BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Osmanlı-Türk Müziği (Mete Tunç)

Ekseriya TRT’deki müzisyenlerden duyardım, duyarım: “Türk halk ve türk sanat müziği aynı müziğin iki ayrı koludur.”(!) Daha iyi bir dinleyici olduğumdan itibaren bu tezi sorgulamaya başlamıştım. Osmanlı-türk müziğindeki türkü formundaki şarkılar-makamlar için, evet… Fakat diğerleri; hayır. Bir başka cihet de şu: Sanki tek bir tür etnik müzik varmış gibi telakki ediliyor. Oysa, hem etnik farklar hem Türk-etnik bile olsa yöresel-bölgesel değişiklikler… Hülasa ‘aynı damardan geliyor’ şeklindeki bir söz, safsatadır…
+++
Erol Sayan bir koroyu çalıştırıyor ve (herhalde Gazi Üniversitesinde) konser veriyorlarmış. O konserde, bakan Ali Naili Erdem, türk müziği konservatuvarının kurulma kararının çıktığını açıklamış. Salonda ağlayanlar olmuş. 1975.
+++
Türk Sanat müziği yerine, bu müziğin Osmanlı devirlerinde neşvünema bulması, 19. Yüzyılda zirveye ulaşması, Cumhuriyet devrinde yapılanların oradan tevarüs etmesi sebebiyle ‘Osmanlı-türk müziği’ tabirini önermiştim.

05.06.2012 tarihinde, TRT Okul’da bir müzik profesörü, Cem Behar, bu müziğin gelişimini (16. yüzyıl ortasından itibaren özgünlük kazanmış) anlattı ve aynen yukarıdaki tabiri kullandı.

Hoca, Yavuz’un (1465-1520) İran seferinden sonra İstanbul’a getirilen İranlıların müzik konusunda yabancılık çekmediklerini, ama IV. Murat’ın (1612-1640) Bağdat seferinden sonra gelenlerin bambaşka bir müzikle karşılaştıklarına dair bilgiler olduğunu; müzikteki ve dildeki tekamülün ve özgünleşmenin İstanbul’un fethinden sonraki 100 yıl zarfında gerçekleştiğini vurguluyor.

Profesör, dönemlerin nota sistemleriyle beste bırakanların Leh asıllı Ali Ufki (Alberto Bobevio Leopolitano Bobowski, 1610?-1675?) ile Romanya asıllı Kantemir (Dimitrie Cantemir, 1673-1723) idiği bilgisini veriyor.

C. Behar, Buhuruzade Mustafa Itri (1640-1711) ve Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846) isimlerinde geçen ‘zade’ soyluluk ibaresinin zamanlarında kullanılmadığını, ‘Buhuroğlu’ ve ‘Hamamcıoğlu’ dendiğini, adı geçen tabirlerin sonradan yakıştırıldığını söyledi.
+++
Thevenot Seyahatnamesi kitabında, 1655 tarihine tekabül eden İstanbul günlerini anlatırken Thevenot, Osmanlıların farsçayı cehennemde kullanılan dil olarak telakki ettiklerini ama “şiirlerinin ve şarkılarının en güzel bölümü farsçadır,” ve “Türk şiirleriyle şarkılarının en güzelleri bu dilde yazılmıştır” diyor (s.74, 236). Bunu okuduğum zaman şaşırmış, anlamlandıramamıştım. C. Behar’ın söyledikleriyle her şey hemen hemen yerine oturdu.

“Hemen hemen” diyorum; zira (bestekar) Ali Ufki’nin bıraktığı güfteler türkçe değil mi? Bazıları mı? Veya bazı türler mi?.. A. Ufki, türk bestelerinin yer aldığı eserini (Mecmua-i Saz ü Söz) 17. yüzyılın ilk yarısı bitmeden kaleme almış…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33245, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply