BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Ama Hangi Atatürk – Kitap Alıntısı ve Analizi (Mete Tunç)

Târihimizin 1919-1923 arasındaki ve Cumhuriyet’in Atatürk’lü dönemindeki belirsiz, anlaşılmaz, çelişkili hususları, özellikle dış ilişkiler bağlamında açığa kavuşturan bir kitap. Yazarının (Taha Akyol) keskin ideolojik bir kimlik taşımaması ve belgelere ve gelişmelere dayanması ortaya koyduğu tezin güvenirliğini sağlıyor (Önemli not: Parantez içindeki ifadeler bana ait, diğer kısımlar kitaptan birebir alıntıdır):

Kurtuluş Savaşı’nın ve yeni devletim meşruiyeti bu meclise dayanacaktı. İsmet Paşa, Milli Mücadele’de Milli Ordu’nun da meşruiyetini Büyük Millet Meclisi’nden aldığını söylemiştir. (“Mustafa Kemal neden meclise ihtiyaç duydu” sorusunu kendime sormuş, aynı sonuca ulaşmıştım.)

Mustafa Kemal’in bütün siyasi hayatında değişen şartlara göre değişen söylemler, taktikler, stratejiler geliştirmesi, siyasi dehasının özelliklerinden birisidir. Siyaset ve diplomasiyi daima önde tutmuştur. (T. Akyol, İsmet İnönü’nün “Atatürk’ün siyasî dehâsı askerî dehâsından üstündür.” sözünü de nakleder. Bu husus, yâni 1919-1922 arasında daha çok siyâset/diplomasi yapıldığının anlaşılması, o dönemin târihi “düz” okunduğunda zor değildir.)

Enternasyonal’e girecek partinin Marksist olması lazımdır, Leninist olması lazımdır, Bolşevik tarzda örgütlenmiş, “aşağıdan yukarıya ihtilal” ve sınıf savaşını benimsemiş olması lazımdır… Resmi TKP gibi yapay bir partinin Komütern’e kabul edilebileceğini düşünmek, Bolşevizm’in Ankara’da yeterince incelenmediğinin, bilinmediğinin göstergesidir. Mustafa Kemal’in kendisi de Bolşevizm’i tetkik etmediğini söylüyordu… Mustafa Kemal zaten komünizm, Bolşevizm ve sol konularına siyasi taktik açısından bakıyor; tek amacı Milli Hareket’e yardım almak ve otoritesini güçlendirmektir. (M. Kemal’in ve arkadaşlarının, o dönemde, mektup/telgraf ve demeçlerindeki komünizm söylemi incelendiğinde, bir yapaylık, yüzeysellik hemen göze çarpmaktadır!)

Ağustos 1922… Büyük Taarruz’un üçüncü günü… M. Kemal telgraf çekiyor: “Validem Hanımefendi’ye ve Fikriye Hanım’a: Buraya geldikten sonra düşmanı kovmak icap ettiğinden taarruz ederek (düşmanı) İnayet-i Bâri (Allah’ın inayeti) ile attık ve Afyon’u aldık. Dolayısıyla daha birkaç gün burada kalmak gerekecektir. Siz müsterih olunuz. İnşallah duanız bereketiyle bütün memleketi düşmandan kurtarmak kolay olacaktır”. (Kamuya dönük yazılı ve sözlü açıklamalarındaki dînî söylemlerinin gerekçesi bellidir. Ama bu özel bir telgraftır. M. Kemal neden dînî ifâdeler kullanmıştır? Yoksa yazmamış mıdır? Onun adına başkası mı yazmıştır? Kendi yazmıştır ama o ifâdeler kültürel birikimle insiyâki olarak mı ağızdan çıkmıştır?..)

Mahmut Esat Bozkurt’tan dinliyoruz: “Meclis’te müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaate namaz kıldırırdı. Dikkate değer ki, Kurtuluş Savaşları zaferle taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara’ya döndü. Meclis kapısı önünde resmî üniformasıyla bekleyen imam efendi Atatürk’ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat dinî duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: ‘Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Bu savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!’ dedi ve imamı kovdu.” (Resmî târihte, elbette hiç yansıtılmamasına rağmen, olgulardan hareket ederek Atatürk’ün asabî ve kinci bir karakter yapısına sâhip olduğu sonucuna varıyorum. Yukarıdaki tavrının nedenini ise şöyle yorumluyorum: 1919’dan îtibâren yürüttüğü siyasî mücâdelede, mecbur olduğu için dînî bir söylem kullanmıştır. Fakat bu kendisinde, içten içe bir rahatsızlığa neden olmuştur. Zaferi kazanıp iktidârını sağlamlaştırdıktan sonra bunun “acısını çıkarmıştır”!)

3 Mart 1922’de, Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde… Mustafa Kemal: “Şimdi itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, bu kıyam ve bu isyan vuku bulduğu dakikada biz, Rusya’da olduğu gibi emperyalizmin ve kapitalizmin manasını düşünmemiştik. Yalnız, mevcudiyetimizi tehdit eden kuvvetleri idrak ediyorduk.” der.

Mart 1923… Konya Kızılay Şubesi’nde yaptığı konuşmada… Gazi, iki tür giyimi eleştiriyor: “Biri çarşaf ve benzeri giysilerdir; çok kapalı ve çok karanlık bir dış şekil gösteren kıyafet… Öbürü açık giysiler, Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arz edilemeyecek kadar açık bir giyim.”

“Giyinme tarzını ifrata vardıran, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus geleneği, kendine mahsus âdetleri, kendine göre millî hususiyetleri vardır.” (M. Kemal)

… hilafetin kaldırılması… 3 Mart 1924… Başvekil İsmet Paşa: “İslamiyet’in muhafaza ve tamamen icrasında hiçbir eksiklik olmayacaktır… Güya İstiklal Savaşı esnasındaki mücahedeler, Hilafet makamını kurtaracağız, şunu yapacağız, bunu yapacağız, diye bir teşvikle yapılmış. Arkadaşlar, Anadolu’nun bütün ovalarını doldurduğumuz henüz gözleri açık yatan şehitler için bundan büyük hürmetsizlik olamaz… Milletler mukaddes mefkûreler için, mukaddes hakikatler için toplanırlar, mukaddes gayeler için yürür… Biz Hilafet makamına istinaden herhangi bir kuvvet almadık, bilakis kötü tesirlerini gördük. Hilafet bütün nüfuzuyla, vasıtalarıyla milletin mevcudiyeti aleyhine çalıştı.” (Dönemin belgeleri İnönü’nün “hilâfeti kurtarma” bağlamındaki sözlerini yalanlamaktadır!)

Gazi Paşa İzmit’te… 17 Ocak 1923… Musul… “İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları taktirde bu bizim hududumuz dahilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. Bu fikre mani olmak üzere sınırı güneyden geçirmek lazımdır.” (2000’lerde aynı minvâlde açıklamalar duyuyoruz. Tek fark, İngiltere’nin yerine ABD olmasıdır.)

Mustafa Kemal… basın toplantısında, 1921 Anayasası’na göre Türkiye’de “bir tür mahalli özerklikler” oluşacağını, bulundukları illerde Kürtlerin de bu şekilde “kendilerini özerk olarak idare edeceklerini” söylüyor… Lozan imzalanıp Musul, Milletler Cemiyeti’ne havale edilerek farklı bir sürece girildikten sonra Mustafa Kemal Kürtlerin de yararlanacağı “bir tür mahalli özerklikten” hiç bahsetmeyeceği gibi, 1924 Anayasası’nda da illerin özerkliği kaldırılacaktır.

Mustafa Kemal “Musul Misak-ı Milli’ye dahildir” derken milli bir hedefin siyasetini yapmıştır, bunun gerçekleşmeyeceğini görünce, realist bir tutumla siyasetini değiştirmiştir… O zaman “iki ay önce şöyle diyordun…” diyecek muhalefet de basın da yoktur!.. Muhalefetin ve basının bu güce ulaştığı günleri yaşayacak olan İsmet İnönü, anılarında, Lozan süreci hakkında Meclis’te yapılan gizli oturumlardaki sert eleştirilerden bahsederken şunları söyleyecektir: “Büyük gazeteci topluluğu yoktu. Ecnebi ajanslar da yoktu. Şimdiki güçlükle kıyasla, o zaman her şey olduğu gibi gizli kalıyordu denilebilir. Yalnız tabii Meclis’ten çıktıktan sonra herkes kendi mizacına göre, rasgeldiğine, her meseleyi istediği gibi anlatıyor, propagandasını yapıyordu. Fakat bu nihayet, memleket ölçüsünde tesiri olmayan, tesiri ve yayılma kudreti geç ve güç olan şartlar içinde yapılıyordu. Ve mahdut çevrelerde kalıyordu. Bundan da şikayetimiz pek yoktu.”

İngilizler, görüşmeler sürerken bile askerî operasyonlardan vazgeçmiyorlar. Sevr Antlaşması’nda bile Türkiye sınırları içinde olan İmadiye’yi işgal etmekle kalmıyorlar, 29 Eylül’de yeni bir nota vererek sınırı daha kuzeye itiyorlar! Fethi Bey’in yakınmaları netice vermiyor. Aslında Londra, Lozan imzalandıktan sonra, “sayısız askerî operasyon düzenleyerek”, yeni çizilen sınıra esas olacak “status quo”yu Türkiye’nin aleyhine olarak parça parça değiştiriyor… Bugün İmadiye Kuzey Irak’tadır.

Musul meselesi hakkında İngiliz arşiv belgelerini de tarayarak… araştırma yapmış olan İhsan Şerif Kaymaz… “tam bir yenilgi” olduğunu yazıyor: “Antlaşma öylesine alelacele imzalanmıştır ki,Türk tarafı hiçbir konuda pazarlık yapmamış, neredeyse İngilizlerin dikte ettiği konuşmaları aynen kabul etmiştir.” …Büyükelçi Lindsay’ın Londra’ya gönderdiği raporda maalesef Türk yetkililer hakkında küçümseyici, ağır ifadeler vardır.

Fahir Armaoğlu şunları yazıyor: “Atatürk’ün üzerinde durduğu esas husus, elde edilmesi zor olan şeylerde taviz verip, siyasi, iktisadi ve mali, idari ve adli konularda ‘tam bağımsızlığı’ gerçekleştirmek olmuştur. Onun içindir ki, hükümet için Musul, ikinci planda kalan bir konu olmuştur.”

… ikinci planda görüldüğü içindir ki, paradoksal olarak, birinci planda önem verilen “güvenlik” faktörü, Irak sınırımızın çiziminde yeterince sağlanamamıştır; bunun endişe verici sonuçlarını Türkiye çeyrek yüzyıldır ayrılıkçı terörle yaşıyor.

Prof. Kürkçüoğlu… Prof. Dr. Baskın Oran da..: “Musul sorunu sırasında… halifeliğin kaldırılması Türkiye’nin aleyhine olmuştur. Özellikle bu karar dünyadaki Müslümanların tepkisini çekmişti… Hatta İngiliz yetkilileri kendi aralarındaki yazışmalarda ‘Türklerin bindikleri dalı kestiklerini’ belirtmişlerdi. İkinci olarak halifeliğin kaldırılması Şeyh Said İsyanı’nın nedenlerinden birini oluşturmuştu” diyor.

Serbest Fırka’nın kurulmasında… iki faktörün etkili olduğunu araştırmacılar belirtiyor: Biri Kemalist rejimi “Batı’ya beğendirmek”, genç Türkiye’nin Batı’ya aidiyetini tescillemek… İkincisi Batı’dan mali destek görmek…

1932’de… Başbakan İnönü Roma’yı ziyaret ediyor. Meis ve civar adacıklar sorunu, ismen teker teker sayılan 20 kadar adacığın Türkiye’ye bırakılmasıyla, uzlaşmayla çözülüyor. (Meis bizden ne zaman tekrar çıkmış?!)

Rusya da Balkan Antantı’ndan rahatsız… Balkan Paktı’na imza atmak için Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atina’ya gitmiştir. Fakat Rusların tepkisinden ürken Başvekil İnönü ”dön gel” diye telgraf çekiyor. Durumu öğrenen Atatürk ise, Aras’a “Atina’da kal, görüşmelere devam et” diye telgraf çekiyor! Tabii Aras şaşkın!.. İhtiyatlı İnönü, atılgan Atatürk! Atatürk’ün… telgrafındaki şu cümlesi çok dikkat çekicidir: “Rus elçisinin ısrarı yüzünden geriye dönüş, Türkiye Cumhuriyeti’nin hâli ve istikbâli aleyhine bir damga olur!..”

Kemalist devrimler Osmanlı “Garpçılar”ının programının hemen hemen aynısıdır. Tarihimizde Batı ile siyasi sorunlarımız ağır bastığı için bu modernleşmede, Japon modelindeki gibi ekonomi ve teknoloji değil, siyasi ve hukuki reformlar önde gelmektedir. Şapka ve Avrupai kıyafetler Osmanlı elitlerinin de özendiği bir giyim tarzıydı.

(T. Akyol, Attila İlhan’ın, 1933’te Atatürk tarafından söylendiğini iddia ettiği,)

“Şarktan doğan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve hürriyetlerine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır… Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine milletlerin arasında hiçbir renk, din ve ırk farklı gözetmeyen yeni bir âhenk ve işbirliği hâkim olacaktır!”

(“sözlerini” aktardıktan sonra şunu diyor:)

Çok arzu ederdim ki, Türkiye belli bir politik rasyonellik içinde Cezayir Kurtuluş Savaşı’nı desteklesin, Türkiye Üçüncü Dünyalı olmasın ama Üçüncü Dünya’yı anlasın, desteklesin… Temenni başka… Tarih için önemli olan şudur: 1933’teki o sözleri Atatürk mü söylemiştir?

Atatürkçü Prof. Sina Akşin’e göre, Atatürk’e atfedilen bu gayri resmî konuşmanın Atatürk’e ait olduğuna dair hiçbir belge yoktur. Yine Sovyetler çöktükten sonra ortaya çıkarılan ve “‘Sovyetler’in çöküşünü görüyorum…” diye başlayan konuşmanın ona ait olduğu da kanıtlanmamış bir iddiadır. Bunlardan başka, “Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” sözü, Mc Arthur’a verdiği söylenen mülakat, ünlü “Bursa Nutku” da gerçek değildir; tarihçinin güvenebileceği belgelere dayanmadıkları gibi Atatürk’ün o dönemlerdeki siyaset ve düşünce tarzına da uymayan ifadelerdir. Akşin’in belirttiği gibi, sonradan “ortaya çıkarılan” ya da düpedüz “uydurulan” Atatürk’ün “sözleri” ciddi bir sorundur. (Bu sözler kelime ve üslûp bakımından, gerçekten Atatürk’e âit sözlerdeki kelime ve üslûpla karşılaştırılmalı. Ve onları kimlerin uydurduğu araştırılmalı.)

(T. Akyol ayrıca;)

  • Bakü’nün Ermeni işgâlinden Nuri Paşa tarafından kurtarıldığını hatırlatarak, Sovyetler Birliği’nin desteğini almak amacıyla Azerbaycan’daki birliklerimizin geri çekildiğini ve bu ülkenin, Bolşeviklere ve Sovyetler Birliği’ne bırakıldığını,
  • M. Kemal’in emperyâlizmden Türkiye’nin fizikî işgâlini anladığını, işgâl defedilince bu söylemden vazgeçtiğini,
  • M. Kemal’in; Yunan ordusu yurtta çıkarıldıktan sonra Hintlilere, Gandhi hareketine dönük yaklaşımının değiştiğini; bağımsızlık mücâdelelerine, “karışık, melez bir halk kitlesi oldukları, bunlardan bağımsızlık ruhu… beklenemeyeceği” için değer vermediğini,
  • Şeyh Said isyânından ve Musul’dan vazgeçildikten sonra M. Kemal’in “Türk ve Kürt” retoriğini tamâmen bıraktığını,
  • İsmet İnönü’nün bir muhârebeyi yönetmesini değerlendiren, o sırada yanında olan bir kurmay albayın, anılarında, onu “idâresiz” diye nitelendirdiğini; ve Lozan’da ve Musul meselesinde İ. İnönü’nün vesveseli davrandığını belirtiyor.

Not. “Ama Hangi Atatürk” hakkında, TV’lerde T. Akyol ile yapılan bir röportajı, Tuncay Özkan ve emekli Orgeneral Kemal Yavuz’un değerlendirmelerini ve münhasıran bu kitaba hasredilmiş bir programı izledim.

T. Özkan, T. Akyol’un eskiden ne olduğunu açıklarım, diyor, K. Yavuz, kitap bir derleme, hep aleyhte kaynaklardan yararlanmış, yazar kendi görüşlerini söylemiyor, yorumlarını yapıyordu! Ve Mahzar Müfit Kansu’nun anılarını, M. Kemal’in Erzurum’da, sonraki yıllarda gerçekleştireceği devrimleri teker teker not ettirdiğini, yazarın satırlarından okuyordu (M. M. Kansu’nun; ifâdelerindeki, meselâ, sabah olurdu, gecenin nasıl geçtiğini anlayamazdık, meâlindeki satırlar ve en önemlisi belirttiği sözleri ispatlayacak günlüğünü ortaya koyamaması, yazdıklarına inanmayı imkânsız kılmaktadır.)

Kitabın ele alındığı ve T. Akyol’un da katıldığı programda ise, Prof. Dr. Mete Tunçay, Sovyetler’in Ankara’nın solcu olmasını beklemediğini, fakat Ankara’nın komünizm yanlısı bir söylem tercih ettiğini, M. Kemal’in 1918’den sonra dinden koptuğunu, ama ateist değil deist olduğunu; Prof. Dr. Cemil Koçak, resmî târihte yer alan, Atatürk’ün 1932’de Mc Arthur’a söylediği iddia edilen, savaşın başlama târihi ve sonrasına ilişkin sözleri kaynağının ABD’de “mevcut bulunmayan” bir dergi olduğunu, hâlbuki devletin resmî tutanaklarında, söz konusu mülâkatta Atatürk’ün Avrupa’da 15 yıl içinde savaş çıkmayacağını söylediğini, M. M. Kansu’nun Atatürk ile ilgili (yukarıdaki) iddiasının inandırıcı olmadığını, çünkü M. Kemal’in yeni tanıdığı birine sırrını açıklayamayacağını; Mehmet Ali Gökaçtı, Atatürk’ün, her dönemde, çeşitli gruplarca meşrûiyet aracı olarak kullanıldığını (Bu, biraz târih okuyanların hemen tespit edecekleri bir husustur.) söylüyorlar… “Karşı” tarafta gazeteci Ali Sirmen ve Prof. Dr. Mümtaz Soysal vardı programda. İkisi de, kitaptaki tezlere ve diğer konukların anlattıklarına itiraz edemediler. M. Soysal, T. Akyol’a, kitap, siz bunu amaçlamasanız da, Atatürk’ü küçük düşürmeye çalışanlara hizmet edecektir, dedi!

(C. Koçak’ın bir gözlemi kaydedilmeye değerdir: Bir taksi durağındaki şoförler Atatürk büstü dikmişler. Kaideye de Atatürk’ün bir “sözünü” yazdırmışlar: “Türk şoförü en asil bir duygunun insanıdır.”!.. Birkaç yıl önce Gazeteci Avni Özgürel de bir “Atatürk sözü” örneği vermişti: Bir itfaiye teşkilâtı binâsında “Büyük yangınlar küçük kıvılcımlardan çıkar. Atatürk” yazısı… (Bu “söz” gerçekten var mıymış, yoksa A. Özgürel farzımuhâl olarak mı söylemişti, emin değilim!))

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5877, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

2 Comments

  1. ajanslar diyor ki:

    merhaba böyle güzel konular açıp insanlara faydalı bir iş yaptığınız için çok teşekkür ederim!

  2. Mete Tunç diyor ki:

    ben de size teşekkür ederim.
    saygılar

Leave a Reply