BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Atatürk: diktatör… diktetör..?! (Mete Tunç)

Atatürk, muhalif bir parti kurması doğrultusunda Ali Fethi Okyar’ı çağırdığında ona şöyle der:
“… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dahilde ve hariçte bize dictateur nazarıyla bakıyorlar… Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatlerim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum…”
(Fethi Okyar’ın Anıları, İş Bankası Yay. s. 103-104)

Gerçekten “manzara” böyleydi. Bugünden baktığımızda da öyledir. Peki; ilmi cihetten izahı, tespiti nasıldır? Yani diktatörlük nedir, kime diktatör denir, Atatürk o kapsamda mıdır veya ne ölçüde girer? Dünyadaki örnekler nelerdir, onlara benzerliği-benzemezliği nelerdir..?.. Bunları bilmiyorum; dolayısıyla “manzara”nın ötesinde bir kanaate sahip değilim. Cevabı uzmanlara bırakalım.

Atatürk’ün şimdiye kadar hiç okuyup duymadığım bir sıfatı, bence, benim isimlendirmemle, “diktetör”dür. İşte bundan şüphem yoktur. Zira pek çok hatıratta, onun sayısız metin dikte ettirdiğini görüyoruz. (Belirteyim ki burada dikte ettirmek, ‘kaleme alanın adına söyleyerek yazdırma’ şeklinde vuku bulmaktadır.) Örnekler:

1936, Ocak. Karpiç lokantası. Ahmet Emin Yalman ve eşi oradadır. Atatürk ve grubu bilahare gelir… Atatürk, tekrar gazeteciliğe başlayabilmesi için ona dikte ettirdiği şu metni lokantadakilere okumasını şart koşar:

“On yıldır mesleğimden uzak düştüm… On yıl önce ‘tabiat kuvvetlerinin’ gidişine ayak uydurmakta zorluk çektim… Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder… bir türk şairinin ‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu’ diye sorduğu suale: ‘Evet var!’ diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girmeğe kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.”
(Yakın Tarihte Gördüklerimi ve Geçirdiklerim, Ahmet Emin Yalman, Cilt 3, s. 215-220)
E. Yalman, kendi ifadesine göre “heyecanlanır”, okuyamaz; hanımı sandalyenin üzerine çıkar, okur ve bu sayede matbuat hayatına döner!

1932, Şubat. Dr. Reşit Galip, Maarif vekili Esat Sagay’ı yaşlı ve yetersiz bulmakta, hakkında menfi propaganda yapmaktadır. Bunları Atatürk’ün sofrasında da dile getirir. Paşa, hocasını savunur. R. Galip, belki içkinin verdiği cesaretle Atatürk’e çıkışır. Atatürk soğukkanlıdır… Akabinde E. Sagay’a, onun R. Galip’e söylemesini/göndermesini istediği bir metin dikte ettirir:
“… Dr. Reşit Galip beyefendi!.. Ben, seni ve senin gibileri kendimle mukayeseyi asla düşünmem… Dr. Reşit Galip bey çocuğum!.. Ben Gazi Paşa’nın zabitiyim, onun emrinde kumandan oldum, çünkü onun ölüm karşısında emirlerini tatbik ettim, kumandanımdır… O beni sever, ben onun için ölürüm. Ve öl! dediği zaman ölümün lüzum ve icaplarını sormak hatırıma gelmez ve buna lüzum görmem… O halde yüksek Türk ideali için ölmek lazım gelirse behemehal Gazi Mustafa ölecektir, çünkü ben onun hocası, ona o dersi verdim…”
(“Hocam”, Maarif Vekili Esat Sagay’ın Hatıraları, Yapı Kredi Yay. s. 78-80)
R. Galip, 7 ay sonra E. Sagay’ın, “onun önerisiyle” kısa bir süre halefi olur!(1)

1930, Ağustos. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulma sürecinde bir gazete Fethi Okyar’a sorular gönderir; cevaplarıyla birlikte mülakat formunda yayınlayacaktır. Atatürk müdahale eder, gazeteci Necmettin Sadık’a uzun bir makale dikte ettirir:
“… – Devlet reisi olan Gazi Hazretleri’nin muhalif bulunduğunuz fırkanın lideri olmaları sizin fırkayı şimdiden zayıf düşürmüyor mu? – Bu vaziyet bizi şüphesiz zayıf düşürebilir. Fakat ben de benimle teşriki mesai edecek arkadaşlar Büyük Reis’in, söz verdiği takdirde, bitarafane ve adilane hareket edeceğine ve bir defa işaret ettikten sonra bunun değişmeyeceğine tam itimadımız vardır. Zaten Büyük Reis’in esas tuttuğu laik cumhuriyet prensibi üzerinde çalışmak arzusundayız. Devlet umumi hizmetlerinin radikal tetkik, tenkit ve münakaşasından geçerek en salim haddeden süzülerek fiil sahasına intikal ettirilmesi şüphesiz kendilerinin esas arzularından biridir.”
(Fethi Okyar’ın Anıları, s. 129-134)
Hayalinde bile yokken, adeta cebren parti kurdurulan, “kuşkulu” F. Okyar, yıl bitmeden mecliste kendini ağır, haksız, sert sözlere karşı savunuyor bulacak; o sırada Atatürk çocukluk ve silah arkadaşını locasından seyredecektir.

Yukarıda misallerin (ve mümasil başkalarının) ikinci önemli veçhesi, Atatürk’ün, çeşitli hadiseler karşısındaki yaklaşımı, tepkileri, tavırları ile his ve düşünce dünyası hakkında bilgi ve fikir vermesidir.

(1) Kılıç Ali’nin Anıları’nda (s. 289-298) ve Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’nde (Cemal Granada) (s. 43-48) Reşit Galip ve olayının mufassal hikayeleri var. İkinci kitapta, R. Galip’in, bakan intihap edildiği gece, sofrada, Atatürk’ün emriyle nasıl “altı okka ettirildiği” (iki güreşçi asker tarafından yakalanıp havaya kaldırılması…) de anlatılıyor!

(07.05.2016)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 47405, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply