BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İntihar (Hikaye, 1. Bölüm) (Mete Tunç)

Açıklamalar: Ağustos 1998 tarihinde kaleme aldığım bu hikayemi, birkaç kelime değişikliği ve imla düzeltmesi dışında aynen, ayda birini olmak üzere üç bölüm halinde neşrediyorum… Hikayenin ilhamı Mehmet Eroğlu’nun okuduğum bir romanından gelmiştir.
***
Askerliğimin son altı ayını geçirdiğim askeri hastaneden terhis-taburcu edilip çıkarken doktorlar, üç ay sonra kontrole gelene kadar kendileriyle irtibatı kesmememi, (muhtevasında uyuşturucu bulunan) hapları almayı ihmal etmememi tembihlemişlerdi. Arayacağımı, geleceğimi söylemiştim ama o hastane, beynimden atamadığım görüntü-seslerin bir kısmını veya sonuçlarını görmek-duymak anlamını taşıdığından, kesinlikle düşünmüyordum ne aramayı ne de gitmeyi.

Yaklaşık bir buçuk yıl öncesindeki insan değildim memleketime döndüğümde. Mecbur kalmadıkça ağzını açmayan, sohbetlere katılmayan, içine kapanık, asalak biriydim artık. Aile şirketinde tekrar çalışmaya başladım; ona çalışmak denilirse idi tabii. Verimsizliğimin farkındaydım; uykusuzluk sorunum dikkatsizliğe, durgunluğa yol açıyordu. Üzerime fazla gelmiyor, iş yüklemiyor, anlayış gösteriyorlardı aile üyeleri. Sorumluluk ve yetki de vermiyorlardı. Çevreme zararsızdım; yalnız kendini parçalayabilecek serseri bir mayın gibi görülüyordum.

Kendimle başbaşa kaldığımda, özellikle geceleri yatağa yattığımda, kafamın arka kısmında, iki kulağımın arasında bir yerden geliyordu sesler: “Komutanım, dur; oraya basma!” Onbaşıydı bağıran; mayını farketmişti… Başka bir gece. Bacağımı belki de hayatımı kurtaran onbaşının, sol kolu omuzundan kopmuş haldeki vücuduna sarılmışken, son sözlerini duyuyordum: “Komutanım hakkını helal et!” “Asıl sen helal et, sen hayatımı kurtarmıştın.” diyemeden kollarımda can vermişti onbaşı.

“Unut, kafandan sil, o günleri yaşamadığını varsay…”, “Unutacak meşgaleler bul kendine.” diyorlardı hastanedeyken doktorlar. Tam unutuyorum derken… Bir arabanın egzozunun patlaması. Atıyordum kendimi yere, sonra başlıyordu bir titreme; tanımayanlar saralı sanıyorlardı beni. İlaçlar, sakinleştiriciler… Yetmiyordu. İçki? Yardımcı olabilir miydi unutmama? Meyhaneler, barlar, birahaneler… Biz parçalara ayrılırken buralarda neler konuşuluyormuş: Mahrem cinsel hayatları anlatmalar, sapık fantezileri ifşa etmeler, iş arkadaşlarını fitnelemeler, tembelliklere kılıf uydurmalar, hırsızlıklara bahaneler… Evde içmeyi denedim. Sızacak dereceye geldiğimde yatağa bırakıyordum kendimi. O da bir yol değildi; geçici bile olsa çözemiyordu beynimdeki kaosu. Dalmak üzereyken… Bir jetin parabolik yörüngesinde, yere en yakınken ya da zıt yönlerden hızla birbirlerine yaklaşan iki aracın yanyana geldikleri o kısa anda duyulan ses-bir vınlama sıçratıyordu beni yataktan. Uyumaktan da korkar olmuştum. Gecenin bir yarısında… Bir tepsiyle başıma vuruluyordu sanki; bir çınlama sesiyle uyanıyordum sırılsıklam.

Televizyon yoktu yalnız yaşadığım evimde. Düzelene kadar seyretmememi tavsiye etmişler, hatta yasaklamışlardı doktorlar. İstesem de izleyemiyordum: Gösterilenler, aktarılanlar gerçeği, yaşananları pek yansıtmıyordu; sadece sonuçlar, tabutlar, içindekilerin aileleri somuttu. Onları izlemek ise… Okumayı denedim. Komedi türünden kitaplar önerilmişti hastanede. Fakat en basit cümleleri dahi birkaç tekrardan sonra anlayabiliyordum; çoğu kez harfler, cümleler birbirinin içine geçiyor, sayfalar bulanıklaşıyordu.

Evlilik önerilerini reddediyordum; gerekçem hazırdı: ‘Ben bir ateşin içindeyken bir başkasını da nasıl aleve atabilirim?’ Ancak savaşı yaşamış, arkadaşları öldürülmüş, vicdan azabı duyan bir kadınla böyle bir beraberlik mümkündü ama öyle bir kadın yoktu ki çevremde.

‘Kendimi yok etmeliyim, cesedim dahil.’ diye düşündüğümde hastaneden çıkalı, başka bir deyişle askerliğim biteli sekiz ay olmuştu. Düzelmek bir yana gittikçe kötüleşiyordum. Silahlı bir plandı ilk düşündüğüm: Issız bir arazide, kafama sıktığım kurşundan sonra, daha önce açtığım derin bir çukura düşecek ve çukurun yanıbaşındaki kum-toprak yığını üzerime akacaktı. Bunun mekanizması üzerinde düşündüm bir müddet. Bilahare vazgeçtim; çünkü çukur kapansa bile toprağı düzlemek gerekecekti. Cesedimi bırakmak zorunda kalsam da ’kendimi yok etme’ fikri kafama yerleşiyordu…

Bitmeyen kabuslar… Sırılsıklam uyanmalar. Uyuklayarak çalışma çabası. Dikkatimi bir türlü toplayamama… Sabah ezanı değil, sağ bacağımdaki psikolojik ağrıydı beni uyandıran. Mutfağa gidip su içtim, geceki su kaybını, harareti gidermek için. Ocağın yanında durdum. Neden olmasındı: ‘Yavaş ama acısız ve garanti’ydi. Mutfağın kapısını kapattım; o ve balkon kapısının altından sızan havayı bez parçaları ile engelledim. Dört ocağı da açtığımda ezan bitmiş, kuş cıvıltıları henüz başlamamıştı; ortamda sadece doğal gazın güçlü tıslaması duyuluyordu. Sandalyeye oturup masanın üzerine yaydım kollarımı, onların üzerine de yasladım başımı. Uyuyarak, ızdırapsız bir final, bunalımların ilelebet kaybolacağı bir son, en çok bir saat içerisinde gelecekti. Bu sona dünyayı algılamaya başladığım çocukluk günlerimin hatıralarını beynimde yaşayarak ulaşmalıydım. Askerlik günlerime geldiğimde her şey tekrar bir kabusa dönüşmeden nihayetlenecekti. Mahallenin arkasındaki sahada yaptığımız maçlar, misket oyunları, uzuneşek… Çocukluk anılarım bitmeden çocuklar takıldı aklıma: ‘Ya bir patlama olursa?!… Çocuklar!’ Uyuşmuş vücudumun kasırgalı emir-komuta merkezini kafatası, kas, sinir ve deri ile korumasına alan başımı masadan güçlükle kaldırdım. Ocağı kapattım. Balkon kapısını açtım…

… Takımımın dört eri uçakla yollanmıştı memleketlerine. Babaları, ağabeyleri gelmişlerdi havaalanına. Komutanları olduğumu öğrenince biri, “Komutan, koruyamadın mı oğlumu?” demişti. Cevap verememiş, başımı önüme eğmiştim. Rüyama girerdi o er: “Komutanım, beni o yöne göndermeyecektin; yanlış yaptın!” Haykırışlarım uyandırıyordu beni: “Koruyamadım, yanlış yaptım!” … Silahımı aradım. Bulamıyordum. Ancak sehpaya çarpıp yere düştüğümde anlayabildim aramayı karanlıkta ve yanlış odada yaptığımı. Tabancam diğer odadaki dolaptaydı. Şarjörü boştu. Bir çatışmada, yay daha fazla almaz oluncaya kadar, saymadan sürerdim mermileri. Şimdi bir tane yetecekti, çünkü hedef tek ve ıskalanmayacak kadar yakındı. Revolver tabancam olsaydı… Yine bir mermi süreceğim silindirik mermi yatağını çevirir, tetiğe her asılışımda toprağa yolcu ettiğim bir arkadaşımın adını anardım. Oysa elimdeki otomatik silahla rulet oynama şansım yoktu. Teker teker saydım, seslendirdim bütün isimleri. “Yanınıza geliyorum, biraz gecikmeli.” dedim, uzun süredir cebimde taşıdığım kısa veda mektubumu, masanın üzerindeki biblonun kenarına bırakırken. Işığı kapattım. Ayaktaydım; yatakta ölemezdim ben. Üzerime resmi-asker elbiselerimi giymiştim. Doğru yerde değildim, gecikmiştim ama hiç olmazsa kıyafetim ve cinayet yöntemim uygundu. Son selamımı verdim. Memleketlerine tabutlar içinde uğurladığım arkadaşlarımı havaalanında sırayla selamlardım; bu nihai selam ise kendimeydi. Çenemin altına dayadım kısa namlunun ucunu. Tetiği çekmeden tavanın bir saniye sonraki halini merak ettim; göremeyecektim o tabloyu: Beyaz badana çekilmiş beton tuval üzerine, tabanca ve mermiyi fırça, beyaz kemik, siyah saç ve beyin parçalarıyla zenginleştirdiğim kızıl kanımı boya olarak kullanıp yaptığım serbest resim çalışmamı. Tetiği çektim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 41212, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply