BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yanlışlıkla Derdest Edilişim ve Şahsi Manevi (Mete Tunç)

1990’lar… Ulus’taki eski adliye binasının zemin katındaki salonda, sırtımı duvara vermiş, ellerimi kavuşturmuş halde, kolumda mont, dalgın ve yorgun, evrakımın verileceği zamanın gelmesini bekliyorum. Salon kalabalık, loş…

Sağımdan, arka arkaya, her sırada üç kişinin bulunduğu bir grubun hızlı adımlarla gelmekte olduğunu gördüm. Ortadaki adamlar ellerini önlerinde kavuşturmuş ve ellerinin üzerinde montlarını koymuşlardı. Bunlar tutuklulardı. İki yanlarındaki, onları kollarından kavrayanlar ise sivil polislerdi. En önlerinde, yine sivil giyimli ve telsizli biri vardı ve “çekil, açıl” diyerek ahaliyi güzergahlarından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Grup tam önümden geçerken dağıldı. Bir hengame, kargaşa, bağırış çağırış. Yumruklar, tekmeler. Kendimi yerde buldum. Kalkayım, uzaklaşayım, diyorum ama darbeler alıp yine düşüyorum. Resmi kıyafetli polisler de geldi, halkı gruptan ayırdılar. Fakat beni ayırmadılar. Çünkü iki sivil polisin kolları arasındaydım. Biri, “kelepçeyi çıkarmış amk. Tak şunu” diyerek diğerine bir kelepçe uzattı. Kelepçelendim. Hem şoktan hem de darbelerden bir şey diyemedim. İki iri polis arasında, adeta ayaklarım yerden kesilircesine, uçarcasına götürülüyordum. Nereye?
Galiba ben dahil 10 kişiydik; kapalı, dar, şıksız, havasız bir araca itiş kakış konulduk. Yol arkadaşlarım bir şeyler konuşuyorlardı; kaba, küfürlü ve yüksek sesle; anlamıyordum. Bunlar kimdi? Katiller, tecavüzcüler..? Bir sükut anında, manasızca, “abi, beni yanlışlıkla yakaladılar” dedim. Hepsi öyle sinirlendi ki, binbir galiz küfür yüzbir haykırış. Karşımdakilerden tekmeler, yanlarımdakilerden dirsekler yedim. Ömrü hayatımda bu kadar korkmamıştım.
+++
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Nihayet durduk. Yine kapalı bir yerdeyiz. Burası bir garaj. Bu sefer normal adımlarla, üçlü kol sırasıyla, ve bu kez polislerin sövüp saymaları eşliğinde bir odaya getiriliyoruz. Cop odasına hususen getirilmişiz ki, polisler birer tane alıp mücrimlere giriştiler. ‘Siz öyle yaparsanız, biz de böyle yaparız’ diyorlardı kendi yöntemleriyle. Hassas bölgelerimi korumaya gayret ettim. Lakin epey bir cop darbesine maruz kaldım. Bir ara yorulup durduklarında, iki polis de benden yaşça küçüktü ama, “abi, yanlış adamı tuttunuz” diyebildim. Yine demez olaydım. Bu sözüm üzerine biri cop yerine yumruğunu kullandı. Hazır değildim, kaçabilirdim, göremedim. Bir direk aldım. Yüzümün şeklinin değiştiği, yamulduğu zannına düştüm; akabinde kendimi kaybetmişim.

Ne kadar baygın kaldım, hatırlamıyorum. İnleyişler ve yine küfürlerle kendime geldiğimde, gözümü açmadım, uyandığımı belli etmedim. Kıvrılmış bir halde, neyin üzerinde yattığımın farkında olmayarak bir süre daha o halde kaldım.

Kapı açılma sesi. Biri bağırıyor. Ne diyor, anlamadım. Bir isim telaffuz ediyor. İkinci seslenişinde anladım: Benim ismimi söylüyor. Düşündüm: ‘Cevap versem; yine küfür, dayak… Vermesem; daha fazla küfür, dayak.’ “Benim” dedim, yeni uyanıyormuş gibi ve inleyen, çekinik bir sesle. “Gelin” dedi kapıdaki görevli. “Gel ulan” yerine “gelin” demişti. ‘Demek, işkenceye götürülürken nezaket vakiydi.’ Yaşadıklarımı nazarı dikkate alınca böyle mülahaza etmem abes değildi…

Bir koridordayız. Polis kolumda. Tedbir amaçlı değil. Zor yürüdüğümden. Koridor aydınlık. Belli etmeden polisin yüzüne baktım. Medeni bir yüze sahipti. Hiçbir şey söylemiyordu. Benim ise bir sorum ve bir arzım vardı: “Nereye..?” ve “Yanlışlıkla…” İkisini de dile getiremeden, pür endişe ağır ağır yürüyordum. Polis, bir üst kattaki bir kapıyı çaldı, içeri girdik.
+++
Küçük bir oda. Perdeler çekilmiş. Masada sert, asabi yüzlü, burnundan soluyan bir adam. ‘Acaba, cop ve yumruktan başka neler istimal edecek, ne kadar sürecek, ‘yanlışlıkla’ demek yerine neyi kullansam ve nasıl ifade etsem’ diye düşünürken, adamın, adliyede grubun önünde gördüğüm polis amiri olduğunu hatırladım. Nasıl mutlu oldum. Neredeyse boynuna sarılacaktım. Zira bu adam işkenceci değildi. Ayrıca odada bu minvalde alet edavat bulunmuyordu. En fazla cop ve yumruk…

Beni getiren polis, ‘ben falan yerdeyim komiserim’ diyerek çıktı. Komiser, “buyurun” dedi, sandalyeyi gösterdi. Bir süre suskun kaldık. Güç mü biriktiriyor, yoksa dayağı mı kurguluyordu?.. Saniyeler süren, dakikalar gibi gelen o vetirenin ardından, komiser, “yanlışlıkla tutmuşuz sizi” demesin mi?! “Yanlışlık” demişti; bir an içimden, sövüp üzerine atılmak geçti. Çünkü o kelime sevki tabii halinde küfrü ve darbı çağrıştırıyordu. Ardından, bakıp halü pür melalimi görmüyordu ki, “nasılsınız” demesin mi?! ‘İyiyim’ cevabı tutarsız olacağından yalnızca kısık sesle “sağolun” dedim… Özür mü? Hak getire. Su, çay, peçete, kolonya ikramı bile yoktu. İçimden geçenler, onun, arkadaşlarının ve devletin şahsı manevisine dokunacak şeylerdi (Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım’da, bu kanunun çıktığını okuduğunda “Devletin şahsı manevisi olur mu?” diye yazar.). İrat edemedim elbette; bunun zamanı ve zemini değildi.

Komiser tam bana bir şey diyecekken telefon çaldı. “Savcım” diye hitap etmektedir. Sinirini belli etmemeye gayret ediyor, mazeret bildiriyor, kaçan şahsın en kısa zamanda yakalanacağını söylüyordu. Bu görüşmenin ikinci veya üçüncü olduğu anlaşılıyordu: Adliyenin arka kapısından, koridoru su bastığı için çıkamadıkları, salonu kullanmak zorunda kaldıkları; tutukluların gasp, hırsızlık ve cinayetten sabıkalı iki farklı çete oldukları… Musahabede benim ismim zikredilmedi, keyfiyetim mevzu bahis olmadı.

Komiserin haline acıdım. Benden daha vahim vaziyetteydi. Telefonu kapatır kapatmaz, teskin babında, esprili bir tarzda, nasıl derdest edildiğimi, araçta vuku bulanları anlattım; coplanmayı ve yumruğu es geçtim. Dinler gibiydi, ama aklının başka yerde idiği aşikardı. ‘Daha çarpıcı bir vaka anlatayım da neşelensin’ mütalaasıyla “80 ihtilalinden sonra benzer bir vaka yaşanmıştı” diye söze başlamıştım ki, sertçe bana doğru döndü, parmaklarını masaya sertçe tıklattı, “tamam, gidebilirsiniz, kapıdan sağa dönün, çıkışı bulursunuz” dedi. Benim hikayem alakasını çekmemiş ve bir yenisine tahammül edemeyeceğini zımnen açığa vurmuştu. ‘Ne olur anlatayım’ ısrarında olmayıp, “iyi günler” diyerek çıktım.
+++
Ertesi gün, savcılığa, evrakı almak üzere gitmeye çekindim. ‘Neden dün almadın’ diye tutuklayabilirlerdi! Zaten yüzüm gözüm bedenim yaralar, morluklar ve şişlerle doluydu, her yerim (darbe almayan yerlerim dahil) ağrıyordu; bütün gün istirahat ettiydim. Fotoğraf çekmediğime yanarım. Rapor aldım mı, şikayette bulundum mu? Kesinlikle hayır! Sadece ‘şahsi manevi’lere methiyeler düzdüm!

Bu devlet ve millet olmadıkça adem
Tezyif ve tahkire müstahaktır her dem

Komisere nakledemediğim vakaya gelince: Gazeteci Avni Özgürel’den TV’de dinlemiştim. Bir grup insan yakalanmış, sorgulanmaya götürülüyormuş. Cemseye bindirilirlerken aralarından biri kaçmış. Askerler yakalayamamış. Komutan, listedeki eksiği tamamlamak mecburiyetinde; aksi takdirde başı belaya girecek. Ne yapsın? Kaldırımda simit satan genci görmüş. Derdest edip onu da cemseye atmışlar. O genç iki sene tutuklu kalmış…

Onunla kıyaslayınca benimki, bana yapılanlar ne ki!..

Not. Bu yazıyı, yanlışlıkla derdest edilen, tutuklanan, sövülen, dövülen.. vatandaşlarıma adamışımdır!..

11.03.2015

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 32550, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply