BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yoksul Tanrı – Kitap Analizi (Mete Tunç)

Yoksul Tanrı: Tyanalı Apollonius

Aytunç Altındal

Araştırmacı* Aytunç Altındal’ın “ladînî” olduğu**, en azından Ortadoğu dinlerine inanmadığı, bu kitabındaki pek çok satırdan açıktır. Kitabı incelemeye bu “tezimi” teyit eden cümleler ile başlayalım:

Ø İsa Mesih’in ise gerçekten yaşayıp yaşamadığı, İncil’deki o sözleri söyleyip söylemediği bile belli değildir. Tersine tüm belgeler onun hiç var olmadığını ve tüm İsa Mesih öyküsünün Kilise Babaları ve Aziz Paul tarafından uydurulduğunu göstermektedir.

Ø İsa Mesih’in Tanrı’nın oğlu olduğu ve bakireden doğduğu iddiası ise Kilise Babaları’nın uydurdukları koskoca bir yalandan ve ürkütücü bir masaldan öte bir anlam taşımıyordu. (Kuran, İsa’nın tanrı oğlu olduğunu reddeder ama bâkireden doğduğunu onaylar!)

Ø İsrail’in Tanrı’sı daima Meleği Cebrail aracılığı ile konuşurdu. Tanrı her zaman önce kocalara “korkmamalarını” söyler, ardından onlara her birinin ayrıcalıklı anlamı olan bir “ad” ve “oğul” müjdelerdi… Ne ki, bakireye görünüp “müjdeyi vermek” Melek Cebrail için alışılmadık bir durumdu. Belki Melek Cebrail bu nedenle “müjdeyi” vermeden önce “bakire Meryem’e” korkmamasını söylemiştir! (A. Altındal, muhakkak ki, Kuran’da Cebrail’in anıldığını, Zekeriya ve Meryem ile konuştuğunu bilmektedir!)

Ø Ortadoğu’da siyaset, kültür, sanat, edebiyat ve dinlerin şekillendirilmesinde Antik Mısır’daki Ateş, Güneş ve At kültlerinin çok büyük katkısı olmuştu. En belirgin ve belirleyici olanı da “Tanrı’nın oğlu” olmak fikriyle, ünlü Akheneton ile başlayan ilk “Tek-Tanrıcılık” inancıydı… (İslâmiyet de Ortadoğu kökenli ve tek-tanrıcı bir dindir!)

Ø Gerçekte Abraham’ın nereden nereye gittiği meçhuldür –eğer böyle birisi yaşayıp da bu yolculuğu yaptıysa!.. (Kuran da İbrahim’i anar ve yolculuk yaptığını yazar!)

Ø Roma Müslümanlara göre bir büyü, gizem kentiydi ve uzaktı. Peygamberin yakınlarının birinin anlattığına göre, orada oturanların yarattığı gürültü olmasa güneşin nerede doğduğunun ve nerede battığının sesi duyulurdu! (A. Altındal, bu sözün sonunda verdiği referans, kitabın kaynaklar kısmında bulunmuyor; ancak cümlenin gelişinden sözkonusu peygamberin Muhammed olduğu kesin; ve net yazılmasa da, söz, Muhammed’in bir yakınına değil, bizzat kendisine âit(miş gibi). “Sahih” hadis kitapları incelenmeli!)

Ø Eğer bazı özel bilgiler (Occultik) aracılığı ile insanlara şifa dağıtmak büyücülükse, Musa da, İsa da büyücü sayılmalıydılar. Hele Musa, Tevrat’a göre, Mısırlı Büyücülerle Firavun’un huzurunda yarışmış ve kendi “Tanrısının” ona verdiği “Sihirin” Firavunların büyücülerinkinden daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı. Öte yandan eğer “Yoktan Var Etmek” büyücülükse ilk başta Tanrı’nın kendisi “başbüyücü” sayılmalıdır… (Kuran Musa’nın mûcizelerinden bahseder ve Allah’ın özelliklerinden birinin “yoktan var eden” olduğunu vurgular!)

Ø Gobineau… Babillerin Tanrısı… Musa ve İsa’nn öğretebildiklerinden hareketle İslam’ın tanımlamaya çalıştığı Tanrı bu değildir.” (İlginç bir “saptama”! A. Altındal, îtiraz etmediğine göre bu görüşe katılmaktadır!)

Şimdi de, kitapta yer alan bâzı hususları aktaralım… A. Altındal; pagan kökenli kimi unsurlarının, törenlerinin vs., Hıristiyanlığa, gizli bir cemaat tarafından bilinçli olarak konulduğunu; Sabiilerin, İncil’de ve Kuran’da adlarından söz edildiğini, bunların Subba diye bilinen Hıristiyanlar olduklarını, Vaftizci Yahya’ya bağlı olup İsa’yı önemsemediklerini ve ayrıca Bâkire Meryem’e saygı duymadıklarını; Bizans’ta, 4.-9. yüzyıllar arasında Anadolu’nun (Anatolia) “Natolia” diye bilindiğini, bunun “taşra” anlamına geldiğini, çünkü hâlâ yer yer paganist inançların yaşamasından dolayı tam anlamıyla Ekümenik sayılmadığını, 9. yüzyıldan sonra bunların tamamı ortadan kaldırılınca, Natolia’nın, başına a-olumsuzluk takısı getirilerek, taşralıktan çıktığını; 4. yüzyılın başında tüm imparatorluk sınırlarında 2500 tane farklı İncil bulunduğunu; yine 4. yüzyılın başında, Hıristiyanların; Gospeller’i yalan yanlış, cahilce metinler olduklarını, İsa’ya atfedilen tüm mucizelerin, gerçekte Apollonius tarafından gerçekleştirildiğini ısrarla belirten güçlü Pagan filozofu Porphyry’ye karşı dinlerini savunmakta zorlandıklarını; Tevrat’a göre İbrahim’in (Abraham) develeri olduğunu (MÖ 1800), hâlbuki devenin MÖ 900’lü yıllarda evcilleştirildiğini ve Tevrat’ın, İbrahim’in sünnet oluşunu (“Kendi kendini sünnet etmiş!”), “yepyeni ve hiç duyulmadık bir olaydır” diye yazmasına karşılık, sünnetin en az MÖ 2500’den beri bilindiğini yazıyor.

Yalnız, kitapta, soru işâretli pek çok açıklama da vardır. Şöyle ki, A. Altındal:

Kendi görüşü mü, yoksa bir görüşü mü belirtiyor, anlayamadım ama, İncil’in ilk yazıldığı dilin Ârâmîce olduğunu söylüyor. İznik konsilinde ellerinde Ârâmîce İncil’ler olan din adamlarının îtirazları (“İncil’in dili Grekçe olmasın!”) gerçekten sözkonusuysa, bu, o dönemde Ârâmîce İncil’lerin de var olduğunun bir göstergesi. Ancak, Hıristiyanlar dahi, bugün ve herhâlde târih boyunca, İncil’in özgün dilinin Grekçe olduğunda hemfikir, bildiğim kadarıyla. Bir Hıristiyan internet sitesinde, İncil’in dilinin Yunanca olduğu, çünkü İsa zamanında, onun yaşadığı bölgede Yunan etkisi ile insanların iki dilli olduğu yazıyordu.

Gospeller’deki kimi âyetleri kendi tezi doğrultusunda yorumlamaktadır. Sözgelişi, İsa’nın annesine, “ben sizden değilim” demesini… Bu tür âyetler, herhâlde İncil’deki “İsa formatına” (“Tanrı’nın üç yönü vardır.”) uygun şekilde yorumlanmaktadır Hıristiyanlar tarafından.

Kitabın arka kapağında 4. yüzyıla âit insanlar ve konular anlatılırken, cümlenin “on birinci yüzyıl ortalarında” diye başlaması önemli bir maddî hatâdır.

Bir resimvâri şeyde(!) 7 sayısını “güneş ve ayın 7 hâli” diye yorumluyor. Bilahâre, Apollonius’un kitaplarını sayarken “Yedi Gezegen ve Tılsımlar Kitabı” isimli bir kitabı zikrediyor. Büyük ihtimâlle sonradan konulmuş bir isim bu. Kitabın içeriğinde de “gezegen” kelimesinin geçmesi mümkün değil! Dönemin insanlarının, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ü bir grup olarak gözleyip sınıflandırarak, onlara ortak bir isim (“gezegen”) verdiklerine dâir bir bilgi bulunduğunu sanmıyorum. Ki öyle bile olsa, “evren” (yer-gök) tasavvurlarının günümüz bilgisiyle hiç ilgisi yoktur.

Simyanın, astrolojinin ve Hermetizm’in, “bugün çok övünülen Bilim’in babası” olduğunun anlaşıldığını söylüyor. Bunlara âit bilgilerin İsveç ve İngiltere’de, üniversitelerde okutulduğunu(?) belirtiyor. Ayrıca, sayılar ve harfler arasındaki ilişkinin “bilim-dışı sayılmayacağını” örnekliyor(!): “Doğu’dan bir kral (Mesih) gelecek!..” Verilen târihte Cengiz’in oğlu Batuhan gelmiş! İlginçtir, ironi yaparak bitiriyor verdiği örneği: “Kehanet ve Hermetik hesaplar doğru çıkmış ama beklentiler yanlış çıkmıştı!”

Sıklıkla anmasına rağmen Hermetizm’i açık, anlaşılır biçimde tanımlamıyor.

 

Apollonius’u “Sahte” Tanrı olmakla suçlayan Tigellius, birdenbire Apollonius’un “Tanrı” olduğunu kabul ettiğini beyan etmiş ve davasını geri çekmiştir. Apollonius böylece yargılanmadan [yargılamadan] aklanmış oluyordu, cümlesinde mantık hatâsı var gibi: Suç “tanrı olma iddiası” ise, Apollonius tanrı olduğunu söylemiş ve mahkemede bunda ısrar etmiş ve daha önemlisi “dâvâcı” Tigellius onun tanrı olduğunu onaylamışsa, Apollonius nasıl aklanmış olabiliyor?!

Apollonius’un âniden kaybolduğunu iki yerde belirtiyor. İkincisinde cümlenin sonuna ünlem koyuyor ama net biçimde, İsa’nın “kayboluşundaki” yaklaşımını Apollonius için sergilemiyor.

Yine belirsizlik içeren bir yorumu ve belki de “inancı” şöyle yazarın:

 

Apollonius, kuşkusuz 1. yy’da Greko-Romen dünyada adı en ünlü filozof, şifacı ve büyü ustasıydı. Sözün burasında, “Büyü ve Sihir” denildiğinde, günümüzde “Bilimi” Tanrılaştırmış, mutlaklaştırmış olan akademik çevrelerin “Hokus Pokus” sözleriyle özetlenebilecek olan “Eksik ve Çarpıtılmış” Büyü ve Sihir tanımlarını değil, başta ünlü Matematikçi Isaac Newton olmak üzere sayısız bilimadamının ömürleri boyunca uğraştıkları Hermetik Büyü ve Sihir’i belirtmek gerekiyor. Sokak ve Sahne İllizyonistleri’nden değil, her şeyi “yoktan” var ettiğine inanılan Tanrının “Gizil” gücünü simgeleyen Hermetik Büyü ve Sihir’in sırlarına ulaşarak bunu kendi çapında uygulayan ve böylelikle de insanlara “Yeni”yi tanıtan “Büyü Ustalarından” biriydi Apollenius.

Peki “eksik olmayan ve çarpıtılmamış” büyü ve sihir nasıldı, bunun cevabı yok!

Yapmak istedikleri işleri tamamlayamadan ölen kimi insanların geri dönmeleri ve cin kovma işleminin Semitik değil pagan inançları olduğunu, bilâhare Hıristiyanlığa sokulduğunu ifâde ediyor. (Cin çıkarmanın paganlara özgü bir şifâ yöntemi olduğunu yazdıktan sonra, “Bugünkü tanımlarla söylersek bir tür ‘Ruhsal Terapi’ ve psikolojik danışmanlık ve Ruhsal ‘Sağım’dı.” diyor yazar! Pek çok cümlesinden hareketle, onları bir bütün olarak analiz ettiğimde, “A. Altından acaba pagan mı” diye düşünmeye başladım!.. Öyle olmasa bile, en azından sempatizan!

Eski Yunan’da hilekârlık kapsamına girmeyen bir çeşit büyü ilmi olduğunu ifâde eder. Fakat bu kadar söyler. Nasıldır, nedir, belirtmez!

“Baba-oğul” inancının 325’te ortaya atıldığı gibi bir izlenim yaratmaktadır. Oysa bizâtihi kendi yazdığına göre, kimi kiliselerde bu inanç Konsil’den çok önce mevcuttu ki, o kiliseler Teslis’te ısrar ediyorlardı!

İncil’in, 325’te nasıl oluşturulduğunu net, somut biçimde açıklamamış. Hattâ doğru-dürüst, tutarlı, nesnel bir tez bile mevcut değil kitapta. Kezâ, “Apollonius’un hayâtının çalındığı ve onun İsa yapıldığını” tezini, rivâyet edilen mûcizeleri karşılaştırarak savunuyor. Ama bu filozofun yazdıkları da mevcut; o hâlde neden Gospeller’deki İsa sözleri ile Apollonius’un sözlerini karşılaştırmıyor?! (“… belgelenmiş bazı sözlerini… karşılaştıralım”, diyor ama… Yok!)

Neticede A. Altındal’ın bu kitabı “sorunlu”!

—–

* A. Altındal’ın “araştırmacı” kimliğini sorgulayamam, haddim değildir. Ancak yazarlığını eleştirebilirim. Çünkü kitaplarında süreklilik yoktur, konular kopuk kopuktur (ve metin içinde ifâde edeceğim tespitlerim…). O nedenle “araştırmacı-yazar” diyemiyorum! (İlk okuduğum kitabı, başında İngilizce yazmış olduğunu belirttiği, çevirisini bir başka kişinin yaptığı “Üç İsa” idi. Eleştirilerimin tamamı bu kitap için de geçerlidir… A. Altındal’inkiler gibi varsayım, komplo, “pazıl birleştirme” yöntemleriyle yazılan, “tez” diye isimlendirilebilecek kitaplarda; düzensizlik, kopukluklar, mantıksızlıklar vs. belki de “doğal”!)

** A. Altındal’ın bu bağlamdaki bir soruya, bir TV konuşmasında, “benim kast ettiğim Kuran’ın vâz ettiği İsa peygamber değildir”, cevabını vermiştir ki, bu inandırıcı bir açıklama olarak kabûl edilemez. Kitabında bu ayrımı, dip notla bile olsa, yapmamıştır. Oysa Batı’daki İsa figürlerine kitabında yer vermiş ve bunları teker teker yorumlamıştır. Peki A. Altındal, Kuran’ın da problemli olduğunu ve inancını/fikrini neden açıkça söylemiyor? Herhâlde çalışmalarını sürdürebilmek ve hayatta kalabilmek için! Ve/veya mücâdele ettiği kesimlere (meselâ Roma Katolik Kilisesi’ne) karşı, Müslümanlar ile aynı cephede hissediyor kendini; o nedenle de TV’lerde “ortadan” söylem ile “samîmî” bir Müslüman söylemi arasında konuşuyor!.. Bu nedenle, İslâmî kanallara, meselâ Mesaj TV’ye, dahi çıkabilmesi, gâlibâ, İslâm’a aykırı bir şey söylemeyeceğinin bilinmesi ve söyleyeceklerinin sözkonusu kanalların yayın politikası doğrultusunda olmasıdır!.. “Büyük” medyada görünmemesini de aynı mantıkla ama yukarıdaki cümleleri olumsuz hâle getirerek açıklamak mümkündür!

Not1. Bir TV konuşmasında 2000’li bir yıl ismi vererek, “şu yıl Hıristiyanlıkla ilgili sırlar açıklanacak” demişti A. Altındal. Açıklamasını bekliyorum!

Not2. “En büyük sır, olmayan sırdır!” A. Altındal

Not3. Bir başkasında, ne vesile ile hatırlamıyorum, kendi eğitimini ve araştırmalarını, bir görevle, yönlendirmeyle gerçekleştirdiğini söyledi. Kimin yönlendirdiğini açıklamadı. “Yoksul Tanrı”da, Apollonius’un gizli bir teşkilâta üye olarak yetiştirildiğini, bu tür teşkilâtlarda üyelerin vücutlarına gizli-açık işâretler kazındığını (Apollonius’da sol kaşının üzerindeki 11 sayısı(?) gibi.) yazıyor. Acaba A. Altındal da bir teşkilâta üye mi, onun da bir yerinde gizli bir işâret var mı?!

Not4. Yine TV’deki bir (başka) röportajında, Musa’nın, aslında Akhenaton olduğu tezinin ortaya atıldığını artık bunun üzerine çok sayıda kitap yayınlanacağını esprili biçimde söylüyordu (İnternette, şimdiden, bu konuyu ele alan yazılar vardır.)!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8790, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

3 Comments

  1. Da Vinci diyor ki:

    Güzel konu :)

    Bunun yanında İsa: Mesih, Tanrı’nın oğlu, Tanrı, Peygamber? Hangisi? Yoksa sadece bir mit mi? başlıklı yazımı da okumanızı öneririm.

  2. Mete Tunç diyor ki:

    Teslis ve Erbakan

    Necmettin Erbakan, iki TV konuşmasında duydum, bir râhibin, tanrı kaçtır, suâline, üçtür, İsa, Meryem, Kutsal Ruh, yanıtını vereceğini söyledi. Bu sözleri ikinci kez işitince, “Bir kez, bu konuda olmaz ya, hatâ yapılır; unutmuşsa, etrâfı hatırlatmaz mı, çekinirler mi, onlar da mı bilmez? Meryem’in de tanrı olduğunu ‘öğrenerek’ bir yaşımıza daha girdik!” diye düşündüm.

    Fakat, El Maide sûresinin 116. âyetini okuyunca (“Hatırla ki, kıyâmet gününde Allah şöyle buyuracak: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin, diye insanlara sen mi söyledin?’…”) Hoca’ya “haksızlık ettiğimi” anladım!

    Kuran’da, “… üçtür derler, ama…” meâlinde âyet/âyetler de vardır, ancak bunların neler olduğunu açıklanmaz… 7. yy’da, artık oluşumunu tamamlanmış Hıristiyanlık hakkında muğlak, hattâ yanlış ifâdeler geçer Kuran’da.*

    Nihâyetinde, İslâm “âlimlerinin” ve Müslümanların kafaları karışmıştır ve karışmaktadır.

    * Zamanın insanları/Arapları da teslisi anlayamamışlar (Ki normaldir, çağdaş Hıristiyanlar bile anlamıyor!) ve galiba heykeli olduğu için Meryem’i tanrı sanmışlar.

  3. Ertuğrul Güney diyor ki:

    Altındal müslümandır. Melami terbiye almıştır. Doğrudan kimliğini belli etmyi sevmeyen bir melamilik kimliği vardır. Konuşmalarını dinleyiniz, orada o tınıyı görürüz.

Leave a Reply