BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Ölüm Hakkında – 4 (Mete Tunç)

Dolunay (Öykü)

Ne menekşe renkli gözleri, ne düz-kumral saçları, ne beyaz-pürüzsüz teni, ne de düzgün fiziğiydi. Onu anlam yüklü, ruh dünyasını olduğu gibi yansıtan duygulu bakışları etkilemişti iki kez gözgöze geldiklerinde. Otobüs, ineceği durağa yaklaşırken görmüştü onu. Hemen önündeki koltuktaydı. Aynı durakta indiler fakat farklı istikametlere yöneldiler.

İşyerindeki odasına ilerlerken, koridorda garip bir his doldu içine. İlk kez hissediyordu bu duyguyu. Hızla geri döndü. Kestirmeden onun yöneldiği caddeye geldi. Göremedi. Çevrede girebileceği o kadar çok bina vardı ki. Akşam, sabah indiği durak civarında uzun süre dolaştı. Onu bulamamanın üzüntüsüne aynı gün rozetini kaybetmesi de eklendi. Nerede düşürdüğünü hatırlayamadı. Eve dolmuşla gelirken gökyüzünde dolunay vardı; ona Dolunay ismini verdi.

Ertesi gün, daha ertesi gün… dolunayın olduğu günün sabahındaki güzergahı kullandı işyerine giderken. Fakat…

Tam on yıl sonra, on yıl önce olduğu gibi aynı duraklarda bindi ve indi otobüsten. İşyerine değil, on yıl önce yönelmesi gereken olası istikamete yürüdü. Bir fakültenin yola bakan camındaki bir afişte, on yıl boyunca unutmadığı bir çift göz gördü. Yazının içeriğini anlamış gibi bacakları titreyerek yaklaştı cama. Menekşe gözlünün daha olgun yaşındaki fotoğrafının altında ‘Sevgili hocamızı, kaybedişimizin birinci yılında özlemle anıyoruz.’ yazıyordu. Bluzunun sol kısmında onu gördüğü gün kaybettiği rozeti vardı…

Akşam evine giderken gökyüzüne baktı. Dolunay?.. Yoktu.
***

İntihar Planları (Öykü)

‘Kendimi yok etmeliyim, cesedim dahil.’ diye düşündüğümde hastahaneden çıkalı, başka bir deyişle askerliğim biteli sekiz ay olmuştu. Düzelmek bir yana gittikçe kötüleşiyordum. Silahlı bir plandı ilk düşündüğüm: Issız bir arazide, kafama sıktığım kurşundan sonra, daha önce açtığım derin bir çukura düşecek ve çukurun yanıbaşındaki kum-toprak yığını üzerime akacaktı. Bunun mekanizması üzerinde düşündüm bir müddet. Bilahare vazgeçtim; çünkü çukur kapansa bile toprağı düzlemek gerekecekti. Cesedimi bırakmak zorunda kalsam da ’kendimi yok etme’ fikri kafama yerleşiyordu…

Tren rayları, trenler?! O akşama kadar nasıl da akıl edememiştim, her gün üzerinden en az iki kez geçtiğim rayları? Cesedimi, bırakacaksam, tek parça bırakmayı istememden miydi acaba? Öyleydi belki, bilmiyorum. Ama o akşam baş ve beden parçalarına ayrılmam çok önemli görünmüyordu bana. Nasıl olsa birleştirirlerdi; anestezi yapılmaksızın, kaba bir dikişle kolayca bağlanabilirdim. Geceyi beklerken duş aldım; veda mektubuma, ‘Beni yıkamayın ve üzerimdeki elbiselerimle gömün.’ cümlesini ekledim. Yağmur suyu borularına tutunarak balkondan yere indim. Camdan, torbaya tıkıştırarak attığım resmi elbiselerimi de bahçede giydim. Yürüyerek geldim ara istasyona. İşlek bir hattı; en fazla birkaç dakika içinde beynimdeki savaşlar, kan, kopuk organlar, sesler, uğultular, azaplar tarihe karışacaktı. Batıya doğru yüz metre kadar yürüdüm. Bu arada iki tren geçti, karşıt yönlerden. Rayların arasında yere uzandım. Nihayet bitiyordu her şey, çok az kalmıştı. Kulaklarımı raya dayadım. Titreşimler duydum. Geliyordu, ama hangi yönden? Ne önemi vardı ki! Boynumu yasladım soğuk alaşımın dar yüzeyine. Dizel lokomotifin tekerlek sesleri, bağlantı yerlerinin gıcırtıları, sallanan vagonların gürültüsü… Tren yaklaşıyordu. Gözlerimi kapadım. Acı, sürekli bir düdük sesi, duyduğum son sesti herhalde. Tekerlekler ray üzerinde kayıyordu, mermi yörüngelerini gösteren izlere benzeyen fakat kısa erimli kıvılcımlar saçarak. Baş koptuktan sonra göz bir müddet daha görme duyusunu korurmuş. Gözlerimle aradım vücudumun başımın altında kalan kısmını, bedenimi. Göremedim. Yoksa yuvarlanarak biraz uzağa mı savrulmuştu başım? Başımdaki dönmenin nedenini bu şekilde açıklayabilirdim. Sonsuzluk kapısına, bir anda, damara giren iğnenin sızısı kadar bile acı duymadan gelmiştim. Başımla baş başa kaldığımda göz kapaklarım, dert denizinin kıyısındaki limandan, sınırsız derman okyanusuna yapacağım yolculuğa başlayacağımı haber verircesine, sevinçli bir telaşla kapandılar ve… Sessizlik, vızıltısız bir sessizlik; karanlık, simsiyah bir karanlık…

***

Tetikçi (Anı)

… Okulu bitirince ‘resmen’ istihbaratçı olmuş. Teşkilat; yeteneklerine, yapısına, psikolojisine.. göre memurları farklı görevlerde kullanırmış… Falan yıl, yaklaşık 10 yıl öncesini, 1998 olabilir, kast ediyordu, “gazetelere de yansıyan yaralama olayında ateşe eden bendim,” diyor. Hiç duymamıştım, okumamıştım, hatırlamıyordum. Ona, sonradan ‘suçsuz’ olduğunu öğrendiği birini öldürtmüşler. Bu da gidip o emri tebliğ edene hesap sormuş, tartışmışlar; silahını çekmiş ve vurmuş. “Aslında öldürmek için nişan almıştım, yanımdaki arkadaş koluma dokundu ve kurşun hayati olmayan bir yerine isabet etti,” diyor. Bu hikayeye göre teşkilat onu ‘tetikçi’ olarak ‘değerlendirmiş’! Olayı örtbas etmişler, bizimki de emekli olmuş veya edilmiş. Bir katil ile aynı masada, baş başa, karşı karşıya, yüz yüze oturuyordum! Devletin katili ile. Devletin cinayet işlediğinin kanıtı karşımda konuşuyordu. Doğru mu söylüyordu? Yalan söylediğine dair hiçbir işaret göremedim. “Emri kim veriyor,” diye sordum. Net, aklımda kalan bir cevap vermedi. Bilmiyordu belki de. ‘Nasıl, hangi yöntemlerle öldürüyorsunuz,’ diye sormak istedim; fakat cümleyi toparlayamadım, saçmaladım. Yine de anlaşılmayacak kadar bozuk bir cümle değildi. Soruyu tekrar etmemi de istemedi. Kaldığı yerden devam etti. “Pek çok Kürt işadamı öldürüldü,” de dediydi sanırım; ki bu ‘bilinen’ bir husustu…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7282, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

2 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    … ALİ ÖZAYDIN toprağa verildi…
    (“Öd tengri yaşar, kişi oglı kop ölgeli törimiş.”
    Kül Tigin kitabesinden)

  2. Mete Tunç diyor ki:

    Ali Özaydın’a ilişkin iki video:
    http://www.youtube.com/watch?v=iogtMsBmqvU
    http://turkbilimi.com/?p=4603

Leave a Reply