BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Felsefi Monologlar – 1

19. Yüzyıl Avrupası’nın düşünce, felsefe ekollerini ve yapılarını inceleme fırsatı buldum. Avrupa’da son dönemlerde, 1800-1828 yılları arasında, filozoflardan Descartes, Bacon, Berkeley, Hume, Locke ve Kant’ın insan aklını ve iradesini mutlak akıldan, vahyi ilahiden üstün tutan, beşer aklını yüceltip ilahlaştıran akılcılara (deizm’ine), Spinoza, Schaupenhauer’in irade hususunda yeri gelince insanı tanrılaştıran, yeri gelince tanrıyı insanlaştıran panteist, düalist ikiyüzlü münafık teologlara, Helvetius, Holbach, Dlambern’in ateizmine, tanrıyı büsbütün irade, akıl ve varlık hususlarında inkâr eden, yok sayan, reddeden tanrısızlara, Hobbes, Fichte, Feuerbach’ın Materyalizmine, aklı, iradeyi ve bütün varlık kategorilerini ruhsal boyutlarından sıyırıp büsbütün maddeselleştiren, her şeyi maddeden ibaret sayan maddecilere, Voltair, Diderot, Goethe, Schiller’in Pietizmi’ne, New Romantizmi’ne, duyguları hisleri ve sezgileri her şeyin üstünde mutlaklaştıran, yücelten ve akılcılığı ret eden abartılı romantiklere karşı tepki olarak Melankolizm (hayalcilik), Epikuroscu Hedonizm (hazcılık) ve Nihilizm (hiçlilik) akımları boy göstermeye başladı. Hele Melankolizm başlı başında bir ekoldü. Melankolizm (elemcilik) Epikuros’un Hedonizmi’ne ( hazcılığına) tepki olarak doğmuştu. Batının menfi felsefesi itidal noktasını, denge ölçüsünü yitirip, haddi aşarak, Greko Romen kültürlerin Helenistik, hazcı, fırsatçı ve hegomanyacı hayat görüşlerini benimsemiş yâda uzak doğu geleneklerin melankolist, anarşist ve nihilist hayat görüşlerini öne çıkarmış. Bütün bunların diğer nedenleri 19. yüzyılın bunalım, huzursuzluk ve çöküntü çağı olmasıdır. Fransız İhtilali’nin etkisinden sonra uluslar kimliklerini bulmaya çalışıyordu. İdealizm ve romantizmin ardından felsefede ve sanatta yeni buluşlar, gelişmeler ve uyanışlar kendini gösteriyordu. Avrupa’nın birçok yerlerinde ulusalcılık, milliyetçilik, özgürlük ve sanayileşme uğrunda birçok ihtilaller ve savaşlar olmaktaydı. Bütün bu durumlardan sonra geleceğe karşı korku ve umutsuzluk hâkimdi. Ve bu çağın insanı karmaşa içinde kendi yerini bulmaya çalışıyordu. Böyle ortamlarda melankoliklerin olması kaçınılmaz bir sonuçtu. 19. yüzyıl sanatçıları ve filozoflarının bunalımları ve hayal kırıklıkları asla bitmiyordu. Kendilerini daima sorguluyorlardı. Eserlerinde, sözlerinde, dizelerinde ve tuvallerinde hep çağın bunalımlarını, inancı azalan kişinin, bu sarsılan kültür ve ahlak içindeki halini anlatıyor. 18. yüzyılın sonlarında 19. yüzyılın ortalarına kadar süren romantizm edebiyatta, müzikte, felsefede ve sanatta etkisini göstermişti. Romantikler uzak ve ulaşılamaz olanın özlemi içindeydi. Romantiklerin ilgisini gece, alacakaranlık, düşler, doğa, eski uygarlılardan kalıntılar ve doğaüstü şeyler de çekiyordu. Var olanın karanlık yanıyla, kasvetli, gizemli ve mistik olanına ilgi gösteriyorlardı. Romantiklerde gerçekliklerden kaçma eğilimleri onları düş dünyasına, geçmişe mistik dünyaya götürüyordu. Ne yalan söyleyeyim, kendi halinde bir filozof ve sanatçı olarak Romantizm ekolü bende her şeyi ile ağar basıyor. Ancak bunu abartıp da Melankolizm, Hedonizm veya Nihilizm’e kaymadım. Evet, romantizmi gereğinden fazla abartıp Melankolizm akımını başlatanlardan birisi olan Fransız yazar ve şair Novalis, Hölderlein, Shelley, Leopardi, Keats, Schumann ve Chaykovski’dir. Birçok sanatçı ve filozofla eserleri ile tanışma fırsatı buldum. Schelling’in şöyle bir notunu aklıma yazmıştım; ruh ve madde ayrımını kaldır ve tek bir evrensel ruhun olduğuna inan. Ancak Schelling bu evrensel ruh, ilahtır, tanrıdır bir türlü diyemiyordu. Bu da Schelling’i Spinoza ve Schaupenhauer’in konumuna getiriyordu. Schaupenhauer insanı yokluk kategorisinde yüceltirken, tanrıyı da varlık(ontolojik) kategorisinde alçaltması onun panteist, nihilist ve düalist ikiyüzlülüğüydü. Zaten bu yüzden de batının elinde artık ne müspet felsefe yapan filozofları ne de ekolleri vardı. Artık Avrupa’da menfi felsefe iyiden iyiye ağırlığını koymaya başlamıştı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5166, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

2 Comments

  1. Mete Tunç diyor ki:

    Yukarıdaki metnin;
    1. iyi kaleme alınmadığını,
    2. yazarının belirsiz olduğunu,
    3. çeviri mi telif mi, belli olmadığını,
    4. felsefi akım tanımlarının ve filozofların “resmi geçidinden” meydana geldiğini,
    5. Hıristiyanlığı sorgulamış, anlamış filozofların arayışlarını “bunalım, korku, umutsuzluk, hayal kırıklığı, çöküntü, karmaşa” diye nitelendirdiğini,
    6. teist propaganda amacı taşıdığını
    anlamaktayız!
    Şu soru sual edilmelidir: Hıristiyanlık, başlangıcından itibaren, teolojik olarak ve kurumlarıyla ve pratikleriyle, aydınlık, temiz, tutarlı, umut veren, korku arz etmeyen, düzenli, barışçı vs. bir temel, gelenek, kültür, tarih oluşturmuş mudur ki, onu sorgulayan, analiz eden, tartışan, eleştiren, reddedenler yukarıdaki sözlerle yaftalanmaktadır? (aynı soru islamiyet için de geçerlidir.)

  2. Elmas diyor ki:

    Yazar kendini filozof ilan etmiş, oysa bir filozofun metindeki cehaleti en azından sergilememesi gerekir.

Leave a Reply