BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Öykü: Elçi (Mete Tunç)

Elçi

 

 

Kuğular yüzüyor; sudaki süzülüşlerini seyrediyorum. Ördekler dışarıda, yanımdan geçiyorlar; uzanıp sevmek istiyorum, kaçıyorlar.

 

Hafta sonu. Uzunca bir koşudan sonra büfeden su almış, banka oturmuş, dinleniyorum…

 

Sıcak yavaş yavaş etkisini göstermekte; insan yoğunluğu fazla değil…

 

Ne çağrışım yaptı, hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle o günün sabahında gördüğüm rüya veya rüyanın bir bölümü aklıma geldi. Uzaklardan, sahibi belirsiz bir ses, sana elçimi gönderdim, onu dinle, diyordu… Birkaç kozmik görüntü de… Şu sıralar uzaya fazla merak saldım; o nedenle galiba, dedim içimden…

 

Kaldırımda bir kız. Elinde bir ip; gergin, yere doğru bir açıyla uzanıyor. Tahmin ettiğim gibi, duvar sona erince ipin öteki uzundakini görüyorum: Orta boylu, genç, kısa-kahverengi tüylü bir köpek.

 

Suyumu yudumluyorum. Yüksek ağaçlara çeviriyorum gözlerimi. Güvercinler; belki yüzlerce. Yüzen, yürüyen, uçan hayvan türleri bir arada. Sürünen türden, olmaz değil mi burada, diye düşünürken…

 

Ürperiyorum. Yanıma birisi oturmuş. Ürperiyorum, çünkü o birisi, herhangi birisi gibi değil…

 

Bana bakıyor. İki gözünden çıkmış birer tel benim iki gözüme raptedilmiş adeta; gözlerimi alamıyorum. Gözleri diyorum, ancak, bunu, sadece bana bakan bir çift “şeyi” betimlemek için, mecburen yazıyorum. Yoksa, rengini, akını, biçimini tarif edebilmem mümkün değil.

 

Ya diğer özelliklerini..? Hayır; hiçbir şeyini. Kıyafetini, saçını, yaşını… Ve hatta cinsiyetini… Yalnızca “birisi” diyebiliyorum.

 

Önce o konuştu. Adımı söyledi. Sesi, ondan değil, beynimden geliyordu sanki. Bir an bankta uyudum da rüya mı görüyordum, diye düşündüm. Kesinlikle değildi, çünkü sinir bozucu korna seslerini duyuyordum!

 

Fakat iyice emin olmak için gözümü ondan alıp çevredeki herhangi bir şeye yöneltmek istedim. O kadar zordu ki… Ancak hemen önümden geçen ayakkabı boyacısı çocuğu gördüm, lastik ayakkabıma baktı, geçti… Öyleyse, hayır, düş değildi, ama kilitlenmiştim ve bu nedenle kötü bir şey oluyor endişesiyle terlediğimi hissettim.

 

Yine konuştu o, “birisi”… Yine beynimden geldi sesi. Korkma, dedi. Samimi, güven veren bir sesti. Kimsiniz, diye sorabildim nihayet. Elçiyim, dedi. Sesinden aldığım güvenle, kimin, dedim. Sana bir mesaj getirdim, mesajım, bizatihi, şu an, yanında oturan, seninle konuşmakta olan benim, dedi. Anlamamıştım.

 

Aklım yerindeydi ki, parktaki, parkın yanından geçen insanlar bizi görüyorlar mı, diyerek, bu kez gözümü başka bir yöne çevirmeye uğraşmadan, sadece onun arkasındaki alana baktım. O alan da, onun görüntüsü, elbisesi, varlığı gibi belirsiz, renksiz, tasvir edilemeyecek bir hal arz ediyordu. Artık korna sesleri de kesilmişti.

 

Titriyor muydum, terliyor muydum, bunları fark edemeyecek bir haldeydim.

 

Anlamadığımı ifade edemedim nedense, soramadım, kim, ne mesajı, kime sorularını. Gözleri, veya gözleri diye nitelediğim şeylerin gülümsediğini, şevkatle baktığını hissettim. O anda, bana göre sağ, ona göre sol tarafta, hemen arkasında, veya ikimizin arasında, bundan da emin değilim, zira artık derinlik algımı da kaybetmiştim, yine tarifi zor bir görüntü veya varlık algıladım.

 

Siyah çizgiler ve onu kesen başka siyah çizgiler; biçimsiz bir örgü. Hareketli bir şey ve, bir uğultu veya bir çığlık… Rahatsız edici bir ses… O ana kadar hareketsiz haldeki elçi, ani bir hareketle görüntüsü ve sesi ürküntü veren şeyi uzaklaştırdı veya yok etti.

 

Sonra tekrar hareketsiz kaldı ve sadece gözleriyle bana yöneldi. O cin taifesindendi, korkma, dedi. Cin? Elçi?! Rüyam! “Sana elçimi gönderdim, onu dinle.”

 

Korkudan ölmem gerekirdi, ama korkmuyorum. Dinle, emri geldiğine göre, gelen Azrail değil. Cebrail de olamaz, çünkü peygamber olarak seçilmem mümkün değil! Öyleyse görevim?

 

Elçinin yani meleğin isminden önce görevimi öğrenmeliydim. Soruyorum. Bu görüşmemizi yaz ve insanlara bildir, diyor, adım ve soyadımı cümlenin sonuna ekleyerek. Peki, diyorum. Ne yazacağımı, ve hatta nasıl yapacağımı, o anda bilmeden.

 

Görevim bitti, diyor melek. İsminizi öğrenebilir miyim, diyorum. Elbette, fakat dünyada değil, buna izin verilmemiştir, diyor ve “gülen gözlerleriyle” uzaklaşıyor, kayboluyor…

 

Üzüntü, sevinç, ferahlama, yorgunluk gibi bir dizi hal ile birlikte, sanki bir süredir donmuş dünya yine canlanıyor, durmuş zaman tekrar başlıyor…

 

Eve geliyorum, bilgisayar başına geçiyorum ve yazıyorum…

 

Allah (c.c.), benim gibi sıradan bir kuluna bir meleğini gönderdi, bu mübarek ayda benimle konuşturdu. Ve, meleklerin, kendilerini tanıtarak insanlarla konuştuğunu insanlara bildirmemi emretti. Ve kulu, ben, bu emri yerine getiriyorum. Onun rızasını alabilmek için… Resulullah (s.a.v.) ve peygamberler (s.a.) ve tüm salih kullarıyla (r.a.) haşretsin beni. Ve nice kullarına bu dünyada meleklerle sohbeti nasip eylesin Rabbil Alemin. Amiiin!

  

Not1. Müslümanlar kırılmasın, kızmasın ama, yukarıdaki palavra öyküye inanacak, dinleyince ağlayacak çok sayıda mümin mevcut!.. Tersi de geçerli. Yani bu öyküye inanmayacak pek çok Müslüman da vardır. Sebebi, hikayeyi yazanın kimliğimden bağımsız olarak, gelenekteki şu husustur: En “kral” din “büyükleri” bile, melek, cin gördüğünü söylemez/söyleyemez; hep rüyalarda görürler!

Not2. Fazla dini terim, dua cümleleri kullanmadım. Etkileyici pek çok ifade zikredilebilirdi son kısımda. Kısa ve özlü olarak bırakmayı yeterli gördüm.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3448, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply