BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Tanrı’nın Hipotezleri

Yazar: Mesut Bigalıoğlu

Bilimsel olarak yaklaşırsak aslında bunlara “Kuran’ın Hipotezleri” demek daha doğru olur. İlahi yoldan yaklaştığımızda ise Kuran’ın, Tanrı’nın sözü olduğunu kabul ediyoruz.

Kuran’ı bilimsel olarak incelemeye kalkarsak eğer, Tanrı’nın sözü olmadığını birilerinin ispatlaması gerekir. Eğer bu ispat yapılamıyorsa, Kuran’ın, Tanrı’nın sözü olduğunu kabul etmek durumundayız.

Tanrı Kuran’da, yaşadığımız Dünya, canlılar, evrenle ilgili bazı açıklamalar yapıyor bizlere.Bizim için esas olan,bu açıklamaların gerçeği ne kadar yansıttığıdır. Bizim için önemli olan gerçeğin kendisidir. Kaynağının, Tanrı, Kuran veya herhangi birinin olmasının “gerçeğin kendisi” esas alındığında pek fazla bir önemi yoktur. İşin önemi, eğer iddia veya açıklama gerçekse, kaynağın güvenilirliği noktasında ortaya çıkıyor.

(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmıyorlar. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
Rahman Suresi,19-20-22. ayetler-Diyanet meali

Kuran’da anlatılan denizlerin birbirine karışmaması olayı, bugün bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Oşinografi (okyanus bilimi) bu konuyu ayrıntılı bir biçimde incelemiş: “Antarktika kıtası yakınında su kütlelerinin birbirine karışmama hadisesi Cebelitarık Boğazının Atlas Okyanusuna açıldığı kısmında ve Kızıldeniz’in Arap Denizine açıldığı kısımda da mevcuttur.”

İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler yollar meydana getirdik. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Enbiya Suresi,30-31-32-33. ayetler-Diyanet meali

Bu ayetlerde çarpıcı ifadelere yer verilmiş. İddiaya göre atmosfer daha alçakmış ve yükseltilerek, yeryüzündeki canlıları koruyan bir tavan haline getirilmiş. Tüm canlıların sudan meydana geldiği günümüzde zaten biliniyor. Enteresan bir nokta,güneşin ve ayın birer yörünge üzerinde hareket ettiği. O dönemde böyle bir bilgiye kim sahip olabilirdi acaba?

Görmedin mi ki Allah geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.
Lokman Suresi,29. ayet-Diyanet meali

Güneşi ve ayı koyduğu kanunlara boyun eğdirmekten, güneşin ve ayın yoktan var edilmediğini sonradan belli bir düzene sokulduğunu anlıyoruz.

Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi) dir. Ayın dolaşımı için de konak yerleri(evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Yasin Suresi,38-39-40. ayetler-Diyanet meali

Güneşin de kendine ait bir yörüngesinin olduğunu keşfetmemiz -bu bilgilerin 1400 yıl önce verildiğini düşündüğümüzde- henüz çok yeni. Ayın dolaşımı için ise ayın farklı evreleri anlatılmak istenmekte. Bu farklı evrelerde ayın konumu da farklıdır. Bu bilgilerinde bilimsel gerçekliği günümüzde kanıtlanmıştır. Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.
Rahman Suresi,5.ayet-Diyanet meali

Bu hareketin kendini tekrarlayan kararlı bir hareket olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Saatler, günler, aylar, yıllar tekrarlanan hareketlerin bir ölçüsüdür.

O,güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan,yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir.Allah bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.
Yunus Suresi,5. ayet-Diyanet meali

Yukarıdaki açıklamayı teyit eden bir ayet.

Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı, ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.
Rad Suresi,2.ayet-Diyanet meali

Allah bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Nur Suresi,45. ayet-Diyanet meali

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.
Enam Suresi,38. ayet-Diyanet meali

Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.
Lokman Suresi,10. ayet-Diyanet meali

O, dört gün içinde(dört evrede),yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı,orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları, iki günde(iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu,  mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.
Fussilet Suresi,10-11-12. ayetler-Diyanet meali

Kutsal Kitapta yazılan bu bilgilerin bir çoğu kesin gerçekler olmasına rağmen, ne yazık ki bilim çevreleri tarafından bu bilgiler görmezden geliniyor. Bilimde ilerle kaydetmek istiyorsak, bilginin kaynağıyla değil, niteliği ile ilgilenmeliyiz. Eğer amacımız “gerçeği bulmak” ise.

Söyleyenin kim olduğu değil, söylenenin gerçek olup olmadığıdır önemli olan. Sonrasındaki inancınız sadece sizi bağlar. Değişmez gerçek ise tüm insanlığı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6984, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

51 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    Bkz. Kur’an Okumaları, Vahiy Bilgisinin Eleştirisi, Murat Utkucu

  2. Bigalıoğlu diyor ki:

    karşı tez olarak,kitaptan anladıklarınızdan birkaç bir şey yazsaydınız bari.bize yukarıda yazılı ayetleri cürütecek elle tutulur bir şeyler verin.

  3. Mete Tunç diyor ki:

    kitabı temin edip okuyunuz lütfen.

  4. Da Vinci diyor ki:

    Keşke Hüseyin’in 6 Günde Yaratılış başlıklı yazıya gönderdiği yorumları, değerlendirmeleri anlayabilmiş olsaydın. Bilimle uyumlu birşeyler çıkarabilmek için o kadar garip, zorlama, uydurma ayet yorumları kullanıyorsun ki aslında fazla ciddiye alacak birşey de yok.

  5. Bigalıoğlu diyor ki:

    eminim öyledir Da Vinci.ancak aklım,inancımdan önde gidiyor ne yapayım.işte bu yüzdendir ki elle tutabilecek bir şeyler arıyorum.

    aklıma gelmişken,Kuran ve Bilim konusuyla ilgili.Kuran’da henüz keşfedemediğimiz bazı bilimsel bilgilerin anlatımı mevcut.ancak biz onları henüz keşfedemediğimiz için,yorum yapamıyoruz.mesela,güneş ve ay için, “yörüngede yüzer,akar gider” diyor.yani suyun içinde yüzer gibi diyor.anladığımız biçimde.belki de bizim henüz keşfedemediğimiz bir akışkan bir alan var uzayda.bu ve benzeri benzetmeler var.aynı şekilde o günkü araplar da güneşin ve ayın yörüngede nasıl yüzdüklerini anlamışlardı.Kuran’da aralara serpiştirilen bu tür bilgiler,Kuran’ın kısmi evrensel bir kitap olmasına neden oluyor.

    her neyse,bunlar çokta ciddiye alınacak şeyler değil,söylediğin gibi.bir gözünü açık tut yeter,diğer gözün kapalı da olsa olur.

  6. Da Vinci diyor ki:

    @Bigalıoğlu

    Kuran’da bilimsel verilerle çelişen ayetleri binbir takla atarak sanki bilimsel verilerle uyumluymuş gibi göstermeye çalıştığının farkında değilsin galiba. Sana göre Kuran’daki bilgi mutlaka doğru olacağı için bilimsel bilgideki değişikliğe göre senin doğru kabul ettiğin yorum da değişecektir. Mesela bugün için bilimin doğru dediği birşeye göre yorumladığın bir ayeti, yarın bilimsel bilgi değiştiği zaman bu sefer de yeni bilgiye göre orasından burasından çekiştirerek yorumlayacaksın ve bakın Kuran 1400 yıl önce bilimin bugün bulduğu birşeyi bildiriyordu diyeceksin. Bu tip bir çabanın ne kadar değersiz ve nafile olduğunu görememen ilginç.

  7. Bigalıoğlu diyor ki:

    Da Vinci,o kadar anlatmama rağmen sen beni kafanın içinde yarattığın bir kalıbın içine sokuyorsun.benim söylediklerim ne kuranı bilime uydurmaya çalışan dincilere nede ateistlere yarıyor.hiçbirinize yaranamıyorum aslında,böyle bir derdimde yok.benim meselem,gerçeklerle ilgilidir.

    siz ne yapıyorsunuz,kuranı yanlış yorumlayanların yorumlarını alıp,onları yanlışlıyorsunuz.ondan sonrada “bak sizin dininizde sahte,yanlış” diyorsunuz.

    iki yanlış bir doğru etmiyor maalesef.o yüzden öteki gözünüzü de açıp öyle bakmalısınız.

    ön kabul ön kabul değip duruyorsunuz,siz farklımısınız ki inananlardan.inananlar kadar siz de inancınızı doğrulama çabasındasınız,sizinde aklınızda bir sürü soru işareti var.

  8. Da Vinci diyor ki:

    Bigalıoğlu, ben seni önyargılı bir şekilde belli bir kalıba falan sokmuş değilim. Senin yaptıklarını görüyorum ve ona göre yorum yapıyorum. Sen Kuran’da yazıların mutlaka doğru olması gerektiğine inanmış gibi gözüküyorsun. Bu nedenle her zaman için ayetleri bilimle uyumlu olarak yorumlamak için bir yol bulacakmış gibi gözüküyorsun.

  9. Mete Tunç diyor ki:

    “bilimsel ayetler” hususunda uzun-uzadıya tartışmaları bildiğim, hatta bizatihi katıldığım, ama akim kaldığını tespit ettiğim için, özellikle “bilimsel” iddiasındaki ve ileride onlara katılma potansiyeli taşıyan arkadaşlara yalnızca kaynak sundum (Erdoğan Aydın’ın “İslamiyet ve Bilim” kitabı da aynı kapsamdadır. Fakat yazar gereksiz polemik yapmaktadır. Akademik bir üslup kullanan M. Utkucu’nun kitabı yeterlidir.)
    Kuran’daki, denebilirse, tek metot, görsel-algısal ve o tarihte binlerce yıldır aşina olunan “şeyleri” ve “bilgileri” “Allah”ın işaretleri/ayetleri, “Allah”ın varlığının kanıtları, hepsinin “Allah”ın eseri ve emrinde olan şeyler olarak vaz etmesidir…
    Güneş ve ay’ın, yer’den bakışla görülen hareketlerini anlatan ayetleri, onları evren’e çıkararak, meallerde “yörünge” terimini kullanarak saptırıp, “ahlak dışı” yorumlayan insanların hangi sıfatlarla nitelendirilmeleri gerektiğini sizlere bırakıyorum. (Sözüm “birinci el” kişileredir. Psikolojileri mutlaka bir şeye inanmaya meyilli, Müslüman bir kültür ve coğrafyada yaşadığı için de o ayetleri inancı için çok önemli bir meşruiyet kaynağı olarak görenlere değil. Dilerim onlar da okuyup, tefekkür edip oyuna gelmekten ve hayatlarını avuntuyla geçirmekten kurtulurlar.)

  10. Bigalıoğlu diyor ki:

    mete bey,bu yazı altında yazılan yorumlara bakarsanız eğer,benimkilerde dahil olmak üzere,yazıya ilişkin elle tutulur bir karşı tez içermemektedir.dolayısyla yorumların içi boştur.

    bana derseniz ki,denizlerin birbirine karşımaması hadisesi,Kuran’dan önce şu şu kitapta yada lahitte geçiyor.Muhammed onu buradan öğrenmiş söylemiş.bende o zaman derim ki evet siz haklısınız,durum budur.

    yukarıdaki yazıdaki diğer iddialar içinde aynı yolu izleyebilirsiniz.

    bana elle tutulur bir şeyler verin.Ateist olmaya hazırım.yanlışlayın yukarıdaki yazımdaki iddaları.

  11. Kurandaki Din diyor ki:

    Ve Odur ki saldi iki denizi,
    bu tatli ve hos,
    ve bu tuzlu ve acidir,

    Ve kildi bu ikisi arasinda bir engel (=berzehan)
    ve setleyici bir set. (FURQAN SURESI 52)

    Bu ayette bahsedilen olay genelde
    tum aci ve tatli su kaynaklarina,
    veya tuzluluk orani farkli denizlere,
    ve bunlarin birbirine karismasini engelleyici
    aradaki tum dogal engellere & kara parcalarina vs.
    isaret ediyor olup,

    bu bilgi zaten Peygamberin doneminde
    tum araplar tarafindan
    –ona inanan veya inanmayan–
    bilinen bir olgu olmalidir.

    Cunki boyle olmasa, onun karsitlari derhal bunu
    onun aleyhine bir koz olarak kullanirlar ve

    “Muhammed iyice aklini oynatti,
    nerdeymis bu birbirine karismayan aci ve tatli sular??”

    diye itirazda bulunurlar,
    ve bu durum hem Kuranda, hem de diger kaynaklarda
    yer almis olurdu.

    Fakat boyle bir itiraz ve bunun cevabina dair
    ne Kuranda ve ne de baska bir yerde
    hicbir kayitin olmamasi,
    bunun o zamanlarda da bes duyuya dayali
    basit bir gozlemle
    coklari tarafindan bilindik
    ve asla tartisilmayan acik bir fenomen
    olabilecegine dair belirgin bir delil olmalidir.

    Kuranda zaten Peygamber temelde hicbir zaman
    bilimi veya bilimsel bulgulari kullanarak
    karsitlarini

    (ki bunlarin hepsi Allahci ve Dinci araplar
    ARAF 28
    ve bir kisim yahudi ve hristiyanlardir
    MAIDE 41)

    ikna etmeye calismiyor,
    fakat sadece Kuranin “edebi uslup karakterini”
    one surerek onlari bu kitapin tanittigi Allaha
    davet ediyor olmalidir.
    Onlar ise bunu tamamen alay konusu edinerek
    Allahin boyle kafiyeler ureterek bir Mesaj asla gondermeyecegini
    ve bunun asla ciddiye alinamayacagini
    one suruyor olmalidirlar.

    TUR SURESI 30-34 , NECM SURESI 60-62

    Bu acidan yukarida Mete Beyin yaptigi o genel tesbit
    aslinda temelde Kuranca da onaylanan bir tesbit olmalidir.
    Soyle ki,
    Kuran genelde o zaman halk arasinda acikca bilinen ve rahatlikla gozlemlenebilen tum dogal varliklari & olgulari alip bunu
    sadece Kuranin tanittigi Allaha ait kilar,

    ve bunun neden boyle kabul edilmesi gerektigini soran
    tum dinci & Allahci oteki araplara ve yahudi ve hristiyanlara

    Kuranin bu “edebi uslup karakterini” yegane delil olarak one surer, olmalidir.

    MUMINUN SURESI 84-90, TUR SURESI 30-34

  12. Bigalıoğlu diyor ki:

    “Bu ayette bahsedilen olay genelde
    tum aci ve tatli su kaynaklarina,
    veya tuzluluk orani farkli denizlere,
    ve bunlarin birbirine karismasini engelleyici
    aradaki tum dogal engellere & kara parcalarina vs.
    isaret ediyor olup,

    bu bilgi zaten Peygamberin doneminde
    tum araplar tarafindan
    –ona inanan veya inanmayan–
    bilinen bir olgu olmalidir.”

    olmamalıdır efendim.nereden biliyorsunuz olduğunu.tüm doğal engelerde değildir.iki denizi salmıştır,birbirine karışmaz diyor,siz kara parçası felan diyorsunuz.üstelik bugünkü bilgi birikiminiz ışıgında yorumluyorsunuz.

    elinizde Kuran adında yazılı bir metin var.bu bilginin daha önceden bilindiğine dair sizden kanıt istiyorum.olmuş olmalıdır,biliniyor olmalıdırla olmuyor bu işler.

    mesela söyle bir şey diyebilirsiniz,” bu bilgiler 2500 yıl önceki mısır kitabelerinde şu şu şekilde geçer,muhammed de bu bilgileri oradan öğrenmiş bir şekilde ve böyle bir ayet uydurmuştur” diyebilirmisiniz.bana bir kanıt verin.bende bu ayet ve benzeri diğer ayetler için şüpheye düşeyim.

    olmalıdırla olmaz,böyle bilim olmaz.

  13. Da Vinci diyor ki:

    @Bigalıoğlu

    (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmıyorlar. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.
    Rahman Suresi,19-20-22. ayetler-Diyanet meali

    Kuran’da anlatılan denizlerin birbirine karışmaması olayı, bugün bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Oşinografi (okyanus bilimi) bu konuyu ayrıntılı bir biçimde incelemiş: “Antarktika kıtası yakınında su kütlelerinin birbirine karışmama hadisesi Cebelitarık Boğazının Atlas Okyanusuna açıldığı kısmında ve Kızıldeniz’in Arap Denizine açıldığı kısımda da mevcuttur.”

    Neresinden tutsak elimizde kalacak türden bir iddia.

    1. Ayette acı ve tatlı diye birşeyden bahsedilmiyor. (Furkan suresi 53. ayette de aynı anlatım var ve orada acı, tuzlu ve taze, tatlı su diye belirtiyor ama burada belirtmeyi unutmuş heralde.)
    2. Tuzlu ve tatlı su deniz ve nehir ayrımı için kullanılır. Tatlı, içilebilir su deniz suyu olarak yorumlanamaz. Tuzlu, acı su denizi, tatlı, içilebilir su nehir suyunu ifade eder.
    3. Örnek olarak verilen deniz kesişimlerinde suların karışmaması diye birşey kesinlikle söz konusu değildir. Sular yüzeyde ve dipte belli bir süre karışmadan diğer denize doğru ilerlese de en nihayetinde suların karışması gerçekleşir. Yani sular karışmaz diye birşey bilimsel olarak isabetli bir yargı değildir.

    Zahmet edip Elmalılı’nın tefsirine baksaydın şu iddianın ne kadar temelsiz olduğunu görürdün. Ama üzücü bir şekilde Nostradamusculuk oynamaya çok meraklısın.

  14. Bigalıoğlu diyor ki:

    “2. Tuzlu ve tatlı su deniz ve nehir ayrımı için kullanılır. Tatlı, içilebilir su deniz suyu olarak yorumlanamaz. Tuzlu, acı su denizi, tatlı, içilebilir su nehir suyunu ifade eder.”

    iki deniz diyor Da Vinci.nehir demiyor.ayrıca içilebilir diye bir sey yok.her iki denizde de inci mercan cıkar diyor.

    yorumlar arasından kendine uyanı cekip cıkarma.esas olarak ayetleri alalım lütfen.

  15. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Bigalioglu,

    Yukaridaki yazimda verdigim ayette gecen
    o ENGEL (=berzehan) kelimesi,
    her turlu maddi veya manevi
    engeli kasteden bir kelime olup,

    —-
    ornegin olup oteki mekana gecen kisilerin bir daha buraya
    donmemeleri icin de
    yine aynen bunun gibi bir
    Engel (=berzehan) konuldugu bildirilir araya,
    Kuranda. (muminun 100)
    —-

    mesela birbirinden varsayalim 1 km uzakliktaki iki buyuk
    su kaynagi
    biri aci ve oteki tatli olarak var ise,

    iste yukarida verdigim Ayette gecen anlatim
    bu olayi da kasteden net bir anlatim olmalidir.

    Veya ornegin karadenizin suyunun daha tuzlu,
    marmaranin goreceli olarak daha tatli omasi olayi da
    bu kapsama giriyor olmalidir.

    Insanlar bunlari kacbin yildir biliyorlar
    bilemiyorum dogrusu.

    Eger Peygamber kendi doneminde
    insanlarin hic bilmedigi
    ve bes duyusuyla asla gozlemleyemedigi
    bir iddiayi ortaya atiyorsa,

    derhal bu
    hem baglilari, hem karsitlari tarafindan
    sorulur & sorgulanir mutlaka.
    Ornegin:

    Sana “ruhu” soruyorlar…… (isra 85)

    Sana “saati” soruyorlar….. (ahzab 63)

    Sana “hilalleri” soruyorlar….. (bakara 189)

    Sana “zulkarneyni” soruyorlar….. (kehf 83)

    vb. gibi daha bircok ornekleri vardir.

    Cunki Kuranda bu tip yeni ve halk arasinda hic bilinmeyen ve gozlemlenemeyen
    kavramlar & olgular ortaya atildigi zaman,
    bunlar hakkinda mutlaka aciklama ister o donemin tum insanlari,

    inananlar inanc sebeplerini & bilgilerini arttirmak icin,
    inanmayanlar kusku sebeplerini & bilgilerini arttirmak icin,

    Dolayisiyla, eger yukaridaki o aci ve tatli su kaynaklari
    ve bunlarin birbirlerine karismamalari
    fakat herbirinin hep ayni tatta kalmasi
    fenomeni

    o gunun insanlari tarafindan hic bilinmeyen & gozlemlenemeyen bir hadise olsaydi,
    mutlaka:

    Sana o birbirlerine karismayan aci ve tatli sulari
    soruyorlar…..

    diye bir Ayet olurdu mutlaka Kuranda.

    Fakat nasil ki daha baska bir bolumde bahsedilmis
    oldugu gibi,

    Gunesin ve Ayin tepede
    dogudan batiya dogru
    “bir tek rotada” (=fiy felekin)
    ve pespese akip gittigini de
    cok iyi goren o donemin Araplari
    bunu da hic sormadiklari gibi, (YASIN 40)

    fakat nasil ki Gunes ve Ayin ayri ayri yorungeleri oldugu
    bilimsel olarak tesbit edilince,

    derhal Kuranin bu Ayetleri bir miktar manipule edilip
    –orada kullanilan orjinal kelime “tekil formda” olmasina ragmen,
    sanki bu cogul formda ve ayni zamanda “bir cok yorungeler” anlaminda kullaniliyormus gibi sunulmaya calisildiysa,

    bu aci ve tatli su kaynaklari ve karismamalari meselesi de
    yine buna benzer bir sekilde manipule edilip
    sanki daha evvel hicbir insanin asla gozlemleyemedigi
    bir hadiseymis gibi sunulmaya calisilmis olmalidir yine.

    Ayrica eger Kurani bir butunluk icinde dusunursek,
    insanlara

    =ruzgar durursa, gemiler denizin ortasinda durakalir. (SURA 33)

    =kalpleriniz kavrama organlaridir. (ARAF 179)

    =yuklerinizi uzak beldelere develer tasirlar. (NAHL 7)

    =atmosfere dusup yanan goktaslari gercekte yildiz kaymalaridir. (VAQIA 75)

    =dunyaniz ilk 4 gunde, evren son 2 gunde yaratildi. (FUSSILET 9-12)

    =cocugun olusmasini saglayan yegane hammadde erkekten cikan menidir. (NECM 46)

    =meni kaburgalar ile belkemigi arasindan cikar. (TARIK 7)

    =oglen vakti cok sicaktan elbiselerinizi cikardiginizda…. (NUR 58)

    = bir erkek sahit ve iki kadin sahit alin. (BAKARA 282)

    = erkege kadinin iki kat miras verin. (NISA 11)

    = kadinlari dovebilirsiniz. (NISA 34)

    vb. daha nice bu gibi bilgiler barindiran bir Kitapta
    ayni zamanda birdenbire

    bigbangin & karadeliklerin & kuasarlarin & kromozomlarin & dnanin vs.
    sirlarinin anlatildigini dusunmek pek makul bir beklenti olmasa gerek, sanirim.

    Bunlar belki ancak MEAL KURGU dalinda
    “engin hayal gucune”
    yonelik yetenekler kategorisinde
    degerlendirilip geregince takdir edilmelidir, belki de.

  16. Mete Tunç diyor ki:

    @bigalıoğlu,
    @da vinci ve @kurandaki din tafsilatıyla yazmışlar. ve fakat sonuç yine “aynı”, belirttiğim gibi!
    kuran’ın, ifade ettiğim “yöntemi” muvacehesinde, seçilmiş, tek tek, “çağdaş”, “modernleştirilmiş”, doğrusu “bilime-yeni bilgilere-çağa uydurulmuş” ayetlerini yazıyorsunuz. Günümüzde kimi müfessirler, yorumcular, başka alandaki ayetleri de, kendi meşreplerine, mensubiyetlerine, kültürlerine vs. göre yorumluyorlar; bu da aynı bağlamda…
    İki yol önereyim naçizane: Kuran’ı baştan sona okuyunuz (isterseniz de “güya” iniş sırasına göre!). Yeni Kuran meallerinde yer alan “bilimsel” ayetleri 1980 öncesindeki çevirilerle karşılaştırınız.

  17. Da Vinci diyor ki:

    Bigalıoğlu: iki deniz diyor Da Vinci.nehir demiyor.ayrıca içilebilir diye bir sey yok.her iki denizde de inci mercan cıkar diyor.

    yorumlar arasından kendine uyanı cekip cıkarma.esas olarak ayetleri alalım lütfen.

    Nehir demediğinin ben de farkındayım. Sorun da zaten orada. Tatlı, içilebilir, susuzluğu giderici su deniz suyu değildir. Nehir suyu olması gerekir. Ayrıca içilebilir diye birşey yok mu? Emin misin? Peki acı, tuzlu, tatlı nerede? Senin kullandığın ayet olan Rahman 19’da bunların hiçbiri yok zaten. Sadece iki deniz veya su kütlesi diyor. Furkan 53’de de aynı şey var ama orada biri için tuzlu ve acı diğeri için tatlı ve içilebilir, susuzluğu giderici diyor. Sana linkini verdiğim Elmalılı tefsirini okuma zahmetine girsen veya bu konuyu biraz araştırmış olsan suyun içilebilirliğinden, susuzluğu giderici olmasından veya lezzetli olmasından bahsedildiğini bilirdin. Bir de ayetleri esas alalım diyorsun ya bravo yani. İlk önce ayetleri doğru düzgün araştırsan da sonra bu tip şeyler söylesen çok daha iyi olmaz mı?

  18. Bigalıoğlu diyor ki:

    mete bey doğru söylüyor.gerek ayetlerin farklı kişiler tarafından çerilişinde,gerekse yorumlanmalarında farklılar var.geçenlerde farklı kişilerin çevirilerine baktığımda benimde dikkatimi çekti.

    bence,farklı birkaç çeviriye bakılmalı ve en yalın olanına göre yorumlanmalı.

    birde her zaman söylerim,ayetleri bugünün insanıymıs gibi değilde o günün insanıymış gibi okumak daha doğru yorumlar getirilmesine olanak sağlayacaktır.

  19. Bigalıoğlu diyor ki:

    “O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.-furkan 53”
    http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=25

    Da Vinci,burada da deniz diyor.yani nehir felan değil.ne anlamalıyız simdi?

  20. Da Vinci diyor ki:

    Anlatamıyorum galiba Bigalıoğlu. Lezzetli ve tatlı deniz suyu olmaz. Eğer Kuran’da bir denizin lezzetli ve tatlı suyu olduğu söyleniyorsa bu Kuran’da çok temel bir hata olduğunu gösterir. Ben diyorum ki doğru yorumda nehir olmalı. Kaldı ki sanırım Arapça’da deniz ile nehir arasında kelime olarak bir ayrım yok. Eğer olsaydı Elmalılı bu deryalardan tatlı ve lezzetli olanının Nil ve Fırat gibi nehirler olması olasılığını hiç gözönüne bile almazdı. Yani tatlı ve lezzetli su diye bahsedilen şeyin nehir olarak yorumlanması gerekir. Ama o zaman da mercan olması biraz garip oluyor. Ayrıca suların karışmadığı iddiası da çok temelsiz bir hale geliyor. Kısaca bu mucize iddiası neresinden tutsak elimizde kalıyor.

  21. azerturk diyor ki:

    Bigalioglu,
    incime kardeşim sen ya anlamak istemirsen,ya da anlamırsan.
    Tanrı deniz dese na fark eder,ırmak dese na fark eder,bilgisayardan konuşsa na fark eder?
    İnsanların hayallarında,düşüncelürinde ne zamanlarsa var olmuş bir Tanrını Musalar, İsalar, Muhammedler kendi elleri il yaptıkları MEZARLIĞA – yani TEVRATA,İNCİLE,KURANA gömmüş.Bu TANRI MEZARLIĞlARINDA düşüncelerinin, hayallarınn aradığı bir YARADANI bulmak imkansız kardeşim. Bu mezarlıklar yok edilib,tanrı da bu mezarlıklardan kurtulub yeniden insanların hayallarına,düşüncelerine dönse belke ondan sonra insanlık bir hüzura kovuşa biler.
    Na kadar ki,Kuranı okumamışdım kendimi müslüman bilrdim ve Allah böyükdür deyirdim. Kuranı okuyandan sonra büyük bildiyim allah gözümde küçüldü. Kimdir burda suçlu Da Vinçi mi?

  22. Bigalıoğlu diyor ki:

    doğru olan denizdir Da Vinci.Tanrı yeni keşfettiğimiz,yüzey gerimi olarak adlandırdığımız farklı yogunluklardaki su kütlelerinin birbirine karışmadıgını gösteren bir ayet göndermiş bizlere.burada size çelişki gibi gelen lezzetli ve tatlı benzetmeleri.bu ibarelere takıldıgın takdirde,çıkış yolu bulamazssın.öyle bir sey aramıyorsunda.tuzlu suyun acı olmasıda bir çelişki o zaman.

    bu benzetmeler farklı belirtmek için(o günün insanlarının anlayabilmesi acısından) verilmiş olabilir.

    kısaca bu ayetlerden anlasılan sey,denizlerin birbirine karışmadığı ve bunun Tanrı’nın hikmeti olduğudur.

    ha son peygamber birkaç yıl önce gönderilmiş olsaydı.belki Tanrı senin anlayabileceğin bicimde şeyler yazardı diye düşünüyorum.mesela,”uzaklara gitmek icin debelenip durmayın,biz sizi hem mekanda hemde zamanda bu dünya’ya hapsettik” felan derdi.

    ya işte öyle.bu arada hepinizin yeni yılı kutlu olsun.gerçi savaşlar ve krizlerle giriyoruz ama.hadi hayırlısı,ne diyelim.

  23. Da Vinci diyor ki:

    @Bigalıoğlu

    Herşeyi bilen, herşeye gücü yeten, tüm zaman ve mekanın sahibi Allah’ın bu tip anlamsız, yanlış, gereksiz şeyler söylemesi biraz garip geliyor bana nedense. Acı, tuzlu, tatlı, lezzetli gibi şeylerin bir anlamı yokmuş, bahsi geçen ayete süs olsun diye eklenmiş gereksiz fazlalıklarmış gibi davranarak bir yerlere varmaya çalışmanı hayretler içinde izliyorum. Bu konuda senin adına sadece üzgün olduğumu söyleyebilirim.

    Bu arada daha önce de ifade ettiğim gibi denizlerin suları karışır. Görünürde karışmaz gibi gözükse de en nihayetinde karışım olur. Bu konuda Ali Sina’nın makalesini incelemeni tavsiye ederim.

  24. Kurandaki Din diyor ki:

    Bu Ayetleri birlikte gorup bir daha
    ve biraz daha yakindan tahlil etmeye calisalim, beraberce:

    Ve Odur ki saldi IKI DENIZI (=elbahreyni);

    iste bu tatli, lezzetlidir,
    iste bu tuzlu, acimsidir.

    Ve kildi o ikisi arasinda bir ENGEL (=berzehan),
    ve setleyici bir set.

    FURQAN SURESI 53

    Saldi IKI DENIZI (=elbahreyni) karsilasmak uzere,
    bunlarin arasinda bir ENGEL (=berzahun) vardir,
    ikisi de –orayi– asamazlar.

    RAHMAN SURESI 19-20

    1) Bu ayetlerde ortak olarak kullanilan

    =IKI DENIZ (=elbahreyni)

    =ENGEL (=berzehan)

    kelimeleri bu iki Ayetin temelde “ayni konuyu”
    isleyen iki bildiri oldugunu net olarak gosteriyor olmalidir.

    O halde, bunlari DENIZ manasinda alirsak,
    (ki Kuranda bu kelime cogunlukla
    deniz anlaminda kullanilmis olmalidir, diger Ayetlerde de.)

    Burada, yeryuzunde bildigim kadariyla
    –Da Vincinin de yukarida ozellikle degindigi gibi–
    tatli ve icimi kolay bir DENIZ SUYU
    olmadigi icin

    bu Ayetin verdigi bu haber
    bu acidan
    bir onceki yazida aktarmaya calistigim o bazi

    “Kuranda Bilimsel acidan (Dinsel acidan degil) Tuhafliklar”

    listesine eklenecek yeni bir madde olmalidir, belki de.

    ——
    Not: FURQAN 53de gecen
    ve o Deniz suyu icin kullanilan “furatun” kelimesinin
    “icilibelir nitelikte tatli su olmasi” gerektigini
    MURSELAT 27 Ayetinde kullanilan
    ve ictigimiz sulari tarif eden
    bu ayni “furaten” tanimlamasindan netce gorebiliyor olmaliyiz.
    ——-

    2) Eger bunlari herhangi bir nehir veya su kaynagi anlaminda alirsak, bu kez de gercekten bu ikisi icinde inci ve mercan cikar
    denilmesi (RAHMAN 22) burada

    bu acidan baska bir “bilimsel tuhaflik” olarak
    yukaridaki listeye eklenmelidir, bu takdirde, herhalde.

    3) Bir onceki yazida belirtmeye calistigim gibi,
    bu olay o gunku Arap dunyasinda mutlaka
    halk arasinda iyi bilinen
    ve 5 duyuyla disaridan basitce tespit edilebilen
    bir fenomen olmalidir, muhtemelen.
    (Yukaridaki yazida aciklamaya calistigim
    temel sebeplerden oturu.)

    Ve yukarida Da Vincinin verdigi o alintida
    gecen

    Kizildeniz ile Arap Denizi arasinda da boyle bir ozelligin goruldugunu bildiren o aktarim,

    bunun Araplar arasinda Peygamber zamaninda da
    –ve hatta cok oncesinde de–
    disaridan bes duyuya dayali basit bir gozlemle
    iyice bilinen bir fenomen olabilecegi gorusunu
    destekleyen ayri bir delil olmalidir, belki de.

    Ki zaten o gunun tum Araplari da
    –Peygamber baglisi veya karsiti–
    bu durumu ayni sekilde sadece “mistik bir bakis acisiyla”
    boylece degerlendiriyor olmalidirlar,

    tek farklaki oteki Araplar bunu

    Lat, Uzza ve Menatin
    babasi olarak gordukleri “Allaha,”
    ait bir mucize…..

    NECM SURESI 19-21

    Peygamber ve onunla birlikteki Araplar ise
    kimsenin babasi olmayan
    tek olarak gordukleri “Allaha”
    ait bir mucize….

    SAFFAT SURESI 149-153

    olarak degerlendiriyor olmalidirlar, temelde.

  25. Volkan diyor ki:

    @Bigalıoğlu, AzerTurk,

    Sembolik Kuran ayetlerinin “sembolik” olduğu “gerçeğini” her zaman için gözönünde tutmalıyız.

    Neden sembolik anlatım olmak zorunda?

    Herşeyden önce bahsedilen pek çok konu bizim algılamamızın mümkün olmadığı konular. Bir başka önemli sebepte herkese hitap edebilen ifadeler olması. Eskiden yaşamış insanlar da en az bizim kadar önemli. İlahi davete muhatap insanlar iman etmiş olmasaydı, bu din günümüze kadar gelemezdi. Diğer bir sebep de eğer Allah hepimizin iman etmesini isteseydi, araya hiç bir perde koymazdı. Melekler gibi herkes O’na inanır ve ibadet ederdi. Belli ki Allah farklı bir varlık olarak kendisini özgür irademizle bulmamızı istiyor. Yani melek olmamızı isteseydi bizi de melekler gibi yaratırdı.

    “Kurandaki Din” isimli arkadaşın genel yaklaşımına katılıyorum. Kuran’dan herkesin kabul edeceği mucizeler bulamayız. Kabul etmek istemeyen birileri herşeyden önce Kuran’ın kullandığı alegorik,sembolik dilin arkasına sığınıp inkarcı bir tavır sergileyecektir. Bu yüzden Kuran’da bilimsel mucizeler ile birilerini ikna etmeye çalışmak doğru bir yaklaşım değil. Gerçekten de iman etmenin yolu bu olmamalı. Bu kapsamda “Kurandaki Din” ile hemfikirim. Elbette bir müslüman olarak Kuran’daki mesajların evrensel olduğunu ve günümüze bakan yönleri olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Kuran’a getirdiğimiz modern yorumlar en başta ateistlerin derdi olmamalı.

    ***************************************************

    Sular için kullanılan tatlı, tuzlu, lezzetli gibi ifadeler iki deniz arasındaki nitel farklılığı tanımlıyor olmalıdır en başta. Eğer bu tanımlamaları gerçek anlamıyla değerlendirirsek yukardaki bütün yorumları okuyunca vardığım sonuç şudur:

    Furkan 53’de bir nehrin denizle buluşması tasvir ediliyor.
    İki denizi (birbirine) salıp katan O’dur; bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında (birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (berzah) ve aşılmayan bir sınır koymuştur.

    İnci ve mercan’dan bahsedilmiyor. Sulardan birisinin tasviri içilebilir nitelikte olduğu yönünde. Öyleyse burda tatlı su ve deniz suyunun karşılaşması tasvir ediliyor.

    Rahman 19,20, 22’de iki denizin birbiriyle buluşması tasvir ediliyor.
    (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır; birbirine geçip karışmıyorlar. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

    Sanırım bu ifadelerde suları tasvir eden acı ve tatlı kelimeleri orjinalinde geçmiyor, sonradan ilave edilmiş. İnci ve mercan çıkıyor olması ve suların tatlı olmasından bahsedilmemesi bu su kütlelerinin deniz olduğunu düşündürtüyor.

    Burda nitelikleri farklı iki su kütlesi arasında bir sınır olduğundan bahsediliyor. Bu su kütleleri birbiri ile alışveriş(?) yapıyor olsa bile bu sınır korunuyor. Ortada iki farklı su kütlesi, bahsedilen sınırda biribirinden faklı kalmaya devam ediyor. Ayrıca bu sınır ince bir zar gibi bir sınır olmak zorunda değil. Belli bir karışım gerçekleştiği bir bölge de kastediliyor olabilir. Bence ayetlerin neden bahsettiği çok açık ve kafa karıştırıcı bir durum yok.

    Bu konunun daha önce bilinip bilinmediği konusunda polemiğe girmeye gerek yok sevgili Bigalıoğlu. Kimseyi ikna edemeyeceğiniz ortada. Çok ısrarcı olmamak gerekir. Gördüğüm kadarıyla burda söylediğinden milim şaşacak hiç kimse yok.

    *************************************************

    “Kurandaki Din” arkadaşın pek çok ayet yorumuna da katılmıyorum. Burda kendi bakış açısını dayatmaya çalışıyor. Bigalıoğlu’nun sert çıkışlar yapma sebebi de bu olsa gerek.
    Örneğin;
    1-) Güneş ve ay ile ilgili yörüngeler konusunda tek bir yörüngeyi çok yörünge olarak yorumlayanlar ne kadar hatalı ise bu ayetleri “Kurandaki Din” arkadaşın yorumlaması da doğru değil ve kişisel olmalıdır en başta. Çünkü, Güneş ve ay’ın mucize olarak bahsedilen hareketi çok yörünge ile değil en iyi tek bir yörüngeyle ifade edilir. Bu esasında Güneş sisteminin bir hareketidir. Güneş ve ay birlikte bir karar yerine doğru hareket ediyorlar, bu hareket sırasında sistemin ortasındaki güneş, aya erişemiyor.
    2-) “Gözleri vardır, görmezler.
    Kulakları vardır, işitmezler.
    Kalpleri vardır, kavramazlar.”
    Bu ifadelerin her biri mecazidir, semboliktir. Gözleri vardır, görmezler dediği insanlar motamot anlamda düşündüğünüz zaman gerçekte gören kişilerdir. Bu yüzden motamot bu ifadelerin her biri anlamsızdır. Öyleyse daha derin bir anlamı var. Gözler gerçekten gören organlarken, kulaklar gerçekten duyan organlarken kalp kavrayan organ gibi ifade edilmiş. Bu elbette ki olağan kullanımın da bu şekilde olmasından kaynaklanıyor. Bu şekilde ifade edilmesi daha veciz. Gündelik dilde kullandığımız ifadelere bakalım:
    Kalbim kırıldı. Seni bütün kalbimle seviyorum. Seni kalbimden söküp atacağım. Seni görünce kalbim kıpı kıpır ediyor. Sizler daha fazlasını ekleyebilirsiniz.
    Göz görür, beyinde bu görüntü işlenir. Ateistler de görür. Ama ayet görmezler diyor. Belli ki başka bir anlam var bu ifadede. İşte bu farklı anlamı en iyi ifade edecek organ kalptir. Bu farklılık, maddi dünyanın ötesinde bir algıdır ve ancak kalpde hissedilir. Ayrıca ruh-beden ilişkisini bilemeden, yani gerçekten algılayan, hisseden, bilincimizi sağlayan ruh ile ilgili hiçbir şey bilmeden kalp ve kavrama ilişkisi açısından da net bir şey söyleyemeyiz.

    *************************************************
    @AzerTurk,
    Daha önceki Kuran ayetlerini Tevratın faşist hahamlar tarafından çarpıtıldığı/uydurulduğu açık olan ayetleri ile eşdeğer tuttuğunuz yorumunuzla ilgili olarak Kuran ayetlerinin doğru anlaşılması için size aynı siteden 2 link vereceğim:

    http://kurandaceliskiyoktur.com/2008/04/06/fikir-kalpazani-ve-sahte-kitabi/

    http://kurandaceliskiyoktur.com/2007/12/09/inkarcilarla-savasin-sinirlari/

  26. muratS diyor ki:

    gayet güzel bir yazı olmuş mesut tebrik ederim senin yorumların değil ama arkadaşların eleştirileri bayağı bir zorlama olmuş, bu tip absürd eleştirileri gördüğümde kibir hissini hissetmek için insan nelerde yapabiliyor diyorum pes doğrusu değilmi :)

    benim son yazımın giriş kısmındada buna benzer bir kaç eleştiriyi ele alıp sırf kibir için eleştiri olduğunu göstermiştim bir ara adam akıllı eğileceğim bu konuyada selam ve dua ile

  27. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Volkan Bey,

    FURQAN SURESI 52 ile RAHMAN SURESI 19-20
    tamamen ayni konudan bahsediyor olmalidir,
    cunki ikisinde de ayni

    ELBAHREYNI (=IKI DENIZ)

    BERZAHUN (=ENGEL)

    kelimeleri var. Dolayisiyla bunlarin birinde bunlari
    “irmak & deniz” otekisinde ise “deniz & deniz”
    seklinde kabul etmek cok da tutarli olmayan
    keyfi bir yaklasim olabilir, belki de.

    Ve Odur ki saldi IKI DENIZI (=elbahreyni);

    iste bu tatli, lezzetlidir,
    iste bu tuzlu, acimsidir.

    Ve kildi o ikisi arasinda bir ENGEL (=berzehan),
    ve setleyici bir set.

    FURQAN SURESI 53

    Saldi IKI DENIZI (=elbahreyni) karsilasmak uzere,
    bunlarin arasinda bir ENGEL (=berzahun) vardir,
    ikisi de –orayi– asamazlar.

    RAHMAN SURESI 19-20

    Bu ayetlerde, tutarli olarak
    hepsi bir sekilde
    nasil kabul edilirse edilsin bunlar,

    herbiri “irmak & irmak”
    veya herbiri “deniz & deniz” seklinde,

    ikisinde de bilimsel acidan (dinsel acidan degil) tutarsizlik
    var olmalidir sonunda.

    1) herbiri irmak & irmak ise: mercan ve inci nerede?

    2) herbiri deniz & deniz ise: suyu tatli ve icilebilir deniz nerede?

    Kuranda var oldugunu bildigimiz diger bilimsel acidan (dinsel acidan degil) tutarsiz ifadeleri hesaba kattigimiz zaman,

    =Gece gunesi sarip ortmektedir! (LEYL 4)

    =dunya ilk 4 gunde
    evren son 2 gunde yaratilmistir! (FUSSILET 9-12)

    =Gece ve Gunduz once,
    Gunes ve Ay sonra olmak uzere,
    bunlar ayri ayri yaratilmistir! (ENBIYA 33)

    =meni kaburgalar ile belkemigi arasindan cikar! (TARIK 7)

    =ana rahmindeki cocuk sadece erkekten atilan meninin
    bir urunudur! (NECM 45-46 & MUMINUN 13-14)

    vs. gibi

    bu durum da yine cok sasirtici
    bilimsel (dinsel degil) bir iskalama olarak addedilmemelidir,
    belki de.

    Dini kitaplar bilimsel olarak dogru olma mecburiyetinde degillerdir. Bilimle uyusmadigi zaman,
    sembolik dini dersler (bilimsel dersler degil) cikarip
    inanclarina devam edebilirler inananlar,
    bilime ve medeni dunyaya karsi bariscil bir tutumla kalarak!

    Yeter ki bu konularda durust olsunlar, manipulasyon yapip kendilerini ve digerlerini aldatma yoluna tevessul etmesinler.

    Malumumuz bu konu ayni zamanda cok kar getirici
    ekonomik bir pazar haline donmus durumda!

    Kuranda ne kadar cok “Bilim” bulursan,

    (sizin gibi samimi inananlari
    kastetmiyorum burada asla)

    emrin altindaki murit,
    veya cebindeki para miktari o kadar artiyor,
    bircok “dindar” insanlar icin!

    Ikinci argumaninizda ise,

    YASIN 40da gecen
    gunes ve ayin tek bir rotada (=fiy felekin)
    gidisini,

    tum gunes sisteminin tek bir rotada gidisi olarak
    algilamamiz meselesi
    malesef mumkun olmayabilir yine.
    Cunki o Ayette

    Gunes asla Aya yetisemez,
    –la essemsu yenbegiy leha en tudrike lkamere–

    diye ozellikle vurgulanarak
    bu gidis esnasinda Ayin daima onde
    ve Gunesin arkadan onu takip eder pozisyonda
    kalmasi gerektigi vurgulanmis olmalidir!

    Bu sebeple, bu Ayette gecen en dogru yaklasim,

    Peygamberin ve tum Araplarin 1400 yildir
    net olarak anladiklari gibi,

    Gunesin ve Ayin tek bir rotada
    dogus yerinden batis yerine dogru
    gokyuzunde pespese (bizim buradan algimiza gore)
    her gun sergiledikleri o malum hareketleri olmalidir.

    Ucuncu argumaninizda ise,

    ARAF 179 ayetinde gecen

    gozler,
    kulaklar,
    kalbin,

    hepsinin “sadece mecaz anlamda” kullanilmis olmasinin
    gerektigini one surmussunuz.

    Fakat bunlar birarada
    hem once gercek, ve hem de sonra mecaz anlamda kullanilmis olmalidirlar,
    birlikte, herhalde.

    Cunki verilecek ilgili delilleri gormesi ve isitmesi icin
    bu kimselerde once bir “gercek gozun” ve “gercek kulagin”
    var olmus olmasi gerekiyor olmali ki,

    daha sonra bu gercek gozuyle bunlari gorup,
    gercek kulagiyla bunlari isittikten sonra,

    “gonul gozuyle” ve “gonul kulagiyla” da
    ayrica bunlari gorup isitmis olsun!

    Dolayisiyla ayni seyi kalp icin de
    dusundugumuz zaman,

    demek ki bu insanlara kavramalari icin
    –beyin degil– “gercek bir kalp” verilmis olmali ki onceden,

    derhal verilecek bu ilgili delilleri once
    bu gercek kalbleriyle kavrasinlar

    ve daha sonra “gonul kalbleriyle” de ayrica kavramis olabilsinler?

    Yani, temelde ve oncelikle

    gormek icin gercek bir GOZ,
    isitmek icin gercek bir KULAK,
    kavramak icin gercek bir KALP, (beyin degil)

    oncelikle ve her halukarda
    var kilinmis olmali bu insanlarda, sanirim,
    bu isin en evvelinde, buna gore.

    ta ki boylelikle bunlari gerektigi gibi
    kullanmamakla bu sekilde itham ediliyor olabilsinler. (ARAF SURESI 179)

    Ayrica burada “bunlar mutlaka sadece mecazdir” gorusunuzu
    su an icin kabul etsek dahi, madem ki

    gercek “goz” = mecaz gorme icin

    gercek “kulak” = mecaz isitme icin

    kullanildigi halde, neden

    gercek “beyin” = mecaz kavrama icin

    kullanilmadi da, gercek kalp kullanildi bunun yerine?

    sorusu yine buradaki bu bilimsel (dinsel degil) tezati
    akla getirmeye devam edebilir.

  28. Mete Tunç diyor ki:

    Akleden kalp

    Eski Mısır’daki (ve herhalde başka bölgelerde de) mumyalama sırasında beyin çıkartılır (Nedeni, son bir duyumuma göre, çoğu organ gibi, çürümeye sebep olmasıymış.) ve atılırmış. Halbuki bazı organlar, ki en önemlisi kalpmiş, mezarda, cesedin yanında, özel bir kapta saklanırmış! Aklın; düşünme, öğrenme vs. faaliyetlerinin, ve korkma, sevinme vs. duygularının kalpte olduğuna inanılırmış o zamanlar (Tabiidir; mesela heyecanlandığımız zaman kalbimizin atışı hızlanır.).

    Kuran’da göz, kulak ve kalp (birkaç ayette) birlikte anılmaktadır (O nedenle mecaz bir sözcük olduğu iddia edilemez!). Çünkü beynin işlevinin bilinmediği çağlardayız hala. Fakat Araf suresinin 155. ayetinin ilk cümlelerinin mealini okuduğumuzda bir sürprizle karşılaşıyoruz :

    Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Musa dedi ki: “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin?..”
    (Diyanet Vakfı meali)

    E. Yüksel, S. Ateş, A. Bulaç, E. H. Yazır ve Y. N. Öztürk de, meallerinde aynı kelimeyi kullanmışlar.

    Arapça bilmiyorum. Fakat bu ayette, hatta (Arapça) Kuran’ın tamamında (en azından bu manada) “beyin”, “beyinsizler” ifadelerinin geçmediğine eminim. Peki hangi kelime yerine kullanılmıştır “beyinsizler”? Yüksek bir ihtimalle “akılsızlar” yerine!..

    A. Fikri Yavuz’un mealine bakıyorum. “Akılsızlar” geçiyor!

    Kuran’a göre akıl’ın nerede olduğunu, kalp-akıl ilişkisini, bariz bir yanlışın nasıl düzeltilmeye/anlamlı hale getirilmeye çalışıldığını, şimdi, “mümin” bir kalemin satırlarından görelim:

    http://www.tarihogretmeni.net/forum/index.php?topic=15571

    Kuran’daki ayetler belirsiz olunca yorumları da böyle karmaşık, çelişkili olur: “Kalp” hem mecaz değildir, hem de bildiğimiz kalp(yürek) değildir?! Elbette başka sorunlar da var yazıda; geçelim!

    Not. (2008) CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “göz-kulak-kalp” ayeti üzerinden siyaset yapıyorlar. “Bilenler” polemiğe gülüyorlar!

  29. Volkan diyor ki:

    @Kurandaki Din,

    Polemiğe girmek, uzun uzun tartışmalar yapmak niyetinde değilim. Bu yüzden iki noktaya temas edip bırakacağım.

    1-) ELBAHREYNI (=İKİ SU KÜTLESİ) olarak tercüme ederseniz yaptığım izahatın olayı doğru olarak resmettiğini görebilirsiniz. Muhammed Esed de mealinde olayı bahsettiğim şekilde yorumluyor.

    2-) Ayetde önce görürler, sonra da görmezler falan demiyor. “Gözleri vardır, görmezler” diyor. Bu da apaçık mecazi bir kullanımdır.

    İncindiğimizde kırılan kalp midir? Kuran’ın kalp ile ilgili toplum tarafından benimsenen dili kullanması da Kuran’ın genel alegorik anlatımıyla uyum içindedir. Sembolik anlatım dolayısıyla Kuran’a saldırma işini kimlerin yapacağı da belli. Ayrıca Ruh-beden ilişkisini bilmeden bu konuyu açıklığa kavuşturmak mümkün değil.

  30. muratS diyor ki:

    sayın kurandaki din
    hani birşey demeden geçeyim diyorum bugünleri ele aldığımda yoğunluktan ötürü ama iki cümle edemeden geçemeyeceğim amacınız ne yanlış anlamayın ama normal algılama kabiliyitine sahipmisiniz ? son yazdığınız yorumdan iki-üç örneği ele alacağım bi kaç cümleyle bunları ele almamın nedeni sizi samimi bulmamam eleştirilerinizde samimi değilsiniz biraz sonra göstereceğim gibi eleştirileriniz sırf eleştirmek için yapılmış çarpıtmalardan ibaret…

    ”=Gece gunesi sarip ortmektedir! (LEYL 4)”

    http://www.harunyahya.org/KuraniKerim/92.html

    öncelikle dediğin ayet leyl 4 değil,leyl 1 dir , ikincisi orada bu ayet bilgi verici ayet olarak kullanılmamaktadır yani senin argüman kafadan sınıfta kalmakta üstelik senin verdiğin şekilde geçmiyor ayet, linkini verdiğim yerden ayeti alacak olursak

    ”Sarıp-örttüğü zaman geceye andolsun,”

    sence burada gecenin bişeyleri sararak gönderdiği şeklinde bilgimi veriliyor yoksa mecazi bir anlatım mı yapılıyor aslında bunun cevabı o kadar basitki bir çocuk bile burda ne dendiğini ne kast edildiğini anlayabilir yeterki amaç üzüm yemek olsun ama senin problemin bağcı ileyse yapıcak bişey yok :)

    burada sarıp örtmekten maksat her yerin karanlıkta kalmasıdır yani bir başka değişle karanlığın her yeri sarmasıdır mecazi ve aynı zamanda akılda kalacak şekilde söylenmektedir burada olgu bunu yeni matematik öğrenen birine (+),(-) çarpımlarının eğlenceli bir şekilde anlatılmasına benzetebiliriz (-) ,(-) çarpımı (+) sonuç verir (-),(+) çarpımı (-) sonuç verir bu çok karıştırtıaln bir durumdur bu konuyu çok karıştıran bir öğrenciye aynı cinsiyete sahip işaretler hep haç işareti verir(+) diye anlatsak öğrencinin çok basit bir şekilde aklında kalmasına neden olabilir belkide bu çekingen öğrenciyi bu anlatımla matematik alanı içerisinde tutabiliriz kuranın anlatımıda budur iki-üç örnek ele alacaktım ama bu örnek yeterli olur herhalde objektif bir gözle bakabilmen dileğiyle

  31. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Volkan Bey,
    diyorsunuz ki:

    ELBAHREYNI (=İKİ SU KÜTLESİ) olarak tercüme ederseniz yaptığım izahatın olayı doğru olarak resmettiğini görebilirsiniz. Muhammed Esed de mealinde olayı bahsettiğim şekilde yorumluyor.

    ——
    Oncelikle Kuranda denilir ki:

    Suphesiz, onun toplanmasi ve okunmasi bize aittir.
    Oyleyse onu okudugumuz zaman,
    derhal okunusunu takip et.
    Sonra onun “acikliga kavusturulmasi” (=beyanehu) bize aittir.

    KIYAMET SURESI 17-19

    Kuranda verilen bu temel prensip geregi,
    herhangi bir konunun biraz daha aciga kavusturulmasi icin,
    Kurani dikkatle okumaya devam edip
    bu ayni konuda verdigi
    diger bilgileri gorup
    sonra en acik bir sekilde mevzulari
    kavramaliyiz, isin sonunda.

    Bu prensip geregi, ornegin:

    Israilogullarindan alindigi bildirilen Misak konusunu
    en acik ve butun sekilde cozebilmek icin

    MAIDE 12 ve BAKARA 83-84 birlikte okunmalidir.

    Bosanma prosedurunun nasil oldugunu
    en acik ve butun sekilde cozebilmek icin

    BAKARA 228-229 ve TALAK 2-6 birlikte okunmalidir.

    vs. gibi daha nice ornekler vardir.

    Dolayisiyla yukaridaki o
    Denizler arasindaki engelden bahseden
    o iki Ayeti de

    bu prensip geregi birarada
    okuyup bu olayi en acik sekilde kavramaliyiz, isin sonunda.

    cunki bu prensip geregi
    bu ikisi yine birbirini aciklayan
    Ayetler statusunde olmalidirlar.
    —–

    Simdi bakalim o zaman bu konuya
    bu perspektifle:

    Ve Odur ki saldi IKI DENIZI (=elbahreyni);

    iste bu tatli, lezzetlidir,
    iste bu tuzlu, acimsidir.

    Ve kildi o ikisi arasinda bir ENGEL (=berzehan),
    ve setleyici bir set.

    FURQAN SURESI 53

    Saldi IKI DENIZI (=elbahreyni) karsilasmak uzere,
    bunlarin arasinda bir ENGEL (=berzahun) vardir,
    ikisi de –orayi– asamazlar.

    RAHMAN SURESI 19-20

    O halde nedir burada net olarak varabilecegimiz
    sonuclar:

    1) Ortada salinmis iki Deniz (=elbahreyni) vardir,

    2) bunlarin arasinda bir Engel (=berzahun) vardir,

    3) bu denizlerden birinin suyu icilemez “aci tuzlu,” otekisi ise icilebilir “lezzetli tatli” kivamda olmalidir.

    4) bu her iki denizden de inci mercan cikariliyor olmalidir. (Rahman 22)

    Bu durumda bunlari o Cebelitariktaki veya Kizildenizdeki o hadiseye yormaya kalkarsak,

    o iki denizin her ikisinin suyu da “tuzlu” oldugu ve “icilemez” oldugu icin,
    bilimsel acidan (dinsel acidan degil) bir tuhaflikla karsilasmak mukadder olmalidir, bu baglamda.

    Eger bunlari baska iki su kutlesine yormaya kalkarsak,
    bu sefer de bunlarda

    mercan ve inci cikarilmadigi icin
    baska bir tuhaflikla karsilasmak mukadder olmalidir, bu baglamda.

    Yani bunlari nasil alirsan al,
    sonunda bilimsel baglamda (dinsel baglamda degil) bir acik vermek zorundayiz, bilimsel olarak.

    Ki bu da cok sasirtici olmamalidir,
    Kuranda –yukarida bir kismina degindigim– nice bilimsel acidan tuhafliklari zaten halihazirda biliyor isek eger.

    Yine diyorsunuz ki:
    Ayetde önce görürler, sonra da görmezler falan demiyor.
    “Gözleri vardır, görmezler” diyor. Bu da apaçık mecazi bir kullanımdır.

    Bu Ayetleri acikca yazalim
    ve beraberce bakalim burada
    o halde:

    Ve yaratip yaydik cehennem icin cinlerden ve insanlardan cogunu,
    cunki

    onlarin kalpleri vardir, onunla KAVRAMAZLAR,

    onlarin gozleri vardir, onunla GORMEZLER,

    onlarin kulaklari vardir, onunla ISITMEZLER,

    ARAF SURESI 179

    Burada nicin kinaniyor olmali bu insanlar?
    Cunki Allahin onlara verdigi

    GOZLERI kullanip da, etraftaki delilleri GORMUYORLAR.

    KULAKLARI kullanip da, etraftaki delilleri ISITMIYORLAR.

    KALPLERI –beyinleri degil– kullanip da, etraftaki delilleri KAVRAMIYORLAR!

    Dolayisiyla, burada da yine bilimsel acidan (dinsel acidan degil) bir tuhaflikla karsilasmak mukadder olmalidir, herhalde, bu baglamda.

    Sayin MuratS,
    diyorsunuz ki:

    öncelikle dediğin ayet leyl 4 değil,
    leyl 1 dir ,

    ikincisi orada bu ayet bilgi verici ayet
    olarak kullanılmamaktadır

    yani senin argüman kafadan sınıfta kalmakta
    üstelik senin verdiğin şekilde geçmiyor ayet,
    linkini verdiğim yerden ayeti alacak olursak

    ”Sarıp-örttüğü zaman geceye andolsun,”

    sence burada gecenin bişeyleri
    sararak gönderdiği şeklinde bilgimi
    veriliyor yoksa mecazi bir anlatım mı yapılıyor

    O halde burada tekrar
    beraberce bakalim o Ayetlere:

    1 Ve Gunese ve onun pariltisina andolsun,

    2 Ve Aya, onu (=Gunesi) izledigi zaman,

    3 Ve Gunduze, onu (=Gunesi) acip koydugu zaman, (=cellaahaa)

    4 Ve Geceye, onu (=Gunesi) sarip orttugu zaman, (=yegsaahaa)

    (LEYL 1-4)

    Ve bunlari su Ayetlerle de beraber dusunelim:

    Ve Odur ki yaratti GECEYI ve GUNDUZU, ve GUNESI ve AYI….

    (ENBIYA 33)

    O halde nedir buradan ulasabilecegimiz
    bazi acik sonuclar:

    1) Gece ve Gunduz ayrica
    ve muhtemelen Gunes ve Aydan once yaratilmis olmalidir!

    2) Gunduz Gunesi acip ortaya koyabilir!

    3) Gece Gunesi sarip ortebilir!

    Elbette yine bunlarin tumu bilimsel acidan (dinsel acidan degil)
    tuhafliklar listesinde yer almalidir, Kuranda mevcut.

    Ve benim anlatmaya calistigim sey de hep bu zaten:

    1) Kurani asla bilimsel bir tekst zannetmeyip,
    temelde sadece Dinsel bir tekst olarak almaliyiz.

    2) Bugunku bilime, insanliga ve medeniyete karsi olumlu bir tavir takinmaliyiz.

    3) Kuranda ne zaman Bilimsel bulgulara aykiri bir tuhaflik gorursek, bunu derhal Sembolik anlamda degerlendirip,
    ve (halihazirda inaniyorsak) inancimiza boylece devam etmeliyiz.

    4) BU KURANI
    (SANKI 1400 YIL ONCESINDE VE TEMELDE ARAP TOPLUMLARINA HITAP EDEN DEGIL DE,
    SANKI AYNEN BUGUNLERE VE MEDENI TOPLUMLARA DIREKT HITAP EDEN BIR MESAJMIS GIBI ALGILAYARAK)
    KULLANARAK, ALET EDEREK
    BILIME, INSANLIGA VE MEDENIYETE KARSI
    CEHALET VE ZORBALIK SERGILEMEMELIYIZ!

    Umarim, biraz daha iyi anlatabilmisimdir, bu kez meramimi.

  32. Bigalıoğlu diyor ki:

    “4) BU KURANI
    (SANKI 1400 YIL ONCESINDE VE TEMELDE ARAP TOPLUMLARINA HITAP EDEN DEGIL DE,
    SANKI AYNEN BUGUNLERE VE MEDENI TOPLUMLARA DIREKT HITAP EDEN BIR MESAJMIS GIBI ALGILAYARAK)
    KULLANARAK, ALET EDEREK
    BILIME, INSANLIGA VE MEDENIYETE KARSI
    CEHALET VE ZORBALIK SERGILEMEMELIYIZ!”

    Kuran kısmen evrenseldir.Öyle olmasa,zaten siz onunla bu kadar uğraşmazdınız.Direk ondan önce çıkan kutsal kitapların yanına fırlatırdınız.Ancak görüyorum ki,bir çok İslam aliminden daha fazla üzerinde duruyorsunuz.

    suların karışmaması meselesini o kadar uzattınız ki,diğer konulara giremedik bile.ancak bariz olarak yaptıgınız,mecaz-gerçek-benzetme’lere ilişkin yaptıgınız hataları umarım görebilirsiniz.gözleri var,görmezler diye,Tanrı boşuma söylemiyor.

  33. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Bigalioglu,

    Kuranin oncelikle ve temelde
    sadece Araplar ve Arapca konusan milletler
    icin oldugunu
    kendisi beyan eder olmalidir:

    Ayetleri aciklanmis bir Kitaptir,
    ARAPCA BIR KURANDIR, bilen bir halk icin!

    FUSSILET SURESI 3

    Biz onu ARAPCA BIR KURAN kildik,
    ta ki siz akledesiniz!

    ZUHRUF SURESI 3

    Dolayisiyla Arapca bilmeyen insanlarin
    bu Kitabi okuyup
    hakkiyla “akletmesi” dahi pek mumkun olmayabilir, belki de,
    daha en bastan.

    Cunki bu Kitabin zaten ilahi kaynakli olduguna dair
    ortaya surdugu en buyuk ve yegane delili
    onun ARAPCA EDEBI YAPISI olarak tanimlaniyor olmalidir, ayni zamanda, en basta.

    TUR SURESI 30-34 & YASIN SURESI 69-70

    Dolayisiyla, bu Kitabin Arapcasini bilip bu yegane delili
    arastirmadan, akletmeden evvel
    bu Kitaba iman edilmesi bile
    cok da makul bir iman olarak kabul edilmeyebilir, belki de, daha en bastan.

    Ayrica

    =ogle sicaginda ustunuzu cikardiginizda….. (NUR 58)

    =yuklerinizi uzak diyarlara develer tasimaktadir…. (NAHL 7)

    =kadinlariniz sizin tarlalarinizdir…. (BAKARA 223)

    =kadinlari dovebilirsiniz…. (NISA 34)

    =bir erkek sahite karsilik iki kadin sahit alin…. (BAKARA 282)

    =bir erkege iki kizin payi kadar miras verin…. (NISA 11)

    =evin tek reisi erkektir, kadin itaat etmelidir…. (NISA 34)

    =cocugun tek sahibi babadir…. (BAKARA 233)

    =erkek ve kadin hirsizin elini kesin…. (MAIDE 38)

    vs. gibi daha nice
    temelde ARAP karakterine hitap edip,
    medeni dunyayla belki
    cok da iyi “duygusal bir yakinlasmaya”
    giremeyecek bu tip hukumler de

    Kuranin temelde Araba hitap eden bir Kitap oldugunu gosteren diger belirgin deliller arasinda olmalidir.

    Evet,
    Peygamberden once de
    yine Dinci & Allahci olduklari Kuranda dahi
    acikca bildirilen bu Araplarin
    MUMINUN SURESI 84-89
    yukarida sayilanlardan kat be kat “hasin” eski dini hukumleri goz onune alinirsa,

    Peygamber bu Arap dunyasina
    buyuk bir “rahmet” kaynagi olan
    islahci & reformist bir lider olarak dahi
    pekala kabul edilebilir, belki de. (ENBIYA 107)

    Fakat Kuransal seriata yonelik bu tip hukumler &
    bilime ve sosyal hayata yonelik bu tip anlatimlar
    acisindan vs.
    Arap olmayan dunyaya ise,

    onlara oldugu kadar
    buyuk bir “rahmet” enstrumani
    olarak dusunulmeyebilir
    bu Kuransal Kanun Bildiri, belki de.

  34. Ejderha diyor ki:

    Sayın Kurandaki Din,

    Kuran ayetlerini katlediyorsunuz.

    Anlamı gayet açık olan süre ve ayetleri böylesine çorba etmeniz geçimini dinsizlikten sağlayan insanların yöntemlerine benziyor.

    FURQAN SURESI 53’de tatlı ve acı iki farklı su kütlesinin tarifi yapılıyor. Bunun için Rahman süresine bakmanız gerekmiyor. Çünkü zaten ayet de su kütleleri ile ilgili açıklayıcı bilgi mevcut.

    Aynı şekilde RAHMAN SÜRESİ 19,20,22’de de iki su kütlesinin deniz/okyanus olduğu açık bir şekilde tarif ediliyor. Anlamak için başka yere(Furkan süresi) bakmak gereksiz. Çünkü her iki sürede de su kütlelerinin özelliklerinden açık bir şekilde bahsediliyor.

    Kuran’ın Kuran ile doğru tefsiri için Nisa 34’e bakalım.

    Nisa 34:
    Ayete dövmek anlamını “vadribuhünn” kelimesi katmıştır. Kelime “daraba-darb” kökünden türemiştir ve dövmek, sefere çıkmak, vurmak, açıklamak, örnek vermek, kapamak, damgalamak, muaf tutmak, örtmek, harb halinde kıyım gibi birçok anlama gelmektedir.

    Ayete genel olarak bakarsak, (“…Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara önce öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları çıkarın/bulundukları yerden başka yere gönderin! …”) kişinin sadakat ve iffetinden şüphe ettiği hanımından kademeli bir uzaklaşma söz konusudur. Öğüt verme, yataklarında yalnız bırakma… Daha sonrası ise gerek yukarıdaki açıklamalardan gerekse ayetin gidişatından dövmek kalıbında değil seyahate gönderme biraz daha uzaklaşma anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

    Daha fazla detay için, Kuran’ın Kuran ile doğru tefsiri için:

    Doğru tefsir örneği

  35. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Ejderha,
    diyorsunuz ki:

    FURQAN SURESI 53′de tatlı ve acı iki farklı
    su kütlesinin tarifi yapılıyor.
    Bunun için Rahman süresine bakmanız gerekmiyor.
    Çünkü zaten ayet de su kütleleri ile
    ilgili açıklayıcı bilgi mevcut.

    ==FURQAN ve RAHMAN da
    ayni olay ayni kelimelerle aciklaniyor olmalidir.

    ikisinde de gecen ortak kelimeler:

    ELBAHREYNI (=iki deniz)
    BERZEHAN (=engel)

    Dolayisiyla bu iki ayet birbirinin aciklamasi olmalidir.
    (Bkz. bir onceki yazida ilettigim temel Kuransal perspektif)

    Bu acidan, Kuranda bu konuyla ilgili verilen bilgide
    bilimsel acidan (dinsel acidan degil) yine bir tutarsizlik
    oldugu netce gorulebilmektedir sanirim.

    Bunda cok sasiracak bir sey olmamali,
    cunki Kuranda bilimsel acidan (dinsel acidan degil)
    bundan cok daha buyuk nice tutarsizliklar da halihazirda
    mevcut olmalidir.
    (Bkz. 6 Gunde Yaratilis, 42 Nolu yorumdan itibaren)

    Yine diyorsunuz ki:
    Kuran’ın Kuran ile doğru tefsiri için Nisa 34′e bakalım.
    ……….

    Bunlar ancak sizin “yumusatma” cabalariniz olmalidir.

    “Darebe” fiili Kuranda acikca “siddetle vurmak” anlaminda da
    rahatlikla kullanilmaktadir:

    …Oyleyse VURUN (=fedribu) boyunlarinin ustune,
    ve VURUN (=vedribu) onlardan tum parmaklara!
    (ENFAL SURESI 12)

    Dolayisiyla, Kurani Kuranla tefsir ettigimizde,
    bu Araplar karilarini gerektiginde “iyice hirpalayabilirler,” de
    sanirim,

    Kuranda bu fiile yuklenen bu tip “fiziksel” anlamlara binaen!

    sizin o “yumusak tefsirleriniz” pek kar etmeyebilir
    bu acik Anlamlarin yaninda….

    Buna binaen, karisini “fiziksel olarak” doven bir Arabi
    –onu sakat birakmadigi veya oldurmedigi surece–
    Seriat Mahkemesinde suclu goremezsiniz! (NISA 34)

  36. yolcu diyor ki:

    1. Da vinci demiş ki Neresinden tutsak elimizde kalacak türden bir iddia.
    1. Ayette acı ve tatlı diye birşeyden bahsedilmiyor. (Furkan suresi 53. ayette de aynı anlatım var ve orada acı, tuzlu ve taze, tatlı su diye belirtiyor ama burada belirtmeyi unutmuş heralde.)
    2. Tuzlu ve tatlı su deniz ve nehir ayrımı için kullanılır. Tatlı, içilebilir su deniz suyu olarak yorumlanamaz. Tuzlu, acı su denizi, tatlı, içilebilir su nehir suyunu ifade eder.
    3. Örnek olarak verilen deniz kesişimlerinde suların karışmaması diye birşey kesinlikle söz konusu değildir. Sular yüzeyde ve dipte belli bir süre karışmadan diğer denize doğru ilerlese de en nihayetinde suların karışması gerçekleşir. Yani sular karışmaz diye birşey bilimsel olarak isabetli bir yargı değildir.
    fakat Yüce Allah önce “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar” (Rahman 55/19, 20) demekte ardından da “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz” (Rahman 55/21, 22,23) diye sormaktadır. Hz. Peygamber (a.s) bir gün sahabilerinin yanına gelir ve onlara Rahman sûresini başından sonuna kadar okur. Sahabe hiçbir tepki vermeksizin sessizce dinler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s) şöyle der: “Ben bu sûreyi cinlerle görüştüğüm gece onlara okudum. Onlar (bu âyetteki soruya) sizden daha iyi cevap verdiler. ‘Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?’ âyetini her okuduğumda ‘Ey Rabbimiz! Hiçbir nimetini yalanlamayız. Sana hamdolsun’ dediler” (Tirmizî, Sûretü’r-Rahman, 1). Bu âyetler, nimetleri yaratan yaratıcıya şükretmek gerektiğini ifade etmektedir. Allah’ın nimetlerinin de haddi hesabı yoktur. Fakat söz konusu nimetleri, bilimsel olarak ne mana ifade ettiğini anlamadan kavramak mümkün değildir.
    Arap dili açısından “hem tuzlu (deniz) ve hem de tatlı (nehir) su kütlesine “el-bahr” denilmektedir. Bu kelime, bir başka kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığında sadece suyu tuzlu olan “deniz” anlamına gelir. Kelime (bahru Dicle, bahru Fırat gibi) kayıtlandığında ise hem tatlı hem de tuzlu su anlamlarına gelebilir. Buna Yüce Allah’ın “Merace’l-bahreyni yeltekıyân= İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir” ifadesini örnek verebiliriz. Bu âyette “el-bahreyn= iki deniz” kelimesinin kayıtlanmaksızın mutlak olarak kullanımı, bu iki denizin de suyu tuzlu deniz olduğunu göstermektedir. Yoksa mana, ilk ve son dönem müfessirlerinin büyük çoğunluğunun benimsediği üzere “deniz” ve “nehir” şeklinde değildir.
    Bu anlayışı aynı sûrenin 22. âyeti olan “İkisinden de inci ve mercan çıkar” âyeti de teyit etmektedir. Söz konusu âyette geçen “el-lü’lüü= inci” kalsiyum karbonattan oluşan sert ve pürüzsüz küreler şeklindedir. Bunlar beyazımsı parlak, bir maddedir. İnci, yumuşakçalar familyasına ait özel (çift kanatlı) istiridyeler içinde büyür. İnci, tatlı ve tuzlu her türlü suda yaşayan canlı türlerindendir ve mücevher olarak kullanılır. “Mercan” ise bir deniz canlısı olarak sadece tuzlu suda yaşar. Mercan, zoantharia familyasının knidiler şubesine bağlı bir canlı türüdür. Bu familya, genelde büyük koloniler halinde yaşar. Ancak bunların arasında yalnız yaşayan türler de vardır. Bir mercan teki, kalsiyum karbonatlı kireçsel bir iskelet salgılar. Büyük kolonilerin iskeleti, mercan kayalıkları adıyla bilinen muazzam büyük kayalıklar halinde olur. Mercan çoğunlukla sıcak ve sığ denizlerde bulunur. Bu türlerden birisi, mücevher türü taş olarak kabul edilen kırmızı mercandır. Dolayısıyla Rahman sûresindeki âyetlerin ifade akışı, söz konusu “iki deniz”in de tuzlu olduğunu göstermektedir. Kur’an “bahr” kelimesini hem mutlak ve hem de bir başka kelimeyle kayıtlı kullanmaktadır. Örneğin;
    a) “Ve sahhara lekümü’l-fülke li terciye fi’l-bahri bi emrihî ve sehhara lekümü’l-enhâra= İzniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız için) için akıttı” (İbrahim 14/32).
    b) “Ve ceale beyne’l-bahreyni hâcizâ= İki deniz arasına engel koyan….” (Neml 27/61). Bu iki örnekte “el-bahr” ve onun ikili “el-bahreyn” her hangi bir kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığı için “deniz” anlamınadır.
    c) “Ve hüvellezî merace’l-bahreyni hâzâ azbun fürâtun ve hâzâ milhun ücâc= Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur” (Furkan 25/53).
    d) “Ve mâ yestevi’l-bahrâni hâzâ azbun furâtun sâiğun şerâbuhû ve hâzâ milhun ücâc= İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar)” (Fâtır, 35/12). Bu iki örnekte ise “el-bahrâni” ve “el-bahreyni” kelimelerinin, ifadenin devamındaki açıklamadan “tatlı ve tuzlu su kütlesi” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır.
    Yani davinci herşey senin dediğin gibi olmuyor ve birde
    Su molekülleri, çeşitli elektrik yüklerinin birbirini çekmesiyle adına hidrojenik bağ denilen bir bağla birbirine bağlanır. Bu bağ, her ne kadar kolayca kopabilse de aynı şekilde hızla yeniden oluşma özelliğine sahiptir. Bundan dolayı su kütlesi, bir zincirin halkaları gibi gözükür. Halkalardan her biri mıknatıslıdır ve çeşitli kutuplarıyla birbirine bağlıdır. Halkalardan birisi yerinden çıktığında kalan halkalar derhal birbiriyle kaynaşır. Suyun bu özelliği, suyun yapışkanlığı şeklinde bilinir. Deniz ve okyanus sularına etki eden en önemli özelliklerden biri budur. Bu özellik, suları birbiriyle karıştırır ama asla tam olarak birbiriyle iç içe sokmaz. Dolayısıyla su parçacıklarının birbiriyle şiddetli bir tutunma ve kaynaşma içinde olması –Yüce Allah’ın planlaması sayesinde- ona birçok fiziksel ve kimyasal özellik bahşetmektedir. Su yüzeyinin geriliminin yüksekliği, döküldüğü yüzeyde yatay olarak yayılmak yerine damlalar halinde kendi içine yuvarlak olmaya meyilli olması, -tatlı su, tuzlu su, birbirinden farklı iki tuzlu su örneğinde olduğu gibi- fiziksel ve kimyasal özellikleri farklı olan iki su arasında gözle görülmeyen bir engelleyicinin oluşması, söz konusu özelliklerden bazılarıdır. Yüce Allah bu ayırıcı özelliğe Kur’an’da “berzah=engel” ismini vermektedir. Deniz suyu, % 95 ten daha fazla su içerince (tuz oranı % 5 i geçmeyince) tatlı suyun özellikleri onda hâkim olarak kalmaktadır. Çözülmüş halde bulunan tuzlar, “berzah=engel” oluşma gücünü artırmaktadır. Bu tuzların içinde en büyük pay, sodyum klorürdedir (sofra tuzu). Sodyum klorürü mağnezyum, kalsiyum, potasyum, fosfor, brom ve bor izlemektedir. Buna ilaveten suda 80 elementin de çok hafif izleri vardır. Bunların pozitif ve negatif elektrik yüklü iyonları, aynı denizde veya aynı okyanusta birbirine yakın su kütlelerinde farklı yoğunlukta yayılmaktadır. Söz konusu iyonlar, her bir su kütlesine kendi özel niteliğini vermekte ve -deniz akıntıları ve dalgaların etkisine rağmen- onları tam olarak birbirinden izole etmektedir.
    Söz konusu izole biçimi, birbirine komşu olan su kütlelerinde, -orta Akdeniz ve kızıl deniz gibi- yarı kapalı denizlerde daha net ortaya çıkmaktadır. Su, bu iki örnek denizden komşu okyanusa doğru hareket ederken arada bu iki su kütlesini tam olarak birbirinden ayıran aracı özellikleri olan bir su tabakası oluşur.
    ayrıca Su molekülleri, çeşitli elektrik yüklerinin birbirini çekmesiyle adına hidrojenik bağ denilen bir bağla birbirine bağlanır. Bu bağ, her ne kadar kolayca kopabilse de aynı şekilde hızla yeniden oluşma özelliğine sahiptir. Bundan dolayı su kütlesi, bir zincirin halkaları gibi gözükür. Halkalardan her biri mıknatıslıdır ve çeşitli kutuplarıyla birbirine bağlıdır. Halkalardan birisi yerinden çıktığında kalan halkalar derhal birbiriyle kaynaşır. Suyun bu özelliği, suyun yapışkanlığı şeklinde bilinir. Deniz ve okyanus sularına etki eden en önemli özelliklerden biri budur. Bu özellik, suları birbiriyle karıştırır ama asla tam olarak birbiriyle iç içe sokmaz. Dolayısıyla su parçacıklarının birbiriyle şiddetli bir tutunma ve kaynaşma içinde olması –Yüce Allah’ın planlaması sayesinde- ona birçok fiziksel ve kimyasal özellik bahşetmektedir. Su yüzeyinin geriliminin yüksekliği, döküldüğü yüzeyde yatay olarak yayılmak yerine damlalar halinde kendi içine yuvarlak olmaya meyilli olması, -tatlı su, tuzlu su, birbirinden farklı iki tuzlu su örneğinde olduğu gibi- fiziksel ve kimyasal özellikleri farklı olan iki su arasında gözle görülmeyen bir engelleyicinin oluşması, söz konusu özelliklerden bazılarıdır. Yüce Allah bu ayırıcı özelliğe Kur’an’da “berzah=engel” ismini vermektedir. Deniz suyu, % 95 ten daha fazla su içerince (tuz oranı % 5 i geçmeyince) tatlı suyun özellikleri onda hâkim olarak kalmaktadır. Çözülmüş halde bulunan tuzlar, “berzah=engel” oluşma gücünü artırmaktadır. Bu tuzların içinde en büyük pay, sodyum klorürdedir (sofra tuzu). Sodyum klorürü mağnezyum, kalsiyum, potasyum, fosfor, brom ve bor izlemektedir. Buna ilaveten suda 80 elementin de çok hafif izleri vardır. Bunların pozitif ve negatif elektrik yüklü iyonları, aynı denizde veya aynı okyanusta birbirine yakın su kütlelerinde farklı yoğunlukta yayılmaktadır. Söz konusu iyonlar, her bir su kütlesine kendi özel niteliğini vermekte ve -deniz akıntıları ve dalgaların etkisine rağmen- onları tam olarak birbirinden izole etmektedir.
    Söz konusu izole biçimi, birbirine komşu olan su kütlelerinde, -orta Akdeniz ve kızıl deniz gibi- yarı kapalı denizlerde daha net ortaya çıkmaktadır. Su, bu iki örnek denizden komşu okyanusa doğru hareket ederken arada bu iki su kütlesini tam olarak birbirinden ayıran aracı özellikleri olan bir su tabakası oluşur.

  37. Kurandaki Din diyor ki:

    Yolcu, benim yukarida
    belirttigim su duruma dair
    herhangi makul bir cevap veya aciklama goremedim uzunca yazinda.

    ==FURQAN ve RAHMAN da
    ayni olay ayni kelimelerle aciklaniyor olmalidir.

    ikisinde de gecen ortak kelimeler:

    ELBAHREYNI (=iki deniz)
    BERZEHAN (=engel)

    Dolayisiyla bu iki ayet birbirinin aciklamasi olmalidir.
    (Bkz. bir onceki yazida ilettigim temel Kuransal perspektif)

    Bu acidan, Kuranda bu konuyla ilgili verilen bilgide
    bilimsel acidan (dinsel acidan degil) yine bir “tutarsizlik”
    oldugu netce gorulebilmektedir sanirim.

    Senin onerdigin gibi bunlarin birinde
    bu “ElBahreyni” kelimesini “Iki Deniz” olarak alip
    otekisinde “Iki Su Kutlesi” olarak almak pek makul bir yaklasim olmasa gerek.

    Cunki Kuranda Su Kutlesi icin “ElYemmu”
    Nehirler icin “ElEnharu”

    gibi ayri kelimeler kullanilir, daima.
    Fakat yukaridaki iki Ayette de ozellikle ayni olan “Elbahreyni” kelimesi kullaniliyor.
    Furqan Suresi 53,
    Rahman Suresi 20,

    Dolayisiyla, bunlardan birinin suyu tatli ve icilebilir olan ElBahreyni (=Iki Deniz) yoktur herhalde yeryuzunde, oncelikle?

    Ya da acaba bu Araplar colde daima cok susuz kaldiklari icin
    birbirlerine gore
    birinin daima “daha fazla tuzlu” ve oburunun daima “daha az tuzlu”
    kaldiklarini ve asla karismadiklarini
    duyup veya gorup iyi bilmis olabilecekleri
    o Iki Denizden (Arap Denizi & Kizildeniz)
    birinin suyunu ayni zamanda icilebilecek kadar “tatli” mi goruyorlardi o donemde kendi zihinlerinde kimbilir?

  38. Kurandaki Din diyor ki:

    O halde, bu konuyu en net ve kolay anlasilir sekilde,
    son bir kez daha ozetleyemeye calisayim burada,
    cunki hep ayni tip “yanlis oncul argumanlarla” geliniyor bu hususta, gorebildigim kadariyla:

    Ve Odur ki saldi (merace) IKI DENIZI (ELBAHREYNI),
    iste bu lezzetli tatli, ve iste bu tuzlu acidir.
    Ve kildi onlarin ikisi arasinda bir engel (berzehan), ve asilmaz bir set!

    Ve saldi (merace) IKI DENIZI (ELBAHREYNI) kavusmak uzere.
    Aralarinda bir engel (berzahun) vardir, birbirlerine karismazlar!

    Furqan 53 & Rahman 19-20

    Yukaridaki her iki Ayette “ortak” olarak kullanilmis olan:

    Merace (=Saldi)

    ELBAHREYNI (=Iki Denizi)

    Berzehan (=Engel)

    kilit kelimeleri, bu her iki Ayetin kesinlikle ayni IKI DENIZDEN bahsettigini gosteren net deliller olmalidirlar.

    Ve bu da en kuvvetli ihtimalle, Peygamber donemindeki cogu Araplarin
    iyice duyup, gorup, bilmis olabilecekleri
    KizilDeniz ile Arap Denizi arasindaki,

    bu Iki Denizin sularinin farkli “tuzluluk oranlarini” daima koruduklari
    ve hicbir zaman birbirlerine karisip
    bu kendilerine ozgu ayri ve “sabit tadlarini” hepten kaybetmedikleri durumunu bilmeleri hususu olmalidir.

    Nitekim Peygamber bu Ayetleri oteki tum Araplara bildirdigi zaman,
    o donemdeki hicbir Arapin

    Muhammedi Allahci araplar

    veya karsilarindaki

    Sufyani Allahci araplar
    (Lat, Uzza ve Menati Allahin kizlari olan Melekler olarak gorup, bunlardan sefaat uman eski Dinci Araplar Saffat 149-153 & Necm 19-27 & Yunus 18)

    bu Ayetlerdeki bu beyanlara hicbir itiraz getirmedikleri
    durumu onemli diger bir kanit olmalidir.

    Demek ki, bu Araplar ayni zamanda bu Iki Denizden
    birinin suyunu icilebilecek kadar lezzetli “tatli” olarak tahayyul etmis olmalilar ki o donemde,
    bu beyana da (Furqan 53) itiraz eden hicbir Arap olmamis o donemde!
    (Hicbir Islam kaynaginda bu taraftaki veya karsi taraftaki Allahci Araplarin bu konuda yaptiklari hicbir soru veya itirazdan bahsedilmez.)

    Ve zaten Kurani butunsel olarak dusundugumuzde,
    yine tum bu Araplarin (Muhammedi Allahci, veya karsilarindaki Sufyani Allahci)
    o donemlerde yine ortak olarak benimsemis olabilecekleri gibi:

    Insanlarin beyinleriyle degil,
    ancak “kalpleriyle” dusunup kavradiklarini (Araf 179)

    Meninin testislerde degil,
    ancak “bel kemigi ile kaburgalar” arasinda uretildigini (Tarik 6-7)

    Ayin bir yansitici degil,
    ancak kendinden isik sacan bir “nur kaynagi” (muniyren) oldugunu (Furqan 61)

    Ve daha bircok Bilimsel acidan “tuhafliklari” ortaklasa benimsemis olabilecekleri gibi.
    (Bu konuda daha detayli bilgiler icin bkz. 6 Gunde Yaratilis, yorumlar bolumu, 42 no’dan itibaren)

    Kisaca, Peygamber burada yine bu Kuran ayetleriyle
    temelde o donemdeki tum Araplarin malumu olan ortak bir bilgiyi & kaniyi
    dile getirip
    sonra bunu bu Ayetlerle sadece Kuranin tanittigi Allaha ait bir sir & kudret olarak nitelendirmis
    ve karsidaki oteki Allahci Araplari, bu arada yine Kuranin “Arapca Edebi Yapisini” yegane bir delil olarak sunup, buraya davet etmis olmalidir (Tur 30-34 & Mumunun 84-89)!

    Velhasil, bu olayin en ozu, sanirim, yine kisaca bundan ibaret olmalidir.

  39. Bigalıoğlu diyor ki:

    geçen yanlış söylemişim.
    “Kurandaki Din” ve “koray” aynı kişidir.
    nick değiştirdiğini düşünmüştüm ama iki nickle birden yazmayı sürdürüyor.pek hoş değil bence.

  40. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Bigalioglu,
    ayni kisi,
    veya
    ayni ya da benzer gorusleri paylasan ayri kisiler,
    konumuz acisindan neyi degistirir?

    Kisileri degil, fikirleri tartismiyor muyuz burada?

    Yukaridaki sunulan argumanlara
    herhangi makul bir cevabiniz, cevaplariniz varsa, lutfen yazin,
    hepimiz & hep beraber ogrenelim.

  41. Bigalıoğlu diyor ki:

    ateist bey kardeşim,suya imzamı atmak daha kolaydır,size birşeyleri anlatmaya çalışmaktan.
    duymak istemeyenden daha sağır,
    görmek istemeyenden daha kör,
    anlamak ismeyenden daha akılsız birini bulumazsınız.

    siz üstünüze alınmayın.hata sizde değil bende.ben anlatamıyorum.kendimi ifade etme yeteneğim biraz düşük.
    o yüzden vazgeçtim size bir şeyleri anlatmaya çalışmaktan.

  42. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Bigalioglu,

    Yukarida sunulan acik argumanlara en kidemli ilahiyatcilar
    pek bir sey diyemiyorlar,
    kabahat siz de degil. uzulmeyin.

  43. yolcu diyor ki:

    Kurandaki din

    Merace: Kelimenin kökü, gelmek, gitmek, endişe etmek, kargaşa ve düzensizlik manalarına gelir. Bundan dolayı parmağa geniş gelen yüzüğe “merc” denilmiştir. “Merecet emânâtü’l-kavm ve uhûduhüm” topluluğun emanetleri kargaşaya uğradı ve birbirine karıştı, “merace’l-emru”, iş karıştı anlamına gelir. “el-Hercü ve’l-merc= kargaşa ve fitne” tabiri de bu kökten türemedir. “Emrün merîc”, karışık iş demektir. Arap dilinde “el-merc” hayvanların otlağı manasınadır. Bu bitkinin çok olduğu toprak parçası anlamınadır. “Temerrece’d-devâbbu fîhi ve tahtelıtu= hayvanlar birbirine karıştı” demektir. Kelimenin bu anlamından dolayı “merace’d-dâbbete” ve “emrecehâ”, “meracet”, hayvanları otlasın diye saldı ve hayvanlar otlakta başka hayvanlarla birbirine karıştı, demektir. Çünkü kelimenin kökü olan “el-merc” karıştırma, “el-murûc”, karışma anlamınadır. Yüce Allah’ın “merace’l-bahreyni” ifadesi, iki denizden birini diğerine saldı ve -tam olarak <birbirlerine karışmaksızın- birbirine karıştırdı demektir. Tıpkı otlaktaki hayvanların birbirine karışması ve aynı zamanda her birinin varlığını koruması gibi… “Mâricün min nâr” dumansız birbirine karışık ateş alevi demektir.
    2- “Berzah”: İki somut veya soyut şey arasında yapılmış bir “engel” demektir. Ölüm anından yeniden dirilme vaktine kadar dünya ve ahiret arasını ayıran berzah (engel) buna örnektir. Bundan dolayı ölen kimse “berzah”a gider. Bir çok müfessir Yüce Allah’ın “beynehümâ berzahun lâ yebgıyân” âyetinin tefsirini yaparken âyette geçen “berzehun” kelimesi, yeryüzünden bir engeldir demişlerdir. Bazı müfessirler de bu her şeyi benzersiz olarak yaratan ilâhî kudretin var ettiği bir engel ve manidir ki onu hiçbir insan göremez demişlerdir.
    müfessirlern konuya yaklaşımı şöyle ibn Kesîr “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar” (Rahman 55/19, 20) âyetini tefsir ederken şöyle der: İbn Abbas “merace” kelimesini “ersele= salıverdi” manasında tefsir etmiştir. İbn Zeyd, “yeltekıyân” kelimesini şöyle açıklar: Yüce Allah iki deniz arasına ayırıcı bir engel (berzah) koymak suretiyle onların birbirine karışmasını engeller. “el-Bahreyn” kelimesinden maksat, biri tuzlu, diğeri tatlı su birikintisi demektir. “Beynehümâ berzahun lâ yebğiyân”: Yüce Allah bu iki deniz arasına bir engel koymuştur. Bu engel, bu iki denizden biri diğerine karışıp da her biri diğerini bozmaması için yeryüzü engelidir.
    Celâleyn tefsirinde konuyla ilgili şöyle denilmektedir:
    Tatlı ve tuzlu sulu iki denizi (el-bahreyn) insanın çıplak gözle göreceği bir şekilde birbiriyle karışmaması için (yeltekıyân) salıverdi (merace= ersele). Bunların ikisi arasında Yüce Allah’ın kudretinden kaynaklanan bir engel vardır (beynehümâ berzahun= hâcizun). Biri diğerinin üzerine doğru harekete geçip de onunla karışmaz (lâ yebğiyân).
    Fî Zılâli’l-Kur’an’da ise şu ifadeleri görmekteyiz:
    Âyette geçen “iki deniz” biri suları tuzlu, diğeri tatlı olan iki tür su birikintisidir. Birinci su birikintisi ile denizler ve okyanuslar, öbürü ile akarsular, nehirler kastedilmektedir. Âyetin ifadesine göre bu iki su birikintisi birbiri üzerine salınmakta, karşılaşmaları sağlamakta, fakat iç içe geçmemekte, suları birbirine karışmamaktadır, hiçbiri belirli sınırı aşmamakta, görevinin ötesine taşmamaktadır. Çünkü aralarında Yüce Allah sanatının eseri olan ve fiziksel yapılarından kaynaklanan bir engel vardır.
    Safvetü’l-beyân li Meâni’l-Kur’an’da ise şöyle denilmektedir:
    “Merace’l-bahreyni yeltekıyân” Yüce Allah yeryüzünde tatlı ve tuzlu suları kendi mecralarında yani nehir ve deniz yataklarında yan yana ve kenarları birbirine bitişik olarak salar, ama bununla birlikte birbirine karışmazlar. Yüce Allah’ın hikmeti, birbirlerine karışmalarına engel olmak üzere yeryüzünde olan bazı maddeleri aralarına koyma şeklinde tecelli eder. Bu engeller olmasaydı biri diğeri üzerine akar birbirine karışırdı. Ama böyle olmadı, her birinden yaratılış gayesine uygun olarak yararlanmak mümkün olsun diye tuzlu olan tuzlu, tatlı olan tatlı olarak kaldı. “Merace” salıverdi, “yeltekıyân” birbiriyle yan yana veya kenarları birbirine değmekte, “berzahun” toprakta bulanan bazı maddelerden yapılmış engel demektir. Bu, Yüce Allah’ın kudreti sayesindedir. “Lâ yebğiyân”, suları birbirine karışarak biri diğeri üzerine tecavüz etmez, ya da aralarında bulunan engeli aşarak (su altında bırakarak) hadlerini aşmazlar.
    Kur’an tefsirinde açıklamaları seçilen bilginler şunu diyorlar: Yüce Allah suyu tatlı ve tuzlu olan iki su birikintisini birbirine komşu olmak, yüzeyleri birbirine değmek üzere saldı. Aralarında Yüce Allah’ın kudretinden olan bir engel vardır. Biri diğeri üzerine azgınlık edip de birbirine karışmaz.
    Safvetü’t-tefâsîr’de ise şu açıklama yer almaktadır:
    “Merace’l-bahreyni yeltekıyân”, suyu tuzlu ve tatlı denizi birbirine komşu olmak, birbiriyle temas etmek üzere salıverir, fakat onlar birbirine karışmaz, aralarında bir “berzah” bulunmaktadır yani aralarında Yüce Allah’ın kudretinden bir engel vardır ki bu sayede birbirlerine karışarak biri diğerine tecavüzde bulunmaz.

    Velhasıl olayın en acıklayıcı şekli senin degiminle bu. kendi kafamıza göre lütfen yorum yapmayalım

  44. yolcu diyor ki:

    kurandaki din konunun daha iyi anlaşılması için daha önceki yazımı tekrar etmekte fayda görüyorum Yüce Allah önce “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip kavuşmazlar” (Rahman 55/19, 20) demekte ardından da “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz” (Rahman 55/21, 22,23) diye sormaktadır. Hz. Peygamber (a.s) bir gün sahabilerinin yanına gelir ve onlara Rahman sûresini başından sonuna kadar okur. Sahabe hiçbir tepki vermeksizin sessizce dinler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s) şöyle der: “Ben bu sûreyi cinlerle görüştüğüm gece onlara okudum. Onlar (bu âyetteki soruya) sizden daha iyi cevap verdiler. ‘Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?’ âyetini her okuduğumda ‘Ey Rabbimiz! Hiçbir nimetini yalanlamayız. Sana hamdolsun’ dediler” (Tirmizî, Sûretü’r-Rahman, 1). Bu âyetler, nimetleri yaratan yaratıcıya şükretmek gerektiğini ifade etmektedir. Allah’ın nimetlerinin de haddi hesabı yoktur. Fakat söz konusu nimetleri, bilimsel olarak ne mana ifade ettiğini anlamadan kavramak mümkün değildir.

    Arap dili açısından “hem tuzlu (deniz) ve hem de tatlı (nehir) su kütlesine “el-bahr” denilmektedir. Bu kelime, bir başka kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığında sadece suyu tuzlu olan “deniz” anlamına gelir. Kelime (bahru Dicle, bahru Fırat gibi) kayıtlandığında ise hem tatlı hem de tuzlu su anlamlarına gelebilir. Buna Yüce Allah’ın “Merace’l-bahreyni yeltekıyân= İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir” ifadesini örnek verebiliriz. Bu âyette “el-bahreyn= iki deniz” kelimesinin kayıtlanmaksızın mutlak olarak kullanımı, bu iki denizin de suyu tuzlu deniz olduğunu göstermektedir. Yoksa mana, ilk ve son dönem müfessirlerinin büyük çoğunluğunun benimsediği üzere “deniz” ve “nehir” şeklinde değildir.

    Bu anlayışı aynı sûrenin 22. âyeti olan “İkisinden de inci ve mercan çıkar” âyeti de teyit etmektedir. Söz konusu âyette geçen “el-lü’lüü= inci” kalsiyum karbonattan oluşan sert ve pürüzsüz küreler şeklindedir. Bunlar beyazımsı parlak, bir maddedir. İnci, yumuşakçalar familyasına ait özel (çift kanatlı) istiridyeler içinde büyür. İnci, tatlı ve tuzlu her türlü suda yaşayan canlı türlerindendir ve mücevher olarak kullanılır. “Mercan” ise bir deniz canlısı olarak sadece tuzlu suda yaşar. Mercan, zoantharia familyasının knidiler şubesine bağlı bir canlı türüdür. Bu familya, genelde büyük koloniler halinde yaşar. Ancak bunların arasında yalnız yaşayan türler de vardır. Bir mercan teki, kalsiyum karbonatlı kireçsel bir iskelet salgılar. Büyük kolonilerin iskeleti, mercan kayalıkları adıyla bilinen muazzam büyük kayalıklar halinde olur. Mercan çoğunlukla sıcak ve sığ denizlerde bulunur. Bu türlerden birisi, mücevher türü taş olarak kabul edilen kırmızı mercandır. Dolayısıyla Rahman sûresindeki âyetlerin ifade akışı, söz konusu “iki deniz”in de tuzlu olduğunu göstermektedir. Kur’an “bahr” kelimesini hem mutlak ve hem de bir başka kelimeyle kayıtlı kullanmaktadır. Örneğin;

    a) “Ve sahhara lekümü’l-fülke li terciye fi’l-bahri bi emrihî ve sehhara lekümü’l-enhâra= İzniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız için) için akıttı” (İbrahim 14/32).

    b) “Ve ceale beyne’l-bahreyni hâcizâ= İki deniz arasına engel koyan….” (Neml 27/61). Bu iki örnekte “el-bahr” ve onun ikili “el-bahreyn” her hangi bir kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığı için “deniz” anlamınadır.

    c) “Ve hüvellezî merace’l-bahreyni hâzâ azbun fürâtun ve hâzâ milhun ücâc= Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur” (Furkan 25/53).

    d) “Ve mâ yestevi’l-bahrâni hâzâ azbun furâtun sâiğun şerâbuhû ve hâzâ milhun ücâc= İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar)” (Fâtır, 35/12). Bu iki örnekte ise “el-bahrâni” ve “el-bahreyni” kelimelerinin, ifadenin devamındaki açıklamadan “tatlı ve tuzlu su kütlesi” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır.

  45. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Yolcu,
    siz gorebildigim kadariyla
    yukarida benim sunmaya calistigim o acik argumanlari
    hic anlamadan (veya belki de anlamayi hic de arzu etmeden)
    bir miktar “laf egzersizi” turunden uzun aciklamalara emek sarfediyorsunuz,
    ve bunlarin icinde makul cevap niteliginde bir sey de yok, lakin, maalesef!

    O halde lutfen, yukarida sizden hemen once yazili olan
    o “son iki yaziyi” istirham etsem, bir daha dikkatlice okuyuyabilir misiniz,
    bir kez daha, eger mumkunse, lutfen.

    Ama eger yine de hic anlayamazsaniz orada sunulan o acik argumanlari,
    iste size ozetle sunmaya calisayim burada olayi
    tekrar “kisaca ve en basit sekilde”
    basarabildigim en kolay ve basit maddeler halinde, o halde:

    1) Furqan 53 ve Rahman 19-22 Ayetlerinde gecen IKI DENIZ (=ELBAHREYNI)
    kesinlikle ayni IKI DENIZDEN (=pek muhtemel ki, Arap Denizi ile KizilDeniz) bahsediyor olmalidir.

    Bu her iki Ayette kullanilan o “ortak kilit kelimeler”
    bunu acikca gosteriyor olmali:

    Merace (=saldi)
    Furqan 53 & Rahman 19

    ELBAHREYNI (=iki denizi)
    Furqan 53 & Rahman 19

    berzehan (=engel)
    Furqan 53 & Rahman 20

    Dolayisiyla, bunlardan birini “Iki Deniz” otekisini baska “Iki Su Kutlesi” diye kabul etmek temelde mumkun degildir, oncelikle,
    ancak sadece zorlama bir kacamak arzusu olabilir, maalesef, herhalde!

    Ayrica Kuranda Su Kutlesi icin ELYEMMU (Taha 97),
    nehirler ve irmaklar icin ELENHARU (Nuh 12)
    gibi kelimeler kullanilir daima.

    Dolayisiyla, yukaridaki o Ayetlerde bildirilen bu IKI DENIZDEN (=ELBAHREYNI)
    birinin suyunun ayni zamanda
    icilebilir cinsten “tatli ve lezzetli” (=azbun furatun) oldugunun bildirilmesi (Furqan 53) bilimsel acidan –dinsel acidan degil belki–
    TUHAF & KOMIK bir aciklamadir, gunumuz standartlarina gore.

    Ancak bunlar o donemin Araplari icin o kadar “tuhaf ve komik”
    olmayabilirdi, belli ki.
    Cunki beyinleri susuzlukta ve Gunesten haslanmis olabilecek o donemin o Araplari icin
    degil ki bu Arap Denizinin,
    ama belki de baska bir saf Sodyum Klorur Denizinin suyu bile “tatli ve lezzetli” gorunebilirdi onlarin gozlerine o donemde, belki de!

    Herhalde bunun icin Kurandaki bu Ayetlere itiraz eden
    hicbir Arap olmamis o donemde! Demek ki bu o donemdeki tum Araplarin

    Muhammedi Allahci Araplar

    veya karsilarindaki

    Ebu Lehebi Allahci Araplar
    Lat, Uzza ve Menati Allahin kizlari olan Melekler olarak kabul eden eski
    Arap Allahcilar (Saffat 149-150 & Necm 19-20, 27 & Mumunun 84-89)

    ortaklasa bilip boylece kabul ettikleri “ortak bir kani & bilgi” olmalidir!

    Ve zaten Kurani butunsel olarak dusundugumuzde,
    yine tum bu Araplarin (Muhammedi Allahci, veya karsilarindaki Ebu Lehebi
    Allahci)
    o donemlerde yine ortak olarak benimsemis olabilecekleri gibi:

    Insanlarin beyinleriyle degil,
    ancak “kalpleriyle” dusunup kavradiklarini (Araf 179)

    Meninin testislerde degil,
    ancak “bel kemigi ile kaburgalar” arasinda uretildigini (Tarik 6-7)

    Ayin bir yansitici degil,
    ancak kendinden isik sacan bir “nur kaynagi” (muniyren) oldugunu (Furqan 61)

    Ve daha bircok (dinsel acidan degil belki) Bilimsel acidan “TUHAFLIKLARI & KOMIKLIKLERI” ortaklasa benimsemis olabilecekleri gibi.
    (Bu konuda daha detayli bilgiler icin bkz. 6 Gunde Yaratilis, yorumlar bolumu, 42 no’dan itibaren)

    Kisaca, Peygamber burada yine bu Kuran ayetleriyle
    temelde o donemdeki tum Araplarin malumu olan “ortak bir bilgiyi & kaniyi”
    dile getirip


    ki bu da tekrar kisaca su olmalidir:
    Peygamber donemindeki cogu Araplarin
    iyice duyup, gorup, bilmis olabilecekleri
    KizilDeniz ile Arap Denizi arasindaki,

    bu Iki Denizin sularinin farkli “tuzluluk oranlarini” daima koruduklari
    ve hicbir zaman birbirlerine karisip
    bu kendilerine ozgu ve ayri “sabit tadlarini” hepten kaybetmedikleri durumunu bilmeleri hususu

    sonra bunu bu Ayetlerle sadece Kuranin tanittigi Allaha ait bir sir & kudret olarak nitelendirmis
    ve karsidaki oteki Allahci Araplari, bu arada yine Kuranin “Arapca Edebi Yapisini” yegane bir delil olarak sunup, buraya davet etmis olmalidir (Tur 30-34 & Mumunun 84-89)!

    Umarim, biraz daha acik ve netce anlayabilmissinizdir bu kez nelerden bahsettigimizi.
    Bu argumanlari yanislayacak & gecersiz kilabilecek somut delilleriniz varsa
    (Kurandaki orjinal Arapcalari ve Ayet yerleriyle birlikte lutfen)
    kisaca yazar misiniz?

    Esen kalin.

  46. yolcu diyor ki:

    Kurandaki din ben sizin sunmaya çalıştıklarnızı gayet iyi anlamış durumdayım bir miktar “laf egzersizi” turunden uzun aciklamalara emek sarfediyorsunuz,demişsiniz .konuyu hem kelimelerin teknik analizi arapca grameri acısından hemde ayetlerin mufessirler tarafından nasıl yorumlandığını görülmesi için Siz ve fikirdaşlarınız olayları çarpıtarak anlatmasınlar diye biraz uzunca bir yazı oldu kurandaki din demişsinizki “furqan 53 ve Rahman 19-22 Ayetlerinde gecen IKI DENIZ (=ELBAHREYNI)
    kesinlikle ayni IKI DENIZDEN (=pek muhtemel ki, Arap Denizi ile KizilDeniz) bahsediyor olmalidir.
    Furkan ve rahman ayetlerinde geçen iki deniz elbahreyni Arap dili açısından “hem tuzlu (deniz) ve hem de tatlı (nehir) su kütlesine “el-bahr” denilmektedir. Bu kelime, bir başka kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığında sadece suyu tuzlu olan “deniz” anlamına gelir. Kelime (bahru Dicle, bahru Fırat gibi) kayıtlandığında ise hem tatlı hem de tuzlu su anlamlarına gelebilir. Buna Yüce Allah’ın “Merace’l-bahreyni yeltekıyân= İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir” ifadesini örnek verebiliriz. Bu âyette “el-bahreyn= iki deniz” kelimesinin kayıtlanmaksızın mutlak olarak kullanımı, bu iki denizin de suyu tuzlu deniz olduğunu göstermektedir. Yoksa mana, ilk ve son dönem müfessirlerinin büyük çoğunluğunun benimsediği üzere “deniz” ve “nehir” şeklinde değildir.
    Bu anlayışı aynı sûrenin 22. âyeti olan “İkisinden de inci ve mercan çıkar” âyeti de teyit etmektedir. Söz konusu âyette geçen “el-lü’lüü= inci” kalsiyum karbonattan oluşan sert ve pürüzsüz küreler şeklindedir. İnci, tatlı ve tuzlu her türlü suda yaşayan canlı türlerindendir ve mücevher olarak kullanılır. “Mercan” ise bir deniz canlısı olarak sadece tuzlu suda yaşar. Mercan çoğunlukla sıcak ve sığ denizlerde bulunur. Dolayısıyla Rahman sûresindeki âyetlerin ifade akışı, söz konusu “iki deniz”in de tuzlu olduğunu göstermektedir. Kur’an “bahr” kelimesini hem mutlak ve hem de bir başka kelimeyle kayıtlı kullanmaktadır. Örneğin;
    a) “Ve sahhara lekümü’l-fülke li terciye fi’l-bahri bi emrihî ve sehhara lekümü’l-enhâra= İzniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız için) için akıttı” (İbrahim 14/32).
    b) “Ve ceale beyne’l-bahreyni hâcizâ= İki deniz arasına engel koyan….” (Neml 27/61). Bu iki örnekte “el-bahr” ve onun ikili “el-bahreyn” her hangi bir kelimeyle kayıtlanmaksızın kullanıldığı için “deniz” anlamınadır.
    c) “Ve hüvellezî merace’l-bahreyni hâzâ azbun fürâtun ve hâzâ milhun ücâc= Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur” (Furkan 25/53).
    d) “Ve mâ yestevi’l-bahrâni hâzâ azbun furâtun sâiğun şerâbuhû ve hâzâ milhun ücâc= İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu keser, içilmesi kolaydır. Şu da tuzludur, acıdır (boğazı yakar)” (Fâtır, 35/12). Bu iki örnekte ise “el-bahrâni” ve “el-bahreyni” kelimelerinin, ifadenin devamındaki açıklamadan “tatlı ve tuzlu su kütlesi” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır bu acıklamalar sizinki gibi zorlama degil hakikatin kendisi
    Dolayisiyla, bunlardan birini “Iki Deniz” otekisini baska “Iki Su Kutlesi” diye kabul etmek temelde mumkun degildir, oncelikle,
    ancak sadece zorlama bir kacamak arzusu olabilir, maalesef, herhalde!
    Furkan ve rahman surelerinin meal ve anlamlarını tek bir acı ve tatlı su kütlesi olarak anlamak ve anlatmak sizin yaptıgınız gibi zorlama ve inkar etmeden başka bir durum degildir

    1. Kisaca, Peygamber burada yine bu Kuran ayetleriyle
    temelde o donemdeki tum Araplarin malumu olan “ortak bir bilgiyi & kaniyi”
    dile getirip

    ki bu da tekrar kisaca su olmalidir:
    Peygamber donemindeki cogu Araplarin
    iyice duyup, gorup, bilmis olabilecekleri
    KizilDeniz ile Arap Denizi arasindaki,
    bu Iki Denizin sularinin farkli “tuzluluk oranlarini” daima koruduklari
    ve hicbir zaman birbirlerine karisip
    bu kendilerine ozgu ve ayri “sabit tadlarini” hepten kaybetmedikleri durumunu bilmeleri hususu
    sonra bunu bu Ayetlerle sadece Kuranin tanittigi Allaha ait bir sir & kudret olarak nitelendirmis
    ve karsidaki oteki Allahci Araplari, bu arada yine Kuranin “Arapca Edebi Yapisini” yegane bir delil olarak sunup, buraya davet etmis olmalidir
    . Tuzlu denizlerin bileşimlerinin farklı olduğu, homojen tek bir denizin olmadığı Challenger’ın denizlerde üç yıl süren gezisinin yapıldığı 1873 yılına kadar bilinmiyordu. Bu durum, denizlerde yüzlerce deniz istasyonunun inşa edilmesiyle yapılan uzun araştırmalar sonucu 1942’de ilk defa ortaya çıktı. Örneğin Atlantik okyanusunun tek denizden oluşmadığı, farklı denizlerden oluşan, tek okyanus olduğu ve su kütlelerinin sıcaklık dereceleri, yoğunlukları, tuzluluk oranları, barındırdıkları canlılar, oksijen emme oranlarının farklı olduğu keşfedildi. Tek bir okyanusta durum böyle iken, Akdeniz ve Kızıldeniz, Akdeniz ve Atlantik okyanusu, Kızıldeniz ve Aden körfezi gibi belli boğazlarda buluşan farklı iki deniz arasında da aynı durum söz konusudur. Özellik ve sıfatlarında birbirinden farklı olmakla beraber birbiriyle buluşan suların yer aldığı denizlerin varlığı ilk defa 1942’de öğrenildi. Kuarndaki din meli malı degil net bir bilgi ile sunum yapılıyor yukarıdaki aciklamalarda . Net konuş.peygamber kuran ayetleriyle yüce Allahtan aldıgı vahiyle kendiside dahil olmak üzere o dönem insanlıgın bilemeyecegi bir bilgiyi mucizeyi kudreti ortaya koyuyor.
    Ayeti kerîmeler birbirine komşu, tuzlu, iç içe giren ancak özelliklerini kaybetmeyen iki denizden bahsetmektedir. Sanki aralarında karışmalarını engelleyen bir perde vardır. Ayetlerde inci ve mercanın zikredilmesi bu denizlerin ikisinin de tuzlu olduğuna işarettir. Zira inci ve mercan ancak tuzlu denizlerden çıkartılırlar. Bu da ayetlerin, aynı özelliklere sahip tek deniz gibi gözüken -ne var ki gerçekte ayrı özelliklere sahip komşu su kütleleri olan- okyanus ve tuzlu denizlerin sularıyla ilgili olduğu anlamına gelmektedir. Durumu inşaallah daha iyi anlatabilmişimdir benden bu kadar .hidayete erersin inşaallah

  47. Kurandaki Din diyor ki:

    Sayin Yolcu,
    Once diyorsun ki, bu BAHR (=Deniz kelimesi) bir seyle kayitli olarak kullanilmadigi takdirde

    Bahru Dicle & Bahru Firat misali…

    sadece Deniz anlamina gelir.
    Ben de ayni seyi soyluyorum zaten, uzun zamandir, yukarida!

    Hem Furqan 53, hem de Rahman 19-20 de kullanilan
    ELBAHREYNI (=Iki Denizin)
    her ikisi de hicbir seyle kayitli degildir,

    Bahru Dicle & Bahru Firat vs. denilmiyor her ikisinde de…
    sadece “ELBAHREYNI” deniliyor, duz olarak!

    dolayisiyla bunlarin ikisi de sadece bildigimiz “Iki Deniz” anlaminda olmalidir, oncelikle.

    Ve sonra bu her iki Ayette de kullanilan su ayni ortak kelimeler,
    bu iki Ayetin de kesinlikle ayni “Iki Denizden” (pek muhtemel ki Arap Denizi ve KizilDeniz) bahsettigini net olarak gosteriyor olmalidir!

    Merace (=saldi)
    Furqan 53 & Rahman 19

    ELBAHREYNI (=iki denizi)
    Furqan 53 & Rahman 19

    berzehan (=engel)
    Furqan 53 & Rahman 20

    Gorebiliyor musun simdi tekrar ACIKCA,

    ayni MERACE (salinan)

    ayni IKI DENIZ (elbahreyni)

    ayni ENGEL (berzehan)?

    Dolayisiyla, yukaridaki o Ayetlerde bildirilen bu IKI DENIZDEN (=ELBAHREYNI)
    birinin suyunun ayni zamanda
    icilebilir cinsten “tatli ve lezzetli” (=azbun furatun) oldugunun bildirilmesi (Furqan 53) bilimsel acidan –dinsel acidan degil belki–
    TUHAF & KOMIK bir aciklamadir, gunumuz standartlarina gore.

    Iste, sen bu “tuhaflik ve komikligi” acikca gordugun icin,
    derhal kacamak yapip
    Furqan 53te bahsedilen

    ayni “merace”
    ayni “ELBAHREYNI”
    ayni “berzehan”

    ifadelerini hemen bundan ayri tutmaya yelteniyorsun, bilerek?
    Neden? …

    Halbuki buna o kadar sasirmaman gerekir,
    Cunki Kuran zaten bilimsel acidan bu tip TUHAFLIK & KOMIKLIKLERLE doludur:

    =Insanlarin beyinleriyle degil,
    ancak “kalpleriyle” dusunup kavradiklarini (Araf 179)

    =Meninin testislerde degil,
    ancak “bel kemigi ile kaburgalar” arasinda uretildigini (Tarik 6-7)

    =Ayin bir yansitici degil,
    ancak kendinden isik sacan bir “nur kaynagi” (muniyren) oldugunu (Furqan 61)

    Ve daha bircok –dinsel acidan degil belki– Bilimsel acidan “TUHAFLIKLARI & KOMIKLIKLERI” tum o Araplarin ortaklasa benimsemis olabilecekleri gibi.
    (Bu konuda daha detayli bilgiler icin bkz. 6 Gunde Yaratilis, yorumlar bolumu, 42 no’dan itibaren)

    Ancak bunlar o donemin Araplari icin o kadar “tuhaf ve komik”
    olmayabilirdi, belli ki.
    Cunki beyinleri susuzlukta ve Gunesten haslanmis olabilecek o donemin o Araplari icin
    degil ki bu Arap Denizinin,
    ama belki de baska bir saf Sodyum Klorur Denizinin suyu bile “tatli ve lezzetli” gorunebilirdi onlarin gozlerine o donemde, belki de!

    Herhalde bunun icin Kurandaki bu Ayetlere itiraz eden
    hicbir Arap olmamis o donemde.

    Hic o donemin tum Araplari (Muhammedi Allahci, veya karsilarindaki Ebu Lehebi Allahci) bu bahsedilen
    –birinin suyunu “tatli ve icilebilir” kivamda zannettikleri–
    o IKI DENIZI
    ve bunlarin birbirlerine asla karisip kendilerine ozgu o ayri ve “sabit tatlarini”
    hic kaybetmedikleri hususunu iyice bilmis olmasaydilar,
    buna hemen bir soru veya itiraz getirmis olmazlar miydi derhal?
    Ornegin:

    Sana Saati soruyorlar, ey Muhammed,
    ne zamanmis onun cokusu? (Araf 187)

    Sana o –biri tatli, biri tuzlu olan,
    ve de birbirlerine kavusup da asla karismayan–
    Iki Denizi soruyorlar, ey Muhammed,
    neredeymis bunlar?

    Kuranda boyle bir Ayet olmamasi da, bu olayin o donemdeki tum Araplar (Muhammedi Allahci, veya karsilarindaki Ebu Lehebi Allahci) tarafindan
    –Bilimsel acidan bir miktar TUHAF & KOMIK olarak–
    aynen bu sekilde bilinip kabul edilen “malum bir fenomen” oldugunun
    diger onemli bir delili olmalidir.

    Ve sonra diyorsun ki:
    Net konuş.
    peygamber kuran ayetleriyle yüce Allahtan aldıgı vahiyle
    kendiside dahil olmak üzere o dönem insanlıgın bilemeyecegi bir bilgiyi mucizeyi kudreti ortaya koyuyor!

    Bunlar senin “husnu kuruntun” olmali sadece!
    Yukarida bu konudaki net delilleri halihazirda sundum, simdiye dek, herhalde!
    Ama bunlara ragmen hala kendini
    veya Kuranin orjinal dilini ve butunlugunu ve tarihini bilmeyen insanlari
    meylettirip bu sekilde “imanina biraz heyecan katmayi” diliyorsan,
    duygularini anlayabilirim, elbette.

    Fakat bence daha saglam bir referanstan oturu,
    Kuranin yegane olarak oteki Dinci Araplara karsi one surdugu o delili olan onun “Arapca Edebi Uslubu”
    ogrenip iman et ki, eger iman edeceksen, en bastan,
    Tur 30-34 & Yasin 69
    daha sonra gunumuzdeki bazi bilimsel gercekleri gorunce, bu imanina herhangi bir zarar gelmesin,
    veya muskul durumlara dusup de “uzun ve bahsedilen konuyla ve yerle alakasiz ansiklopedik bilgilerle” kendini cok yipratmayasin.
    Harcadigin emeklere ve vakte –bu malum hususta– yazik olur!

    Esen kal.

  48. Kurandaki Din diyor ki:

    Bu konuyla ilgili onemli buldugum son diger bir noktaya da
    yine kisaca deginmek istiyorum:

    Yukaridaki o Ayetlerde
    Furqan 53 & Rahman 19-20

    bahsedilen bu IKI DENIZIN (pek muhtemel ki Arap Denizi & Kizil Denizin)
    o kendilerine has cok farkli tuzluluk & tadlilik oranlarini daima koruduklarini
    ve birbirleriyle kavustuklari halde bu ayri ve sabit tadlarini
    hic kaybetmediklerini goren & duyan & bilen o donemin tum Araplari
    elbette bunu yalnizca Mistik bir tarzda ve ifadelerle acikliyor olmaliydilar temelde, 1400 yil once,
    ve belki de cok cok daha eski tarihlerden beri.

    Ve Kuranda da yine bu duruma sadece mistik bir ifade
    olan BERZEHAN (=Gorunmez & Bilinmez Engel) kelimesi ile gonderme yapilip
    daha sonra o zaman icin “buyuk gizem” olarak addedilen bu fenomen
    daha sonra bu Ayetlerle boylece Kuranin tanittigi Allaha maledilmis ve
    hikmetine akil sir ermez cinsinden bir ilahi “sir & kudret”
    olarak nitelendirilmis olmalidir, (Furqan 53 & Rahman 19-20) muhtemelen, boylelikle.

    Cunki Kuranda bu BERZEHUN kelimesi
    yalnizca bir kez daha
    ve bu kez ote dunya ile bu dunyayi ayiran ve insanlarin 5 duyulari ile asla tesbit edemeyecekleri turden boyle gizemli ve gorunmez bir ENGEL anlaminda kullanilmis olmalidir, (Muminun 100) sadece.

    Tabi burada yine unutmamak gereken diger onemli bir nokta da
    Muhammed Peygamberin karsitlari olan o oteki
    Ebu Lehebe bagli eski Allahci Araplar da pek muhtemelen
    bu duruma yine ayni veya benzer sekilde yaklasip
    ancak bu gizemi
    kendi Kaynaklarinin tanittigi sekilde Allaha (Lat Uzza ve Menat ismini verdikleri o Meleklerin Babasi olarak kabul ettikleri, Saffat 149-150 & Necm 19-20, 27)
    ayni sekilde has kiliyor olmaliydilar, o donemde yine, muhtemelen.

    Nasil ki Kuranda deniliyor:
    Ey Muhammed de ki: Yeryuzu ve onun icindekiler kimindir?
    Diyecekler: Allahindir!

    Ey Muhammed de ki: Yedi Gogun Rabbi ve buyuk Arsin Rabbi kimdir?
    Diyecekler: Allahtir!
    (Muminun 84-86)

    Bu ve benzeri diger bircok Ayetlerde acikca goruldugu gibi
    bu oteki
    Ebu Lehebe bagli eski Allahci Araplar ile Muhammede bagli Allahci Araplarin
    ortak olarak kabul ettikleri ve Allaha ait kildiklari bircok hususlar da mevcut idi o donemlerde….

    Dolayisiyla eger bu oteki Araplara sorulmus olsaydi:
    Bu biri tatli ve biri tuzlu olan iki denizi kim saldi da
    aralarina bir engel koydu, karismiyorlar…
    Diyecekler: Allah!

    seklinde bir yanit alinacakti sanirim, oteki Araplardan da.

    Bunun icin herhalde bu Ayetlerde beyan edilen bu bildiriye (Furqan 53 & Rahman 19-20) herhangi bir soru veya itiraz eden hicbir Arap olmamis o donemlerde, ne bu taraftan, ne de oteki taraftan,
    cunki olay herkesin malumu olan
    pek muhtemel ki, Kizil Deniz ile Arap Denizi arasindaki
    o degismez ve gizemli “buyuk tat farki ve bunu saglayan aradaki o bilinmez & gorunmez mistik engel kissasi veya hikayesi” olmalidir tum bu Araplarin gozunde ortaklasa, ve uzun zamanlardir.

  49. azerturk diyor ki:

    “Allah elleri ile goğü yerden ayırdı ve arşa kalktı, sekiz meleyin taşıtığı tahtına oturdu”

    Sayın Kurandakı Din kardeşim,

    yukarıda yazdığım ayeti bulmakda bana yardım edermisiniz?
    Eminem ki, kuranda var. ama neresinde unutmuşum.

    önceden teşekkürler

  50. Erdem diyor ki:

    Kur’an-ı Kerim’e bakışta orta yol yoktur… Ya o kitabı Sonsuz Allah’ın yazdığına inanıp okuyacaksınız ki, o zaman geçmişi ve geleceği, bütün mekanları aynı anda gören, bilen Sonsuz Bir Allah’ın kelamıdır. Bu durumda bu sözlerde mucizevi, yani Tanrısal bilgelikler elbette olacaktır. Elbette kainatı yoktan yaratan Sonsuz Varlık kendi işlerinden de doğru olarak bahsedecektir. Ya da bu Kur’an’ı insan sözü olarak düşüneceksiniz ki, bu durumda ondaki bütün güzellikleri, bilgelikleri kendi zihninizde hiçe indireceksiniz! Elbette bu sizin bileceğiniz iş. Ama biz inanan insanlar olarak böyle bir ihtimali Şeytan’ın bile kabul etmeyeceğini düşünüyoruz. Kısaca, inanmak isterseniz o kitap, En Doğru, En Bilgece sözlerin bulunduğu kitap, inkar ediyorsanız eğer, o sizin için en büyük ifadeleri söylese de bir anlam ifade etmeyecektir. Bu durum o kitabın yanlışlığını değil, sizin bakış açınızın inananlar gibi olmadığını gösterir. Umarım Kur’an-ı Kerim’i sizler de bi inananlar gibi Sonsuz Allah’ın Sözü olarak kabul eder, bizim gördüğümüz güzellikler sizler de görür, Sonsuz Allah’la konuşmanın mutluluğuna erersiniz!

  51. YılmazD diyor ki:

    Şu yazıların yazıldığı ve tartışıldığı yıllarda ben bu yazılarınızı okumuş olsaydım. Bu tartışma içine kafadan dalardım. Ve hepinizi karşıma alıp hepinizi de teeeek tek susturmasını bilrdim. Ah ! keşke o dönemlerde ben bu yazdıkalrınzı okumuş olsaydım. Her birinize kendi Düşünce gölcüğünüz , diğer anlamı ile sizi bir kaşış suyunuzda nasıl boğardım bir bilseniz. Size gülüyorum hemde kah kahalar atarak , bu ukalalığımdan yada çok bilmişliğimden değil sizlerin ne bildiği sınırlarda nede bilebileceğiniz , görebileceğiniz bir bilgi deneyimi, belgeleri koyardım önünüze ki bir daha kafanızı o kumdan çıkartamıcak kadar kızarırdı yanaklarınız.

    Bir defa ilk hedefim ATAİST ler olurdu Sonra kendilerini Bİlim Adamı ilan etmiş yada kendilerini dini yok etmeye adamış bilim adamlarına , ordan sonrada inancı ortada olan mülakat içinde olan zayıf iradelere saldırırdım.

    Yukarıdaki Ayetlerin tamamı doğrudur. Tamamı da izah edildiği gibidir de, sizin beyniniz nekadarını alır ne kadarını almaz orasını da Allah bilir.. Ben bir Ateisttim bir dönem sizler gibi ama sonra OKUDUM aydınlandım gerçekelri kabulanmak zorunda kaldım. Diyeceksiniz ki şimdi (diğer aptalların dediği gibi) sen zaten zayıf iradeli yada inancın vardı alt beyninde kabullenmiştin ama bu sonradan ortaya çıktı. Yok kardeşim öyle değil işte ! Kendinizi tatmin edersiniz beni eleştirirsen bu şekilde çünki bilmediğin biriyim sana Binlerce senin kafanı yedirtecek delili ortaya koyarım. Çünki Kuranda işinize gelen ayetleri yada sureleri alıp alıp onun üzerinde yorumlar yapmayı kendinize göre kılıflar uydurmayı bırakın. Olaylar ne sizin beyninizin alacağı kadar küçük nede sizlerin ( inançsızlara sözüm) çarpıttığı gibi komedide bile senaryo yapılamıyacak kadar gülünçlükteki tezleriniz.

    Sözümü kapatırken , size bir ayet ile cevaplamış olayım ; ” Sana sorarlar onlara deki ; bana bir delil mi getirdiniz, Allahın olmadığına dair” şimdi bu cevap size yeterli bana OLMADIĞINI delilini getirin ben size olduğuna dair her türlü kanıtınızı verecem hemde delil ve ıspatlı bir şekilde..

Leave a Reply