BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Atatürk’le Cennette Sohbet (Mete Tunç)

r

Paralel evren, tayyi mekan
Elalem uydursun sen inan
Vazı cennet, astral seyahat
Teselliyat beyhude hayalat
***
Dünyanın, ülkenin ve beşerin halü perişanlığı fakiri zaman zaman paralel evrenlere ziyarete sevkediyor. Cetlerimiz tayyi mekan eylerdi. Çağımızda astral seyahatler revaçta. Ben fizik okuduğumdan mezkur gezileri tercih ediyorum. Filvaki oralarda da vaziyetin pek farklı olmadığını, her şeyin buradakine paralel idiğini, dik evrenlerin keşfinin gerektiğini belirteyim. Benimki, olur a, bir zekavete, bir zarafete, bir letafete, bir ferasete, bir asalete, hülaseten bir hüsnü âna rast gelirim ümidi iledir efendim.

Geçen haftaki yolculuğumda, ilk kez, bilemediğim bir sebeple, galiba hatlardaki/boyutlardaki bir karışıklıktan mütevellit, bir nevi dik evren mesabesinde bulunan cennete düştüm.

Evvela ‘bir oyun mu, kandırma mı’, diye düşündüm. Çünkü cennetin kıyametten sonra istimale açılacağına iman etmiştik. Öyle değilmiş. Cevabı, düşüncemin akabinde beynimde duymuştum. Pek ilmi idi; tam anlayamadım, izaha muktedir değilim. O yüzden bu mevzuyu geçelim. Saniyen, ‘gözlerim mi bozuldu’ diye düşündüm. Çünkü görüntüler net değildi. Cevabı, yine gecikmeden geldi. Sadece bir ziyaretçi idiğimden ancak bu kadar muttali olabilirmişim.

Bir köşk. İki katlı. Çift merdivenli. Erguvani ve beyaz renkli. Sarmaşıklar kaplamış. Köşkün iki yanında bulunan kayalıklardaki kaynaklardan çıkan süt ve şarap, şelalelerden dökülüyor, bir kalp şeklini alan iki kanalette akıyor, bahçenin ortasındaki havuza boşalmadan hemen önce kavuşuyor, birleşir birleşmez suya dönüşüyor ve havuza doluyor. Havuzda fıskiyeler… Bir renk ve ses cümbüşü… Bahçede taht biçiminde koltuklar…

Kimi ziyaret edecektim, bilmiyordum. Kulağıma bir yanıt gelmemişti. Yaklaştım. Bahçedeki kalabalığı hurilerin teşkil ettiğini fark ettim. Birkaç da gılman vardı. Bunlar da aynen Kuran’da tarif edildikleri gibiydiler. Çırılçıplaktılar. Gişai bekaretleri muttasıl yenilenen kızların göğüs uçları da yazıldığı gibi miydi? Gözlerimin sınırlandırılması yüzünden dikkatli bakmam gerekiyordu. Hicap duyup nazar edemedim… Tahta yaklaştım. Karşısına geçtim. Ve nihayet cennetlikle müşerref oldum… Lakin onu görünce çok şaşırdım. O… Burada!?? Aynı şaşkınlık onun yüzünde de vardı. ‘Buraya nasıl girdin’ diyordu adeta. Elbette zairdim, belliydi, biliyordu. Yine de garipsemişti.

Beynime, hitap şekli ve konuşma konuları üzerinde bir mecburiyet ve tahdit olmadığı bilgileri iletildi. Mustafa, Gazi, Mustafa Kemal, Atatürk..? ‘Paşam’da karar kıldım. Bu hitaptan sonra içimden, ‘Selam sana; fahri yaveri hazreti şehriyari, hamiyetperper, halaskar banimiz… Mavi gözleri, maruz kalanları mefluç eden, kendilerini çıplak hissettiren yüce önder!’ demek geçti. Birinci kısmın osmanî, ikinci kısmın sofra dalkavukluğu olduğunun farkındaydım. Musahabemiz bir latife ile başlayacaktı.  Söyleyemedim. Şaka bile olsa bu cümleleri kendime yakıştıramadım; ayrıca nasıl bir tepkiyle karşı karşıya kalacağımı bilemedim.

“Evvela, beni şu meraktan kurtarınız: Din ile alakalı nakledilen sözlerinize, tavırlarınıza ve röportajlarınıza ve dahi bizatihi yazdıklarınıza, kayıtlı söylediklerinize müteveccihen burada olmaklığınız..?!” ‘Orasını karıştırma’ der gibi nazar attı. “İslam ülkelerinde fisküfücur yüzyıllardır zirvede. Siz halaskar idiğiniz için mi..?” diye ısrar ettim. Yine cevap vermedi. Başını sağ-çapraz yöne çevirdi, “Fevzi Çakmak komşum, köşkü az ileride” dedi. Elbette cennette mesafeler dünyadaki gibi değildi. “Az ileride” demesine, ‘arazi’ düz, ‘hava’ açık olmasına rağmen köşk görünmüyordu. “Görüşüyorsunuzdur mutlaka..?” sualime, paşa, “Elbette, namaz kılmadığı sürece” dedi mütebessim bir ifade ile. Şaşkınlıkla sordum, “Burada da mı?!” “Evet, bütün namazları kılıyor, günlerini ibadetle geçiriyor. İbadeti çok seviyor mareşal. Huri de istemedi. Hanımefendi ile yaşıyor. Burada şarap helal kılınmış, onu da içmiyor!”…  “Ha” dedi, bu kez başını sola döndürerek, “Şu cihetteki komşum da Refik Halid.” Sevinçle, sanki görebilecekmişim gibi, “ ‘Bugün’ gelecek mi” diye sordum. Tabii ki soru manasızdı. Atatürk, Refik Halid’i anlatıyordu: “Mareşal’in tam tersi: Her türlü içki mebzul, huriler azami sayıda… Adam ağzının tadını biliyor. Her görüştüğümüzde onun ‘Deli’ hikayesinden söz açılır, gülüşürüz.”

Paşa’ya, ‘öztürkçecilik’le dilimizde yaptığı veyahut yol açtığı tahribatı dile getirip ‘sitemde’ bulunacaktım ki gitme vaktinin yaklaştığı, ne biçimde olduğunu sormayın, açıklayamam, aşikar edildi. Paşa da muttali olmuştu. “Çocuk” dedi, “Buradan ne desem fayda etmiyor, belki dünyadan dillendirilirse dikkate alırlar…” Bana bir görev veriyordu da, o neydi? “Bak” dedi. Hurileri gösteriyordu. “Hepsi Kuran’da tavsif edildiği yaşta ve tipte. Herhalde olgun yaştakiler ve başka tipler de yaratılabilir.” Anlamıştım…

(23.05.2015)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33811, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply