BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Yazar: Mark Hartwig (Frequently Asked Questions about Intelligent Design)
Çeviri: Tuğrul Fidanlar
Düzenleme: Mustafa Ajlan Abudak

Akıllı Tasarım (AT) nedir?

”Akıllı Tasarım, ancak akıl ürünü olabilecek, doğadaki modeller üzerindeki çalışmadır…”

William A. Dembski

Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:

“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. [1]

Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” [2]

Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.

Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.

Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.

Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.

Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. [3]

ARN Tavsiyeleri

Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:

  • Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski
  • Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski
  • Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.

Kaynakça

[1] William Paley, Natural Theology; or, Evidences of the Existence and Attributes of the Deity, 12th ed. (London: J. Faulder, 1809), p.1.
[2] Paley, p.3.
[3] William A. Dembski, Intelligent Design (Downer’s Grove, Ill: InterVarsity, 1999), p.106.

Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?

Bir önceki sorumuzu yanıtlarken Akıllı Tasarım modelinin, öncülerine göre çok daha nitelikli, anlaşılır, nesnel ve somut bilimsel delillere dayalı olduğunu özellikle belirtmiştik. Teori, öznel bir yaklaşımla canlılardaki “amaç” ve “mükemmellik” gibi saptaması güç özellikleri bulmaya çalışmaktansa, nesnel bir yaklaşımla canlıların özgün ve karmaşık yapıdaki apaçık özelliklerini keşfetmeye çalışmaktadır.

Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor:

FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFORTHONTHIS-CONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.

ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGUMWORNBWI-GBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP…

Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.

Artık özgün ve karmaşık yapı tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin özgün olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin karmaşık olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.

Böylece Gettysburg’ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize “BLUE” ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. “BLUE” ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.

Şimdi, başka bir örneği ele alarak biraz daha ayrıntıya inelim.

Şimdi, kubbesi olan bir futbol stadyumunda olduğunuzu hayal edin. Stadyum gayet iyi aydınlatılmış olsun. Ve siz çevreye şöyle bir göz atarken 3 farklı hedef merkezi fark ediyorsunuz, tıpkı bir hedef tahtasının tam ortasındaki hedef merkezi gibi. Bu hedef merkezlerinden biri tepenizdeki kubbenin ortasına çizilmiş olsun. Diğer ikisi ise türbinlerdeki herhangi 2 farklı koltuğa çizilmiş olsun. Biraz daha dikkatle baktığınızda, koltuklardan birine çizili hedefin tam ortasına saplanmış bir ok olduğunu görüyorsunuz.

Siz oka bakarken Kelime oluşturma oyunu (Scrable) arkadaşınız stadyuma giriyor ve selam vererek yanınıza geliyor ve şöyle diyor:

Marifetimi fark ettiğini görüyorum, onu sadece birkaç dakika önce yaptım. Işıklar kapalıyken stadyuma girdim ve birkaç tur etrafımda döndükten sonra elimdeki oku fırlattım. Işıkları açtığımda gördüm ki hedefi tam on ikiden vurmuşum. Doğruyu söylemek gerekirse aynı şekilde birkaç ok daha attım ve her defasında hedefi yine tam on ikiden vurmayı başardım.

Arkadaşınızın bu hikâyesi hakkında ne düşünürdünüz? Bir önceki örneğimizde olduğu gibi duruma şüpheyle yaklaşmaz mıydınız? Bilirdiniz ki böyle bir hedefi bu koşullarda (koşullar uygun olsa bile fark etmez) vurma ihtimali neredeyse imkânsızdır. Bırakın art arda birkaç kez vurmayı bir kereye mahsus dahi olsa hedefi tutturmak çok düşük bir ihtimaldir.

Ancak, düşük olasılık bir yana, duruma şüpheci yaklaşmanız için başka sebepler de var. Eğer arkadaşınız oku attığını ancak her hangi bir hedefi tutturamadığını ve okun her defasında başka bir noktaya saplandığını söylemiş olsaydı, bu durumda ona inanabilirdiniz. Peki neden? Çünkü ok, böyle bir durumda, hedef olarak tanımlanabilecek belli bir noktaya saplanmamış, tesadüfen başka bir noktaya saplanmış olacaktı.

Bu örneğimizden sonra artık, özgün karmaşıklığın daha başka örneklerini ve daha geniş tanımlarını verebilecek durumdayız. Özgün karmaşıklık, tesadüfen meydana gelme olasılığı oldukça düşük her hangi bir nesne yahut hadise aracılığıyla tanıtılmıştır ve gayet anlaşılır bir örnekle karşılaştırılmıştır. Günümüz tasarım teorisine göre, doğada veya daha geniş anlamıyla evrende yüksek derecede özgün ve karmaşık yapılara sahip olan varlıklar, bilinç ve akıl sahibi bir tasarlayıcının varlığına işaret etmektedir.

ARN Tavsiyeleri

  • The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities. William A. Dembski
  • Intelligent Design. William A. Dembski

Akıllı Tasarım’ın Biyoloji ile İlişkisi Nedir?

Daha önce de gördüğümüz gibi, akıllı tasarım (AT) teorisinin en temel iddialarından biri, organizmanın tamamen karmaşık ve bilgiye dayalı yapısının üstün akıl sahibi bir güce ya da varlığa işaret ettiği idi.

O halde, canlılar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onların tesadüfe dayalı bir dizi doğal süreç sonucu oluştuğu kanısındansa gerçekte birer tasarım ürünü olduklarını o kadar kolay kavrayabiliriz. Tuhaf ama, akıllı tasarım karşıtlarının çoğu ister istemez bu gerçeği kabul etmektedir. Örneğin; Oxford üniversitesi biyologlarından Richard Dawkins biyolojiyi şöyle tanımlamaktadır; “Biyoloji, belli bir amaç üzere tasarlanmış izlenimi veren karmaşık yapıdaki canlıların çalışmasıdır“. [1]

Benzer şekilde, biyoloji dergisinin son basımında, önde gelen biyologlardan Bruce Alberts ve Ulusal Bilim Akademisi başkanı şöyle yazmıştır:

Hücreyi çoğu zaman ciddiye almadık. … Aslında hücre, bütün olarak ele alındığında ve yakından incelendiğinde, ciddi teknolojik donanıma ve bölümleri arası karmaşık bir iletişim ağına sahip, büyük protein makinelerinden oluşan bir fabrika izlenimi vermektedir. … Peki, neden hücrenin temel işlevsel faaliyetlerini oluşturan protein merkezlerini protein makineleri olarak tanımladık? Çünkü onlar tam anlamıyla birer makine gibidir; sanki insanoğlunun mikroskobik dünyayı keşfetmek için yaptığı, işleyen parçaları arasında kusursuz bir uyum olan, çalışan birer makine! … [2]

Elbette, Dawkins ve Alberts gibi biyologlar, canlılığı tasarlayan bilinç sahibi bir kaynağın varlığına inanmaktansa, canlıların apaçık tasarımının birer yanılsama olduğuna ve her şeyin tesadüflere dayalı doğal süreçler sonucu ortaya çıktığına inanmayı tercih etmektedirler. Mesela Dawkins, Paley’in ‘saatçi‘ çıkarımını red etmekte ve saatin aslında bir doğal seleksiyon* sonucu ortaya çıktığını iddia etmektedir.

‘Karmaşık özelleşmiş bilgi’ (KÖB) görüşü, bu iddiayı test etmek için bir yol sunmaktadır. Bunun nasıl çalışabileceğini görmek için, gelin insanın görmesiyle ilgili süreçlerden birini kısaca mercek altına bir alalım. (Eğer bu size çok teknik bir konu gibi geliyorsa, temel noktaları kaçırmadan bu kısmı okumayabilirsiniz.)

Işık, retinada bulunan ve görme hücreleri olan koni hücrelerine çarptığında, bu hücreler algıladıkları ışığı hemen elektrik sinyaline çevirerek ilgili sinir hücrelerine iletirler. Bu sinir hücreleri de aldıkları elektrik sinyalini beynin görme merkezine doğrudan doğruya iletirler. Peki, nasıl olup ta ışık elektrik sinyaline çevrilmektedir?

Işık yokken, koni hücreleri her hangi bir elektrik sinyali üretmez, böylece nötr durumda iken sodyum iyonlarının özgürce hücre içine girmelerine ve hücreden çıkmalarına izin vermektedir. (Bir iyon, bir atomun ya da atomlar gurubunun elektrik yüklü halidir). Koni hücreleri bunu hücre zarında bulunan belli proteinler aracılığıyla başarmaktadır. İyon kanalı olarak adlandırılan proteinler, bir kapı gibi görev yapmakta, böylece sodyum iyonlarının hücre içerisine girişlerini denetlemektedir. Yine, başka bir protein türü de bir pompa gibi çalışmakta ve içeri girmiş sodyum iyonlarını hücreden dışarı çıkarmaktadır.

İyon kanalları, cGMP olarak adlandırılan başka bir biyomoleküle cevaben de açılıp kapanmaktadır. İfadesi kolay olsun diye bu biyomoleküle ‘opener’ diyelim. Opener, iyon kanalının kapısına dayandığında kanal kapısı açılır ve artı yüklü sodyum iyonlarının hücre içine girmesine izin verir. Opener içeri girer girmez kapı hemen kapanır ve böylece diğer iyonların girişini bir süreliğine engeller.

Aslında, iyon kanalı kapısına dayanan daha pek çok opener molekülü vardır. Ancak, bu kapıdan geçecek olan iyonlar özenle seçilerek içeri alınır. Sonuç olarak, kanal sürekli olarak açılıp kapanmakta ve gerekli iyonların girişlerini ve çıkışlarını denetlemektedir.

Ancak, ışık hücreden içeri girdiğinde durum değişmektedir. Işık, bizim tetikleyici (gerçek adı ‘11-cis-retinal’ dir) diye adlandırdığımız bir biyomoleküle çarpar. Bu çarpma ile birlikte tetikleyici, hücrede kademeli bir kimyasal reaksiyon başlatarak biçim değiştirir.

Tüm bu reaksiyonlar sonucu, opener artık engellenir ve hücre içine alınmaz, sodyum iyonları da artık hücreden içeri giremezler. Pompalar da mevcut sodyum iyonlarını hücre dışına çıkarırken bir elektriksel sinyal meydana gelir. Bu sinyal yeterli güce ulaştığında, hücre içinde ani bir elektriksel tepkime patlak verir. Hemen sonra başka bir kademeli reaksiyon, iyon kanallarının işlemesine tekrar müsaade ederek, tetikleyici ve opener moleküllerini asıl hal ve görevlerine geri çevirir.

Şimdi, sizce bu sistem tasarlanmış mıdır, yoksa tamamen doğal süreçler sonucu tesadüfen mi ortaya çıkmıştır?

Darwinistler, bu sistem dâhil diğer bütün biyolojik sistemlerin doğal seleksiyon sonucu aşama aşama ve tesadüfî genetik başkalaşımlar ile oluştuğunu söylerdi. Diğer bir değişle, var olan sistemlerin sadece, kendilerinden önceki sistemlerin zamanla değişikliğe uğrayarak gelişmiş halleri olduklarını ileri sürerlerdi.

Darwinistlerin aksine, tasarım teorisini savunanlar ise sistemin, özelleşmiş karmaşık yapıda olduğunu, bu yüzden doğal seleksiyon sonucu zamanla kendiliğinden ya da tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkmış olamayacağını söylerdi.

Peki, hangi taraf haklı? Aslında, her iki taraf ta söz konusu sistemin karmaşık yapıda olduğunu kabul etmektedir. Yani, sistemin belli pek çok parçasının olduğu ve tüm bu parçaların belli bir uyum içinde birlikte çalıştıkları, her iki taraf tarafından da kabul edilmektedir.

O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?

Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.

Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

Bilim dergisinde yayınlanan bir çalışma bu durumu daha da büyüleyici kılmaktadır. Bir araştırma gurubu, sıradan bir organizmanın yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için kaç genin gerekli olduğu sorusuna yanıt aramış ve bu konuyla ilgili ciddi bir araştırma yapmıştır. Bir organizmanın genlerini onun birer parçası olarak düşünürseniz, bilim adamları bu organizmayı, yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi koşuluyla, ne kadar küçük parçalara ayırabileceklerini öğrenmek istemiştir.

Bilim adamları bunu kısmen de olsa başarmışlardır. Neticede, Mycoplasma genitalyum diye adlandırılan ve bilinen en basit yapıda olan bir organizma ortaya çıkmıştır (her ne kadar yeni keşfedilen Nanoarchaeum equitans bu kategoride yeni bir bölümü teşkil ediyor olsa da). Organizmanın genetik kodu yaklaşık 580,000 harf uzunluğundadır ve tam tamına 480 protein üreten gene artı 37 RNA türüne sahiptir. Çeşitli protein kodlayıcı genleri çıkardıktan sonra bilim adamları, bu bakterinin 265′ten 350′ye kadar olan genlerinin, laboratuar şartlarında olmak koşuluyla, bakterinin yaşayabilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için temel olduğu sonucuna varmışlardır.

Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.

* Doğal seleksiyon, en genel anlamıyla, canlı ya da cansız her hangi bir varlığın olumlu yönde değişen en istendik yapısal farklılıklarının zamanla bir araya gelerek karmaşık bir sistem oluşturması, anlamına gelmektedir.

ARN Tavsiyeleri

For further study of intelligent design and biology see the following resources:

  • Darwin’s Black Box The Biochemical Challenge to Evolution. Michael J. Behe
  • İndirgenemez karmaşıklık: Darwin’in Teorisine Biyokimyavi bir İtiraz. Michael J. Behe

Kaynakça

[1] Richard Dawkins, The Blind Watchmaker (New York: W.W. Norton & Company, ), p. 1.
[2] Bruce Alberts, “The Cell as a Collection of Protein Machines: Preparing the Next Generation of Molecular Biologists,” Cell, 92(February 8, 1998): 291.

Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?

Günümüz evrim teorisinin pek çok güçlü delil tarafından desteklendiğini sık sık duymaktasınız. Ancak, teoriyi desteklediği var sayılan bu delillerin hepsinin de aslında hiç te etkili deliller olmadığını göreceksiniz, tabi eğer evrim teorisi kesinlikle doğrudur gibi bir düşünceniz ya da ön yargınız yoksa.

Yönlendirilmemiş evrimi destekleyenlerin ileri sürdüğü bu delil türlerini daha iyi anlayabilmek için, yukarıda değindiğimiz ‘Özelleşmiş Karmaşıklık Nedir?’ sorusunu temel alarak, daha önce vermiş olduğumuz stadyum örneğine bir geri dönelim.

Arkadaşınızın, attığı okların hedefleri vurmasıyla ilgili açıklamasına itiraz ettiğinizi ve bunu kanıtlamasını istediğinizi varsayın. Bunun üzerine arkadaşınız size şöyle diyor:

“Madem inanmıyorsun gel öyleyse sana nasıl yaptığımı göstereyim”.

Eline bir yay alıyor ve “Bu nedir?” diye soruyor.

Siz de, “Yay mı?” diye karşılık veriyorsunuz.

Arkadaşınız, “Evet doğru, yay!” diyor.

Ve sonra sizi tam ortasında okun saplı bulunduğu hedefe götürerek soruyor, “Şimdi, söyle bakalım bu nedir?

“Hedef mi?”

“Evet! Ok saplanmış bir hedef” diye karşılık veriyor.

Son olarak sizi ışık düğmelerinin olduğu panele götürüyor ve stadyumun ışıklarını bir açıp bir kapıyor.

Ve şimdi de arkadaşınız tüm bu olanları size şöyle özetliyor: “Sana önce yayı sonra da hedefe saplanmış olan oku gösterdim. Bunun yanı sıra, sana stadyumun ışıklarını açıp kapayabileceğimi de gösterdim. Bana inanman için daha başka kanıtlara ihtiyacın var mı?

Arkadaşınızın sunduğu kanıtlar anlattığı hikâye ile oldukça tutarlı. Ancak sorun şu ki aynı kanıtlar daha pek çok muhtemel açıklama için de geçerli olabilir. Örneğin, arkadaşınız stadyuma girmiş, ışıkları açmış, hedefe yürümüş ve oku hedefe kendi eliyle tutturmuş olabilir ki bu çok büyük bir olasılıktır.

İşte, yönlendirilmemiş evrimi desteklemek adına ileri sürülen kanıtlar da arkadaşımızın hikâyesi adına ileri sürdüğü bu kanıtlardan daha güçlü ve belirleyici değildir.

Örneğin; 2000 yılının Haziran ayında açıklanan, insanın gen diziliminin çözüldüğüne ilişkin haberi takiben, Nobel ödülü bulunan David Baltimore, New York Times gazetesine şöyle bir demeçte bulunmuştur; “Bu keşif aslında, zaten beklenen ancak tartışmalı olan bir gerçeği doğrulamaktadır: genlerimiz, şu meyve sineklerininkiler ile, solucanlarınkiler ile ve hatta bitkilerinkiler ile yakın benzerlik göstermektedir. … Gen dizilimimiz, hepimizin aynı basit kökenden türemekte olduğunu ve diğer canlılarla olan genetik benzerliklerimizi ortaya koymaktadır. Bu durum yaratılışçılık düşüncesinin sonu olmalı, ancak bu olmayacak”.

Böyle bir kanıt hiç te güçlü ve belirleyici bir kanıt değildir, tabi eğer sizin, meyve sinekleri, solucanlar, insanlar vs gibi organizmalar sadece yönlendirilmemiş sebepler sonucu meydana gelmiştir gibi bir düşünceniz ya da peşin bir hükmünüz yoksa. Ancak, bu tam da sözünü ettiğimiz şeydir.

Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.

Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.

Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.

ARN Tavsiyeleri

Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:

Kitaplar

  • Icons of Evolution: Science or Myth? Jonathan Wells
  • Evolution: A Theory in Crisis. Michael Denton
  • Darwin on Trial. Phillip Johnson

Görseller

  • Icons of Evolution. Cold Water Media, 2002.
  • A Critique of Darwinist Icons. ARN, 2002.
  • Unlocking the Mystery of Life. Illustra Media, 2002.

Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz? Bunun için kriterleriniz nelerdir?

Yönlendirilmemiş evrim ya da teori denildiğinde, canlılık çeşitliliğinin doğal süreçler sonucu kendiliğinden ve tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkıp yaygınlaştığı iddiası anlaşılmalıdır. Esasen, biri çıkıp tüm bu çeşitliliğe bazı olası yönlendirilmemiş açıklamalar getirmeye çalışabilir. Bu durumda, böyle olası açıklamaları nasıl değerlendirirsiniz? Açıklamaları değerlendirirken göz önünde tutacağınız kriterleriniz nelerdir?

Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu? Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.

Kanıtlarla iyi desteklendiği zannedilen teori, Darwin’in evrim teorisidir.

Bu teori, Harvard paleontolojisti ve bilim tarihçisi olan Stephen Jay Gould tarafından ikna edici bir şekilde özetlenmiştir. Gould’a göre, Darwin teorisi 3 temel gerçeği ve bir sonucu içermektedir. Bahsi geçen gerçekler şunlardır: “İlk olarak, bütün canlılar devamlılığını sürdürebilmek için yeterli olandan daha fazla üremektedirler. İkinci olarak, bir türe özgü bütün canlılar birbirinden farklılık göstermekte, yani kendi içlerinde çeşitlenmektedir. Son olarak, bu çeşitlenme üreme yoluyla nesilden nesile aktarılmaktadır”. (1)

Bu gerçeklerden, diye devam eder Gould, doğal seleksiyon süreci çıkarımına kolayca varabiliriz. Diğer bir değişle, en istendik özelliklerini gelecek nesillerine aktarabilen canlılar yaşam çevrelerine daha iyi uyum sağlayacaklardır ve gittikçe gelişip güçleneceklerdir. Ve bu da, bir sonraki gelecek nesillere de yine aynı istendik özelliklerin aktarılması demektir. Böyle nesiller arttıkça, söz konusu istendik özellikler zamanla daha da gelişecektir ve neticede daha istendik, bir öncekinden daha gelişmiş bir nesil ya da tür ortaya çıkacaktır. Bu gelişim, zamanla o türün tamamını kapsayıncaya kadar böyle devam edecektir.

Günmüz Darwinizmi ki ayrıca neo-Darwinizm olarak ta bilinmektedir, Darwin’in orijinal teorisine, istendik türlerin tesadüflere dayalı genetik mutasyonlardan türediğini de eklemektedir.

Yönlendirilmemiş evrimi desteklediği ileri sürülen bulguları tartışırken, bu FAQ temel olarak neo-Darwinizm üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabi yeri geldikçe diğer bazı görüşlere de değinilecektir.

Kaynakça

[1] Stephen Jay Gould, “Introduction,” in Carl Zimmer, Evolution: The Triumph of an Idea (New York: HarperCollins Publishers, 2001), p. xii.

Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?

Neo-Darwinizm’e göre hayat, kademe kademe çeşitlenmektedir. İstendik mutasyonlar doğal seleksiyon sonucu nesilden nesile gelişip biriktikçe, bu durum yeni doku ve organlar ortaya çıkarmaktadır. Bu süreç sonucu zamanla, türler öyle farklılaşır ki birbirlerine ya da bir önceki nesillerine ya da atalarına nerdeyse hiç benzemezler. Bu tür bir değişim sık sık sınıflandırma; diğer bir değişle, soy ağacı olarak tasvir edilmektedir.

Neo-Darwinistler, fosil bulgularının teorilerini desteklediğini ileri sürmektedirler. Örneğin; Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisi, Evrim Öğretisi ve Bilimin Doğası şunu belirtmektedirler; “Fosil kayıtlarında bulunan türlerin gelişimi evrim için güçlü deliller sağlamaktadır.” [1]

Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin; kara memelilerinin zamanla balinalara, maymunların insanlara dönüştüklerinin delilleri olduğunu, ayrıca bu fosillerde yine, sürüngenlerin çene kemiklerinden memelilerin işitme sistemlerinin ortaya çıktığı vs gibi bulguların da olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte, yazılı bilim, fosil bulgularının neo-Darwinizmi katiyen desteklemediğini göstermekte ve her zaman neo-Darwinistlerin açıklayamadığı bir şey olduğunu özellikle belirtmektedir. Fosil bulgularına göre canlılık, asla kademe kademe bir gelişim sergilememiştir. Tam tersine deliller, canlılığın bir anda ortaya çıktığını ve çıktığı zamandan bu zamana değişmeden hep tutarlı kaldığını göstermektedir: Fosil türleri bir anda, bütün bir yapı ve bütün bir vücut içinde ortaya çıkmışlardır. [2]

Aynı durum türler düzeyinin ötesinde de geçerlidir. Paleontolog Robert L. Carroll şöyle belirtmektedir: ” Büyük ölçekli evrimin en çarpıcı özellikleri, başlangıçlarından yakın zaman sonra, nesillerin hızla birbirlerinden ayrılarak farklılaşmasıdır. Bu durum, uzun vadede canlıların temel vücut yapılarında da görülmüştür. Yaşam yolları ise korunmuştur. Peki, kaybolan nedir? Kaybolan, Darwin tarafından ileri sürülen pek çok ara geçiş formlarıdır, yani nesilleridir…” [3]

Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya, “Kambriyen Patlaması” denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır. Sadece 5 – 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir, fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır. [4]

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature of Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), p. 3.
[2] Stephen Jay Gould, “Evolution’s Erratic Pace,” Natural History, 86 (May 1977): 14.
[3] Robert L. Carroll, “Towards a new evolutionary synthesis,” Trends in Ecology and Evolution 15 (2000): 27-32.
[4] Douglas H. Erwin, “Early introduction of major morphological innovations,” Acta Palaeontologica Polonica 38 (1994): 281-294; Douglas Erwin, “Macroevolution is more than repeated rounds of microevolution,” Evolution & Development 2 (2000): 78-84.

Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?

Neo-Darwinizmin savunucuları evrime fiilen tanıklık edilebilineceğini savunmaktadırlar.

Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisinde yazarlar şöyle belirtmektedir, “Yeni bir türün, doğal seleksiyon sonucu, önceki türlerinden meydana gelmesi binlerce yıllık bir zaman gerektirmektedir, bu yüzden bir insanın evrim sürecinin tamamını fiilen gözlemlemesi imkânsızdır, ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilir. Fiilen görülebilecek bu küçücük gözlem bile bizim, geçmişten günümüze evrim mekanizmalarının işleyişi ile ilgili görüşlerimizi doğrulamaktadır. Örneğin, yakın bir zaman önce, birbiriyle yakından ilişkili pek çok türün evrimsel süreçler sonucu ortak bir atadan geldikleri keşfedilmiştir. Kuzey Amerika’da yaşayan şeffaf kanatlı 2 böcek türü, Chrysoperla carnea ve Chrysoperla downesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. İlk böcek ailesi, Chrysoperla carnea, geçici ormanlık alanlarda yaşar. Rengi, yazları soluk yeşil olmakla birlikte, kışları kahverengidir. İkinci tür ise, Chrysoperla downesi, her mevsim yeşil kozalaklı ağaçlar arasında yaşamaktadır ve rengi bütün yıl boyunca hep koyu yeşildir. Bu iki tür hem genetik hem de morfolojik olarak çok benzerdir.” [1]

Günümüz evrim teorisini desteklediği ileri sürülen diğer bazı örnekler şunlardır: Bakterilerde ilaca karşı direnme gücü, HIV ve Plasmodium falciparum (sıtmaya sebep olan bir parazit), sivrisineklerde böcek ilaçlarına karşı direnç, ispinoz gagalarının ortalama büyüklüklerindeki değişmeler ve pulkanatlıların renklerindeki değişmeler.

Bununla birlikte, eleştiriler göstermektedir ki konu, mutasyonun ya da doğal seleksiyonun küçük değişiklikler meydana getirip getiremeyeceği değildir. Konu şudur; evrim mekanizmaları yeni dokular, organlar, sistemler yahut vücut tasarımları oluşturabilir mi?

Oxford Üniversitesinden biyolog Keith Stewart Thomson, şöyle belirtmektedir: “Hiç kimse tatmin edici bir şekilde sayılamayacak denli küçük bir popülâsyonda bu tür bir mekanizma gösterememiştir… Küçük değişiklikler büyük değişiklikleri oluşturmak için bir araya gelebilir ki aslında bu çok saçmadır ve imkânsızdır.” [2]

Thomson’ın bu sözü akıllara, daha önce de değindiğimiz, Kambriyen patlamasını getirmektedir. Ancak, diğer bir problem de genetik biliminden gelmektedir. Canlıların farklı vücut yapılarının her türlü düzenini meydana getiren ve denetleyen genler, en başından günümüze kadar hiç değişmeden olduğu gibi kalmıştır – ve bu genler farklı vücut yapılarına ve uzuvlarına sahip pek çok canlı türü tarafından paylaşılmaktadır [3]. Mesela, meyve sineklerinin uzuvlarını meydana getiren ve bunların gelişimini denetleyen genler farelerin, denizkestanelerinin ve dikenli solucanların uzuvlarını denetleyen genlerle büyük benzerlik göstermektedir. Bu benzerliğe rağmen, bu canlıların ve uzuvlarının ortak bir atadan gelmedikleri, bugün çeşitli bilimsel bulgu ve kanıtlarla desteklenmiştir ve bilim dünyasınca da bilinmektedir. Bu durum, evrimi destekleyen biyologlar için çok büyük bir darbe olmuştur.

Eğer biri çıkar da denetleyici genlerin ortak bir atadan geldiğini ileri sürerse bu, böyle genlerin denetledikleri yapı ve uzuvlardan önce ortaya çıktığı anlamına gelir. [4]

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature of Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), pp. 17-18.
[2] Keith Stewart Thomson, “Macroevolution: The Morphological Problem,” American Zoologist 32 (1992): 106-112.
See also George L. Gabor Miklos, “Emergence of organizational complexities during metazoan evolution: perspectives from molecular biology, palaeontology and neo-Darwinism,” Mem. Ass. Australas. Palaeontols. 15 (1993): 7-41.
[3] Neil H. Shubin and Charles R. Marshall, “Fossils, genes, and the origin of novelty,” in Deep Time (The Paleontological Society, 2000), p. 325.
[4] One could argue that the genes controlled some unknown feature in the ancestral organism. But that is sheer speculation.

Moleküler bulgular ne diyor?

Günümüz evrim teorisini savunanlar şunu iddia etmektedir, “moleküler biyolojinin evrim teorisini desteklemek için ileri sürdüğü deliller çok güçlüdür. Bu delillerin sayısı her geçen gün artmaktadır ve gelişmektedir.” [1]

Bilim ve yaratışçılık adlı derginin yayınında, Ulusal Bilimler Akademisinden yazarlar şöyle demektedir: “DNA’yı oluşturan nucleotide’leri sıralama yetisi gelişmiştir. Ayrıca artık, canlıların evrimsel geçmişini tekrar yapılandırabilmek için genlerin kullanımı da mümkündür. Mutasyon sayesinde, bir geni oluşturan nucleotide’lerin sırası zamanla aşama aşama değişmektedir. İki organizma birbiriyle ne kadar yakından ilişkili ise onların DNA’sı arasında o kadar az fark olacaktır. İnsanoğlunda ve diğer canlılarda 10 binlerce gen olduğundan DNA, her bir organizmanın evrimsel geçmişi hakkında muazzam miktarda bilgi içermektedir.” [2]

Farklı tür moleküler bilgilerden yararlanılarak düzenlenen evrimsel kayıtların, fosillere ve morfolojiye (anatomik yapılara) dayalı kayıtlarla uyuştuğu ve paralellik gösterdiği iddia edilmektedir.

Bu iddia tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bilimsel çevrelerce bilinmektedir ki moleküler kayıtlar fosil kayıtlarıyla büyük bir uyuşmazlık içerisindedir. Doğayla ilgili yazılan bir makalede, dünyanın en tutulan bilimsel dergilerinden birinde, bilim yazarı Trisha Gura, kemiklerin ve moleküllerin gerçekten en doğru evrimsel kayıtları sağlayıp sağlamadıkları üzerinde uzun soluklu bir tartışma yürütmüştür.

Gura şöyle bildirmektedir, “Moleküller ve morfoloji arasındaki anlaşmazlıklar yaşam boyu sürmüştür. Belki en şiddetli anlaşmazlıklar omurgalı hayvanların sistemleri üzerinde olmuştur ki bu, moleküler biyologların itiraz ettikleri, fosil iskeletleri, kemikler ve canlıların yumuşak dokuları üzerinde yapılan çalışmalara dayalı bir gelenektir. [3]

Moleküler kayıtlar birbirleriyle bile çelişmektedir. Biyolog Michael Lynch şunu gözlemlemiştir, “Başlıca canlı ve hayvan ırklarıyla ilgili phylogenetik (evrimsel) ilişkiler açıklaması, farklı gen temeline dayanan analizler ve farklı araştırmalara temel olan aynı genler phylogenetic dallanma da oldukça farklı özellikler gösteriler. Bu durum tamamen havada kalan ve somut hiçbir desteği olmayan bir konudur.” [4]

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, 1999, p. 20.
[2] Ibid., p. 18.
[3] Trisha Gura, “Bones, molecules… or both? Nature 406 (2000): 233.
[4] Michael Lynch, “The Age and Relationships of the Major Animal Phyla,” Evolution 53 (1999): 323.

Embriyoloji ne diyor?

Darwin, teorisini destekleyen en güçlü delillerin embriyolojiden geldiğini düşünmektedir. [1]

Bu deliller, biyolog Ernst Haeckel tarafından çizilen ve omurgalı hayvanların embriyolojik gelişimini tasvir ettiği ileri sürülen bir dizi çizimle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu resimlerde, başlangıçta embriyoların her biri özdeş görünmektedir. Ancak, embriyolar geliştikçe görünümleri de birbirlerinden hızla farklılaşmaktadır ve her bir embriyo git gide kendi sınıfına özgü şekli, görünümü almaktadır.

Darwin’e göre, ilk safhalardaki embriyolar arası büyük benzerlik onların ortak bir atadan türediklerini göstermektedir. Yeni organlar ve yapılar geliştikçe organizmaya eklenmektedir ve bu durum tüm embriyolojik gelişim süreci boyunca devam etmektedir. Sonuç olarak, her bir embriyonun evrimsel gelişim süreci ve evrimsel geçmişi fiilen gözlenebilmektedir…

“Haeckel’ın çizdiği embriyolar, Darwin’in teorisi için güçlü deliller sağlıyor gibi görünmektedir. Çünkü bu embriyolardan bazıları, evrimi ele alan hemen her çağdaş kitapta görülebilmektedir. [2]

Örneğin, Hücrenin Moleküler Biyolojisi adlı üniversite kitabının 3. baskısında, kitabın Nobel ödülü almış yazarları ve Ulusal Bilimler Akademisi başkanı şöyle belirtmektedir; “Farklı türlerin embriyoları gelişimlerinin ilk aşamalarında çoğunlukla birbirlerine benzemektedir, ancak onlar geliştikçe birbirlerinden farklılaşmakta ve bazen de evrim süreçlerinden geçiyor gibi görünmektedir.” [3]

Ancak, bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır; Haeckel’in çizimleri yanlıştır. Çünkü bilimin gelişmesiyle birlikte bilim adamları artık şunu çok somut olarak bilmektedir; omurgalıların embriyoları gelişim süreçlerinin ta en başından beri birbirlerinden farklı görünmektedir. Örneğin, Haeckel insanların, tavukların, kurbağaların, kaplumbağaların ve balıkların embriyolarının, gelişimlerinin ilk safhalarında birbirlerine çok benzer göründüklerine ilişkin çizimler yapmasına rağmen, embriyolog Adam Sedgwick 1894 yılında, tavuklar ve ördekler gibi birbirleriyle akrabalık bağları bulunan türlerin bile embriyoları arasındaki farklılıkları daha gelişlimin ilk aşamasında hatta daha da öncesinde gösterip açıklayabileceğini söylemiştir. [4]

Bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki farklı türlerin embriyoları daha gelişimin ilk safhalarında birbirlerinden oldukça farklı görünmekte, ilerleyen safhalarda, Haeckel’in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.

Maalesef, Haeckel’in çizimleri sadece yanlış değildir. 1997 yılında, uluslararası bir uzmanlar grubu bu çizimleri embriyoların gerçek fotoğraflarıyla sistematik bir şekilde kıyaslamıştır. [5]

Bu ciddi çalışma sonucu grubun açıklaması şöyledir; “Bu çizimlerin, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur ve bu çizimler biyolojideki en büyük aldatmacadır.” [6]

Kaynakça

[1] Charles Darwin, letter to Asa Gray, Sept. 10, 1860, in Francis Darwin (editor), The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. II (New York: D. Appleton and Company, 1896), p 131.
[2] Stephen Jay Gould, “Abscheulich! Atrocious!” Natural History (March 2000): 42-49.
[3] Bruce Alberts, Dennis Bray, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts & James D. Watson, Molecular Biology of the Cell, Third Edition (NY: Garland Publishing, 1994), p. 33.
[4] Adam Sedgwick, “On the Law of Development commonly known as von Baer’s Law; and on the Signifi cance of Ancestral Rudiments in Embryonic Development,” Quarterly Journal of Microscopical Science, 36 (1894): 35-52.
[5] M.K Richardson, J. Hanken, M.L. Gooneratne, C. Pieau, A. Raynaud, L. Selwood, and G.M. Wright, “There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current theories of evolution and development,” Anatomy & Embryology 196 (1997): 91-106.
[6] Elizabeth Pennisi, “Haeckel’s Embryos: Fraud Rediscovered,” Science, 277 (Sept. 5, 1997): 1435

Homoloji ne diyor?

Günümüzdeki tanımına göre Homoloji, “aile benzerliği” gibi bir şeydir. Homoloji, iki ya da daha fazla organizmanın birbirleriyle yakın ilişki içinde olduğunu gösteren bir benzerliktir, yani bu onların ortak bir atadan geldikleri anlamına gelmektedir.

Bilim ve Yaratılışçılık yazarları, Ulusal Bilimler Akademisi’nin bir yayınında şöyle bir açıklama yapmıştır: “Yaşam ortamları ve tarzları farklı olmasına rağmen, insanların, farelerin ve yarasaların kemikleri çarpıcı bir şekilde benzerdir. Bu türler arasındaki benzerlik, kol ve bacaklar da dâhil, vücudun her bir kısmında görülebilmektedir, ancak bir insan yazmakta bir fare ise koşmaktadır ve bir yarasa ise uçmaktadır. Fark sadece bu tür ufak ayrıntılardadır, ancak genel yapı itibarıyla ve birbirleriyle olan bağları açısından bu canlılar büyük ölçüde benzerdir.” [1]

Tüm bunlardan bilim adamları şöyle bir sonuca varıyor, “Böyle yapılar ve türler arası bu benzerlik en iyi şekilde ortak bir köken kavramıyla açıklanabilir.” [2]

Ortak bir atadan gelmenin sonucu ortaya çıkan türler arası benzerlikler, ortak bir atadan gelmenin dışında kalan diğer benzerliklerden farklıdır. Nitekim insanların ve ahtapotların gözleri birbirine oldukça benzemektedir, ancak bilim adamları bunların ortak atalarının böyle bir göze sahip olduklarını hiç te düşünmemektedirler. Böyle benzerlikler, adı üzerinde benzerliklerden başka bir şey değildir.

Ancak, ‘ortak bir ata’ düşüncesini desteklemek adına homolojinin günümüzdeki tanımını kullanmak oldukça havada kalan düz bir mantıktır. İki farklı organizmanın ortak bir atası olduğunu nasıl ve neye dayanarak söylerdiniz? Benzer bazı özelliklere sahip oldukları için böyle bir yaklaşımda bulunmak sizce ne kadar doğru? Peki, ya bu organizmaların yapılarının benzer olduğunu ya da türdeş olduğunu nasıl söyleyebilirdiniz? Çünkü her iki organizma da ortak bir atadan gelmektedir, öylemi?

Böyle dolambaçlı bir yaklaşımı bir kenarı bırakırsak, durumu daha gerçekçi ve somut ele alabiliriz. Eğer ortak bir atadan gelecek şekilde insanları, fareleri ve yarasaları üretebilen bir mekanizma olduğunu gerçekten bilseydik, o halde böyle bir iddia mantıklı olurdu. Tabi, mekanizma da sorgulanması gereken başka bir özel konudur.Böyle bir mekanizmanın yokluğunda, türler arası benzerliklere Darwinist bir açıklama getirilemez. Tüm bunlar bir yana, her gün birbirine benzer pek çok farklı marka araba görmekteyiz; bu durumda, biri diğerinden türemiştir diye bir çıkarımda bulunabilir miyiz?

Buna ek olarak şunu da söylemekte fayda vardır. Darwin teorisi diye bir şey çıkmadan önce biyologlar, homolog benzerlikler hakkında zaten pek çok şey biliyorlardı; ancak, türler arası benzerlikleri ortak bir ataya değil, salt aklın sonucu olabilecek ortak bir tasarıma dayatıyorlardı… [3]

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Science and Creationism: A View from the National Academy of Sciences, 2nd ed. (Wash., D.C.: National Academy Press, 1999), p. 14.
[2] Ibid.
[3] Alec L. Panchen, “Richard Owen and the Concept of Homology,” pp. 21-62 in Brian K. Hall (ed.), Homology (San Diego: Academic Press, 1994)

AT, doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?

AT’ye göre doğa ile doğaüstü kavramları arasındaki kıyaslama, doğal kanunlar ile doğaüstü olgular yani mucizeler arasındaki kıyaslama değil, yönlendirilmemiş doğal sebeplerle yönlendirilmiş yani bilinçli sebepler arasında bir kıyaslamadır.

Bir matematikçi ve bilim felsefecisi olan William Dembski durumu şu şekilde izah etmektedir: “Doğa içinde veya dışında (ister doğal ister doğaüstü) bilinçli bir sebebin olup olmadığı, bilinçli bir sebebin çalışıp çalışmadığından ayrı bir sorudur.”

İnsanoğlunun eylemleri amaç dâhilindedir: “Akıl sahipleri olarak insanlar eylemde bulundukları her anda mucizeler oluşturmaz, bu yüzden akıl sahibi olarak bir tasarımcının da eylemde bulunması için ortada, doğa kanunlarını çiğnemesi gerektiğini düşünecek bir sebep yoktur.”

Diğer taraftan, herhangi bir şey mucizevî olarak ortaya çıkmış olsaydı bile hala üzerinde çalışılabilirdi. Örnek olarak gösterebileceğimiz kamçılı bakterinin kamçısıdır. Aslı ne olursa olsun kamçı, kamçıdır. Biz bu organı parçalarına ayırabilir, her bir parçasını inceleyebilir, onu bir şekilde değiştirebilir ve onun nasıl çalıştığını öğrenebiliriz. O, ister çok uzun zaman önce ister 2 saniye önce ortaya çıkmış olsun yine bunları yapabiliriz.

Teknolojide bu, ‘ters mühendislik’ olarak adlandırılmaktadır. Aynı süreç biyolojide de kullanılır.

Idaho üniversitesinde bir mikrobiyolist olan Scott Minnich şöyle der: “Bu, aslında kürsüdeki herkesin yaptığı bir şeydir. Gerçek anlamda tasarılara sahip değiliz. Pek çok canlının DNA bilgisine sadece montajı açısından sahibiz. DNA’ yı yapısal olarak inceleyebiliriz, onu kısımlarına ayırabilir ve sonra tekrar birleştirmeyi deneyebiliriz, böylece nasıl çalıştığını anlayabiliriz.”

Bu ayrıca insan geni için de yapılabilecek bir çalışmadır. İnsan geninin keşfi bildirildikten hemen sonra, Ulusal Sağlık Kuruluşları eski başkanı olan Harold Varmus New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle demiştir: “Önemli olan avucunun içinde DNA parçalarına sahip olmaktır ve onları bir şekilde nitelendirip değiştirerek nasıl çalıştıklarını anlayabilmektir. Asıl konu şimdi budur.”

Aynı şekilde, Varmus’un kullandığı bu mecaz bir saat için de geçerlidir. “Saati de parçalarına ayırabilir ve önünüze serebilirsiniz, daha sonra parçalarını tekrar birleştirmeyi deneyerek nasıl çalıştığını anlayabilirsiniz.”

ARN Tavsiyeleri

For further study on the important distinction between natural laws and naturalism see:

  • The Wedge of Truth. Phillip E. Johnson
  • Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy. Phillip E. Johnson
  • Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy; Debate at Stanford
  • University between William B. Provine and Phillip E. Johnson.

Akıllı Tasarım bilimsel yaratılışçılığın diğer bir adı değil mi?

Amerikan Sivil Özgürlükler Derneği (ACLU),Bilimsel Eğitim Ulusal Merkezi(NCSE) ve diğer kuruluşlar, Akıllı Tasarım teorisini bilimsel yaratılışçılığın bir başka şekli olarak göstermeye çabalamaktadırlar.

Örnek olarak, Burlington, Wash da lise biyoloji öğretmeni olan Roger DeHart, okulda öğrencilerine Akıllı Tasarım ile ilgili şeyler öğretmek istediğinde, ACLU’nun Washington şubesi onu ‘terkedilmiş ve yasal olmayan yaratılış teorisini sunmakla’ suçlamıştır. Buna benzer olarak, Bu kuruluşlar Akıllı Tasarımı ‘ mahkemelerde kaybeden yaratılışçıların sisli yüzü‘ olarak isimlendirmektedirler.

Her ne kadar Akıllı Tasarı teorisi yaratılışçı bakış açıları ile bazı açılardan uygunluk gösterse de ki, buna bilimsel yaratılışçılık teorisi de dâhildir, Akıllı Tasarımı oldukça farklı bir teorik durumu söz konusudur. Bu durum teorilerin temel önermeleri üzerinden daha kolaylıkla görülebilinir.

Yasal olarak, Bilimsel yaratılışçılık şu 6 temele dayanmaktadır:

  • Evren, enerji ve hayat hiçlikten yaratılmıştır.
  • Mutasyon ve doğal seçilim bugün gördüğümüz canlıların gelişimlerini tek bir organizmadan sağlayabilecek mekanizmalar değillerdir.
  • Bitkilerin ve hayvanların ‘Yaratılmış türleri’ belirli limitlerde varyasyon gösterebilir.
  • İnsan ve maymunların birbirinden değişik soy ağaçları vardır.
  • Dünya jeolojisi kata tropik etmenlerle yani dünya genelini etkilemiş tufan ile açıklanabilir.
  • Dünya aslında tahminlerden çok daha gençtir, 10.000 yıl kadar bir geçmişi vardır. [1]

Akıllı Tasarımın ise, iki temel önermesi vardır:

  • Akıllı bir etmence oluşturulmuş oluşumlar vardır.
  • Bu oluşumlar deneysel olarak ortaya çıkarılabilir (özelleşmiş kompleksliğe bakılarak).

Matematikçi ve Filozof William Dembski “Bu son derece makul ve minimalist bir tutumdur. Yaratıcı ve onun yaratma eylemindeki niyetleri üzerine spekülasyona yer vermez.”

Bununla birlikte Akıllı Tasarımla bağdaşmayan başlıca iki genel görüş vardır: 1) İnsan olmayan bir zekânın doğaya müdahalesi fikrini asla kabul edemeyen radikal natüralizm ve 2) Geleneksel teistik evrim.

İkinci görüşün, yani teistik evrim anlayışının Akıllı Tasarım ile örtüşmemesi ilk bakışta sürpriz gibi gelebilir, çünkü Teistik evrim Tanrının varlığını kabul eden bir yaklaşımdır. Bizim genelde Teistik evrim anlayışından algıladığımız, Tanrının yaratma faaliyetlerinin deneysel yolla fark edilebileceğini reddeder. Dembski’nin de vurguladığı gibi;

Teistik evrim anlayışı Darwin’in biyolojik dünyanın evrim resmini alır ve onu vaftiz eder, onu Tanrının yaratmada kullandığı yol olarak betimler. Bilimsel içeriğini çıkardığınızda, Teistik evrimin ateistik evrimden hiçbir farkı yoktur, her ikisi de yönlendirilmemiş doğal süreçlerin hayatın oluşumunda ve gelişimimde rol oynadığını belirtir.

Teistik evrim anlayışı, teizm ve evrimi oldukça garip bir şekilde birleştirir. Eğer Tanrı yaşamı amaçlarına uygun olarak Darwin’in kastettiği şekilde biçimlendirdiyse, o zaman Tanrının amacı kendi yaratılış erkini gizlemekten ibaret kalır. Teistik evrimin anlayışında, Tanrı gizli iş ya da eylemlerin efendisi olarak, onu deneysel olarak fark etmemiz için elinden geleni yaparak kaçan etkendir. Evrende bir tasarım olgusu hâlihazırda varsa demek olur ki biz bunu sadece imanın bize sağladığı algılayış sonucu anlayabilmekteyiz, yani Doğada tasarımı deneysel olarak fark edebileceğimiz hiçbir şey yok demektir.

Akıllı Tasarımın, bilimsel yaratılışçılık olarak kabul edildiğini ele alırsak, akıllı tasarım karşıtlarının federal mahkemeler davalarında çoğu kez her iki teoriyi de aynı kefeye koydukları görülmüştür (ör. Frelier-Tangipahoa Parish Okul Yönetimi davası).

Fakat Gonzaga Üniversitesi Hukuk bölümü Profesörü David DeWolf’a göre, bu bulgu hâkimin kararının teğet geçilmesinden ibarettir. DeWolf şöyle demektedir, davadaki ana konu, akıllı tasarım değil Tangipahoa Parish Okul Yönetimindeki din menşeli yapılanmanın evrimi yadsıyan emirlerinin varlığıdır.

Hâkimde, kabaca yaratılış teorilerinin genel bir portesini çıkararak, akıllı tasarımında kuşkusuz bu görüşün diğer bir adı olduğunu söylemiştir.

Hâkim evrim teorisini yadsıyanları mahkûm etmiş ve kararı temyiz mahkemesinin 5. oturumunda desteklenmiştir. Fakat Temyiz kararının gerekçelendirilmesinde akıllı tasarımın adı geçmemiştir.

DeWolf şöyle demektedir; Burada görülmektedir ki; ‘İşte! Gördünüz mü? Akıllı tasarım yaratılışçıların diğer yüzü’ demeniz için neden olabilecek geçerli bir kararın ortada olmadığıdır. Eğer otoritenizi bir davada tanık olarak gösterme cüreti gösterirseniz, hâkim büyük olasılıkla size deli olur ve onu var olan önermenin karşısında konumlandırmaya çabaladığınızı düşünür. Bu davada olan da budur.

ARN Tavsiyeleri

  • Intelligent Design in the Public School Science Curricula: A Legal Guidebook, David K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark E, DeForrest
  • Teaching the Origins Controversy: Science, Or Religion, Or Speech? David K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark Edward DeForrest.
  • Law, Darwinism & Public Education: The Establishment Clause and the Challenge of Intelligent Design Francis J. Beckwith

Kaynakça

[1] David K. DeWolf, Stephen C. Meyer and Mark Edward DeForrest, “Teaching the Origins Controversy: Science, Or Religion, Or Speech?” Utah Law Review 39(1): 94.

Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?

Akıllı tasarımı savunanlar bugün hala azınlık durumundadır, ancak gün geçtikçe bu teoriye olan ilgi hızla artmaktadır. Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

Diğer bilim adamları da AT’in etkisi altına girmişlerdir. 2000 yılının baharında, yine seçkin düşünürler ve Nobel ödülü almış bazı bilim adamları, Texas’ın Waco eyaletindeki Baylor Üniversitesinde akıllı tasarımla ilgili bir konferansa katılmak üzere İsviçre ve Fransa gibi uzak ülkelerden yola çıkmışlardır. Hemen hepsi akıllı tasarıma şüpheyle yaklaşıyor olmalarına rağmen, konferanstan sonra, tasarımın çok ciddi şeyler ileri sürdüğünü ve ciddiye alınması gerektiğini düşünmeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra, akıllı tasarım teorisyenleriyle de bilgi ve görüş alış verişinde bulunmaktan da büyük zevk almışlardır.

Konferansa katılanlar arsında olan, bir biyolog ve bilim filozofu Paul Nelson şöyle der, “Konferansa dünyaca ünlü bilim adamları geldiler, karşılıklı diyalog içerisinde çok iyi vakit geçirdiler, doğrusu gayet verimli bir konferanstı.”

Nelson der ki, “Kültürdeki ve bilimdeki muhalefete rağmen, akıllı tasarım hareketi hızla büyümeye devam edecektir.”

Ve Nelson şöyle devam eder, “AT bir gecede değiştirebileceğiniz türden bir şey değildir. Bu görüş, tutarlı bir şekilde ve emin adımlarla büyümekte ve dünya çapında yaygınlaşmaya devam etmektedir. Her geçen gün ise, farklı geçmiş deneyimlere ve görüşlere sahip pek çok insan bu görüşe riayet etmektedir. Öyle görünüyor ki, akıllı tasarımın küçük fidanı büyüyüp gelişmeye devam edecektir. …”

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12318, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

15 Comments

  1. kenan diyor ki:

    Akilli Tasarim
    150 yillik fanatik anti evrimci
    Evanjelik Hristiyan ideolojisinin kucuk bir Evrim gecirmis
    yeni hali olmalidir!!

    Bu hareketin en buyuk finansal destekcilerinin ise
    Evanjelik Kiliseler & Politikacilar & Isadamlari vs.
    oldugu herkesin malumudur ABDde!!

    Bilimsel konularda Incille ayaga kalkan
    daima Zararla yere oturur her zaman!!

    Cunki Incil bilimsel acidan “yanlislarla” doludur!!

    Bu “Kurnaz Tasarim” hareketi
    gercekte Bilime karsi girisilmis
    ve ozenle kamufle edilmis bir “Hacli Seferi” olmalidir bu cagda!!

    “Kitle Imha Silahlarina ve Terore karsi Savas”
    basligi altinda
    acilmis diger “Hacli Seferinin” bilimsel alandaki tezahuru olmalidir
    bu “Akilli Tasarim”……….

    Saygilar.

  2. Da Vinci diyor ki:

    Akıllı tasarım konusundaki yazılarımı aşağıda bulabilirsiniz:

    1. Akıllı Tasarım: Bilim mi din mi?
    2. Akıllı Tasarım Hareketinin amacı nedir?
    3. Şu meşhur ‘indirgenemez komplekslik’

    @kenan

    1 numaralı yazımın ilk bölümünde ve 2 numaralı yazımda da göstermeye çalıştığım gibi fikir babası ve kurucusunun Phillip E. Johnson olduğu akıllı tasarım hareketinin (Discovery Institute merkezli hareket) temelde dini motivasyona dayalı bir hareket olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Ama bu gruptan bağımsız olarak, motivasyonu din olmayan ve gerçekten samimi olarak yaşamın ardında bilinçli olarak yapılmış bir tasarım olduğunu düşünen ve bunu doğayı araştırarak bulmaya çalışan kişiler de var. Bunların sayısı elbette çok az. Akıllı tasarım hareketi dediğimiz şey tamamen dini motivasyonlarla hareket eden ve bilimsel yaratılışçılık denilen görüşü bilimi sömürerek, insanların dini duygularına hitabederek aldatmaya dayalı bir şekilde savunan dinci kesimden temelde pek bir farkları yok. Benim akıllı tasarım hareketi içinde gördüğüm en dürüst adam AT’nin ağır toplarından Michael Behe. Dinle pek ilgilisi olduğunu düşünmüyorum. Yaptığı şeyi dini gerekçelerle yapmadığını, herhangi bir dini motivasyonla hareket etmediğini düşünüyorum. Bilime bağlı kalmaya çalışıyor. Bunun yanında diğer ağır top olan William Dembski ise tam tersi bir karakter. Tamamen dini motivasyonlarla hareket diyor ve yaptığı herşeyin ardında bir tanrının varlığını gösterme amacı var. Akıllı tasarımı tanrının varlığına ilişkin bir delil olduğunun düşündüğü için savunuyor. Dembski’den yapılmış aşağıdaki bazı alıntılar durumu gayet net göstermekte diye düşünüyorum:

    Dembski: Indeed, intelligent design is just the Logos theology of John’s Gospel restated in the idiom of information theory. (1)

    Dembski: But there are deeper motivations. I think at a fundamental level, in terms of what drives me in this is that I think God’s glory is being robbed by these naturalistic approaches to biological evolution, creation, the origin of the world, the origin of biological complexity and diversity. When you are attributing the wonders of nature to these mindless material mechanisms, God’s glory is getting robbed…And so there is a cultural war here. Ultimately I want to see God get the credit for what he’s done – and he’s not getting it. (2)

    Dembski: Thus, in its relation to Christianity, intelligent design should be viewed as a ground-clearing operation that gets rid of the intellectual rubbish that for generations has kept Christianity from receiving serious consideration. (3)

    Dembski: Accordingly, intelligent design should be understood as the evidence that God has placed in nature to show that the physical world is the product of intelligence and not simply the result of mindless material forces. This evidence is available to all apart from the special revelation of God in salvation history as recounted in Scripture. (4)

    1. William Dembski, Signs of intelligence: A primer on the discernment of intelligent design, (1999), Touchstone 12(4) (Jul/Aug): 76-84.)
    2. A March 7, 2004 talk at the Fellowship Baptist Church in Waco, Texas, link
    3. William Dembski, Intelligent Design’s Contribution To The Debate Over Evolution: A Reply To Henry Morris (2005), link
    4. William Dembski, Why President Bush Got It Right about Intelligent Design, 2005

    Ama yine de akıllı tasarımla ilgili tartışmanın merkezinde bunların olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ortada bilimle ilgili argümanlar var ve bunların incelenmesi, değerlendirilmesi ve tartışılması gerekiyor. AT hakkında SSS yazısı da yine birçok yanlış bilgi ve çarpıtma içeriyor. Zamanı geldikçe hepsine sırayla değinmeyi düşünüyorum.

  3. kenan diyor ki:

    AT gorusu:

    Dembski’nin de vurguladığı gibi;

    Teistik evrim anlayışı Darwin’in biyolojik dünyanın evrim resmini alır ve onu vaftiz eder,
    onu Tanrının yaratmada kullandığı yol olarak betimler.

    Bilimsel içeriğini çıkardığınızda, Teistik evrimin ateistik evrimden hiçbir farkı yoktur,

    her ikisi de “YONLENDIRILMEMIS DOGAL SURECLERIN” hayatın oluşumunda ve gelişimimde rol oynadığını belirtir.

    +++++++

    Teistik Evrim “yonlendirilmemis dogal sureclerin” DEGIL,

    ancak disaridan 5 duyu ile algilanamayacak “GIZLI BIR ILAHI YONLENDIRME” kontrolundeki dogal sureclerin
    hayatin olusumunda ve gelisiminde rol oynadigini belirtir.

    En azindan “Islami Teistik Evrim” anlayisi bu olmalidir,
    fakat ATcilarin hemen hemen hepsi Hristiyan ve Incil bakis acili olduklari icin, bu cesit bir yaklasimi idrak etmeleri dusunulemez, elbette.

    Cunki Islami bakis acisinda
    Evrende tesaduf diye birsey yoktur. Allahin oldugu yerde tesadufe yer yoktur.

    Yapraklarin dokulmesi,
    Bulutlarin olusmasi,
    Kurada bir kisinin kazanmasi,

    gibi disaridan en “tesadufi” gorunen olaylar dahi
    Islami anlayisa gore gercekte GIZLI BIR VAHYIN urunudur.
    6.sure 59,
    30.sure 48,
    3.sure 44,

    Buna gore,

    dogadaki her olay

    =zararli veya yararli tum mutasyonlar
    =seleksiyonlar
    =aktarilan kalitimsal ozellikler vs. vs.

    GIZLI BIR ILAHI VAHYIN ve YONLENDIRMENIN urunudur.

    Bunlar ancak bilimsel literaturde (=sadece 5 duyuyu esas alan literatur)
    “tesadufi prosedurler” olarak nitelendirilirler,

    fakat Islami dinsel literaturde (=5 duyuyu ve otesini esas alan literatur)
    “gizli ilahi yonlendirmeli prosedurler” olarak nitelendirilirler.

    Bu bakis acisini kavramis Musluman Din ve Bilim adamlarinin
    bu Bilimle ve Evrim kuramiyla temelde hicbir sorunlari yoktur.

    http://www.yenisafak.com.tr/diziler/nasa/nasa04.html

    http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/03636/

    http://www.kuranmuslumani.com/2008/01/01/kuranda-evrimtekamulyada/

    ATa bagli Hristiyan Din ve Bilim adamlarinin ise
    bu Bilimle ve Evrim kuramiyla
    bu teolojik perspektif farkindan oturu
    temelde cok uzun zamanlardan beri bircok sorunlari vardir!!

  4. fuatogl diyor ki:

    Bir kaç hafta katılamadım, yeni birşey varmı diye bakarken birden ne göreyim, yine Akıllı Tasarım, yine bizi resmen aptal yerine koyan ucuz propaganda.

    Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

    Bunu iddia edebilmek için gerçekten yüzsüz olmak gerekiyor, afedersiniz ama ifadeyi maalesef hak ediyor. Her biri onbinlerce bilim insanını temsil eden birlikler “bu bilim karşıtı hareketin bilimle ilgisi yoktur” şeklinde açıklama üzerine açıklama yapsın, fakat bu görmezden gelinip insanları kandırmaya yönelik yukarıdaki ifadeler kullanılsın.

    Ve “somut kanıt” ın varolduğunu iddia etmek nasıl birşeydir ortada böyle birşey yok iken. Bu kadar yaygara koparan bu hareketin hiçbir bilimsel araştırma programı olmadığı ortadayken insanların yüzüne karşı “somut kanıt”dan bahsetmek birinci dereceden entellektüel sapma/ihanet değil midir?

    Yada şuradaki pişkinlik:

    Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

    Yukarıdaki propaganda metnini okuyan bir insan; Elliot Sober in Dembski nin filtresinin nasıl işe yaramaz bir kandırmaca olduğunu ve bunu ayrıntılı bir şekilde anlattığını çıkartabilir mi? Yukarıdaki ifadeyi yazabilmek için gerçekten pişkin olmak gerekiyor.
    Evet, bilim insanları ciddiye alıyor “Akıllı Tasarım”mı, fakat faydalı olduğu için değil, doğrudan bilim karşıtı olduğu için!

    Neredeyse tüm bilim camiası tarafından “sahtekarlık” olarak damgalanan bu hareketin boş propagandalarını muhatab alıp meseleleri anlatmaya çalışıp ve dil dökmek, bu hareketin tuzaklarına düşmekten farksız. Kullandıkları gayri ahlaki, etik dışı yöntemleri teşhir etmek gerekiyor.

  5. Da Vinci diyor ki:

    @fuatogl

    Senin de dediğin gibi Elliot Sober’in durumu biraz garip aktarılmış. Ama sorun çevirideki ciddi bir hatadan kaynaklanıyor gibi gözüküyor. Orijinal metinde şöyle diyor:

    Intelligent design is still a minority position, but even many scholars who disagree with it are intrigued by the idea—and can’t seem to get it out of their minds.

    Bunun ardından Elliot Sober’den bahsediyor. Çeviride ise şöyle diyor:

    AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

    Bunun ardından Elliot Sober’den bahsedince sanki Sober “somut delillerle” ikna edilmiş gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılmış gibi geldi bana. Belki de masum bir çeviri hatasıdır bilmiyorum. Ama orijinal metinde çevirideki “…teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir” bölümüne uzaktan yakından benzeyen birşey yok.

    Bu arada Elliot Sober’in 2008’de çıkan Evidence and Evolution: The Logic Behind the Science kitabını bu konularla ilgili herkese öneririm. Kitabın önemli bir bölümü de akıllı tasarım argümanına ayrılmış. Sober kitabında, akıllı tasarım argümanının neden başarısız olduğunu ayrıntılarıyla açıklıyor. Konuyla ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

  6. fuatogl diyor ki:

    Evet haklısın Da Vinci, orjinalinde en azından bu insanların muhalefet ettiği belirtilmiş. Örneğin:

    Although he is skeptical of intelligent design, he nonetheless spent much of his 1999 presidential address grappling with it. He also took the time, along with two of his graduate students, to write a long review of William Dembski’s book

    Kalın olarak aktardığım bölüm bizim çeviriren tamamen kaybolmuş gerçekten. Seni bilemiyorum Da Vinci arkadaşım, bu tarz şeylerle o kadar çok karşılaşıyorum ki sadece hata olarak göremiyorum artık. Bu kadar da hata olmaz demek zorunda kalıyorum. Ve nedense hep en önemli ayrıntılarda ortaya çıkıyor bu hatalar.
    Bende tam bu meseleler için bir yazı yazmayı düşünüyordum, gerçekten dikkatten kaçmayacak şekilde çok malzeme, bolca “hata” var.

    Yukarıdaki yazıda “Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler.” şeklinde başlayan “[2] Stephen Jay Gould” referanslı paragrafı okursan ne demek istediğimi anlayabilirsin. Üstelik Gould da yanlış hatırlamıyorsam bu tarz çarpıtmalara defalarca cevap verdi, kendi yazdıklarının ne anlama geldiğini açıklayarak. Çok sinir bozucu gerçekten…

  7. Da Vinci diyor ki:

    @fuatogl

    Koyu olarak işaretlediğin bölüm nasıl olmuşsa yok olmuş. Senin de belirttiğin gibi bu tip şeylerin masum hatalar olarak görülmesi pek mümkün değil. Hem olan şeyler çıkarılıyor hem de benim gösterdiğim örnekteki gibi olmayan şeyler ekleniyor. İnsan neden bu tip şeylere gerek duyar? Emek harcayıp birşeyi çeviriyorsun, bari yaptığın işi dürüst bir şekilde yap da insanlar bundan faydalansın. Neden bu tip oyunlara başvurma gereği duyarsınız?

  8. Volkan diyor ki:

    Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

    Nasıl yani? Ben çeviride bir problem göremedim. Geçmediği iddia edilen cümleyi yukarda koyu olarak belirttim. Gerçekten nasıl yani?

    Çeviren arkadaşa ve buraya bu çeviriyi koyan arkadaşa teşekkür ederim. Bu yazıdan çok faydalandım. Homoloji ile ilgili bölüm çok ilginç geldi. Homolojinin bir zamanlar ortak tasarım olarak yorumlanması gerçekten ilginç. Paradigma değişimi ile yorumlamanın böylesine değişmesi beni oldukça düşündürdü.

    Benzer şekilde stadyumdaki oyun benzetmesi ile materyalist evrimin ne kadar içi boş olduğu güzel örneklenmiş. Bu yazı ve Kenan beyin teistik evrim ile ilgili yorumu evrim hakkında kafamda daha net bir resim oluşmasına büyük katkıda bulundu.

  9. Da Vinci diyor ki:

    @Volkan

    Uyarın için teşekkürler. Bir an için kendimi bakan kör gibi hissettim.

    Ama yine de benim belirttiğim çeviri hatası için ne düşünüyorsun? Aslında soru şu olmalıydı: Sence bu masum bir çeviri hatası olabilir mi?

  10. Da Vinci diyor ki:

    Mustafa Ajlan Abudak’ın sitesinde bazı eleştirilerim vardı, onları buraya aktarıyorum. Tabi bunların dışında da zaman için ayrıca eleştirilerim olacaktır:

    1.

    Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. [3]

    Nesnel kanıtlar varmış. Ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gömlemlerle destekleniyormuş. Bunlar nerede acaba? Bunları rica etsem. AT’ciler hangi bilimsel deney ile tasarım için nasıl bir somut, ölçülebilir deliller ortaya koymuşlar?

    2.

    Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

    Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor:

    FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFOR-THONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

    Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

    İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

    Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

    Peki bu aynı seriyi İngilizce bilmeyen birine gösterdiğimizde o kişi ne düşünür bununla ilgili?

    Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.

    ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGU-MWORNBWIGBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP…

    Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.

    Bu dizilimin başka bir dilde bir anlama gelmediğini veya başka bir modelde bir anlamı olmadığını nerden biliyoruz? CSI kişiden kişiye değişir mi? Bana göre CSI ama başkasına göre değil. Böyle birşey olabilir mi?

    Artık özgün ve karmaşık yapı tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin özgün olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin karmaşık olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.

    Böylece Gettysburg’ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize “BLUE” ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. “BLUE” ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.

    Peki buradan yola çıkarak DNA’daki bilginin CSI (KÖB) olduğunu gösterebilir misin? Mesela DNA’nın belli bir bölümünün CSI olduğunu nasıl anlarsın. Verdiğin tanıma göre belli bir uzunluktaysa zaten mutlaka karmaşık olacaktır çünkü oluşma olasılığı az olacak. Ama özelleşmiş olduğunu neye göre belirleyeceksin? Ayrıca “sadece o dizilimin” özelleşmiş olduğunu nasıl bilebilirsin? Mesela o dizilimde ufak (veya büyük) değişiklikler yapınca yine özelleşmişlik mevcut kalıyorsa özelleşmişliğin ne anlamı kalıyor?

    Mesela birçok gen yakın türlerde ufak farklılıklar içerir. Bazen 1 bazen 2 bazen daha fazla nokta mutasyon ile gen değişikliğe uğrar ama farklı türlerde aynı işlevi görür. Tek bir nokta mutasyon genin daha iyi işlemesini sağlayıp canlıya belli koşullarda avantaj sağlayabilir. Bu tip bir durumda “özelleşmiş” olmak nerede kalıyor? Bunlardan biri mi “özelleşmiş”? Biri daha mı fazla “özelleşmiş”? Biri eksik mi “özelleşmiş”? KÖB’ün ufak değişikliklere maruz kalması özelleşmiş olmasını değiştirmiyorsa bu kavramın nasıl bir faydası ve anlamı vardır?

    3.

    O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?

    Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.

    Sanırım daha önceki tartışmalarda verdiğim kaynaklar* mevcut hiçbir bakterideki kamçının bu özellikleri sağlamadığını göstermek için yeterlidir. Hiçbir bakterirideki kamçı, kamçının çalışması için gerekli minimum yapıda değildir. Hepsinin fazlası vardır. Yani farklı bakteri türlerinin farklı yapılardaki kamçıları vardır. Tek bir özel kamçı yok. Tüm bakterilerde bulunan ve aynı yapıya sahip tek bir kamçı yok. Çoğu farklı yapılardaki kamçılara sahip.

    Ayrıca bu kamçıları oluşturan proteinlerin neredeyse tamamının bakteri içinde başka yapılarda kullanılan homologları mevcut*.

    Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

    Burada 50′ye yakın proteinin tamamen uydurma olduğunu ve bilimsel gerçeklerle ilgisi olmadığını da önceki mesajlarımda gayet net olarak gösterdim. “..bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz” iddiasının da tamamen yanlış olduğunu açıklamıştım.

    Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.

    Özelleşmiş karmaşıklık, indirgenemezlik olmadan hiçbir işe yaramaz ve hiçbir anlam ifade etmez. İstediği kadar özelleşmiş karmaşık olsun indirgenebiliryorsa tasarım için bir delil olarak kullanılamaz. Eğer özelleşmiş karmaşıklık, tamın gereği indirgenemezliği de içeriyorsanız zaten indirgenemez karmaşıklık kavramına gerek kalmaz. Ama içermiyorsa tek başına özelleşmiş karmaşık olmanın pek bir anlamı yoktur. Çünkü indirgenebilen birşey istediği kadar karmaşık olsun doğal yollarla ortaya çıkabilecektir ve bu da o yapının oluşması için tasarıma gerek olmadığını gösterir.

    4.

    Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.

    Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.

    Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.

    İlk paragraf tam da Harun Yahya kitaplarından fırlamış hissi uyandırıyor. Ciddiye alıp cevap vermeye değer türden birşey değil.

    İkinci paragrafta bahsedilen kitaplar da yine aynı şekilde HY tarzı evrime saldırı kitaplarından başka birşey değil Denton’ınki hariç ama zaten o da daha sonraki kitabında orada belirtilen kitabındaki görüşleri bir kenara bırakmıştır.

    Üçüncü paragraf ise ironinin tavan yaptığı bir bölüm olmuş. Ben de aynı şekilde diyorum ki gidin o kitaplarda kaynak olarak kullanılan bilimsel kaynaklara bakın göreceksiniz ki o kitapların büyük bölümünü bilimsel verilerin çarpıtılmasından ibarettir. Zaten bildiğimiz gibi bunlar Mustafa’nın pek de hoş bakmadığı AT’nin yaratılışçı kanadına mensup kişilerin anti-evrim temalı kitapları (Denton’ınki hariç ama onun durumunu da yukarda açıkladım).

    5.

    Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu? Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.

    Burada çok büyük bir mantıksal hezeyan var. Şuna bakın: “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?”

    Bunu yazanlar şunu diyor. 1 milyar yıl önce olan birşeyin gerçekten bilinçli bir varlık tarafından gerçekleşmediğini kanıtlayın. Bu pratik olarak mümkün değil. Böyle birşey söylemek için ne bilimden ne de bilimin mantığından hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir. Geçmişteki bir olayın neden olduğunu kanıtlamak diye birşey mümkün değildir. Mesela kıta hareketlerini ele alalım. Bugün biliniyor ki kıtalar kendiliğinden hareket ediyor ve heralde kimse bunun bilinçli bir güç tarafından yapıldığını iddia etmiyordur. Bundan yola çıkarak geçmişte de kendiliğinden hareket ettiği sonucuna varıyoruz. Yukardaki soruyu soran kişiler “Peki bunu kanıtlayabilir misiniz? O hareketin yönlendirilmeden oluştuğunu kanıtlayabilir misin?” diye itiraz edebilir. Hayır kanıtlayamayız. Ama bugünkü gözlemlerimizden yola çıkarak geçmişteki olayların da yönlendirme olmaksızın kendiliğinden olduğunu kabul etmek bilimsel düşünce ve mantığın bir gereği olup en akılcı ve makul açıklamadır.

    Ayrıca şunu da eklemem gerekir: Doğa bilimlerinde matematik ve mantıktaki gibi bir kanıt mekanizması yoktur, olamaz. Yere düşen elmanın kütle çekimi nedeniyle yere düştüğü bile kanıtlanamaz. Ama gözlem ve deneylerden yola çıkarak yapılan en akılcı ve makul açıklama budur ve bu açıklama doğru kabul edilir.

    6.

    Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya, “Kambriyen Patlaması” denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır. Sadece 5 – 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir, fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır. [4]

    Buna cevap olarak, tamamen aynı iddilarda bulunulduğu için daha önceki bir yazımdan alıntı yapacağım (sadece malum kişinin ismini çıkarıp abc koyuyorum):

    İlk olarak fossiller bize hayvanların ilk ortaya çıktığı zamanı değil fosilleşebilen ilk hayvanların ortaya çıktığı zamanı yaklaşık olarak verir. Yani yeryüzündeki ilk hayvanlar Kambriyen döneminde fosilleri bulunanlar değildir. Hem Kambriyen öncesi döneme ait hayvan izleri vardır hem de abc’nin dediği gibi “bugün bilinen tüm hayvan filumları” Kambriyen döneminde ortaya çıkmamıştır. Glenn R. Morton’un Phylum Level Evolution (Filum Seviyesi Evrim) başlıklı makalesinde belirtildiği gibi Kambriyen öncesi dönemde 4 filum, Kambriyen döneminde 9 filum, daha sonraki dönemlerde ise 30 civarında filum ortaya çıkmıştır. Yani abc’nin söylediği gibi tüm filumların Kambriyen döneminde ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca Kambriyen dönemi 530-520 milyon yıl önceki 10 milyon yıllık bir bölüm değildir. Görece oldukça uzun bir dönemi kapsar, 490-543 milyon yıl öncesi aralığıdır. Ayrıca son 10000 yıllık dönemi kapsayan Holosen döneminde 12 filum ortaya çıkmıştır. Yani Kambriyen döneme göre hem daha kısa hem de daha fazla yeni vücut planları ortaya çıkan bir dönemde yaşamaktayız.

    Görüldüğü gibi abc bilinen tüm filumların eksiksiz olarak Kambriyen döneminde ortaya çıktığını söylerken büyük bir yanlışlık yapıyor. Kambriyen döneminde yaklaşık 45 filumun sadece 9 tanesi görülmektedir. Ayrıca Kambriyen öncesi dönemlerde de 4 filuma ait fosil izleri bulunmuştur. Yani Kambriyen dönemde ne filumlar ilk olarak ortaya çıkmıştır ne de tüm filumlar ortaya çıkmıştır.

    7.

    Moleküler bulgular ne diyor?

    Bu bölüm tam komedi olmuş. Moleküler ve genetik bulgulardan bahsedilirken binlerce sözde genlerden, insan ve şempanzelerde (ve tüm primatlarda) ortak olarak bulunan ve C vitamini oluşturmakta kullanılan bir enzimin üretilmesinde kullanılan ama bozulmuş olan genden, insanların 2 numaraları kromozomunun ortalarındaki ve kromozom füzyonunu gösteren telomerlerden ve bunlara eklenebilecek birçok farklı delilden bahsetmesini beklerdim. Ama bunun hayalcilik olduğunun farkındayım. Neden bu tip delillerden bahsetsinler ki? Amaç gerçekten evrimle ilgili delilleri sunmak değil ki asıl amaç dezenfarmasyon. Böyle olunca da asıl moleküler delillerle ilgili tek kelime geçmemesi çok doğal.

    8.

    Embriyoloji ne diyor?

    Bu klasik bir strawman olmuş. Bu konuda uzun uzun yazmaya gerek yok. Daha önce yazdığım bir yazının ve Bilim ve Gelecek dergisinden bir makalenin linkini vermek yeterli olacak diye düşünüyorum. Konuyla ilgilenenler açıp okuyacaktır zaten:

    Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar, Prof. Dr. Haluk Ertan
    Embriyoloji ne diyor?

    __________________

    * Bakteri kamçısı (bacterial flagellum) üzerine

  11. fuatogl diyor ki:

    Benim hatam, okurken gözümden kaçmış olmalı, özür dilerim.

    Sanırım şöyle birşey oluyor; o kadar çok dürüst olmayan çeviri hatası içinde bizimde kafamız karışıyor, arada “yanlış pozitif” ler oluşuyor. Fakat yinede aktarılan şeyler durumun gerçek mahiyetini vermekten uzak, tam tersine sanki AT açısından olumlu bir durum varmış gibi sunuluyor. İşin özüne dokunmadan söylem üzerinden propaganda metinleri geliştiriliyor.

    Şöyle anlatabilirim. Bir bilim insanı çıkıp AT nin belirli iddialarının neden yanlış olduğunu ayrıntılı bir şekilde sunuyor, yöntemin hangi noktalarda nasıl ve ne şekilde işe yaramaz birşey olduğunu ayrıntılarıyla analiz ederek anlatıyor. Böyle bir durum karşısında yapılacak en doğru iş bu bilim insanının çalışmasıyla yüzleşmektir! Eğer bunu yapmıyorsan, üstelik tamamiyle görmezden gelip bu bilim insanının zaman ayırıyor olmasından kendine yinede pay çıkarmaya çalışıyorsan ortada entelektüel etik açısından ciddi bir zaafiyet vardır.

    Bu zaafiyet yukarıdaki aktarımda şu şekilde somutlaşıyor:

    Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

    Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

    Ben istediğim kadar hata yapayım, yukarıdaki çevirinin kabul edilebilecek bir tarafı yoktur.

    Dembskinin tasarım çıkarımı için kullandığı matematiksel filtresinin tamamen bir matematiksel ayak oyunu olduğunu gösteren ve kabaca “Dembskinin filtresi ne dizayn için nede başka birşey için kesinlikle işe yaramaz keyfi bir ölçme biçimidir” diye özetleyen bir insanı bu şekilde sunuyorlar işte! Bilimsel kaygıları olsaydı bu tarz propaganda metinlerinden medet ummadan söz konusu bilim insanlarının eleştirileriyle ilgilenirlerdi. Bunu yapmayıp söz konusu şeyleri “somut kanıt” diye tekrar tekrar kullanmak peşindeler.

    Kullanılan yöntemin herkes tarafından anlaşılacak kadar açık olduğunu düşünüyorum, bu kadar dil dökmeye gerek olmamalı.

    @Da Vinci;
    Yukarıdaki 3. bölümünüzü okurken aklıma Mike Gene ve onun Bakteri kamçısı hakkında daha yeni yazdığı bir yazı geldi. Bu büyük bilim insanı nihayet ikna olmuş gibi gözüküyor: Evolution of Bacterial Flagellum.
    Ama “İndirgenemez Karmaşıklık” (IC) onların kullandığı şekliyle sonuçta yanlışlanmayacağı için (çünkü başka az bilinen örnek bulacaklar ) IC ye birşey olmayacak, yine kitaplarına konu edinip para kazanmaya devam edecekler.

  12. Da Vinci diyor ki:

    @fuatogl

    Mike Gene, bakteri kamçısı konusunda yıllar önce Nick Matzke’nin ortaya attığı hipotezin yeni bilimsel araştırma ve deneyler sonucunda doğruluğunun ortaya çıktığını kabul ediyor. Bunun yanında akıllı tasarımın tespitinde kriter olarak kullandığı özelliklerden biri olan “Discontinuity Score” değerinin bakteri kamçısı için eksi tarafa geçtiğini söylüyor. Bu değer -5 ile +5 arasında değişebiliyor ve ne kadar büyük olursa tasarım ürünü olma olasılığı o kadar yüksek demektir. Bakteri kamçısı için eksi değer alması demek kamçının tasarımın ürünü olduğu argümanını ciddi bir şekilde güçsüzleştirmektedir.

  13. Da Vinci diyor ki:

    Yazıyla ilgili eleştirilerime devam ediyorum. Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı? bölümünden:

    Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

    Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor:

    FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFOR-THONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

    Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

    İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

    Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

    Aslında örnek çok doğru. Eğer birisi karşınıza çıkıp bu harf dizisini tombala gibi bir torbadan çekerek ve bir veya görece çok az sayıda deneme ile elde ettiğini söylüyorsa o kişinin yalan söylediği sonucuna gönül rahatlığıyla varabilirsiniz. Peki bunun evrimle uzaktan yakından bir ilgisi var mı? Tombala çeker gibi bir torbadan harfler çekmekle evrim arasında nasıl bir ilişki kurulduğuna dair nedense en ufak bir açıklama yapılmamış. Böyle abzürd örnekler vermek insanların zihnini bulandırmya ve sağlıklı düşünmesini engellemeye çalışmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmiyor bana kalırsa. Tamam doğrudur, birşeye bakarak bunun bir tasarım ürünü olup olmadığını anlayabiliriz (hiçbir zaman için kesin sonuca ulaşmak mümkün olmasa bile belli bir hata payı ile anlamak mümkündür). Bu örnekteki harf dizisinin görece az sayıdaki deneme sonucu oluşmasının pek mümkün olmadığı yani bir tasarım ürünü olduğu sonucuna varmakta bir sakınca görmüyorum. Ama sonuçta bunun, biyolojik yapılarla ve evrimle bir şekilde ilişkilendirilmesi gerekiyor. Evrimin bu tip tombala çekimi gibi bir mekanizması olmadığı açık. DNA’daki dizilimin değişimi mutasyonlar ve genetik sürüklenme ile oluyor. Ortada tombala çekimi türü birşey yok. Eğer genlerin ve DNA’daki diğer bilgilerin hiç yoktan tombala çeker gibi oluştuğu savunuluyor olsaydı bu argüman gerçekten başarılı olabilirdi ama böyle bir durum olmadığı aşikar.

  14. kenan diyor ki:

    Da Vinci:

    Mesela kıta hareketlerini ele alalım.
    Bugün biliniyor ki kıtalar kendiliğinden hareket ediyor
    ve heralde kimse bunun bilinçli bir güç tarafından
    yapıldığını iddia etmiyordur.

    +++++++++

    Evet, Da Vinci,

    elbette tum Muslumanlar tum bu kitalari Allahin
    en basta kendi koydugu fizik kurallari cercevesinde,
    ve Onun “gizli vahyi” ve yonlendirmesiyle her daim
    hareket ettirdigine
    inanirlar, inanmakla mukelleftirler!
    (41.sure 11)
    (6.sure 59)
    (17.sure 44)

    Fakat elbette ATcilar
    hemen hemen hepsi sadece Incil bakis acili
    Hristiyanlar olduklari icin
    buna asla boyle inanmazlar!

    Evet,
    Bilimsel literatur sadece 5 duyuyu esas aldigi icin,
    elbette

    BILIMSEL olarak = Kitalar kendiliginden
    doga ve fizik kanunlari cercevesinde
    tesadufi bir yonlendirme ile hareket ederler!

    fakat

    DINSEL olarak = Kitalar Allahin emriyle
    5 duyu ile algilanmasi mumkun olmayan
    gizli ilahi bir yonlendirme altindaki
    doga ve fizik kanunlari cercevesinde hareket ederler!

    (41.sure 11)
    (17.sure 44)
    (6.sure 59)

    Bunun icin Bilim ve Din yukarida anilan
    5 duyu sinirina kadar
    ortak hareket edebilirler,
    (En azindan bu Islami Din ve Perspektif)

    5 duyu sinirina gelince,
    Bilim ve Din orada ayrilirlar.

    Evrim konusu
    ve diger tum bilimsel konularda da
    bir cok Musluman Din ve Bilim adamlarinin temel bakis acisi
    bu olmalidir.
    (Yukarida ikinci yazimda verdigim linklere bakin lutfen)

    Umarim buna saygi duyuyorsundur, INANC bazinda,
    BILIM bazindan ote.

    Eger bu Teist perspektife boylece saygi duyuyorsan,
    tum inananlar da senin Ateist perspektifine saygi duyarlar, duymalidirlar!

    Tanrinin somut varligina dair 5 duyuya dayali somut bir delil ortaya konulamayacagi gibi,

    Tanrinin varligi inancina yeryuzundeki tum zeka ve bilinc urunu oldugu izlenimi veren sayisiz materyalden ve tum sebep sonuc iliskilerinden rahatlikla varilabilir, ve asla yadsinamaz, sanirim.

    Bugun en onde gelen ateistlerden Richard Dawkins dahi
    bir Tanrinin var olma olasiliginin oldugunu kabul eder.
    Kendisini 7de 6 oraninda Ateist
    fakat yine 1 oraninda Agnostik olarak
    tanimlar, bildigim kadariyla.

    Fakat ote yandan Akilli Tasarim ise,
    sanirim
    en yukarida deginmeye calistigim
    o nedenle temelde asla Bilim degildir,

    Akilli Tasarimci (Intelligent Designer) olarak

    lanse edilmek istenen
    Incilin Tanrisi da
    bu nedenle gercekte hic de Akilli degildir,
    ve gercekte Tanri da degildir, sanirim!!

  15. Meraklı Müslüman diyor ki:

    michael behe ile ilgili bu haber doğru mudur?
    http://www.agnostik.net/viewtopic.php?f=12&t=4345 teşekkürler..

Leave a Reply