BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Filmlerden Kareler; Yorumlar, Uyandırdıkları Duygular (Mete Tunç)

Serseriler I

İngiliz aktör Michael Cane bir filmde bir ajanı canlandırmaktadır. Gece vakti metro vagonundadır. İşler yüzünden sıkıntılıdır. Vagonda iki beyaz (serseri) genç ve zenci bir genç kız da vardır. Gençler kızı sözle ve elle tâciz ederler. Ajanımız olanları soğuk bakışlarla, sâdece izler… Tren durağa varır, kapılar açılır. Vagondan inmeden ajan, iki gence bir girişir ki, birer hamlede (kafa ve dirsek), ikisini de, ağızlarını-burunlarını kırarak kanlar içinde yere serer!

Hemen bütün seyirciler, hayatlarında pek çok kez mâruz kaldıkları veya tanık oldukları tâcizler karşısında yapmak isteyip yapamadıklarını, filmde, o sahnede görünce sevinirler; kahramanımıza, ‘ellerine sağlık’, ‘helâl olsun’ derler!
+++

Serseriler II

Siyah-beyaz bir filmdi. Yine metroda… Bütün film vagonda geçiyordu. Bu kez vagon daha kalabalıktı. Bir grup serseri genç yolcuları tâciz ediyordu…

Film süresince seyirciyi geren, tâcizcilerden nefret ettiren ve sonunda cezâlarını bulmalarıyla seyirciye müthiş bir zafer duygusu veren bir filmdi.
+++

İngiliz, Hindu, Müslüman

Oğlunu ziyârete gelen ingiliz bir annenin Hindistan’ı, kültürünü anlama çabası… Ağırbaşlı kadın, kendisi gibi yaşlı bir hinduya felsefî bir soru soruyor. Yaşlı adam, âdetâ soruyu duymamış gibi kendi hâlinde. Kadın, hayâl kırıklığıyla ve sual ettiğine pişman halde adamın yanından ayrılıyor.

Bu sahneyi (hindunun ‘suskunluğunu’) izleyen seyirciyi kasvet basıyor ve bu da kadına hak verme fikrine götürüyor.

Bilahare genç bir adamla tanışıyor. Bu bir müslüman. Ona da sorular soruyor. İlkinden farklı olarak hemen ve net cevaplar alıyor. Müslüman, modernliğe açık bir kişi olarak resmediliyor. Öğretmen olan bu gencin yoksul evi ve kast sisteminin o evdeki işleyişi de yansıtılıyor…
+++

Zenci yazar

Bir ingiliz filmi… İki ingiliz konuşuyor. Biri ötekine, tanıdıkları bir zencinin kitabını soruyor, okudun mu diye. Öteki, “ne okuyacağım,” diyor, bir değeri yok ki, mimiğiyle birlikte… Bir başka sahne. O zenci-yazar, bir beyaz kadına, “zenci bir çocuğun doğumu nasıl bir şeydir bilir misin,” diyor… Pozitif zenci ayrımı da ırkçılık da yapmadan, gerçek hayattan, diyaloglardan kesitler yansıtmış senarist ve yönetmen.

Elbette, “o kötü kitap”, o zenciye has; “zenci doğumunun trajedisi” Afrika’da geçerli değil ve beyaz bir ülkede olsa dahi, bütün siyahların duygusu anlamına gelmiyor. Senarist ve yönetmen bu nüansı vurgulamış.
+++

İrlandalı kız

Yapım yılı 1970 ve orijinal ismi ‘Ryan’s Daughter’ olan film İrlanda’da geçer. Küçük bir kasaba. Bunalmış bir genç kız. Orta yaşlı, erkek öğretmenle konuşuyor; görmediği, görmek istediği dünyayı öğrenmek istiyor, ve galiba onun sayesinde de kurtulmak istiyor kasabadan… Evleniyorlar. Kilisedeki düğün töreninden sonra eve geliyorlar. Kız eşinin kendini kucaklaması için kollarını açıyor. Öğretmen görmezlikten geliyor. İlk hayal kırıklığını ilk gün yaşayan kız, eşinden, ümit ettiği ilgiyi, sevgiyi bulamıyor, beklentileri gerçekleşmiyor…

Şefkat arayışının ve kabalığının mükemmel derecede tasvir edildiği oyunculuk.
+++

Aşk

60’ların İstanbul’u. İzzet Günay (ın oynadığı karakter) eski bir mahâllede, ahşap bir evde annesi ile yaşamaktadır. Maddî sıkıntılar nedeniyle üniversiteye gidememiştir; şoförlük yapmaktadır… Başka bir ilden, üniversite okumak üzere gelen bir kız, müşteri olarak arabasına biner. Onu kalacağı akrabasının evine götürür… Kıza âşık olur… Statüsü sebebiyle yakınlaşmaktan çekinmektedir… Kız da ona karşı bir şeyler hissetmektedir… İ. Günay bir mektup yazar ve gizlice mantosunun cebine koyar. Mektup bir teklîfi içermektedir ve ‘erkekçe’ kaleme alınmıştır: “… Seni arabamla falanca tepeye götürüp, gezdirip çay içirteyim mi?..” Bu samîmî mektubu bir süre fark edemez kız… İ. Günay melankolik bir ruh hâlindedir artık; yolları şaşırmakta, müşterileri kızdırmaktadır… Bir gün, umutsuzca, üniversitenin kapısında, taksisinin içinde beklemektedir. Arka kapının açıldığını duyunca geriye döner; selâm verip gülümseyen kişi, sevdiği kızdır…

Bu filmde olağanüstü ne var ki, denilebilir. Son sahnede… Kadın oyuncunun, kamera açısının, kurgunun, yönetmenin vb. rôlü de var; fakat özellikle İ. Günay’ın bakışları, mimikleri; sevdiğini gören insanın hissettiği içsel coşkuyu mükemmel olarak yansıtmaktadır. O film kareleri bana, çok uzun yıllardır yaşamadığım bir duyguyu hatırlattı, yaşattı (da)..!
+++

Köylü kadın

T. Şoray’ın bir filminden bir sahne/kesit: Köylü kadını. Sırtında bebeği. Şehirde. Aç. Bir lokantanın önünde, yemeklere, insanların yemek yiyişlerine bakıyor. Lokantanın aşçısı/sâhibi yarım ekmeği yağa banıyor ve ona uzatıyor. Kadın, bir kedi gibi, yağlı ekmeği kapıp kuytu bir yere gidiyor. Ekmeği, parmaklarıyla top top yapıp bebeğine yediriyor, kendi de birkaç lokma yiyor…

Şüphesiz, unutulmaz sayısız ‘sahici’ (duyguların, acıların vs. gerçek gibi sergilendiği) sahne. Büyük oyuncu olmanın bir tezâhürü, yıllar geçse de unutulmaması oynadığı kimi sahnelerin…

Bir adam kitap yazmış. Çingene kökenli ünlülerin isimlerini de içeriyormuş. Listede isimleri yer alan Ebru Gündeş ve Orhan Gencebay nâzik sözlerle iddiânın yanlış olduğunu söylediler ve kökenlerini açıkladılar. Türkan Şoray da… Babasının Kafkasyalı (çerkez) olduğunu söyledi. Ama annesinin memleketini ifâde etmedi. Başka yerden, bir vesîle öğrendim; Selanikliymiş! Sabetay listesinde (de) olmasının sebebi bu gâlibâ! Eğer öyleyse, kökeninden eminse, saklamamalı bence, türk sinemasının sultânı. İnsanın değeri, etnik kökeniyle değil yaptıklarıyla, ürünleriyle, yarattıklarıyla, rôlleriyle temâyüz eder.

Bir sinemacı anlatıyor, TV’deki belgesel türü bir programda. Köy filmi çekiyorlarmış. Çekim aralarının birinde köylü kadınların toplu halde oturduklarını, karşılarında da T. Şoray’ın tek başına oturduğunu, kadınların hiç konuşmadan, âdetâ kutsal bir insana bakar gibi ona baktıklarını …
+++

“Tövbe estağfurullah”

İngiliz yapımı bir film. Kuzey Afrika’da geçen bir sahne. Yaşlı ingiliz kadın, yanındakinin “şuraya bak” demesi üzerine işaret edilen yöne çeviriyor bakışlarını… Entarili yaşlı bir adam namaz kılıyor, ve o sırada secdede… Kadın, “tövbe estağfurullah” diye çevrilebilecek bir söz sarf ediyor…

Garipsenecek bir fotoğraf olduğunu kabul ve itiraf etmek, senaristi-yönetmeni yadırgamamak ve kınamamak gerekiyor!
+++

Ezan taklidi

… İki (Avrupalı) genç Türkiye gezisinden yeni dönmüşler. Karşılık olarak garip sesler çıkarıp şakalaşıyorlar. Uyanık seyirci anlıyor. Bir şeyi taklit ediyorlar: Türkiye’de uyanıksalar (ve uyuyorlarsa da sesiyle uyandırması halinde) günde 5 kere maruz kaldıkları (hoparlörlü ve kötü yorumlu) kerih ezanı..!
+++

Bir Zamanlar Anadolu’da

Karakterlerin ince ince işlendiği; hislerin, akıllardan geçenin mükemmel biçimde yansıtıldığı.. bir Nuri Bilge Ceylan filmi.

O derece ‘gerçek’ ki, insan kendini ve hayatı boyunca karşılaşageldiği olayları ve tipleri buluyor, görüyor bu filmde…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3653, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply