BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Müştak Baba’nın Kehaneti(!) II (Mete Tunç)

Murat Bardakçı’nın Hürriyet’teki 17 Nisan 2005 târihli makâlesini(1) 2006 yılında indirmiş, ama 2008 yılına kadar okumamıştım. İki sebebi vardı: Evvelâ o sıralar tek tanrılı dinler üzerinde çalışıyordum, kehânet konusunun dinlerle doğrudan (veyâ esasta) ilgisi bulunmuyordu; sâniyen şiir sanatına ve zevkine uzaktım, üstelik söz konusu şiir Osmanlıca idi…

Mevzû hakkında daha evvel ve bu süreçte bir fikrim vardı; yine de şiiri, çevirisini(!) ve kehânet yorumunu önyargısız ve nesnel bir bakışla okudum. İlk olarak çevirideki problem dikkatimi çekti, hemen ardından da yorumun zorlama ve yakıştırma idiği…

Bu bahisteki (kendimce) tespitlerimi, yukarıda belirttiğim eksikliklerime rağmen kaleme almaya hakkım var mıydı?..  ‘İddiânın dayanıksızlığına dâir sağlam argümanlarım varsa ve bir tezi (ortaya koymak için değil ama) çürütmek için o sahanın (alaylı veyâ mektepli) uzmanı olmak gerekmediğine göre, (ayrıntılarda tökezleme ihtimâli olsa da) yazabilirim, yazmalıyım,’ dedim ve yazdım (Bkz. ‘Müştak Baba’nın Kehaneti’ yazısı)

 Şimdi, önce reddiyemi, ilk yazımdan farklı bir formatta arz edeyim; sonra yazıya gelen tepkileri ve onlara verdiğim cevapları özetleyeyim; ve nihâyet birkaç bilgi-yorum-öneri ile yazımı bağlayayım. Tekrarlar olacaktır, lâkin bunlar, yazının insicâmı bakımından zorunluydu.   
+++

Müştak Baba’nın ‘meşhur’ şiiridir:       

 “Me’vâ-yı nâzenine kim elf olursa efser
Lâ-büdd olur o me’vâ İslâmbol ile hemser
Nun ve’l-kalem başından alınsa nun-ı Yunus
Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhâr
Miftâh-ı sûre-i Kaf serhad-i kaf tâ kaf
Munzamm olunmak ister Râ-yı Resûl-i Peygamber
Hây-ı huy ile âhir maksûd oldu zâhir
Beyt-i veliyyü’l-ekrem Elhâc Abd-i ekber
Ey pâdişâh-ı fehhâm Sultan Hacı Bayram
Revhân ister ikrâm-ı Müştâk-ı abd-i çâker”

Şiir, mezkûr makâleden aynen alınmış, sâdece ‘ser-had’ ‘serhad’ olarak değiştirilmiş ve ‘Peyamber’ maddî hatâsı ‘Peygamber’ olarak düzeltilmiştir. Şiirin, Arap alfabesinden Lâtin alfabesine hatâsız aktarıldığını kabûl ediyoruz.

Şiiri çevirmeyi denedim, hiç değilse neden bahsettiğini anlayayım istedim, başaramadım. Lâkin geçen kelimelerin sözlükteki (Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü) karşılıklarını (emin olamayıp soru işâretiyle gösterdiğim birkaç eksikle) veriyorum.(2) Sayın aziz -bundan böyle ‘Aziz bey’ olarak anılacaktır- beni, haklı olarak, sözlüğe bakmadığım için eleştirmişti. Bilâhare, başka bir vesîleyle almış olduğum kâmus mârifetiyle, ‘ödevimi’ zannederim yerine getirmiş oldum! 
+++

Makâledeki çeviri(!) şöyledir:

 “1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yâni tâc olarak konursa,
o belde İstanbul’dan farksız bir hâle gelir.
Sonra, Yunus Sûresi’ndeki NUN
…..
 ve Kaf Sûresi’ndeki KAF harfleri alınır.
Resul’ün, yâni Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara ilâve olunmak ister
ve maksad ‘hây-ı huy’ sözündeki ‘HE’ harfi ile tamamlanır.
…..
Ey anlayışlıların pâdişâhı olan Sultan Hacı Bayram!
Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor!”

Yazarın “basit ama serbest tercüme” dediği (ancak iki mısrâın yer almadığı) yukarıdaki metin, öğrenmek-anlamak isteyen biri için sükûtu hayâldir! Zîrâ yaptığı “serbest tercüme” değil, düpedüz ‘önyorum’dur, şiire tezine mesnet teşkîl edecek biçimi vermektir.

 Yazar, ardından şiiri yorumlar:

“Müştak Baba, şiirin ilk mısrâında ‘1000’ mânâsına gelen harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek’ diyor.

Müştak Baba, şiirin ilk mısrâında ‘1000′ mânâsına gelen ‘elf’ ve ‘tâc’ demek olan ‘efser’ sözlerini veriyor ve ‘efser’in başına ‘elf’in ilâve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesâbıyla 341 tutan ‘efser’e ‘elf’in, yâni ‘1000′ sayısının ilâvesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923′ün Hicrî takvimle karşılığı olan 1341 târihini elde ediyoruz.

Şâir, daha sonra beş mısrâda sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yâni, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan  ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek’ diyor.

Kehânet, Müştak Baba’nın yaptığı gibi, olayın yaşanacağı yerin adıyla ve târihiyle işte böyle yazılır ama Nostradamus’ta bu şekilde tek bir ifâde bile yoktur. Dolayısıyla, ithâl malı kâhinleri bir yana bırakalım ve bu işlere merakımız varsa, açık-seçik konuşan kendi kâhinlerimizin söylediklerinin üzerine eğilelim beyler!”

Yazarın amacının insanlara bilgi vermek, onları bilgi ile teçhîz etmek olmadığının kanıtıdır yukarıdaki paragraflar. Çünkü düzensizdir, karışıktır, tutarsızdır…

1. paragraftaki ifâdeler iki suâl sorduruyor: ‘1000’ mânâsına gelen kaç harf var?! İlk mısrâdaki hangi harfler hangi sırayla yazıldığında Ankara kelimesi çıkıyor?!..

Yazarın merâmını 2. ve 3. paragrafta çözebiliyoruz! Şöyle ki: Elf’in ebced hesâbındaki karşılığının ‘1000’, efser’in mânâsının tac idiğini sözlük teyît ediyor. Peki, efser’in ebced hesâbına göre değeri gerçekten 342 midir? Uzun makâlede, bunu gösteren bir paragraf yoktur. Ebced’de harf-sayı sistemi standart mıdır,’ sorusu da suâl edilmelidir. Tabii en önemli soru(n), ‘342’yi kabûl etsek bile, “Me’vâ-yı nâzenine kim elf olursa efser” mısrâının  “1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yâni tâc olarak konursa” olarak nasıl anlaşılabildiği, ya da şâirin burada “efser’in başına elf’in ilâve edilmesi gerektiğini söylediğine” nasıl iknâ edileceğimizdir!.. İkinci mısrâın tercümesinde gâlibâ problem yok. Ancak ilk mısrâdaki me’vâ-yı nâzenin’in Ankara olması lâzım geliyor!!! Neye istinâden? 

Yazar, 3. paragrafta, “Şair, daha sonra beş mısrada sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor.” diyor. “Beş mısrâda”n kast ettiği hangilerdir? Nun 3.’de, kaf 5.’de, 6.’da, he 7.’de… Elif nerede? İlk mısrâdaki elf’i mi hesâba katıyor acabâ?! (Bkz. Not) Ama “daha sonra” demişti (‘Daha sonra’ olması gerekir, aksi takdirde bir mısradaki harfler hem târih hem kelime için kullanılmış olur. Çok fonksiyonlu harf!); ayrıca elif  ile elf farklı şeyler değil mi?!.. Gerçi elif olmasa da, hattâ he de olmasa, geri kalanlarla N-K-R çıkıyor(!). ‘Bu yetmez mi? ‘Ankara’daki sesli harfleri, yâni a’ları atarsak; aynen..!..’ Tekrar ciddî olup şunları soralım: 4. mısrâda ne söyleniyor? Şâirin, yazarın ‘formülünü’ izlediği nereden belli?..

4. ve son paragraftaki sözler üzerinde de durulmalı. Nostradamus’a dâir saptaması yerindedir; yalnız, TV’deki programında, “Nostradamus’u ilk ben, 80’lerde tanıttım, Türkiye’ye ben belâ ettim,” dediğine göre, demek ki o târihlerde farklı düşünüyormuş!.. Müştak Baba’nın ‘açık-seçik” konuştuğu ifâdesi karşısında ise ancak ‘insaf’ denilir. Şâirin ne anlattığı bile muammâdır ki şiiri iyi bilen yazar dahi düzgün biçimde çeviri yapamamış; ve fakat, şâire Ankara’yı başkent yaptırmaktan çekinmemiş!.. Yazarın, ömrü uzun olsun, 20-25 yıl sonra ‘Müştak Baba’yı 2000’lerde ben meşhûr ettim, insanlar haybeye meşgûl oldular,’ demeyeceği, düşünmeyeceği ne mâlûmdur?!.. Paragraftaki son sözcüğe takılmayalım, ‘ağız alışkanlığı’ diyelim.  

Yazar, makâlesinde, ayrıca,

“1846’da basılan ‘Dîvan’ındaki bâzı şiirlerde çok sayıda kehâneti vardı, hattâ basılmayan şiirlerinde de gelecekten haber vermedeydi…‘Müştak Baba Dîvanı’nın elyazması kütüphânelerinde çok sayıda nüshası bulunuyor ve onlarca şiir, ebced sisteminin gelecek tahmînine uyarlanmasını bilen kişiler tarafından şifrelerinin çözüleceği zamanı bekliyorlar.”

diyor.  Osmanlıca’ya ve dîvan şiirine ziyâdesiyle hâkim, ebced vesâir ‘bilgisini’ hâiz ve Müştak Baba’nın kehânetlerinden şüphe duymayan yazar, şâirin dîvânını neden bizâtihî tetkîk etmiyor, yeni kehânetleri ortaya çıkarmıyor da, bu işi ve îtibârını başkalarına tavsiye ve ikrâm ediyor!?

Aziz bey, benim ifâdemle “karşılaştırma ve akıl yürütme” üzerine kurulu reddiyemi, Osmanlıca bilmememden ve Murat Bardakçı’nın “çorba” çevirisine dayandırmamdan hareketle “saçmalama” diye tavsîf ediyor. Ancak şiirin mâkûl bir çevirisini o da vermiyor (İnternette de bulamadığımı not düşeyim.)!.. Elf’in ‘1000’ demek olduğunu ve efser’in tac mânâsına geldiğini belirtiyor ve sözlüğe bakmamı tavsiye ediyor ki yukarıda değinmiştim… Çevrilmeyen mısrâlar için, bunlarda “mânâya muhâlif bir şey” olmadığını belirtip, “beyitin önceki mısrâına bir nevi güzelleme var” diyor.   ‘Güzelleme’ acabâ hangi çevrilmeyen mısrâda yapılıyor; “Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhâr” da mı, yoksa “Beyt-i veliyyü’l-ekrem Elhâc Abd-i ekber” de mi, söylemiyor!,. Bu mısrâlar için,  “Bardakçı da çevirmek yerine bir imlâ kuralını kullanıp 3 nokta koymuş.” diyor. Oysa yazımda, karşılaştırma kolaylığı açısından [/], [//], [?] ve […] işâretlerinin tarafımdan konulduğunu vurgulamıştım… O göz ardı edilen mısrâlar da kullanılarak ‘harf-sayı oyunu’ yapılıp bambaşka kehânetlere, bu arada bahsi geçen tezi çürüten başka ‘bulgu’lara ulaşabilir mi acabâ?.. Son mısrâın çevirisindeki “Senin bulunduğun o güzel belde” ifâdesinin şiirde olup olmadığını sormuştum. “Hayır öyle bir ifâde yok.” cevâbını vermiş… Önce rakam sonra harf yorumu yapıldığına dâir îtirâzıma, ebced’de “hesap bir beyitte başlar ve yine o beyitte biter” karşılığını veriyor. Hâlbuki ‘hesap’ sâdece ilk mısrâda tebâruz ediyor! Daha/en önemlisi, bu cevapta, efser’in ebced’deki karşılığına dâir kesin ‘bilgi’nin ve o mısrâı ‘1341’ olarak anlamamızı sağlayacak bir doyurucu açıklamanın bulunmamasıdır… Elif’in nereden çıktığına, çıkarıldığına, elf’in elif olarak mı alındığına/görüldüğüne dâir soruma da yanıt alamamışım…   Aziz bey, son olarak, ebced’in mühim bir ilim olduğunu, kehânetleri Allah’ın sevgili kullarına ilhâm ettiğini, benim gibi “ateist”lerin bunları görmezden geldiklerini, meseleyi objektif değerlendirmem gerektiğini vurgulamaktadır.  Cümledeki ilk iki argüman, pek çok dindar insanın dahi kabûl etmediği hususlardır (‘Kültler’dir diyebilir miyiz?!); dolayısıyla kimi reddiyecileri ateistlikle (veya ateistlikleriyle) ithâm etmek yanlıştır ve  dahi târihte kimi ebcedçilerin zenduka (dinsizlik) ve ilhad (allahsızlık) ile suçlanmış olduklarını bilmek ya da hatırlamak gerekir! İlâveten mühim bir not: İçinde sayıların, eşleştirmelerin, toplamaların.. olduğu bir ‘ilim’ neden matematikçiler tarafından ihmâl edilmiş ve ediliyor?! Kezâ, bilmeyenler, M. Bardakçı’nın ‘yüksek matematik var,’ sözüne îtibar edip de ebced  hesâbında türev, integral, denklem olduğu yanılgısına düşmesinler; zîrâ en fazla dört işlemden ibârettir!.. Aziz bey’in ilk cevâbındaki savundukları ve benim yanıtlarım aşağı yukarı böyledir.

İkinci mektubunda, sorduğum suâllere yine tatmîn edici îzâhat maalesef bulunmamaktadır. Ebced hesâbının şiir sanatındaki yerine ve târih düşürmede istifâde edildiğine işâret etmektedir. “Lütfen, târihte, müslümanların yararına ve süregelen faydaları olan tek bir şey (ebcedle, rüyâ ile.. gerçekleşmiş) yazın.” talebime karşılık, vefk ilmiden,  buradan yola çıkılarak hazırlanan levhâlara bakan kadınların doğum yapmalarının kolaylaştığından bahsetmektedir… Aziz bey, âhir, müslüman’ın hayâtını ve îmânını vefk ve cifr gibi gizli ilimlerin olanakları üzerine kurmayacağını, klâsik islâmî kitaplarda kerâmetlerin delil olarak nitelenmediğini, zîrâ Şeytan’ın, mûcizeleri Allah’ın izniyle taklît edebileceğini belirtir ve “Bu nedenle aslında bir müslümânın, bu tür gizli ilimlerin yararlı olup olmadığı hakkında düşünmesi bile tefekkürî bir mesele değil, benim gibi zihni ekonomiyle bir parça müşevveş olan birinin zihnini dinlendirmek için meşgûl olduğu oyuncaklardır.” der.

Birkaç cümleyle de diğer mesajlardan bahsedeyim. Genelde yukarıdaki yazışmaları tâkîben, bir vesîle sayfaya girilerek bırakılan mesajların (şiir çevirisinde benim gibi zorlama-yakıştırma tespît etmiş bir-iki kişininki hâriç) hemen hepsi, ne yazık ki, sorgulama-araştırma yaklaşımına sâhip bulunmayanlar tarafından gönderilmiş. Böyle olunca, tartışmaya ve suâl edilen sorulara yönelik en küçük bir katkı yapılamamış. Bir-iki kimse de şahsım hakkında nâhoş sözler sarfetmiş; olsun..! 
+++

Yazıda temas etmediğim bir konu, Ankara’nın ‘başlara taç olması’ ‘çevirisindeki’ soru işâretidir. Bu ibâreyi, ‘başına taç giymesi’ diye tercüme etmekte de mahsur yoktur sanırım (Herhâlde yoktur, zîrâ ‘serbest çeviri’ yapıyoruz!)! Osmanlı dönemlerinde ‘taç’ sözcüğünün bilindiği, kimi serpuşlara ‘taç’ denildiği, başlıkların rütbe timsâli idiği vâkidir. Ancak Osmanlı protokollerinde ‘taç giymek’ yoktur: kılıç kuşanılır, posta oturulur/geçilir..!

‘Ankara’ ismini de sorgulamamıştım. Müştak Baba’nın zamanında şehrin isminin böyle mi telâffuz edilip yazıldığı da araştırılmalıdır. Ben burada, söylenilenin doğru idiğini kabul ettim. Değilse, sakatlık en başta demektir!       
+++

Aziz bey, muhakkak/belli ki donanımlı, kültürlü, saygıdeğer bir insandır. Zihnini dinlendirme yolu olarak keşke ‘gizli ilimleri’ değil, soyut matematiği, kuantum fiziğini, çekim kânunlarını, beynin işlevlerini (kapasitemizi, yeteneklerimizi..) tercîh etseydi. Zîrâ bunlar ‘gizli ilimlerden’ ziyâdesiyle gizemli ve değişik yorumlara cevaz veren sahalardır.

Murat Bardakçı ise şahsiyet analizi yapılacak kadar renkli ve bunun için ziyâdesiyle veri sunan (malzeme veren) bir kişidir… Afrika’da yaşayan bir adamın, çağırdığı ruhlarla konuştuğu için halk nezdinde büyük îtibârının olduğunu, oysa adamın vantrilok (karnından konuşan) idiğini, bu sâyede,  kendisi odanın ortasındayken kapıya biri gelmiş ve onunla konuşuyormuş algısı verebildiğini hikâye ediyor. Aynı M. Bardakçı, İstanbul’da cin çıkaran birinin evine gittiğini, adamın bir odada gerçekleştirdiği cin çıkarma işlemi sırasında kılıç sesleri duyduğunu samîmî bir şekilde anlatabilmektedir (Cincinin ve cinlerin hâlâ kılıç kullanıyor olmaları da bir meseledir!). Yanısıra, bahis ettiğimiz mevzûda ve başka konularda, gazetecilik refleksi, popüler olma, gündem yaratma, izlenebilirlik ve satış gibi sâiklerle hareket etmektedir. Bir dalda allâme olmak, o dal ile bağlantılı her alanda etik davranmayı sağlayamıyor maalesef!.. Yalnız, şunu kaydedeyim ki, yeteneklerine gıpta ederim, dil konusundaki hassâsiyetine saygı duyarım ve kendisinden öğrendiklerim için ona (gıyâbında) müteşekkirim.         

Aziz bey, Murat Bardakçı ve emsallerinin; geçmiş binyıllarda-yüzyıllarda, son derece kısıtlı bilgilere sâhip olan ve bildiklerini sandıkları şeylerin çoğu da yanlış olan ‘karizmatik’ insanların; egoları, îtibar arayışları, maddî beklentileri, ikbâl hırsları ve dönemlerindeki gözlemleri, mâlûmâtı, şartlar vesâir muvâcehesinde ortaya attıkları ve peyderpey sistemleştirilmiş, onlar ve ardılları tarafından tatbîk edilmiş ancak hiçbir somut netîce vermemiş, tersine, insanlara ve toplumlara boş hayâllerle avutulmaktan istismâr edilmeye kadar nice zarârı bulunmuş (Bunlara rağmen ve insanlığa yol gösteren tek bir eserleri dahi olmayan söz konusu zâtlar, yaşadıklarına/ yaşantılarına ‘sırlar’, ‘kerâmetler’, yalnızca onlarla yaratanları arasında kalması gereken ‘bilgiler’.. hurâfeleri uydurulup katılarak ‘mübârek’liklerini sürdüregelmişlerdir.), en mâsum tâbirleriyle ‘çocukça’ ve ‘komik’ iddiâları ve işleri bırakmalarını hakîrâne tavsiye ederim. Belki edebî açıdan bile kıymeti bulunmayan yukarıdaki gibi şiirlerde mânâ aramak ve çıkarmak (Onların müteveffâ şâirleri, yapılanları, konuşulup yazılanları duysalar eminim ‘mezarlarında ters dönerlerdi’!), târih ve onun kronolojisini bilen, aklıselim sâhibi ve münevver insanlara yakışmayan, onların üzerlerinde iğreti duran uğraşlardır. Unutulmamalıdır ki târih, kehânetler çöplüğüdür ve dünyâda tek bir kâhinin ve bir tâkipçisinin heykeli dikilmemiştir (‘Heykel’ mecâzîdir, ama belki gerçekte de yoktur!)!

Yok, ‘ille de meşgûl olacağım,’ diyenler varsa, gündeme getirdikleri kehânetler, lütfen, gelip geçmiş hâdiselere değil, gelecekte yaşanacaklara dâir ve ‘açık seçik’ olsun! Ve bütün kehânetleri ve onları serdedenleri kayıt eden bağımsız bir kuruluş olsun, ‘sonuçları’ her yıl yayınlasın!
+++

Her sahada yöntem, çok önemli bir araçtır. Meselâ mâlûm konuda, şâirin diğer şiirleri de araştırılarak ebced hesâbında nasıl bir yol izlediğinin tespît edilmesi gerekirdi. Tabii ki iddiâ sâhiplerinin böyle bir ilmî bir zahmete girme dertleri yoktur. O sebeple, kendilerinden çevriyazı aşamasından başlayarak kuşku duyulması meşrûdur.

Ebced’e (kökenine, sosyal-dînî-siyasî etkilerine, sistemine, kullandığı alfabelere ve takvimlere, popülerlik sebeplerine..) dâir bilimsel araştırmaların yapılması, bunların teşvîk edilmesi; tezler, makâleler, kitaplar yazılması gerekir. İşte o zaman bâzı insanlar, ‘gizli bilgi’ kapsamında mütâlâa ettikleri şeylerin, bütün bilim insanları, aydınlar, bağımsız-özgür kişiler tarafından ‘sahte mâlûmat’ kategorisinde değerlendirildiğine her tanık olduklarında, iddiâlı tezlerini serdederken ve savunurken üç kere düşüneceklerdir. Karizmatik görünüşleri, bilgiç tavırları, kendilerinden emin konuşmaları sâyesinde kandıracakları insan sayısı çok azalacaktır (Sayılan husûsiyetler, ‘bilen’ insanlar için vız gelir tırıs gider!). 

Şunu elbette biliyorum: Her çeşit (dini, din dışı) îtikâda, külte, hurâfeye ilişkin savları çürütecek sarih ve yeterli argümanlar, deliller.. getirilse de, insanların çoğu, genlerine, doğalarına/meşreplerine, çevrelerine, eğitimlerine göre inanma temâyülünden vazgeçemezler. Asgarî yapılması gereken, benim burada naçizâne ve hâlisâne yaptığımdır. Ola ki bir kısım insanın zikredilen ve benzeri yollara girerek zarar görmesini önleyeyim, ve varsın bir kısım insan hakîr fakire yakışıksız sözler sarfetsin.
+++

Yazıyı AnaBritannica’daki Hurûfîlik maddesinden alıntı ile bitireyim:

“İranlı mutasavvıf Fazlullah Hurûfî’nin harf ve rakamların çeşitli yorumları üzerine kurduğu inanç sistemi. Harf ve rakamların yorumlarına ilişkin bütün eski birikimlerle tasavvûfî, bâtınî (içsel) ve Şii inançların bir sentezinden oluşan Hurûfîlik, bir tarîkat ya da mezhepten çok başlı başına bir din özelliği taşımaktadır. 

 Harf ve rakamların yorumlanması ve aralarında muhtelif ilişkiler kurulması hemen bütün eski kültürlerde görülen bir olgudur. İslâm dünyâsında da harflerin simgeselliği ve sayısal değerleri önemli bir uğraş alanıydı. İlm-i hurûf (harfler bilimi)[?] olarak adlandırılan bu alanda, harflerin gizlerini ve simgelediği anlamları araştıran çalışmalar, lugaz, muammâ, remil, fal, cifr, vefk, azâim ve nücûm gibi bağımsız bilgi dallarını[?] ortaya çıkardı. Kuran sûrelerinin başlarında yer alan harfler de (hurûfü’l mukatta’a ya da fevâtih) yorumlandı. Hallac-ı Mansur ve İbn Arabî gibi sûfiler harflere çeşitli metafizik anlamlar yükleyerek sayısal değerleri ile geleceğe ilişkin bilgiler araştırdılar. Fazlullah Hurûfî, bütün bu birikimleri yeniden değerlendirip Bâtınîlerin yöntemlerini kullanarak Hurûfîliği sistemleştirdi…”

Metinde bilim ve bilgi’ye dâir ibârelerin yanlarındaki soru işâretlerini, bahsedilenlerin bilim ve bilgi alanı olmadıklarına, yâni bugün, akademide ‘harfler bilimi’nin ve adı geçen ‘bilgi dalları’nın yer almadığına; madde yazarının, yalnızca târihteki isimlendirmeye sâdık kaldığına işâret etmek için koydum.  
+++

Son söz: Bu yazıyı hazırlarken çok sıkıldığımı, çünkü mevzûdan HİÇ hoşlanmadığımı îtirâf edeyim.

Zevkli hâle getirecek bir uğraş; şiiri, şiirdeki kelimeleri keyfime göre yorumlayıp seçerek kendi hâyatıma veyâ dünyâ görüşüme dâir ‘yaşanmış/yaşanan hâdiseleri dikkate alıp’ kehânetler yaratmak olurdu. Ancak, bunun için ebced sistemi üzerinde küçük de olsa bir mesâî harcamam gerekecekti. Eğlenceli, hiciv için malzeme oluşturacak, ebced müdâfilerine ve inananlarına ders/uyarı niteliği taşıyacak böyle bir çalışmayı, ilgili konularda bilgi sâhibi olup beşeriyetin kandırılmasından rahatsızlık duyan insanlara teklîf eylerim efendim!     

 
(1)  http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=312289

 (2)  Şiirde geçen kelimeler:

Me’vâ: Ev, barınak, sığınak

Nâzenîn: Sevgili, zarif dilber, aziz, nârin

Kim: Kim, ki, çünkü

Elf: Bin

Efser: Tac

lâ-büdd: Zorunlu, gerekli

İslâmbol: İstanbul

Hemser: Eş, benzer, aynı rütbede, denk

Nun: 28. harf, ramazan ayının kısaltması, balık, sevgilinin nun harfine benzeyen kaşı, nun gibi eğri büğrü

Nun ve’l-kalem: Kalem sûresi 1. âyetin başı: hokka ve kalem (?)

Yunus: Yunus peygamber, yunus balığı, Yunus takımyıldızı, erkek adı

Harf-i diger: Öteki harf

Remz: Sembôl, îmâlı konuşma

Izhâr: Ortaya çıkarma, belirtme, vurgulama

Miftâh: Anahtar, şifre cetveli, çözümlü kitap

Sûre-i Kaf: Kaf suresi

Serhad, sehadd: Sınır, hudut, serhat

Kaf tâ kaf: Kaf’tan kaf’a kadar

Munzam: Ek, eklenmiş

Râ: Re sesi

Hây-ı hûy: Gürültü, patırtı, telâşe, hengâme; ‘Allah’ın iki ismi

Âhir: Sonuncu, sonunda

Maksûd: İstek, kast edilen, amaç

Zâhir: Açık, âşikâr, erkek adı

Beyt: Ev, beyit, Kâbe

Veliyyü’l-ekrem: En cömert/en eli açık olan (?)

Elhâc: Hacı

Abd-i ekber: En büyük köleniz/kulunuz (?)

Fehhâm: Çok anlayışlı

Revhân: ?

Revhânî: Ferahlık veren yer, iç açıcı yer; revh: huzur, rahatlık, rahmet, meltem serinliği

İkram: Ağırlama, saygı gösterme

Müştâk: Özleyen, arzulayan, erkek ismi,

Abd: Kul, köle, ben, bendeniz

Çâker: Kul, köle, hizmetçi, uşak, câriye
+++

 Not. Yazıyı hitâma erdirdikten sonra internette yaptığım sorgulamada Tamer Ayan imzâlı bir yazıya ulaştım. Burada; ‘elif nerede,’/elf-elif sorusuna/sorununa cevâbın efser’de olduğunu (Bu sözcükteki elif alınıyormuş.); şiirin farklı metinlerinin bulunduğunu; kehânette iki aylık bir hatânın söz konusu olduğunu; kehânetin gündeme getirilmesinin târihçesini; şiirdeki Miftah-ı sûre-i Kaf’ta yer alan M ve K harfleriyle Mustafa Kemâl’in, hay huy’la da İstiklâl Savaşı’nın açıklandığına ilişkin görüş olduğunu (‘İnnallâhe ma’assâbirîn!’) öğrendim. T. Ayan da çeviri yapmaya gerek görmemiş; neyse ki 1341’in nasıl çıkarıldığını belirtmiş (notasyon bana âittir): elf(1000) + efser(341) [e/elif(1) + f/fe(80) + s/sin(60) + r/rı(200)] = 1341. (Bkz. http://historicalsense.com/Archive/Ankara.htm)

++++++++

Açıklama:

Murat Bardakçı 15-16 Mart
2014 tarihli programında “Müştak Baba’nın başka hiçbir beyitinde keramet
yoktur.” demiştir. Hakikati itirafına bir adım kalmıştır.

 

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 14418, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Comments are closed.