BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Felsefi Fıkralar (Mete Tunç)

Giriş: “Felsefi fıkralar” ifadesi aşağıdakilerin çoğu için geçerli olmayıp daha ziyade arzu edileni yansıtan bir başlık… Özellikle felsefi (zeka ürünü/zekice, fikir veren, ufuk açıcı, analizci, öğretici, sorgulatıcı…) fıkraları, öğrendikçe buraya ekleyeceğim. Site üyesi arkadaşların bu minvâldeki fıkralarla katkıda bulunmalarını beklerim.
~~~~~~~~~
1. Hiç

Kadı huzuruna çıkarılan Bektaşi ile kadı arasında şöyle bir konuşma geçmiş:
“Baba erenler, koskoca adamsın. Böyle yaşamayı bırakıp kendine bir düzen kurmalısın.”
“Nasıl, kadı efendi?”
“Beni örnek al. Okudum, çalıştım; kadı oldum…”
“Sonra ne olacaksın kadı efendi?”
“Daha çalışırsam başkadı olabilirim, mesela.”
“Sonra?”
“Daha çok çabalarsam vezirlik payesine ulaşabilirim.”
“Sonra?”
“Daha da çok gayret edersem şeyhülislamlığa yükselebilirim.”
“Peki sonra?”
“Veziriazam bile olabilirim.”
“Ya sonra?”
“Hiç. O kadar.”
“Tamam işte kadı efendi. Ben, senin büyük çabalar harcadıktan sonra yine de bir ihtimal ulaşabileceğin yerdeyim. Yani ‘hiç’im. Dolayısıyla uğraşmama, düzenimi değiştirmeme gerek yok.”
***
2. Rekat ve değnek

Osmanlı dönemi. Bir ramazan ayı. İki Bektaşi demlenecek yer bulamayınca mezarlığa gitmişler ama orada bile görülüp yakalanmışlar… Karakolda, soracağımız soruları bilirseniz falakadan kurtulursunuz, denilmiş kendilerine. Sabah namazının kaç rekat olduğu sual edilmiş önce. Beş rekattır, cevabı üzerine, dörder değnek yemişler ayak tabanlarına. Öğle namazının yedi rekat olduğu yanıtlarına karşılık onar değnek… Yatsı namazı için onüçer değnek… Artık gidebileceklerini söylemiş görevliler. Ayakları üzerine basamayıp sürünerek binadan çıkarlarken biri, şurada az oturup dinlenelim, deyince öteki telaşla, ne oturması, yürü çabuk, teraviyi unuttular teraviyi, hatırlarına gelmeden kaçalım buradan, demiş.
***
3. Ramazan gider, gelir…

Bektaşi’yi ramazanda bir tavuk dolması yerken yakalamışlar:
– Saçından sakalından utan, demişler, herkes oruç tutarken, sen burada tıkanıp duruyorsun.
Bektaşi Babası başını kaldırmış:
– Ramazan gider, yine gelir, demiş; ama Baba erenler bir gitti mi, bir daha zor gelir…
(Çetin Altan’ın köşesinden)
***
4. Tarikat giriş şartları

Adamın biri tarikata girmek isteyince, şeyh efendi, “Şartlarım var!” demiş ve sıralamış: “Altı ay içki, sigara, kadın yok…” Adam kabul etmiş. Sürenin dolmasına az kala gariban, mahalledeki alışveriş merkezine girmiş. Gözü, önünde yürüyen dar etekli güzel kadının kalçasına takılmış. Tam bu sırada kadın elindeki elmalardan birini yere düşürmüş. Sonra dizlerini bükmeden öne doğru eğilmiş. Ne olduysa, işte o anda olmuş… Aradan birkaç hafta geçmiş. Meraklı bir arkadaşı sormuş: “Yahu senin bir tarikat işin vardı, oldu mu, girebildin mi? Bizimki yanıt vermiş: “Hayır giremedim, o bir şey değil şimdi bizim oradaki alışveriş merkezine de giremiyorum.
(Fıkrayı, bilmediğim bir tarihte, Melih Aşık’ın köşesinden aldığımı hatırlıyorum.)
***
5. Kriko-Mercedes

Temel barda bir Almanla tartışıyor ve sonunda, “Çık dışarı!” diyor. Beş dakika geçmeden Alman onu yaka paça, poposunu tekmeleyerek bara sokuyor. Temel, kan-revan içinde, acıyla inliyor. Alman, kasılarak, “Kung-fu, Kore.” diyor. Ertesi gün yine tartışma, dışarıya çıkma. Temel’in bara sokuluşu. Hali önceki günden farklı değil. Elbiseleri paramparça, burnu kırılmış… Alman, gururla, “Tekvando, Japonya.” diyor. Üçüncü gün yine tartışma ve Temel’in kavga isteği… Hayret, bu kez önde Alman, arkada onu tekmeleyen Temel. Alman, Temel’in ilk iki günkü durumuna benzer halde: Kanlı ve paramparça. Temel, Kemal Sunal’inkine benzer bir kasıntılı yürüyüşle barın ortasına geliyor. Meraklı bakışları daha fazla bekletmiyor: “Kriko, Mercedes.”
***
6. Kalpazanlar

Kalpazanlar para basmış fakat 20 bin yerine 18 binlik banknotlar çıkarmışlar. Ne yapacağız, diye kara kara düşünürken, birinin aklına, halkı saftır, diyerek Karadeniz bölgesine gitme fikri gelmiş. Yola çıkmışlar… Bölgeye gelince ilk önce bir köye rastlamışlar. Köyün bakkalından başlamayı düşünmüşler paraları dönüştürmeyi. Bakkala girip, uzatmışlar parayı; bunu bozar mısın, demişler bakkala. Bakkal bakmış, 18 binlik kağıt para. Tabii, demiş; neden olmasın, yalnız nasıl olsun, iki tane 9 binlik mi, üç tane 6 binlik mi?!
***
7. Speed limit

Temel Amerika’da otoyolda 100 mil/saat hızla giderken bir levha görmüş: ‘Speed Limit 80 mil’. Hemen azaltmış hızını. Bir süre sonra bir levha daha: ‘Speed Limit 60 mil’. ‘Bir bildikleri vardır bu Amerikalıların’ diye düşünüp hızını yine düşürmüş… Belli periyotlarla benzer levhalara rastlamış yol boyunca. ‘Speed Limit 40 mil… Speed Limit 10 mil’… Yol kenarında bisikletlilere rastlamış; artık onlar bile Temel’i geçiyorlarmış. Hatta kros yapanlardan dahi onu geçenler oluyormuş… Az ileride son bir levha görmüş Temel: ‘Welcome to Speed Limit’.
***
8. Devekuşu

Temel devekuşu avına çıkmış… Devekuşunu görünce tüfeğini onun başına doğrultmuş. O sırada devekuşu da Temel’i görmüş ve hemen başını kuma gömmüş… Temel şaşkınlıkla, çevreye bakınmış ve nereye gitti bu kuş, demiş!..
***
9. Golf

Dursun, Hüsnü ve Temel’e golf oynamayı teklif etmiş. Oyunu bilmeyen arkadaşlarına, önce gerekli malzemelerin isimlerini söylemiş: Sopa, top ve delik. Ve, bende sopa var, demiş Dursun. Hüsnü atılmış, bende de top var. Temel, bende delik yok, oynamıyorum deyip hemen oradan ayrılmış.
***
10. Fadime ve at

Temel, Dursun’a, eşin Fadime çok şişmanladı, ata bindir de zayıflasın, demiş. Dursun, Temel’in dediğini yapmış. Bir hafta sonra Temel sormuş, Fadime zayıfladı mı diye. Dursun, yok hiç zayıflayamadı, ama at 5 kilo verdi, demiş! (Oflu Ali’den)
***
11. Maymun avcısı Temel

Temel meşhur bir. maymun avcısıymış. Bir grup hemşerisiyle maymun avı için Hindistan’a giderlerken, arkadaşlarının, “Maymun yakalamaktaki ününü biliyoruz; ancak bunun sırrı, yöntemi nedir?” sorusunu “Safaride görürsünüz, anlatmakla olmaz.” diye yanıtlamış… Temel’in erkek kurt köpekleri Joe, William, Rafael, Avarel önde insanlar arkada, ormana girmişler, av başlamış… Küçük dişi bir maymunu Temel küçük bir taş ile düşürmüş. Joe’ya “git ve yakala” emrini vermiş. Joe, çapkın bir köpekmiş; dişi maymuna, onu oyunlarıyla iyice bitkin düşürdükten sonra resmen tecavüz etmiş. Temel maymunu özenle kucaklayıp kafese yerleştirmiş… Temel gördüğü birkaç erkek maymunu düşürmemiş. Dişi bir maymuna rastlayınca, onu biraz uğraşarak düşürmüş, William’a seslenmiş, “git ve yakala”. William Joe’dan daha azgınmış!.. Temel sıradaki dişi maymunu daha büyük bir taş ile düşürebilmiş. Rafael’e gerekli komutu vermiş. Onun acımasız oyunlarını ve vahşice tecavüzünü içleri sızlayarak izledikten sonra zavallı, mazlum dişi maymunlardan üçüncüsünü de kafese kapatmışlar… Büyükçe bir dişi maymuna tesadüf etmişler. Attığı küçüklü büyüklü taşlar maymunu ağaçtan indirmeye yetmeyince Temel ağaca çıkmaya karar vermiş. Oradan da taş atmış ama nafile. Hatta maymun onun attığı taşları yakalayıp iade ediyormuş. Bizzat yanına gidip, mücadele ederek indirmeye karar vermiş. Fakat, maymunun yerine kendisinin düşme ihtimalini, maymun yakalama sırasının en iri, en aptal ve en azgın köpek olan Avarel’e geldiğiyle birlikte düşününce… Temel arkadaşlarına seslenmiş: Maymunu düşürürsem sorun yok, Avarel onu halleder. Ama maymun beni düşürürse, maymunu değil Avarel’i vurun!
***
12. Çadır

Temel ve İdris dağ gezisine çıkarlar.
Dağa tırmanmadan önce kasabadan giyecek, yiyecek, çadır vs. alırlar.
Akşam olur. Bütün gün yürümüşler, tırmanmışlardır.
Yatıp uyumaya karar verirler…
Vakit gece yarısını geçmektedir.
İdris Temel’i dürter, ula Temel yukarı bak, ne görüyorsun der.
Temel uykulu gözler ve bir sesle, yıldızları görüyorum diye cevap verir.
Bundan sonra ikisi arasında, İdris’in giderek daha sert ve sinirli tonla sorular yönelttiği şu diyalog geçer:
İdris: Bu sana ne ifade ediyor?
Temel: Yıldızların buradan daha çok sayıda ve canlı göründüğünü…
İdris: Başka?!
Temel: Yarın havanın açık olacağını…
İdris: Başka?!
Temel: Tanrının ikimizi bu dağda yatırıp eserlerini seyrettirdiğini…
İdris: Hayır!
Temel: Ha! Fadime ile buna benzer bir gecede… Bildim mi?
İdris: Çadırı götürmüşler lan, çadırı!
***
13. Yanık parmak ve Yattara

Dursun işaret parmağını yakmış. Feryat figan halde. Fadime onu hastaneye götürmüş. Muayeneyi beklerken Dursun’un sürekli inlemesine sinirlenen Fadime, benim her gün oram buram yanıyor, bak parmaklarıma ne haldeler, senin parmağının ucu yandı, ne kadar bağırıyorsun, demiş. Dursun, öyle deme, insanın neresi acıyorsa canı oradadır, deyip “uy anam, vay parmağım” diye feryatlarını sürdürmüş. O sırada hastaneye Trabzonsporlu Yattara, futbolculara has rahat tavırlarla girmiş. Fadime onu görünce; sen parmağının ucu yandı diye etrafı velveleye veriyorsun, bak şu adama, her yanı yanmış, güle oynaya geliyor, demiş!.. (Oflu Ali’den)
***
14. Tünel

Mısır’da, Nil nehrinin altından tünel açılacakmış. İhaleye çıkılmış… İngiliz firması, nehrin iki kıyısından gireriz, ortasına geldiğimizde iki tüneli arasında en fazla 10 metre mesafe olur, küçük bir işlemle birleştiririz, demiş. Fransız firması, tünel çapını daha büyük yaptığımızdan ortaya geldiğimizde en çok 5 metrelik hata olur, demiş. Türk firmasının sözcüsü İdris, biz de iki kıyıdan gireriz, iki tünel ortada buluşur, buluşur; buluşamaz, iki tüneliniz olur, demiş!
***
15. İsim değiştirme

Bir adam ismini değiştirmek için mahkemeye başvurmuş… Hakim, yaşlı ve kulağı az duyan biriymiş. Dosyayı karıştırmış, adamın adını bulamayınca sormuş, ismini değiştirmek istiyormuşsun; ismin nedir? Alper Döt, yakınlarım bana döt Alper derler efendim, demiş adam. Hakim anlayamamış, daha yüksek sesle söylemesini istemiş ismini. Adam hakimin kulağının ağır işittiğini anlamış ve yukarıdakileri yüksek sesle söylemiş. Mübaşir yere düşmüş! Yazıcı kız, önündeki dosyayı devirmiş… Hakim, peki evladım, anlıyorum, değiştirebilirsin. Yeni isminin ne olmasını istiyorsun, diye sorunca, adam, sevinçle haykırmış, Eralp Döt olmasını istiyorum hakim bey!..
***
16. Oflu Ali ve cepçi

Metroda, vagondayım. Cebimde bir el hisseder hissetmez o eli yakaladım. Düşündüm: Bu cepçiyi etkisiz hale getirip polise teslim etsem, bir sürü işlem… Cezasını döverek vermeye kalksam onun da bana vurma, bana zarar verme, sonuçta karizmayı çizdirme ihtimali var. O halde… Elini yakaladığım kişiye, ya kardeşim, aynı meslekteniz, insan dayısına böyle şey yapar mı, dedim! (Oflu Ali’den) (Bu fıkrayı kendime uyarladığımda, eli yakaladığımda, acaba kendi elimi mi yakaladım diye düşünüp tutacaktaki elimin orada olup olmadığına bakıyorum!)
***
17. Hoca ve katır

[Nasrettin] Hoca merhum kendini mahir süvari addedermiş, haşarı bir katıra binmiş, fakat bakmış ki, hayvanın başını bir türlü istediği cihete çeviremiyor, “Nereye efendi?” diye o sırada kendine sual soran ahbabına dönmüş “Katırın istediği yere!” demiş. (Refik Halid Karay, Kirpinin Dedikleri)
***
18. Serbest piyasada alışveriş

… “Kaça bu eşek?”
“Bin lira!”
“Aldım gitti, ver elini helalleşelim!”
Birkaç kişi alıcının kulağına fısıldamış:
“Yahu görmüyor musun, bu eşek topal; onun için ucuza verdi!”
[Alıcı:]
“O eşek topal değil, tırnağının arasında taş kaçmış, topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!” [demiş.]
Eşeğe satana koşmuşlar:
“Yahu bu topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş:
“Eşek topal olmasına topal da, öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar:
“Yahu senin eşek gerçekten toplamış, taşı o koymuş. Seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış:
“Vay namussuz; eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı!”
(Hasan Pulur’un köşesinden)
***
19. Koyun

Üfürükçü, bir kadını onu rahatsız eden cinlerden kurtarmak için evine gitmiş. Tas içindeki su, onlara, cin sorununu halletmek uğruna, ne yapmaları gerektiğini söylüyormuş… İkisi de çırılçıplak kalmışlar. Sarılmaları gerekmiş, sarılmışlar. Tam o sırada kapı çalmış. Gelen, kadının avcı sevgilisiymiş. Üfürükçü büyükçe bir koyun postunun içine saklanmış. Kadın kapıyı açmış. Avcı, sevgilisini çırılçıplak görünce onunla hemen yatmak istemiş. Kadın kabul etmemiş. Adam kızmış. Ben de gider şu koyunla yaparım demiş… Üfürükçü, üzerindeki ağırlığın ve bir tarafındaki rahatsız edici baskının tahammül derecesini aşması üzerine bağırmaya başlamış: Yap-me, yap-mee, yap-me-e-e-e!
***
20. –ese, -kee

An American and a Japanese were sitting on the plane on the way to
Los Angeles. The American turned to the Japanese and asked, “What kind
-ese are you?” The Japanese, confused, replied, “Sorry but I don’t
understand what you mean.” The American repeated, “What kind of
-ese are you?” Again, the Japanese was confused over the question. The
American, now irritated, then yelled, “What kind of -ese are
you… Chinese, Japanese, Vietnamese!?” The Japanese then replied
calmly, “Oh, I am a Japanese.”
A while later the Japanese turned to the American and asked “What
kind of -kee are you?” The American, frustrated, yelled, “What do
you mean what kind of -kee am I?!” The Japanese said, “Are you Yankee,
donkee, or monkee?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29105, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

59 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    Bedbin-nikbin

    Nasrettin Hoca eşeğini kaybetmiş, türkü söyleyerek ararmış. Bir bedbin adam bu hale şaşmış. “Eşeğini kaybeden türkü söyler mi?” diye itiraz edince, hoca, “Şu dağ ardında ümidin kaldı; orada da bulamazsam seyret sen bendeki figanı!” demiş…
    (Refik Halid Karay, Bir Avuç Saçma)

  2. Mete Tunç diyor ki:

    Nafile işler

    Dördüncü Murat’a bir adam gelmiş. Hüner göstereceğim demiş. Yere bir çuvaldız dikmiş. On adım ötede, elinde ardından ince bir iplik sarkan ince bir dikiş iğnesi ile durmuş. Gözlerini kısmış. Birkaç kez atar gibi yaptıktan sonra, iğneyi çuvaldıza doğru fırlatmış. İğne, peşinden ipliği de götürerek havada uçmuş ve çuvaldızın deliğinden geçmiş.
    Hayret nidaları sustuktan sonra padişah hazinedarına dönmüş, “Verin şu kuluma [?] 500 altın”; sonra bostancıbaşına dönmüş, “Yıkın falakaya, vurun 500 değnek” diye emretmiş. Adamın gözleri büyümüş, “Padişahım,” demiş, “500 altını anladık da 500 değnek ne oluyor?” Dördüncü Murat da demiş ki, “500 altın, böyle başka kimsenin başaramayacağı bir işi başardığın için. 500 değnek de, vaktini ve emeğini böyle faydasız bir işe harcadığın için.”
    (İbrahim Semiz’in “Görelilik Kuramları” kitabından)

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Hastane-Muayenehane

    Şişman mı şişman bir obez adam, ünlü bir doktorum muayenehanesine gitmiş:
    – Doktor, demiş: bir an önce zayıflamak istiyorum, ne yapmamı önerirsiniz?
    Doktor, özel bir hap vermiş kendisine ve:
    – Her akşam bu haptan 1 tane alınız, demiş; 1 hafta sonunda tüm fazla kilolarınızdan kurtulursunuz bu hap sayesinde.
    Hapı ilk kullandığı gece, uyur uyumaz rüya görmeye başlamış adam.
    Bir sarayın harem dairesi, çevresinde onlarca cariye; sabaha dek bir o cariyeyle, bir bu cariyeyle…
    Sabahleyin kan ter içinde uyanmış adam.
    1 hafta boyunca da her hafta aynı rüyayı görmüş ve hafta sonunda tığ gibi olmuş zayıflaya zayıflaya.
    Epey bir zaman sonra, vaktiyle kendisinin de olduğu gibi, çok şişman bir arkadaşına rastlamış ve anlatmış ona da nasıl zayıfladığını.
    Arkadaşı, hemen almış doktorum adresini [ismini] ve çalıştığı hastaneye koşmuş.
    Doktor ona da vermiş aynı [?] özel haptan.
    Ve adam ilk gece rüyasında kendini yine bir sarayda görmüş. Ama çevresinde cariyeler yerine, iri yarı zenciler varmış ve bir yakalarlarsa adamı fena yaparlarmış…
    Adam başlamış zencilerden kaçmaya sarayın içinde…
    3 gece hep aynı rüya…
    Adam zayıflamasına zayıflamaya başlamış ama, artık dayanamadığı için doktora telefon etmiş:
    – Neden arkadaşımla benim rüyalarım bu kadar farklı oldu? O cariyeler sayesinde zayıflarken; ben, iri yarı zencilerden sürekli kaçmak zorunda kalarak zayıflamaktayım.
    Doktor, biraz düşündükten sonra:
    – Siz, demiş; hastaneye mi gelmiştiniz, muayenehaneye mi?
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  4. Mete Tunç diyor ki:

    Çete ve devlet

    Hukuk fakültesi mezuniyet sınavında, şöyle bir soru gelmiş:
    – Bazı ülkelerde “devlet” mi çeteleşiyor, yoksa çeteler mi “Devlet”leşiyor?
    Öğrencilerden biri de, sınav sorusuna şu yanıtı yazmış:
    – Bazı ülkelerde ne “devlet” çeteleşiyor, ne de çeteler “devlet”leşiyor. Sadece çetelere “Devlet” adı veriliyor.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  5. Mete Tunç diyor ki:

    Ölüm haberi

    Eski Türk beylerinden birinin gözü gibi sevdiği cins bir atı varmış, kâhyasına tembih etmiş: “Kim gelir de bana bu at öldü derse boynunu vururum!” Vurur mu vurur… Aksi gibi at da bir gün mürd oluvermiş. Eyvah! Gidip de Bey’e haber vermek kimin haddi? Seyisler, kâhya, harem ve selamlık halı birbirine girer, ne yapacaklarını bilmezlermiş. O esnada Bey’in nedimi meydana atılmış; “Siz işi bana bırakınız!” demiş ve huzura çıkmış.
    “Efendi, diye başlamış, o pek sevdiğiniz at yok mu, ona bugünlerde bir acayip hal ârız oldu: Ne yiyor, ne içiyor, ne duruyor, ne görüyor, ne işitiyor, ne nefes alıyor, uzanmış, biteviye yatıyor!”
    “Be herif ‘at öldü!’ desene…”
    “Aman efendimiz, bunu ben demedim, siz dediniz!”
    (Guguklu Saat, Refik Halid Karay/Anonim)

  6. Mete Tunç diyor ki:

    Yumurta

    Hz. Davut’a hayvanlar dertlerini anlatıyorlar. Tavuk geliyor. Davut, senin derdin ne olabilir ki, diye soruyor. Tavuk, her gün yumurtlamak kolay mı sanıyorsunuz, ya yumurtanın boyutlarını küçültün ya da bu .ötü büyütün, diyor. *
    (Nihat Genç/Anonim)
    * Niye Tanrı’ya değil de Davut’a dert yanıyorlar, anlayamadım(?)

  7. Mete Tunç diyor ki:

    Savaş

    Harp… Nasrettin Hoca’nın at üstünde, kavut denilen şekerli unu yemesi gibi bir şeydir, ağzına atmadan çoğunu yel kapıp götürür. Hocayı bu halde görenler sormuşlar: “Ne yiyorsun?”, “Bu gidişle hiç!” demiş.
    (Tanrı’ya Şikayet, Refik Halid Karay/Anonim)

  8. Mete Tunç diyor ki:

    İki Sinagog

    Gemi okyanusun tam ortasında fırtınaya yakalanıp batıyor. Dindar Yahudi kendisi ıssız bir adada buluyor. Yaptığı ilk iş bir tanesi ibadet ettiği, ötekiyse ibadet etmeyi reddettiği sinagog olmak üzere iki sinagog inşa etmek oluyor.
    (Tanrının Öyküsü, Robert Winston)

  9. Mete Tunç diyor ki:

    Gök gürültüsü ve sağanak
    Filozof Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokrates’e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiçbir tepki göstermiyor, bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates: “Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum” demiş.

    Davetiye ve oyun
    Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. B. Shaw, oyununun ilk gecesinde, oyuna Churchill’i davet etmiş ve iki davetiyeye de bir pusula iliştirmiş: “Size iki davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa.” Churchill lafın altında kalır mı, hemen cevap göndermiş: “Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece oynarsa.”

    Vakit nakittir
    Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. talebesi: “İyi ama ben çok az bir parasına oynuyordum” diye itiraz edecek olunca Eflatun cevap vermiş: “Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.”

    Zengin ve Diyojen
    Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir… Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: “Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem” der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin su karşılığı verir: “Ben çekilirim!”

    Servete tapma
    Meşhur bir filozofa: “Servet ayaklarınızın altında olduğu halde
    neden bu kadar fakirsiniz? diye sorulduğunda: “Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan” demiş.

    Akıl vergisi
    Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui’ye: “Majesteleri,” demiş, “Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek: “Hakikatten enteresan bir fikir; bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum” cevabını vermiş.

    Galile’nin kulağı
    Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile’ye hasımlarından biri: “Efendim,” demiş, “Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi? Galile: “Doğru, demiş, ”Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?”

    Baytar Akif
    Bir toplantıda bir genç Mehmet Akif’i küçük düşürmek için: “Affedersiniz, siz veteriner misiniz?”demiş. M. Akif hiç istifini bozmadan su cevabı vermiş: “Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

    Yavuz ve sır
    Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı
    yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: “Sen sır saklamayı bilir misin?” diye sormuş. Vezir: “Evet hünkarım, bilirim” dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış: “Ben de bilirim.”

    Alparslan ve bağıllık
    Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla: “300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor” der. Alparslan hiç önemsemeyerek söyle cevap verir: “Biz de onlara yaklaşıyoruz.”

    Şans
    Bir filozofa sormuşlar: “Şansa inanır mısınız?” Filozof: “Evet, yoksa
    sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım?!”

    Not. Yukarıdaki, (başlıkları bana ait) fıkraları nereden aldığımı derhatır etmiyorum; o nedenle kaynağını yazamıyorum; affola.

  10. Mete Tunç diyor ki:

    Katılım
    Mustafa Kemal Erzurum’a geldiğinde dedem, “Mustafa! Benim rütbem senin rütbenden büyük. O nedenle senin emrine girmeyeceğim!” demiş. Buna M. Kemal’in cevabı ne olmuş?.. “Girmezsen girme!”
    (Kazım Karabekir’in güya “emrinizdeyim” sözüne nazireyle uydurduğum bir fıkra. Baba-dedem K. Karabekir’in kolordusunda yazıcı onbaşı idi. M. T.)

  11. Mete Tunç diyor ki:

    Tavuk-yumurta
    – Hocam; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?
    – Tavuktan yumurta çıkar, yumurtadan da tavuk çıkar, oğlum. Aslında civciv çıkar. Tavuk olursa erkek tavukla, yani horozla işi pişirirler ve yumurtlar. Böyle sürer gider.
    – Peki hocam, ters süreci nasıl açıklayabiliriz?
    – Nasıl yani?
    – Yani filmi geri sararsak… O zaman, tavuk, yani civciv yumurtaya, yumurta da tavuğun şeyine girmez mi?..
    – Öhö, öhö… Eee?
    – Bu durumda ‘çıkmak’ değil ‘girmek’ sözkonusudur. Öyleyse, soruyu, ‘tavuk mu yumurtaya, yumurta mı tavuğa girer’ şeklinde değiştirmemiz gerekir; değil mi?
    – (içinden) ‘Eşşolueşşek! Bari filmi ileri-geri oynatmak aklına gelmese.’
    (‘Mete Tunç’)

  12. Mete Tunç diyor ki:

    Amerikalı ünlü TV şovmeni Davit Lettearman’dan gece yarısı şakası: İyi haber, Hüsnü Mübarek görevinden ayrılabilir! Kötü haber, yerine aptal oğlu Hüsnü W. Mübarek geçebilir…”
    (Melih Aşık’ın köşesinden)

  13. Mete Tunç diyor ki:

    20 yaşındaki kadın “futbol topu” gibidir, 22 kişi peşinde koşar.
    30 yaşında “basketbol topudur”, peşinde 10 kişi koşar.
    40 yaşında “golf topudur”; koşan 1 kişidir peşinden.
    50 yaşında “ping pong topudur”, 2 kişi birbirine atar.
    60 yaşında “voleybol topudur”, kimse tutmak istemez.
    70 yaşında “yakar toptur”, herkes kaçar.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  14. Mete Tunç diyor ki:

    Nasrettin hoca o kadar aşure yemiş ki çatlayacak. Hekimin, hoca efendi bir kaşık badem yağı için, önerisine hoca, bir kaşık yer olsa yine aşure yerim, diye karşılık vermiş.
    (TV’de İlber Ortaylı’dan duydum)

  15. Mete Tunç diyor ki:

    Lider ve deliler

    Bir parti lideri… akıl hastanesini ziyarete gitmiş. Lideri görünce alkıştan kırıp geçirmişler ortalığı akıl hastaları… Sadece biri, bir köşede kollarını bağlamış; sessiz sedasız, hareketsiz duruyormuş. Liderin dikkatini çekmiş o hareketsiz duran kişi ve yanına gitmiş kendisinin:
    “Neden bu kadar sessiz sedasız duruyorsun sen, demiş; bak arkadaşların nasıl coşkulu, sevinçli. Sen de katılsana onlara… Bir kıyıda, sessiz sedasız duran kişi:
    -Başkanım, demiş; ben hasta bakıcıyım, deli değil.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)
    ***
    Sarkozy’nin falı

    Hikaye bu ya… Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy fazlıya gider, geleceğini sorar… Falcı gözlerini yumar, geleceğe yoğunlaşır…
    – Siz büyük bir caddeden üzeri açık araba ile geçerken halkın yaptığı tezahüratı görüyorum.
    Sarkozy sırıtır ve sorar:
    – Peki, halk memnun mu gözüküyor?
    – Evet, her zamanki gibi…
    – Halk arabanın etrafından koşturuyor mu?
    – Evet, arabanın etrafında deliler gibi koşturuyorlar., polis yolu açmakta zorlanıyor.
    – İnsanlar bayrak taşıyorlar mı?
    – Evet, hem Fransa bayrağı hem de ümit ve güzel bir gelecek vadeden pankartlar taşıyorlar.
    – Peki, ben bu hareketlere nasıl bir tavır gösteriyorum?
    – Bunu göremiyorum.
    – Niçin?
    – Çünkü tabutun kapağı kapalı!!!
    (Melih Aşık’ın köşesinden, Milliyet)

  16. Mete Tunç diyor ki:

    “Öp babanın elini!”

    Eskiden -bugünkünden başka şekilde- bir kul alım satımı hüküm sürdüğü sırada, zevkine düşkün yaşlı bir zat, ikide bir, esir pazarına gider, en seçme güzellerden bir tanesini alıp beraberinde eve döner ve akşam işinden avdet eden genç oğlunu işaret ederek taze halayığa:
    “Öp kardeşinin elini!” dermiş.
    Zavallı genç, karşısına dizilen bu sayısı tükenmez nazenin kardeşlere, yetişemeden kardeş oluverdikleri için sataşmaya cesaret edemezmiş.
    Bir gün efendi baba, yeni satın aldığı halayığı, nasılsa, kendinden evvel pazardan eve yollamış. Genç, hüsnü tesadüf evde bulunuyormuş, fırsatı kaçırmamış ve biraz sonra kapı çalınıp da aksakallı peder, çehresinde neşe, ziyafete hazır, içeri girince hemen halayığı öne sürmüş ve ona şu emri vermiş:
    “Öp babanın elini!”
    (Sakın Aldanma, İnanma, Kanma, Refik Halid Karay)

  17. Mete Tunç diyor ki:

    Şınav

    Temel reis, bir sabah parkta yürürken bir adam görmüş.
    Adam yerde, kollarını üstünde bir yatıp bir kalkarak, “şınav” çekiyormuş.
    Temel adama yaklaşmış; bir sağına geçip bakmış, bir soluna geçip bakmış, bir arkasına geçip bakmış.
    Sonra da adamın sırtına dokunmuş:
    – Hey hemşeruuum, demiş; demiş; karu çoktan kaçmuş altundan, boşuna yorma kendinu…
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  18. Mete Tunç diyor ki:

    Çatı ve Zikir

    [Hoca]… Seyahatte iken bir tekkeye misafir olmuş. Fakat bakmış ki, yattığı odanın tavanından ve kirişlerin arasından korkunç çatırtılar işitiliyor. Hemen şeyhi bulmuş:
    “Efendi,” demiş. “Bu çatı, galiba bakımsızlıktan çökecek…”
    Şeyh, işi mugalataya vurmuş:
    “İşittiğin sesler tehlil, teşbih sesleridir. Sade biz değil, tekkemiz de sabaha kadar zikirle meşgul olur.”
    “İşte ben de sonunda sizin gibi vecde gelip secdeye kapanmasından korkuyorum a!”
    (Sakın Aldanma, İnanma, Kanma, Refik Halid Karay)

  19. Mete Tunç diyor ki:

    Şenlikli Köy

    Merkep, horoz, köpek toplanmışlar; baş başa vermişler; bu böyle olmaz, bir yer beğenelim, orayı şenletelim, şunu, bunu toplayalım, köy kuralım demişler. Horoz ötecek, köpek havlayacak, merkep anıracak, dağlar, dereler sesleriyle şenlenecek ve bunu duyan gelecek, onlara iltihak edecek… Muvafakat hasıl olmuş, bir orman kenarı seçilmiş, hazırlanmışlar. Derken bir tilki görünmüş; horoz, misafir geldi manasında bir ötünce merkep koşup bir çifte atmış, köpek öteden yetişip kuyruğundan kapmış, bir kıyamettir kopmuş… Tilki vartayı atlatınca uzaktan sormuş:
    “Siz buraya ne yapmak için toplandınız?”
    “Dağı şenlendireceğiz!” demişler.
    “Sizde bu huy varken güç şenlendirirsiniz demiş [tilki]…
    (Sakın Aldanma, İnanma, Kanma, Refik Halid Karay)

  20. Mete Tunç diyor ki:

    Yanlışlar ve Bıçak

    … [Nasrettin] hoca, softalığı zamanında, cübbesinin altınca kocaman bir bıçakla yakalanmış; subaşının karşısına çıkarmışlar, herif ateş püskürerek:
    “Bu ne?” demiş. “Medrese talebesinin üzerinde bıçak ne geziyor?”
    “Kitaplarımızda yanlışlar olur da onunla hakkeder, düzeltirim.”
    “Kitap yanlışı bu kadar büyük bıçakla mı düzeltilir?”
    “Aman efendim, öyle yanlışlar var ki, bu bile az gelir!”
    (Makyajlı Kadın, Refik Halid Karay)

  21. Mete Tunç diyor ki:

    Avret Yerleri ve Yüz

    Pazarın yanındaki kadınlar hamamında yangın çıkmış. Hamamdaki kadınlar çırılçıplak ve ellerindeki taslarla malum yerlerini kapatarak pazara doğru kaçmaya başlamışlar. Kadınlar arasında karısını gören pazarcı:
    ”Allah cezanı versin kadın! oranı kim tanıyor; yüzünü kapat yüzünü” diye bağırmış.

    Not. Hoş ama basit gibi görünse de, düşününce pek çok konuya teşmil edilebilecek derinliğe haiz bir fıkra!

  22. Mete Tunç diyor ki:

    Yaşlı Horoz

    Kümese yeni bir horoz gelmiş. Şimdiye dek kümesteki tüm tavukların üstünde egemenliğini sürdüren yaşlı horoza oranla, çok daha genç ve güçlüymüş.
    Doğal olarak her 2 horoz arasında bir rekabet başlamış.

    Bir ara yaşlı horoz, genç horozun yanına gelmiş ve yumuşak bir sesle:
    -Ben, demiş; artık iyice yaşlandım. Seninle başa çıkmaya kalkmak, aklımdan bile geçmiyor. 200 tavuk var bu kümeste; seninle bir antlaşma yapalım ve bana 10 tane kadarını bırak, o kadarı yeter bana…

    Genç horoz:
    -İmkânsız, demiş; sana 1 tane bile tavuk bırakmam; sen “ahı” gitmiş “vahı” kalmış ihtiyar bir horozsun; hadi git işine, çekil başımdan…

    Yaşlı horoz:
    -Dinle bak, demiş; son bir şans tanı bana. Şuradaki samanlığa kadar koşarak yarışalım seninle. Sadece bana 1 metre avantaj tanı, senden 1 metre önde başlayayım yarışa.

    Genç horoz, kendinden emin:
    -Peki peki tamam, demiş.

    Yaşlı horoz başlamış koşmaya, genç horoz da peşinden.
    Derken bir çifte patlamış ve genç horoz kanlar içinde kapanmış yere.

    Çiftlik sahibi, çiftesini yanına indirirken:
    -Allah kahretsin, diyormuş; son 2 hafta içinde aldığım 9’uncu horoz bu. Hepsi de kulampara çıktı; tavuklarla ilgileneceklerine, hemen horoz peşinde koşmaya başlıyorlar becermek için.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  23. Mete Tunç diyor ki:

    Papağan ve Doberman

    Gece yarısını geçe, bir hırsız girmiş bir eve; yaktığı cep fenerinin ışığında sağına soluna bakınırken, bir ses duymuş:
    -İsa seni izliyor, diye.

    Birden şaşıran hırsız, korkuyla çevresine bakınmaya başlamış.
    Hem sağa sola bakınıyor, hem de çarçabuk alınacak değerli bir şeyler bulmaya çalışıyormuş.

    Ses, bir kez daha tekrarlanmış:
    -İsa seni izliyor.

    Hırsız, elindeki feneri sesin geldiği tarafa tutmuş; ne görsün, bir papağan…

    Papağana:
    -Sen mi bağırıyorsun öyle, demiş?
    Papağan:
    -Evet, demiş; seni uyarmak istedim.

    Hırsız:
    -Sen mi uyarmak istedin beni, demiş; sen de kimsin?
    -Ben mi, ben Musa…
    -Ulan Musa diye isim mi konurmuş bir papağana, hangi salak koydu sana bu ismi?

    Papağan:
    -Arkanda üstüne atlamaya hazırlanan azgın “doberman”a, kim İsa adını koyduysa, herhalde o salak, demiş.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  24. Mete Tunç diyor ki:

    Vahşi Filler

    Psikiyatrist: Neden kollarınızı habire iki yana savuruyorsunuz?
    Hasta: Vahşi filleri kovalamak için.
    Psikiyatrist: Ama buralarda vahşi fil yok ki.
    Hasta: Haklısınız. Yöntemim çok etkili, değil mi?
    (Genç Bilimadamına Öğütler, Peter B. Medewar, Çev. Nermin Arık)

  25. Mete Tunç diyor ki:

    Depresyon ve Aerofaji

    Birisi politikaya atılmış olan iki arkadaş bir kafeteryada buluşmuşlar.
    Politikaya yeni atılmış olana, arkadaşı:
    – Ee nasılsın bakalım, diye sormuş.
    – Kötüyüm, çok kötü, sinirlerim çok bozuk, tam bir depresyon…
    Arkadaşı:
    – Bari bir doktora görünseydin, demiş.
    – Göründüm, göründüm; eskiden tanıdığım bir psikiyatra gittim.
    – Ne dedi_
    – Her sabah 50 kez, “şişmiş bir balonum ben” diye tekrarlayıp durmamı söyledi.
    – Bir işe yaradı mı, rahatladın mı şimdi?
    – Evet, yaramasına yaradı. Ancak şimdi de, bir “aerofaji”, yükseklik korkusu kapladı içimi, patlayıp yere düşmekten korkuyorum.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  26. Mete Tunç diyor ki:

    Dilencilikte Üç Şart

    Adamın biri bakmış ki dilencilik kârlı bir iş, dilencilerin üstadına başvurarak kendisine ders vermesini rica etmiş. Hoca demiş ki:
    “Oğlum, dilencilikte üç şart vardır: Kim olursa olsun; nerede olursa olsun; ne olursa olsun!
    Aradan birkaç güç geçmiş, dilenciler üstadı bir hamam halvetinde yıkanırken içeriye yeni talebesi girmiş, avuç açmış. Adamcağız hayretten demiş ki:
    “Yahu, ben senin hocanım… Benden de mi sadaka istiyorsun?”
    “Kim olursan ol!”
    Peki ama ben hamamdayım.”
    “Nerede olursan ol!”
    “Üzerimde bir şey yok, ne vereyim?”
    “Ne olursa olsun!”
    (İlk Adım, Refik Halid Karay)

  27. Mete Tunç diyor ki:

    Mini etek

    Mini etekli bir kız otobüse binmiş, orta yaşlı bir adamın yanına oturmuş; gözler kızın bacaklarında. Yanındaki adam laf açmış:
    “Kızım neden böyle giyiniyorsunuz?”
    Kızdan taş gibi cevap:
    “Sana ne?”
    Adam, “Öyle mi?” demiş, pantolonunun kemerini gevşetip indirmeye başlayınca kız müdahale etmiş:
    “Ne yapıyorsun?”
    “Sana ne?”
    (Hasan Pulur’un köşesinden)

  28. Mete Tunç diyor ki:

    Sandık

    Bir vilayet halkı validen çok şikayetçi imiş, adam rüşvetçi, milletin ciğerini söküyor, padişaha dilekçe yollamışlar… Vali de onları konağa çağırmış: “Beni şikâyet etmişsiniz!” Cevap yok, vali uşağına bağırmış: “Sandığı getir!” Sandık gelmiş, kapağını açmışlar, içinde pırlanta, mücevher, altın dolu… Vali demiş ki: “Bakın sandığın dolmasına iki karış kaldı… Ben gidersem gelecek olan, boş sandığı yeniden dolduracak, bunu bilin de!” Halkın temsilcileri el öpüp iki büklüm dışarı çıkarken “Allah sizi başımızdan almasın!” diye dua ederlermiş.
    (Hasan Pulur’un köşesinden)

  29. Mete Tunç diyor ki:

    Para

    Bir gece evden kaçarak çıkmış, anadandoğma çırılçıplak bir kadın binmiş bir taksiye. Taksinin şoförü dikiz aynasından kadına bakmaya başlamış. Kadın da kızmış:
    – Ne bakıp duruyorsun öyle, demiş; hayatında hiç çıplak kadın görmedin mi?
    Şoför:
    – Hayır, demiş; sandığınız gibi değil, parayı nereden çıkaracaksınız diye bakıyorum ben…
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  30. Mete Tunç diyor ki:

    İşaret

    Kadının biri, bir dolmuş binmek için bir minibüsün durmasını bekliyormuş.

    Ne var ki, her gelen minibüsün şoförü, kendisine sol elinin tüm parmaklarını uzunluğuna birleştirip, “yer yok, doluyuz” işareti yaparak geçip gidiyormuş…

    Şoförlerinin kendisine aynı işareti yaparak geçtiği 3’üncü minibüs, 4’üncü minibüs…

    Dolmuş durağında bekleyip duran kadın sonunda, 5’nci minibüsün şoförüne; orta parmağı ile işaret parmağı arasına başparmağını sokarak, yumruk yaptığı kolunu sallamış.

    Şoför hemen durmuş ve öfkeyle aşağıya inip kadının üstüne yürümüş:

    -Utanmıyor musun be kadın, bana elini öyle sallamaya diye bağırmaya başlamış.

    Kadın sakin bir sesle:

    -Yanlış anlama, demiş; iki parmağımın arasına başparmağımı sokarak sana sallarken; “araba doluysa, ben de sıkışıvereyim araya” demek istedim.
    (Çetin Altan’ın köşesinden)

  31. Mete Tunç diyor ki:

    Kaz

    Padişahın biri, kullarının nasıl yaşadığını yakından görmek için; kılığını değiştirerek, yani “tebdil-i kıyafet”le, sadrazamını da yanına alıp yola çıkmış.

    Bir dere kıyısında, mesleğine “debbak” denilen yaşlı bir deri terbiye edicisiyle karşılaşmış ve:
    -Esselamın aleyküm, ya pir-i peder, demiş.

    “Dehbak” da, başını kaldırıp kendisine selam veren kişiye şöyle bir baktıktan sonra:
    -Ve aleyküm selam ya cihana server, demiş.

    Padişah yine sormuş:
    -Geceleri kalkmadın mı?
    -Kalktım ama ellere yaradı.
    -Sana bir kaz göndersem yolar mısın?
    -Cıyaklatmadan.

    Padişahla sadrazamı, yaşlı “debbak”ın yanından ayrılmışlar.
    Padişah, sadrazamına:
    -O yaşlı kulumla ne konuştuğumuzu anladın mı, diye sormuş.
    -Hiçbir şey anlamadım sultanım; ne sizin padişah olduğunuzu nasıl anladığını, ne geceleri kalkmasının neden ellerin işlerine yaradığını, ne de göndereceğiniz kazı cıyaklatmadan nasıl yolacağını.

    Padişahın kasları çatılmış:
    -Bir de, demiş; benim sadrazamım olacaksın. Sıradan ihtiyar bir kulumla ne konuştuğumu bile anlayıp çözemezsen, kafanı uçmuş bil. Git yıkıl karşımdan.

    Sadrazam sararmış bir yüzle, el etek öptükten sonra, doğruca yaşlı “debbak”ı bulmaya gitmiş ve hemen sormuş kendisine:
    -Demincek sana selam veren kişinin padişah olduğunu nasıl anladın?
    Yaşlı deri terbiyecisi:
    -Ancak 100 altını düşersen söyleyebilirim, demiş.

    Sadrazam da çaresiz, vermiş 100 altını ve dinlemeye başlamış ihtiyarın açıklamalarını:
    -Bana selam veren kişinin sırtında öylesine samur bir kürk vardı ki, onu ancak bir padişah giyebilirdi, oradan anladım.
    -Geceleri kalkmadın mı diye de sordu; o ne demekti?
    -Ver bakalım bir 100 altın daha…

    Sadrazam bir 100 altın daha düşmüş “debbak”a:
    -Hala bu yaşta niye çalışıyorsun, sana bakacak çocukların olmadı mı, demek istedi…
    -Sen de, geceleri kalktım ama ellere yaradı, dedin; o ne demekti?
    -Düş 100 altın daha…
    Ve düşülen 100 altın daha.
    -Hiç oğlum olmadı, sade kızlarım oldu ve onlar da evlendi, demek istedim…

    Sadrazam sonuncu soruyu da sormuş:
    -Sana bir kaz göndersem yolar mısın, diye sordu; sen de cıyaklatmadan dedin, o ne demekti?

    Bu kez ihtiyar:
    -Onu da kendin bul, demiş; 100 altının da sende kalsın.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  32. Mete Tunç diyor ki:

    Oruç yeme ve dayak

    … bir Ermeni… Oruç yiyor diye güzelce dayağı da yemiş. Bir fırsat bulup bu adama sordum. İsmi Artin ve kendisi hammal imiş. “Niçin dayak yemeden Hristiyan olduğunu söylemedin?” dedim. “Söyledim, amma bak kendini gâvur da yapıyor diye daha çok dövdüler” dedi. Lâtife olarak “Alâmetini gösterecektin” dedim. Bir gardiyana “Bunu muayene ettirsinler de Hristiyanlığı ortaya çıkarsa bari hapisten çıkarsınlar” dedim. “Evet, zaten anlaşıldı” dedi. “Eee.. ne ise dayağı yemiş, artık niçin bırakmıyorlar?” O uzun iş! Bir defa geldi, bayram ertesine kadar bekler artık, dedi…
    (Yukarıdaki ‘fıkra gibi olay ve diyaloglar’, Dr. Rıza Nur’un, Cemiyet-i Hafiye isimli kitabının (1912), tutukluluğu sırasında (1910) yaşadıklarını anlattığı bölümündedir. Kitap, Latin harfleriyle ilk kez 2005’te Şehir Yayınları tarafından basılmıştır.)

  33. Mete Tunç diyor ki:

    Kayıp hayvan

    Birinin hayvanı çalınmış, hükûmete müracaat etmiş. Hükûmet aciz ve tembel. Hayvanı bulamamış. Sonunda köylü kendisi birini bulup hırsıza para verip hayvanı geri almış. Bundan haberdar olan jandarma hırsızı söyleyeceksin diye adamcağızı bir temiz ıslatmış. Dedim ki: “Niçin söylemedi?” Dediler ki: “Söylesin de hırsız tekrar mı çalsın?”
    (Cemiyet-i Hafiye, Dr. Rıza Nur)

  34. Mete Tunç diyor ki:

    Bir gün, bir kadın esprili zekasıyla tanınan Bernard Shaw’a yaklaşır. “Zekanıza hayranım,” diye söze başlar ve gülerek, “Sizinle çocuk yapmalıyız, zekasını sizden, güzelliğini benden alırsa ne muhteşem olur!” der. Shaw biraz düşünmüş gibi yapıp zekasına yakışan cevabını yapıştırır: “Benim korkum şu, ya zekasını sizden, güzelliğini benden alırsa!”
    (Her Şey Beyinde Başlar, Mümin Sekman)

  35. Mete Tunç diyor ki:

    Adam- Küçük çocuklar öldüklerinde nereye giderler, biliyor musun..?
    Kız- Cennete giderler.
    Adam- Peki, itaatsiz, hilekar kızlar öldüklerinde nereye gider?
    Kız- Cehenneme giderler.
    Adam- Peki, bu korkunç kaderden kurtulmak için ne yapmalısın?
    Kız- Sağlığımı korumaya dikkat etmeli ve hastalanmamalıyım efendim.
    (Bir yabancı romandan-filmden)

  36. Ferda Yamanoğlu diyor ki:

    Küçük çocuklar ölünce ,Dünyaya yeniden gelirler.Ankebut suresi 2-3.Ayetler ve Bakara 243.Ayet reenkarnasyonun ispatıdır.Yaşlı insanlarsa yeniden bedenlenmez.Saygılarımla.

  37. Mete Tunç diyor ki:

    Temel “Yakınlarda pek çok değerli bilim insanı, sanatçı, yazar, öğretmen, sporcu, asker, devlet adamı, diplomat, mucit, kaşif.. öldü. Ben de kendimi şu sıralar iyi hissetmiyorum.” demiş.

  38. Mete Tunç diyor ki:

    Kadınlar hakkında enternasyonal boyutta araştırmalar yapan bir sosyolog;[,] dünyanın çeşitli ülkelerinde şöyle bir soru sormuş kadınlara:
    -Kocanızı başka[ ] bir kadınla yakalarsanız ne yaparsınız?
    İşte aldığı yanıtlar:
    İsveçli kadın:
    -Neyimi beğenmediğini sorarım.
    Rus:
    -Evi terk ederim.
    Fransız:
    -Sesimi çıkarmam, sevgilime gider, beni teselli etmesini isterim.
    İtalyan:
    -Kadını vururum.
    İspanyol:
    -Kocamı vururum.
    Yunan:
    -Her ikisini de vururum.
    Türk:
    -Benim kocam,[ ] öyle şey yapmaz.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  39. Mete Tunç diyor ki:

    Bir mecliste, “Kanatları var, uçamaz; iğnesi var, sokamaz; peteği var, bal yapamaz..?” bilmecesi sorulunca, Temel, “A. k. öyle arının!” demiş.
    (Of’lu Ali’den)

  40. Mete Tunç diyor ki:

    … bir hizmetçi öfkelenip evi terk ederken, hanımına:
    -Bakın, demiş; gitmeden size birkaç şey söyleyeceğim. Bir kere kocanız, bana sürekli “benim sizden daha güzel olduğumu” söylerdi. İkincisi, sizin giysilerinizin bana daha çok yakıştığını söylerdi. Üçüncüsü, ben sizden daha iyi sevişiyormuşum.
    Evin hanımı:
    -Bunu da kocam mı söylerdi, diye sormuş.
    Hizmetçinin yanıtı:
    -Hayır, bunu da postacı söylerdi.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  41. Mete Tunç diyor ki:

    Erzurumlu Avni sabaha karşı eve dönerken çukura düşmüş, bağlamış bağırmaya:
    “Kimse yok mu?”
    O sırada müezzin, sabah ezanı okumak için camiye gidiyormuş.
    Avni’yi duyunca gelmiş:
    “Ula Avni, bir dah meyhaneye gitmeyeceksen, sarhoş olmayacaksan, ona buna takılmayacaksan, zamanında evine gideceksen yenim et!”
    Biraz önce “Orada kimse yok mu?” diye feryat eden Avni, sesini ve lafını değiştirmiş:
    “Orada başka kimse yok mu?
    (Hasan Pulur’un köşesinden, Milliyet)

  42. Gözlemci diyor ki:

    Temel kurandaara.com’a girmiş.
    Bakmış yukarda aradığınız kelime “namaz” yazıyor.
    Arkadaş ben böyle arama yapmadım ki demiş.
    ++++++
    Temel kurandaara.com’a girmiş.
    Bakmış biri konuşuyor. Facebook sayfasına davet ediyor.
    Çay varmıdır acep diye geçirmiş içinden.
    (O videoda çok espri varda üşeniyorum şimdi.)
    ++++++
    Fadime Temel’e e-kitap Kur’an’ı indirsene demiş.
    Tövbe tövbe Kur’an bir tanedir, bir de şimdi yeni Kur’an’mı çıkarmışlar demiş.
    ++++++
    Fadime Temel’e e-kitap Kur’an’ı indirsene demiş.
    Onu nereye çıkardın da indiremiyorsun gene Fadime demiş.

  43. cengizhan Türk diyor ki:

    İSLAM DİNİNDE KADINLARI AŞAĞILAYICI SÖZLERİ

    “Sûtresiz olarak namaz kılanın önünden eşek, köpek, kadın geçerse namaz bozulur” şeklinde insan şahsiyetinin haysiyetiyle bağdaşmayan hükümler vardır.
    “Kadinlar aklen ve dînen dûn yaratilmislardir;
    “Kadınlar Düzgün olamazlar onlar eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır”
    Daha yaratılışta dinler kadını önemsiz konuma sokar ve seni ayrıca yaratmak durumunda olmadı eğri bir kaburga kemiğinden yani benden yarattı ve bana tabii olmaya bana hizmet etmeye mecbursun konumuna getirir.

    NİSA -117. Onlar, Allah’ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Hâlbuki azgın bir şeytana tapmaktadırlar. (Allahın kadın hakkında azgın şeytan demesi)

    Allah Kuranda kadına şeytan demektedir. Bu kadar öfkelendirecek ne yapmış olabilir?
    Allahın yarattığı kadına böyle davranmasını mantıklı buluyormusnuz?
    Kadınlara yapılan bu ayrımcılığın muhammedin Aşırı çirkin görünüşlü olması nedeniyle arkadaşlarının 15 yaşında evlendiği bir yaşta evde kalması sonra 25 yaşındayken 40 yaşında 5 çocuklu bir nine tarafından bana koca ol diye seçilmesinin etkisi varmıdır?

  44. Mete Tunç diyor ki:

    ABD’de bir mafya lideri ameliyat masasına yatırılmıştır. Liderin adamlarından biri de ameliyata girer, cerrah operasyona başlarken tabancasını çıkarıp ameliyat masası üzerine koyar. Cerraha döner:
    -Eğer hastayı kurtaramazsan kendini ölçüm bil…
    Cerrah da tabancasını çıkarıp masanın üzerine koyar:
    -Unutma, hastanın öleceğini senden en az 10 dakika önce anlarım…

  45. Mete Tunç diyor ki:

    Yaşlı başlı amca doktora gitmiş…
    -Hayrola şikayetiniz nedir?
    -Cinsel gücüm hemen hiç kalmadı doktor… Tık yok…
    -Kaç yaşındasınız?
    -Seksen…
    -E bu yaşta böyle olur, gayet normal…
    -ama doktor bey, arkadaşım Necmi benden 5 yaş büyük olduğu halde haftada iki kere eşiyle birlikte olduğunu söylüyor…
    Doktor gülmüş:
    -Sen de öyle söyle amca, demiş, söylemende bir sakınca yok…
    (Melih Aşık’ın köşesinden, Milliyet)

  46. Mete Tunç diyor ki:

    Herifin biri ekin iti gibi burnu havada, çalımından geçilmiyor, cebi birkaç kuruş görünce samur bir kürk alıp sırtına giymiş, sokakta fiyaka yapıyor… Bektaşi adamı çevirmiş:
    “Bana bak; o kürkle dolaşıp gösteriş yapma! Sırtındaki o kürk, asıl sahibini bile hayvanlıktan kurtaramadı!”
    (Hasan Pulur’un köşesinden, Milliyet)

  47. Mete Tunç diyor ki:

    Bir baba, ilkokuldaki oğluna; hem “1 Mayıs”ın, hem de “Devlet”in ne olduğunu, aile içinden örnekler göstererek anlatıyormuş:
    -Ben patronum, diyormuş; evdeki hizmetçi kadın da işçi. Annen “Hükümet”, büyükbaban “Yargı”, 6 aylık kardeşin de “Geleceğimiz”…
    İlkokuldaki oğul:
    -Tamam baba, anladım, diyormuş.
    Ancak o gece çocuk, annesi uyuduktan sonra babasının hizmetçiyi becerdiğine tanık olmuş, büyükbaba da yatağında durumu izliyormuş, küçük kardeşi ise altını doldurmuş.
    …sonuç…
    -Patronlar işçileri becerirken hükümet uyuyor, yargı seyirci, geleceğimiz de ..k içinde kalıyor.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  48. Mete Tunç diyor ki:

    Bir gazeteci kendini şizofren olarak göstererek bu tür hastaların bulunduğu kliniğe yatmayı başarmış. Doktorlar onun aslında şizofren olmadığını anlayamamışlar; lakin hastalar hemen fark etmişler!
    (Duyum: Dr. Adnan Çoban)

  49. Mete Tunç diyor ki:

    Ülkemizde bir yolcu otobüsü durakta, arka kapısı açık durumda beklemektedir. Çünkü koşarak otobüse yetişmeye çalışan yolcuyu alacaktır. Gelen kişi ya türk yahut almandır. Hangisi olduğunu nasıl anlarız? Hemen otobüse dalıyorsa türk; ‘inen kalmadı, neden açık ki,’ bakışıyla ön kapıya yöneliyorsa almandır.
    (M. T.)
    +++
    Doktor, “kadın hastaya, ‘scan’in nerede,” diye sormuş. Şaşırmış ve utanmış görünen kadın başını önüne eğmiş. Doktor bu kez daha yüksek ve sert bir sesle, “‘scan’ini sordum, ayıp bir şey mi söyledim, ‘scan’ini getirmedin mi,” deyince kadın, çekinik ve sessizce, gözünü yerden kaldırmayarak, “he getirdim, aha bu herif,” demiş, yanındaki adamı göstererek.
    (Anonim?)

  50. Mete Tunç diyor ki:

    Sevişmek isteyen kirpi, utanarak ters çevrilmiş bir elbise fırçasının üstünden inerken:
    -Herkes yanılabilir, demiş.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  51. Mete Tunç diyor ki:

    Eski hikayedir… bir fabrikada işçilerin başında duran şeflerden birinin adı Tali imiş. Şef Tali bir gün işe gelmemiş. İkinci gün de gelmeyince müdür bey meraklanmış, yardımcısını şef Tali’nin evine göndermiş… Adam kapıyı çalmış. Bir kadın açmış. Adam sormuş:
    – Şef Tali burada mı oturuyor?
    – Burada oturuyor ama kendisi evde yok,
    demiş kadın.
    – Peki siz nesi oluyorsunuz?
    Kadın ‘r’ harfini söyleyemezmiş:
    – Ben kayısı oluyorum.
    (Melih Aşık’ın köşesinden, Milliyet)

  52. Mete Tunç diyor ki:

    1960’lı yıllar. Elazığ Akıl Hastanesi’nden 423 deli kaçmış, şehre dağılmış… Başhekim, personele, “Bana bir düdük verin ve arkamda kuyruk olup gelin.” demiş… Bütün deliler bu kuyruğa girer, trene lokomotif olurlar. Hepsi birlikte hastaneye döner… Akşam yoklama yapıldığında bir başka sorun ortaya çıkar: Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612 kişidir.
    (Melih Aşık’ın köşesinden -özetlenmiştir-, Milliyet)

  53. Mete Tunç diyor ki:

    Adamın biri, “Amerikan barın” önünde, sırtıyla bara dayanmış; elinde de ağzına kadar dolu sek bir votka kadehi, öyle duruyormuş.

    İri yarı, tuttuğunu koparan türden biri girmiş içeri ve sırtı bara dayalı adamın yanına giderek:
    – Niye suratında hiç meymenet yok, denizde gemilerin mi battı, elindeki sek votkayı çek, bak bir şeyin kalmaz. Dedikten sonra; adamın kadehini almış ve bir nefeste bitirmiş hepsini:
    – Bak böyle, demiş.

    Adam da başlamış sızlanmaya:
    – Ben, neden bu kadar talihsizim, neden hep benim başıma geliyor bunlar? Sabah karımla kavga ettik, beni evden kovdu. O sinirle işe geç kaldım. Patron da geç kaldığım için işten çıkardı. İşyerinden ayrıldım, yolda yürürken bir araba arkama vurdu, yolun kıyısına fırlattı beni. Eve gideyim, belki karımla barışırız diye düşündüm. Eve geldiğimde karımı, en yakın dostumun kollarında buldum. Bu kadarı artık fazla deyip, yastığın altından tabancayı aldım şakağıma dayadım.

    Adam hep anlatıyormuş:
    – Tabanca tutukluk yaptı. Kendimi iple asmaya kalktım, ip koptu. Doğalgazla öleyim, dedim; parasını ödeyemediğim için gaz kesikti. Eczaneden fare zehri aldım, buraya geldim, içki bardağına koydum. Onu da sen içtin, offf of…
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  54. Mete Tunç diyor ki:

    … bir hocanın zeka inceliğini hatırlarım. Talebenin biri sorar: “Hoca efendi, boğulanlar niye denizin üzerine çıkarlar?”
    Hoca bunun hikmetini birdenbire akıl edemez. Fakat o zeki öğrenciye inandırıcı bir cevap vermek için der ki: “Çocuklar görsünler de ibret alsınlar diye.”
    (Ahmet Rasim, Şehir Mektupları)

  55. Mete Tunç diyor ki:

    Pazar ayininin sonunda rahip haftalık vaazını şöyle bitirdi.
    “Demek ki, Tanrı adına ne yapmamız lazım? Düşmanlarımızı affetmemiz lazım. Şimdi, bu sohbetimizden sonra, aranızdan kaçı düşmanlarını affetti?”
    Cemaatin yarıdan fazlası elini kaldırdı.
    Rahip sorusunu yineledi…
    Bu kez hepsinin elleri havadaydı, önlerindeki yaşlı teyze hariç…
    Rahip sordu:
    “Bayan Neely? Hayırdır? Düşmanlarınızı affetmek size bu kadar mı zor geliyor?”
    “Düşmanım yok ki!” dedi Bayan Neely, o titrek ve son derece şeker haliyle!..
    Cemaatten uğultular, şaşkınlık nidaları yükseldi, rahip devam etti…
    “Oooo! Bu gerçekten inanılmaz güzel bir şey! Kaç yaşındasınız Bayan Neely?”
    “98!”
    Cemaat ayağa kalkıp gözyaşları içinde alkışlamaya başladı…
    “Bayan Neely, lütfen, şöyle yanıma gelir misiniz? Yavaş yavaş. Aman dikkat… Hah! Tamammmmm. Lütfen buradan müminlerimize bu işin sırrını söyler misiniz? Nasıl oluyor da insanın 98 yıl gibi uzun bir ömür zarfında hiç düşmanı olmuyor?..”
    Yaşlı kadın, küçük ve titrek adımlarla rahibe sırtını dönüp, cemaate baktı…
    “Hepsi öldü şerefsizlerin…”
    (Hasan Pulur’un köşesinden, Milliyet)

  56. Mete Tunç diyor ki:

    Eşek, ‘baban kim’ sorusuna karşılık, ‘aygır dayım olur’ demiş.
    Anonim?

  57. Mete Tunç diyor ki:

    Bekir Çavuş’tan bir fıkra:
    Temel ile İdris, İstanbul’da minibüse binmişler, bir yerlere gidiyorlarmış.
    Şoför, geldiği duraklarda:
    – Levent, Fatih, Eyüp diye bağırarak yolcuları indiriyormuş.
    İdris, Temel’e:
    – Haçen biz ne zaman ineceğuz, diye sormuş.
    Temel de:
    – Patlamayasun, demiş; adımuz okununca ineceğuz.
    (Çetin Altan’ın köşesinden, Milliyet)

  58. Mete Tunç diyor ki:

    Süleyman Nazif yolda genç birine rastlamış:
    “Hayrola nereye?”
    “Falanın yanına çıkacağım!”
    Süleyman Nazif’in hiç sevmediği bir yazarmış:
    “O herife çıkılmaz, inilir!”
    (Hasan Pulur’un köşesinden, Milliyet)

  59. Mete Tunç diyor ki:

    Karadenizlinin oğluna yazdığı eski bir mektup elimize geçti, hoşumuza gitti, sizin de hoşunuza gider mi?

    “Uy sevgili uşağım, Allah’ın selamı üzerine olsun… Mektubumu çok yavaş yazayrum, çünkim bilirum ki, okuman zayıftır, çabuk okuyamazsun… Benden yana sual edersen, Allahuma pin şükür iyiyum. Yeni bir iş buldum… Emrimde 1500’e yakın adam var, hepsi de sessuz sedasuz, kendi hallerinde… Ne iş pulduğumi soraysan söyleyecegum, patlama, mezarlık pekçisi oldum
    Geçtiğimiz hafta puraya iki tefa yağmur yağdu… Piri pazartesinden perşembeye öbüri de perşembeden pazara…

    Bacın Emine, bir uşak doğuracak, daha erkek midir, kız mıdır pelli değil. Haçan o yüzden sağa dayı mı oldin, teyze mi oldin söyleyemeyrum…

    Sağa kötü bir havadisim var… Emicen İdris havasızluktan boğuldu. Öldi. Pilirsin rahmetlinin dokuz uşağı var, daha fazla uşak olmasın diye bir ilaç almış, prezervatif midur, nedur, bakmış ki üstünde sıkıca kafana geçur diye yazulu, öyle etmiş. Havasızluktan gitmiş… Kötü havadisler piter mu?
    Pahriyede askerlik yapan, on uşağı da kaybettuk…

    Pindikleri denizaltı bozulmuş, motoru durmuş, inmuş aşağı, denizaltuyu itekleyup, motorunu çalıştırmak istemişler…
    Temel emicen de tükkan açtu, o da otuza alduğunu yirmipeşe verir. Sürümden kazanıyormuş, öyle dedu…
    Bizim köye findukçuların Temel’i muhtar seçtuk, akıllı uşak da… Geçen gün hepimizu zelzeleye karşı aşı etturdu.
    Temel hem akkılidur, hem de dürüsttur… Geçenlerde bir taksinin şoförü köye varmış, muhtarı arıyor, meğer yolda bir tavuk ezmiş sahibini soraymış… Muhtar Temel, tavuğa bakmış, ha pu bizden değildur, pizum köyde yassı tavuk yoktir, demiş.

    Senin küçüğün Ergin çok akıllı uşak çıktı… Geçen gün tepeye varmış, elinde bir ip sallayıp duriy… Anan, uy uşağum ne edeysun orada, dermiş. O da hava turumuna bakayrum, demiş… Çektim oni akşam karşıma, anlat bakayum şu hava turumu işinu dedum. Anlattı. Meğer ip sallanınca havanın rüzgarlı olduğuni, ip ıslanınca da yağmur yağdığını anlaymış.”
    (Hasan Pulur’un köşesinden, Milliyet)

Leave a Reply