BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Şinasi’nin Dili (Mete Tunç)

Öğrenciliğim boyunca, o sırada hakim eğitim ve kültür anlayışı ile aklıselimin/sağduyunun tutarsızlığı kafamı karıştırıyordu: Yazılıp söylenenlerden, ata-analarımızın divan edebiyatı diliyle (Osmanlıca) konuştuklarını çıkarıyordum; öyleyse bu şiirleri anlayan, özümseyen, irfanlı bir halk sözkonusuydu! Okuma-yazma bilmeseler de bu kayda değer bir hususiyetti. Bunun emarelerinin (kelime dağarcığında zenginlik, ezbere şiir okuma, latif ve nafiz mükâlemeler..) toplumda, yaşayan ahalide gözlenmesi gerekiyordu, fakat bu mevzubahis değildi. O derece kültürlü bir halk kısa bir sürede bu kertede cahilleşebilir miydi? Böyleyse saltanattan cumhuriyete inkılap etmemiz içtimai olarak bizi geriletmişti!

Divan şiirinin, o devirlerin telakkisi, zevki muvacehesinde, sadece kitabi olduğuna, sınırlı bir tabakada neşvünema bulduğuna (lakin külliyen ‘ağdalı’ olmadığına, bugün dahi anlaşılacak sade beyitler de ihtiva ettiğine); sarayda, münevver kesimde ve halk arasında, üslup, muhteva variyeti, şive ve kelimelerin bugüne göre telaffuz farklılığıyla Türkçe konuşulduğuna, bu Türkçenin/Türkçelerin günümüzdeki Türkçeden çok uzak olmadığına vukufiyet için, divan ve halk şiirlerini okumak, sarayda söylenen şarkıların güftelerine muttali olmak, anılan dönemlerde kaleme alınan mektupları bilmek kafidir. Divan şiiri için elyazması-matbu eserler, halk şiiri için şifahi kültürle ulaşanlar; güfteler için güfte mecmuaları (mesela Ali Ufki’nin -Bobowski- Mecmuai Sazü Söz’ü-17.yy.) epey yekun teşkil eder. Mektuplar ise, o gelenek bize ancak Tanzimat’tan sonra (19.yy’dan itibaren) yaygınlaşmaya başladığı için çok azdır. Bunların biri Üsküplü Asiye Hatunun mektuplarıdır-17. yy (Bkz. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri Tüccar, Derviş, Hatun, Cemal Kafadar).

Yazı ve konuşma dillerinin mukayesesi için; 1860’da neşre başlayan, özel teşebbüse ait ilk Türkçe gazete Tercümanı Ahval’deki İbrahim Şinasi’nin (1826-1871) mukaddime makalesinden ve aynı şahsın annesine yazdığı mektuptan aşağıda iktibas edilen iki kesit sanırım yeterli olacaktır:

“Mâdam ki bir hey’et-i ictimaiyede (sosyal toplulukta ) yaşayan halk bunca vezaif-i kanuniye ile mükelleftir (kanuna ait vazifeler ile yükümlüdür), elbette kalen ve kalemen (sözle ve kalemle, sözle ve yazı ile) kendi vatanının menafiine (yararına) dair beyan-ı efkâr etmeği ( fikirlerini açıklamayı) cümle-i hukuk-ı müktesebesinden addeyler (kazanılmış hakları arasında görür). Eğer şu müddeaya (iddiaya) bir sened-i müsbit (ispatlama belgesi) aranılacak olsa, maarif (eğitim) kuvveti ile zihni açılmış olan milel-i mütemeddinenin (medenî milletlerin) yalnız politika gazetelerini göstermek kifayet edebilir (yetebilir)…”(1)

“efendim!
benim canımdan azîz olan vâlideciğim
geçenki aldığım mektubunuzda bir yıldan beri hasta olduğunuzu bildirmiş idiniz, lâkin bundan anladığıma göre canınızla uğraşır mertebeye gelmişsiniz! öyle ise efendim niçin bu zamana kadar bildirmediniz? eğer bildirmiş olaydınız çarçabuk tahsîlin arkasını alıp, şimdiye dek âsitâneye (İstanbul) gelirdim; çünkü bundan mukaddem daha kolaylıklar var idi; her ne ise şu günlerde işimi bitirmek üzereyimdir…” (11 Şubat 1851)

(1) Edebiyatımızdaki ilk makale örneği olarak bilinen bu yazıyı okuduğumda, doğrusu, beklediğim kadar ağdalı olmadığını tespit ettim; çünkü pek çok kelimeye aşinaydım… Osmanlı’da, gazete tirajları ve okurlarının nisbi olarak artışını takiben gazete dili sadeleşmiştir.

21.11.2016

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 50522, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply