BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İnanç ve Bilgi Eksenleri (Mete Tunç)

Koordinat sistemindeki x ve y eksen tasvirleri, malum, sade pozitif x ve y yönlerini değil, negatif x ve y cihetlerini de ihtiva eder. Başlıktaki isimleri pozitif değerler varsayarsak, onların negatiflerini ‘inançsızlık’ ve ‘belirsizlik’ diye tanımlayabiliriz. Dolayısıyla mezkur eksenleri ‘inanç-inançsızlık’ ve ‘bilgi-belirsizlik’ olarak da tavsif edebiliriz. Bu iki eksen x ve y gibi birbirine ‘diktir’. (Negatif’in ‘olumsuz/menfi’, ‘kötü’ demek olmadığını vurgulayayım.)

İnsan zihni binlerce yıllık alışkanlıkların, korkuların, düşmanlıkların, menfaatlerin.. etkisiyle inanmak-inanmamak ekseninde/düzleminde işler. Mümin, ‘gayba inanmayı’ ve iman sahibi olmayı adeta bir erdem kabul eder, ‘inançsız’ olmayı tasavvur dahi edemez, ‘aslında ateist insan yoktur’ der.(1) Astrolog, kanıt sual edildiğinde ‘önce inanmak gerekir’ der.(2) ‘Dinsiz’ bilim insanı, soyut matematikle ve zayıf-dolaylı gözlemlerle teşkil edilmiş kuramları tabiat kanunu/hakikat gibi vazeder ve fakat onlara ‘inandığını’ söyler(3)… Farklı neviden sayısız inanç ve buna ilişkin tavırlar, tepkiler, klişe/ezber cümleler vardır ki yukarıdakilerle yetinip yalnızca not düşelim(4).

y ekseninde yaşayan, düşünen, yorumlayan, müşahede ve analiz eden, akıl yürüten.. insanlara, ‘inanmıyor musun’, ‘neye inanıyorsun’ soruları anlamsız gelir. Çünkü onların zihni bilmek-bilmemek/belirsizlik düzeninde çalışır. Bil(e)emek/belirsizlik durumu onları metafizik arayışlara yöneltecek şekilde ve ölçüde rahatsız etmez (İnananlar ile aralarındaki en bariz fark.). İman etmekten değil, bilmekten (keşfetmekten, öğrenmekten, yaratmaktan, üretmekten…) zevk alır, huzur bulurlar. Zihinleri ‘iman ettim’ diyenler gibi atalet halinde değildir; ‘bilme-öğrenme’ merakı sayesinde dinamiktir.(5) Her şeyi sorgularlar; her iddiayı (söylemi, inancı, tezi, teoriyi) kaynakları, hangi vasatta ve coğrafyada ortaya çıktığı, hangi koşullarda neşvünema bulduğu, onu yaratan ve destekleyenlerin psikolojileri, farklı zaman ve şartlarda tekrarlanabilirliği, onu doğrulayan/yanlışlayan maddi deliller, tarihsel/dilbilimsel/kültürel vs. mukayeseler gibi pek çok hususu araştırırlar. Bütün bunların sonucunda, iddiayı ya ‘bilgi’ kategorisine yerleştirerek kabul ederler yahut ‘belirsiz/tartışmalı’ kategorisine yerleştirirler veyahut ‘iman’ kategorisinde değerlendirirler.

Bu, ne kadarsa özgün sınıflama/fikir ümit ederim hem ‘inananların’, (onlara göre) ‘inanmayanları’ (en azından bir kısmını-‘y grubunu’-) hakkaniyetli biçimde tavsif ve tahlil etmelerini; hem de ‘y grubundaki’ ve ‘y grubuna’ yakın insanların kendilerini daha iyi tanımalarını ve tanımlamalarını/tanıtmalarını sağlar.(6)

Temennim, ‘bilgi-inanç eksenlerini’ (veya ‘bilgi ve inanç düzlemlerini’), bir üstadın ilmi -lakin ‘anlaşılır’- bir dille kaleme almasıdır.

Yazıyı, bu çerçevedeki (evvelce yayınladığım, savımı bütünleyeci mahiyette idiklerini düşündüğüm) sözlerimle nihayetlendiriyorum:

• ‘Bilmek’ emek, sabır, cesâret ister, çünkü bilgiye ulaşmak için fizîkî, özellikle zihinsel çaba gerekir; üstelik her ulaşılan bilgi bilinmeyenleri artırır, belirsizliği çoğaltır. ‘Îmân etmek’ ise, mutlak bilgiyi (hakîkati) bildiğini sanmaktır, belirsizliği kabûl etmemektir; o yüzden inananlar bilgi okyanusuna açılamazlar, yapay gölleri umman zannederler.
• Her şeyi, çok şeyi veyâ bir şeyi mutlak anlamda bildiğini zannetmek, sorgulama metodundan, keşfetme fikrinden ve belirsizlikten bîhaber olmaktan kaynaklanır.
• Kimi iddiâlı, karizmatik, hırslı.. insanların ‘bilgi’ diye sunduklarının bâzıları, aslında onların şahsî görüşleri, kanâatleri, zevkleri, inançları doğrultusunda serdettikleri sözlerdir. Dolayısıyla böylelerinin analizleri ve yargıları maval hükmündedir.
• Kimi insan cinlerin var olmadığını, bunları insan zihninin yarattığını söylüyor; pek çok inanan, cinlerin varlığı kabûl etmesine rağmen hiç yokmuş gibi hayatını idâme ettirebiliyor; sâdece bir takım insan ise cinlerden muzdarip. Bu son grup incelenip, insanüstü özellikleri mi, yoksa psikolojik rahatsızlıkları mı var, tespît edilmeli; netîce 1.si çıkarsa ‘cin var’, 2.si çıkarsa ‘cin yok’ demektir.
• Birileri “dinsiz toplum olmaz,” ve hattâ “ateistler aslında inanıyordur,” diyor. O hâlde, pagan, animist.. toplumların dinlerini meşrû görmekteler mi; bir ateist ‘ben aynı zamanda/aslında şamanım,’ derse, rahatlayacaklar mı; kendi îmanlarına saygı beklemelerine karşılık, bu tür inançlara saygı duyacaklar mı.
• İnanmak, daha fazla inanmak veyâ başka bir şeye inanmakla yol alır; bilmek ise, daha derinlemesine ve yeni şeyler öğrenmekle tekemmül eder.
• Ne her görüneni gerçek bil, ne hiç görünmeyeni külliyen reddet.
• Dîne, ideolojiye, bilime, hülâsa her şeye dâir sonuçlarda gariplikler, ikilemler, kötülükler ortaya çıkıyorsa köke, aksiyoma, referansa gidiniz; sorun çok büyük ihtimâlle oradadır.
• Ne zaman, hangi türden olursa olsun sırlardan bahsedildiğini duysam; yalancı, sahtekâr, soyguncu, riyâkâr, ben merkezci, tahrikçi, narsist, kâtil, ‘rûhen’ hasta, çıkarcı, sinâmeki, mantıksız, sorgulamayı müstağnî, korkak, aldatılmış insanlar; dillerinde meşreplerini tavsîf eden nakaratlar, gözlerinde-yüzlerinde niteliklerini tanımlayan bakışlar-mimikler, sırtlarında-başlarında sınıflarını belirten elbiseler-şapkalar, ellerinde sır dedikleri palavralar veyâ kendi dünyâlarınca anlamlı şeyleri gösteren kâğıtlar ve eşyâ olmak üzere, gözümün önünden sıra sıra geçerler.
• Dindarlar yazılmış metinlerde sır ararlar, bilimciler ‘gizemli’ metinler yazarlar.
• Metafizik mavallarla halkı kandıran ve sömüren sahtekârların gönderileceği iki yer vardır: tımarhâne yâhut mahpushâne.
• Marduk, Maya takvimi ve benzerî iddiâlara inanan, verilen kıyâmet târihlerini endişeyle bekleyen, bu konulardaki yayınları ilgiyle ve korkuyla tâkip edenler… Bütün bu davranışlarını ve duygularını yazıp kâğıdı saklasınlar. O târihler gelip geçtiğinde o kâğıdı çıkarıp altına ‘kendilerini tanımlayan’ uygun sözler not etsinler. Kâğıdı, bu kez saklamak yerine duvara asıp, yazdıklarını her gün okusunlar. Böylece, belki, ondan sonra, çok basit sorular sormayı akıllarına getirerek sahtekârların, fırsatçıların tuzaklarına yakalanıp, not ettikleri durumlara düşmekten kurtulurlar.
• Öğrenme açısından bilimle din arasındaki bir fark şudur: Birincisinde özü anlamak zordur, teferruatla/sonuçlarla iktifâ edilir; ikincisinde özü anlamak çok kolaydır, teferruat/yorumlar beyni köreltir.
• İnanmayı değil bilmeyi tercîh ederim. Çünkü ikincide aldatılma ve kışkırtılma, yanılma ve hayâl kırıklığına uğrama ihtimâlleri çok daha azdır.
• Bilimciler ve bilimseverler için acı gerçek, hakîkatin büyük ihtimâlle hiçbir zaman öğrenilemeyeceğidir.
(Hakîkat’i “biyolojik, beşerî ve evrensel târihin; maddenin ve ışığın kökensel, nihâî, topyekûn, ayrıntılı bilgisi” anlamında kullanıyorum. Tanım bana âittir. Belki hakîkat’in en doğru/yalın tanımı budur.)
• Kafaları karışmış insanlar, kafaları iğfâl edilmişlere göre daha nesnel düşünürler ve daha âdil davranırlar. O nedenle, gösterecek yolunuz/yollarınız olması şartıyla kafaları karıştırmaktan çekinmeyin.

(1)‘İnanmıyorum’ diyen insanların bu ikrarları bilgiden ziyade tepkiden neşet ediyorsa, ki ‘algıda seçilikle’ iddia edilen görüş, bunların tanrıya/dine inanmadıklarını söyleseler de başka şeye/şeylere imanlarından kaynaklanmaktadır, günün birinde iman etme ihtimalleri vardır. Ancak, ‘(affedersiniz), inancınızın-tanrınızın insanlar tarafından yaratıldığını, dinin tekamül merhalelerini, bahusus kutsal kitaplarınız ve diğer kitaplarınız, tarihi veriler ve deliller sayesinde biliyorum’ diyen bir insan için bu mümkün değildir.

(2)Bu minvaldeki sözlerin manası, ‘seni kandırabilmem için kendini bana bırak, saçmalamalarımı göz ardı et, sorma-sorgulama’ demektir. İnsanların çoğu buna teşne olduklarından, mezkur kişiler sorun yaşamazlar. ‘Bilen’ insanları karşılarında görmeyi ise asla istemezler.

(3)Yerli-yabancı kimi bilim insanlarının konuşmalarında ve kitaplarında, alanlarıyla ilgili bir hususta, ‘inanmak-to belive’ fiilini serdederler. Böyle savunulan teoride/modelde/kavramda vs. kesinlikle bir eksiklik, tutarsızlık, yanlışlık vardır. Bilim insanı, ilmi konuda (araştırmalarında, bulgularında…) hiçbir şeye iman etmez, edemez, etmemelidir. Ve, bir ecnebi alimin dediği gibi, dini alanda bir inancı varsa, onu laboratuarın kapısında bırakır.

(4)Medyumlara iman, evliyalara iman, dünya dışı akıl ve beden sahibi varlıklara iman, ruhlara iman, cinlere iman, telekineziye iman, telepatiye iman, büyüye iman, rüyalara iman, Marduk’a iman, Atatürk’e iman, nazara iman, altıncı hisse iman, kaybolmuş yahut yaşayan pek çok halkın türk idiğine iman, komünizme iman, komplo teorilerine iman, padişahlara iman, devri daim makinesine iman, Matriks’e iman, sırlara iman, muskaya iman, durugörüye iman, Hurufiliğe iman, reenkarnasyona iman, bilinen tarih öncesinde medeniyet olduğuna iman…

(5)Son üç cümledeki niteleme elbette bir ‘idealizasyondur’; mesela, bu sınıfta, mutsuz bir hayat sürüp imanlı günlerini yad eden insanlar (Rıza Nur gibi) mevcuttur; ayrıca, kendi mesleklerinde sorgulayıcı, üretken, yaratıcı.. vasıfları haiz sayısız inançlı insan vardır.

(6)‘y grubu’ insanları ‘iman’, ‘inanmak’ ve türevi sözcükleri sadece x eksenini ve buradaki insanları tanımlamak için kullanır (İlaveten, ‘falan işin olacağına inanıyorum’, ‘kendime/sana inanıyorum’ ve benzeri kalıpları tercih etmezler/etmemeleri gerekir.). Bu kelimeler, bizatihi inançlılar tarafından (kendilerini isimlendirirken/sıfatlandırırken) kullanıldığında sorun yoktur. Fakat ‘gayri mümin’, ‘inançsız/imansız’, ‘dinsiz’ vs. adlandırmaları, yanlış/’iftira’ olmasa bile, ‘imana nazaran’ veyahut bir inanca veya inançlar terkibine bağlı insanların kendilerine göre tavsifleridir. ‘Ateist’, hem bu anlayışa dahil hem ‘dinli’ insanlarca istimal edilir (‘Ateist’, ‘dinsiz’, ‘imansız’ vs. sözlerinin ‘bazı müminler’ tarafından hakaret, sindirme, tedip ve tahrik amaçlı kullanıldığı da sıklıkla vakidir.). Ama bu terim de ‘-e göre’dir… ‘y grubunun’, kendilerini (bağımsız bir ıstılahla) isimlendirmesi en doğru yoldur (Ömrüm varsa bir sonraki yazımın konusu.).

20 Ağustos 2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40338, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

4 Comments

  1. Cem diyor ki:

    Merhabalar,
    Sayın Mete Tunç, yazılarınızın içeriğiyle ilgili düşüncelerime şimdilik geçmiyorum. Çünkü ondan önce dikkatimi çeken bir şey oldu. Çok fazla Osmanlıca (Arapça, Farsça kökenli) kelime kullanıyorsunuz. Bu bir alışkanlık mı yoksa özel ve kasıtlı bir dil-terminoloji seçimi mi? Birkaç ay önce dil konusunda bir yazınızı da okumuştum. Osmanlıcayı övüyordunuz yanlış hatırlamıyorsam. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

  2. Cem diyor ki:

    Şimdi içeriğe geçebilirim. Sayın Mete Tunç,
    Bir şeye ya da bir şeylere inanmak; kafa karıştıracak her şeye bir nokta koymak gibi görünüyor bana. Bütün bilinmeyenleri bilinen (aslında çok büyük ihtimalle yanlış bilinen) hanesine kaydettiriyor inanç. Aslında inanç, bilinmeyen her şey için net bir açıklama değil; net bir huzur veriyor insana. Hatta bir şeylerin bilinemeyişini bile bir başka bilinmeyene (tanrıya) dayandırarak rahatlatıyor insanı. “Bilinmiyorsa, Tanrı bilmemizi istemediği için bilinmiyordur.” İnancın bilmekle hiç işi yoktur çünkü. Hatta bilinmeyenlerin varlığıyla gurur duyulur, bilinmeyenin özünde bir gizem varsayılır ve bilim, bilme eylemi bununla küçümsenir. İnanç, bilme kavramına ve bilime karşıdır. Bir şeylerin bilinmesinden değil bilinmemesinden yanadır. İnancı en çok besleyen şey bilinmezliktir. Bilinmezliğin kıyamete kadar sürmesidir beklenen. Diğer yandan sizin yazınızdakine paralel olarak, bilmek de inanca karşıdır desek çok da yanlış olmaz sanırım. Bilmek, inancın argümanlarını çoğu zaman yerle bir eder. İnancı/inançları çürütebilecek tek şey bilgidir. Fakat bilginin/bilimin de sınırları vardır. Kafamızdaki her soruya yanıt veremez. “Dünyada canlılık nasıl başladı? İnsan nasıl ortaya çıktı? Evrenin var olma amacı nedir?”vs. Bilim bu gibi sorular karşısında susmayı tercih ederken; inanç, serbest “atış” hakkını kullanarak fantastik yanıtlar verir.

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Sn. Cem,
    Arapça-farsça kökenli kelimeleri özellikle, bilinçli kullanıyorum. Bunlar türkçeleşmiş kelimelerdir. Malumunuz fakir bir dille nitelikli sohbet edilemez, sanat-bilim-siyaset.. yapılamaz-konuşulamaz, fikir serdedilemez, kavga ve küfür edilir. Çağın pek çok menfi tesiriyle birlikte dilimizdeki fakirleşme bugünkü pek çok sorunumuzun, problem çözemeyişimizin sebepleri…
    Elbette güzel-kurallara uyan türkçe kökenli kelimeleri de kullanacağız, yeni kavram, nesne vs. için yenilerini de üreteceğiz, üretmeliyiz. Fakat 100 sene önce ailede, sokakta, gazetelerde bilinen, yazılan, söylenen kelimeleri arapça-farsça (kökenli) diyerek atmışsak, kullanmazsak… Daha fazla ukalalık etmeyip Refik Halid’i referans vereyim: “Türkçenin Tadı ve Ahengi” bu mevzuda çok faydalı, öğretici bir kitap efendim.

  4. Mete Tunç diyor ki:

    İçeriğe değerli katkınıza teşekkürler Sn. Cem.

Leave a Reply