BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Ölüm Hakkında – 6 (Mete Tunç)

HAYATIN ANLAMI

Hayatın anlamına dair üç farklı cepheden üç yorum:

24 Aralık 2004’te Güney Doğu Asya’da meydana gelen ve onbinlerce insanın ölümüne yol açan tsunamiden/deniz depreminden sonra yapılan bir TV programında, felâkette oğlunu kaybeden bir Avrupalı annenin sözleri yer alıyor. Anne, oğlunu, “güzel bir hayat yaşadı, sörf, kayak yapardı, dünyâyı gezdi,” sözleriyle anıyor! Bunu, kabaca, ‘insan, kaybettiklerini, sosyal-kültürel-ekonomik durumuna göre yad ediyor,’ diye yorumlayabilir miyiz?!..

TV’deki bir belgesele göre, yargılanan ve ölüme mahkûm edilen bir Nazi, “önemli değil, 8 hârika yıl yaşadım, bu yeter,” demiş. Belki ahlâkî kabûl edilemez ama adamın kendi hayat ölçütlerine göre mantıklı bir cevap.

60 küsur yıl parlak, zengin bir hayat yaşayan Zeki Müren’in, ömrünün sonuna doğru, ‘hayat boşmuş’ meâlinde bir söz söylediğini duymuş veya okumuştum. Ne acı, korkunç bir tahlil. Hayâtını kişisel, egoist yaşadığının bir îtirafı bu söz. Yaşadığı zevklere doyamadığının veya onlardan bir tat kalmadığının beyânı. Kendi ifâdesine göre, suyuna/içkisine siyanür atmaya kadar varan kıskanç bir çevre; onu, bizâtihi kendisi olduğu için seven tek bir yakınının, dostunun olmaması…
&&&

AZRAİLTİME (Öykü)

Dün gece Azrailtime geldi ansızın. Korkunç bir ürpertiyle titredim. Vaktin yaklaşmakta olduğunu biliyordum. Ama biraz erken değil miydi? Çekinerek sordum kendisine:
“Azrailtime Hazretleri, Emir Hak için mi geldiniz?”
Aptalca bir soruydu; Azrailtime başka bir iş için görünür müydü?
“Alıştırmak için.”
dedi ve ekledi:
“Emri birkaç gün sonra yerine getireceğim. Periyodik prosedürü uyguluyorum.”
“Anladım… Fakat normal süreyi biraz ertelemek mümkün olamaz mı? Eksik kalmış işlerin bitirilmesini istiyorum da.”
“Tamamlanmamış işleri senden sonrakine devredersin. Ayrıca bizim alem dünyaya benzemez. Bizde zübüklük yoktur vesselam.”
Onunla konuşmamız sırasında içimdeki ürperti gitmiş, ortamda ılık bir hava esmeye başlamıştı. Zatıalilerine samimi bir tarzda ve son bir umutla adeta yalvardım:
“Ağzını öptüğüm Azrailtime kardeş. Gördüğün gibi, bir sonbahar günü kara bulutlarla kaplanmış gökyüzüne benzer haldeyim. Ardımda belirsizlikler, pişmanlıklar, yarım kalmış işler bırakmak istemiyorum. Yetiştiremediler ağzına yandığımın işlerini, ne yapayım. Bana hiç olmazsa bir gün uzatma verilemez mi?
“Hayır. Ben emir kuluyum ve verilen işi saniyesini sektirmeden yaparım. Bu iş öğrenimde uzatma ya da dondurma verilmesine benzemez. Senden öncekiler gibi sen de tam zamanında alınacaksın. Ayrıca şimdiye kadar akılları neredeydi?… Bana temennide bulunmak kalıyor. Umarım son anlarını iyi değerlendirirler. Aksi takdirde sende başlayan atılımlar halefinde bitecek; veya bitmeyecek.”
Haklı ve kararlıydı Azrailtime. Elden ve dilden gelen ne varsa vakit geçirilmeden yapılmalıydı. Halefime, 1998, görevi teslim etmeme sadece birkaç gün kalmıştı.

Yazan: 1997
&&&

ÎDAM MAHKÛMU

Emekli bir savcı anlatıyordu TV’de: Îdâma mahkûm edilen adama son sözü sorulunca, mahkûm, mahkeme heyetine bir güzel giydirirmiş!..

Hep merâk ederdim bunu; yâni îdâma mahkûm olanların tepkilerini (Filmlerdeki gibi olmadığını tahmin ediyordum!)… En azından bâzılarının nasıl tepki gösterdikleri ‘içeriden’ biri tarafından açıklandı.

Peki, asılmadan hemen önce neler diyorlardı acâbâ?!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6092, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

3 Comments

  1. Hasan Hilmi Turan diyor ki:

    Değerli arkadaşım;
    Ölüm denince kuşkusuz ilk akla gelen dünyevi hayatın faniliği, yani geçiciliğidir.
    Ölümden sonraki hayat ise “ebedi” olarak tanımlanır.
    İşte tam da burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Dünya hayatını fani, yani geçici kılan zaman kavramı , dolayısıyla akıp giden zaman içinde yaşanan ardışık olaylar dizisidir. Bir sonraki olay bir öncekini eskitir ve zamanın çöplüğüne atar. Oysa, bize “ebedi” kaydıyla dayatılan ahiret yaşamı akıp giden zaman kavramının aksine “bu da geçer yahu!…” diyebileceğimiz türden bir yaşam öngörmez. Sanılanın aksine ahiret yaşamı keza dünya yaşamı gibi olayların peşisıra yaşandığı, algıların sürekli değişkenlik gösterdiği, ancak ölümle sonlanmayan “sonsuz bir yaşam” değildir. Tıpkı sonsuza dek değişmeyen fotoğraf kareleri gibi hazzı ve acıyı tüm algılarıyla ebediyyen tenimizde, damağımızda, kısaca beş duyumuzda hissederek yaşayacağımız “sonsuzluk” kavramı ile betimlenen bir yaşam dayatır.
    Bu tanımda dikkat çeken nokta, akışkan bir zamandan söz edilmemesine karşın tıpkı dünyada olduğu gibi ardışık olaylardan söz edilebilmesidir. Örneğin mahşer, sorgu melekleri tarafından sorguya çekilme, sırat köprüsü, tanrı ile yüzleşme, cennet ve cehennem kurgusu, altından ırmaklar akan uçmaklarda (cennet’te) erkeklere verileceği vaat olunan huriler ve daha pek çok olay…
    Kimse kusura bakmasın, bunu benim aklım almaz. Hem sonsuzluktan söz edeceksiniz, hem de bir sürü olayı kalkıp önüme koyacaksınız! Madem ki ebedi yaşam diye söz ettiğiniz yerde akıp giden bir zaman kavramı yoktur, bunca olay da yoktur. Tıpkı ayni film karesine sonsuz sayıda fotoğrafı sığdırmak gibi ayni zaman dilimi içine bunca olay nasıl sığar?
    Kusura bakmayın arkadaş, bu memlekette kendisini “din uleması” olarak tanıtan herkes ebedi yaşam bahsinde bir araba dolusu laf ederken topu öyle bir yere atıyor kiiii… Bulup da çıkarabilene aşk olsun… Yarın, ya da öbir gün, yada birkaç yıl sonrasına değiiiill… Taa ölümden sonraki bir zamana… İstediğin kadar sallayabilirsin hoca efendi. Rahat ol… Kim öteki dünyaya gidip dönerek “…vay sahtekâr beni kandırmışsın…” deyip yakana yapışabilir ki?

  2. Hasan Hilmi Turan diyor ki:

    Değerli arkadaşım;
    Az önceki mesajımda dile getirdiğim konunun özüne ilişkin bir eksikliği fark ederek tekrar size dönüyorum.
    Sn. Tunç, siz bir tıp doktoru olarak hastanıza yanlış teşhis koyar, yanlış tedavi uygularsanız hastanızın ölümüne neden olabilirsiniz. Bu arada hasta yakınları sizi ölüme sebebiyet vermekten mahkemeye verebilir.
    Ayni şekilde bir inşaat mühendisi, yaptığı bina mühendislik hatası yüzünden çöker ve insanlar ölürse yine başınız belada demektir.
    En hafifinden bir fizik alimi eskaza suyun 50 derecede kaynadığını söylerse medya onu amiyane tabirle “tefe” koyar.
    Ancak, “ölümden sonraki hayat” gibi bilinmezlerle dolu, her türlü spekülasyona açık bir konuda ağzınıza gelen herşeyi çok rahat söyliyebilir, tabir caizse rahatlıkla tek ayağınızın üstünde kırk tane yalanı çekinmeden söyliyebilirsiniz. Korkmayın, rahat olun… Kimse size “yalancı” diyemez… Sıkıysa yalan söylediğinizi ispat etsinler… Öte tarafa gidip de dönen var mı?
    Bu yüzdendir ki, her fırsatta medyada “din uleması” diye kendilerini altın tepsi içinde sunan bazı sahtekarlar “sırat” der, biz dinleriz, “mahşer” der, yutarız, “zebani” der, korkarız, “hesap-kitap” der irkiliriz… Bereket sonuda işi “huri”ye bağlar da biraz ferahlarız.
    Fakat o hocaefendilere kötü bir haberim var:
    Dikkat ediniz devir değişiyor. İnsanlar bilinçleniyor. Öyle kös kös dinleyip “sen bilirsin hocaefendi” dediğimiz günler çoktaaaan geçti. Devir irdeleme-sorgulama devri. Bugüne kadar din, kitap, iman, zebani , cehennem ateşi gibi sunturlu yalanlarla zangır zangır titretip sırtına bindiğiniz insanlar artık bu tür yalanları yutmuyor. Devir tersine döndü hocaaa… Eğil bakalım binme sırası bizde…

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Sn. Turan,
    Hocalara da pek kızmamak gerek diye düşünüyorum; zira bir gelenek içinde yetişmişler ve Kuran’da, vaz’ettiklerine temel teşkil edecek sayısız ayet var…

Leave a Reply