BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yanlış Adam (Hikaye) (Mete Tunç)

Berberdeyim. Epeydir tıraş olmamıştım. Üç numaraya vurduracaktım. Berberin tarzı, önce üst taraftan başlayıp enseye kadar, sonra yanları almak şeklinde. Birinci merhale bitmişti ki telefon geldi. Apartman görevlisi arkadaş, Ekrem, ‘abi, koş gel’ diye feryat halinde. Sebebini sordum, söyledi ama hızlı ve yankılı konuştuğu için anlamadım.

Önlük üzerimde fırladım. Topuklarım popoma değecek şekilde koştum; 100 metre mesafedeki siteye 15 saniyede varmışımdır. Giriş kapısının yanında Ekrem bir adamı zapt etmeye çalışıyordu. Bir kadın ve bir erkek de ‘yapma, etme’ diyorlardı. Aşina yüzler: Benimkinin sağındaki binada ikamet eden anne, baba ve oğulları. Ekrem, anne ve baba bir lahza eşkalime nazar ettiler ama sual sormaya mecalleri yoktu.

Oğul Sermet, psikiyatrik bir maraza duçar birisi. İlaçlarla teskin edilebiliyor. Onları düzenli kullanmadığı veya ‘aldım’ deyip almadığı zamanlar tutulması zahmetli olmaktadır. Bir gece yarısı ambülans sesi üzerine camdan baktığımda Sermet’in iki cesametli adam tarafından araca bindirileceğini görecektim. Bugün de aynı durum vakiydi.

Annesi ve babası beni tanıyorlardı. Sermet’le de, eğer ‘ruh gibi’ değilse, selamlaşırdık, hatırını sorardım. Şimdi musafahadan fazlasını yapmam iktiza ediyordu. İyi de, ne ve nasıl yapmam lazımdı? Ekrem tecrübeliydi. “Abi sen tut, 112’yi arayacağım, bahçeye çek de etrafa rezil olmayalım.” dedi ve Sermet’i bana terk etti. Beline sarıldım. Ekrem kapıyı açtı. Ben fevkalbeşer bir güç harcayarak Sermet’i merdiven başına kadar sürükledim.

İşte o andan itibaren Sermet’in dirsek darbelerine, yumruklarına maruz kaldım. Kafa darbesiyle trabzanlardan toprağa düştüm; neyse ki yüksek değildi. Ekrem 112’yi aramıştı, yetişti. İkimiz birden ancak zapt edebilerek Sermet’i oturduğum apartmanın yoldan görünmeyen mevkiine götürdük. Yere yatırdık. Sermet’in sağ kolu bir an serbest kaldı. Bunu değerlendirip bana bir yumruk daha attı. Beklenmedik darbelerin tesiri fazla oluyor. Sersemledim. Belki son enerjisini son yumrukla harcadığından Sermet biraz sakinleşti. Anne ve baba özür diliyor, teşekkür ediyorlardı. Nefeslenmek üzere, onlardan ve Ekrem’den izin isteyip bulunduğumuz yerle arasında bir duvar olan bina girişine geldim.

Berber önlüğünün üzerimde bulunmadığını o sırada fark ettim. Trabzandan düştüğümde çıkmış olmalıydı. Onu alacak zaman değildi. Saçlarım aklıma geldi. Kimbilir ne çirkin görünüyordu. Onu da kafaya takacak sıra değildi. Gömleğim parçalanmış, üzerinde kan lekeleri var. Kaşım yarılmış; gömleğin eteği ile sildim. Başımda bir şiş peyda olmuş…

Sinirlerimi yatıştırmam gerekiyordu. Türkü söyleyip oyun oynamak bir yoldu. ‘Oy kemençeci dayı, soktun gözüme yayı’ türküsünü -elbette sessizce- söylüyor, horon tepiyordum. Arada Sermet’i, hareketlerini taklit ediyordum.

Sermet’in nihai yumruğunu nasıl görmediysem gelenlere de, iki koluma girene dek muttali olamadım. ‘İzbandut gibi’ tabirinin pek yakıştığı iki adam beni merdivenlerden, ayaklarım yere değmeden veya parmaklarımın ucunda çıkarırlarken hala vasatı çözememiştim. Ne oluyordu yarabbi!? Galiba Sermet’in ailesinin talebi ve Ekrem’in uyarısıyla ışıkları sönük, sireni çalmadan bekleyen ambülansı gördüğümde aydım. “Ben değilim, ben değilim” diye haykırdım. Refakatçilerim o kadar hızlıydı ki sadece bu sözleri irat edebildim. Devamını içeride, sedyeye yatırılınca söyleyecektim: Yanlış kişiyi aldıklarını, doğru adamın hala bahçede olduğunu… Gayet düzgün, net ifadelerdi. Görevliler duraksadılar, fakat eşkalime bakınca ve ilk gördükleri tabloyu hatırlarına getirince ikna olmadılar. Alaycı bir tavır aldılar ve biri, istihzayla “Merak etme, biz saraydan geliyoruz, kraliçe seni bekliyor.” dedi. Ne alakası vardı!? İnsana olmadığı bir şahsiyet nazarıyla davranılması ne kadar gayri kabili tahammül bir keyfiyettir. Nezaketi bir yana bırakıp yüksek sesle, hata yaptıklarını, bunun hesabını soracağımı irat ettim. Aksülamel vermediler. Sanki duymuyorlardı. Sedyenin iki yanında, iki koluma yapışmış, sükut halinde duruyorlardı. Bağırdım, küfür ettim, ellerinden kurtulmak için çabaladım. Bileklerimden sedyeye bağladılar. Ayaklarımı birinin boynuna dolayınca onları da… Bu son söz ve tepkimden dolayı iğne yaptılar. Tesir etmediği anlaşılınca bir tane daha.

Hastanedeyim. Sedyede yarı baygın veya uykulu, bir odaya götürüldüm. Kelepçeler çözüldü. Bir hemşire başımda. Bir şeyler anlatıyorum, ama ne dediğimi bilmiyorum. “Oturabilir misiniz” teklifiyle bir koltuğa geçtim. Ambülans görevlileri sedyeyi alıp çıktılar. Birkaç dakika sonra toparlamaya başladım. İçimde bir gülme hissi peyda oldu. Odaya bir kadın daha girdi. Orta yaşlı. Doktor. Britanya kraliçesi Elizabeth’e ne kadar benziyor. Görevlinin ambülansta ifade ettiğinin ne idiğini şimdi anlamıştım. Halkımızın yakıştırma becerisini bir kez daha takdir ettim. Gülesim geldi, kendimi tuttum. Doktor simaen benzerliğinin yanı sıra tavırca da Elizabeth idi. Kraliçenin dublörü olabilecek kertedeydi. Türkçe konuşmasa kraliçe tarafından kabul edildiğimi zannedebilirdim.

Vakıayı, yine hoşlanmadığım bir huyumu sergileyip, berberden başlayarak teferruatıyla tahkiye ettim. Elizabeth, mevzudan mı, üslubumdan mı, bunların birleşiminden mi, nedense, dinliyordu. Kendimi tutmaya gayret gösteriyordum; fakat hem doktorun şeklü tavrı hem hadisenin garabeti yüzünden konuştukça gülmeye başladım. Doktor, bunun sebebini sadece ikinciden neşet ettiğini sanıyordu. İyi ki öyle zannediyordu. Dudaklarını ısırdığına nazaran kahkahasını içine attığını seziyordum. Fakat, beyanatım nihayete erince saçlarımı gösterip mahzun bir şekilde “Berber de kapanmıştır.” deyince genzinden ses geldi, yerinden fırladı, iç odaya girdi.

Doktor Elizabeth, hadisat ve verilen ilacın halitası şimdi bende gayri tabii, müfrit bir neşe, coşku, sevinç hasıl etmişti. Kalktım. Çiftetelli oynamayı istedim. Vazgeçtim; doktor veya başka bir görevli beni öyle görünce, tekrar… Doktor içeri girdiğinde yüzü kırmızıydı. “Gidebilirsiniz, sizi yanlışlıkla getirdikleri belli.” dedi, teşekkür edip çıkarken (Neden teşekkür ediyorum ki!) yine genzinden gelip burnundan çıkan ses eşliğinde ilave etti: “Yarın berbere giderken şapka giyersiniz.” Böylece odasından tariziyle uğurlandım.

Koridordayım. Dış kapıya yönelmiştim ki, Sermet, annesi, babası ve Ekrem iki 112 görevlisi refakatinde binaya giriyorlardı. Sermet, ayaktaydı ve gülüyordu. Ona da iğne yapmışlardı. Karşılaşınca ikimiz de aynı seviyede muhabbetle birbirimize sarıldık, kızlar gibi zıpladık, ‘çak’ yaptık; yetmedi, müziğini seslerimizle icra edip halay çekmeye başladık. 45 dakika önce cebelleşen sanki biz değildik. Ekrem’in sinirleri iyice boşalmış, kahkahayla gülüyor; Sermet’in anne babası gözleriyle bir kez daha özür diliyorlardı. Yorulup halayımızı tamam kıldık.

Ekrem, gülme krizini atlattıktan sonra, götürülürken beni gördüklerini ama yetişemediğini açıkladı. Bir ambülans daha istemiş. Sermet ambülansla, annesi-babası ve Ekrem taksiyle gelmişler… Anne ve babasına bekleyebileceğimi söyledim. Kabul etmediler, şükranlarını bildirip bana ve Ekrem’e izin verdiler. Dönüş yolunda Ekrem bana bakıp bakıp gülüyordu. O, ne ilaç almıştı ne kraliçeyi görmüştü. Sadece ben yetiyordum!

(27.03.2017)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28983, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply