BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar V (Mete Tunç)

Medeniyet: Nefis sözler, hârika sanat eserleri, muhteşem teknoloji… Dünyâ’nın bir kuyruklu yıldızla çarpışması, güneşteki çok büyük bir patlama, dünyâ’nın atmosferinin bozulması, bir nedenle güneş etrâfındaki yörüngesinden çıkması… Bunların, mezkûr hususları, birkaç sâniye ilâ bir süreç içinde, evrende bir hiç, hiç yaşanmamış mesâbesine getirebilecek olması, insan merkezli açıdan bakıldığında ne kadar trajik! Özellikle düşünen, üreten, yaratan insanlar için… En büyük, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar… Uzaya sinyal, CD, eşyâ.. göndermek boşuna; uygarlığı öğrenecek, paylaşacak, ‘evrensel bilinç târihine’ kaydedecek ‘kimse’ büyük ihtimâlle yok evrende (en azından ‘bizim’ gibi)…
+++
‘İnsanlık.. ne makrokozmos ne mikrokozmos ne biyoloji ne arkeoloji.. pek çok konuyu çözemeden sona erecek!.’ Yâni, bâzı problemler asla çözülemeyecek (Aynı fikri, bu fikrin geçtiği ilk kitabı okumadan düşünmüş ve yazmıştım.). İki örnek, evrenin (‘bir târihte’ meydana geldiyse) nasıl oluştuğu ve dünyâ’daki yaşamın başlangıcıdır.
+++
Acabâ üniversiteler, YÖK, dernekler.. yabancı ve îtibarlı (denilen) dergilerde makâle yayınlamayı sorgulamışlar mıdır? Yoksa salt, (pratik) bir ölçüt olarak mı değerlendirilmektedir. Bu politika ülke ve dünyâ bilimine ne katkı sağlamıştır, sağlamaktadır? Bu ve benzer soruların cevaplarının arandığı bir araştırmayı hiç duymadım.

Bilimciler, neden Türkçe yayın yapmaya, yâni Türkçe makâleler/ders kitapları ve popüler yazılar/kitaplar yazmaya, halkın anlayacağı modeller kurmaya ve dil geliştirmeye, halka seminerler vermeye yönlendirilmezler, teşvîk edilmezler; bu alanlarda yapılmış-yazılmış değerli, örnek, yeni çalışmalara ödüller verilmez?!..

Son paragrafı yazmamdan epey sonra, şimdi profesör olan veteriner arkadaşa bu suâli sordum. Akademisyenlerin makâle yayınlarından daha fazla puan aldıklarını söyledi. Şaşırmadım! İlâveten, yayınların daha ziyâde meslek insanlarının kendi aralarında ‘oynadıkları’ (sözcük benim) soyut mevzûlar etrâfında döndüğünü, halka/pratiğe dönük bir tarafının bulunmadığını telaffuz etti ki, bu ilginçti. Bu husus, herhâlde fizik için de geçerlidir!..

Not. Yabancı dergilerde makale yayınlanması hususundaki sahtekarlıklar malumu alemdir ki mevzu bağlamında olmasına rağmen ‘ahlak ve suç’ kapsamına da girdiği için ayrıca tetkiki gerekmektedir!
+++
26 Mayıs 2010. Gece, sabaha doğru, gökyüzünde, yaklaşık güney-kuzey yönünde hareket eden ve giderek büyüyen parlak bir cisim gördüm. Kamerayı almaya koşarken geri döndüm. Çünkü cisim hızlı biçimde küçülmekteydi. Aynı hızla gözden kayboldu. Bir uydu idiğini biliyordum, veyâ kuvvetle muhtemel öyle olduğunu tahmîn ediyordum. Bir arkadaşa gördüğümü anlattım. Sanki kendisi farklı bir şey görmüş gibi(!) açıkladı: Aynı minvâldeki gözlemini bir uzmana sormuş. Meğerse uydunun eksensel hareketi sırasında, kanatları güneş’ten aldığı ışığı yansıyormuş. Uydunun çok kısa bir süre büyüyüp küçülüyor tebâruz etmesinin sebebi buymuş.

2011. Yine yaklaşık güney-kuzey yönü. Daha tepede ve tam tepede bir ‘gezegen’, evet âdetâ venüs, ‘ipini koparmış’, yerden bakışla, en yüksek irtifâda yol alan uçağınkinden daha yüksek (birkaç kat) bir hızla gidiyor!.. Ne kadar parlaktı…

Bir türlü yakalayıp çekemiyorum. Ne zaman geçeceklerini bilmiyorum ki. Mutlakâ bir yerlerde yazıyordur. Venüs ve jüpiter kadar değil ama yıldız parlaklığındaki uydulara çok sık rastlıyorum.

Terasta yatılan güney illerimizde, özellikle çocukların, uyduların geçiş saatlerini öğrenerek gece onları izlemelerini, haklarında konuşmalarını, tartışmalarını, annelerinin ‘yatın artık, yarın devam edersiniz,’ demesini hayâl ediyorum!

+++
‘Bilgi’ nedir?.. Lügatlara, ansiklopedilere, felsefe kitaplarına bakılıp çeşitli tanımları okunabilir. Burada, sadece, ‘yanlış bilgi’ tabirinin gözüme-kulağıma doğru gelmediğini, bilgi’nin ‘doğru-yanlış’ diye tavsif edilemeyeceğini, ‘yanlış malumat-haber-iddia-yorum-algı..’ olabileceğini, malumatın-haberin-iddianın-yorumun-algının.. doğrulanabileceğini, doğru çıkabileceğini (veya tersi) not düşüyorum.
+++
Ağustos sonu, 2011. Bir örümceğin balkonun çamaşır ipi üzerinde ağını örüşüne tanık oldum. İşini bitirmek üzereydi. Gövdesinden çıkardığı iplikçik (ipek salgısı) ile içeri-merkeze doğru son halkaları çeviriyordu. İlmek atışları muhteşemdi (Tabii ki, salgının çıktığı yeri ve çıkışını -boyuttan dolayı- hiç, ilmekleri nasıl attığını ise -hızdan ötürü- hemen hemen göremiyordum.). Zıt yönlerdeki iki yere de bağlamış olduğu ağ, yere dik yâni yerçekimine paralel doğrultudaydı; buna rağmen (aşağı doğru) hiç deformasyon yoktu… Dizüstü ile fotoğrafını çekmeyi denedim, mümkün olmadı, ayrıca güneş’in karşıdan gelmesi, örümceği, hele ağın görünmesini imkânsız kılıyordu.

Örümcek, ağını hiç olmayacak yere örmüştü. Oraya spor tişörtümü asıyordum. Ama yuvasını ondan da önce kaybetti. Ağın yüzeysel esnekliğini sınayayım derken, ki sâdece hafifçe üflemiştim, örümcek ağın merkezinden düştü!.. Ağı inceledim. Elbette çok çok inceydi, elimde âdetâ eridi.

Dâvetsiz, cesur, yetenekli, fakat akılsız konuğumun ve eserinin resmini çekemedim; fakat internette ağ fotoğrafları buldum…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12766, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply