BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Modern Japonya’nın Doğuşu – Kitap Alıntısı (Mete Tunç)

Modern Japonya’nın Doğuşu
1853’ten Günümüze
Janet E. Hunter
Çeviren: Müfit Günay

Orijinali 1988 yılında basılmış, iyi bir çeviri olduğunu söyleyemeyeceğim, Japonya, Japon tarihi, Japon kültürü, Japonlar hakkında etraflıca bilgi veren bir kitap. (Paragraflar çoğunlukla birbirinin devamı değildir. Köşeli parantezler içindeki açıklamalar bana aittir.)

… yenilgiden [1945] sonra resmi ideolojinin gözden düşmesi ile, geleneksel değer ve törelliğin cenneti olarak Japon ailesi kavramı da etkisini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Nüfus artışı önemli ölçüde yavaşladı ancak 1980’li yılların başlarında Japon halkının yüzde 65’i nüfusu 50 bini aşan şehirlerde yaşıyordu… Dağlık coğrafi yapı ülkeyi sanayi ve yerleşim yoğunlaşmasına itmiştir ve nüfusun büyük bir bölümü Kanto ovası çevresinde Tokyo’dan Kobe’ye uzanan dar bir kentsel kuşağa yerleştirilmiştir.

Zarif ancak itaatkâr bir süs olarak Japon kadını imgesi –Batı’da hâlâ geçerli bir imge- 19. yüzyılın sonlarında Batılıların uygulamaları ile güçlendirildi. Bu klişe geçerli olduğu sürece, sadece orta ve üst sınıfa ait ya da zevk öğesi kadına atfedildi; Batılıların toplumsal düzeyde karşılaştıkları kadınlar sadece bunlardı. Oysa Japonya’da kadın her zaman itaatkâr olmamıştır…

Kadınlar herhangi makul bir gerekçe olmaksızın ailesi ve kocası tarafından boşanabilirdi. … çocuklar ve mülk üzerinde bir hakkı yoktu.

Bu eğlence âleminin en üstünde yer alanlar geyşalardı, örneğin geyşalardan (sözlük anlamıyla “oyuncu”, “sanatçı”) karşı cinsin aklını çelebilecek kadar cazibeli, kültürlü ve cerbezeli [konuşkan, konuşması tesir eden, becerikli] olması beklenirdi. Gerekli hünerler arasında müzikal beceriler (şarkı söyleme, dans etme ve müzik aleti çalma), konuşma ve genellikle seks hüneri vardı.

1850’ler… Batı kültürel alışkanlıklar modasını elit sınıfın kadınları başlattı. Erkekler gibi, Batı kıyafetlerini ve saç stillerini benimsediler; Japonların ne kadar Batılılaştığını yabancılara göstermek için Batı-tarzı sosyal toplantılara yönlendirildiler.

Gerçi tek sorun erkeklerin ayrımcığı değildi. Kadınların kendi tutumları da çok önemliydi. Yeni bir araştırmada, yaşam-boyu şurada dursun, herhangi uzun bir süre için çalışmayı arzulayan kadınların yüzde 15’i geçmediği ileri sürülüyor, kadınların büyük çoğunluğunun kariyer yapmanın kadınlar için olmadığını düşünmesi bu sektöre heves duyanların olanaklarını azaltarak güvenlerini kaybetmelerine neden oluyor.

Japonlar kendilerini dindışı toplum olarak adlandırırlar. Din onlar için Batıda olduğu gibi doktrin konusu ya da metafizik bir gerçek değildir. Dinsel uygulama özgül inanç kalıplarından çok belli ayinlere katılımı içermektedir. Din önce pragmatik, faydacı bir tarzda yorumlandı, dinin nimetleri öncelikle bu dünyaya ilişkindi. Sonuçta Japonlar, özel maddi gereksinimlerini karşılayabilmek ya da manevi dünyalarındaki özel boşluğu gidermek ihtiyacıyla farklı uygulamaları seçerek dinsel inançların eklektik bir yaklaşımını benimsediler. Yüzyıllardan gelen kavramlar ve ritüeller halkın günlük yaşam alışkanlıklarının dengesini bozmayan “Japon dini” denilebilecek bir yapı içinde bir araya getirildi. Japon dininin üç temel kaynağı vardır: Şinto, Buddhizm, Konfüçyüsçülük… Kabaca söylemek gerekirse Buddhizm daha çok doğaüstü ve ölümden sonraki hayata ait gereksinimlere yanıt verirken Konfüçyüsçülük törel yasayı, Şinto tarımsal faaliyetlerle örtüşen uygulamaları ve bu nedenle günlük yaşam âdetlerini sarmaladı.

Yeni yükseköğretim kurumlarında, özellikle mühendislik, fizik, kimya gibi bilim konularındaki çeşitli branşlarda ve araştırma ve çıraklık merkezlerinde istihdam edilmek üzere çok sayıda yabancı öğretmen getirtildi. Örneğin 1886’da Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nin Devlet mühendislik fakültesindeki ilk hocalar, özellikle Japon olmayanlardan oluşuyordu. Diğer yabancılar sadece meslek projelerine ilişkin olarak değil sanayi ve ticaretin geliştirilmesi için uygun teknik ve becerilerin yaygınlaştırılması gereken yerlerde de hükümet dairelerine atandılar. Japonya’yı Batının sanayileşmiş ülkelerinden ayıran muazzam teknoloji uçurumunu kapatmak için, bilimsel araştırmalardan çok, uygulamalı bilimlere ve meslek teknik eğitimine öncelik verildi. Ulusal bir ilk eğitim sisteminin getirilmesinde doğrudan olmasa da önemli Batı etkisi vardı. 1873-1878 yılları arasında eğitimin başında David Murray adında bir Amerikalı vardı.

[Zorunlu eğitim] 1907’de altı yıla çıktı… İlkokullarda karma eğitim vardı, ancak yüksekeğitim kurumlarında kural cinsiyet ayrımıydı ve kızlar için kurulan ve onlara sınırlı eğitim olanağı sunan sistem, kadın eğitimine Hıristiyan katkısı ile ancak kısmen telafi edilebildi.

1907 itibarıyla çocukların yüzde 98’inden fazlası altı yıllık eğitim alıyordu. Öğretimin yoluna girmesiyle 1920’lerde halkın neredeyse yüzde 100’ü okuryazar duruma gelmişti.

Modern Batı uygarlığının kökeni olarak Hıristiyanlık saygıya, belki de incelemeye değer görülürken, çoğunluğun gözünde Hıristiyanlık dini tamamıyla çok yabancı, var olan dinsel modelin yerine geçmek açısından çok Japon dışı kaldı. Bununla birlikte Hıristiyanlığın bazı etkilerinin olduğu da görülür. Yeni dinsel hareketlerin birçoğunda Hıristiyan unsurlar yer alır. Daha da önemlisi Japonların yılbaşını coşkuyla kutlaması ve beyaz gelinlik uygulaması özgül Hıristiyan âdetlerinin Japon dininde tamamen içselleştirildiğinin başladığını göstermektedir.

Japonların “doğuştan” gelen değerleri, -örneğin grup temayülü, hiyerarşik yapıya eğilim ve Japon olmanın önemini bilme- büyük ölçüde eğitim sisteminin açık bir rol oynadığı toplumsal koşullanmanın ürünüdür.

Sanat güçlü bir dış etkiye maruz kalmıştır. Ancak avant-garde ve Batılı sanat biçimlerinin gerçek tutkunları, genellikle toplumla uyumu didaktik biçimde benzeşmeyi vurgulayan talkshow ve beyaz dizilerin on milyonlarca seyircisi karşısında çok azdır.

[250 yıllık Tokugava dönemini bitiren] 1868 Meici devrimi temelde yönetici sınıfın bir kesiminin diğerine karşı gerçekleştirdiği bir hükümet darbesiydi. İktidarı ele geçirenler de kaybedenler de samuray [buşi] idi.

Japonya, Çin kültür alanı içinde bir ülke olarak, erken tarihinde Çin tarzı bir bürokrasi uygulamak istedi, ancak büyük asker ailelerin doğuşu ve Çin’dekinden çok farklı bir sosyoekonomik sistemin ortaya çıkması sadece bir sivil bürokrasiden öte bir asker egemen sınıfın oluşmasına neden oldu.

Ekonomik gelişmeler maliyetsiz gerçekleştirilmemişti. Bu denli hızlı bir endüstriyel büyüme etkisinin yaşamın pek çok alanına verdiği büyük zararın önemli kanıtları vardı. Kıt doğal kaynaklar –örneğin, orman, toprak- hızla tükeniyordu. Sebzeleri, nehirleri ve kıyıları kapsayan yaygın bir sanayi kirliliği vardı.

Not. Japonya’daki azınlıkların Koreliler, yerli halk Ainular [Aynu/Aino] ve “aslen Japon ırkından olan kast dışı (dokunulmaz) “burakumin”lerden oluştuğunu belirten, “burakumin”lerin nüfusunu milyonla ifâde eden yazar, bu halk hakkında (da) başka bilgi vermiyor..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5823, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Leave a Reply