BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-4) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası
– İlk Meclisin Perde Arkası
– Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası
– Minelbab İlelmihrab
– Bir Ömür Boyunca
– Anılarım
– Türkiye’de Beş Yıl

^^^^^^^^

İngiliz Oyunu

Alıntı: … Ayasofya Meydanı hınca hınç dolu idi. Nakıye Hanım, ben, Hamdullah nutuk söyledik. Bu miting çok tehlikeli idi. Hiç kimse farkında değildi; benim içim oynuyordu. Birtakım canların gitmesine, fena akıbetlere sebep olabilirdi. Aynı zamanda millette hayat olduğunu göstermek, İtilâf devletleri üzerine lehimize bir tesir yapmak gibi menfaatleri de vardı. Bunun için yapıyorduk.

Ben İngiliz politikasını tetkik etmiş bir adamım. Hint, bilhassa Mısır’da buraların tarihlerinin tetkiki sayesinde nasıl hareket ederler biliyorum. Hele Mısır’da vakaların birkaçında bulundum da. Böyle miting olursa âlâ, olmazsa İngilizler el altından yaptırırlar. Sonra kalabalığın arasına birkaç silâhlı adam korlar. Bunlar bir aralık silâh patlatırlar. Ahaliden de silâh atan olur. İngiliz askeri gelir; isyan bastırıyorum diye halkı kırar…
(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920), Dr. Rıza Nur)

Kitap hakkında: Dr. Rıza Nur’un el yazması “Hayat ve Hatıralarım” kitabı yayınevince dört cilt/kitap haline getirilerek basılmış. Bu cilt 2010’da yayınlanmış. 2007’de yayınlanan diğer ciltlere (aşağıda alıntı yapılan kitaplar) göre daha az hata (imla, gramer, dizgi…) içeriyor… Belirtilmemiş: Kitabın arkasındaki ek R. Nur’un yazdıklarından değil Cemal paşanın hatıratından alıntı!  

1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında Osmanlı ülkesinde okullar, insan davranışları ve ilişkileri, yolculuklar, yönetim, II. Meşrutiyet, 31 Mart,… Fransa ve Mısır manzaraları, Milli Mücadele… Sayısız olay, insan ve yorum… Nefis, ayrıntılı, (oto)sansürsüz bir anlatımı haiz, bilginin, komedinin, acının, pek çok şeyin bir arada olduğu; birçok kesimini okurken aşağı-yukarı 100 yıl öncesinin değil, günümüzde yaşayanların ve yaşananların anlatıldığını sanıp neredeyse kuşkuya düşülen harika ve şaşırtıcı bir kitap. Mutlaka okunmalı.

Birinci Meclis Azaları

Alıntı: İstanbul’da Meclis kapanınca Mustafa Kemal her tarafa emirler vermiş. Her şehirden âdeta sokaktan toplarcasına beşer kişiyi mebus diye yollamışlar. Onlar da yavaş yavaş geliyor. Bunlar ekseriyetle her şehrin yerli ahalisinden, birkaç da döküntü ve değersiz adam var. O vakit herkes Ankara’dakilerin nasıl olsa bir gün yakalanıp asılacaklarına kani idiler. Bazı şehirler sevmedikleri birini varsın gebersin diye mebus olarak yolluyorlardı. Sonra Anadolu’yu dolaşırken bunu bana çok yerde anlattılar. Meselâ Bursa’dan bu fikirle Operatör Emin’i yollamışlar. Bu mebusların bir kısmı da korkup gelmemiş. Zorla yollamışlar. Meselâ Sinop’tan Arnavut Rıza, köye kaçıp saklanmış olduğu halde, jandarma ile bulup yollamışlar.
(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920), Dr. Rıza Nur)

Not. Milli Mücadele’nin (özellikle başlangıçta) ne M. Kemal’in (Nutuk’ta) ne de şimdilerde kimilerinin iddia ettiği gibi planlı-programlı bir hareket olmadığı görülüyor. Yani “it ürür kervan yürür” veya “kervan yolda düzülür” “sistemi” uygulanmış!.. Savaş şartlarında meclisin olması ve çalışmasının M. Kemal’in (demokrasiye demesek de) meşrutiyete bağlılığının bir göstergesi sayardım; bilahare, tarih okumalarımı ve sorgulamalarımı artırınca,  önce M. Kemal, karakteri ve görüşleri itibarıyla o meclise ve azalarına nasıl tahammül edebilmiş diye düşündüm ve ardından meclisi mücadelenin meşruiyeti için kullandığını anladım. Nitekim Cumhuriyet’i 1. değil, (yenilenen, “düzenlenen”) 2. meclis ilan edecektir. “düzlenen” 3. (4., …)  meclis ise (artık) “memurlardan” müteşekkil kalacaktır. (Sahi; “Millet Meclisi” tabiri (de) R. Nur’unmuş. Pek Arabî diye tanımladığı Meclisi Mebusan yerine bunu teklif etmiş, kabul edilmiş; M. Kemal  de “büyük” kelimesini eklemiş.)

Çar ve Etrafı, Namuslu Halk, Edepsizler

Alıntı: … Moskova… Bu amele başlarından birinin sözü imiş. Pek meşhur olmuş. Bu adam demiş ki: “Çok zamandır tepemizde çarlar ve onun etrafı vardı. Milleti eziyorlardı. Bunun altında namuslu halk yani biz alın teriyle yaşayanlar, bizim altımızda da edepsiz vardı. Bu bir gelenek halinde idi. Dedik, artık yeter. Şunu eğelim de ufkî vaziyete getirelim. Çar ve adamları, elinin emeği ile yaşayanlar ve edepsiz güruhu aynı seviyede bulunsunlar. Müsavi olsunlar. Eğdik, fakat… öyle çevirmişiz ki, üstü altına, altı üstüne geldi, Çar ve adamları alta düştü. Edepsizler üste çıktı. Biz yine eskisi gibi ortada kaldık.”
(İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Dr. Rıza Nur, Grace Ellison)

Kitap hakkında: İlk BMM’den portreler, Ankara-Moskova yolculuğu, Kafkasya’nın ve Moskova’nın panoraması, Sakarya Savaşı… Çok değerli bir kaynak kitap.
Künyesinden, kitabı Rıza Nur’un, Grace Ellison’la birlikte yazmış izlenimi ediniliyor. Öyle değildir; İngiliz (kadın) yazar G. Ellison’un kitabı buraya eklemlenmiştir! Büyük ihtimalle, yayınevinin, kitap hakkında dava açılırsa bir savunma gerekçesi teşkil etsin diye… G. Ellison Mustafa Kemal hayranı, romantik, maceracı, Doğu’nun öz kimliğini koruyup Batılı değerleri de almasından yana (diye özetlenebilecek) bir tip! Berbat bir çeviri olan bu bölümü/kitabı okurken “oryantalistik” bakış açılarını içeren bazı sözlerinden dolayı yazardan tiksindim, (Eylül 1922’den sonra, İzmir’den) Ankara’ya gelene dek her konakladığı evde çay içmesine ise şaşırdım (Herhalde başka yere seyahatiyle karıştırmış!)! Sonraki baskılarda, umarım yayınevi bu “iğrenç bölümü” kitaptan çıkarır. Yanı sıra, o bölümün ayrı bir kitap halinde, ama şerhli olarak basılmasında fayda mülahaza edilir! (Bir batılının; geri olarak tespit veya telakki ettiği bir ülkede gördüğü necaseti, eblehiyyeti, sefaleti, cehaleti, ataleti dile getirmesi, hatta kibirli olması değil, sahte tavırları ve mürebbiye yaklaşımı rahatsız edicidir. G. Ellison ikinci türden…)

Güneş Dil Teorisi

Alıntı: 25 Ağustos 1932. 22 Ağustos Milliyet’te “Türk kültürünü bütün dünyaya tanıtacağız” ve “Yeni Türk lügati hakkında Gazi Hazretlerinin gösterdikleri en küçük misâl” büyük serlevhalarıyla bir makale var. Bu gazeteciler dalkavukluğun artık çok çirkin ve son devrine vardılar. Zavallı millet! Nelere kaldın? Gazi, Yunus Nadi’ye buyurmuş ki; “(Hülaseten): Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinde “Kilturmak” var. Mak lâhikasını kaldır. Kiltur kalır. Bu işte Frenklerin culture kelimesinin aslıdır. Bu kelime hars manasınadır. Bizden onlara geçmiştir.” İmdada koşun, ayol! Ağlayayım mı, güleyim mi, öleyim mi? Yahu! Bu adamın bu sözlerini okudukça Paris’te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir… Bir düziye öyle işler yapıyor. Goygoycular ve şakşakçılar da hay hay’ı tutturuyorlar, innallahe maassabirin. Bu iki kelimeyi bir yapmak için yürüttüğü muhakemeler o kadar gülünç ki, ancak bir cahil kafasından çıkabilir. Şimdi ben izah edeyim: Bu Kilturmak sadece bizim (getirmek) mastarının [fiilinin] Çağatay şivesinden ibarettir. Bunda hars manası nerede?
(Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933), Dr. Rıza Nur)

Kitap hakkında: R. Nur’un daha ziyade Fransa günlerini içeren anıları. Ayrıca, basın yoluyla ve görüştüğü kişilerden okuduğu ve dinlediği haberlerden hareketle M. Kemal’i ve İ. İnönü’yü eleştiriyor.  Karısını ve onunla “mücadelesi”ni anlattığı bölümler ayrı bir kitap ve hatta film olarak kadar geniş ve teferruatlı! Avrupa şehirleri, hayatı, bilimsel faaliyetler vs. hakkında da malumatlar var.

Not. İmparatorların, padişahların, devlet başkanlarının vs., zengin olmalarını, zenginleşmelerini anlamsız bulurdum, daha doğrusu bu doğrultudaki iddiaları ciddiye almazdım (Bu da saflıklarımdan biriymiş.). Bu kitap sayesinde, sadece makam’ın, karizma’nın vs. güç, egemenlik vs. için yeterli olmadığını, bunların sürekliliği için insanlara ihsan’da bulunmak gerektiğini, bunun da para’yla mümkün olacağını vs. (nihayet) anladım!

İki Nutuk: İfrât-ü Tefrit

Alıntı: … Mektebi Sultani ziyafeti gözümde canlanıyor…

Sadrazam… Ferit Paşa… Bu ne kısık, ne de yavaş bir sesti; acemi yorgun bir çırak elinde inleyen bir patlak körük sesiydi; o kadar nağmesiz, ahenksiz ve sevimsiz bir nutuk ki, işittiğim halde anlayamıyordum. Kâh süratleniyor, kâh duralıyor, titriyor, tepreşiyor [depreşiyor], can çekişiyordu.

“Hayır,” diyordum, “kabil değil nutkun sonunu bulamayacağız… ses yarı yolda ölecek!” Zaten o ölmese, ben ölecektim; kendimi aşağı yukarı kaybetmiştim, alkış fırtınası ile ayıldım. Lakin “Oh!” demeye vakit kalmadı, Ali Kemal Bey’in bir narası salonu zangırdattı… Mektebi Sultani tesis edildi edileli, hatta o bina kışla iken hatta yangında tulumbalar ve itfaiye arabaları etrafını sarmışken bile böyle müthiş, dehşet, hayret ve korku verici bir seda işitilmemiştir.

… Bana öyle geldi ki bizi hak ile yeksan ettikten başka Beyoğlu Caddesi’nde de her ses ve her hareketi durdururdu. Artık ne tramvaylar işliyor ve ne otomobillerin borusu ötüyor, halk yerinde mıhlanmış, bu sur-u İsrafili haşyetle dinliyor.

Sadrazam ise, kendine meydan okuyan ve aczini meydana koyan nara silsilesinden, hem bizim gibi ürkmüş, hem fazla olarak, galiba, utanmıştı…
(Minelbab İlelmihrab, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Mütareke (işgal) dönemi İstanbul’unu anlatan önemli bir hatıra kitabı.

Filozof Rıza Tevfik

Alıntı: [Rıza Tevfik]… Moda iskelesinde sırtına bir hamal sırtlığı alır, müşteri veya yük, ne bulursa bunu yokuşun başına çıkarır, idman yaparmış; “mış” değil; yakın dostları anlatmışlar, kendisi de tasdik etmişti…

Yine bendeki yirmi otuz fotoğrafı içinde ne tiptekiler yoktur ki… Hiçbir karakter ve makyaj aktörü, o kadar değişik suratlar alamamıştır. Bakarsınız bir resminde İngiliz soyzadesi, öbüründe göbeğine kadar sakallı bir eski zaman Haham namzeti, İşte, elinde “Lir” dedikleri musiki aleti bir Yunan şairi, bir Homer. İşte bu da sırtında kolsun pelerin yahut harmani, sanki Lamartine! Kütük kırarken, portakal ağaçlarını tararken, oduncu, bahçıvan, ırgat görünüşlü fotoğrafları bile vardır; fevkalade fotojenikti…

… “Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere” diye başladığı şiirle gurbetten şimdi sesi geliyor, sanki… Amman çölünden:

Uçun kuşlar… Burada vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aksi sada yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
(Bir Ömür Boyunca, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Ne kadarından yazar ne kadarından yayınevi sorumlu bilmiyorum, kitapta epey gramer-imla-dizgi hatası var. Bir iş yapıyorsunuz, doğru düzgün yapın!.. Yayınevleri personel ve ücret verme sıkıntısı çekiyorlarsa, gerekli niteliğe sahibim ve hayrına..!
Kitap son dönem Osmanlı’daki aydın, idareci, asker profilleri ile o dönemde geçen olaylar hakkında ve yazarın sürgün yıllarında yaşadıklarına dair bilgi ve fikir vermesi açısından okumaya değer; elbette eleştirel ve kuşkucu bir gözle!

Köprüde İnsanlar

Alıntı: 1933… Galata… Köprünün orta yerine vardığımda, döndüm, sırtımı o noktada bir balkon gibi dışa doğru kıvrılan korkuluğuna yasladım ve gelen geçenleri seyre daldım…

İnsanların kafatası biçimlerinin ve fizyonomilerinin çeşitliliği, farklılığı çarpıcıydı. Bu canlı gerçeklik karşısında, nasyonal-sosyalist ırk teorisi, bir farsa dönüşüyordu. Buracıkta, “köprü”nün üzerinde, kaynaşan insan tiplerinin yanyanalığı, içiçeliği gerçeğinde, sadece çok uluslu bir devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu yaşamaya devam etmiyor, Eski Çağlardan kalma yüzler de görünüyordu. Bu Eski Çağ yüzlerinin, Babil, Hitit, hatta Mısır, Helenistik ve Roma heykelleriyle, tasvirleriyle benzerliği şaşırtıcıydı. Küçük Asya’nın binlerce yıllık tarihi gözlerimin önünden geçmekteydi.
(Anılarım, Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Ernst E. Hirsch, Çev. Fatma Suphi )

Kitap hakkında: Özenle çevrilmiş ve hazırlanmış bir kitap. I. Dünya Savaşı öncesi, savaş sırası, II. Dünya Savaşı arifesi Almanya’sında toplumsal yaşam, kültür, eğitim, çalışma hayatı; 1933-1952 arasında Türkiye’de üniversite, Türk ve (çoğu Yahudi asıllı) Alman insan portreleri, olaylar; nihayet savaş sonrası Almanya’nın durumu hakkında bilgilerin bulunacağı değerli bir hatıra kitabı…

Not1. Bu kitapta, Yahudilerin tümüyle gettolarda oturmadıklarını, belli bir tarihe kadar Alman toplumuna entegre olarak yaşadıklarını, dışlanmadıklarını, Almanlarla evlilikler yaptıklarını vs. görüyoruz. Acaba, Hayrullah Örs’ün dediği gibi (Bkz. “Musa ve Yahudilik”) getto yaşamı (bir kısım, dindar) Yahudilerin bir tercihi miydi?.. E. Hirsch’in dinle ve siyasetle pek alakadar olmadığı, pek çok Yahudi kökenli (veya değil) Alman bilim adamı gibi bireyci yapıya sahip olduğu, iş durumunda problem ve genel bir tehdit söz konusu olmasa Nazi Almanya’sında bile hayatını sürdürebileceği anlaşılıyor… İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinin kurulmasında büyük emeği olan E. Hirsch Türkiye’de sadece kendisine verilen görevleri yapmış, (işi dışında) hemen hiçbir konuda itirazda veya öneride bulunmamış… Profesör 1952’de Almanya’ya dönmüş, orada rektörlük yapmış, bir hesap içerisine girmemiştir. Kitabında Yahudi “soykırımından” bahsetmemiştir.

Not2. Bu kitabı okurken aklıma geldi (bunca yıldan sonra “çok şükür”): Atatürk, “akademik” sofrasına, Alman bilim adamlarından, teknisyenlerinden davet ettiği olmuş mudur?.. Böyle bir davet olduğunu hiç duymadım, okumadım. Anılarını okuduğum iki Alman bilim adamının hiç davet edilmediklerini, kitaplarından biliyorum!.. Bu bağlamda şunu da ilave edeyim: Atatürk’ün, çevresinde kendisi kadar zeki insanlar bulamadığı için içtiği, şeklindeki görüşe, ki bir ölçüde katılıyordum, son zamanlardaki bilgilerim ve tahlillerim neticesinde, artık hiç katılmıyorum!

Not3. Nazilerin Yahudi kökenli (veya değil) Alman bilim adamlarını neden kaçırdıklarını veya onların kaçmalarına izin verdiklerini düşünürdüm. Bu kitaptan, Almanya’da o dönemde bilim adamı enflasyonu olduğu anlaşılıyor!.. Ellerinde, “saf kan!” sayısız bilim adamı, mühendis, teknisyen varmış ki… Başka kitaplardan öğreniyorum ki, fizikçi de sebil gibi; Albert Einstein, Yahudi kökenli olmasından değil siyasi tavrından (antimilitarist, özgürlükçü) dolayı sevilmiyor ve genel görelilik teorisi ciddiye alınmıyor…

Hal ve Zihniyet

 1914… Teftiş etmek istediğim birliklere levazım dairesi başkanı tarafından alelacele yeni elbiseler gönderiliyor; fakat ben gittikten sonra bunlar geri alınıyordu. Neredeyse hep aynı kıyafetleri gördüğüm için mümkün olduğunda çok kısa bir süre önceden haber vererek teftişlere çıktım. Sadece elbise göndermekle kalınmıyordu, insanlara da yer değiştiriliyordu [değiştirtiliyordu]. Alman generalin, çirkin ve nahoş şeyler görüp şikâyet etmemesi için hastalar, zayıf bünyeliler ve kötü eğitilmiş olanlar saklanıyordu.*
(Türkiye’de Beş Yıl, Liman Von Sanders, Çev. Eşref Bengi Özbilen)

  * Neredeyse 100 yıl geçmiş; ama özümüzü koruyoruz!

 Kitap hakkında: I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı ordusunun ıslahı ile görevlendirilen Alman Askeri Misyonunun başkanı olarak İstanbul’a gelen ve savaşta Çanakkale’de ve Filistin’de Osmanlı ordularına kumandanlık eden generalin, zaferleri daha ziyade Alman subaylara atfetmiş olsa da, yenilgilerde Alman ve özellikle Türk merkez (harbiye nezareti, genelkurmay) yetkililerin değerlendirme eksikliklerinin ve planlarının rolü, Osmanlı devletinin savaştığı bütün cepheler, Enver paşa vs. hakkında bilgiler ve olduğunca nesnel yorumlar içeren değerli bir anı kitabı.  L. V. Sanders yaşadığı ve gördüğü  (kültürel, idari, askeri…) menfilikleri (yer yer ben merkezci ve abartılı tavırlar sergilese de) dürüstçe, açıkça dile getiriyor… Generalin savaştaki her olaya salt askeri açıdan baktığı, siyaseti takip etmediği ve bazı kararlarda siyasetin etkisini fark edemediği anlaşılıyor… Bu kitap sayesinde, savaşlarda insan hayatının ne kadar ucuz olduğu ve kutsal denilen şeylerin nasıl tutarsız biçimde istismar edildiği, daha doğrusu nasıl yerlerde süründüğü de ortaya çıkıyor… Çeviri vasat! 

 Not1. Kitap Almanca baskısından (1920) hemen sonra (1337-1921) İstanbul (Osmanlı) genelkurmayınca veya harbiye nezaretince (Askerî Tarih Encümeni) çevrilip basılmış. Çok önemli bu kitabın 90 yıl sonra, orijinalinden çevrilerek ve encümenin ilk baskıdaki şerhleri ve eki korunarak) ikinci (ve Latin harfli) baskısı yapılıyor! Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, gecikmiş ama taktire şayan bir iş yapmış. 

 Not2. L. V. Sanders, İstanbul’da yaşayan sivil Almanların görevli Almanlar hakkında Almanya makamlarına ilettikleri “tenkit eden ve küçük gören değerlendirmeleri”ni, “ilgili kişinin haberi olmaksızın memlekete gizlice rapor verme”lerini “entrika” diye niteliyor. Valla “dolap çevirme” denilir bizde, yani argoda; fakat bu iki sözcük de yapılan işin tamamını içeriyor. Yoksa, yetkili makamlara gönderilen “rapor”a biz “jurnal” deriz (veya derdik).
(Demek entrika/komplo bize has bir şey değilmiş… Sanders de bir alem: olumsuz rapor ilgili kişiye haber verilerek yazılıp devlete gönderilir mi; doğasına aykırı! Keza, generalin “raporlar, değerlendirilmesi yapılan kişinin mevkice çok altında olanlar tarafından gönderiliyorlardı” ifadesindeki Alman mantığını anlayamadım! )

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8999, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply