BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İnsan Manzaraları X (Mete Tunç)

(okul
hayatından)

Melâmivâri

Bir öğrenci tahtada çarpım tablosunu okumaktadır. Masasında oturan öğretmen (kadın) tahtanın hemen yanındaki gruptan bir öğrenciye seslenir, yanına çağırır:
-Arkadaşının kekelemesine neden gülüyorsun?
Öğrenci, ‘Sırada anlaştık. Tahtaya kalkan, önlüğünün eteğinden tutup, yana doğru açacaktı. Hepimiz böyle yaptık, güldük. Tamer de bunu yaptı. Onun için gülüyordum.’ demeyip, sadece,
-Ona gülmüyordum, öğretmenim.
der. İhtimal, grup arkadaşları ve hususan tahtadaki arkadaşı, meymenetsiz, at suratlı öğretmen bozuntusundan korktuklarından susakalmışlardır… Sonraki bir gün, annesi, evde, ‘sınıfta böyle böyle yapmışsın’ minvalinde konuşur. O, ‘hayır öyle değil, böyle’ der veya diyecek gibi olur; ancak nafile: Annesi de hükmünü vermiştir!..
&&&

“Anüs nedir?”

… İlkokul son sınıftayım. Öğretmen derste sindirim sistemini anlatıyor… Yuvarlak başlı, çilli yüzlü, kısa-sarı saçlı arkadaş, anlamadığından mı, yoksa dalgasına mı, emin değilim, “öğretmenim, anüs nedir,” diye soruyor. Öğretmenin, ki ‘sıkıntılı hali’ elan gözümün önündedir, ‘bilimsel’ cevabı sınıftakileri tatmin etmiyor ki, herkes veya ekseriyet boş boş bakıyor!..

O dersten sonra… Biri yukarıdaki soruyu tevcih eden olmak üzere iki arkadaşla okulun yakınındaki boş arsadayız. Çömelmiş, karıncaları izliyoruz. ‘Çilli’, büyük karıncaları yakalayıp öldürüyor; çünkü onlar küçük karıncaları yiyorlarmış! Aklı sindirim sisteminde kalmış öteki arkadaş soruyor: “Anüs ne demek?” Birincisi cevaplıyor: “.öt lan, .öt!”
&&&

“Vay Anasını Sayın Seyirciler!”

Törenler… İlkokul yıllarımın ilk üç yılında ne hissettiğimi hatırlamıyorum; son iki yılında ise çok sıkıldığımı unutmuyorum. Hasta olmam sebebiyle iştirak edemediğim bir resmi bayram günü, bizim sınıfın merasim mıntıkasına doğru yürüyüşünü hasta halimle evden temaşa etmiştim! Ortaokulda da tabii… Sanırım 1. sınıftaydım. Yine ‘mal mal’ bekletiliyorduk ‘rahat-hazırol’lu, ‘rap rap’ yürütüleceğimiz manasız resmi geçit için (Bu bekletme geleneği askerlikte de ve dahi her yerde meridir ülkemizde!). Sıkıntıdan kortej boyunca turluyordum. Yalnız, nedense biraz ‘kasılarak’… Arkamızdaki sınıfın yanından geçerken öğrencilerden biri beni gözleriyle takip etti. Dönüşümde aynı öğrenci ki konumunu değiştirmemişti, beni yine bakışlarıyla izledi ve ilaveten arkamdan “vay anasını sayın seyirciler,” dedi!
&&&

Kusursuz-Muhteşem Taklit

… ‘Albay’ Hakan, büyük amfideki bir sınav (haftalık vize) öncesinde yoğun ısrarlar üzerine kürsüye, tahtanın önüne çıkıyor. Şartı üzerine bir arkadaş amfi girişinde ‘nöbete’ gönderiliyor! Talep edilen, dersin hocasının taklidi. Hakan, hocanın sözlerini (“Arkadaşlar, sorular çok kolay, sakin olun…”) ve hareketlerini (fiziksel sistemleri/düzenekleri tarif için sergilediği kol hareketlerini) vurgularıyla, mimikleriyle taklit ediyor. Gülüyoruz. ‘Nöbetçi’ uyarıyor. Hoca geliyor, kağıtları dağıtıyor. Ve az evvel Hakan’ın sözlerini ve hareketlerini bila istisna aynen söylüyor ve yapıyor. Sınıf, sözlerde kendini tutuyor ama hareketlere geçildiğinde ‘deşarj hali’ vuku buluyor. Hoca, “neden gülüyorsunuz,” diyor. Tabii cevap yok. Kızıyor: “Var bir şey, Süreyya’nın gözünden yaş geldi ya!”…

Not. Komedi yazar ve oyuncularını gıpta ettirecek, görenlerin hayatları boyunca unutmayacağı ve hatırladıkça gülümseyecekleri yukarıdaki sahneye şahit olduğum için kendimi şanslı addediyorum. ‘Paşası’ ‘albayını’ özlemle yad ediyor…
&&&

Siklotron

‘Araştırma görevlisi’ fizik(elektrik)-uygulama dersi veriyor. Erkek öğrenciler ‘maçta maç’ diyorlar. Hoca, yoklama almayacağını, isteyenin çıkabileceğini söylüyor. Derste sadece dinlemek isteyenler kalıyor; 15-20 kişi… Bir soruyu çözüyor. Soru, ‘siklotron’la ilgili. Bu hızlandırıcının ismini söyler söylemez bir öğrenci atılıyor: “Hocam! Ne dediniz, ne dediniz?!..” Hoca, içinden, ‘Eşşolueşşek! Sınıfta kızlar olmasaydı görürdün sen!’ diye geçiriyor ve fakat gayet ciddi bir tavırla, İngilizcesini (cyclotron) tahtaya yazıyor, şeklini çiziyor; şöyle okunuyor diyerek, ilk heceyi hızlı söylüyor! “Ne dediniz,” diyen öğrenciye ve diğerlerine bakıyor. Bir daha böyle sorular sormayacak gibi görünüyorlar ama bir daha o hızlandırıcıyla ilgili soru çözmüyor!
&&&

Erotik Fıkracı

Hocanın ismini İlhami Soysal’ın “Masonluk ve Masonlar” isimli kitabında görmüştüm. Bir başka (eski üniversitesinden arkadaşı, bkz. Davazede) hocanın, ona, seminer/çay odasında, masonluğundan dolayı takıldığını, hatta imalı sözler sarf ettiğini ve buna hocanın sözle veyahut mimikle bir karşılık vermediğini, duymazlıktan geldiğini hatırlıyorum.

Erotik fıkra anlatmayı severdi; birkaç tanesini dinlemiştim. Bir seferinde, yazı tahtasının önünde anlatıyordu. Başlamadan önce, yine, odada bayan olup olmadığını soruyor, kontrol ediyor!.. O günkü fıkranın sonunu belini ileri doğru savurarak bağlaması gerekiyordu ki, öyle yapmıştı. Yanımda oturan araştırma görevlisi, “hocam, son kısmı anlamadım, tekrar eder misiniz,” dedi. Tabii ki, arkadaş, asıl, fıkradaki son ifadeyi duymak değil, ‘hareketi’ görmek istiyordu! Hoca, arkadaşa, ‘anladığını’ belirtir ‘anlamlı’ bir yüz ifadesiyle baktı!

Espriliydi, ilaveten çocuksu yanı da vardı. Olayı görmedim, ona tanık olan bir arkadaştan dinledim: Hoca fakülteye bir motosiklet getirmiş. Birkaç meslektaşıyla binanın arkasındaki yola gitmişler. Hoca motosiklete binmiş. Herhalde giderek hızlanmış, fren yapayım derken aracı kaydırmış, veya fren yapamayıp yoldan çıktıktan sonra… Zemin, kaldırım, ağaçlar, çalılıklar… Yüzünde, vücudunda çizikler, ezilmeler… Elbisesi paramparça… Kazayı ve/veya kazanın ardından hocanın o halini görüp bana anlatan arkadaş gülmekten kendini alamıyordu.

Not. Fakültede yeni bir bölüm kuran, üretken, öğrenciler yetiştirmiş mezkur profesör müteveffadır (2003).
&&&

Davazede

… seminer ve çay odasında bir başka üniversiteden kadroya katılan bir profesör akşam yaptığı bir telefon konuşmasını anlatıyor: Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun o zamanki şefini (Nevzat Atlığ) aramış. Nedeni, ekranda, “Şef Prof. Dr. Nevzat Atlığ” yazısındaki “Prof. Dr.” unvanı imiş (O dönemler, yeni bir düzenlemeye göre konservatuarlar üniversite statüsü kazanmış ve oralardaki hocalara akademik unvanlar verilmişti. Mesela halk müziği solisti Can Etili “doçent” olmuştu! Herhalde daha yaşlı ve daha kıdemli bir memur diyerek N. Atlığ’a da “profesör”lüğü layık görmüşlerdi. Aynı zamanda tıp doktoru olan ve ekranda, o döneme kadar “Şef: Dr. Nevzat Atlığ” alt yazısıyla tanıtılan N. Atlığ, yeni düzenlemeyle “Prof. Dr.” oluvermişti! Hocayı ‘çıldırtan’ buydu.). Telefondaki anahtar cümleler; hocanın, N. Atlığ’a, ‘doktor unvanın tıpla ilgili, havadan aldığın profesör unvanını bunun önünde nasıl kullanırsın, ne zaman doçent oldun ki,’ demesi; N. Atlığ’ın ise, ‘kullanırım, sana ne, seni mahkemeye vereceğim,’ demesiydi!..

Kuralsızlığa, saygısızlığa tahammül edemez. O zaman on küsur davası vardı mahkemelerde. Bir tanesinin (veya onbirincisinin!) nedeni fakültede gerçekleşen bir olaydı: Arabasını, ders verdiği (başka bir) bölümün önüne park etmiş. Bölüm hocalarından biri parkta yer bulamayınca ve bölüm personeli olmayan birinin parkı işgal ettiğini öğrenince, arabasını, çıkaramayacağı biçimde hocanınkinin arkasına park etmiş. Hoca dersi bitirip arabasının başına gelmiş ki… Bölüm hocasını bulup arabasını çekmesini rica etmiş. Fakat sert ve menfi bir cevap almış. ‘Peki öyleyse,’ deyip park yerine dönmüş, arabasına binmiş, geri vitese takmış…

Atatürk’e benzer ve Kemalisttir… ‘Evren bir programın ürünüdür,’ mealindeki ifadesinden hareketle deist olduğunu sanıyorum… Masonluğa ve masonlara şiddetle karşıdır… Hem Araplara hem Yahudilere sinir olur, “aynı soydandırlar, amcaoğullarıdır,” der, haklarında fıkralar anlatır.

Gençlerle sohbet etmeyi severdi. Benimle de birkaç kez sohbet etmeyi denemişti. Fakat, belki o zamanki yapım, belki … nedeniyle mesafeli durdum. Oda arkadaşım, “hoca senin dindar olduğunu bilse…”, mealinde bir şey söylemişti! Hocaya, din konusunda sorular sorabilseydim, ‘aydınlanmam’, kim bilir, ihtimal o dönemde gerçekleşecekti…
&&&

Bir Hocanın Menkıbeleri

‘Bilen fakat anlatamayan’lara numune bir hocaydı. Buna mukabil, şu kadar yıllık profesörün tek doktora yaptıramadığı bölümde, doçentliğinde öğrencisine doktorasını tam süresinde tamamlatmıştı. Makale çıkarıyordu. Derste çabalıyordu, fakat… Ondan iki ders aldım. Birinde başladığı problemin ahirine varamadı! Diğerinde, ayağını sandalyeye vurdu: Gıcırtı ve “aaahhk” seslerinin ardından hoca tek ayağı üzerinde sekiyordu.
Aşağıdakiler, tanık olmayıp işittiğim ‘menkıbeleridir’:
-Boyu kısa olduğu için araba kullanırken boynunu yukarı doğru çekermiş. Aracı kullanması- pedallara basması, vites değiştirmesi, aynalara bakması.. günlük hayatındaki gibi kıpır kıpırmış.
-Yeni evine taşınmasından dolayı arkadaşları ziyaret ettiklerinde hocanın evdeki boruların birine vurmasına bir anlam verememişler. Az sonra bir tepsi içinde konuk sayısı kadar çay gelmiş. Meğerse hocanın evi kahvehanenin hemen üstündeymiş; borulara çay siparişi vermek için şifreli olarak vuruyormuş.
-Hocanın ilkokul çağındaki oğlu fakülteye gelmiş. Aynı babası gibiymiş! Elektrik tesisatıyla oynamaya kalkışıp insanları peşinden koşturmuş.. ve nihayet bahçedeki havuza düşmüş!
-Derste bir öğrenci, denklemde olması gereken bir tensörü göremediğini ifade etmiş. Hoca tahtadan uzaklaşmış, denkleme bakmış ve birden koşarak tahtanın önünde zıplayıp tebeşirle bir yere vurmuş: “Nah, işte burada!”
-Çözdüğü bir problem uzuncaymış. Sonuç, a=5 ile b=25’in çarpımı imiş. Hoca, “5 kere 25 eşittir 75” demiş, elindeki çözüme bakmış, ‘yanlış’! Problemi baştan çözmüş. Yine 5 ve 25 sayılarını bulmuş. Ve yine, “5 kere 25 eşittir 75” demiş, kağıttaki sonuca bakmış… Öğrenciler hocayı uyarmamışlar, sade gülüp eğlenmişler!
-Bir öğrenci hocanın odasına, kapıyı vurup hemen girmiş. Hoca o sırada erotik bir yabancı dergi okuyormuş veya ondaki resimlere bakıyormuş! Hoca, hızlı bir hareketle dergiyi altına almış ve ardından öğrenciyi buyur etmiş.

Not. Dersinde birer ikişer sınıfı terk eden saygısız öğrencilerin aksine çıkmayıp dinlediğim (ve gözlediğim!), bana ismimle hitap edip buzdolabının nasıl çalıştığını anlatan yukarıdaki zeki, üretken, sabırlı/anlayışlı, renkli karakterli (tabî’aten komik) hocayı hürmetle anıyorum.
&&&

Voleybol Oynayan Kızlar

… ilköğretim okulunun yanında geçerken, bahçedeki sahada 5. sınıfta olduklarını sandığım kızların voleybol oynayışlarını kısa bir süre seyrettim. Daha doğru oyunları, top karşılayışları, paslaşmaları, vuruşları beni izlemeye yöneltti. Şiir gibi oynuyorlardı. Zevk alıyorlardı. Ama disiplinliydiler de. Hayran kaldım. Hocaları kimse, gıyabında kutladım!.. Her çocuğa böyle, en az bir tane beceri verilmeli, takım oyunlarına-çalışmalarına yönlendirilmeli.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11273, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply