BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İntihar (3.-son bölüm) (Mete Tunç)

DIYARBAKIR'IN SILVAN ILCESINDE, TEROR ORGUTU PKK MENSUPLARI ILE GUVENLIK GUCLERI ARASINDA CATISMA YASANAN ALANDAKI MALZEMELER TOPLANDI.  CATISMA BOLGESINDE, CALISMALAR YAPILIRKEN SILVAN 4. TAKTIK JANDARMA KOMANDO ALAY KOMUTANLIGINA BAGLI ASKERLERIN CEVREDE GENIS GUVENLIK ONLEMLERI ALDIGI DIKKATI CEKTI.   (ANADOLU AJANSI - CEM OKSUZ) (20110717)

“İyi geceler asteğmen, bu sefer kanamalı bir yaranız yok! Canınıza ne kastınız var?… Çok az ve çok öz konuşuyorsunuz; söz tasarrufu mu yapıyorsunuz?! Şimdi size bir sakinleştirici yapıyorum, gece deliksiz bir uyku çekeceksiniz. Başhekim, psikiyatri uzmanıdır, yarın konuşacak sizinle. Geçmiş olsun.“

Yine hastanedeydim ve yine aynı doktordu. Bir saatlik şoktan ayılıp kendime geldiğimde, insanları, ‘Rayların üzerinde uyuyakalmışım’ diyerek kandıramayacağım(!) açıktı. Kartal gözlü makinist beni farketmiş ve son anda makas değiştirmiş. Karşıdan yaklaşan trenle burun buruna gelmişler. Yanıma vardıklarında ayakta olsaydım makinist ve yolcuların ellerinden zor kurtulurdum… Sıcak çatışmaların beyindeki izdüşümleri konusunda ihtisaslaşmamış psikiyatr-başhekim, karşısında sohbet etmekten hoşlanmayan ve son cümlesi, “Gördüğünüz gibi, ben yaşama özürlü bir hastayım; bana ötenazi yapmanız mümkün mü?” olan birini bulunca, onu, kurul kararıyla başkentteki askeri hastaneye sevk etti.

Tekrar dönmüştüm hastaneye, o koğuşa, zincirsiz mahkumiyete, benzerim insanların yanına. Kabuslar… Sayıklamalar… Yanlışlıkla erken terhis edildiğim ileri sürülüp beni yine askere çağırdıkları gibi rüyalar… O şartlar, o ortam altında tedavi olmam, düzelmem mümkün değildi.

… Nöbetçi subay çevik olmasaydı alıyordum belindeki tabancasını. İlaçların dozları artırıldı, özel koğuşa alınıp tecrit edildim… İkinci kez hastaneye gelişimin üzerinden altı ay geçmişti. Nihayet, tehlikesiz görüldüğüme ikna olunup, tekrar ‘kendini vuracaklar’ koğuşuna nakledildim. İlk fırsatta bir silah bulmalıydım; en kestirme, pratik yol silahtı çünkü. (Bıçağı da düşünmüştüm, ancak bunun için harakiriyi, bıçağı saplayacak en münasip yeri bilmek gerekiyordu.) Tabanca şart değildi; nöbetinde uyuklayan bir erin G4’ü de işimi görürdü. Az mı kullanmıştım o yarı otomatiği çatışmalarda…

Onu, gece nöbetinde silahını kapmayı tasarladığım ere güven aşılamam sırasında tanıdım: Bizim servisten içeri girmişti. Birini aradığı belliydi. Koğuşlara, odalara bakınıyor ama kimseye sormuyordu. ‘Sormadan kendin bul, keşfet’ prensibine bağlı bir insan olmalıydı. Bakışlarımı ona iten aslında vücut diliydi: Aynı anda birkaç yönü takip edebiliyor ve adeta duyularıyla hareket ediyordu… Bulma umudunu yitirince bana yöneldi ve sordu. Prostattan ameliyat olan babasını arıyormuş! Yanlış serviste olduğunu, koğuşlardaki gençleri görmesine rağmen anlayamaması hoşuma gitti açıkçası. ‘Benden de dalgın insanlar varmış bu dünyada!’ Bizim koridorun içeriye doğru ikinci kapısı, ‘başkasını vuracaklar’ koğuş ve odalarına açılır ve daha sıkı korunurdu. Kapıdaki nöbetçiler ve koridordaki insan azmanları beni tanıdıkları için geçmemize izin verdiler. Bütün koğuş ve odaları yani içlerindeki, çoğunlukla yirmili yaşlardaki askerleri gösterdim. Yine anlamadı. Vücudu, duyu organları oradaydı ama beyninin bir kısmı başka bir yerdeydi sanki. İçin için gülüyordum. Ona son bölmeyi de göstermek bayağı eğlenceli olacaktı. Koridordaki son bölme, hastanenin en korumalı bölgesidir. Burada ‘kimi, ne zaman vuracakları belirsiz olanlar’ ikamet eder, kilitli kapılar arkasında. Uzman doktordan izin alarak girdik o bölmeye. “Burada olabilir mi?” dedim, kendimi zorlukla tutarak. Kapı önünde tam teçhizatlı iki er, içeriden gelen korkunç sesler, iniltiler. Küçük pencereden içeri baktırdım: Elleri ve ayaklarından duvarlara zincirlenmiş hastalar. “Bunlar tutuklu hastalar herhalde. Burada olamaz.” deyince dayanamadım. “Gelin!” deyip kolundan tuttum; bizim koridora kadar birlikte yürüdük. Koridor boyunca gülmekten gözümden yaş geldi. Hayatımda öyle gülmemiştim. Aptal biri değildi ama bu kadar da dalgın olunmazdı ki! “Sizce bir gariplik yok mu?” diye sordum. Nihayet anlamıştı: “Prostat bildiğim kadarıyla ileri yaşlarda ortaya çıkar. Ben yanlış serviste miyim?”

Alaya alınmasına kızmadı. Kendimi tanıttım. Benimle, ziyaret süresi boyunca sohbet etmesi, yaşadıklarım mı, intihara meyilli bir insanın psikolojisine merakı mı, yoksa her ikisi miydi, ya da?.. Peki benim, doktorlara dahi anlatmadığım iç dünyamı ona anlatmam, dinlemesini bilmesi; beni, hislerimi yaşamışçasına, algılar görünmesi miydi?… Kimliğini açıklamadı; bir-iki kısa hikaye anlatıp, birkaç bilmece sordu. Memleketteki adresimi alıp başka hikaye ve bilmecelerini yazılı, ciltli halde göndereceğini söyleyerek gitti. O gece, askerin tüfeğini birkaç saniyeliğine alma planından vazgeçtim.

… Servisteki hastalar geceleri, uykularında da denetlenirlerdi. Bu, ilaç dozlarının miktarı açısından gerekliydi. Barış ortamında hayatta kalmanın prensiplerini oluşturmaya koyuldum. Sorun beynimdeydi, o halde çözüme oradan başlamalıydım. Önce uykuya dalma korkusundan kurtuldum; tuttuğum futbol takımının maçlarını, nefis pasları, sert-isabetli şutları, harika golleri görerek; bir konseri, onlarca sazın müthiş bir ahenk içindeki nağmelerini, muhteşem eserleri duyarak; bir ilkbahar güneşinde, gürül gürül akan ırmağın kenarında oturmuşken, her rengin en güzelini seyrederek; barok tarzında kilise inşa eden bir İtalyan mimar ya da Mimar Sinan’ın ustabaşısı olarak… Böyle uykuya dalınca rüyalar da hayallerle uyum gösteriyordu. İlaçların dozları azaltıldı.

Ölümlerdeki sorumluluk hissinden kurtuluyordum: En önde giden ben değil miydim? Vücudumu arkadaşlarım uğruna siper etmemiş miydim?… Vicdanım rahatlamıştı. Kahramanca, yiğitçe ölüme koşan arkadaşlarım tekrar dünyaya gelseler, gözlerini kırpmadan yine atılırlardı ölüme. Onların geride bıraktıklarıydı, aileleriydi, bizlerdik asıl üzülünmesi gerekenler. Peki, bacaklarımın, kollarımın, kalbimin sızlaması geçecek mi; yaşadıklarımı, yitirdiklerimizin yüzlerini, seslerini tümüyle unutabilecek miyim? Sanmıyorum.

Bazen bir film, bir olay, bir kitap, hatta bir cümle insan hayatında bir dönemeçtir. Bazen o dönemece hangi başlangıç noktasından gelindiği hatırlanamaz. Bunalıma düşüş gibi bunalımdan çıkış da silsileler halindedir; ayrıntılar unutulabilir. Emin olduğum tek şey, buhranlarımın azalmasının başlangıç noktasını bilmemdir. Eğer o ziyaret günü o ilginç insanı tesadüfen görmeseydim, onunla konuşmasaydım aynı günün gecesi kafatasımda G4 fişeği ile bir delik açılacaktı.

Eski kararlarımdan iki tanesi hala geçerlidir: Yatakta öleceğimi öğrenirsem, beynimi dağıtmakta bir an bile tereddüt etmeyecek ve bu kez gözlerimi asla acil serviste açmayacağım! Ama bundan önce, bilerek-bilmeyerek cinayet işleyen-işleten gerçek katillerin canlarını bağışlayacak fakat her işeyişlerinde toprak altına gönderdikleri veya yer üstünde kalan ölüleri ve onların yakınlarını hatırlamalarını sağlayacağım!

SON

Bu hikaye bilhassa 100 küsur yıldır vatanı savunan kahramanlara ithaf edilmiştir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18852, bugün ise 1555 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply