanatçı, yazar vs.) geçimlik olarak verildiğini öğrenmiştim (İsmet İnönü, böyle birini mecliste görünce, ne arıyorsun burada, git İstanbul’a işini yap der!). Bu kitapta da, bazı CHP milletvekillerinin aynı zamanda parti müfettişi, il başkanı vs. olduklarını okuyunca “vaziyeti” kavradım! (Rıza Nur’un hatıratı sayesinde de bazı milletvekillerinin yeni kurulan birimlerde yönetim kurulu üyesi olduklarını  öğrendim…) Yukarıdaki vaziyette, 1950’den sonra neler değişmiş veya değişmiş mi, şu anda bilmiyorum.)   

Ankara, 1921

“… Mamafih aceleye lüzum da yoktu, zira burada kimsenin malına kimse el sürmez!”
“Neden?”
“Neden olacak, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, bir makine ihtira etti, nasıl röntgen içimizi görüyorsa bu makine de ruhumuzu görür, ruhumuzun fotoğrafisini alır ve ‘seciyeli, seciyesiz’ diye insanları ikiye ayırır. Seciyesizlerin şehre girme hakkı yoktur…”

“O da nedir?”
“Bir terazi… Adliye Vekilimiz Celaleddin Arif Bey’in icadı!”
“Neye yarar ki?”
“Haklıyı ve haksızın [haksızı] birbirinden ayırmaya: Mesela sizin birisinden alacağınız var, o inkâr ediyor, hemen mahkemeye müracaat edersiniz, ortada büyük bir terazi, bir baskül vardır; evvela müddei çıkar, çat! Bir ses; o iner inmez müddeialeyh biner, yine çat! Bir ikinci ses… Daha sonra hâkim hükmü terazisinin kaydı mucibince tebliğ eder: Müddei haksızdır, müddeialeyh haklı!”
“Aman yarabbi! Lakin bu Celaleddin Arif Bey ne yaman bir adammış!”
“Yamanların yamanıdır, nazırların hepsini bu teraziden birer defa geçirdik, sıra kendisine gelince çekmedi, kırıldı!”
(Ago Paşa’nın Hatıratı, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Yazarın 1921 ve 1922 yıllarındaki gazete yazılarından bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşmuş bir kitap. Milli Mücadele’ye muhalif yazarın Ankara’yla “dalga geçen” sadece bir yazısına yer verilmiş! Bu, yukarıda bir kısmı verilen, mizah ve bilim-kurgu bileşimi nefis yazısıdır… Meyveleri anlattığı yazısında sözünü ettiği meyvelerin biçimi adeta masada canlanıyor, tadı sanki ağza geliyor. Birkaç basit yazı istisnasıyla kitap; konular, anlatım/üslup ve Türkçe açısından çok iyi. Yalnız, kitabın başında özgün diline dokunulmadığı anlamına gelebilecek bir ifade olmasına rağmen bazı yazılardaki bazı kelimelerin sadeleştirildiği intibaı edindim. Ayrıca az da olsa yazardan veya aktarmadan kaynaklı ifade bozuklukları sözkonusudur.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20642, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

2 Comments

  1. Sağlık Makalesi diyor ki:

    Makale için çok teşekkürler.(Thanks for the articles)

  2. Mete Tunç diyor ki:

    Ben teşekkür ederim.

Leave a Reply