BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Popüler Bilim Kitaplarından Alıntılar ve Yorumlar (2010-3) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Süpersimetri
– Görelilik Kuramları
– Dinsel Paradigma ve Evrensel Gerçek
– A Brief History of Time
^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^
Duyular ve Algılar

Alıntı: Tüm duyularımız, elektromanyetik kuvvete dayalı mekanik ve kimyasal etkilerden kaynaklanmaktadır. Görme, fotonların gözümüzde elektronlarla etkileşmesi ve bunun sonucundaki elektrik sinyallerinin beyinlerimize gitmesinden oluşur. Dokunma ise, derideki hücreleri etkileyen basınçla başlayıp, beyne iletilen elektrik sinyallerine yol açar. Duyma, kulak zarındaki moleküllere çarpan (daha doğrusu elektromanyetik kuvvetler aracılığıyla onlarla etkileşen) hava molekülleriyle başlar. Yerimizde durmamız ya da hareket etmemiz açısından yaşamsal önemi bulunan sürtünmeye, atomlar arasındaki elektromanyetik kuvvetler neden olur. İnsan boyutlarındaki fiziği incelerken, zayıf ya da güçlü kuvvetler veya gökadamız hakkında kimi şeyler bilmek zorunda değiliz. Güneş’in Yer’e verdiği enerjiden tüm gıdamızı ve esas olarak tüm enerjimizi sağlıyoruz; bunun ötesinde Güneş’in nasıl çalıştığı önem taşımamaktadır. İşte size bir etkin kuramdan* yola çıkan bir başka kurama çok özel bir yol ile veri sağladığı bir durum: Güneş enerjisinin girdi şeklinde eklenmesi dışında, Yerküremiz kapalı bir sistem olarak algılanabilir. Dünya gezegeninin etkin kuramı açısından, Güneş’in kendi enerjisini nasıl ürettiği hiç önemli değildir.
(Süpersimetri; Squarklar, Fotinolar ve Doğanın En Temel Yasalarının Açığa Çıkarılması, Gordon Kane, Çev. Zekeriya Aydın)

* Yazar, “etkin kuram”ı kitabın sonunda şöyle tanımlıyor: “Fiziksel dünyanın her parçası, belli bir uzaklık ölçeğine ya da enerji ölçeğine uygulanan bir alt-kuramla betimlenebilir. Böyle alt-kuramlara etkin kuramlar denmektedir. Belli bir etkin kuramdaki açıklamalar, ilgilenilen kısmı etkileyen birkaç girdiye ya da parametreye odaklanarak, dünyanın diğer parçalarının çoğunu göz ardı edebiliyor. Birincil kuram [Her şeyin teorisi] diye adlandırdığım nihai kuram dışında, fiziksel dünyayı betimleyişimizin her parçası bir etkin kuramdır.”

Kitap hakkında:
1. Parçacık fiziği konusunda, en azından temel bilgilere sahip olmayanların okumaması gereken bir kitap: Yazar, okuyucuyu, Standart Model’in ne derece doğru olduğu; Higgs parçacığı/alanı, Sicim Teorisi ve Süpersimetri konularında tatmin edemiyor, doyuramıyor, ikna edemiyor… Teoriler, ilgili denklemler, onların nasıl kurulduğu, nasıl çözüldüğü ve çözümlerinin anlamları ya açıklanmamakta da ya da izahat havada kalmaktadır… Popüler düzeyde belirtilen hassalara sahip kitapların yazılabileceği kanaatindeyim…
2. Kitaptan, uygulamalı parçacık fiziği hususunda devletlerin umutlarını kestikleri ve kaynak ayırmakta imtina ettikleri anlaşılıyor. Zira, yazar, sık sık böyle araştırmaların çeşitli sahalardaki faydalarından söz ediyor: Laboratuarlar kapatılırsa parçacık fizikçileri başka alanlara kayarlar, deneylerin dolaylı yararları vardır (“www” dışında somut bir ürün veremiyor!)…
3. Çeviri fena değil; gözden geçirilmesinde yarar vardır!

Not1. Hiçbir ders kitabında ve popüler kitapta okumadığım, hiçbir bilim insanından duymadığım (Elbette bir yerlerde, bilimin üretildiği ülkelerde konuşuluyordur.) bir husus şudur: Elektriğin üretilmesi ve kullanılması elektronun keşfinden (~1900) öncedir. Keza pek çok teknolojik icat nötronun keşfinden (~1930) evveldir… Birkaç soru: Elektronu, nötronu hiç bilmesek ne olurdu; tarif edilen biçimde elektron nötron.. var olmayabilir mi?.. “Etkin kuram”, teori ve uygulama (bilim ve teknoloji) ikilisine de teşmil edilebilir mi?

Not2. “Etkin kuram”ı sosyolojide, psikolojide.. de kullanabiliriz sanırım… Bu kuramın bu alanlara uygulanmasından mesela şunu çıkarsayabiliriz: İnsanlar, bin yıllarca, bugüne nazaran yok derecedeki dünya ve evren bilgisi ile yaşadılar. Çağımızda mevcut bilgilere rağmen insanlar, pek çok alışkanlık, davranış vb. açısından 500 yıl, 1000 yıl.. önceki insanlardan çok farklı değiller; “kendi alemlerinde” yaşıyorlar! Zira, “algı” (örneğin güneş, ay, yıldızlar gökyüzünde dönüyor), “bilgi”den (örneğin güneşin etrafında dönen/”uçan” küçücük bir gezegendeyiz) daha etkili…

 

Eşdeğerlik İlkesi

Alıntı: Galileo, tüm cisimlerin (hava direnci ihmal edildiğinde) aynı şekilde ve sabit ivme ile düştükleri gerçeğini gözlemlemişti. Bu da ancak F = ma [vektörel], ve F=mg [vektörel] denklemlerindeki m’lerin birbirlerini sadeleştirmeleriyle mümkün. Aslında bunlar aynı olmayabilirdi; F=ma’daki m, cismin eylemsizlik özelliğinin ölçüsüdür; F=mg’deki m ise cismin çekim alanı oluşturma ve başka bir cismin çekim alanından etkilenme özelliklerinin bir ölçüsüdür; birinciye eylemsizlik kütlesi (eski dilde: atalet kütlesi), ikinciye de çekimsel kütle denir. Bu ikisinin eşitliği, hatta özdeşliği eşdeğerlik ilkesinin ilk şeklidir: Eşdeğerlik İlkesi (Galileo versiyonu): Bir cismin eylemsizlik kütlesi ile çekimsel kütlesi özdeştir.

Eşdeğerlik ilkesi: (Eylemsiz bir koordinat sistemine göre) Sabit ivmelenen bir koordinat sistemi ile sabit bir genelçekim alanı birbirinden ayırt edilemez. Örneğin, bindiğin asansör yukarı ivmelenmeye başladığında, kendini daha ağır hissedersin. Sanki yerçekimi kuvvetlenmiş gibi… [Şekil altı yazısı: Eşdeğerlik ilkesi: Dünya üzerinde (yani g şiddetinde bir genelçekim alanında) sabit durmak ile çekimsiz ortamda g ivmesi ile giden bir geminin içinde bulunmak, ayırt edilemez.]
(50 Soruda Görelilik Kuramları, İbrahim Semiz)

Kitap hakkında:
1. Fiziğin olmazsa olmazı denklemlerin yer aldığı bir kitap. Fakat ne anlam ifade ettikleri yeterince açıklanamamış.
2. Dil (bilimin herkesin az-çok anlayacağı tarzda anlatımı, hatta yer yer umumi manada cümle yapıları) konusunda da kifayet arz etmiyor (Genel bir mesele.). Buna rağmen, akademisyenlerin bu tür kitap yazmaları çok faydalıdır. Bu alan (popüler bilim kitaplarının yazılması) bizde henüz yenidir. Yazıldıkça gelişecektir.
3. Böyle (Türkçe, telif) kitaplar, filan dergide (isterse itibarlı dergiler olsun) yayınlanan (bu bağlamda Türklerin yazdığı) pek çok makaleden çok daha değerlidir. Yazarlarına, 10 (sıradan) makaleye karşı ne veriliyorsa, o verilmelidir! Başka dillere (“katakülle” olmaksızın) çevrilir ise 100 makaleye..!

Not1. Buradaki anlatımdan ilkeyi Galileo’nun kurduğu ve isimlendirdiği çıkarılabilir (Pek çok şeyde böyle oluyor! Yanlıştır.). Filvaki, deneysel bulgularından hareketle ilke (en azından burada) ona ithaf edilmiştir.

Not2. Relativity’nin izafiyet, rölativite, görecelik ve görelilik diye dört tane çevirisi var Türkçe’de (İngilizce-Türkçe bir sözlükte yer alan bağıllık’ı da sayarsak beş)! En yaygın kullanılanı görelilik… Zamanda uzamaya ve kısalmaya yol açan hızlardaki ve bunların sözkonusu olmadığı düşük hızlardaki (bağıl) hareketleri tanımlarken Batı (ve tüm dünya dillerinde) bir ayrım yapılıyor mu; yoksa hepsi relativity (ve diğer dillerdeki neyse çevirileri) mi? Bu ayrımı yapmak doğru mudur? Doğru ise onu hayata geçirebilir miyiz? Mesela birinci durum için görelilik”i (Bu durumdaki hızları “göreli hızlar” diye tanımlıyoruz halihazırda.), ikinci durum için bağıllık’ı kullanabilir miyiz?

 

Atomaltı Parçacıklar, Kütle

Alıntı: … teraziye koyup tartamayacağın kadar küçük bir şeyi düşün, örneğin bir atomaltı parçacığı. Hatta bunların çoğu zaten kısacık sürelerde bozunup yok olduğu için, zaten [?] tartamazsın. Kütlesini nasıl belirleyeceksin? Parçacık fizikçileri bunların momentumunu (yükü bildikleri için üzerine etki eden elektrik ya da manyetik kuvveti biliyorlar, yörüngeyi bir iz şeklinde görebiliyorlar, yörüngenin eğriliği momentumu veriyor) ve enerjisini (yok olduğu zaman ortaya çıkan ısıyı ölçerek) ölçebiliyorlar. Sonra da E(kare)=p(kare)c(kare)+m(kare)c(üzeri dört) formülü ile (p=(gama)mv ve E=(gama)mc(kare) bağıntılarını birleştirerek bulabilirsin) kütleyi buluyorlar. İşin can alıcı noktası şu: Tabii ki bazı deneylerde aynı parçacıktan yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca oluşabiliyor; bunların her birinin momentumu ve enerjisi farklı olabiliyor. Ama E(kare)-p(kare)c(kare)’yi hesaplayınca, ne kadar farklı momentumlar olsa da, aynı şey çıkıyor. Bu yüzden, bu yolla hesaplanan kütle, o parçacığı tanımlayan özelliklerden biri oluyor, yükü spini ve diğer kuantum sayıları ile birlikte. Ve buna basitçe “kütle” deniyor; enerjiyi zaten ölçmüşüz, onu bir sabite, yani c(kare)’ye bölüp de yeni bir isim daha vermenin âlemi yok.
(50 Soruda Görelilik Kuramları, İbrahim Semiz)

 

Fizik Yasaları

Şimdilerde felsefi ve bilimsel çevrelerde; kanunlar neden bulunan formatlarda olup da başka formatlarda değildir, bu formatlar doğandan bağımsız var olanlar[?] mıdır, gibi tartışmalar alevlenmiştir.* Esasında bilimin kanun anlayışı, felsefi süreçte değil, aydınlanma çağındaki tarihsel süreçte belirginleşmiştir.
İnanç yıllarından akıl yıllarına geçiş, evrenin tüm gizemlerinin matematik formülleri ile ifade edilebileceği kanısını doğurmuştur. Bu dönemde akıl, olayların bir nedeninin olduğunu düşünmeye başlamıştır. Pozitif bilimlerin gelişmesine en önemli katkıyı yapan neden-sonuç ilkesi, nedensellik (causality-illiyetlik) adı altında felsefi literatürde yer almaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Nedensellik, en azından klasik fizik bağlamında akli düşüncenin temel ilkelerindendir. Bunun karşısında[,] nedensellik akli olmayıp, aklın alışkanlıklara tutsak düşmesinin bir sonucu mudur, gibi tartışmalar da sürüp gitmiştir. Ancak hiçbir olayın, bir neden olmadan kendiliğinden meydana gelmesinin mümkün olmadığı kolayca kabul edileceğinden, tartışmalar felsefi düzlem içinde kalmıştır. Elma daldan düşüyorsa bunun bir nedeni vardır ve bu neden de gerçeği temsil eder. Newton’un hareket kanunları, bir neden-sonuç ilişkisinin matematiksel formülasyonudur. Hareketin neden olarak kuvvet, harekete karşı direncin nedeni olarak kütle tanımlanmıştır. Doğal olaylarda nedensellik arayışı ve bu arayışın matematiğe yansıması, bir yan ürün olarak klasik fizikteki köktenci bir ideoloji olan determinizm yani belirlemeciliği doğurmuştur. Aydınlanma çağında kanunlara ruh veren determinizmdir.

Doğa kanunları üniversal olmalarının yanında, bir anlamda mutlak olma özelliğine de sahiptirler. Gözlemciye bağlı değillerdir. Gözlenmekte olan sistemin fiziksel durumu kanunlara tabidir; fakat tersi, yani kanunların fiziksel duruma tabi oluşu doğru değildir. Bir sistemin fiziksel durumu, sistemin belli bir anda sahip olduğu fiziksel özelliklerin bütünüdür. Örneğin bir termodinamik sistem basınç, sıcaklık ve hacim ile karakterize edilir. Kanunlar, örneğin gazların genel denklemi, sistemin belli bir süre sonra hangi durumda bulunacağını, yani basıncının, hacminin ve sıcaklığının ne olacağını belirler. Kanunların belirlediği gelişmelere aykırı bir olay gözlemlenemez, gözlenirse [o kanun] kanun olma özelliğini yitirir. Yani kanunlar, evren hakkındaki somut gerçeği açıklar. Doğa gizemlerinin kapısını açan anahtarlardır. Kanunlar icat edilmez keşfedilirler.
(Dinsel Paradigma ve Evrensel Gerçek, Bilim-İnanç Fay Hattı, Cengiz Yalçın)

* Yazar, burada bazı fizik denklemlerinin/teorilerinin sorgulandığını kast ediyor. İleriki sayfalarda bilim (yapılan ülkelerin) kamuoyundaki “kuantum mekaniğinin olasılık fonksiyonu kavramının terk edilmesi” görüşünü aktarıyor. Böyle tartışmaları hiç bilmeden benim de düşündüğüm bir konu…

Kitap hakkında:
1. Yazarın (akademik) unvanın kapakta yazılması yanlış!
2. Kitabın, düşük cümleler ve gramer hataları.yüzünden ciddi tahsise ihtiyacı var. Kitabın (önsözdeki) daha ilk cümlesi: “Türk toplumunun bilim ile tanışmasının günümüzde ayakta kalabilen en eski kanıtları ORHUN YAZITLARIDIR.” Okuyunca değil ama düşününce (konuyu bildiğimden) yazarın ne kast ettiği anlayabiliyorum!
3. Kitabın ana tezi muğlak. Bazı tanımlar belirsiz. Dini terimlerde yanlışlıklar söz konusu. Sık sık tekrara düşülmüş. Kitabın başı sonu belli değil.
4. Kitabın 7. bölümü (İnancın Doğası) anakronizm, yanlışlar ve çelişkili ifadeler ile dopdolu!
5. Yazar, kitabın çerçevesi sebebiyle biyolojiye değinebilirdi ama, ayrıntıları o alanın uzmanlarına bırakmalı ve ağırlığı kendi alanındaki konulara vermeliydi. Anlattığı, Fizik alanına ait modeller, teoriler, ilkeler.. çok güdük kalmış; “kanıtlandı” dediği teorilerin nasıl kanıtlandığını ikna edici biçimde pek anlatamıyor, matematik-teori-gözlem bağlamını iyi izah edemiyor…
6. “İnanç yıllarından akıl yıllarına geçiş…” Bu ve benzeri cümleler 18., 19. ve hatta 20. yüzyılda din (Hıristiyanlık) ile hesaplaşan bilimcilerin (sanatçılarının, yazarlarının…) dili… Bunu kitap boyunca görmek mümkün. İnanç-akıl ikilemi yanlıştır: iman sanki aklın mahsulü değil mi?!.. Yalnız, teslim etmek gerekir ki, yazar, evrenin ve canlılığın kökeninin belki hiç bilenemeyeceğini de belirterek bilimi iman konusu yapmaktan imtina ediyor. Bu olumlu. Ancak, zaman zaman “inanıyorum” fiilini kullanması, galiba bir alışkanlıktan kaynaklanıyor. Özellikle bilim insanı, “inanmaz”; “anlar, “çözer”, “bilir”..!
7. Bütün kusurlarına rağmen, belirtilen düzeltmelerin, düzenlemelerin, çıkarmaların, ayrıntılandırmanın yapılması şartıyla kitap faydalı hale gelecektir.

 

The Arrow of Time (Zaman Oku/Zamanın Yönü)

Alıntı: The increase of disorder or entropi with time is one example of what is called an arrow of time, something that distinguishes the past from the future, giving a direction to time. There are at least three different arrows of time. First, there is the thermodynamic arrow of time, the direction of time in which disorder or entropy increases. Then, there is the psychological arrow of time. This is the direction in which we feel time passes, the direction in which we remember the past but not the future. Finally, there is cosmological arrow of time. This is the direction of time in which the universe is expanding rather than contracting.
(A Brief History of Time, Stephen Hawking)

Çeviri: Düzensizlik veya entropinin zamanla artması zaman okunun ne olduğuna dair bir örnektir. Zaman oku, geçmişi gelecekten ayıran, zamanın yönünü veren bir şeydir. En azından üç farklı zaman oku mevcuttur. Birincisi termodinamik zaman okudur; burada zaman düzensizlik ve entropinin arttığı yönde ilerler. İkincisi psikolojik zaman okudur; burada ok, zamanın geçtiğini hissettiğimiz yöndedir: geçmişi hatırlarız ama geleceği bilemeyiz. Üçüncüsü kozmolojik zaman okudur. Burada zaman, evrenin (büzüldüğü değil) genişlediği yönde akar.

Kitap hakkında: Stephen Hawkins’in meşhur popüler kitabı. Kozmolojiye dair modeller, teoriler sade bir dille ama matematiksiz veriliyor. En güçlü teleskoplarla alınan veriler dahi çok sınırlı ve yetersiz olduğundan, bunlardan yola çıkılarak modellerin ve teorilerin geçerliliği, ne kadar gerçeği yansıttığı belirsizdir. O yüzden kitaptaki tezleri şüpheci biçimde okumakta yarar vardır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9145, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply