BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-6) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Psikolojik Savaş
– Bilim Merakı
– İran’ın Etnik Yapısı
– Biraz da Ben Konuşayım
– Öteki Tarih
– Arapların Gözünden Haçlı Seferleri
– Bir Avuç Saçma
– Büyü, Gizem ve Bilim
– Istanbul
^^^^^^^^

Narsist kimdir?
Alıntı: … gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar [menfaatçidirler]. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanır ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı [?] bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.
Egosu büyük ama her şeyi küçük olan [?] bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye [?] ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.
Rekabeti çok kullanırlar,[;] sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.
Diğer insanlar narsistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.
(Psikolojik, Savaş, Gri Propaganda, Nevzat Tarhan)

Kitap hakkında: 1. Akademik unvan, sadece ders kitaplarında, bilimsel makalelerde kullanılmalıdır. Bu kitabın dış ve iç kapağındaki gibi, yazar isminin başındaki “Prof. Dr.” titri, ucuz bir pazarlama usulüdür. Buna en başta unvanlı yazarların karşı çıkması gerekir!
2. Ciddi Türkçe kusurları (düşük cümleler, imla-gramer hataları…) söz konusu… Okuduğum ciltte, 12. baskı, Tarhan Erdem “Prof. Dr.” olmayı sürdürüyor!
3. Kitap yer yer “28 Şubatçı generaller” için mi yazılmış intibaını veriyor!.. “Psikolojik propaganda”dan bahsediyor; fakat savaşlarda insanların dini duygular, inançlar kullanılarak ölüme gönderilmesini aynı bağlamda değerlendirmeyerek çelişkiye düşüyor (2010. GKB’nin, bazı iddialara karşısında, bizim ordumuz “Allah Allah” diye saldırır mealindeki sözünü, İslamcılar, istihza ile, sadece ölüme giderken “Allah Allah” diyerek ciddiye almadılar!). Keza kitapta belirsiz ifadeler, önkabule dayalı tanımlamalar ve yorumlar mevcut. Özetle yazar, psikiyatri uzmanlığı ile dindarlığı “bağlayamamış” görünüyor. Yine de, sık sık sorgulamayı önererek (inancı sorgulamayı değil), insanların, inananların her şeye gözü kapalı kanmamaları hususunda çaba sarfediyor. Bu önemlidir.
4. Yazar, mealen, “seksi giyinen/görünen kadınlar seksi sevmezler” ifadesini sanki dindarları avutmak için söylemiş gibi. İstatistiki açıdan haklıdır da; bu sözün içini, bir bilim insanı olarak doldurması beklenirdi. Yani, kimi kadınlar neden böyle giyiniyorlar, davranıyorlar, görünüyorlar; “ruh” dünyaları nasıldır, nelerden/kimlerden hoşlanırlar, ne umuyorlar vs. sorularına cevap olacak açıklamalar yapması gerekirdi. Bu da önemlidir. Şu da var ki, bu konunun, dindar değil laik bir insan tarafından yazılmasının daha etkili/yararlı olacağı kanaatindeyim.

Neptünyum ve “Osminyum”
Alıntı: … e-mail… özetle diyor ki: “Ülkemizde, toprak altında 127.000 ton neptünyum elementi vardır ve bunun parasal değeri de 9 milyon USD tutmaktadır, ancak her işte olduğu gibi biz Türkler bu zenginliği değerlendiremiyoruz.” Bu ipe, sapa gelmez bir iddiadır. Ülkemizde değil 127.000 ton, 127 kilogram neptünyum dahi yoktur. Zira neptünyum doğada bulunmayan, transuran [yapay elementler] ailesinden bir elementtir ve ilk olarak 1940 yılında uranyumoksitin nötronlarla bombardımanı yoluyla eser miktarda –yapay olarak- elde edilmiştir. Halen de özel tip atom reaktörlerinde artık ürün olarak, ancak kilogram mertebesinde üretilebilmektedir. Neptünyumdan kritik kütle oluşturarak atom silahları yapılması kuramsal açıdan mümkün ise de çok pahalıya çıkacağı bilinen bu işe herhalde hiçbir ülke girişmek istemez.
2007 yılı içinde, bu sefer osminyum elementi osminyum uydurma adı altında, ne tuhaf ki yine 127.000 tonluk miktarı ve 9 trilyon USD’lik parasal değeri ile yine aynı mantıkla Türkiye’nin gündemine getirildi.
Söz konusu iddialara internette hâlâ rastlıyoruz. Bu iddialara akıllı uslu yanıtlar da veriliyor, zira birileri bu ve benzeri konularda doğruları söylemez ise böyle iddiaları yarın gazetelerde ve televizyon kanallarında haber olarak da görebiliriz. Maalesef, genellikle her duyduğumuzu okuyup araştırmadan kabul eden insanlarız.*
(Bilim Merakı, Yurdaer İhsan Aksoy)

* Osminyum ismi ilginç; Osmanlı’yı çağrıştırıyor! Kim ne amaçla yapmış, organize bir iş mi? Faili sadece muziplik olsun diye düşünen biri mi? Bu tür soruların cevapları var mı, bilmiyorum… Yalnız, Osmium isimli bir element (metal) varmış (22.6 gr/cm3). Türkiye’deki rezervi vs. nedir acaba?!

Kitap hakkında: 1. Yazarın, dergi yazılarının genişletilerek, güncellenerek derlenmiş kitabı. Faydalı bilgiler ihtiva ediyor. İki bölüm (Popüler Bilim Yazıları, Tarih ve Mitoloji Yazıları) halinde teşkil edilmiş kitap, ayrı ayrı iki kitap olabilir(miş). Yazar Türkçe’yi mükemmel derecede güzel kullanıyor.
2. Yunan filozoflarına çağdaş bilgilerin atfedilmesine alışkınız; yazar daha da ileriye giderek Eratosthenes’e [M.Ö. 276-194] trigonometri formülleri kullandırıyor, çarpma-bölme işlemleri yaptırıyor! Keza yazarın mitolojiye ilgisi anlaşılabilir de, onda mana, mantık araması şaşırtıcı: Bir masaldaki bir çelişkiye işaret ediyor!

Sasaniler, Bizans, Araplar
Alıntı: Özellikle uzun savaş yılları Sâsâni devletinin iç ekonomik dengelerini sarsmış ve zayıf düşürmüştü. Aynı durum Bizans için de geçerliydi ve bölgede ortaya çıkabilecek üçüncü bir güç tarafları için ciddi bir tehlike ortamı hazırlayabilirdi. İşte bu tehdit tarih boyunca ciddi bir siyasi güç merkezi olamamış Arabistan yarımadasından geldi.
Bu yıllarda Arabistan’da İslamiyetin yeni bir din olarak ortaya çıkmasın sonucunda siyasi bir birlik kurmuş olan Araplar… Yeni tebliğ edilmiş bir dinin cihad anlayışı ile yönlendirmesi ile motive olmuş Arap kuvvetleri…
Son Sâsâni hükümdarı III. Yazdagert 637 yılında gerçekleşen Kadisiyye savaşıyla Araplar önünde ilk yenilgisini aldı. Sonrasında da 642 yılındaki Nihavend meydan muharebesi ile Araplar’ın önünde diz çöktüler. Böylece, kendilerinin de beklemedikleri bir şekilde Büyük Kisranî hanedanlığı Arapların birkaç darbesi karşısında yok olup gitmişti. Araplar’ın da buna gerçekten şaşırmış oldukları görülmektedir. Halife Ömer, ortaya çıkan bu olaylara bir anlam veremediğinden, kesin olarak İran’la yapılan savaşın kazanılmasına rağmen tedirginliğini gizleyememiş ve ordunun Irak’tan öteye gitmesine izin vermemiştir. Araplar Kisra’nın gerçek kuvvetlerinin ülkenin içinde olduğunu düşünüyorlardı. Oysa, bu sırada Sâsâni hükümdarı hazineyi ve çevresindeki birlikleri toplayıp ülkenin doğusuna doğru kaçmaktaydı.
Araplar, İran sınırında beklemekten usanmış olacaklar ki 644 yılında Abdullah b. Bedil emrindeki Arap birlikleriyle pek fazla bir direnişle karşılaşmadan İsfahan’ı ele geçirdiler. Bu hareket Sâsâni gücünün bir abartmadan ibaret olduğunu kanıtladı.
… Halifeler komutanların başına buyruk davranışlarına ses çıkarmıyorlardı, çünkü her zafer ile sonuçlanan savaş, hilafet sarayı için yeni bir gelir kaynağı demekti…
(İran’ın Etnik Yapısı (Yakın Dönem ve Günümüzde), Aygün Attar (Haşimzade))

Kitap hakkında: 1. Arka kapağındaki “İngilizce” ve yetersiz harita hesaba katılmazsa kitapta hiç harita bulunmaması büyük eksiklik.
2. Yazarın başındaki Prof. Dr. unvanı fazla! Zira kitap ders kitabı değil.
3. Kitap dil, tutarlılık.. açılarından yeniden gözden geçirilmeye muhtaç.
4. Kitabın ana tezi, İran’a, aslında küçük bir azınlığa ait Fars kültürünün ve dilinin dayatıldığı; oysa 20. yüzyıl başlarında dahi sayıları milyonları bulan, farklı dil konuşan halkların var olduğu… Azerilerin eski bir İran halkı değil Türk olduğu… Bu tezin, tezlerin ne derece doğru idiğini bilmiyorum. Fakat Farsça’nın bin yıldan ziyade yazılı eserleri bulunduğunu, Selçuklularda (Büyük ve Anadolu) devlet dili olduğunu herhalde biliyorum! Keza, Azerilerin önemli veya büyük kısmının kendilerini salt “Azeri” diye tanımladıklarını da!.. Kitapta pek çok halkın isimleri verilmesine karşılık İran’ın Horasan bölgesindeki Türkmenlerden bahsedilmemesi gariptir.
5. İran-Azeri asıllı idiği anlaşılan yazar, mevcut Fars egemenliğini eleştirmesine rağmen, İran’a yönelik halihazırdaki emperyalist planlara karşı çıkarak anavatanına ihanet etmemekte, böylece, etnik kökeni ne olursa olsun halkını katliamdan sakınmaktadır.

Not. Yukarıdaki alıntı, Müslümanlar açısından “tarihteki şanslı bir anı” belirtmektedir. Söz konusu savaş, (Sünni) İslam resmi tarihinde elbette bu şekilde anlatılmaz!.. Yazar cihat’ın, aslında, ganimet için meşruiyet gerekçesi olduğunu da vurguluyor.

Mütareke’de Hükümet Teşkili ve İttihat-Terakki
Alıntı: [1918-1919. Hükümet teşkilindeki] sıkıntının saiki rical kıtlığı değil, fakat her gelenin İttihadçıların tehdidine maruz kalması idi. Çünkü İttihad ve Terakki mensuplarının en ileri gelenleri memleketten kaçmış idiyse de teşkilâtı ve taraftarları mükemmelen yerli yerinde duruyor ve polis müdüründen mâada bütün zabıta teşkilâtını ellerinde tutuyorlardı…
Padişah…:
-Hâlâ bir kabine teşkili mümkün olamıyor, çünkü kimi davet ettikse evvelâ makamı kabul ediyor, fakat bir gün sonra kabine reisine itizar ediyor. Kimisi istihareye yattığından ve istiharenin uygun çıkmadığından bahisle kabul etmek istemediğini ve teşe’üm ettiğini vesile-i mazeret addederek çekiliyor. Kimisi de refikası çok sinirli olduğu için reddetmeğe mecbur olduğunu söylüyor. Kimisi de sıhhatini bahane ediyor ve anladığımıza göre tertibat ve teşkilâtını hâlâ muhafaza etmekte olan İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından merkez mühürüyle mühürlenmiş imzasız tehditnâmeler gönderiyor ve bu itizarlar bundan tevellüd ediyormuş…
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Kitap hakkında: 1. Kitabın girişindeki açıklamalar çok yararlı. Rıza Tevfik’in bazı yanlışları dip notlarda düzeltilmiş. Fakat kitabın sonunda onun bariz çelişkilerine ve hatta karakter analizine dair bir bölüm yazılması gerekirdi.
2. R. Tevfik nefis, mükemmel bir Türkçe kullanıyor… Ancak kitapta, galiba eski yazıdan aktarılırken olsa gerek, hatalar var.
3. Annesi (Ali Kemal’inki gibi) Çerkez köle imiş. Esarete nefretlerini belirttikten sonra insaniyetsizlik ile cihat etmek suretiyle, (kendi sözleriyle) “annelerimizin vasiyetini yerine getirmek ve intikamını almakla mükellef ve meşgul” olduklarını söylüyor!
4. Kendi siyasi kimliği yüzünden kardeşi, Ahmed Nazif tutuklanıyor… Haftalar sonra öğreniyor. Buna karşı tutumu son derece pasif, ödlekçe!.. Kardeşi hapishanede intihar ediyor. Hımbıllığından cenazesine bile gidemiyor… 1897 Osmanlı-Yunan savaşı gazisi, musikişinas, klasik kemençe çalan, edebiyatla alakadar, zarif kişilikli A. Nazif’in ağabeyine gönderdiği mektup: “Aman birader, başıma nâgihânî bir belâ isabet etti. Nereden geldiğini bilmiyorum. Zerre kadar bir kabahat işlediğimi de hatırlamıyorum. Beni gece yarısı Fericek’teki evimden kaldırdılar, ellerime kelepçe vurarak buraya getirdiler. Kırk üç günden beri dar bir hücrede mahpusum. Bu âna kadar da hiçbir şey soran olmadı. Mümkünse beni görmeye gel ve bana bir parça sabun ile iki fanile getir, rica ederim!..” Bekirağa Bölüğü’nden Mülâzım Nazif…
5. R. Tevfik’in Sevr anlaşmasını imzalamayı kabul etmesinin temel nedeninin, “fırsat bu fırsattır” düşünceleriyle, salt, hayran olduğu Batı’ya, Paris’e gitme arzusu olduğu anlaşılıyor. Mealen, “ben gitmesem nasılsa biri gidip imzalayacaktı” diyor.
6. 150’liklerden Rıza Tevfik, Atatürk’ün ölümünden sonra yurda döner. Onun hakkındaki sözleri, Refik Halid Karay’ınki gibi “yalaka” değil, siyasidir…
7. R. Tevfik de, açıkça yazmasa da dinsizdir. Anlamadığım (yine dinsiz olan Rıza Nur gibi onun da) kendisine yönelik “dinsiz” söyleminden rahatsız olmasıdır… Sürgündeyken, içinde olduğu grupla umre yapar. Buna dair yazdıklarından dini bilgisinin ne kadar zayıf olduğu veya olmadığı, ve aslında “inanmadığı” fark edilebiliyor.
8. Bir Osmanlı entelektüeli olan R. Tevfik’in renkli profili, Batı hayranlığı ve siyasetin gri bulutlarıyla, maalesef buğulanmış görünüyor.

Abdülhamid ve Larousse
Alıntı: … büfenin bir tarafında Larousse’un büyük ansiklopedisinin birinci cildi duruyordu… “Abdülhamid” ismine baktım. Bu isme tafsilât veren zat hazret-i padişahın tuttuğu politikadan bahsediyor ve Türkiye’de hukuk-u umumiyeyi ayaklar altına aldığını nezaketsiz bir lisanla söylüyordu. Halbuki benim dışarıda eyâdî-i nasta, görüp okuduğum aynı nüshalarda padişahımızın ismine verilen tafsilâtta memleketimizi nice nice felâketlerden bir hikmet-i bülend izhâr ettiğini ve mümkün olduğu derecede terakkiyât-i mülke ve ıslâh-ı mâliyeye hizmet eylediğini muharrir naklediyordu. Yekdiğerini nâkıs olan bu iki rivâyetten bir hakikat çıkardım. Ve Fransızların bir kendileri için, bir de bizim için bir Larousse tab’ettiklerini anladım.
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Not. Rıza Tevfik Abdülhamid devrinde eski yüzyıllardan kalma bazı meşhur din kitaplarının yakıldığını söyledikten sonra “Buhârî-i Şerîf nüshalarını da ortadan kaldırıp içinde hoşa gitmeyen ehâdis-i nebeviyeyi tardederek yeniden bir Buhâri nüshası tertib ettirip Matbaa-i Âmire’sinde bastırarak Sahîh-i Buhârî nâmıyla tahrif olunmuş bir kitabı mevkî-i tedâvüle atardı.” diyor. Kitabı hazırlayanın dip notu: “Büyük muhaddis Muhammed b. İsmâil Buhârî’nin Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en güvenilir kitap kabul edilen el-Câmiu’s-sahîh adlı eseri, 600.000 hadis arasından seçilerek on altı yılda hazırlanan eser, İslâm dünyasında büyük ilgi görmüş, İstanbul başta olmak üzere çeşitli ülkelerde defalarca basılmıştır.” Bu notu şerh edelim: O zaman, içinde 600.000 hadis bulunan ve yüzyıllarca en güvenilir hadis kitabı diye bilinen kitaptan “beğenilmeyen” pek çok hadis çıkartılmış. Ve yeni/kırpılmış haliyle yeniden basılmış!.. 21. yüzyılın başında da Diyanet İşleri Başkanlığı, eldeki (yenilenmiş veya değil) hadis kitaplarını yeniden gözden geçirmiştir (gözden geçirmek zorunda kalmıştır)!.. Her iki ayıklamada çıkartılan hadisleri ihtiva eden bir kitap/kitaplar teşkil olsa..!
R. Tevfik, “Mızraklı İlmihal”i de kaldıran hükûmetin İngilizlerden tahkirâta hedef olduğunu da ifade ediyor. Ancak yakma-kaldırma nedeninin “muzır addedilmeleri” olduğunu kaydediyor.

Zeka ve jurnal
Alıntı. Bizim İstanbul halkı zekâ-i fıtrî nokta-i nazarından şüphesiz birçok akvâm-ı mütemeddiyeneye faik görünür. Hele hiç mevzuu olmayan, hiç aslı faslı olmayan tezvirâtı, iftiraları bir hakikat şekilden gösterip bir jurnal kıyafetine sokabilmek için doksan dokuz dereden su getiren müzevirler ve dessas birçok kişilerin bu hususta hiç sermaye olmadan, vak’a olmadan, el hâsıl hiç yoktan bir sürü münasebetli ve müselsel yalanlar tertip etmekte gösterdikleri zekâveti zannederim dünyada hiçbir millet ibrâz edememiştir. Hattâ Bizantinler bile!
Lâkin şâyân-ı mülâhaza ve te’vil değil midir ki fıtraten bu derece zekî olan bu sınıf-ı halk ilim ve fen âleminde beş paralık fayda temin eder bir keşfe muvaffak olamasınlar.
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Not1. R. Tevfik bu satırların ardından kurnazlığı zekavet farz ettiğimizi belirtip buluş sahibi Avrupalı bilim adamlarını örnek vererek, bunların dalgın, safderun.. insanlar olduklarını söylüyor. İçlerinde I. Newton da var. Sanırım R. Tevfik zamanında iyi tanınmıyordu; Newton hilekar, kindar, eli kanlı.. biridir aynı zamanda!
Not2. Jurnal devrinden sonra, ki aslında hiç bitmemiştir, daha başka, mesela, Cumhuriyet devrinde ne hatıralar yazılmıştır ki, o hatıraları yazdığı vazedilen müteveffa kişiler hatıra yazdıklarını bilemeden ölmüşlerdir!

Merkezi-Feodal Devlet; Talan ve Üretim
Alıntı: 16. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı, üstelik saldırı kapasitesinin en üst düzeye çıktığı bir zamanda içsel bir çürüme sürecine girerken, Avrupa, feodal parçalanmışlığın olanakları üzerinden üretim tekniklerini artıran bir değişim sürecine giriyordu. Üretim tekniklerini ve bununla örtüşmek üzere savaş teknolojisini geliştiren Avrupa, buna bağlı olarak yalan ve talan kapasitesini güçlendirmeye başlıyordu. Bu değişim hem ekonomik düzlemde Osmanlı’dan Avrupa’ya kaynak akışında hem de 17. yüzyıl sonrası savaşların kaderinde değişim olarak belirginleşecekti.
Osmanlı ise, nedenini anlayamadığı bu durumu, kendi geleneksel yapısına daha sıkı sarılarak, astarı yüzünden pahalı hale gelmeye başlayan yeni fetih akınlarıyla göğüslemeye çalışacaktır: Ancak yeterli talan geliri sağlamayan, hele ki yenilgilerle biten savaşlar, dış ticaret açığını, peşi sıra iç talanı artırarak sorunu daha da derinleştirecektir.

Üretici olmayan harcamalar yanında sürekli savaşlar ve denetimin zorunlu kıldığı devasa bir bürokrasinin halkın sırtından lükse beslenmesi bu sürecin öncelikli failleridir. Bu arada en yoğun altın ve gümüş talanını gerçekleştiren, hatta Osmanlı pazarında parası en geniş dolaşım olanağı bulan İspanya’nın da geri kalmasına karşın, bu dönemde dışsal talandan pay almayan, üstelik 17. yüzyılda 350 devletçik olarak yaşamış olan Almanya’nın kalkınması, sorunun üretim ilişkilerinin niteliğinde yattığını göstermektedir.
(Öteki Tarih, Erdoğan Aydın)

Kitap hakkında: 1. Erdoğan Aydın’ın Türkçesi ve anlatımı, ideolojik “öz Türkçe saplantısı” yüzünden zengin ve cezbedici değildir.
2. Kitap dergi yazılarının bir araya getirilmesinden meydana gelmiş. Hatalar düzeltilmemiş!
3. Yazar, Önsöz’de… “… geçmişi iyi bilmek, öncelikle ‘ona günümüz rasyonel ve evrensel değerleri açısından bakabilmekle mümkündür…’ ” demekle tarihi yanlış bir perspektiften analiz ettiğini ortaya koyuyor. Salt Marksist yorum tarihsel olayları ve gelişmeleri (özellikle Doğu’da) izah edemiyor. Yazarın, “Alevi bakış açısı” da, Alevi ozanların şiirlerini “günümüz rasyonel ve evrensel değerleri açısından” yorumlamasına yol açıyor ki, o şiirlerde, okunduğunda hemen anlaşılıyor ki, Osmanlı’ya haklı/haksız kinden/küfürden başka bir “değer” yoktur.
4. Kitabın üçüncü bölümü (İmparatorluk ve Gerileme) büyük ölçüde nesnel ve adil hazırlanmış; öğretici…

Evlat Edinilen Şövalye
Alıntı: 1098… Gerçekten de Ermeni şehrinin vaziyeti kaygı vericidir. Şehirden kaçabilmiş az sayıdaki Müslüman haber aşır. Baudouin adındaki Frenk komutanı şubat ayında yüzlerce şövalye ve iki binden fazla yaya askerin başında çıkagelmişti. Şehrin yaşlı Ermeni prensi Toros, Türk savaşçıların ardı arkası kesilmeyen akınları karşısında garnizonunu güçlendirebilmek için ona başvurmuştur. Ama Baudouin sadece paralı askerlik yapmayı reddeder. Toros’un meşru halefi olarak ilan edilmeyi şart koşar. Yaşlı bir çocuksuz bir adam olan Toros da bu şartı kabul eder. Ermeni âdetleri uyarınca resmi bir evlat edinme töreni düzenlenir. Toros üzerine çok geniş beyaz bir entari giyer; belden yukarısı çıplak olan Baudouin ise “babasının” giysini içine girip bedenini onun bedenine yapıştırır. Sonra aynı merasim “annesi”yle de yinelenir ve Baudouin Toros’un karısının giysisiyle çıplak teninin arasına kayar. Töreni muzip bakışlarla izleyenler, bu evlat edinme ritüelinin, evlat edinilen “oğul” kocaman ve kıllı bir şövalye olunca, biraz yersiz kaçtığını mırıldanırlar.
Kendilerine anlatılan bu sahneyi gözlerinin önüne getiren Müslüman askerler kahkahalarla gülerler. Ama öykünün devamı tüylerini ürpertir: Merasimden birkaç gün sonra “oğul”un kışkırtmasıyla kalabalık “anne ile baba”yı linç eder; bu cinayeti kılı bir kıpırdamadan izleyen Baudouin kendini Urfa “kontu” ilan eder ve ordu ile idarenin tüm önemli görevlerini Frenk silah arkadaşlarına dağıtır.
(Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Çev. Ali Berktay)

Kitap hakkında: 1. Amin Maalouf’un mükemmel bir üslubu var. Bu, çeviride fark edildiğine göre, çeviri başarılı; hata sayısı az.
2. Çoğunlukla Arap saray tarihçilerinin yazdıklarını kaynak olarak kullanan yazar, Ortadoğu’daki yaklaşık 200 yıllık Haçlı işgali dönemini, bütün taraflarını, yansız bir gözle; sıkılmadan, şaşırarak, zevkle okunacak biçimde kaleme almış.
3. Yazar Sonsöz’de çuvallamış. Şöyle diyor: “Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hemen hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişiliklerin hangileri Araptı?” Sormak gerek: “Yabancı” dediklerin, senin de söylediği gibi, Müslüman Türkler, Kürtler ve Ermenilerdi. Bunları “Peygamberin ümmeti” saymıyor musun?! Üstelik bunların çoğu da Araplaşmış!
Yazarın, “… Müslümanlar… Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediğin bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göz alıp kararlı bir biçimde modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Ne İran, ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi başarabildi;…” ifadesi de tartışmalı. İkilem olduğu ve hala tam olarak başarılamadığı doğru; fakat asıl, İslam dünyasının neden kendi içinden, kendine has, kendine uygun bir modernleşme hamlesi yapamadığı ve, kendinden ve yeni çok şeyler katmadıkça, sadece mukallitlikle nereye kadar gidilebileceği sorgulanmalıdır bence!

Kadın
Pembe, nemli ağzından her kelime süslenerek, renklenerek, rayihalara bulanarak, tuvalet odasından çıkar gibi çıkıyor; her kelimesinde vücudunun kıvraklığı, bakışının derinliği ve gülüşünün tazeliği seziliyordu. Sesinde sade ahenk değil, tat, tenasüp, hararet de vardı… heceleri ne kadar ılık, ne kadar lezzetli ve süslü… Ağzından nasıl bir çeşni, bir hassa, bir marifet ve bir keramet mevcuttu ki kelimeler yaldız varaklara sarılmış şekerlemeler gibi hem tatlı, hem telli pullu idi… Onları birer birer, zihnimin parmaklarıyla açıyor ve aklımın iştihası ile yiyordum. Her kelimesini dudaklarından ağzımla, bir kiraz koparır gibi almak, dişlerimin arasında ezmek istiyordum.
(Bir Avuç Saçma, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Eski yazıdan aktarıldığından mı kaynaklanıyor bilmiyorum, fazla olmasa da hatalar mevcut. Artık kullanılmayan veya az bilinen kelimelerin dip not olarak açıklanması yararlı. Ama, yanı sıra, bazı kelimelerin, makalelerin yazıldığı dönemdeki anlamları da belirtilmeli. Mesela, yukarıdaki paragrafta geçen “tuvalet”, “bakım, makyaj” manasında kullanılmaktadır. Keza, “tuvaletini yapmak”, “defni hacet etmek” değil, “bakım/makyaj yapmak” demektir… “Benimsemek” ise, “ele geçirmek”, “hakim olmak”, “kontrolü altına almak” anlamlarına gelmektedir.

Mısır’da Mumyalama; Kalp ve Beyin
Mumyalama töreni çok ayrıntılı bir süreçti. Ilk olarak beden kurutulurdu. Bu işlem, cesedin Nil kıyılarında bulunan ve derinin gözeneklerinden nemi çekip alacak soda benzeri bir madde olan natronla kaplanması gerekirdi. Ancak bedendeki nemin büyük bir kısmı iç organlarda toplandığından, genelde bu organlar çıkartılır, ayrıca mumyalanır ve dirilme anında bedenle yeniden birleşebilmeleri için tabutun yeni başındaki kavanozlara yerleştirilirdi. Kayda değer iki istisna, beyin ve kalpti. Mısırlılara göre, zekânın mekânı kalpti; kalpten çıkan ve kalbe giren kan damarlarını, düşünceleri ve duyguları yayan aktarıcı ortam olarak görürlerdi. Ayrıca, kalbin canlı ve etkin olduğu çok açıktı; atışları hissedilebiliyordu. Son derece önemli olduğu için, kalp bedende bırakılır ve dirilişin temel bir öğesi olduğu düşünülürdü.
Beyin ise tam tersine, mumyalamadan sorumlu Mısırlı rahiplerin gözünde pek az bir değere sahipti. Bu yüzden onu çıkartıp atarlardı. Ancak ilk önce burun deliklerinin birinden soktukları bir demir çubukla kafatasının içindeki gri maddeyi parçalara ayırır, sonra da kaşıkla çıkarır ve su vererek dışarı boşaltırlardı. Ardından beyin boşluğu, nemi emmesi ve beynin çıkarılırken zarar görmesi durumunda başa doğal görünümünü geri kazandırması amacıyla ketenle doldurulurdu.
(Büyü, Gizem ve Bilim, Batı Uygarlığında Okült, Dan Burton, David Grandy, Çev. Yasemin Tokatlı)

Kitap hakkında: 1. Büyüyü, astrolojiyi, cadı yakma olaylarını, metafizik varlıklara olan inançları vs., çağımız algıları, bilgileri ile değil, kadim çağların algıları, öğretileri ile tetkik eden, bilim eleştirisi de yapan bir kitap. İyi bir çeviri.

Not. Kitaptaki “… daha deneysel eğilimli olan Mısırlı hekimler, beyni yaşamsal bir organ olarak görür ve hatta düzeltme amaçlı cerrahi müdahalelerde bulunurlardı.” iddiasını daha önce biliyor ve kaynağını merak ediyordum. Bu cümle için referans verilen kitap ve ilgili cümle kitabın Notlar kısmında yer alıyor. Burada, o kitabın yazarlarının “Cerrahlık Papirüsünü incelerken ‘sinir sisteminin kontrol merkezi olarak beyin hakkında bir şeyler söylediği’” ifade ediliyor. Bu mu yani iddianın kaynağı, delili?!.. Çoğu, haydi büyük kısmı diyelim, bilim insanları, verilerle oynamak ve onları imanları, fantezileri, kurguları, çıkarları doğrultusunda yorumlamak açısından dindar teologlara ne kadar benziyorlar!

Jews and Pagans in Constantinople
(Konstantinopol’de Yahudiler ve Paganlar)
Alıntı: Theodosius was determined to stamp out heresies, and during his reign he issued a total of eighteen edicts directed against schismatic sects. He was on the other hand tolerant towards Jews, and on several occasions he issued orders for the rebuilding of synagogues that had been destroyed by Christians, punishing those who had demolished them. He was totally opposed to paganism, enacting several laws banning sacrifices for divination and allowing a number of temples to be destroyed or converted into churches. The most drastic laws against paganism were issued in 391-2, in which all sacrifices were prohibited and the temples throughout the empire were closed to the public, with even private worship of the old pagan gods forbidden under the pain of severe penalties.
(Istanbul, The Imperial City, John Freely)

Çeviri: Theodosius heterodoks inançları ortadan kaldırmaya kararlıydı. Saltanatı boyunca hizipçi mezheplere yönelik on sekiz ferman yayınlamıştır. Öte yandan Yahudilere karşı müsamahalıydı; bazı vesilelerle, Hıristiyanlar tarafından yıkılmış sinagogların yeniden inşası için emirnameler yayınladı. Sinagogları yıkanları cezalandırdı. Paganizme tamamen karşıydı. Fal için kurban kesilmesinin yasaklanmasına ve, bir takım tapınakların yıkılmasına veya kiliselere dönüştürülmesine izin veren birkaç yasayı yürürlüğe koydu. Paganizme karşı en şiddetli kanun 391-2’de yayınlandı: bütün kurban kesimleri yasaklandı ve imparatorluk topraklarındaki tapınaklar halka kapatıldı. Eski pagan tanrılarına özel ibadet bile sert cezalarla yasaklandı.

Kitap hakkında: İstanbul’u, kuruluşundan Osmanlı’nın yıkılışına kadar (ve kısaca 1995’e kadar Cumhuriyet dönemini) sade bir dille anlatan bir kitap. İktidar mücadeleleri, saray dedikoduları, inşa edilen anıtlar/taklar/saraylar vs… Sanat tarihi ile alakası bulunmayan okuyucuların sanat terimleri için sözlük karıştırmaları vakit kaybı, israfı olur.

Not. Kitabın sonraki sayfalarında İstanbul’da, 501’de pagan festivali yapıldığından söz ediliyor. Festival paganlık adına mı yapılmış, yoksa bir geleneğin uygulaması mıdır; bu husus kitapta net değil… Ama, Anadolu’da pagan inançlı insanların ve belki tapınakların varlığının daha birkaç yüz yıl daha yaşadığı belgelerle sabittir. Pagan inançların, geleneklerin Hıristiyanlığa eklemlenerek sürmesi ise ayrı bir husustur.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20959, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

One Comment

  1. toplu baskı diyor ki:

    matbaayı bulan o kadar iyi etmişki günümüzde bir ticari sektör olmuş teşekkür ve iyi dileklerimiz hep onlarla. sağolsunlar

Leave a Reply