BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Özlü Sözler 5 (Mete Tunç)

Bir ülkenin kaderini onun coğrafyası belirler.
Deniz Ülke Arıboğan
+++

Bir uygarlığı sürekli kılan şey kendi içinde reform yapabilme kapasitesidir.
Bir rahip
+++

Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma.
İran atasözü
+++

Aşk gerçekliğin ilk ışıklarıyla dağılıp giden bir sistir.
Bir yabancı filmden
+++

… daha fazla kederlendiğim nokta… Türk evlerini, yeni tesislerle bezeyip hemen yaptırıp durumdakilerin hala zırtaboz yapılar arkasında koşmaları, para ile milli zevki birleştiremiyerek yurdumuzun manzarasını mimarlık bakımından gün geçtikçe çirkinleştirmeleridir.
Refik Halid Karay (1942)

Kimse nizam ve kanun tanımıyor ve kimse vazifesini yapmıyor. Memleketin tablosu budur!
Refik Halid Karay (1948)

Dükkanlarda acaip acaip tavırlar, film edaları takınarak pasta ve dondurma yemenin moda oluşu… buz dolaplı vitrinler önünde çoğu kopuk bir sürü bayla bayan sinema yıldızlarına benzeme provaları…
Refik Halid Karay (1948)

İyi ki Amerika, tütün diye daha kötü bir nesne içmiyor. Bunu da bayıla bayıla içerdi bu mukaddil ve kuvvete muti dünya!
Refik Halid Karay (1948)
+++

Bir vaktaerdi ki bizim günümüz,
Koyun belli değil, kurt belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor,
Deva belli değil, dert belli değil.
Aşık Ruhsati
+++

Mektep hayatı insanın en saf ve pak zamanıdır. Hak için kükredim, haksızlıklara hücum ederdim. Biri haksızlık ettimi ona diri ve ağır sözler söylerdim. Bunu mukaddes bir vazife bilirdim. Ve: ‘Hak mevzuubahis olunca akan sular durur ve de durmalı zannederdim’. Fakat maatteessüf iş hiç de öyle değilmiş… Mektepten çıkınca, hayata girince sosyal ve pratik hayatın ne çirkinlikler ile meşbu olduğunu gördüm. Bu nice emekle hasıl ettiğim ahlak ve pürüzsüz temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terk etmeğe mecbur oldum.
Rıza Nur
+++

Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kafi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icra eylediğimiz adliye ıslahatının da bunca seneler çalıştıktan sonra malum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.
Said Halim paşa (1919)

Br devlet ki hukukunu kendi doğurmaz
Kanununa “gökten inmiş, değişmez” der,
O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz,
Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!
Hâkim olan millet midir, Meşîhat midir?
Millî Meclis, Meb’usan mı, Bab-ı Fetvâ mı?
Hep eskidir teşri’, kazâ, mahkeme, ilâm,
Devlet dine kanun yapar, dinse devlete…
Sarıklılar memur olur, fesliler imam,
Devlet Meşîhat’e, din hükûmete!
Ziya Gökalp (1916)

Tanzimat reformlarında Avrupa’nın baskısı önemli en önemli rolü oynamıştı. Belki biraz da bu yüzden, söz konusu reformların gerçekleştirilişinde de Avrupa sistemi örnek alınmıştır. Bu sistem iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu içindir. Nitekim “güçlü olanın sözü geçer (el-hükmü li’l-gâlib)” prensibi tarih boyunca hakim anlayışı temsil eder.

… değişmenin bedeli olduğu gibi, değişmememin de bir bedeli vardır. İnsanların ve toplumların başlangıçta çoğu zaman değişime karşı tepki göstermeleri, yaradılışlarındaki tutuculuktan kaynaklanır. Yerleşik inançlar ve gelenekler, yeniliklere –olumlu da olsalar- hüsnü kabul görmeyi engeller. Bu doğal bir tepkidir. Osmanlı toplumunda da böyle olmuştur. Bütün bunlarla beraber, Tanzimat devri reformları yabancı baskının eseri oluşuna, düalitesine, ciddi bir çalışmanın ürünü olmayışına, taklitçi niteliğine rağmen devlet müesseselerini bir süre daha ayakta tutarak çözülmeyi geciktirmiş, bu alanda cumhuriyet sonrası reformlara da temel teşkil etmiştir. Günümüzde eski Osmanlı vilayetlerinden oluşan devletler, bilhassa Orta Doğu ülkelerinin hemen hepsi bu devir adliye teşkilatını aynen devam ettirmektedir.

Tanzimat ve Sonrası
Osmanlı Mahkemeleri
Ekrem Buğra Ekinci

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29011, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

14 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    Dilberün topugı etlü gerek
    Belü ince götü heybetlü gerek
    ?
    +++
    Kara karı kuru karı keçi eti durgun at
    Mazarratül mazarratül mazarratül mazarrat
    Beyaz karı şişman karı koyun eti yörük at
    Faidatül faidatül faidatül faidat
    ?

  2. Mete Tunç diyor ki:

    … her çağ kendine göre bir güzelliğe sahiptir. Onun içindir ki bir devrin güzel bulduğuna, ondan sonraki devirlerin daima güzel bakması mümkün değildir. Eğer bakıyorsa işte asıl güzel ve sanat eseri odur.
    R. H. Karay
    +++
    Türk yargısının iki büyük sorunu vardır: Doğru dava açılamaz ve davalar uzun sürer. Her iki durumda hak ihlalleri ortaya çıkar.
    Yılmaz Yazıcıoğlu
    +++
    Tarih tekerrür etmez ama nakaratı vardır.
    Y. Hakan Erdem
    +++
    Fertler tecrübenden bazen ders alır, milletler hiçbir zaman almazlar.
    Otto von Bismark

  3. Mete Tunç diyor ki:

    Saz sanatçının sazı, onun sevgilisidir; kim sevdiğini bir ömür boyu kucağında taşır.
    Sadun Aksüt
    +++

    … Yemen’de devam eden isyanları bastırmak iddiasiyle Anadolu ve Rumeli gençleri vapurlar dolusu taşınıyor, dönüşte de daha evvel giden askerlerin hasta ve sakat döküntüleri yurtlarına iade ediliyordu. Otuz yıl hiç arkası kesilmeden devam eden bu facia, bu gaflet ne demekti?.. Sırf kuru debdebe uğruna. Yemen ana vatan evladı için bir mezar haline konulmuştu. Abdülhamid’in istibdat devrinin başka hiç bir günahı olmasa, Yemen işi onu mahkum etmeğe yeter. Yemen’de akıtılan kanları ve bu uğurda safedilen külfetleri, son iki nesilde kendimizi toplayamamamızın biri diye kabul etmek hata olmaz. Emperyalizmin tehdidi altında bulunan Osmanlı İmparatorluğu tedbir almağı düşünecek yerde, kendi kısır emperyalizmi adına Yemen’de kuvvetlerini tüketmiş, intihar yolunda yürümüş, ana vatanın seçme bir parçası olan Rumeli bu yüzden elden gitmiştir… *

    “Yeter, kabahat kimde? Kabahat hiç kimsede değil veyahut herkeste… Kabahat sizde, bende ve onlarda… Kabahat zamanda ve mekanda… Kabahat hiç anlamayanlarda ve hiç anlamamağa mahkum olanlarda… Dostum, bazen öyle muhitler vardır ki meşumdur, mezardır, orada ne zeka ne deha, ne istidat yaşar. Orada diriler yatar ve ölüler dolaşır.”
    Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) (2 Eylül 1909)

    [1913]… (Kadınlar Alemi) dergisinin yazarlarından Belkıs Şevket Hanımın bir askeri uçakla İstanbul üzerinde bir uçuş yaparak her tarafa her tarafa kadın haklarına dair beyannameler atması… **

    Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim, Cilt 1 (1888-1918), Ahmed Emin Yalman

    * Şerh: Yemen’de Abdülhamid devrinden sonra da ısrar ve kayıplar devam etmiştir. Balkanların kaybedilmesi de salt Yemen’e bağlanamaz… Lakin yazar ana fikir itibarıyla haklıdır.
    ** Belkıs hanım, muhtemelen, uçağa binen ilk türk kadınıdır.

  4. Mete Tunç diyor ki:

    Hilafeti ilga ederken Batı aleminin dışında ilk defa olarak layıklik [laiklik] yolunu açarken, belki tekkeleri toptan kapatmak çaresiz bir şeydi, fakat sonradan ileri ve geri gidişleri birbirinden ayırmak ve vicdan hürriyetine doğru gitmek elbette doğru yol olurdu.

    “… Mustafa Kemal Paşa… son bir teşebbüs yapacak, Harbiye Nazırı olmazsa, Ankara’ya gelecek, Milli mücadelenin liderliğini ele alacaktı. … babam İsmail Fazıl Paşa ortaya bir fikir attı: Kardeşimin kayınbabası Mehmet Ali Bey, o sırada Nazır sıfatiyle kabinede bulunuyordu… Kendisine doğu vilayetlerinde kaynaşmalar dolayısiyle oradaki askeri ve sivil idarenin başında bir ordu müfettişi bulunması fikri aşılanacak ve bu vazifeye de Mustafa Kemal Paşa’nın geçirilmesinden faydalar telkin edilecekti. Bu maksadla babam Mustafa Kemal Paşa ve Mehmet Ali Beyi tanıştıracaktı. Neticede Mustafa Kemal Paşa böyle bir vazifeye tayin edilecek olursa, Ankara’ya gelmekten vazgeçecek, Doğruca Doğu vilayetlerine gidecek, orada işe başlayacaktı…”
    Ali Fuat Cebesoy

    Şu İngilizlerin işine akıl erdirmek pek güçtü. Sürgün hayatının çeşitli safhalarında rastgeldiğim İngilizlerin çoğu fert olarak terbiyeli ve nazik adamlardı, fakat bu terbiyeli adamlar bir makine halinde bir araya gelince pek berbat işler yapılıyordu.

    Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim, Cilt 2 (1918-1922), Ahmed Emin Yalman

  5. Mete Tunç diyor ki:

    “Müslümanlık, Allah’ın kalubelada gösterdiği bir ideal örneğe uymağa çalışmak manasına gelir. Türlü türlü zaaf ve noksanlariyle fani insan bu örneğe tamamiyle uyabilmekten acizdir. ‘Ben iyi bir Müslümanım’ diyebilmek kimsenin haddi değildir, fakat bir mümin, nefsini ıslah etmeğe ve Allah’a layık olmağa iyi niyetle uğraştığı müddetçe, iyi bir Müslüman olmağa çalışmak yolundadır. İbadet, bu bakımdan ancak bir disiplin vasıtasıdır. Allah, kimsenin ibadetine muhtaç değildir. Asıl ve esas, feragatı, fedakarlığı ve hayır işlemeği haz bilmek, nefsi yükseltmeği, kötülükten uzak kalmağı iş edinmektir.”
    Nilla Gram Cook (1939)

    Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim, Cilt 3 (1922-1944), Ahmed Emin Yalman

  6. Mete Tunç diyor ki:

    “… Görüyorum ki minare gibi doğru bir adam kalmak sevdasındasın. Ben de bir zamanlar minare gibi doğruydum. Dünya kötüleşti, minare gibi doğruluk yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Sana da tavsiyem şudur: Doğruluktan ayrılma, ama minare gibi değil, kavak gibi doğru ol.”
    Şerif Ali (1946)

    Ne yazık ki memleketimizdeki iktidarlar, tenkidi çok sevdiklerini bir düzüye tekrar ederler, fakat bunun süs diye rafta durmasını isterler. Kullanan olursa sözlerine tahammül edemezler, küplere binerler.
    (1946)

    “… Vatanseverliğe gelince, benim bağlılığım derindir, çünkü ben bu memlekete diliyle bağlıyım. Benim için hayatta bundan kuvvetli bir bağ yoktur. Türk dilini terennüm eden , memleketi sevdiğini bütün varlığı ile ispat eden, onun uğruna her acıyı ve fedakarlığı göze alan bir insanın vatanseverliğinden nasıl şüphe edilebilir.”
    Nazım Hikmet Ran (1949)

    … 1949 yılı sonundaki dil kurultayının o zamanki Milli Eğitim Bakanı Tahsin Baguoğlu’nun anlayışlı davranışı sayesinde yarattığı güzel ve rahat hava devam edemedi, dilde ırkçı bir ruh devam etti ve dilin ana vazifesinin değişen kuşaklar arasında mümkün olduğu kadar sıkı bağlılık olduğunu kavramak istemediler.

    Hans [Baade]… Türk gençlerinin çoğunun akıl etmediği ve yapmadığı bir şeyi yaptı, eski harfleri iyice öğrendi. “Türkiye’nin hazine halinde nice kitabı, nice belgesi, nice kitabesi eski harflerledir. Bu harfleri öğrenmeden, dünün diline alışmadan Türkçe bildiğimi nasıl iddia edebilirim? [194?]”

    Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim, Cilt 4 (1945-1971), Ahmed Emin Yalman

    Not. A. E. Yalman’ın hatıratının, faydalı bilgiler ihtiva etmesine rağmen, hususan son cildinin son bölümünün ihtiyatla, eleştirel bakışla okunması tavsiye olunur.

  7. Mete Tunç diyor ki:

    Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız insanların nasıl öldüğüne bakın.
    Albert Camus

    Medeniyet, rahatlık gibi görünen binlerce çeşit küçük zorlukların artması, bu zorlukların yükünü fark ettirmeden sırtımıza vurması demektir.
    Refik Halid Karay

    Hüküm [ve karar] vermek işin içinde olmayanların tattığı bir ayrıcalıktır.
    Bir yabancı filmden

    Sözleri, savundukları ve hususan yaptıklarıyla, insanları, Allah’ına/Tanrı’sına, dinine.. küfrettirmeyen kişi; iyi, tutarlı, akıllı bir mümindir.
    M. T.

  8. Mete Tunç diyor ki:

    Haram diye artık elde edilemeyen menfaate veya cebe girmemiş paraya denmektedir. Yalan ise işe yaramayan sözlere verilen bir isim olmuştur.

    “Bu millet söylemez, söylenir.”
    Fuat paşa (sadrazam)

    … memleketimizde ahlakın ilmi olmadığı gibi ilimin de ahlakı bulunmamaktadır.

    “Kendim de dahil olduğum halde, birer karış kalınlıktaki eserler ile öğünenlerimizin yaptığı, Garp müelliflerinden çalınmış, ustalıklı birer kopyadan ibaret değil midir? Bunlar mı yarının ilim tarihinde yer tutacak eserlerimiz. Hakikatler olduğu gibi söylenince pek acı geliyor değil mi?”
    Ali Fuat Başgil

    … tekkelerdeki mürit-mürşit günümüzde üniversitelerde de aynen devam etmektedir. Yalnız günümüzdeki mürşitlere şeyh değil, profesör ve hoca veya öğretim üyesi denmektedir. Kültürün kisvesi değişse de özünün pek kolay değişmediği görülmektedir. Mürit-mürşit ilişkisi iki taraflı bir tesir icra etmekte, müritler ve mürşitler birbirlerini uçurmakta ve beraber uçuşmaktadırlar.

    “Şark dünyasında çalışmak, ibadet olmamıştır. Şarklı henüz çalışma aşkını tatmış değildir. Burada hizmet, karşılığı fazlasıyla istenen bir külfettir. Bu sebepten yaratıcı olamazlar. Bütün hayat kuvvetlerini bir idealin gerçekleşmesine hasretmekten, yani bedeni ruha hizmetkar yapmaktan korkan hasis insane, ancak bedeninin ölçüsünde eser elde edebilir. Şarklıların eseri, bir vücudun kendi gölgesinden fazla bir yayılma kudretine sahip olamıyor. Şarkta bir ibadet olmayan çalışma, erkanını da henüz bulamamıştır. Kendine mahsus alemşümul kanunlara ulaşamamıştır. Büyük bir disiplin cihazına bağlanamamıştır.”
    Nurettin Topçu

    Tevfik Nevzat, Eşref, Bıçakçızade Hakkı beyler Bektaşi olmak isterler. Onları bu fikre yaklaştıran da, ince nükteleri ve zarif sözleriyle meşhur olan ve o zaman İzmir’de hakimlik yapan Ruhi Baba’dır. Bu üç arkadaş nasip almak için Ruhi Baba’nın kapısında beklerken, aralarında kim önce girecek diye bir tereddüt hasıl olur… Eşref, Tevfik Nevzat’a: Önce sen gir, ben beş dakika daha Müslüman kalayım, der.

    Okumayanların arzusu köyde muhtarlık, okuyanların iştihası dekanlık ve rektörlük olmaktadır.

    … iki şeyin vekaleti olmayıp bizzat ifası edilmesi gerekir. Bunlardan biri hocalık, diğeri ise kocalıktır.

    Bizde makam, unvan ve servet hırsı köşe başlarını tutumuş ve ruhları yutmuş, böyle bir memlekette sadece ilme gönül vermiş ve ömür vakfetmiş insan, pek az istisna dışında, çıkmaz. Çıkması içtimai gerçeklere aykırıdır. Makam, unvan ve servet açlığı giderilince ilim ve sanat da hayatın ruznamesinde ilk sıralarda, ilim adamlarının hayatında da birinci sırada yerini alacaktır, belki…

    “Aptal bir insan, kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka bir insan ya da insan topluluğuna zarar veren kişidir.”
    Carlo M. Cipolla

    “İlm kesbiyle paye-i rifat
    Arzu-yı muhal imiş ancak
    Aşk imiş her ne var alemde
    İlm bir kıyl ü kal imiş ancak”

    “Dost bi-vefa, felek bi-rahm, devran bi-sükun
    Derd çok, hem-derd yok, düşmen kavi, tali zebun”
    Fuzuli

    … aykırı davranışları sadece bir dedikodu malzemesi olarak kullanan cemiyet bu safhayı geçerek kendini temizlemeye sırayı getirememektedir.

    “En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun
    Sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın”
    Ziya paşa

    Uzun veya bazen de kısa bir vadede, ama er-geç ve her halükarda, her şey kendi değerine ve dengesine kavuşmaktadır. Yine uzun vadede herhangi bir eserin ilmi değeri, hiçbir zaman ahlaki değerini aşamaz ve ondan daha değerli olamaz. Kısaca ilmin ağırlığı ahlakın hafifliğini de hiçbir zaman telafi edemez.

    … bir acı gerçek de ahlaksızların en büyük sermayesinin ahlaklıların nezaketi olduğudur… [Nurettin Topçu’nun bir sözünden hareketle] Ahlaklı ilim adamı ahlaksızlığı yapmayan değil, ahlaksızlığa kelamla ve kalemle karşı çıkandır.

    İlim, son menzili olmayan sonsuz bir güzergahta, Kabe yolundaki karınca misali, bir ömür boyu hiç durmaksızın yürümektir.

    Tarihin Kara Kitabı, Ali Birinci

  9. Mete Tunç diyor ki:

    Büyük buluşların zamanı, çok nadir olarak tam belirtilebilir. Bunlar, tek bir problem üzerine sayısız düşüncelerin, uzun yıllar düşünme idmanlarının sonuçlarıdır… Bir çözümün, bir şimşek çakması sonunda meydana çıkıvermesi çok nadir olur. Büyük buluşlar, eğer onların ön tarihleri ele alınırsa, büyüklüklerinden kaybederler.

    … Nerede henüz tam bilgi yoksa, orada spekülasyonlara bol bol yer vardır. Ama spekülasyonlarla hipotezi ayırt etmek lazımdır. İkincisi bütün bilimlerin çalışma metoduna girer; güvenilir sonuçlardan çıkar ve olabilirlikleri gösterir. Buna karşılık spekülasyonda çekinme yoktur. Çoğunda çıkış noktası bile “güvenilir” değil “istenildiği gibi”dir. Sonuç olarak gösterilen de, metafiziğin en çapraşık yollarında, mistiğin en karanlık ormanlarında… rüya içinde dolaşan hayal gücünden başka bir şey değildir. Bu spekülasyonlar en ziyade, görünüşte mantıkla uyuşmuş oldukları yerlerde tehlikelidir…

    (Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler, C. W. Ceram, Çev. Hayrullah Örs)

  10. Mete Tunç diyor ki:

    Dünya kendisini düz çizgiyle, hendese şekillerine ne kadar kaptırırsa kaptırsın bir gün bundan usanacak ve aslında dolaşık, dolambaçlı olan insan ruhu… karmakarışık, dağınık güzellikle kendi arasında daima bir yakınlık bulacaktır.

    Niye yıkanmadığı sorulan Bektaşi babasının: “İnsan topraktan yaratılmıştır; su ile oynamağa pek gelmez,” diye verdiği cevabı çok beğenirim ama, zekalı bir söz olduğundan ve akla sığmıyan bir nazariyeyi gayet zarif surette çürüttüğünden dolayı… Kirliliği haklı göstermek istemesinden ötürü değil.

    Medeniyet ve sanatla münasebeti olan, hatta münasebeti başta gelen taş, mermerdir. Mermer, çelik bir kalemle destanlar yazılan sert bir kağıt, çelik fırçayla kabartma resim yapılan yırtılmaz bir bez, kendi ipeğile işlenen hareli bir kumaş, heykeltıraş denen ilahi bir operatörün vücutlara yakıştırdığı ebedileştirici bir tendir.

    Bazı şeyler vardır ki şiiriyetini muhafaza etmeleri için hatıradan ibaret kalmalıdırlar; zira onları eski şekillerinde yeniden yaşamağa imkan yoktur.

    (Memleket Yazıları 1, Hep İstanbul, Refik Halid Karay)

  11. Mete Tunç diyor ki:

    Sanat eseri, hem ‘elit’ dedikleri seçme zümre hem de halk için ikisi arasındaki müşterek noktaları, yani beşeri tahassüsleri kudretle ifadeye muvaffak olan eserdir.

    ‘Mihneti kendine zevk etmedir alemde hüner’ hikmetini sadece öğrenmemiz yetmez, ona uygun mizaçta yaratılmış olmamız da şarttır.

    Hoş, ‘şöhret’ nedir? Zevki az bir dert! ‘mevki’ nedir? Derdi çok büyük bir zevk!

    … sanatta esas kaide şudur: “Dehanın yüksekliği ne olursa olsun, bu mazhariyet o dahiyi sanatın teknik cihetini öğrenmek mecburiyetinden kurtarmaz.”

    Elbette ki meydanda bir edebiyat olmazı için önce, asırlara kök salıp sağlamlaşmış, düzgün bir dil lazımdır; sonra da o dille konuşanların milli hayatını belirtmek gerekir. Fakat edebi bir eserin başka milletlerce benimsenmesi için yalnız bir millete mahsus yaşayış tarzını göstermesi yetmez; bütün insanların müşterek oldukları duygulara ve bütün insanlığı kavrayan karakterlere büyük ölçüde yer vermesi de icabeder. Daha açığı, iyi eser, bir milleti ele alıp, onun dekorunu ve ruhunu çizerken yarattığı heyecanı başka milletlere de geçiren eserdir: Ayrılık içinde birlik; milli yaşayışta fark, insan hislerinde benzerlik!

    Mühim bir iş de Türkçenin biri an önce istikrar bulmasıdır. Lisanımızı fazla oynatmakta devam edersek Garp dünyasının milattan asırlarca önceki Sümerceyi, biteviye değişen Türkçemizden daha istekle, daha kolayca tercüme edeceğine şüphe yok.

    Ben, parmağıma diken battı diye gülü yere atanlardan değilim; yurdumu da, sanatı da, kadını da öyle severim!

    … Stuart Mill’in dediği gibi: “Hayatından memnun bir domuz olmaktansa, daima sızlanan bir Socrate olmak bin kere iyidir!

    Hayat bir zehirdir, fanzehiri de yine kendisindedir: İnsana karışmak, halk ile aşılanmak! Dünyada en büyük teselli, aldanmak değil, Cümhur ile kaynaşmaktır.

    “Serab-ı Ömrüm” öyle bir şiir kitabıdır ki gelecek nesiller bile “yarın”ın güzel Türkçesini bu eserde bulacaklardır; yalnız “dünkü”nün değil! Rıza Tevfik’in şairliğini medih hususunda çok söz söylenebilir; nitekim söyleniyor; daima söylenecektir. Fakat şiirine kıymet katan asıl mühim, yüksek, büyük hüneri -dedelerimizden aldığını ayıklayarak- en kuvvetli bir zevkle ve harikulade ustalıkla kullandığı Türkçedir.

    İnsanların çoğu ömrü müddetince ya mürid olmak için doğar, ya şeyh ya her ikisinde istidatsız. Sonuncu kesimdekiler hem öz hürriyetlerine bağlı hem de herkesin hürriyetine saygılı adamlardır; başkasına bağlanamadıkları gibi başkalarını da kendilerine bağlayamazlar. Ne posta geçerler ne de post sahibinin karşısına… Çorbayı da içemezler.

    (Memleket Yazıları 3, Edebiyatı Öldüren Rejim, Refik Halid Karay)

  12. Mete Tunç diyor ki:

    Feylesof Rıza Tevfik… Şiirlerinde eski ile yeniyi şaşılacak bir hünerle birbirine katmış; yine eski ile yeniden en şirin, en nazlı, çiçek zarifliğinde kelimeleri arayıp bulmuş; vezin ile kafiyede eskiyi yeni, yeniyi eski sandıran sihirli marifete erişmiş; halk edebiyatımızı hem içten, hem dıştan, ruhuna, mimarisine deha katarak “restore” etmiş o büyük şairden…

    Nasrettin Hoca, “Canım kaç senedir bir bademli helva istiyor ama bir türlü pişirip yiyemedim,” diye ahbaplarına dert yanmış. “Peki ama,” demişler, “bu o kadar güç bir şey değil, neye pişiremedin?”
    “Un bulundu yağ bulunamadı, yağ bulundu badem bulunamadı, vakıa hepsi bir araya geldiği de oldu ama kader bu ya, o vakit de ben bulunamadım!”

    (Memleket Yazıları 4, Mutfak Zevkinin Son Günleri, Refik Halid Karay)

  13. Mete Tunç diyor ki:

    Aşk sempati ile cinsel çekimin bileşimidir; biri bitti mi aşk da nihayet bulur.
    M. T.

    Hayatta en büyük başarı mutlu ölmektir, ölebilmektir.
    M. T.

    İnsanın özgürlüğü kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir.
    Jean Paul Sartre

    Güzelin seveni çok olur da sevenin güzeli tek’dir azizim…
    Bilal Karabulut

    Bilim adamlarının kesinliği yok ama delilleri var. Yaratılışçıların delilleri yok ama kesinliği var.
    Ashley Mantagu

  14. Mete Tunç diyor ki:

    Kadınla en çok meşgul olduğu zaman, yani gençlik bir erkeğin kadını hiç anlamadığı çağdır; anlamamasının da başlıca sebebi ikidir; onda ya olduğundan fazla kıymetler tevehhüm etmek yahut da onu olduğundan basit sanmak. Birincisinde hayal sukutuna uğranır, ikincisinde başa beklenmedik bir dert açılır.

    … maziye hasret, hale uyamamamın aczinden ileri gelir. Dikkat ediniz: İhtiyarlık, gençliği ve yenilikleri çekemediğiniz, bunların zevkine varamadığınız, kadın için artık enteresan olamadığınız dakikada başlar. Kadını alakadar edebildiğiniz müddetçe kendinizi ihtiyar sanmayınız, değilsinizdir.

    Şimdi şöhrete, bütün şöhretlere çok acaip, köksüz, dikenli, yemiş yerine ur veren ve çiçek diye yara açan bir münasebetsiz fidana bakar gibi bakıyorum, böyle bir saksıyı başında taşımağa can atanlara şaşıyorum.

    İnsan en çok korktuğuna en çabuk alışan bir mahluktur.

    (Refik Halid Karay, Memleket Yazıları 5, Pek İyi Hatırlarım)

Leave a Reply