BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Musa ve Yahudilik – Kitap Analizi (Mete Tunç)

Musa ve Yahudilik

Hayrullah Örs

Ø Tevrat, Kutsal Kitap’ın ilk beş kitabından oluşmuştur. (Genel olarak kabûl edilen ve bilinen husus, Tevrat’ın, Hıristiyanlarca “Kutsal Kitap” diye isimlendirilen cildin, Zebur’la birlikte Eski Ahit/Antlaşma bölümünü teşkil ettiğidir.)

Ø Tevrat’ın Yaratılış bölümünde, 6. günde erkek ve dişinin yaratıldığı, ancak, ardından Adem’in kaburga kemiğinden kadının yaratıldığı belirtilir. Bu çelişki, Tevrat’ın çok kaleme alınmış olması ve çeşitli anlatış şekillerinin birleştirilmiş bulunmasından kaynaklanır. Yahudi din adamlarının bu ikileme Tevrat’ın [bir bakıma] tefsiri olan Talmud’da getirdikleri açıklamaya göre, ilk yaratılan Lil’ith imiş; kendini Adem ile eşit gördüğü için söz dinlememiş ve cin olmuş. Bunun üzerine Tanrı erkeğin kaburga kemiği değerinde bir kadın yaratmış; buna da Havva denmiş.

Ø Tevrat hiçbir olay anlatmaz, sadece bir takım adlar verir; İbrahim, İshak, Yakup gibi isimler tarihi kişilikler değildir. Yakup çok büyük ihtimalle eski bir Kenani tanrısının kişiselleşmiş halidir.

Ø İsrail oğullarının tek bir soydan geldikleri hikayedir. Bu kavim çeşitli Arami kabilelerinden meydana gelmiş bir birlikti. Muhtemelen Mısır’dan çıkan bir kabilenin ve bu kabilenin dini inançları etrafında birleşmişlerdi. (Mısır’da (köle) Yahudilerin yaşadığı bile şüphelidir, tartışmalıdır. (Yeni) bir teze göre, Mısır’dan çıkanlar, “tek tanrıcı” firavun Akhenaton’un ölümünden sonra, onun kurduğu şehirden, bir Mısır prensi liderliğinde kaçan “tek tanrıcı” dinin Mısırlı mensuplarıdır.)

Ø Tanrı’nın suçsuz çocukları bile cezalandıracağını söylemesi çelişkisi, ilk zamanlar İsrail oğullarının Şeytan ve kötü ruhlar inancının bulunmaması nedeniyledir. Aynı çerçevede, Adem’in cennetten kovulmasına sebep olan başlarda sadece yılanken, daha sonra yılan kılığına girmiş Şeytan olduğu tasarımı doğmuştur.

Ø Yahudilerde cennet-cehennem inancı Babil sürgününün akabinde, Mezopotamya dinlerinden, İranlılardan etkilenerek doğmuştur.

Ø Yahudiler, mayasız ekmek bayramını İsrail oğullarının Mısır’dan ayrılırken ekmeklerinin mayasının tutmasını bekleyemediklerinin anısına bağlarlar.

Ø Yahudilerde kurban adeti Kudüs Tapınağı’nın yıkılmasından sonra kaldırıldı; çünkü kurban ibadeti Tapınak’a hastı ve Yahudilere göre Tapınak tekti. Böylece sadece Tevrat’ı okumak ve dua etmek, ibadet olarak kaldı; bunların yeri de sinagoglardı [havra]… İsrail dininde başlangıcından itibaren uzun bir süre dua yoktu. Bu ibadet MÖ’ki son yüzyıllarda İranlılar ve başka halklarla temas sonucu Yahudiliğe girmiştir.

Ø Tevrat’ta ismi sıklıkla geçen Filistiler; MÖ 1250 yılına doğru başlayan ve yüzyıllar boyunca süren başka bir kuraklık devresinde, Balkanlar’dan sarkarak Miken ve Girit kültürünü yok eden ve “Dorlar göçü” diye tanınan kavimler göçünün ikinci bir kolu olarak İtalya ve Sicilya’ya, oradan da Mısır’ın Delta kısmına giren denizci halkın torunlarıydı. Boyları İbranilerinkinden bir baş boyu uzundu. (Bugün Arapça konuşan Filistinlilerin Filistîlerle ne ölçüde kan bağına sâhip olduklarını bilmiyorum.)

Ø Tevrat’ın yazarının dikkatinden herhalde kaçmış olan bir nokta; bir ayette, “… yetmiş kişi çıktılar ve İsrail’in Tanrısını gördüler…”, derken bir başkasında, “… Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşayamaz.” demektedir.

Ø Süleyman ve Davut Yahudilerce peygamber değil, ama sözlerine değer verilen krallardır. (Kuran’a göre bu iki kişi de peygamberdir. Hatta Davud’a “Zebur” verilmiştir. Tevrat’ta/Eski Ahit’te, Mezmurlar (Zebur) bölümü/kitabı vardır. Şiirlerden oluşur. “Tanrısal” değil, insanî ifâdeler içerir.)

Ø İsrail’in hakimlerinden [şofetim] biri, bir savaşı kazanırsa, döndüğünde evinin kapısını kim açarsa onu kurban edeceğine tanrıya söz verir. Savaşı kazanır. Evinin kapısını çalar; kapıyı kızı açar. Hakim üstünü başını parçalar. Kızı, babasına, ağzından nasıl çıktıysa bana onu yap, ama bir süre izin ver, arkadaşlarımla vedalaşayım, gençliğime ağlayayım, deyip… Nihayet adam kızını kurban eder. (Bunlar Tevrat’ta geçen âyetlerdir. İsrail’in tanrısı kendisine verilen sözü tâkip eder, acımaz!.. Elbise parçalama (ve üzerine toprak serpme), Tevrat’ta sıklıkla geçen, herhâlde Hâmi/Sâmilere has bir âdettir!)

Ø İsrail’in dini önceleri diğer Ön Asya dinlerinden pek farklı değildi; sadece tanrısının heykelinin yapılmamasıyla ayrılıyordu.

Ø Tanrı insanları cezalandırmak üzere, verem, sıtma, uyuz vs. gibi hastalıklar göndermekte, ancak bunların bulaşıcı olduğuna dair bilgi vermemektedir. Sadece cüzam hakkında sayfalarca hüküm bulunmaktadır. Tedavi yöntemleri sihir ve efsun karakteri taşımaktadır.

Ø Hammurabi kanunlarında zorla ırza geçmede erkeğin öldürülmesi, kadının serbest bırakması hükmü vardır. (21. yüzyılda, “töre”ye göre kadın kirlenmiştir; nâmus temizlenmelidir!)

Ø Tevrat’tan bir ayet: “Hakimler iyice araştıracaklar; ve işte, eğer şahit yalancı şahitse, ve kardeşine karşı yalan yere şahitlik etmişse, o zaman, kardeşine yapmayı düşündüğü ne ise kendisine yapacaksın; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın (Tensiye: 19, 18-19). (Bu âyeti sevdim! Benim hep düşünegeldiğim bir konu ve cezâ! Yalnız, âyetteki “kardeşine” kelimesine takıldım. “Kardeş” ile Yahudi olanlar kast ediliyor?

Öyleyse bir Yahudi’nin Yahudi olmayan birine karşı yalancı şâhitlik yapması suç olmuyor mu?!*)

Ø Tevrat’taki Yeşu kitabı (bölümü) baştan başa savaş, katliam, işkence hikayeleri ile doludur.

Ø Tevrat’ta, MÖ 12. yüzyıldaki Dorlar (Deniz kavimleri) göçünü ve bunun Ortadoğu topraklarındaki etkilerini anlatan tek bir satır bulunmaz. Mısır’daki Amon tapınağı duvarlarında ise “deniz adamlarının” bu göçü, devletler yıkışları, Mısır ordusunun bunlarla yaptıkları savaşlar anlatılmıştır.

Ø MÖ 12. yüzyılda göç eden, harap eden, soyan, yıkan “korkunç sürü”, “barbarlar”, o dönemin en önemli madeni olan demirin çıkarıldığı merkezlere de ulaştılar. Sadece Hititlerin bildikleri demir çıkarma sırlarını öğrendiler ve bunu sır olarak sakladılar. Bilahare bu kavimlerden/kabilelerden Filistiler bugünkü İsrail-Lübnan-Kenan ili (Fenike)-Filistin bölgesine yerleştikten sonra Yahudilerle yaptıkları işbirliklerinde, ticaretlerde bu bilgilerini kullandılar.

Ø Tevrat’ta verilen pek çok ad gibi Davud da bir lakaptı. Bulunan tabletlerde “Davidum” kelimesi geçer. Bu, “komutan” veya “savaş şefi” anlamına gelmektedir. Caesar[Sezar], Çar veya Kayser gibi bir unvanken sonradan ad haline dönüşmüştür.

Ø İbrani alfabesinin doğuşu MÖ 1000 yılına doğrudur. Kökeni, sanıldığının aksine Fenike alfabesi değil, eski bir Sami alfabesidir. Yazılar ince bir kil tablet üzerine mürekkeple yazılmış, böylece bir mektubun yollanması için kuruması ve pişirilmesini beklemeye lüzum kalmamıştı. Papirüs de kullanılmış; bu yazının gelişmesini sağlamış, ancak papirüs kil tablet gibi dayanıklı olmadığından İsrail devletinin arşivlerinden tek bir parça bile günümüze kalmamıştır. (Peki, Musa’nın “yaşadığı” dönem, ilk İbrâni alfabesinin ortaya çıkışından birkaç yüz öncesi olduğuna göre, levhâlarda, Musa’ya “inen” on emir hangi alfabe ile yazılıydı?! Bunun cevabını bu kitapta da öğrenemedim!.. Böyle levhâlar olmadığı için soru abes mi?!)

Ø Süleyman’ın devleti Mısır, Babil, Asur ve Hitit çaplarında bir devlet değil, sınırları küçük bir devletti. (Kuran’da (da) şâşâlı bir devleti olduğu vs. ifâde edilir.)

Ø Süleyman’ın hayvanlarla konuştuğu inancı, Tevrat’taki, “Üç bin mesel söyledi. Ve ilahileri bin beşti. Ve Lübnan’da olan erz ağacından duvarda biten zufa otuna kadar ağaçlar hakkında söyledi; hayvanlar ve kuşlar ve sürünen şeyler, ve balıklar hakkında söyledi.” ayetine dayanır. “Onlar hakkında söyledi” ifadesi, “onlarla konuştu” biçiminde çevrildi. Böylece, gerçekten güzel bir masal dizisi doğmuştu. (Âyette cümlenin akışına baktığımızda yanlış çeviri tezinin haklı olduğu net biçimde anlaşılıyor; ancak, yazar, hangi metinden/dilden hangi metne/dile çevrildiğini belirtmiyor, açıklamıyor… Kuran da Süleyman’ın hayvanlarla konuştuğu yazar.)

Ø Kadınlar sinagoglarda, arkada, kendilerine ayrılan özel yerde oturarak ibadete katılırlar.

Ø Günümüzdeki Yahudi adlarının çoğu (Helenistik çağın etkisi ile) Yunanca ve Latince’den gelmektedir.

Ø Yiyeceklerin Yahudi olmayan biri tarafından yapılması durumunda bunların dinsel kurallara uygun hazırlanması ve nezaret altında yapılması gerekir(di). Bugün kaşar peyniri dediğimiz peynir türü eskiden Edirne’de böyle hazırlanır ve “kaşer”, yani “yenilebilir peynir”, denirdi. Bu peynir bilahare yaygınlaştı ve peynir türü olarak isimlendirildi. (“Kaşar”dan deyimler bile üretmişiz: Kaşarlanmak, kaşarlı kız vs.)

Ø İsrail dini Babil sürgününe kadar çok geriydi. Yahudilerin o bölgede öğrendiklerinden biri de Mehdi inancıydı. Bu inanç eski İran dininde, Zerdüştçülükte bulunuyordu. İranlıların, Yahudiliğin son biçimini almasında büyük etkileri sözkonudur.

Ø Ahit sandığı… (Yazar, ahit sandığı ile birlikte “tanrının tahtı” deyimini de kullanıyor. Yalnız, “boş ahit sandığı”ndan/”taht”tan söz ediyor! En azından başlangıçta, sandığın içinde “on emir”in kaydedildiği levhânın/levhâların olduğu yazılıdır Tevrat’ta..!?)

Ø Tevrat’a göre İlyas göklere çıkmıştır. İlk çıkan Adem’in torunlarından Honok’tur. Hıristiyanlara göre göğe çıkan üçüncü kişi İsa olacaktır. (Muhammed de çıkmıştır veya çıkmış gibidir Mîraç olayı ile. Hemen hiçbir şey gibi bu da net değildir! Neyse ki hemen dönüvermiştir!)

Ø İlyas inancı, bir geleneğimizde, Hıdırellez’in hikayesinde, … Hızır’la İlyas buluşur… Yeryüzüne yeni bir hayat, bahar gelir…, yaşamaktadır…(İlyas’ın göğe çıkması ile ilgili âyette geçen, “… ateşten araba ve ateşten atlar…” UFO’cuların referans verdikleri ifâdeler olmalı. Bu âyetin devamında Elişa, “Baba, ey baba…” der. Bu da Hıristiyanlığın “baba” figürünün Tevrat’ta (da) meşrûiyet bulduğunun bir göstergesi… Aytunç Altındal, “Yoksul Tanrı, Tyanalı Apollonius” kitabında, Yahudilikte “babamız” hitâbının sözkonusu olduğunu, ama İsa’nın “babam” söylemini Yahudilerin küfür saydıklarını belirtir.)

Ø Asur işgalinden sonra sağ kalanların büyük kısmı Fırat kıyılarına götürüldü; çoğu, bölge halklarıyla karışarak orada kaldı. Dönme izni çıktıktan sonra, topraklarına dönenler başka halklarla karıştılar… Bu on iki kabileyi yakın zamana kadar araştıranlar vardı. Hatta Amerikan yerlilerinin [kayıp olduğu rivâyet edilen] Yahudi bir kabileden türediğini iddia eden bilginler bile çıkmıştır.

(21. yüzyılda hâlâ araştırıyorlar, ve “kayıp” 12. kabîlenin Kürtler olduğu iddiası ortaya atılıyor!)

Ø Başlangıçta çoğunluğu çiftçi olan Yahudiler, Babil sürgünü sırasında, sadece yurtsuz kalmalarından dolayı değil, aynı zamanda Babil’in tüccar şehri olması ve çağın Merkantilizm çağı olması münasebetiyle asıl meslekleri haline gelen ticareti öğrenmeye başladılar.

Ø Tevrat’ın verdiği olaylar MÖ 444’te kesilir ve bundan sonraki olaylardan bahsetmez. O nedenle İsrail tarihi MÖ 444’te durmuştur. Bu nedenle Yahudiler hep geçmişte yaşamaya başlamışlardır.

Ø İsa’nın doğumuna yakın yıllarda Filistin’i gezen biri kendini İyonya ya da Hellas’ta sanabilirdi. Yahudilerin çoğu Yunan kıyafetleri giyerlerdi, yemeklerini yatağa uzanarak yerlerdi. Bu dönemde Yahudiler İbraniceyi ve (karma bir dil olan) Aramiceyi bilmez hale geldiler.

Ø Kabala’nın kelime anlamı “gelenek”tir. Kuşaktan kuşağa, ağızdan ağza geçerek yayılan [aktarılan] dini sırlar anlamına gelir. 11. yüzyıldan beri Yahudi mistisizm akımlarının toplu adı olarak kullanılmaktadır… İbrani alfabesindeki her harfe bir sayı eşleştirilerek anlamlar çıkartılır. Bu İslamiyet’te Hurufilere ve ebced hesabına tekabül eder…

Ø Kabala’nın klasik kitabı Sohar’dır… Bu kitaptan bir paragraf: “Rabbi Simon dedi: Tevrat’ın bize bu dünyanın masallarını, en delice hikayelerini anlatmak istediğini sananlara yazık! Çünkü eğer böyle olsaydı biz de böyle hikayelerden daha çoğuyla bir Tevrat yazabilirdik. Eğer bu dünyaya dair şeylerse, başka kitaplarda daha güzel hikayeler çok; onları araştırır ve onlardan buna benzer bir Tevrat yapardık. Aslında Tevrat’ın bütün kelimeleri yüce kelimeler, yüce sırlardır.” (Ne güzel! Samîmî bir îtiraf içeren sözler. Ve Tevrat’ın “masal” olduğu, öyle ya da böyle fark edilince, artık onda derin mânâlar, sırlar aranmaya başlanıyor! )

Ø Yahudilerin tarih boyunca Avrupa’da gettolarda yaşamalarının nedeni sadece yerli toplumların onları dışlamaları olmayabilir; Yahudiler dini sebeplerle de bu biçimde yaşamayı tercih etmiş olabilirler.

Ø “Ve o (Harun) senin için kavme söyleyecek; ve vaki olacak ki, o senin için ağız olacak, ve sen onun Tanrı’sı olacaksın” (Çıkış: 4, 16) “Ve Rab Musa’ya dedi ki: Bak seni Firavuna Tanrı yaptım…” (Çıkış: 7, 1) Türkçe çevirilerde, birinci ifade “Tanrı gibi olacaksın”, ikinci ifade “Tanrı gibi yaptım” şekline sokulmuştur. (Buradan, kaynak belirtmediğine göre, yazarın, çağdaş İbrânice’yi ve MÖ’ki İbrânice’yi bildiği sonucunu çıkartabiliriz!)

Ø Roma valisi hadım işlemini yasaklar. Yahudiler, “sünneti yasakladı” diye ayaklanırlar!.. MS 135’ten (son direnişin kırıldığı tarih) sonra tapınağın bulunduğu yerde Jüpiter ve Venüs tanıkları inşa edilir… Sünnet, Yahudi olmayanlar için yasaklanır. Böylece Yahudi soyundan olmayanların Yahudi cemaatine katılması ortadan kalkar. Bu nedenle tektanrıcılık Yahudiler tarafından yayılamaz hale gelir ve ama bunu yeni doğan Hıristiyanlık evrensel hale getirir. İslamlık buna en açık ve yüce anlamı verir. (Bu yorumu tartışılır ama, yazar son cümlede takiye yapıyor/yapmak zorunda kalıyor sanki! Zîra, İslâm’ın/Kuran’ın, yukarıda örnekleri de verilen pek çok âyeti Tevrat’a dayanır. Yazarın bunu bilmediği düşünülemez.)

Yazar, ayrıca, her Tevrat okuyanın tespit edebileceği hususları, gariplikleri, çelişkileri de belirtmiştir. Bunları burada yazmaya, diğerleri yeterlidir, diyerek, gerek görmüyorum.

Kitapta, Tevrat’la doğrudan ilgisi bulunmayan konuların bâzıları da şunlardır:

Ø Hz. Ali: “Dört anlamı olmayan ayet yoktur: Zahir (açık öğreti, dışrak), Batın (belirli bir insan topluluğundan gayrısının anlayamayacakları gizli anlam, içrek), Hadd (sınır), Muttala (Tanrısal tasarı). Zahir, ağızdan nakil içindir; Batın, iç anlayış içindir; Hadd, caiz olan ve olmayanları belirtir; Muttala, her ayette Tanrı’nın insanda neleri gerçekleştirmek istediğidir.” (Bu sözlerin Ali’ye âit olduğunu hiç zannetmiyorum. Öte yandan, âyetler hakkındaki yukarıdaki yorum, 7. yüzyıla âit “kötü bir kitabın” içindeki cümleleri mânâlı kılmak uğruna ortaya atılan, bugünkü savunucularının, örnek verilmesi istense, ciddi soru(n)larla karşılaşacakları kesin olan, “tez” diyemiyorum, zihinsel bir gayrettir!)

Ø İmam Cafer-i Sadık: “Allah kitabı dört şeyi içine alır: İbarat (kelimelerle anlatılanlar), İzahat (İyma ve bildirenler), Lataif (duygular üzerindeki alemle ilgili olanlar); ve Hakaik (en yüksek manevi öğretiler)… Kelimelerle verilen dış anlam, “avam” (yani ortalama halk) içindir. İzharat, ‘seçkinler’ (havas) içindir. Hakaik ise Enbiya’ya (peygamberlere) mahsustur. Ya da başka bir anlatışla: Kur’an’ın açık anlamı kulakla dinleyenlere hitap eder, imalar manevi anlayış içindir; duyular üstündeki aleme ait olanlar, murakabe (kendi iç alemine dalma) ile varılan keşifler ‘manevi görüşler’dir. Hakaik de manevi ve tam İslamlığın gerçekleşmesine aittirler.” (Yukarıdaki yorumum burada da geçerlidir.)

Ø Japonya’nın asıl yerlileri Aino’lardır…(Literatürde “Aynu(lar)” ismiyle geçiyor. İnternette fazla bilgi yok. Sarı saçlı, renkli gözlü oldukları, Japonya’nın kuzeyinde yaşadıkları ve sayılarının birkaç bin/birkaç on bin ile sınırlı olduğunu öğrenebildim sâdece. Aşağıda içinden kesitler verilecek “Modern Japonya’nın Doğuşu” kitabındaki bilgiler de yetersiz.)

Ø Kurban adetine pek çok kavimde rastlanır… İrlanda’da 15. yüzyıla kadar, kaynanaları, gelinlerinin düğününde kesip yemek geleneği vardı. Kaynanalar bunu şeref sayarlar, semizlemek için ellerinden geleni yapar, daha önce ölmemek için gayret ederlerdi. (Doğrusu bu sözleri iddia olarak kabûl ediyorum!..)

—–

* Açıkçası belki çoğu insanın dikkatinden kaçabileceği bir soru sormuş, önemli bir tespitte bulunmuşum. Aynı saptama, farklı âyetlerden hareketle, “Tanrı Yanılgısı” kitabının aşağıda sunulan alıntıları arasında da mevcuttur.)

Not. Kitabı okurken, internette yazarın kimliğini araştırdım. http://www.tesviye.org/sayi60/60_hayrullahors.htm sayfasında, (müteveffâ) yazarın mason olduğunu öğrendim (Sözkonusu mason locası açık bir locadır. Bu, üyelerinin kendilerini gizlemediği, isimlerinin saklı olmadığı, faaliyetlerinin açık olduğu anlamına mı gelir? Sanırım. Böyleyse bile, açıklık ne derecededir, bilemem!). Bu âidiyeti dolayısıyla, her yazdığında “gizli bir şey” aramayı düşündürüyor yetişme kültürümüz: Sık sık “bizde böyledir” demekle “buralı” olduğunu ispat, iknâ etmeye mi çalışıyor? Acaba gerekli, temel, asıl bilgileri vermiyor mu? “Tanrı’nın seçtiği kavim” olmaları dolayısıyla Yahudiler dünyâ hâkimiyeti arzusu taşımıyorlar mı? Yazar siyasî konulara girmek istemediğinden mi buna değinmiyor, tartışmıyor?.. Sorular uzatılabilir. Ancak, bütün bu sorular paranoya kaynaklı da olabilir. Ki ben böyle olduğunu düşünüyorum. Yazar, gizliden gizliye âidiyetinin propagandasını yapmamış, açık/gizli(?) mesaj vermemiş, iyi bir kalem ve bilgi sahibi olmasının yanı sıra nesnel bir yaklaşım sergilemiştir. Ayrıca, Masonluğun Yahudilikle irtibatlı olduğu tezini, kabûlünü bozmaktadır. (En azından bağlı bulunduğu locanın…) Ancak, Tevrat’ı, Yahudiliği akademik bir dille, bağımsız, cesurca analiz eden bir aydının neden/nasıl Mason olduğu/kaldığı sorusu da akla gelmiyor değil!

“Musa ve Yahudilik”, üslûbu, tertibi, konuları, içeriği ile (belirttiğim özelliklere sâhip, bildiğim tek Türkçe) kaynak kitap niteliğindedir. O nedenle Hayrullah Örs’ü şükranla, saygıyla anıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11117, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

4 Comments

  1. Kadir POLAT diyor ki:

    “Ø Japonya’nın asıl yerlileri Aino’lardır…(Literatürde “Aynu(lar)” ismiyle geçiyor. İnternette fazla bilgi yok. Sarı saçlı, renkli gözlü oldukları, Japonya’nın kuzeyinde yaşadıkları ve sayılarının birkaç bin/birkaç on bin ile sınırlı olduğunu öğrenebildim sâdece. Aşağıda içinden kesitler verilecek “Modern Japonya’nın Doğuşu” kitabındaki bilgiler de yetersiz.)”

    Japonyanın ilk sakinleri Kafkaf kökenli, beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü, dünyanın en eski dillerinden birini konuşan bir halk.

    Asırlar boyu imha edilmiş Aino yerlileri. Soykırımdan sağ çıkanlardan kalan 12,000 kişi Hokkaido Adası’nda hayvanat bahçesinde yaşar gibi üniversiteye bağlı bir inceleme enstitüsünün denetimide yaşamlarını sürdürüyorlar hala. Bunlar da hayatta kalmalarını saf olmamalarına borçlular. Irkçı japon egemenleri gözleri hafif çekikleşmiş olanları katletmemişler….

    Gündüz Vassaf/Cennetin Dibi/sayfa:201

  2. Ninsianna diyor ki:

    Japonya’nın asıl yerlileri olan Ainular iddia edildiği gibi sarışın mavi gözlü bir halk değildir.Paleo-Mongoloid dediğimiz Mongol ırkının abartılı özelliklerini göstermeyen(Yani burunları basık ama aşırı değil,gözleri çok çekik değil,kıllılar diğer mongolların aksine vb.) bir ırk.Ama katiyen kafkas ırkından değiller.Hitler zamanından kalan bir iddiadır bu ve gerçeklik payı yoktur.Bugünkü Japonlar günümüz Moğolistan’ından göç eden altay dili konuşan insanlarla Ainuların karışımıdır.Japonların çoğunda ainu kanı olduğundan özellikle kafkas ırkından biriyle karıştıklarında çocuklarının Kafkas ırkına benzediği sıkça görülür.

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Katkınız-düzeltmeniz için teşekkürler Ninsianna

Leave a Reply