BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Rıza Nur ve Hatıratı Hakkında (Mete Tunç)

Dr. Rızâ Nur’un ‘eski yazı-elyazması-tek cilt’ Hayat ve Hâtırâtım kitabını 4 cilt hâlinde basan Örgün Yayınevi’nin çıkardığı kitapları(1) okudum.  R. Nur ve yazdıkları hakkında, bu kitapların birinde, başka üç-dört kitapta ve biraz da internette yer alan açıklamaları ve eleştirileri de…

Aşağıdaki, bunları ve bunlardan hareketle yaptığım bâzı tespitleri ve yorumları, R. Nur’un kendini anlattığı cümleleri içeren bir yazıdır.

Evvelâ, R. Nur’un 1878 Sinop doğumlu, askerî tıbbiye mezûnu, cerrah, muallim (profesör), 1909 seçimleri netîcesinde mebus ve bilâhare aynı zamanda köşe yazarı, Milli Mücâdele’de milletvekili kezâ maarif vekili-diplomat-sıhhiye ve muâveneti içtimâiyye vekili, Lozan barış görüşmelerinde 2. delege, türk târihi ve dili konusunda araştırmacı ve yazar idiğini kaydedip muhâlifliğine ve, siyâseti bırakmasını tâkiben neler yaptığına ve hayâtına kısaca temâs edeyim.

R. Nur’un, Lozan’dan döndükten sonra siyâsetten bıktığı, 1908’den beri sürekli suikast riski altında yaşamasının getirdiği yorgunluk yüzünden ve gördüğü-duyduğu cinâyetlerden (Ki bunların bâzıları 1920’den îtibâren Mustafa Kemâl’in emriyle -suikast ve ‘yargılama’ yoluyla- veyâ onun haberi/onayı olmadan işlenmiştir.) dolayı canından daha fazla endişe etmeye başladığı, yeni rejimi bir diktatörlük olarak telakkî ettiği, iktidar kadrosunu yetersiz ve ahlâken düşük gördüğü, gelecekten umûdunu kestiği, bütün bunlardan mütevellit, artık sâdece sevdiği işi (araştırma, sanat, bilim) yapmak istediği anlaşılıyor. Ve karısının hastalığını bahâne ederek yurt dışına (Fransa’ya) çıkıyor (1926). Bir süre siyâsetle ilgilenmiyor. Ardından, abone olduğu, iktidar yanlısı bir türk gazetesinden (dönemin Milliyet’i) ve biraz da Fransa’ya gelen veyâ orada görevli kimi türklerden gündemi izlemeye başlıyor…

Zamanının çoğunu araştırmayla, dil-şiir-operet metni-târih konularında yazmakla ve operetlerde, kütüphânelerde (araştırmayla), bilimsel kongrelerde geçiriyor…

Çoğunlukla (veyâ tamâmen) yalnızdır, hiç dostu yoktur, karısı onu çok yıpratmaktadır. Onu  Hayat ve Hâtırâtım’ı yazmaya sevk eden veyâhut geniş biçimde yazmasına götüren başlıca sâikler bunlardır: Bir bakıma içini dökmektedir… Karısının dırdırından bu şekilde kurtulabilmektedir…

R. Nur’un (ikinci ve gönüllü) Mısır sürgün yıllarına (1933-1938) ve ömrünün Türkiye’deki son dört yılına âit pek bilgi edinemedim. Yalnızca şunları yazabiliyorum: Piyasada bulunmayan, kütüphâneden te’min edip kopyaladığım, 1941 basımı Hücumlara Cevablar isimli kitapçığında yazar,

“Ben fakirce yaşamağı tercîh ediyorum. Vicdânım rahat olsun, yeter. Bana sıhhîce iki üç oda, sâde hayâtı idâmeye kâfi kaloride bir gıdâ, mevsimlerin şiddetlerinden muhâfazaya kâfi iki üç kat elbise, kitab satın alacak ve kitab basdıracak ufak bir para; kâfi, vâfi. Bunu da bu yaşa geldim, dâimâ buldum. Ötesi başkasının olsun. Dünyâda keyf, eğlence ve rahatla yaşasınlar. Arta kalanı da ahrete götürsünler. Ben “fakrî, fahrî” (fakirliğim iftiharımdır) deyorum. Benim fakirliğim ve zenginliğim işte bu…”

diyor. Büyük ihtimâlle son yaşadığı ve belki vefât ettiği, kirada oturduğu dâirenin adresini de kitapçıktan öğreniyoruz: Taksim, Şehitmuhtar Caddesi, Sülün Palas, 23/5… R. Nur, 1942’de İstanbul’da ölmüş ve burada gömülmüştür. Mezar taşındaki ismi Orhun (Runik) alfabelidir.

Sâniyen, hâtırattaki/kitaplardaki dile ve metnin özgünlüğüne dâir birkaç husûsa değineyim.. Kitapları okuduğumda ilk dikkatimi çeken diliydi. Çünkü hâtırat, takrîben (veyâ tamâmen) 1928-1932 yıllarına tekâbül etmesine rağmen son derece sâdeydi, konuşma Türkçesiyle kaleme alınmıştı,  şu an kullanılmayan veyâ bilinmeyen az kelime vardı  (Mustafa Kemâl’in 1927’de okuduğu Nutuk’u ile mukâyese edilmelidir.). ‘Acabâ yayınevi sâdeleştirme mi yapmış,’ diye düşündüm. Kitapların başlarında bu bâbta hiç îzâhat yoktu. Fakat bir bâhusus’u, bu hususta diye okuyup aktardıklarını (Aktarmışlarsa!.. Kitabın nasıl -orijinalinden, yâni el yazmasından mı, yoksa mevcut bir çevriyazılı metinden mi- hazırlandığı bilgisi ciltlerin başlarında açıkça verilmesi gerekirdi, verilmemiş!) görünce ve R. Nur’un, “Yazıya başladığım günden beri, ben Türkçeyi pek sâde yazardım. Böylesi hoşuma giderdi. Fakat kimse beğenmez, basit bulurlardı.” açıklamasını okuyunca orijinaline sâdık kalındığına hükmettim. Tâ ki Hücumlara Cevablar’ı okuyuncaya kadar. Bunu ve mezkûr ciltleri kıyaslayınca Örgün Yayınevi’nin imlâya müdâhalede bulunduğu ortaya çıkıyordu. Böyle olunca, kelimelere de müdâhale ihtimâlini düşünmek îcâp etmektedir.

Peki, asıl önemlisi, sansür söz konusu muydu? Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde Nurer Uğurlu,

“Dr. Rızâ Nur’un … bu önemli kitabını, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in de dediği gibi ‘titiz bir ayıklama’ sonunda, … başlıklarıyla … yayınladık.”

diyor! Cümleden, müellifin kimi yazdıklarının ‘elendiği’ anlaşılıyor! Fakat… Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde ve Refik Hâlid Karay’ın (1960’ların başlarında yazdığı) Bir Ömür Boyunca kitabında belirtildiği gibi Hayat ve Hâtırâtım’ı ilk gündeme getiren, (1979’da silahlı saldırıda katledilmiş) C. O. Tütengil olmuş (Belleten, 1 Ekim 1963; Cumhuriyet, 9 Mart 1964; Cumhuriyet, 10 Ağustos 1964. Bu yazıları içeren Doktor Rızâ Nur Üzerine Üç Yazı isimli kitap.). C. O. Tütengil,

“Doktor Rızâ Nur’un çizdiği Atatürk portresi beşerî zaafları üzerine kuruludur [R. Nur’un mu, Atatürk’ün mü beşerî zaafları?!]. Cumhuriyet târihinin ve ricâlinin değişik bir perspektiften görünüşü olan bu eserler titiz bir ayıklama sonunda bâzı hakîkatlerin bilinmesini sağlayabilir.”

ve

“İnsanların tanrılaştırılmasından yana değiliz. Hakîkatler aranırken, elbette olaylara ve insanlara değişik, hattâ karşıt açılardan bakılması gerekir.”

diyor. Değerli müteveffâ profesörün “ayıklama” sözünü, N. Uğurlu’nun telaffuz ettiği gibi değil de, ‘R. Nur’un yazdıklarını belgelerle, olgularla ve başka hâtırâlarla karşılaştırıp yanlışlarını, abartılarını.. tespît etmek,’ diye anlarsak, mütâlâa edersek, ki bence C. O. Tütengil’in telmîhinin bu idiği açıktır, bu doğru bir yöntemdir.

‘Sansür uygulanmış mı,’ merâkımızı hâlâ gideremedik. Kitapları okuyunca, ‘R. Nur Mustafa Kemâl (Atatürk), ardından İsmet (İnönü) ve diğerleri hakkında söylemediği ne kalmış ki, sansür edilsin,’ diye düşünüyorum. Öyleyse, N. Uğurlu’nun kendini iyi ifâde edemediğini varsayabiliriz veyâhut o cümleyi yayınevine/yayıncıya yönelik bir tâkibâta ve olası bir cezâya karşı tedbir olarak değerlendirebiliriz.(2)

R. Nur, anılarını kaleme alırken özen göstermediğini, asıl çalışmalarının türk târihi, türk dili..  olduğunu yazıyor. Gerçekten de cümle düşüklükleri, imlâ hataları, paragraf  kusurları.. vardır (Bunların bir kısmının çevriyazı ve baskı aşamalarında meydana gelmesi muhtemeldir.) ve pek az kesim hariç, üst-alt başlıklar kullanmamıştır (Yayınevi/yayıncı/editör, her kimse, eğer metne mutlakâ müdâhale edecekse, başta ve tek tek belirterek biçimsel düzenlemeler yapmalı ve hatâları düzeltmelidir; hattâ şâibeli iddiâlar için şerhler düşmelidir!)… Bütün bunlara rağmen akıcıdır, heyecanla tâkip edilmektedir, müellifin kimi şahsiyet tahlilleri ve dahi özel-âile hayâtı ile alâkalı anlattığı trajik sahneler (İkincisi için cümleciği ‘maalesef’ ile bağlamalı mıyım, bilemiyorum; doğru ifâdeyi yahut sözcüğü bulamadım!) keyif alınarak okunmaktadır.

Sâlisen, Hayat ve Hâtırâtım okunduktan sonra akılda ilk kalanlardan birkaçını maddeler hâlinde arz edeyim.  R. Nur;

  • Çocukluğundan îtibâren bütün yaşadıklarını, duygularını, zayıf yönlerini, pişmanlıklarını.. bütün çıplaklığıyla anlatır.
  • Aşık olduğu dönemlerde hissettiklerini, davranışlarını, yaklaşımlarını bütün teferruâtıyla, hârika biçimde ifşâ eder.
  • Olayları ve insanları mükemmel derecede (elbette kendi zâviyesinden) hikâye ve tahlîl eder.
  • Kullandığı bâzı deyimler: “İnnallâhe ma’assâbirîn”-Allah sabredenlerin yanındadır-, “İllallâh, dâd-ü feryâd” (Yaşadığı ve gördüğü -duyduğu-okuduğu sinir bozucu olaylar için sabır dilerken.). “Bâde harâb-el Basra” (Tedbir almakta geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifâde ederken.). “İnnallâhe ve innâ ileyhi râciûn, el Fâtiha” (Bâzı kurumların asıl işlevlerini, amaçlarını yitirdiklerini, çalışmalarının artık bir anlam taşımadığını anlatırken.). “Havâs-ı bendegâh-ı hazret-i şehriyâr-i Cumhuriyet penâhı” (Yeni iktidar-Cumhuriyet kadrosunu Osmanlı saray çevresi ile kıyaslarken). (‘Agnostik’ R. Nur’un böyle ‘Allah’lı ifâdeleri kullandığına bakıp yanılmamak gerekiyor. R. H. Karay bir yazısında böyle ibârelere değinir ve onları telaffuz etmenin insanı rahatlattığını belirtir. Dolayısıyla kültürün, alışkanlığın bir tezâhürüdür.)
  • Birlikte çalıştığı insanlara ve yaşadığı olaylara atıf yaparak Millî Mücâdele’nin nasıl kazanılabildiğini sorar ve “eğrisine doğrusuna rast geldi,” der.
  • M. Kemâl’in yurt gezileri için (İzmir suikastından/suikastı iddiâsından sonra) “ziyâretleri kimi insanları cezâlandırmak ve rejim-koltuğu için korkutmak için yapıyor,” der.
  • M. Kemâl’in neredeyse Bolşevik olacağını, onu bundan kendisinin vazgeçirdiğini ifâde eder (Ki, bu abestir; çünkü M. Kemâl’in Bolşevik olmayı rüyâsında görmesi, hayâl etmesi bile mümkün değildir. Yaptığı belli ki sâdece politik bir manevradır; Sovyetler’e de hiç inandırıcı gelmemiştir!).
  • M. Kemâl’in, kendisini öldürteceği kanısındadır (Samîmî olduğu görülür, ancak sağlam, iknâ edici bir kanıt ortaya koyamaz. Bizzat kitapta yer alan, İsmet (İnönü) ve M. Kemâl’in “Rızâ Nur neden dönmüyor, dönsün artık,” sözlerinin arkasında, onun dediği gibi art niyet, plân değil, ‘içtenlik’ seziliyor.).

Sayısız madde yazılabilir, yorum yapılabilir; burada sâdece ‘lehte-ortada-aleyhte’ olan birkaç örnek vermekle yetindim.

Râbian, R. Nur’u kendi ağzından dinleyelim:

“…

  • Zekî bir adam olduğumu söylerler. Dünyâda iki şeye düşkünüm: Bana nâmuslu adam, çalışkan ve vatanperver adam desinler… Ömrüm sâde say ile geçmiştir…
  • Zekî, âlim kimselere, nâmuslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam… Türk milletine büyük ve aşk derecesinde muhabbetim vardır…
  • Hekimim; gazeteci, siyâsî, diplomat, profesör, nâşir, şâir, müverrih, müellif, devlet ricâli oldum. Hepsinden lekesiz çıktım… Kazandıklarım ile kütüphâne [Sinop’u anlatan TV programlarında ismi geçmeyen ve tur programlarına dâhil edilmeyen Sinop kütüphânesi!] yaptım. Millete yarasın diye buraya döktüm…
  • Gâyet serî hareketi severim… Bugünün işini yarına bıraktığım yoktur…
  • Fikrî tâkibim vardır. Başladığım işi ölsem bırakmam. Mutlakâ bitiririm…
  • Pozitif ve maddîyimdir…
  • Dindar değilim, fakat dîne hürmetim vardır…
  • Ne hayvan, ne de insan sevmem… Fakat mânevî bir insâniyete meftûnum. Ben tabiat, kır severim…
  • Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlakâ deliller göreyim ki inanayım…
  • Benim için hayatta bütün işlerde süs, zevk, debdebe mes’eleleri yoktur; ihtiyaç, sıhhat, millî ve şahsî mes’eleleri vardır.
  • Kibir benim aklımca bir ahmaklıktan başka bir şey değildir…
  • Dalkavukluk hiç yapmadığım ve hiç sevmediğim bir şeydir. Bil’âkis kafa tutarım…
  • İyi yazı yazarım. Ve yazılarımı dâimâ delillere istinâd ettirmeyi severim. … orijinal bir stilim ve bunun tatlı ve güzel olduğunu herkes müttefîkan söyler…
  • Cesur bir adam olduğumu zannediyorum. Anam tâ çocukluğumdan beri öyle derdi; fakat son dört beş yıldır cesâretimin azaldığını hissediyorum…
  • Nükteli söze bayılırım. Zekî ve âlim insanlarla sohbeti çok severim…
  • Mûsikîyi pek severim. Ama hiç bilmem… Ben bu nîmetten mahrûmum…
  • En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksızlık etmektir.

…”

(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Dr. Rızâ Nur)

Hâmisen, R. Nur ve hâtırâtı hakkında serdedilen, rastladığım görüşlere ve tepkilere yer vereyim. Yalnız, önce şunu bilmekte, anımsamakta yarar var: Çağdaşı insanların çoğu, belki hiçbiri, R. Nur’un kendilerine ilişkin yazdıklarını ve hattâ hâtırat yazdığını bilmeden öldü. Atatürk bunlardan biriydi. İnönü çok yaşadı, öğrendi. Onun ve diğer yaşayanların (ve onların, hâdiselere tanıklık etmiş veyâ hikâyelerini dinlemiş çocuklarının), R. Nur’un haklarında yazdıklarına dâir îtirâzî demeçlerine, röportajlarına, kitaplarına.. rastlamadım!..

İnternetteki R. Nur yorumları; onun hayâtına ve hâtırâtına dâir tek satır okumamış ama hasbelkader (ve ne yazık ki internette) yazmayı öğrenmiş, beyinleri sâdece ‘düşman-dost’ kodlarına göre ayarlanmış ‘robotların’ yalan-yanlış yâvelerinden birkaç esprili yoruma, oradan da, sayıları az da olsa, belli ki onu okumuş ve târih bilgisine sâhip insanların objektif, bilgi veren ve özlü mütâlâalarına dek değişiyor…

R. H. Karay’ın Bir Ömür Boyunca kitabında C. O. Tütengil’in makâlelerinden söz ettiğinden, müteveffâ profesörün ürünlerinden ve değerlendirmesinden yukarıda bahsetmiştim (Adı geçen kitabında R. H. Karay’ın sözlerinin nerede bittiği C. O. Tütengil’in makâle alıntısının nerede başladığı belirsizdir; ancak ‘dikkatli okuyucu’ bir gariplik sezip tekrar okuyunca fark etmiştir. İnkılâp Yayınevi’ne hürmetler!). Yalnız, R. H. Karay Hayat ve Hâtırâtım’ı okumamış görünüyor. Zîrâ, orada yer alan, R. Nur’un, ‘Refik’i severdim, fakat şimdi İngilizlerle içli dışlı,’ (mealindeki) ifâdesine ve duyum yoluyla anlattığı, onu “R. H.” diye ‘şifreli olarak’ bildirip, Şam’da bir kızla yakalandığına (1922’den sonra), evlenmesi şartıyla hapisten kurtulduğuna dâir olaylar için bir açıklama yapmamış (R. H. Karay’ın kitabının önceki bir bölümünde ‘olaylar’ anlatılmıyor, sâdece, evlendiğini söylediği kızın 14-15 yaşlarında olduğu anlaşılıyor!). R. H. Karay; kendisi Sinop’a sürgüne giderken (1908’den sonra), R. Nur’un (ve Ali Kemâl’in) Cemal paşa’ya dilenmesi sonucu, maaşlı olarak Avrupa’ya gönderildiğini (R. Nur’a göre teklif Cemal paşa’dan gelmiş!), (Lozan’da, 1923’te, kendisinin içinde olduğu) “150 kişinin af dışı bırakılması için canla başla çalıştı”ğını (R. Nur’a göre bâzı isimleri başkaları eklemiş.) yazarak onu yeriyor. R. H. Karay’ın diğer eleştirileri önemsizdir. Ayrıca, kendisi Sinop’tayken R. Nur’un gönderdiği nâzik bir mektubu da anıyor ve orada gördüğü babasını “eski bir balıkçı” diye hatırlıyor (R. Nur’un babası kunduracıdır! Karısı ona kızdığı zaman “kunduracının oğlu” demektedir!).

Turgut Özakman’ın yazdığı Dr. Rızâ Nur Dosyası kitabına internette tesâdüf ettim. Aldım ve okudum. Tahmîn ettiğim gibiymiş: Yazar, R. Nur’u ‘hasta’ ilân ediyor. Oysa R. Nur, bunu (rahatsızlığını ve ortaya çıktığı dönemleri) bizzat anlatıyor. Kezâ R. Nur’un ‘açık sözlülüğünü’ hastalığına bağlaması tamâmen yanlış ve hâtırâları okuyan aklıselim sâhibi kimsenin kabûl edebileceği bir görüş değil. R. Nur’un bir kısım sözlerini, başını-sonunu vermeden alıntılaması ‘kötü niyetinin’ bir göstergesi. Hâtırattaki kimi tespitleri, nakledilen somut olayları ise görmezden geliyor. T. Özakman, hâtırâtın künyesini vermemiş. Kitabının büyük kısmını R. Nur’un kitabından iktibaslar teşkîl ediyor. Yanısıra kitap, bu saptamalar muvâcehesinde okunursa faydalı. Yazarın birkaç çıkarım ve analizini isâbetli buldum…

Özetle, bu kitap sâyesinde, bir ‘rejim müdâfiinin’ aykırı bir târih anlatımı karşısında ve onun yazarı hakkında nasıl tavır aldığı, hangi yöntemleri kullandığı; R. Nur’un bâzı yanlışları, saptırmaları..; ve biraz da islâmcıların R. Nur’u ve anlattıklarını nasıl değerlendirdikleri öğrenilebiliyor.

Gürkan Hacır, Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin kitabında,

“Atatürk’ün onun hakkında ‘İngilizlerin adamıdır’ sözlerini âdetâ haklı çıkarmak istercesine anılarını British Museum’a yolladı. 1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!”

ve

“[anı kitabı] nerdeyse baştan sona Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye hakâretlerle doluydu… Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış olduğundan kimse ciddîye almadı. Ancak yeni kurulacak devlete “Türkiye” isminin konulması tartışmaları ve Lozan görüşmelerini anlattığı bölümlerdeki bilgi kırıntıları[?] bugün yaşadığımız sorunların kaynağı konusunda bizlere ipucu veriyor… Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti ismi Dr. Rızâ Nur’un teklîfiydi… Aslında kurucu kadronun ulus devlet inşâsının oluşmasında [Anlayan beri gelsin!] Rızâ Nur’un türkçü fikirlerinin büyük payı var.”

diyor. Neresini düzelteyim?! G. Hacır, Mustafa Kemâl’in “İngilizlerin adamıdır,” sözünü ne zaman ve ne gerekçeye telaffuz ettiğini açıklamıyor! Eğer 1920’deki “nasîhat heyeti”ne (Bkz. Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası) yönelik ise, (M. Kemâl) yanıldığını kısa süre sonra anlamıştır… R. Nur, çeşitli ürünlerini Fransa, Almanya ve Sinop kütüphânelerine de göndermiştir; Hayat ve Hâtırâtım’ı (ve diğer birkaç yazmayı) da British Museum’a göndermiş olmasının altında çapanoğlu aramanın mânâsı yoktur. Ayrıca, bir kopyasını da bir Fransız kütüphânesine göndereceğini yazıyor.). Yazmalar, “1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!” değil, ‘1960’tan önce okuyucuya sunulmaması’ şartıyla teslîm edilmiştir. “Neredeyse baştan sona… hakâret…” yorumu da yanlıştır, abartmadır; R. Nur’un M. Kemâl Atatürk ve İ. İnönü hakkında yazdığı kesimler ki bunların bir kısmı Nutuk’ta yazılanlara îtiraz niteliğindedir, elbette övgü içerikli değildir, ama Atatürk bahsi, kitabının en fazla yüzde onunu teşkîl etmektedir. “Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış,” hükmü de, “kimse ciddîye almadı,” hükmü de doğru değildir. Kimi yorumlarında kızgın ruh hâli ve mübâlâğa intibâı alınsa da, yazdıklarının büyük kısmı belgelerle ve başka tanıklıklarla sabittir. R. Nur, adı verilerek-verilmeyerek pek çok kitapta (ve konuşmalarda) kaynak olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır (Üstelik, adı geçen kitabında G. Hacır da kullanmış!). Ve yazdıkları, bâzılarının tahkîk edilmesi şartıyla, “bilgi kırıntısı”nın çok ötesinde zengin bir veri ve portre kaynağıdır! Nihâyet; R. Nur, “Türkiye Cumhuriyeti”ni değil, ‘Türkiya’ yerine (“… Avrupa bize Türkiye demiştir… [Türkiya] Türkçenin ahenk uyumuna mugâyirdir,” diyerek) ‘Türkiye’ ismini önermiş ve bu uygun bulunmuştur. G. Hacır, alıntının son cümlesinde R. Nur’un fikrî etkisini de teslîm etmiş: <… kurucu kadronun ulus-devlet inşasına R. Nur’un fikirlerinin katkısı…> Mutlakâ vardır; fakat nasıldır ve ne kadardır, henüz tam olarak bilmiyorum!

G. Hacır (da) R. Nur’u hiç okumamış gâlibâ. Ya da başka bir şey var!? Ben de onun bu ifâdelerinde bir çapanoğlu arayayım!.. Bir yargıda bulunuluyorsa, altı doldurulmalıdır!

Sitten, R. Nur’un siyâsî kimliğine, ona nasıl bakıldığına, onun nasıl algılandığına ve âdil-nesnel biyografi ve târih yazımına ilişkin özet ve genel birkaç kelâm edeyim.. R. Nur, görüşleri nedeniyle hiçbir kesim tarafından sâhiplenilmemiştir: Dinsiz (ve agnostik) olduğu için islâmcılar ve müslüman türkçüler; hânedana (özellikle Abdülhamid’e) sarfettiği sözlerinden dolayı (Haksızlık ettiğini belirtmektedir.) “pâdişah efendimiz”ciler (yâni pâdişahları/hânedanı putlaştıranlar); M. Kemâl’e ve fikirlerine ve icraatlarına karşı olduğundan lâik-cumhuriyetçiler; batı medeniyetini sorguladığı için batıcılar; türkçü olduğundan liberaller; faşist olmadığı için ırkçılar (R. Nur’un bugün ırkçı diye nitelenecek bâzı sözleri, yaşadığı dönemdeki olaylardan kaynaklanan duygusal tepkilerdir; başka sözlerine, yorumlarına, davranışlarına, yaklaşımlarına ve uygulamalarına bakıldığında -bağnaz, ideolojik, sistematik- bir ırkçı olmadığı tespît edilebilir.); antimilitarist olduğundan “Türk milleti askerdir”ciler, kezâ ordunun siyâsete müdâhalesine karşı olduğu (Burada kendinin de farkında olduğu bir çelişkisi vardır…) için darbeciler; antikomünist olduğundan ve bolşevik devrimiyle alâkalı yorumlarından dolayı sosyalistler…

R. Nur ve anıları hakkında, bugüne kadarki politika, meâlen, <deliydi, ‘şöyle-böyle’ydi, sırf hakâret ediyor; o yüzden yazdıklarını dikkate almayalım, almayın,> şeklinde özetlenebilir. Yâni Türkiye târihi boyunca, her zaman ve her alanda ve her kesim tarafından icrâ edilen; insanları karalama, olayları örtme ve inkâr, sorunları yok sayma ve öteleme, yapılmış hatâları kabûl etmeme siyâseti söz konusudur. Bu yaklaşım bugün-yarın değişecektir, değişmektedir. Çünkü artık mızrak çuvala sığmamaktadır Cumhuriyet târihçisi Prof. Dr. Cemil Koçak’ın dediği gibi,  târihimizi yeni öğrenmeye başlıyoruz.

Türkiye’de târihsel, târih yaratmış, târihe mal olmuş insanları özgürce/bağımsız olarak, tarafsız bir bakışla ve hakkâniyetle yazan ve yazacak biyografi yazarları ve akademisyenler vardır. R. Nur da bir gün bu anlamda kaleme alınacaktır. Onu yazanlar şanslı olacaklar; çünkü ellerinde, ‘birinci kaynaktan menkûl’ çok ayrıntılı ve ziyâdesiyle sağlam veriler olacaktır.

Sâbian, yukarıda R. H. Karay’ın ismi ile birlikte bahsedilen 150’likler ve yabancı vesâyetine/‘dostluğuna’ dâir bir bilgi verip birkaç yorum yapayım… Sedat Bingöl’ün 150’likler Meselesi, Bir İhânetin Anatomisi isimli kitabında Hayat ve Hâtırâtım’dan iktibâs edilen şu cümle yer almaktadır:

“İhânet edip işgâl zamânında, işgâl kuvvetlerine hizmet etmiş yüzelli Müslümanı afv-ı umûmîden istisnâ etmeyi İngilizler ile husûsî görüşerek hâllettim. İngilizler bu adamları kullanmışlar, bu hâle koymuşlar, şimdi de onları himâye etmediler. Ben burada adedi karşılaştırdım [?]”

R. H. Karay’ı te’yit eden bir cümle!.. ‘Kullanmış olabilirler ama gerçekten ajanlık etselerdi İngilizler korurdu,’ fikrindeyim (Nitekim korumamışlar.). Bu bağlamda, ‘bu kişiler sürgündeyken nasıl, ne kalitede yaşadılar,’ sorusunun cevâbı verilmelidir (Yukarıda ismi geçen kitabı okumadım. Belki cevap orada vardır.)…

19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Avrupa ve Rusya büyükelçilerini sık sık ziyâret ettikleri mâlûmu âlemdir… R. Nur, 1908 Devrimi sırasındaki gösterilerde, ahâli ile birlikte İngiliz Sefârethânesi’ne de uğrar (Hâtırâtında bunun yanlış bir davranış olduğunu bilâhare anladığını kaydeder.)… M. Kemâl (1918 sonları ve 1919 başlarında), harbiye nâzırı olmak için kulis yapmış, Anadolu’da bir vilâyete vâli olmak için İngilizlere mesajlar göndermiştir (Minber gazetesi, 17 Kasım 1918). İngilizler bu talebi kabûl etselerdi M. Kemâl Anadolu’ya farklı bir amaçla geçecekti!.. Bütün bunları bilince, o kültürde, şartlarda yetişmiş devlet adamlarını, siyâsetçileri, gazetecileri, askerleri, özellikle sırf Millî Mücâdele döneminde yer aldıkları taraf îtibârıyla kimi insanları eleştirmek ve onları bugün dahi ithâm etmek haksızlıktır, ideolojik bir tavırdır, târih bilmemektir…

Okumadım (ama yazarı ile yapılan bir sohbeti dinledim), ‘Kemâlist’ Orhan Karaveli’nin Ali Kemâl isimli kitabı, o döneme artık serinkanlı bakılabildiğinin bir tezâhürüdür.

Sâminen, Millî Mücâdele döneminin târihi ve şahsiyetleri üzerine mütâlâam şöyledir:

İnsanlarının, ideolojilerini salt düşmanlık üzerine binâ etmeleri onların görüşlerinin sığlığına işâret eder. M. K. Atatürk’e husûmet de bu kapsamdadır. Ancak, onun çağdaşlarından, onu Millî Mücâdele sırasında ‘eşitler arasında birinci’ olarak telakkî eden yol arkadaşlarını, onların sözlerini ve basılmış/basılmamış (muhâlif) anı kitaplarını ve bu arada R. Nur’u ve yazdıklarını farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yalnızca M. Kemâl ve (Millî Mücâdele’den sonraki yeni) çevresindeki bâzı şahsiyetler değil, bilâhare ona muhâlif olan kadro ve R. Nur da Millî Mücâdele kahramanlarıdır ve bu devletin kurucularıdır…(3) 21. yüzyıl Türkiye insanının, kurucu kadronun âzâları arasında (hattâ bunlarla Millî Mücâdele’ye karşı çıkmış insanların arasında), çok büyük ölçüde, dönemin şartlarına-siyâsetine-şüphelerine-korkularına-geçmişine ve aynı kişilerin şahsî çekişmelere, hırslara/egolara dayanan kavgalarına taraf olması aklî bir duruş değildir (Taraf olunuyorsa/olunuyor görünüyorsa, bu, mansıp veyâhut kültür/hissiyat yâhut menfaat kaynaklıdır.). Bizim ‘işimiz’, kanâatimce; okumak, öğrenmek, anlamak, mukâyese etmek, nesnel ve âdilâne biçimde yorumlamak, yapılan hatâlardan ders çıkarmaktır.

Tâsian, R. Nur’a ve yazdıklarına dâir son bir tahlille yazımı nihâyetlendireyim.. R. Nur’un sosyal, ekonomik, siyâsî vesâir görüşlerinin çoğuna (veyâ epeyine) iştirâk etmiyorum, “dîni-dînî kurumları türklük için kullanma” politikasını etik bulmuyorum, “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyâsı ve Fırka Programı”nı iptidâî, çelişkili, hattâ aptalca görüyorum. Kezâ bâzı düşüncelerini, yaklaşımlarını, kararlarını (sebebi ne olursa olsun) yanlış ve yakışıksız buluyorum. Bunlara karşılık, ‘insanî’/kişisel yönü, şahsî hayâtı (içtenliği, vicdan sâhibi olması, cesâreti, sabrı, fedâkârlığı, kendini sorgulaması..); araştırmacılığı, hizmetleri, ürünleri; nihâyet en önemlisi, yaşadığı dönemi, insanları, ilişkileri, hâdiseleri teferruâtı (ve özellikle mükemmel bir mîzâhî üslûp) ile yazıp çok kıymetli bilgiler verdiği için ben R. Nur’u takdîr ediyor, ona minnet ve sempati duyuyor, onu sâhipleniyorum. Sinop’a gittiğimde, ilk olarak eserini (kütüphânesini), teşekkür niyetiyle ve görev telakkî ederek ziyâret edeceğim.

(1) Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920) , İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Lozan Barış Konferansının Perde Arkası (1922-1923), Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933)

(2) Bugüne dek bu yayınlara yönelik bir şikâyet, soruşturma.. haberi çıkmadı; ciltler hâlihazırda kitapçı raflarındadır, satılmaktadır. Kezâ, Boğaziçi Yayınları’nın da, Hayat ve Hâtırâtım’dan ilgili bölümü alarak bastığı Lozan Hâtırâları kitabı var. Kitabın girişinde, sâdeleştirme yapıldığı ve bâzı ifâdelerin (herhâlde mâlûm “Atatürk’ü koruma” yasası nedeniyle) çıkarıldığı söylenmektedir. ‘Zâten çok sâde, neresini sâdeleştiriyorsunuz; mutlakâ kullanmak istiyorsanız, yeni Türkçe kelimeleri dip notlarla belirtin!.. Hakâret varsa, sayfanın altına şerh düşün; yanlış anlatımlar, iddiâlar varsa, delil getirerek ortaya koyun!’… Şu da var ki, yayınevine, böyle bir açıklamayı kitabın başına koyma dürüstlüğünü gösterdiği için saygı duymak da gerek.

(3) Bu ifâde ile, vatandaşı olduğum devleti kutsamak değil kastım. Sâdece vâkıâyı vurguluyorum. Dahası; devletin, benim gibi insanlardan müteşekkil bir toplumda lüzumsuz bir varlık hâline geleceğini ümîd ediyorum!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 22728, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

35 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    Yazıda düzeltmeler, düzenlemeler ve küçük eklemeler yapılmıştır.

  2. Mehmet YÜCESAN diyor ki:

    Mete Bey,

    Eserin ilk 3 cildini izin dönemimde ben de okudum. Esasen M.Kemal Atatürk’ e sonsuz minnet ve hayranlık duyan bir insanım. Hayat ve Hatıratım da belirttiğiniz gibi büyük bir samimiyet ve sade bir dille kaleme alınmış. Dr.Rıza Nur’ un fikir, görüş ve gözlemlerinde kesinlikle art niyet veya saptırma olmadığı kanaatindeyim. Bu açıdan eserin her Türk gencinin kendi yakın tarihini, o döneme şahitlik etmiş böyle bir şahsiyetten dinlemesi açısından son derece faydalı olduğu inancındayım. Elbette ki iyi bir tarih bilgisi olmasında ve objektif bir tavırla okunmasında fayda vardır. Zira belirli bir zihniyetle okunduğunda veya eksik bilgilerle okunduğunda ciddi zararlara da yol açabilir.

    Çelişiyor gözükmek istemem ama eseri okumam M.Kemal Atatürk’ e olan düşüncelerimi de hiç etkilemedi. Nedeni koyu bir taassub içinde kendisi ve görüşlerine saplanmam da değil üstelik. Elbette bu kadar çalkantılı bir dönemde bir lider PRAGMATİK olmak durumunda, her tür karar ve gelişmeden sonra, kendi amaçları ve ideallerine – dolayısıyla milleti ve ülkesine – bir yöneylem çıkartmak zorundadır. Tarih olup bittikten, yazıldıktan sonra yorum yapmak kolaydır. Önemli olan içinde yaşarken önemli kararları alabilme, aldığı kararların da arkasında dirayetle durabilmektir.
    Bu kararlar bazen en yakın yol arkadaşları ve çevrelerin bile hoşuna gitmeyebilir. Üstelik bunda haklı da olabilirler. Ancak her dönemeçte bu tür tereddütler yaşansa veya sürekli karar değiştirilse sonuçlar muhakkak ki daha vehim olurdu. Neticede alınan bazı karar ve uygulamalardan muhakkak ki bizzat M.Kemal ATATÜRK, sonradan kendisi de pişmanlık duymuş olabilir. Ancak o dönem şartları onu gerektirmiş, kararlar bu yönde alınmıştır. Şurası bir gerçektir ki Atatürk fikir adamı olduğundan daha çok bir fiil adamıdır. Dönem de bunu gerektirmektedir.

    Yazarın bazı tasvir ve anlatımından hayal kırıklıkları yaşadığı ve olayları bir miktar abarttığı da aşikar. Özellikle Atatürk’ ün annesi ve babası, aile çevresi hakkındaki bazı görüşleri ciddi derecede yakışıksız buldum. Bir kere yazarın genel tavrına uymamakta, elle tutulur somut kayıtlara bağlanmamaktadır. Bir an için doğru olduğunu farzetsek bile bu Atatürk’ ün başarılarını daha da önemli kılar. Çünkü daha zor şartlardan sıyrıldığını gösterir. Aynı yakışıksız tavır bazı diğer tarihi şahsiyetler için de özellikle 3. ciltte sıkça tekrarlanıyor. İsmet İnönü için “Sağır İsmet”, Fevzi Çakmak için “Kuzu Paşa” vs. Yazarın kendisi de en az bu şahsiyetler kadar önemli ve kariyerli bir insan olsa da bu kendine bu kişiler hakkında bu kadar basit ve bayağı tasvirler yapma hakkını vermez. Burada kişisel kızgınlık ve hayal kırıklıkları zannımca öne çıkmıştır.

    Ancak üslup dışında bakarsak İsmet İnönü veya diğer tarihi şahsiyetler hakkındaki genel eleştirel bakışa ben de sahibim. Burada yalnız M.Kemal Atatürk’ ü ayrı tutuyorum. O doğru veya yanlış önemli kararlar almış, inandığı yolda sonuna kadar yürümüştür.( Her ne kadar bu yol yazara göre yanlış olsa da.) Diğer şahsiyetler ise ne fikir ne de fiil adamıdır. Sadece dönemin şartlarına ayak uydurmuşlar ve yalnızca Atatürk’ün çizgisinde olmaya gayret etmişlerdir.

    Lozan,tarihimizin hala aydınlanmamış sayfalarından biridir. Başarı mıdır / Başarısızlık mıdır hala tartışılmaktadır. Musul meselesi, Düyun-u Umumiye pek çok konu detaylarıyla çok da fazla bilinmemektedir. Yazar burayı olabildiğince detaylarıyla anlatmıştır. Buna rağmen İsmet İnönü ile kişisel çekişmesinden dolayı da sağlıklı bir tasvir yapabildiğinden de emin olamıyorum. Belki art niyet yoktur ancak hissilik mutlaka vardır. İsmet İnönü’ ye bu kadar haksızlık etmek de doğru değildir. Burada acı olan o masada oturacak tecrübeli devlet adamları ve diplomatlara sahip olamayışımızıdr. Tüm iyi niyetine rağmen İsmet İnönü asker, Rıza Nur Askeri Hekim, diğer pek çok delegemiz asker kökenli kişilerdir. Bunlar daha önceden diplomasiye ve müzakere tekniklerine hakim değildirler. Yabancı Dil bilgileri ya kısmen, ya da hiç yoktur. Karşılarında Lord Curzon gibi usta diplomatlar ve taktisyenlerle dönem şartlarında sadece başa çıkmaya çalışmışlardır. Bu da benim iyi bir müzakere yapılamadığı endişelerimin artmasına sebep açmaktadır. Belki Musul’ u bile kurtarabilirdik, bunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

    Sözün özü eser son ederece faydalıdır. Yasaklanması, toplatılması manasızdır. Yasak cezbeder ve eserin başka gözle subjektif okunmasına yol açar. Bu da tam tersi bir sonuç verir. Aynı zihniyet yıllarca ” Arabistanlı Lawrance ” , ” Yorgun Savaşçı ” yı yasakladı. Çok sonra bu eserleri izledim ve milletimle, milliyetimle bir kez daha gurur duydum. Yasaklanması ne kadar yanlış, ne kadar cahilce …

    Adı geçen tüm tarihi şahsiyetler bir döneme şahitlik etmiş ve damgalarını vurmuşlardır. Her ne olursa olsun kendilerine teşekkür ve şükran borçluyuz. Bu vesileyle bunu da bir kez daha belirtmek isterim.

    Saygılarımla,

    Mehmet YÜCESAN

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Sn. Yücesan,
    Çok değerli yazınızı ilgiyle okudum… Naçiz yazıma mükemmel, ondan kıymetli bir şerh olmuş.
    Saygıyla.
    M. T.

  4. Mete Tunç diyor ki:

    Yazı yenilenmiştir.

  5. Mete Tunç diyor ki:

    Kanal B TV’de, Ekim’in (2011) başlarında yayınlanan tarihi-belgesel bir yapımda, Rıza Nur’un, ‘Türkçü olmasına rağmen’ Arapçanın resmi dil olmasını teklif edebildiği ifadesi yer alıyordu. Bu, kısmen doğru ancak eksik bir bilgidir. Kısmen doğrudur, çünkü ‘böyle olsaydı iyi olurdu’ anlamında söylemiştir. Eksiktir, çünkü ardından tüm Osmanlı uyruklarının Türkçe öğrenmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunlar R. Nur’un 1909 tarihli ‘Meclis-i Mebusan’da Fırkalar Meselesi’ isimli makalesinde yer almakta olup, adı geçenin makale ve risalelerinden/kitapçıklarından derlenmiş ‘Siyasi Risaleler’ kitabının (Şehir Yayınları) 21 ve 22. sayfalarında okunabilir.

  6. Mete Tunç diyor ki:

    Düzeltme. Hücumlara Cevablar piyasada bulunmuyor ve münhasıran tekrar basılmamış ama, R. Nur’un makale ve kitapçıklarının bir araya getirildiği Siyasî Risâleler isimli kitabın (İşâret Yayınları, 2005) son bölümünde yer almaktadır.

  7. Mete Tunç diyor ki:

    Yazıda gazeteci Gürkan Hacır’ın, Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin kitabındaki satırları nedeniyle, Rıza Nur’u anlayamadığını ve ihtimal hatıralarını okumadığını ifade etmiştim. G. Hacır, 17.11.2011’de SKY TV’deki Şimdiki Zaman isimli programında, mealen, R. Nur’un, kişiliği hakkında yapılan yorumlar bir yana, yazdıklarının yabana atılmaması gerektiğini, hatıratındaki bir hususu-iddiayı doğruladığından hareketle zikretmiştir.

  8. Mete Tunç diyor ki:

    Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa kitabının ikinci cildinde (1971) R. Nur’dan bahseder. Sâdece kesimin başlığı (Bir Ruh Hastası Doktor: Rıza Nur) bile yazarın nesnelliği ve metnin muhteviyâtı hakkında fikir vermektedir!

  9. ERAY YILMAZ diyor ki:

    Merhaba,

    Ben tarih konusunda sizin kadar araştırma yapmamış birisi olarak çok fazla bilgi sahibi olduğumu düşünmüyorum. Fakat yine tarih konusunda bulduğumu okuyan, ilgisi olan biriyim. Cumhuriyet dönemi tarihimizin bizlere yanlış aktarıldığını düşünüyorum. Bu konuda gördüğüm yazıları objectif olarak okuuyp yorumlamaya çalışıyorum. Yine tesadüf eseri Rıza Nur hakkında ilk defa bugün birşeyler görüp, merak edip internette birşeyler okudum. Rıza Nur hakkında günümüzün modasına uyarak herkes zıt kutuplarda ölümüne savunarak/aşağılayarak birşeyler yazmış. Yazınızı objektif bir şekilde belgelere dayanarak yazdığınız için teşekkür ederim. Dönemi, bizim yaşadığımız dönemin şartlarıyla değerlendirmemiz münkün değil, o döneme ait bağımsız kaynak da altın gibi değerli. Bu kaynaklar hakkında da yorumlamamıza el verecek şekilde objektif olarak internet ortamında zahmet edip araştırma yazısı yazdığınız için teşekkür ederim. Bugüne kadar hiç duymadığım bir kişi konuydu. Tıpkı yakın zamanda hakkında okuduğum Nuri Demirağ ve yaptıkları gibi. Söylenecek çok söz var. Mehmet Bey de benim söylemek istediklerimin bir kısmını çok güzel bir şekilde anlatmış.
    Her ikinize de yazılarınız için kendi adıma teşekkür ederim.

  10. Mete Tunç diyor ki:

    Sn. ERAY YILMAZ,
    Değerli yorumunuz ve katkınız için ben teşekkür ederim.
    Olması, yapılması gereken belirttiğiniz hususlardır. Fakat, malumunuz üzere henüz bu seviyede değiliz. Elbette öyle devam etmeyecek, ümit ederim bizim gibilerin oranı kısa sürede artar. Bu artışa katkıda bulunabiliyorsak, ne mutlu bize.
    Doğrusu, ben de, yoğun biçimde takriben 5 yıldır okuyorum; okudukça öğreniyorum. Henüz basılmamış kitapları (mesela Mersinli Cemal paşanın anıları) dört gözle bekliyorum!.. En son, Ali Fuat Cebesoy’un “Milli Mücadele Hatıralarını” okumaktayım…

  11. halil celen diyor ki:

    merhaba,
    Muhteşem bir makale olmuş. elinize sağlık. en kısa zamanda hatıraların tamamını okumaya çalışacağım.

  12. Mete Tunç diyor ki:

    Sağolunuz halil celen,
    Emin olunuz ziyadesiyle istifade edecek, çok şey öğreneceksiniz.
    Elbette ihtiyatlı, eleştirel okumakta fayda var; her hatıratta olduğu gibi.
    Ümit ederim R. Nur ve hatıratı hakkında derli toplu, şümullu bir araştırma yapılır..

  13. Mete Tunç diyor ki:

    1 Temmuz 2012’de Tarihin Arka Odası programında, gelen bir soru üzerine İlber Ortaylı, Rıza Nur’un hatıratına güvenilemeyeceğini söyledi. Gerekçesi: R. Nur, o dönemin bir alışkanlığı olarak morfin kullanırmış (Karısı da). R. Nur, kitabında bunu yazarmış… Ben sürekli kullandığına dair cümlesini okumadım; sadece denediğini belirtiyordu. Karısı ise Ortaylı’nın dediği gibi…
    İ. Ortaylı, ayrıca, yazdıklarının tamamının ona ait olmadığını ifade etti veya olmadığına dair şüpheler bulunduğunu kaydetti.
    Hocanınki; afaki, muğlak, delil sunmayan ve hatıratta nelerin doğru olmadığı serdedilmeyen bir açıklama.
    ‘Delil’? R. Nur el yazması hatıratını birkaç nüsha halinde çoğalttığını ve farklı kütüphanelere gönderdiğini beyan ediyor. Sayısız belgedeki el yazısı örnekleri ise ganidir. Buradan; yazı karakteri bazında, her nüsha kendi içinde ve birbirleriyle, ve belgelerdekiler bunlarla karşılaştırılmalıdır (Eğer elde mevcut tek bir nüsha varsa, onu kendi içinde ve belgelerdekiler de onunla…). Bir yol, ki en kesin netice verecek olanıdır, budur. Bu tür ilmi tetkikat yapılmadan ve sonuçları ortaya konmadan yorumda bulunmak akademik disipline, nesnelliğe uymaz. Dolayısıyla profesörün ‘indi’ görüşü dikkate alınamaz.
    Not. ‘R. Nur’un her yazdığı doğrudur’ demek de elbette yanlıştır. Yazıda bu hususa değinilmiştir.

  14. Dr. Metin Cakir diyor ki:

    Sayin Tunc;
    Yakin tarihimizin dogru analiz edilmesine,objektif yaklasilmasina dair calismalarinizi takdir ederim.Kabul edilmelidirki,1938 sonrasi millete bir “ATATÜRK DAYATMASI” yapilmistir.Bati Avrupa,nasyonalizimi terk etmek,liberal demokrasinin gelismesi icin alt yapilari atarken bizim bu konudaki aktivitelerimizin cok zayif oldugunu biliyoruz.Atatürk,parlamenter sisteme gecisin ilk adimini atmis,türkler bu atilan adima ivme kazandiramamistir.Dolayisi ile Militarist zihniyetin,kisisel cekismelere terk ettigi türk demokratik parlementer sistemi gerekli tekamülü gösterememistir.
    Dr.R.Nur un hatiralarindaki bazi pasajlari ciddiye almak durumunda oldugumuzu düsünüyorum.
    Sayin Prof.Ortayli nin “uyusturucu aliyordu ifadeleri süphelidir” ifadesini bir akademisyene hic yakistiramadim ve kendisinin objektif yaklasimindan süphe eder oldum.
    Lozan; musul -kerkükün verilmesi,halifeligin kaldirilmasi,harflerin degismesi,giyim kusam degisikligi,laiklik dayatmasi,militarist parlamenter sistemin kurulmasi karsiligin da bu günkü sinirlarimiz ingilizler tarafindan cizilmistir..
    Hülasa..galip olan Ingilizlerdir..
    Saygilarimla
    Dr.Metin Cakir

  15. Deniz Mehtap diyor ki:

    Sayin Mete Tunç,

    yazınızı tesadüfen okudum. Benim için sevindirici bir tesadüf oldu. Nesnel ve gerekçelendirerek açıklama yöntemi güven uyandırıyor. Size sormak istediğim şey ise Türkiye’de eserin orjinalini, yani sansürsüz baskısını bulmak mümkün müdür?
    Şimdiden teşekkürler

  16. Hasan Doğan diyor ki:

    Okuduğum en güzel Rıza Nur yorumu. teşekkürler

  17. Mete Tunç diyor ki:

    2013 Eylül’ünün son haftası. Tarihin Arka Odası programındaki konuk, Rıza Nur’un (ve bu arada eski başbakanlardan Hasan Saka’nın) İngilizler hesabına çalıştığını (Kabinedeki görüşmeler İngilizlere anında iletiliyormuş!), bunun belgesinin (‘ajan’ numarasının) falancanın (bir ingiliz) kitabında bulunduğunu söylüyor… Başka bir devletin hesabına çalışmanın tavsifi ‘vatan hainliği’dir. Böyle ciddi bir iddia için afaki, ‘sanal’ sözler yerine belge (Nasıl bir belgeyse!) ortaya konulmalı ve şüpheye yer bırakmayacak karineler belirtilmeliydi. Böyle yapılmamıştır (ve herhalde hiç yapılamayacaktır!). Program yöneticisi, R. Nur’un, kitabını ingiliz kütüphanesinde muhafaza etmesini ‘ajanlığının’ (sanki) işareti olarak gösteriyor. Masadaki tarihçi doçent, konuğun adını andığı ingiliz’in güvenirliğinin sorgulandığını ifade ediyor… ‘Ajan’lık suçlamasını, son zamanlarda, ‘diyorlarmış’ kabilinden işitmiştim. Rıza Nur homoluk, morfinmanlık, ruh hastalığı yanında bir de vatan hainliği ‘şerefine’ nail oldu!.. (‘Ajan’lık iddiası ‘çaresizliğinin’ Mustafa Kemal’e de ‘yakıştırılageldiği’ malumdur! Onun işgalci ingilizlerden ricacı olması ve ‘batı hayranlığı’ herhalde ajan olmasını gerektirmez. O aynı zamanda, ‘millici’dir, ‘tam bağımsızlıkçı’dır.) Konuk, (‘şöyleydi böyleydi’ demeyip, neyi yanlış-yalan yazıyorsa onları ifşa etmek yerine) sergilediği ‘Rıza Nur nefreti’nin yanı sıra, program yöneticisinin Atatürk’ün din hakkındaki görüşlerini, onun ‘el yazılı’ kayıtları ve yaşarken basılan bir kitaptan (Medeni Bilgiler, Afet İnan) örneklerle (ve bir konuşmasıyla ve anılarla) açıklamasına karşılık, bütün bunları telif edemeyip rahatsız olmuş, anlaşılmaz sözler sarf etmiş, üstelik ölüm anında ‘gelen meleğe’-Azrail’e- selam verdiğini söyleyebilmiş; Atatürk hakkında hem daha evvel yazdığı kitapları için hem de ‘belgeli biyografi’ yazabileceğine dair kuşku duyulmasına sebep olmuştur… “Hayat ve Hatıratım” eserinin “Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908 -1920)” ismiyle basılan cildinde, R. Nur, harbi umumi zamanında, Mısır’dayken, ingilizlerden para aldığını (ve nedenini) yazmıştır. Konuğun dermeyan ettiği ‘ajanlık numarası’ acaba buradan mı neşet etmektedir (İddia buradan kaynaklanıyorsa… İngilizlerden para alması, gerekçesi ne olursa olsun hatadır, fakat ajan idiği manasına gelmez…Yalnız konuk, ‘kabinedeki konuşmalar’ diyor. R. Nur Milli Mücadele’de bakanlık yapmıştır. Gerçi ‘gizli görüşmelerin icra edildiği-kararların alındığı ‘daraltılmış kabine’de yoktur ama..!)?! R. Nur’un eserinde ‘ingilizlerle içli dışlı’ insanlara, birinin ingiliz ajanı olduğuna dair tanıklığına, ‘ingiliz oyunlarına’ vs. dair isimler ve kesimler de bulunmaktadır!

    Notlar:
    -Yukarıda paragrafın bol tırnaklı ve parantezli olması tenkit edilebilir. Geniş bir yazı daha derli toplu olacaktı. Lakin içeriği zengindir ve sağlamdır…
    -Hala ‘Rıza Nur uzmanı’ eksikliği sürmekte, onun hakkındaki lafların garabetini anlatmak fakire düşmektedir…
    -Okumadıysanız, ‘Hayat ve Hatıratım’ı okuyunuz. Onu ‘bilmeden’, R. Nur hakkında söylenenlere-yazılanlara aldanmayınız, kanmayınız!
    -Atatürk’ten nefret eden (ve onun gibi ‘dinsiz’ olan) Rıza Nur da, (R. Nur’un nefretinden habersiz ölen) Mustafa Kemal de (hatalarıyla-sevaplarıyla) Milli Mücadele kahramanlarıdır, kurucu babalardır, vatanseverlerdir. ‘Ajan-majan’ değillerdir. Bu ve benzer laflar, ithamcıların ( ‘Düveli muazzama’yı putlaştırdıklarının ve kendilerini -uluslarını- değersizleştirdiklerinin farkında olmayanların!) biçareliğinden ve karakter düşüklüğünden kaynaklanan alçak zeka ürünü yalanlardır, palavralardır!..

  18. Mete Tunç diyor ki:

    Aynı zat bir ay şu kadar hafta sonra (9-10.11.2013) aynı programa tekrar arzı endam eyledi. Yönetici, bir seyirciden gelen ajanlık hakkındaki soruyu yöneltti. Misafir, Lozan görüşmeleri sırasında hazırlanan bir ingiliz belgesinde R. Nur’un Bolşeviklerden para aldığının kaydının bulunduğunu(!) söyleyerek söze başladı! Öyleyse aynı zamanda Rus ajanı mıydı!? Evvel çıktığı programda ifade ettiği kitapta R. Nur’un ismi geçmiyormuş! Ama yazarın onu kastettiği aşikarmış!.. R. Nur bunları duysa ‘innallahe maassabırin’ derdi!.. ‘Akademisyen’, ‘bu konuda bir makale yazmak şart oldu’ dedi. İddiasını ispat edecek bir veri sunamazsa, her türlü hakarete müstahak olacaktır!

    Not. Yukarıda R. Nur’un ingilizlerden para aldığı hususu geçmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında R. Nur Mısır’dadır. Şöyle yazıyor:

    “ … İngilizler birtakım Türkleri hafiye yazdılar, maaş verdiler. Bana da verdiler…
    … İtilafçılar jurnal vere vere beni de Divan-ı Harbe davet ettiler. Davaları ben İttihatçı imişim; büyük para ile isyan çıkarmak için Mısır’a gönderilmiş imişim… Divan-ı harbe vardık. İsticvap ettiler. Bir şey yok. Nihayet harp bitinceye kadar İngilizler aleyhine bir şey yapmayacağıma dair namusum üzerine söz istediler. Verdim. Sonra reis bana dedi ki: “Almanların mı İngilizlerin mi galip geldiğini istersin?” dedi. Bila tereddüt “Almanların galebesini isterim. Çünkü Türkiye onlarla talihini birleştirmiştir. Ben Türk’üm. Bundan dolayı beni tecziye ederseniz işte elinizdeyim.” dedim… ”
    (Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920))

    Bazıları para almayı reddetmiş. O da almamalıydı… Jurnal verdiğine dair bir ifadesi yok. Neticede, bu durum; ardından sarfettikleri ve başka yazdıkları ve kanıtlar dikkate alındığına, onun ‘ajan’ idiğine kifayet etmez.

    Milli Mücadele’nin başladığı haberini ağlayarak okur ve Türkiye’ye, İstanbul’a döner:

    “Ayasofya Meydanı hınca hınç dolu idi. Nakıye Hanım, ben, Hamdullah nutuk söyledik. Bu miting çok tehlikeli idi. Hiç kimse farkında değildi; benim içim oynuyordu. Birtakım canların gitmesine, fena akıbetlere sebep olabilirdi. Aynı zamanda millette hayat olduğunu göstermek, İtilâf devletleri üzerine lehimize bir tesir yapmak gibi menfaatleri de vardı. Bunun için yapıyorduk. Ben İngiliz politikasını tetkik etmiş bir adamım. Hint, bilhassa Mısır’da buraların tarihlerinin tetkiki sayesinde nasıl hareket ederler biliyorum. Hele Mısır’da vakaların birkaçında bulundum da. Böyle miting olursa âlâ, olmazsa İngilizler el altından yaptırırlar. Sonra kalabalığın arasına birkaç silâhlı adam korlar. Bunlar bir aralık silâh patlatırlar. Ahaliden de silâh atan olur. İngiliz askeri gelir; isyan bastırıyorum diye halkı kırar…
    (Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920))

    Bu R. Nur’a ‘ingiliz ajanı=vatan haini’ çamurunu atanın, attığı, dönüp, necaset haline gelerek yüzünde patlayacak gibi!

  19. Mete Tunç diyor ki:

    The Young Turks kitabının Biographical Appendix kısmında Feroz Ahmad, R. Nur için, “.. Banished from Turkey (1924) for antistate activities; allowed to return in 1938, after Atatürk’s death…” Neresini düzelteyim! Ve yazar, başka bir kitabından bahsetse de, Hayat ve Hatıratım’a atıf yapmaması, bu eseri bilmediğine işaret ediyor. The Young Turks’ün baskı tarihi 1969.

  20. Mete Tunç diyor ki:

    Ben teşekkür ederim, saygılar Hasan Doğan.

  21. Mete Tunç diyor ki:

    Sn. Deniz Mehtap,
    Sağolunuz…
    Doğrusu, sorunuzun cevabı benim için de bir muamma. Bir sahaf, elindeki üç ciltlik baskının sansürsüz idiğini söylemişti. Bilmiyorum. Kitabın, el yazması-eski yazı orijinali hali hazırda İngiltere’de. Güvenilir bir kurumca (İş bankası olabilir) (ve tabii ehil biri tarafından) çeviribaskısı (eski yazı -tıpkıbasım- ve çeviriyazı -sadeleştirmeden!- karşılıklı sayfalarda olursa en iyisi..) yapılmadıkça emin olamayacağım!
    Saygılarımla

  22. Ömer faruk diyor ki:

    Eserin orjinali elimde mevcut. Almak isteyen olursa iletişime geçebilir. 600 tl 05076974036

  23. Mete Tunç diyor ki:

    Orijinali derken, eski yazı (osmanlıca) orijinalini kastetmiyorsunuz, değil mi sn. ömer faruk?

  24. Ömer faruk diyor ki:

    Osmanlıca olan nüshaları zaten fransa da müze de. Türkiye de yayınlanmış ve sonra toplatilmis türkçe ilk baskısından bahsediyorum

  25. Ömer faruk diyor ki:

    Daha sonra bahsettigim ilk baskı üzerinde bazı bölümlerine sansür uygulayarak derlemeler şeklinde tekrar basıldı piyasa da mevcut ve fiyatı da cok uygun. Ayrıca ilk baskı yi suan için internette ve iletişime geçtiğim sahaflar da bulamadım.

  26. Mete Tunç diyor ki:

    Orijinali Fransa’da mı, İngiltere’de mi, her iki yerde de mevcut mu, başka bir nüshası var mı? Rıza Nur’a göre (?) birkaç kopya var.. Latinize ne derece sağlıklı, birebir yapılmış; eklemeler-çıkarmalar sözkonusu mu?.. Bunlardan emin değiliz. Orijinali-aslı ortaya çıkmadıktan, o haliyle yayınlanmadan (eski yazı-yeni yazı karşılıklı sayfalarda olacak şekilde) ne söylense boş!

  27. MarjinaL diyor ki:

    Hâtıratlar bizzât Dr. Rıza Nur tarafından Paris’de kaleme alınmış, orijinal nüshâlarını 4 büyük kütüphâneye şartlı olarak teslîm etmiştir. 1960 yılına kadar açılmamak suretiyle mühürlemiştir. Hatıralardan kazanç elde etmeye izin vermemektedir. Buna vârislerde dâhildir.Yukarıda biri yazmış… “600 TL” Bu ne şerefsizliktir ki! merhumun hâtıralarından maddi medet umar?

    Kitab, Türkiye’ye mikrofilm hâlinde gelmiş ve latinize edilerek 1967 yılında ALTINDAĞ YAYINEVİ tarafından basılmıştır. İlk baskıda sansür yoktur, malûm zât bâzı yerlerde ……………. olarak geçmektedir.

    İlk 2 cildin toplatılmasından sonra geriye kalan 2 cilt, sınırlı sayıda basılmıştır. Latinize baskısı British Museum’da ki kopyalardan çevrilmiştir. 1. ciltte el yazmalarının bâzı nüshâlarına yer verilmiştir.

    1967 ALTINDAĞ YAYINEVİ dışındaki basımlara itîbâr göstermeyin, alıntı yapıp görüş yazmayın. İnsanları yönlendirmek ne haddinizedir, hakîkat ortadadır.

    Hatıratın dilini basit bulanlar, Dr. Rıza Nur Türkçü bir şahsiyettir. Bir düzine ilmî kitabları vardır ki, doktorluktan siyasete kadar hayatı çok farklı mekanlarda geçmiştir, bu kadar ilmî bilginin üstüne tecrübeyle irfân sâhibi olmuştur (lügâta hâkimdir). 1. meclisdeki konuşmaları incelenebilir, aynı dildir.

    1. ciltteki takdime göre, latinize el yazmalarının kelime kelimesine çevrilmiştir, harf hatâlarına kadar aktarılmıştır. 1967’de Osmanlı Türkçesi bilen birinin dilini sorgulamak kimin haddinedir?

  28. Mete Tunç diyor ki:

    Sağolun Marjinal..
    “Malum zat”tan kastınız M. K. Atatürk’tür. Tarihi ideolojik olarak, tarihi şahsiyetleri ‘düşman-dost” diye değerlendirdiğiniz anlaşılıyor, yanlıştır…
    Hatıratta sadeleştirme yapıldığını düşünmüyorum; hatta, dediğiniz gibi hatalar (imla yanlışları ve cümle düşüklükleri) sözkonusu; düzeltilmemiş.. Sadece “çıkarma-ekleme” iddiasını dile getiriyorum. Madem mikrofilmi elimizde, veya güvenilir bir yayınevi tekrar alabilir, teklif ettiğim gibi orijinal (eski yazı) ve latinize (çeviriyazı) metinleri (orijinali gibi tek cilt halinde) birlikte basabilir. Böylece benim gibi eski yazıyı bilen, kelime hazinesi geniş olan ve üslup farklarını ayırtedebilenler ekleme-çıkarma yapılmadığından emin olur.
    Şu da var ki: Rıza Nur’un her yazdığını hakikat görmemek gerekir. 26-39 arasında Paris ve Kahire’dedir. Türkiye’yi basın ve görüştüğü kişiler yoluyla takip edebilmektedir… Eğer ekleme değilse, Zübeyde hanım (ve imaen Halide Edip) hakkındaki iftirayı itirazsız aktarması, tek başına, Rıza Nur isminde, maalesef büyük bir leke teşkil etmektedir.
    Saygılarımla.

  29. MarjinaL diyor ki:

    Şüphesiz, diktatör bir milletin dostu olamaz.

    Konuyu biraz daha açayım, ALTINDAĞ YAYINEVİ ve sahibi gosterilen “Dursun SATILMIŞOĞLU” düzmecedir. Gümrükten bile türlü oyunlar ile geçmiştir… 5816 numaralı kanun gereğince hâlâ orijinalleri yasaktır. Latinize Kadir MISIROĞLU’na aittir. Yetiştiği eski çevre ve hukuk tahsili yapmış birinin kelime eksikliği yahud çeviri hatası gibi şüphelere sokulmanın mânâsı yoktur.

    Hatıratta geçen davâ bahsi Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla örtüşmektedir. Mahkeme bile zâtın pederini saptayamamıştır…

    Zaten ilk baskının takdim kısmında hatıratların hissi duygularda içerebileceği hatırlatılıyor… Mühim olan, hakikatı ayıklayabilmek.

    Ayrıca tekrar etmiş olacağım, Rıza Nur milliyetçi bir şahıstır. Dilini Arapçaya pek yakın tutmamıştır… Meclis zabıtları ile sabittir. Arşivden konuşmalarına ulaşabilirsiniz.

    Yinede asıl metni istemekte haklısınız, lakin mikrofilmler hâlâ varmıdır bilmiyorum… Ödünç verilmişte olabilir. O.R. 12951 nu. ile British Museum’da kayıtlı olduğu belirtilmekte. Müzenin kataloğuna baktım, fakat hatıratları bulamadım. (İngiliz gizli servisinin kendi arşivine aldığına dair söylentiler mevcut.)

    Mahkeme meselesinde, aldığı-duyduğu bir olaydan bahsetmiştir. Sonuna şunu eklemiştir: “M.Kemal ……. degilse bile pederi hâlâ meçhuldur.” (aklımda kalan cümleyi naklettim, noksan olabilir) ki bu iftirâ değil şahsî fikirdir.

    Paris’e çıktığı zaman artık olayların içinden anlatamayacağını belirtir.

    ***

    Bence siz 1. baskıyı edinmeye çalışın, bu makâle ve fikirleriniz noksandır. Gelenlerde eksik ayrılmasın, içeriğide güncel tutun.

  30. rasim diyor ki:

    Dr.Riza Nur kisilik noksanligi olan bir isimdir.Klinik bir vakiadir.Hatiratlarinin 1960 yilinda yayinlanmasini istemesi bile onun gercekle uzaktan yakindan ilgisi olmayan bir takim karalamalari yazmis oldugunu gösterir.Cünkü 1960 yilinda ona aksini iddia edecek kimsenin hayatta olamayacagi bir tarihtir.Yani kimse itiraz edemeyecektir.Kadir Misiroglu’na gelince defalarca timarhanede tedavi görmüs azili bir hayalperestin tekidir.Kendini tarihci sanar ve Atatürk düsmanlari icin bulunmaz bir nimettir.Riza Nur hastalikli bir karakterdir.Kendinden bahsederken alcak daglari ben yarattim havasi vardir onda.Cumhuriyeti kuran da o’dur,Lozan’in kahramani o’dur yani kendinu begenme hastaligidir bu.Böyle yanlis adamlarin yanlis hatiralariyla Mustafa Kemal’i karalamak,Anasi babasi belli iken babasini mechul göstermek hazimsizliktir.Atatürk’ü seven milyonlara hakarettir.

  31. Mete Tunç diyor ki:

    Kadir Mısırlıoğlu, hakikat peşinde koşan, tarihe nesnel bakan, herhangi bir kesime muhabbeti olmayan insanlar için muteber biri değildir. Kitapları ideolojiktir, kin doludur, delile istinat etmez… Dolayısıyla Rıza Nur çeviriyazısında müdahil olması (ekleme-çıkarma yapması) ihtimali bühtan sayılmamalı. Keza, Atatürk’e karşı kullanılmak üzere Rıza Nur gibi, müslüman olmayan, agnostik bir kurucudan medet aranması ne yamandır, küçültücüdür!
    R. Nur hakkındaki iddialar (“deliliği”, “her şeyi kendisinin yaptığını söylediği”, “eşcinselliği”…), çoğu onu okumamış Atatürkçülerin malum tarzdaki karalamalarıdır.
    R. Nur, eğer ilave değilse Atatürk’ün annesi, babasının belli olmadığı ve Halide Edip hakkında yazdıkları yüzünden lekelidir… Dinci kesimin bu sözlerden hareketle, sırf Atatürk düşmanlıklarından, müslüman-dindar bir kadına yönelik sözlere itiraz etmemeleri, tersine bunu kullanmaları, fikirlerinin-görüşlerinin ve dahi inançlarının-ahlaklarının ne kadar çürük idiğinin bir tezahürüdür (Fakir “dinsiz-imansız” olmasına rağmen mezkur iftiradan, söyleyen-yazan ve onu kullananlardan tiksinir.).
    Hülasa, Atatürkçü ve İslamcı kesimler, onların fikirleri-görüşleri ifrat-tefrittir. İtibar etmeyiniz. Münhasıran Rıza Nur’un biyografisi elan yazılmamıştır; objektif, bağımsız, cesur müellif ve naşirlere ihtiyaç vardır.

  32. Temel Akbaş diyor ki:

    Sayın Mete Tunç yazınızda Rıza Nur’ un yakın tarihi anlamamız açısından tekrar değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişsiniz. Bu doğru bir tespittir lakin hatıratında yer alan ifadeler hatıratın yakın tarihe ışık tutmaktansa kin ve nefret kusmaktan öteye gitmemiştir. Atatürk’ün annesinin genel evde çalıştığından, eşcinsel olduğuna, evlatlığı ile ilİşkiye girdiğine hatta mum söndü yapıyor diyerek kız kardeşi ve annesi ile ilişkiye girdiğini ima ederek yüzlerce hakaret ve iftira söz konusudur. Karanlık kapılar ardında tarikat yapılarında bu hatırat kaynak olarak okutuluyor. Objektif olarak değerlendirilmesi söz konusu olamaz.

  33. Mete Tunç diyor ki:

    Sayın Temel Akbaş,
    R. Nur’un hatıratında bazı hezeyanlar var (mı?).
    Latinize hatıratta (okuduğum sansürlü halinde), sadece annesi ve Halid Edip hakkında imalarını okudum (‘Böyledir’ demiyor, dedikoduları naklediyor.). Bahsettiğiniz diğerleri orada yok. “Sansürsüz” baskıdaki (nakli) iftiraları bilmiyorum.
    Evvelce de belirttiğim gibi, güvenilir bir şahıs ve yayınevi tarafından tam bir çeviriyazı kitap çıkmadıkça bu yazılanlardan (ne kadarı ona aittir) emin olamıyorum.
    Lakin, böyle ifadeler kullanması muhtemel. Öyleyse, bunlar sadece yazanı küçültür, alçaltır. Bunları kullanan zikrettiğiniz kesim de, zelillikten nasiplerini alırlar. O kesimin “Allah’ları” iftiradır.
    Şunu bir kere daha vurgulamak gerekiyor: Alt alta yazsak mezkur hususlar, hacimli kitapta bir iki sayfa tutar, tutmaz… Kitapta, dönemin tarihi açısından çok değerli bilgiler, anılar sözkonusudur… Eleştirel biçimde ve kıyaslamayla tetkik edilmeli…
    Saygılarımla

  34. Arif Ertik diyor ki:

    İlk baskı kitapları edindiğim bu gün makalenizi okumam çok iyi oldu teşekkür ederim.

  35. Mete Tunç diyor ki:

    Ben teşekkür ederim Arif bey.
    Saygılar

Leave a Reply