BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Bir Kitap Analizi: İstiklal Harbimiz I-V; Kazım Karabekir, Haz.: Faruk Özerengin (Mete Tunç)

Açıklamalar:
- Adı geçen kitap dizisini okuduğum ve, aşağıdaki alıntı ve yorumları yazdığım yıl 2006’dır.

- Geçen yaklaşık dört yıl boyunca Milli Mücadele ile Cumhuriyet’in ilk dönemlerine ve kadrolarına ilişkin pek çok bilgi ve iddia daha özgürce yazılabilmiş ve dile getirilebilmiştir. Yanısıra, hala korku, önyargı, çıkar, meşruiyet, iman, saptırma/iftira-karşı saptırma/iftira, örtülü yazma/konuşma vb. eksenli davranış, duygu ve refleksler etkilidir…

- “Birileri” K. Karabekir’in M. Kemal hakkında olumsuz ifadeler kullanmadığını söylemektedir. Palavradır…

- “Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Riyâseti”nin K. Karabekir’e itibarını teslim etmesi (2010) önemlidir…

***

Öncelikle; Kazım Karabekir’in notlarından derlenen 5 ciltlik kitapta, özgün diliyle (ağdalı Osmanlıca) verilen uzun telgrafların çoğunu “hızlı” okuduğumu belirtmeliyim!..

M. Kemal ordudan ihracından veya istifasından sonra Erzurum’a üniformalı ve madalya, yaver kordonu takmış halde gelir ve kongrenin başlangıcına da böyle katılır. Tepkiler (tahakküm kuracağı eleştirileri?) üzerine sivil kıyafet giyer.

K. Karabekir, “… emrinizdeyim paşam” hikayesini farklı anlatır: M. Kemal ve karargahını şehir dışında karşılar. Onu teselli eder. “Bu işi birlikte yapacağız” mealli konuşur.

K. Karabekir, 1919 yılının Eylül ayında Erzurum’a gelen Amerikan askerî heyetinden bahseder. Ve bu heyet için düzenlenen etkinliklerden, onlara verdiği ziyâfetlerden ayrıntıyla söz eder.
(Bu ziyâret sırasında, heyetle birlikte gelen görevliler fotoğraf ve film çekerler. Bu fotoğraf ve filmler ABD’de midir, TC tarafından hiç sorulmuş mudur?)

K. Karabekir Şeyh Eşref hâdisesini anlatır. 1919 yazında, bir köyde, etrafında 400 kişi toplayan bir şeyh, kendine kutsî görevler biçerek ayaklanır… Onu yakalamaya giden bir müfreze müritlerce derdest edilir… Bu arada şeyhin mânevi olarak korunduğu, ona kurşun işlemediği, topun ateş almayacağı safsatası etrâfa yayılır. Bütün iknâ çabalarından netice alınamayınca K. Karabekir şeyhin üzerine, içinde iki topun da olduğu büyük bir birlik gönderir. “Teslim ol” çağrıları cevapsız kalır. Çatışma başlar. Bir süre sonra köyden haber gelir: Şeyh, ailesi, yakın müritleri top ateşinde ölmüştür; derdest edilen subay ve erler sağdır; müritler teslim olmak istemektedirler. Bu çatışmada, onlarca mürit öldürülmüş, 18 er şehit olmuş, 3 subay ve 43 er yaralanmıştır. Tutuklanan müritlerden birkaçının (doğudaki) dîvânı harp’te idâma mahkûm olduğunu yazan K. Karabekir, ekserisinin Ankara’daki mahkemece serbest bırakıldığını söyler ve bunun hatâ olduğunu kaydeder. Olaydaki “espri”, ilk top atış hamlesinin başarısız olmasıdır: Top fitillenir, ama ateş almaz. Çoğu er buz keser. Neyse ki ikinci top devreye girer ve atışlar başlar.
(88 yıl sonra dahi, “şeyh tapıcılığı” hâlâ revaçtadır ülkemizde!..)

O dönemde Sivas Koçhisar’da bir heykelimiz varmış: K. Karabekir, “cadde ortasında yüksek bir sütun üzerindeki Sultan Osman heykeli memleketteki yegâne heykel” diyor.

K. Karabekir, Kars civarında yerleşmiş Malakanlardan bahseder. Rusça konuşan, yapılı, uzun sakallı bu insanların savaşmaya, kan dökmeye karşı ve çok çalışkan, temiz, üretken, ahlâklı olduklarından, üretim araçlarının yeni ve bakımlı, ancak motorlu olmadığından bahsediyor. K. Karabekir I. Dünyâ Savaşı’nda bu halkı nakliye işlerinde kullanmış; bu iş’te dahi isteksizlermiş. Malakanları savaştan sonra örnek bir grup olarak Anadolu içlerine yerleştirmeyi düşündüğünü söyleyen K. Karabekir, Kars’ın tekrar alındığı 1920 yılı Ekim ayı dolaylarında Bolşevikliğin etkisini girdiklerini, bu nedenle Anadolu’dan çıkartıldıklarını ifade ediyor
(İnternette, Malakanların Polonya kökenli oldukları ve Ortodoks kilisesinin bâzı inançlarını kabûl etmedikleri belirtiliyor. K. Karabekir’in getirdiği zorunlu askerlik’in Malakanların kaçmalarına sebep olduğu ve son grup Malakan’ın 1962’de yurttan ayrıldığı bilgisi veriliyor… Doğrusu, bu halkı ülkeden kaçırmakla yazık etmişiz!.. Adı geçen kitapta (ve internette) Malakanları okuduğumda, Amerikalı Amiş’ler (Amish) aklıma geldi.).

K. Karabekir, günlük olayları ve ajansları naklederken, İstanbul’da, falan târihte Ay’ın (hilâl) Venüs “yıldızı” ile birlikte bayrağımızın şeklini oluşturduğunu yazmış
(Venüs’ün yıldız değil gezegen olduğunu bilmiyorlar mıymış o zamanlar?!.. Hep “ay-yıldız” diyoruz bayağımızı tanımlarken. Oradaki “yıldız” Venüs ise, “ay-gezegen” dememiz gerekmez mi?!)

K. Karabekir, bir-iki yerde Lazlar ve Kürtler hakkında iyi sözler söylemez!.. Kürtlerin eğitilmeleri ve adını koymadan asimile edilmeleri gerektiğini ifâde eder. Bunun yöntemine de değinir: Türkçe öğretilmesi, “Kürdistan”da nitelikli insanların görevlendirilmesi vs. Kendisinin bölgeyi iyi bildiğini, halkın kendisini tanıdığını; belirttiği yöntemle ve halka ılımlı yaklaşarak Kürtleri kazanacağını savunur. Ankara’ya raporlar yazar. Fakat, Ankara’ya geldiğinde fark eder ki, Ankara bölgeyi ve Kürtleri hiç tanımamaktadır. M. Kemal de onun bir an önce oradan Ankara’ya gelmesini istemekte, doğuda güçlü bir paşanın bulunmasını tehlikeli görmektedir. Dolayısıyla harpten sonra doğuda görevlendirilmesi sözkonusu bile olmaz…

K. Karabekir, “Paşaların Kavgası”nda İzmir’e giden M. Kemal’in vagonuna girdiğinde kesif bir içki-rakı kokusu ile karşılaştığını (M. Kemal, “Karabekir rakı içmez, ona bira verin” demiş!); “İstiklal Harbimiz”de ise, 1919’dan îtibâren M. Kemal hakkında yapılan, kumar oynadığına ve “içkici” olduğuna dâir muhâlefete karşı onu koruduğunu, kezâ I. Dünyâ Savaşı sırasında bir paşanın içkiye düşkünlüğünü, İstiklâl Harbi sırasında da bir vâlinin içki ve kadın âlemi yaptığını anlatır.
(Genel kabûlün aksine, sivil ve askerî bürokrasinin “içki kültürü”, Cumhuriyet’le başlamayıp I. Dünyâ Savaşı dönemine ve elbette çok daha öncesine kadar gidiyor anlaşılan!)

Kars’ın (tekrar) alınmasından sonra, barış görüşmeleri yapılmadan önce, hâriciye vekâletinden (Ankara), Vekil Ahmet Muhtar imzâsıyla, şahsa özel gelen iki mektuptaki birkaç husus dikkate değerdir:

“Sevr Muahedenamesi Ermenistan’a verilen bizim şark ile ittisalimizi kesmek ve Yunanlılarla müştereken hayat ve inkişafımıza mani daimi bir bekçi olmak vazifesini Ermenistan payidar oldukça bittabi ifaya çalışacaktır. Büyük bir İslam muhiti ortasında bulunan Ermenistan’ın o zalim jandarma vazifesinden kanaat-i kalbiye ile feragat ederek mukadderatını şeraiti Türkiye ve İslamiye ortasında tamamen kaynaştırmak istemesi gayr-ı mümkündür. Binaenaleyh Ermenistan’ı siyaseten ve maddeten ortadan kaldırmak elzemdir…

Türkiye’yi Azerbaycan’a rapteden bütün yolları elimizde bulundurmak cihetlerinde istihsal-i gayret iktiza etmektedir…

Azerbaycan’ı müstakil bir Türk hükümeti haline koyacak bir kuvvet-i milliye ihzarı hususuna başkaca gayret buyurulacaktır…

Rus kıtaatıyla sıkı temas vaki olunca her iki milletin cihan emperyalizmine karşı müşterek muharebe ettiklerinden Rusya’nın bizi tanıyan ve münasabata girişen yegane devlet olduğundan ve bizi cüzi dahi olsa muavenetleri olacağından bahis ile mehadenet ahitnamesi imzalanması dahi münasebatımızda hususat-ı mezkurenin nazardan dur tutulmamasını rica ederim…

… ve Irak mandası Londra meclis-i mebusanında münakaşa edilirken sabık başvekil Asquiti tarafından Musul’un muhafaza edilebilmesi için Karadeniz’e çıkmak lazımdır, dediğine göre…

Ankara hükümetinin memleketimize ihtiyaç ve asra muvafık içtimai ıslahatı ve inkılabatı ihdas için istihzaratda bulunmakta ise de bunun ecnebiler tarafından veya onların tasdik ve müdahalesi ile yapılmasına müsaade eylemeyeceğinin her fırsatta ihsas buyurulmasını rica ederim.”

Kars’ın tekrar ele geçirilmesini izleyen süreçte, Ankara hükümetinden, Bolşeviklere karşı Menşevik Gürcü hükümetine yardım edilmesine dâir bir tebliğ gelir. K. Karabekir gerekçesini açıklayıp ve herhâlde bildirip emri yerine getirmez; zihninde bu karârın nedenini sorgular, Ankara hükümetinin de temsil edildiği Londra konferansının bir rolü var mı, diye. Emin olamaz. (Gerçekten ilginçtir; Rusya ile âdetâ ortak bir savaş verilirken bu kararın anlamı nedir?!)

Dr. Rıza Nur’un (1921 târihli) raporunda (da), pek çok insanın ancak Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra öğrenebildiği/dile getirebildiği, mükemmel tespitler vardır. Sovyetler Birliği ile ilgili olan uzunca rapor, 1917 Bolşevik devrimine, devrimin ilk yıllarına, Rusların panoramasına vb. ışık tutmaktadır
(R. Nur’un burada kaydedilmeyen kimi ideolojik yorum ve önerileri, kanaatim, sezgim ve bilgim dâhilinde yanlıdır, yönlendirme amaçlıdır. Murâdım farklı olduğundan, onları buraya almıyor, sâdece not düşüyorum.):

“Avrupa proletaryasını ayaklandırarak şimdiki Avrupa devletlerini yıkmak hayalinde koşup da bunun olamayacağını son zamanlarda kanaat getirerek bütün ümidini şarka bağlamak dolayısıyla da Rusya bizimle bir dostluk ahitnamesi yapmak mecburiyetinde idi… Onlar da tıpkı İngilizler gibi Türkiye’den pek ihtiraz ediyorlar. Bizim ne ölmemizi ne de onmamızı istemiyorlar…

Rusya’da bugün Ruslar millet-i mahkume halindedir, Rusya’nın dahilindeki Ruslardan gayri milletler idareyi ellerine almışlar, Rusları ezip duruyorlar. Sanki bu milletlerde asırlardan beri Rus’a karşı yığılmış olan gayz patlamıştır. Sanki şimdi Rus’tan çektiklerinin intikamını alıyorlar. Bu babda Yahudiler en ileridedirler. Rusları burjuva diye soymuşlar ve ezmişlerdir. Ruslar çaristtir ve nasyonalisttir… Gürcüler ve Ermeniler komünizm perdesine bürünmüş, kendi milletlerini kurtarmaya çalışıyorlar… Rusya yine eski Rusya’dır. Bolşeviklik bir maskedir…

Rusya’da hükümet yoktur. Hakim bir eşkıya çetesi vardır… Ne hürriyet, ne mal, ne can emniyeti yoktur… Amele diktatörlüğü diyorlar, halbuki amele üzerinde bir avuç komünist diktatörlüğü vardır. Bu hükümet ancak terörizm ile tutunuyor…

Hiçbir fert dürüst çalışmıyor. Angarya addedip kötü iş yapıyor. Ve fırsat bulunca savuşup gidiyor. Mesela bir kilit tamiri için hükümet nezdinde sefilane dolaşarak yirmi günde bir çilingir bulunabilir, o da işini tam yapmadan savuşur. Yiyecek almak için mahsus açılmış dükkanlar önünde yüzlerce halk, kar ve soğukta saatlerce bekler, nihayet biraz darı alır. İrtikap müthiştir, su-i istimalat tarifsiz derecededir. Ahali de hemen kamilen hırsız olmuştur…

Moskova’da bir sokak gezdim, manzara gayet feci idi. Bir dilim ekmek parası bulabilmek için kimi tabağı ayrı bir fincan bulmuş satıyor, kimi eski bir don, kimisi de bir kundura satıyordu… [Rusya’da çok benzer görüntülerin Sovyetler Birliği’nin (bâzıları yaşamı boyunca, ama özellikle) çökmesinden sonra da yaşanması şâyânı dikkattir.]

[Kuzey] Azerbaycan: Ahalide Şiilik ehemmiyetini kaybetmiştir… [Azerbaycan] Türklerin[in] içinde kitabete kadir insan yoktur… Maarife pek ihtiyaçları vardır. Münevverleri yok gibidir. Hiç muallimleri yok.. Bizim muallimleri sefalet ve açlığa mahkum edip kaçırıyorlar…

Bolşeviklik bizim nokta-i nazarımıza göre Rusya’daki Türklük alemine muzir ise de çarizme nispetle pek ehven-i şerdir. Hatta faideli bir şeydir. Bizim için onun devamı bir cihetten bir de Rusya’yı yıkmasından temenni olunmalıdır. Rusya’da komünizmin bir faidesi de vaktiyle ölen Bizans’ın bütün dini azametini kucağına alarak bize düşman yaptığı Ortodoksluğu müthiş bir surette darbelemesidir…

Ruslar dört beş asır evvel Moskova etrafında iki üç milyonluk bir millet iken ve bütün şimdiki Rusya Türk iken bugün safi 70 milyon Rus vardır. Bunlar da dilleri, dinleri unutturulmuş, seleksiyon ile üretilmiş Türklerdir… ”
(Abartıyor gibi, ama, Alev Alatlı, “Aydınlanma değil merhamet” kitabında, Rus aydınları arasındaki “Rus’u biraz kazısan altından Moğol çıkar” sözünü nakleder.)

K. Karabekir alfabe değişikliğine îtiraz etmiş ve Arap harfli alfabenin Türkçe’nin yapısına uygun biçimde düzenlenerek kullanılmasının daha doğru olduğu görüşünü savunmuştur… Mehmet Akif’in şiirinden marş olamayacağı fikrindedir. O şiirden ilâhi olabileceğini söyler. Milli marşta dînî ibârelerin bulunmaması gerektiğini zikreder.

“Dindardır” K. Karabekir. Ama bir şenlikte kadınların ve kızların olmadığını fark ederek, iki sene önceki şenlikte vardılar, şimdi neden yoklar, diye sorması ve katılımlarını istemesi, “Paşaların Kavgası”da, satır arasında, “sosyal içici” dahi olsa bira içtiğini ifâde etmesi ve “İstiklal Harbimiz”de, din adamlarıyla Kuran’da anılan “cin”lerin aslında mikrop olduğu hususunda tartışması (Aslında konu temizlik, hijyendir.), onun “kendine has” dindarlığının göstergeleridir.
(Diğer açıdan bakarsak, herhâlde “laiklik” konusunda Atatürk’ten çok da farklı düşünmemektedir. Sadece (“reformcu” bir) modernist muhafazakardır. İslamcıların umdukları, bildikleri, kafalarında yarattıkları bir dindar profiline sahip değildir. Not. Cinlere ilişkin söylediklerinin Muhammed Abduh’a âit olduğu, Osmanlı’nın son döneminde kimi İslâmcı Osmanlı aydınlarının, onun bu bağlamdaki yorumlarından etkilendikleri ifâde ediliyor. (Yakınçağ Türkiye Tarihi I, Bölüm Yazarı Selahattin Hilav). Ki günümüzde dahi kimi İslâm/Kuran yorumlayıcılarınca savunulduğunu TV’de duyuyorum!)

K. Karabekir Fevzi Çakmak’tan sıklıkla bahseder: Askerlik/kurmaylık yönünün eksikliğini vurgular. Ama “uyumludur”! F. Çakmak K. Karabekir’e, özel bir konuşmalarında, (bir) muharebede M. Kemal’in “yenildik” dediğini, kendisinin ısrâr etmesi sâyesinde savaşı kazandıklarını anlatır. F. Çakmak, M. Kemal’in kişilik özellikleri, davranışları ve bâzı kararları hususunda dert yanar!

Mustafa Kemal, Sivas’ta iken, Dâhiliye Nâzırı Adil Bey’in emri doğrultusunda (Bir Kürt aşîretinin adamları ve İngiliz subay Noel komutasındaki müfrezeyle birlikte) Harput Vâlisi Ali Galip Bey mârifeti ile kendisi ve kongre heyetinin tutuklanarak İstanbul’a götürülme plânını öğrenir. Vâli’nin kuvvetlerinin üzerine bir müfreze yollar; Vâli, mutasarrıf ve İngiliz subay kaçarlar… M. Kemal, Nâzır Adil’e aşağıdaki telgrafı “döşenir”:

“Milleti padişahına maruzatta bulunmaktan menediyorsunuz. Alçaklar, caniler, hainler! Düşmanla millet aleyhinde tertibat-ı hainanede bulunuyorsunuz. Fakat vatan ve millete karşı hainane ve mezbuhane harekette bulunacağınıza inanmak istemiyorum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip bey ve hempaları gibi belehanın ahmakça olan mevhum vaatlerine kapılarak ve mister Novil gibi milletimiz ve vatanımız için muzir olan ecnebilere vicdanınızı satarak irtikap ettiğiniz denaetlerin milletçe tatbik olunacak mesuliyetini nazar-ı dikkatte tutunuz. Gönderdiğiniz eşhas ile merkumun akibetini öğrendiğiniz zaman kendi akibetiniz ile mukayeseyi de unutmayınız.”

(Kelimeler:
Mezbuhane: Son, fakat ümitsiz bir gayretle
Hempa: Ayaktaş, yoldaş
Beleha: ? (Belâhân: evet diyen; bela okuyan)
Mevhum: Aslı olmaksızın vehim ve hayâlde varlık bulan
Muzir (muzır): Zarârı dokunan, ziyan veren
İrtikap: Kötü bir iş, bir günah işleme; rüşvet alma
Denaet: alçaklık, adîlik, zillet, aşağılık
Eşhas: Şahıslar, kişiler
Merkum: İsmi yukarıda yazılı
M. Kemal’in bu telgrafı aşırı sinirli bir hâldeyken çektiği, çelişkilerinden ve tehditlerinden âşikârdır! Ama cesurcadır; Taha Akyol, “Ama Hangi Atatürk”te, bu telgrafın Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olduğunu ifâde etmektedir.)

K. Karabekir, genç bir subay ile M. Kemal arasındaki meseleye değinir. Subayı, barışmaları için M. Kemal’in yanına gönderirler. Ama barışma gerçekleşmez. Tersine, subay, M. Kemal’in yanından hiddetle çıkar. “Benim nâmusumla oynadı” diye bağırır. Bunun ne anlama geldiği kitapta açık değildir!

Not1. K. Karabekir’in saltanat ve halîfelik konusundaki görüşlerini tam olarak anlayamadım. Sanki, notlarında, sonraki gelişmeleri dikkate alarak değişiklik yapmış gibi. Dolayısıyla belgeli olmayan tüm yazdıklarına “temkinli” yaklaşmak, haksızlık sayılmaz! Ve kitabı yayına hazırlayanların olası müdahalelerini de- ekleme/düzeltme/çıkarma- aklımızın bir kenarında tutmalıyız!

Bu ihtimallere rağmen, sanılanın aksine, ne derece yaygın ve doğruysa, gerek kendisi gerek İstiklâl Harbi’ne katılan kimi insanların mevcut pâdişaha tepkilerini, kendi aralarındaki konuşmalarda dile getirdikleri anlaşılıyor. Cumhuriyet fikrinin de az çok tartışıldığı görülüyor; resmî târihin va’zettiğinin aksine!

Not2. Aklımda kalan son birkaç başlık: M. Kemal, K. Karabekir’e yeterli ve zamanında bilgi vermez, onu atlayıp mâiyetindekiler ile irtibat kurar. Ankara Genelkurmay’ı, K. Karabekir’in bir süre önce bilgilendirdiği bir hususu kendisine sorar (Okunmamış gâlibâ!)! K. Karabekir “kaale alınmamaktan” yakınır… İ. İnönü’nün çeşitli zamanlarda K. Karabekir’e gönderdiği mektuplar içtendir, dostânedir… K. Karabekir, R. Nur’un Ani harabelerinin tümüyle yıkılması önerisini, bu yapılasa bile tamamen ortadan kalkmayacağını ve Avrupa’dan turistlerin geldiğini söyleyerek kabul etmez… İsim vermeden bazı insanların ikişer-üçer rütbe aldıklarını yazar (Bildiğim kadarıyla Fevzi (Çakmak) paşa 2, M. Kemal paşa 3 rütbe birden almışlardır!).

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16208, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply