BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Bilim, Felsefe, Din… Ortak Nokta: Düşünmek

dusunmek_dusunmekBİLİM, FELSEFE VE DİN…

Her üçünün de ortak noktası: DÜŞÜNMEK…

Yakın bir tarihte, bir bilim dergisinde okuduğum bir makale dikkatimi çekti. Parmak izinin dokunmadaki rolü üzerine bir makale…

İpeğe, kadifeye ve benzeri yüzeylere parmaklarımızla dokunduğumuzda, cildimize çok sayıda titreşim gönderilir. Buradaki sinir liflerinin başında “Paciniyen lifleri” bulunur. Bu lifler, bir tür sensör görevi görürler. Dokunma hissinin gerçekleşebilmesi için, gelen titreşimlerin bu lifler tarafından tespit edilmesi şarttır. Ancak, Paciniyen lifleri sadece 250 hertz’lik titreşimleri tespit edebilir. İşte bu noktada, devreye parmak izi dediğimiz “Epidermal çıkıntılar” girer ve gelen titreşimleri 250 hertz’e tekabül edecek şekilde filtreler ve bu filtreleme işlemi sayesinde de “dokunma hissi” oluşur.

Buradan çıkarılacak sonuç kısaca şudur: Parmak izi olmazsa, dokunma hissi gerçekleşmez.

İşte bu aşamada, “düşünme” başlar…

İnsan, hayatının çoğunu “dokunarak” geçirdiğini ve yaşama başladığı andan itibaren algıladığı dünyayı “dokunarak” tanıdığını düşünürse; bu bilgi çok büyük bir önem taşır.

Ve bu bilgiyi öğrendikten sonra düşünmeye başlar ve sorar: “Peki ilk dokunma hissi nasıl oluştu?”.

Yani, Epidermal çıkıntılar henüz yokken… Paciniyen liflerine gelen titreşimleri 250 hertz’e filtreleyen bir sistem yokken…

Materyalist perspektiften, bu konu kesinlikle yanıtsızdır çünkü kademeli evrim, “his”lerin nasıl oluştuğunu açıklayamaz.

Dokunma hissinin gerçekleşebilmesi için; parmak, el, epidermal çıkıntılar, paciniyen lifleri ve beyindeki dokunma merkezinin aynı anda bulunması gerekir. Bunlardan tek bir tanesi bile eksik olduğunda, doğal seleksiyonun öngördüğü kurallar çerçevesinde elenir ve dokunmadan bahsedilemez.

Düşünmeye devam ettikçe; sorular da devam eder: “Peki, hisler nasıl oluştu?”

Temel biyoloji derslerinde öğretilen ve herkesin en iyi bildiği konulardan biri, beyindeki duyu merkezleridir. Görme, işitme, dokunma, koklama, tat alma… Beş duyumuzun her biri için beynimizde bir merkez bulunur.

Göz, sanıldığının aksine “görmez”. Daha ziyade bir “decoder” vazifesi görür. Kendisine gelen kodları alır ve sinirler aracılığıyla aktarır. Bu sinyaller, beyindeki görme merkezine ulaştıklarında burada görüntüye dönüşürler.

Bu tıpkı, bir televizyon görüntüsüne benzetilebilir. Evimizdeki televizyonlara da uydu aracılığıyla görüntüler yani fotoğraflar ve filmler değil; sinyaller iletilir. Ve uydu alıcısı dediğimiz aygıt da bir decoder vazifesi görür, kendisine gelen kodları alarak kablolar yardımıyla aktarır. Televizyona aktarıldıklarında ise; tüm bu sinyaller gerçeğe çok yakın bir görüntüye dönüşür.

Buradan bakıldığında, beynimizde dev bir televizyon var diyebiliriz. Çok daha gelişmiş ve üç boyutlu gösterebilen, görüntü ve ses kalitesi çok daha üstün bir televizyon… Hatta o kadar teknolojik ki, bu televizyon sadece ses ve görüntü değil; dokunma, tat ve koku bile aktarıyor.

Televizyonların bir yapılma amacı vardır. İzleyici dediğimiz bir hedef kitlesi bulunur ve dolayısıyla izleyenler olduğu düşünülerek yapılmaktadır.

O halde, beynimizdeki televizyonun izleyicisi kimdir?

Beynimizin içerisinde rengarenk ve cıvıl cıvıl bir dünya oynarken, bunu izleyen biri olmalıdır.

Eğer, “ben” dediğimiz şeyin “beynimiz” olduğunu varsayar ve dolayısıyla da izleyen beyin dersek; yanılırız.

Odanızdaki televizyon koltuğunuz nasıl ki televizyonu en iyi görecek yere konumlandıysa; izleyen de beyin olamaz.

“Ben” dediğimiz, bir yağ ve kas yığınından çok daha fazlası olmalıdır. Yağ ve kaslar, takım tutamaz. Neşelenmez, ağlamaz, üzülmez ya da heyecanlanmaz. Yemek yediğinde zevk almaz, gülün kokusundan hoşlanmaz.

Hoşlanmak, zevk almak, sevmek… Bunlar soyut (maddi olmayan) kavramlardır. Dolayısıyla da, maddi olarak izahı mümkün değildir.

Geriye tek bir yanıt kalır: RUH…

İnsan ruhu, tüm hislerin tek açıklamasıdır. Bilinç ve şuur, kas yığınlarına ait değildir. Kas yığınları, dev gökdelenler inşa etmeyi, şehirler kurmayı, bahçeler yapmayı hayal edemez.

Ateistlerin bile varlığını kabul ettikleri “ahlak” kavramı, ruhun en net delilidir. Kaslar, etler ve kemikler, doğru ile yanlışı ayırd edebilecek bir bilince sahip değildir.

Bilinç, şuur ve muhakemenin ürünleri, maddi kanunlar dahilinde açıklanamaz.

Peki gören, koklayan, işiten, dokunan Ruh ise; beynin işlevi nedir?

Bu soruya en güzel yanıt, California Üniversitesi’nce yapılmış bir araştırmadır.

Bir bardağı almak istediğinde, beyin ele ne kadar süratle sinyal gönderiyor, tespit edilmek istenmiştir.

Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.

Başka bir deyişle: Önce el bardağı alır; ancak beyin sonra “yap” komutunu gönderir…

Buradan çıkan sonuç şudur. Beyin, yalnızca yaptığımız eylemleri “biz yapıyormuşuz” hissini oluşturmak için vardır.

“Biz yapıyormuşuz” hissi neden vardır?

İşte bu sorunun yanıtı da, yalnızca dinde mevcuttur.

İnsana “kendi yapıyormuş” hissi verilmese, imtihan ortamı ortadan kalkar. Aklının ihtiyarı kalkar.

Bilim, düşünmek ile başlar. Ve düşünerek başladığı yolculuğun sonunda bir takım veriler elde eder. Bu verilerin ne anlama geldiğini düşünen ve “neden” diye soran felsefeye ise yanıtları din verir.

Bu nedenle de, Anthony Flew, Francis Colllins, Dr. Allan Sandage gibi pek çok bilim adamı ve düşünür dine yönelmektedir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9386, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

42 Comments

  1. Editör diyor ki:

    Yazı yoruma açılmıştır. İlgilenenlere duyurulur.

  2. Bigalıoğlu diyor ki:

    okuduğum en güzel yazılardan biriydi.çok güzel olmuş elinize sağlık.yaratılışçı biri olarak hoşuma gitmedi de değil hani.

    komplex yapıların aynı anda oluşma zorunluluğu evrimcilerin dolayısıyla ateist arkadaşların da en büyük çıkmazı.el,parmak,epidermal,beyin dokusunun bir benzeri de hücrede görülür.daha bir sürü örnek vardır bu konuda.o zaman evrimin bütün bu işlemleri,yapıları aynı anda oluşturması gerekiyor.başka bir açıklaması olamaz.ya bunu yapan evrim değil yada bu yapıların ilk oluşumu komplex biçimde gelişti,bu bir zorunluluk.

    elin beyinden hızlı olmasının açıklaması zor.elektrik sinyallerinden daha hızlı bir sinyale ihtiyaç var.belkide bilincimizin soyut olan kısmı farklı bir kumanda mekanizmasına sahip.yüz bölgenize herhangi bir cismin geldinizi farkettiğinizde göz kirpikleriniz hemen kapanır ve bu çok kısa bir zaman diliminde olur.benim reflekslerim çok hızlıdır ve masadan düşen bir cismi havada yakalayabilirim.

    bilincimizin soyut kısmı somut kısmından daha hızlı hareket ediyor olmalı.biz yapıyormuşuz hissi meselesine katılmıyorum.bu kendini kandırmak olur.ayrıca felsefi açıdan da yanlış bir çıkarım olur.fiziksel sinyallerin metafizik sinyallerden biraz daha geri kalmış olduğunu düşünüyorum.

  3. Kurandaki Din diyor ki:

    Tesekkurler, sn. Editor arkadas.

  4. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. S.T. arkadas,
    Oncelikle makalenizin sonunda –sizin buradaki ilkin bazi temelden Evrim karsiti (olarak algilanabilecek) daha yukaridaki bazi oncel imalarinizi (cok yanilmissam affedin) onayliyormus izlenimi (bilerek/bilmeyerek) uyandirabilecek tarzda– ismini en sonlarda verdiginiz dunya capinda en kidemli genetikcilerden biri olarak anilan o dr. Francis Collinsin aslen bu Evrim kuramini bastan ve temelde kabul edebilen saygideger Teist bir bilim adami oldugunu hemen belirterek, ve bunu ilgili bir linkte aynen soylece aktararak/belgeleyerek baslamak isterim:

    http://www.cnn.com/2007/US/04/03/collins.commentary/index.html

    ********************
    (Turkce Cevirisi)
    CNN/Dr. Francis Collins kendisini ve dusuncelerini soyle anlatiyor:

    Ben bir bilim adamiyim ve bir inananim, ve ben bu iki dunya gorusu arasinda hicbir celiski gormuyorum.
    Insan Genomu Projesinin baskani olarak, ben bir bilim adamlari heyetinin liderligini yaptim, insan genomunun 3.1 milyar harflerini okuyan, bizim DNA talimat kitabimiz.
    Bir inanan olarak, ben butun yasayan canlilarin bilgi molekulu olan DNAyi Tanrinin dili olarak goruyorum, ve bizim bedenlerimizin uyumlulugunu ve kompleksligini ve diger tabiat olaylarini Tanrinin planinin bir yansimasi olarak.

    ……….

    Ve sonra bazilari bana sordu: Senin beynin patlamiyor mu? Sen hem genetik metodlari ve molekuler biyolojiyi kullanarak hayatin nasil isledigini anlamisken ayni zamanda yaratici bir Tanriya nasil inanabilirsin? Evrim ve Tanri inanci birbiriyle asla uyusmaz degil mi? Bir bilim adami tekrar dirilme gibi seylere inanabilir mi?
    Bilakis ben burada hicbir celiski gormuyorum, ve de kendilerinin inananlar olduklarini belirten %40 oranindaki diger Amerikan (Teist) bilim adamlari da.
    Evet, ortak bir atadan tureyerek gelisen Evrim acikca dogru gorunuyor. Eger hala fosil kayitlarindan oturu bu konuda supheleri kalan varsa, DNA calismalari bizim tum oteki canli formlariyla (evrimsel) iliskimizi en guclu bir sekilde tekrar teyit etmektedir.
    O halde nicin bu Evrim Tanrinin yaratis plani olmasin? Dogrudur, bu Incil Tekvinin asiri-literal yorumlanisi altinda uyusmaz,
    ancak Darwinden cok daha once dahi St. Augustine gibi bircok dusunurler var idi Incildeki o yaratilis hikayesinin gercekte ne anlamda olabilecegini dusunen.
    Bu sebeple, artik Evrenin (yaklasik 14 milyarlik) yasina ve tum canlilarin Evrim kanaliyla iliskisine dair bu kadar yadsinamaz bilimsel delile ragmen, hala bir inananin Incilin bu tip asiri-literal yorumuna saplanip (fanatik Anti Evrimci olarak) kalmasi ne akilci ne de gerekli bir tutum degildir.
    ************************

    Ikinci olarak, Amerikadaki bu 150 yillik Evanjelik fanatik Anti Evrimcilerin temelde neden boyle olduklarini (bunun dini-ideolojik) derin sebeplerini/arka planini irdeleyen bazi aktarilara bu Sitedeki su linkteki yorumlar kisminda dahi bir miktar hemen ulasabilecek olmaliyiz:

    http://www.bilimfelsefedin.org/?p=643#comments

  5. Kurandaki Din diyor ki:

    Ucuncu olarak, yine merkezi Amerikada olan –kokleri 2000 yil oncesine dayanan– Gnostik Hiristiyanlarin nasil

    “aslinda insanlarin disinda herhangi bir evrenin, dunyanin, maddenin vs. dahi gercekte var olmayabilecegini?! ve aslinda gordugumuz, isittigimiz, dokundugumuz vs. herseyin sadece beynimizde olusan bir Illuzyondan ibaret olabilecegini?!, ve eger beyne giden elektrik akimi belirli bir sekilde manipule edilirse, bir insanin tum dis dunyasinin dahi nasil degistirilebilecegini –kisaca adamin boylelikle daha burada dahi boylece cennete ve cehenneme dahi sokulabilecegini?!– iddia eden temel soylemlerini/doktrinlerini bir miktar daha yakindan anlayabilmek icin asagidaki su linklere bakabiliriz:

    http://www.youtube.com/watch?v=slbmE64myAM&feature=channel_page

    http://stargods.org/WhatIsReality.html

    Dorduncu olarak, Kuranda “Ruh” kelimesinin gercekte sizin yukarida kastettiginiz baglamda hic kullanilmamis olabildigini, ve bunun aslinda neyi kasteden bir ifade olarak gercekte yalnizca kullanilmis olabildigini irdeleyen bazi Kuransal tartismalari/analizleri yine bu sitedeki su linkte yer alan yorumlar kisminda dahi, umulur ki, bir miktar daha net olarak idrak edebilecek olabiliriz:

    http://www.bilimfelsefedin.org/?p=582#comments

    Esenlikle ve Saglicakla kaliniz.

  6. amatör filozof diyor ki:

    Sn. Scientific Turkey

    “Peki gören, koklayan, işiten, dokunan Ruh ise; beynin işlevi nedir?

    Bu soruya en güzel yanıt, California Üniversitesi’nce yapılmış bir araştırmadır.

    Bir bardağı almak istediğinde, beyin ele ne kadar süratle sinyal gönderiyor, tespit edilmek istenmiştir.

    Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.

    Başka bir deyişle: Önce el bardağı alır; ancak beyin sonra “yap” komutunu gönderir…

    Buradan çıkan sonuç şudur. Beyin, yalnızca yaptığımız eylemleri “biz yapıyormuşuz” hissini oluşturmak için vardır.” demişsiniz.

    Çok temel bir kuralı hatırlatmak istiyorum. Bir araştırmadan bahsederken bunun kimler tarafından yapıldığını, yayınlandığı dergi ya da bilimsel kaynağı net olarak belirtmeniz gerekir ki okuyanlar kontrol ederek fikirlerini söyleyebilsin. Aksi halde yazdıklarınız temelsiz kalır. Tek cümle ile ricam şudur: lütfen California üniversitesinde yapılan araştırma ile ilgili bilimsel referansı veriniz.
    Saygılarımla

  7. fuatogl diyor ki:

    Amatør filozof kardesim:

    Çok temel bir kuralı hatırlatmak istiyorum. Bir araştırmadan bahsederken bunun kimler tarafından yapıldığını, yayınlandığı dergi ya da bilimsel kaynağı net olarak belirtmeniz gerekir ki okuyanlar kontrol ederek fikirlerini söyleyebilsin.

    demissiniz hakli olarak. Zannedersem yukaridaki yazi Mustafa Ajlan Abudak diye tanidigimiz arkadasimizin yazisi. Kaynaklari iyi kontrol etmek lazim. Yukaridaki arastirma referansi oldukca yaniltici. Soz konusu deneyler nøro bilimci Benjamin Libet tarafindan gundeme sokulan deneyler olmalidir. Bu deneylerde gorulen sey yukarida cikartilan sonuclar ile ilgisizdir.

    Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.

    “el bardagi aliyor, sinyal sonradan gidiyor”!?!?! dalga mi geciliyor bizimle yoksa? Sinyal zamanda yolculuk mu yapiyor?
    Hic alakasi yoktur! Sinyal gitmektedir – karar alinmistir beynimiz tarafindan – “act” bitmistir, ama bunun bilincine ancak birkacyuz mili saniye sonra variyoruz! Ve bu deneyler “ozgur irade var mi yok mu?” tartismalarini “tekrar” baslatmistir. Yani bu yazar arkadas tamamiyle yanlis aktariyor ve olmayan keyfi sonuclar cikartiyor.

    Scientific Turkey? Gimme a f* break will ya!

    Vakit olunca biraz daha zaman ayiralim bu yaziya…

  8. no_comment diyor ki:

    “Kurandaki Din” mahlaslı arkadaşım,

    Allah ayetde insana “ruhundan üflediğini” bildiriyor.

    Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr Suresi, 28 – 29)

    “Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? ” (Secde Suresi, 9)

    Nefs ile ruhun (Allah-u Alem) aynı anlama gelmediği bu ayetlerden anlaşılıyor:

    “Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).” (91:7-8)

    Ruh, Allah’ın ruhudur.

    Nefs ve vicdan insana imtihan için verilmiştir. Allah’ın izniyle cennete girecek olanlar nefslerinin kirli ve bencil tutkularından arınmış olanlar olacaktır.

    Cennette -Allah’ın izniyle- imtihan ortamı ortadan kalkmış olacaktır. Cennette maddi bir boyut yoktur. Müminler orada ruh halinde bulunacaktır. (En doğrusunu Allah bilir) Allah’ın dilemesiyle, gönüllerinin arzu ettiği şekli ve sureti alacaklardır.

    Yazıda bahsedilen de, konunun madde-ötesi olduğu ve materyalizm ile izah edilemeyeceği ve dolayısıyla da Allah’ın varlığına delil teşkil ettiğidir.

    İster ruh denilsin, ister daha güzel bir isim… Sonuç bir…

  9. no_comment diyor ki:

    fuatogl,

    Libet deneyleri cidden de bu konu ile ilgili deneylerdendir. Ve doğru anlamışsın, irade filan yok…

    Bu deneyler zaten aynı zamanda, kaderin izahıdır!

  10. yağmur diyor ki:

    bence çok iyi bi yazı olmus buna benzer yazıları daha önceden okumuştm ve ilgimi cekti; materyalizm onun saçmalıkları falan asıl gerçek olan ne,? koklayan,dokunan,algılayan,hisseden… zaten düşününce ve gerçektende kafanda sacma sapan yaratılış hikayeleri uydurmassak gerçekleri araştırırsak herşey ortaya çıkacaktır zaten…

  11. seda diyor ki:

    Batı’daki Dindar Bilim Adamları

    Batı’daki pek çok dindar bilim adamı da, hem bilimin, dinle tam bir uyum içinde olduğunu göstermiş, hem de bilime ve insanlığa önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Newton, Kepler, Einstein gibi bilim tarihine yön veren ünlü bilim adamları yaptıkları gözlemler ve araştırmalar sonucunda evreni Allah’ın yaratıp, düzene koyduğunu ve evrenin Allah’ın hakimiyetinde olduğunu savunmuşlardır. Dahası, bilimin temel prensipleri inançlı kişiler tarafından ortaya atılmış ve modern bilimin doğuşunda dinin önemli bir rolü olmuştur. Tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton’un yaratılışa bakış açısı, aşağıdaki sözlerinde çok açık bir şekilde ifade bulmaktadır:

    “Güneş sisteminin, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil her şeyi yönetir, O Allah’tır.”

    Aynı şekilde ünlü bilim adamı Kepler’in de çalışmalarını, dini inançlarının yönlendirdiği bilinmektedir. Fizik ve kozmik fon radyasyonu alanında yaptığı çalışmalar nedeniyle 1978 Nobel fizik ödülünü alan Arno Penzias, Johannes Kepler hakkında şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Bir merkezin etrafında dönme fikri, inançlı biri olan Kepler’e kadar uzanmaktadır. Kepler Kutsal Kitaba inanan bir dindardı. Allah’a inanıyordu… O günden beri, yüzyıllar boyunca müthiş bir mücadele olmuştur. Umutlar hala bilim adamlarında. Kepler ise bu umudu inancından elde etmiştir.”

    Allah pek çok ayetle, yaratılmışlar üzerinde düşünebilmenin, Allah’tan gereği gibi korkup sakınmanın, O’nun büyüklüğünü, yüceliğini kavrayabilmenin bir yolunun “ilim sahibi olmak” olduğunu haber vermiştir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

    “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 22)

  12. özge diyor ki:

    Günümüzde yaşayan ve bilimsel çalışmaları ile tanınan inançlı bilim adamlarından bazıları şöyledir;
    Dr. Henry Fritz Schaefer

    Schaefer, Georgia Üniversitesi’nde kimya profesörü ve Kuantum Kimya Merkezi’nin direktörüdür. Tam 5 kez Nobel ödülüne aday gösterilen Schaefer için dünyanın en nitelikli üçüncü kimyageri denmektedir. İnançlı bir bilim adamı olan Schaefer, bilimsel çalışmalarının amacının Allah’ı tanımak olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir:

    Bilimin bir anlam kazandığı ve bana zevk verdiği anlar; kendi kendime ‘İşte bu Allah’ın yaratması” dediğim anlardır. 60

    Isaac Bashevis Singer

    Günümüz ünlü fizikçilerinden Singer, evrim teorisini reddeden ve Allah’a inanan bir bilim adamıdır. Verdiği bir konferansta evrim tezini şu ilgi çekici hikaye ile eleştirmiştir:

    Bilim adamları şimdiye kadar hiçbir insanın ayak basmadığı ıssız bir ada keşfetmişler. Bu adaya ilk kez çıkan bilimciler gördükleri doğal hayattan oldukça etkilenmişler. Vahşi hayvanlarla balta girmemiş ormanlar onlara çok çarpıcı gelmiş. Sarp yamaçlara tırmanıp etrafı gözden geçirmişler. Adada en ufak bir uygarlık izi bulamamışlar. Tam gemilerine dönerlerken bir de bakmışlar ki kumsalda son model zarif bir kol saati duruyor. Hem de tıkır tıkır işliyor. Bilimciler için can sıkıcı bir durum. Bu saat buraya nereden geldi? Kesin olarak biliyorlar ki adaya kendilerinden önce hiçbir insanoğlu uğramamış. O halde ortada tek bir seçenek kalıyor. Bu saat, pahalı deri kayışı, değerli camı, akrep ve yelkovanı, pili ve diğer parçaları ile kendiliğinden şans eseri tesadüfen bu adaya geldi ve bu kumsala yerleşti. Başka alternatif yok!” Singer evrimcilerin içinde bulundukları yanılgıyı açıklamak için hikayesinin sonunda şöyle bir açıklama getirmiştir: “Her saati yapan bir saatçi vardır.” 61

    Evrende var olan canlı ve cansız her varlık üstün bir tasarıma ve kusursuz bir düzene sahiptir. Dolayısıyla hiçbirinin varlığı tesadüflere dayandırılamaz. Her birinin üstün ve güçlü bir Yaratıcı’nın eseri olduğu açıktır. Günümüz bilim adamlarının büyük bir bölümü ise Singer’da olduğu gibi bu kusursuzluğu ve düzeni ortaya koyarak, hepsinin Allah’ın yaratışının eseri olduğunu insanlara göstermektedirler.

    Prof. Malcolm Daneken Wintis

    Huittin Üniversitesi’nde ve North Western Üniversitesi’nde tıp profesörü olan Prof. Wintis da evrenin ve insanın mutlaka üstün bir Yaratıcı tarafından var edildiğine inanmaktadır. Bu inancını şu sözleriyle belirtmiştir:

    Fiziki metotları kullanarak diyebiliriz ki bütün esrarengizliğiyle beraber gökler ve yeryüzü, değişik şekilleriyle insan hayatı ve en sonunda çok yüce kapasitesiyle insanın kendi varlığı… Bütün bunların kendiliğinden ve tesadüfen meydana gelmiş olmasını düşünmek kadar karmaşık ve anlamsız bir düşünce olamaz. Öyleyse, evrene hükmeden bir zeka bulunmaktadır. Bütün bunların ardında bir Yaratıcı vardır. Madem ki insan, çevresinde bulunan değişik varlıklardan çok daha üstün bir yapıya sahiptir, öyleyse onun Yaratıcısı’na yönelmesi gerekir.62

    William Phillips

    Lazer ışınıyla atomları yakalama metotları geliştirdiği için daha 50 yaşına varmadan Nobel ödülü kazanan günümüz fizikçilerinden William Philips inançlı bir bilim adamıdır. Nobel ödülünü kazandıktan sonra katıldığı bir basın toplantısında şöyle demiştir:

    Allah, bize içinde yaşayabileceğimiz ve keşfedebileceğimiz muhteşem bir dünya verdi.63

    Prof. Will Draper

    Iowa Üniversitesi’nde doktorasını yapan, California Üniversitesi’nde toprak bilimleri yardımcı profesörlüğü görevinde bulunan Prof. Draper, aynı zamanda Amerikan Toprak Bilimleri Enstitüsü üyesidir. Tüm evrenin kesinlikle tesadüfen oluşamayacağını ve bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu Prof. Draper şu sözleriyle belirtmiştir:

    Şurası muhakkaktır ki, gerek üstümüzdeki olağanüstü gökyüzünde olsun, gerek bize göre altımızdaki yeryüzünde olsun, herşeyde bir plan ve bir amaç vardır. Bu maksadı ve planı meydana getiren bir kuvvetin, yani sonsuz Yaratıcı’nın, varlığını inkara kalkışmak, akıl ve mantık kurallarıyla çelişir. Bu yazın, sararmış, boyunlarını bükmüş buğday başaklarıyla dolup-taşan ve bir buğday denizini andıran tarlayı gördüğü halde, onu eken bir çiftçinin bulunduğunu ve onun tarlanın yakınındaki bir kulübede veya başka bir yerde oturmakta olduğunu inkar edip kabullenmeyen kişinin düşebileceği çelişkiden, çok daha büyük bir çelişkidir.

    William Dembski
    Günümüz matematikçi bilim adamlarından olan Dembski’nin araştırmaları aynı zamanda felsefeden ilahiyata kadar geniş bir alan içerir. Dembski, bilimin dünyayı anlamaya çalıştığını ve bilim adamlarının da ancak birer kaşif olduklarını savunur. Dembski’nin düşüncelerini ifade eden sözlerinden birkaç örnek şöyledir:

    …Dünya, Allah’ın yaratmasıdır, bilim adamları ise dünyayı anlamaya çalışırken, Allah’ın düşüncelerini tekrarlarlar. Bilim adamları yaratıcı değil, kaşiftirler.

    …Yaratılış her zaman Yaratıcı’nın varlığını gösterir.65

    Prof. Steven Meyer

    Whitewort Üniversitesi’nde felsefe profesörü olan Meyer, Yaratılışa inanan ve bu konuda pek çok eseri olan günümüz bilim adamlarındandır. Evrenin, bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu savunduğu sözlerinden birkaçı şöyledir:

    Doğada akıllı tasarımın muhteşem kanıtlarını görürsünüz.66

    İddia ediyorum ki ne tesadüfler, ne prebiotik doğal seleksiyon, ne de fiziksel-kimyasal gereklilik, ilk hücredeki bilginin kaynağını açıklayamaz. 67

    Prof. Walter L. Bradley

    Teksas Üniversitesi’nde mekanik mühendislik profesörü olan Bradley, “Hayatın Kökeninin Sırrı” adlı kitabın yazarlarındandır. Tüm evrenin, canlı cansız herşeyin bir tasarımın ürünü olduğunu ve bunun delillerinin her yerde olduğunu savunan Bradley, bir Yaratıcı’nın varlığına olan inancını şu sözleriyle vurgulamıştır:

    1987 baharında bir iş için Cornell Üniversitesi’nde iken Hıristiyanlık ve bilim üzerine bir konferansım oldu. Bu konferansta bilimsel kanıtlarla Allah’ın varlığını gösterdim. 68

    Bradley, bir başka ifadesinde de şunları söylemiştir:

    Akıl Sahibi bir Yaratıcı olduğuna dair çok net deliller var. 69

    Prof. Irrel Chister Rex

    Washington Üniversitesi’nde ve Güney California Üniversitesi’nde yardımcı profesörlük, fizik doçentliği ve profesörlük yapan Prof. Rex aynı zamanda Amerikan Fizik Enstitüsü üyesidir. Tüm evrenin Allah tarafından yaratıldığına ve ona yine Allah’ın gücüyle hükmedildiğine inanan Prof. Rex, bu düşüncesini şu sözlerle dile getirmiştir:

    Kainatın oluşunu açıklayan ve ona hükmeden kanunları belirten modern teoriler, Allah fikrinin dışında bir düşünceyle ortaya konduğu zaman, son derece karmaşık ve girift bir karanlık çıkmaza girerler. Ben şahsen Allah’ın varlığına inanıyor ve O’nun bu kainata hükmettiğini kabul ediyorum.70

    Dr. Allan Sandage

    Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden bir bilim adamıdır. 1998 yılında “Bilim Allah’ı Buluyor” kapak konulu Newsweek dergisine verdiği röportajda Sandage, dini kabul etmesini şöyle açıklıyordu:

    Beni bu sonuca götüren, dünyanın bilimle anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıydı. Var oluşun sırrını anlayabilmem ancak imanla mümkün.71

    Prof. Cecil Hamar

    Saint Louis Üniversitesi’nde biyoloji profesörlüğü yapmış olan ve Haissburry Üniversitesi’nde biyoloji dersleri veren Hamar, Allah’a güçlü inancı olan günümüz bilim adamlarındandır. Hamar, inancını şu sözleriyle ifade etmiştir:

    Bilim dünyasında gözümü nereye çevirsem yücelerin yücesi bir Yaratıcı’nın varlığını gösteren eşi bulunmaz kanun ve düzenler gördüm. Fevkalade üstün yaratılış örneklerine şahit oldum… Evet ben de inanıyorum Allah’ın varlığına. O’nun bu kainatı yaratıp koruduğunu ve herşeye gücünün yettiğini kabul ediyorum. Yalnız bu kadar da değil. İnsan denilen yaratığın bütün zerrelerini O’nun koruduğunu da kabul ediyorum.72

    Prof. Paul Ernest

    Saint Johannes Üniversitesi’nde yardımcı profesörlük yapmış olan, Amerikan Cerrahlar Birliği üyesi Prof. Ernest, yaptığı bilimsel çalışmalar sonunda güçlü bir Allah inancı kazanan bir bilim adamıdır. Prof. Ernest inancını şöyle açıklamıştır:

    Ben Allah’a hiç kuşku duymadan kesin olarak inanıyorum. Ve bu inancım uğraştığım bilim dalının beni doğruladığı ve kuvvetlendirdiği bir imandır…

    İşte soruya cevap veriyorum: Evet, kainatta bir Yaratıcı vardır.73

    Prof. Lestergon Simurden

    Bordeaux Üniversitesi’nde doktorasını yapan ve Cochin Üniversitesi’nde tarım ve matematik profesörü olan Prof. Simurden Allah inancını şu sözleriyle dile getirmiştir:

    Hiç şüphesiz ki, herşey Allah’ın yüce kudreti ile meydana gelmiştir. Herşeye gideceği yolu gösteren ve çizen O’dur. Toprak ve bitkilerle ilgili araştırmalarımda derinleştikçe Allah’a imanım da o nisbette arttı…74

    Enrico Medi

    Ünlü İtalyan bilim adamı, 1971’de Roma’daki uluslararası bir konferansta, bir bilim adamının şahit olduğu mucizeleri ve ulaştığı sonucu şöyle açıklamıştır:

    Uzayın ve zamanın dışında tüm varlıkların sahibi olan ve tüm varlıkları bu şekilde yaratan bir sebep var… Ve bu Yaratıcı Allah’tır.75

    Prof. Wayne Old

    Prof. Old, Columbia Üniversitesi’nde doktorasını yapmış ve New York jeo-kimya laboratuvarlarında araştırma şefi olarak çalışmıştır. Prof. Old bilimsel araştırmaların kişinin Allah inancını güçlendirdiğini şu sözleriyle belirtmiştir:

    Şurası muhakkak ki bilgi basamaklarında ilerlemek, eşyanın meydana gelişinin keyfiyetini ve sebeplerini araştırıp soruşturmak, insan zekasını diğer varlıklardan ayıran en büyük ve en önemli niteliklerden birisidir. Kainatı bir kuvvetin yarattığını kabul eden ve ilmi incelemelerine bu imanla dalan bir ilim adamı, ilmi çalışmalarını devam ettirirken mutlaka Allah’a imanını artıracak delillerle karşılaşacaktır.76

    Prof. Michael P. Girouard

    Southern Louisiana Üniversitesi’nde biyoloji profesörü olan Michael Girouard, yaşamın tesadüflerle ortaya çıkamayacağına, yaşamın temeli olan proteinlerin ve hücrenin son derece karmaşık ve kusursuz yapılarının Allah tarafından yaratılmış olduğuna inanan günümüz bilim adamlarındandır.

    Prof. Girouard, Bilim Araştırma Vakfı tarafından 5 Temmuz 1998 tarihinde düzenlenen “Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği” isimli II. Uluslararası Konferans’ta yaptığı “Yaşamın Tesadüflerle Ortaya Çıkması Mümkün mü?” başlıklı konuşmasında, inandığı bu gerçeği bilimsel verileriyle ortaya koymuş ve konuşmasını şöyle bitirmişti:

    Canlıların yapısı bu laboratuvar deneyinde üretilenden çok daha karmaşık ve farklı bir yapıdır. Kimya ve fizik kanunlarına baktığımızda ve bu konuda yorumda bulunulmasını istediğimizde, laboratuvardaki kimya ve fizik kuralları bize şunu söylüyorlar: Mutlaka bir zeka olmalıdır, mutlaka Yaratıcı vardır, bu bilgiyi düzenleyen bir Yaratan vardır. Bu beyan hala dünyadaki en bilimsel beyandır. İşte fizik ve kimya kanunları bize kesinlikle şüphesiz bir biçimde şunu söylüyor ki; evrim ve cansızdan canlı oluşması mümkün değildir. İşte bilimsel kanıtlara dayalı olarak, bu sadece benim konuşmamın sonu değil, aynı zamanda evrimin de sonudur.

    Prof. Edward Boudreaux

    New Orleans Üniversitesi’nde kimya profesörü olan Edward Boudreaux, kimyasal elementlerin Allah tarafından canlılığın yaratılması için gerekli şekilde düzenlendiğine inanmaktadır. Prof. Boudreaux, 1998 yılında İstanbul’da düzenlenen “Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği” konulu uluslararası konferanslar dizisinin ikincisinde “Kimyadaki Dizayn” başlığı ile yaptığı konuşmasında şöyle demiştir:

    İçinde yaşadığımız dünya ve bu dünyanın kanunları, biz insanların yaşamalarına en uygun biçimde Allah tarafından yaratılmıştır.

    Prof. Kenneth Cumming

    ABD Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü’nden, biyokimya ve paleontoloji konularında dünyaca ünlü bilim adamı Prof. Kenneth Cumming, evrim teorisine karşı olduğunu ve Allah’ın varlığına inandığını şöyle ifade etmiştir:

    Sanırım bu konudaki pek çok delil, teorinin değersizliğini ortaya koydu. Evrim adına ortaya konan deliller çürütülmeli ve evrimci düşüncenin çöküşü yönünde ortaya konmalıdır. Çevremizde gördüğümüz herşey, tüm varyasyonları ile yaratılışın birer parçasıdır ve hepsi çok üstün ve mutlak akıl sahibi bir varlık olan Allah tarafından yaratılmıştır.77

    Prof. Carl Fliermans

    Günümüzde ABD’nin en bilinen bilim adamlarından olan Prof. Fliermans, Indiana Üniversitesi’nde mikrobiyoloji profesörüdür. “Kimyasal atıkların bakteriler yoluyla nötralize edilmesi” konusunda Amerikan Savunma Bakanlığı’nın desteklediği araştırmaları yürüten Prof. Fliermans, İstanbul’da katıldığı “Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği” konulu konferansta biyokimyasal düzeyde evrimcilerin iddialarını çürüttüğü konuşmasında, Allah’a olan inancını şöyle ifade etmiştir:

    Modern biyoloji canlıların asla evrimle ortaya çıkmadıklarını ispatlamakta ve Allah’ın üstün yaratışına delil oluşturmaktadır.

    Prof. David Menton

    “30 yıldan bu yana canlıların anatomilerini inceliyorum. Her araştırmamda karşılaştığım gerçek, Allah’ın kusursuz yaratışı oldu” sözleriyle Allah’a olan inancını dile getiren Prof. David Menton, Washington Üniversitesi’nde anatomi profesörüdür.

    Prof. John Morris

    Ünlü jeolog Prof. John Morris, ABD’de Yaratılışı savunan bilim adamlarının oluşturduğu en etkin kuruluş olan ICR (Institute for Creation Research – Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü)’nin başkanıdır. Prof. Morris, Allah’a olan imanını ve evrim teorisinin bilim tarafından çürütüldüğünü bir konuşmasında şöyle belirtmiştir:

    Bizler profosyonel ve doktora sahibi bilim adamları olarak dindarız ve Allah’a inanıyoruz, Allah’ın Yaratan olduğuna gönülden inanıyoruz. Yaratıcı olan, hayatımız üzerinde egemen olan ve bizim boyun eğmemiz gereken varlık Allah’tır. Hayatımızı O’na borçluyuz ve Allah’ı hoşnut etmekle mükellefiz.

    Tarihin gerçeği yaratılıştır, evrim değildir. Bütün veriler bunu desteklemektedir. Pek çok bilim adamı şunu görmüştür ki, evrim tamamen bilimsel açıdan çürütülmüş bir kuramdur. Bilim adamları artık bu gerçeğin sonuçlarını yayınlamaktadırlar. Bizler de bu yayınlanmış bilgileri kullanarak daha iyi bir düşünüş tarzı, yani yaratılış düşünüş tarzını yayabiliriz. Ve sizler de diğer insanlara bu konuda bilgi verebilirsiniz. Bilime güvenmeliyiz ve yaratılışın doğru olduğunu söyleyen bilime güvenmeliyiz.78

    Arthur Peacocke

    Günümüzün tanınmış biyokimyagerlerinden ve aynı zamanda Ian Ramsey Centre’ın yöneticisi olan Arthur Peacocke Allah’a olan inancını şöyle dile getirmektedir:

    Allah yaratır ve yaratılan dünyanın zamanının her anında vardır, Allah geçmişi ve geleceği ve şu andaki zamanı aşar; Allah ezeli ve ebedidir, çünkü O’nun var olmadığı hiçbir zaman yoktur ve gelecekte O’nun var olmayacağı hiçbir zaman olmayacaktır.79

    Prof. Albert Macomp Winsthis

    Texas Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayarak Paylor Üniversitesi’nde biyoloji profesörü olan ve bir süre Florida İlimler Akademisi başkanlığı yapan Prof. Winsthis, bilimsel çalışmaların kendisinin Allah’a olan inancını kuvvetlendirdiğini şu sözlerle bildirmiştir:

    Ben değişik bilim dallarında çalışma yapmış ve uzun yıllarını bu yola vermiş birisi olarak, bilim dünyasında Allah’a imanımı sarsacak hiçbir şeyle karşılaşmadığımı bütün samimiyetimle ifade ederim. Bilimsel çalışmalar benim Allah’a imanımı daha da kuvvetlendirdi. Ve eskisinden çok daha sağlam ve metin bir hale getirdi.

    Şüphesiz ki bilim insanın Allah’ın kudret ve azametini daha fazla görmesine yardım etmektedir. İnsanoğlu kendi etüd ve çalışma sahasında yeni bir şey keşfettikçe Allah’a karşı imanı da fazlalaşır… İlmimiz ne kadar artarsa, Allah’ın yarattığı mahlukatı ne kadar iyi bilirsek, imanımız da o derece artacaktır.80

    ….. doğru yolu ve düşünceyi bulmuşlar sonunda…..

  13. Kurandaki Din diyor ki:

    Yukaridaki yazida bahsettigim –en az 2000 yillik gecmisi olan– “illuzyonist” Gnostik Hiristiyanlik soylemlerini/doktrinlerini daha onceden incelemis ve bu konuda Kurandan bazi kritik hatirlatmalar/uyarilar da yapmis olabilen bazi arastirmaci arkadaslarin bu konuyla ilgili cevirilerinden/makalelerinden kisa ozlu alintilar yaparak,
    bunlarin burada bu gibi konularla ilgilenen –oncelikle/ozellikle teist karakterli– arkadaslara bu mevzu hakkinda da onceden bir miktar daha genis/derin perspektifler kazanmalarina onemli katkilarda bulunabilmelerini dilerim.

    Iste, Gnostik Hiristiyanligin temel inanclarini
    ve bu “illuzyonist” soylemlerini/doktrinlerini acikladiklari
    Amerikadaki en populer sitelerinden birinin ilgili linkleri:

    http://stargods.org/IndexPage.html

    http://stargods.org/Belief.html

    http://stargods.org/WhatIsReality.html

    ********************
    Ekrem Mehmet isimli bir arkadas, bu konuyla ilgili olarak, makalesinde soyle demis:

    Simdi de bu Gnostik Hristiyan Ideolojisinin (yukarida deginilen bu bazi en temel inanc esaslarina bilimsel bir destek olusturabilmesi icin) gelistirmis olduklari diger bazi –bir hayli egzantrik– dusunceleri & tezleri yine Kuran isiginda bir miktar incelemek ve degerlendirmek istiyorum:

    ????????????????????
    Bizim bildigimiz butun “gerceklik” elektrik sinyal akimlari ve daha sonra bu akimlarin beynimiz tarafindan yorumlanmasina baglidir. Buradaki problem ise bizim bes duyumuz ile algiladigimiz seyler disarida olan seylerden tamamen farklidir; o halde, biz tamamen bir “illuzyon” dunyasinda yasiyor olabiliriz.
    Biz kendi bedenlerimiz disina cikip disaridaki bu “gercekligi” hicbir zaman sinayamayiz!

    Ve bu “gerceklik” bizim beyinlerimizin bes duyumuzdan buna ulasan bu elektrik sinyal akimlarini nasil yorumlayacagini programlanmis olduguna baglidir. Boylece bizim “gerceklik” dedigimiz sey aslinda beyinlerimize islenmis olan bu programlanmaya baglidir. O halde, kim bu programlamanin DURUST oldugunu iddia edebilir simdi?

    (**Cunki onlara gore Seytan da cogunlukla bu programlamanin basina gecebiliyor olmali; o halde bu Seytandan –cogunlukla Onun programladigi hayat denilen bu “illuzyondan”– kurtulup asil “gercegi” gorebilmek icin bu Gnostik sahsiyetlere –ozellikle ilkin mumkunse “maddi” ve sonra manevi acilardan da elbette– tumden teslim olmak gerekebiliyor olmali oncelikle, ve daha en bastan:)

    Eger biz bu programlamayi degistirirsek, insanin butun “gerceklik” algisi da degisecektir!

    ………

    Eger durum buysa, o zaman butun fiziksel “gerceklik” aslinda tam bir “hayaldir.” Eger bizim beynimiz isigi degisik bir tarzda yorumlamak icin programlanabilse ne olurdu acaba?

    Durum su ki, aslinda bizim disimizda bir evren dahi “gercekte” olmayabilir! Eger bu evren aslinda bizim dunyamizi yutmak icin su an bize agzini acmis hizla yaklasan koca bir canavar ise “gercekte”? Bu hakiki bir olasiliktir, eger bizim beyinlerimiz hakikaten butun bu akimlari baska bir formda yorumlamak icin programlanabiliyorsa….

    Gnostik Hiristiyanlik Bildirileri
    ????????????????????

    Kurana gore ise, bu tip dusunce ve cikarimlar aslen tamamen “ehlamu” (= bos kurgu, hezeyan) statusunde olup sadece saf inananlari saptirmaya/kandirmaya/somurmeye yonelik seytani batil vaadler ve aldatislar kapsaminda ele aliniyor olmalidirlar, temelde. (Tur Suresi 32. ayet & Nisa Suresi 120. ayet)

    Cunki daha yukarida da acikca belirlemis olabilecegimiz gibi, Kurana gore:

    a) Oncelikle, butun evren ve dunya ve icindeki hersey Allah tarafindan, bizim disimizda, ve bir “hak” (= gerceklik) olarak yaratilmis olmalidir. (Ibrahim Suresi 19. ayet)

    b) Bunun ardindan, bu “hakkin” (= gercekligin) “aslina uygun ve tipatip olan” goruntusu de yine Allah tarafindan bundan sonra -–temelde isik & fotonlar kullanilarak–- cikarilip-yaratilmis olmalidir. (Isra Suresi 12.ayet)

    c) Daha sonra da bu yaratilan “aslina uygun ve tipatip olan” goruntu elektrik sinyal akimlari vasitasi ile bizlere (beynimizin gorme merkezine) ulastirilmis ve burada yine disaridaki asli ile “ayni ve tipatip olarak” algilanmis olmalidirlar her vakit. (Ibrahim Suresi 19 & Isra Suresi 12)

    …..

    Dolayisiyla, boyle bir sozde “bilimsel & dini iddia” ile ortaya cikmak aslinda Kuran’da haber verilen bazi cok tehlikeli dini-politik ideoloji ve akimlara (= Hristiyan -Mesih kilikli- Deccal ve takipcilerinin akimlari 5/17; 6/112 & 7/30) kapilmanin habercisi hukmunde de olabilir….

    Kuran/Musluman sitesinden alintidir.
    ********************

    Tekrar Esenlikle ve Saglicakla kaliniz.

  14. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. “No_Comment” rumuzlu arkadas
    demissiniz ki:

    Allah ayetde insana “RUHUNDAN üflediğini” bildiriyor.

    “Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona RUHUNDAN üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? ” (Secde Suresi, 9)

    Bu ayetlerde gecen “RUH” ifadesinin Kuranda gercekte neyi kastetmis olabilecegi, ve senin burada ima ettigin tarzda yanlis anlasilmasinin/yorumlanmasinin Kurana gore aslen buyuk bir “kufur/sirk” emaresi seklinde dahi nitelendirilebilip (Zuhruf 15) bundan oturu Kuranda siddetle daha evvelden reddedilmis olabilecegi ile ilgili temel Kuransal analizler (Sad 71-74 & Bakara 31-34 XXX Zuhruf 15) zaten halihazirda asagidaki linkte yeterince incelenmis/gosterilmis olmali, Kuranin orjinal Arapca dilinde ve baglaminda.

    http://www.bilimfelsefedin.org/?p=582#comments

    yine demissiniz ki:
    Cennette maddi bir boyut yoktur. Müminler orada RUH halinde bulunacaktır. (En doğrusunu Allah bilir) Allah’ın dilemesiyle, gönüllerinin arzu ettiği şekli ve sureti alacaklardır.

    Bu cikarimlarinin da aslen Kuranin bu konudaki bircok acik beyanlarina taban tabana zit yanlis cikarimlar olabilecegi yine ilgili Kuran ayetleriyle (Yasin 78-79 & Kiyamet 3-4) netce gosterilmis olmali yukaridaki ayni linkte yer alan bazi yazi/aktarilarda.

    yine demissiniz ki:
    Libet deneyleri cidden de bu konu ile ilgili deneylerdendir. Ve doğru anlamışsın, irade filan yok…

    Bu yarginin da yine Kuranin bu konudaki acik beyanlarina tamamen zit
    ve sonucta Kuranin tanittigi Allahi temelden –insanlara serbest irade vermedigi halde, sonucta onlari yaptiklarindan dolayi siddetle cezalandiran– hepten zorba/sadist/haksiz bir konumda birakacak “felaketli” yanlis cikarimlar olmalidirlar, herhalde, aslen? Kuranda bu tip yanlis yargilari temelden ve bastan reddeden nice acik Ayetler de mevcut olmali, sanirim; iste net birkac ornek:

    Ve Odur ki geceyi ve gunduzu ardil kildi, ogut almayi IRADE EDECEK (=erade) kimseler icin, veya sukretmeyi IRADE EDECEK (=erade) kimseler icin. (Furkan 62)

    Musa kavmine dedi: …yoksa siz boylece –bu sucu isleyerek– Rabbinizden uzerinize bir gazap inmesini mi IRADE ETTINIZ (=eredtum)? (Taha 86)

    Biz kiyamet gunu icin adalet terazileri koyariz; ve hicbir cana hicbir seyle haksizlik edilmez. Ve eger (onlarin yukaridaki Ayetlerde isaret edildigi uzere kendi IRADE EDIP yaptiklari iyilikler veya kotulukler) bir hardal tanesi agirliginca olsa onu getiririz… (Enbiya 47)

    Allah insanlara hicbir seyle haksizlik etmez, fakat insanlar kendi canlarina haksizlik ederler. (Yunus 44)

    Esenlikle ve Guvenlikle kaliniz.

  15. funda diyor ki:

    Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.

    Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, bizden 30 cm uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Kitabın görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.

    Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır. Örneğin Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklar:

    Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı görevi görürler: kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir, veya Beethoven’ın Beşinci Senfonisinin ilk notası değildir – sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler.

    Öyle ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyne elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediğine bağlıdır.(Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 1)

  16. funda diyor ki:

    Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Hatta “gözlerimiz dünyaya açılan pencerelerimizdir” diye biliriz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre gerçek böyle değildir; çünkü biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece “görme olayının” gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini lise bilgilerimizden hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.

    Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

    Örneğin biz bir çocuk parkında oyun oynayan çocukları izlediğimizde, bu çocukları ve parkı gözlerimizle görmeyiz; çünkü bu manzaraya ait görüntü gözümüzün önünde değil, beynimizin arka tarafında oluşur.

    Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Eye and Brain (Göz ve Beyin) kitabının yazarı R. L. Gregory bunu fark etmiş kişilerden biri olarak görme sistemindeki muhteşem yapıyı şöyle ifade eder:

    Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.
    (R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc. New York, 1990, s. 9)

  17. funda diyor ki:

    Duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar, son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir
    Dolayısıyla, beynimizin dışında sesler değil, ses dalgaları olarak bilinen fiziksel titreşimler vardır. Bu ses dalgalarının sese dönüştüğü yer ise dışarısı veya kulağımız değil, beynimizin içidir. Yani gören gözlerimiz olmadığı gibi, duyan da kulaklarımız değildir. Örneğin, en yakın arkadaşınızla sohbet ederken, arkadaşınızın görüntüsünü beyninizde izler, sesini de beyninizin içinde dinlersiniz. Ve nasıl beyninizdeki görüntü üç boyutlu, derinlik hissi ile oluşursa, arkadaşınızın sesi de size derinlik hissini onaylayacak şekilde gelir. Örneğin arkadaşınızı sizden uzakta görüyorsanız veya arkanızda bir yerde oturuyorsa, sesinin de yerine göre derinden veya çok yakınınızdan ya da arkanızdan geldiğini zannedersiniz. Oysa arkadaşınızın sesi ne arkanızda ne de uzağınızdadır. Arkadaşınızın sesi, sizin içinizde, beyninizdedir.

  18. kutkuni diyor ki:

    California Üniversitesi’nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M. Schwartz, beyinde nasıl kırmızının algılandığını, güzel bir müziğin nasıl biftek yemekten farklı olarak yorumlandığını ve neden en detaylı MR’ların bile söz konusu yorumlama mekanizması hakkında hiçbir delil vermediğini çözmeye çalıştıktan sonra şu önemli soruyu sorar:

    …neden beyin mekanizmaları üzerinde çalışmak, hatta moleküler seviyede çalışmak, bu sorulara hiçbir şekilde bir cevap sağlayamamaktadır? (Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain “Neuroplasticity and the Power of Mental Force”, Regan Books, 2003, s. 26-27)

    Bunun cevabı şudur: Çünkü söz konusu yorumlama mekanizmasının cevabı beyinde değildir. Bu mekanizma ile ilgili soruların cevaplarına insan hücrelerini inceleyerek, nöronları tetkik ederek, moleküler düzeyde araştırmalar yaparak ulaşmak mümkün değildir. Çünkü insana dış dünyayı algılatan şey, insanın bedeninin içinde değildir. O; beynin, nöronların, hücrelerin, elektrik sinyallerinin dışında bir şeydir. O; Yüce Allah’ın insana bahşettiği ruhtur.

    Algılayanın ruh olduğunu, maddeden bağımsız olduğunu anlayamayan kişilerin düştükleri önemli bir hata vardır. Onlar, gördükleri görüntülerin beyinde bir ekranda var olduğu gibi bir ihtimal ile karşı karşıya kalırlar. Oysa insanın beyninde, dış dünyanın var olduğu bir ekran olduğunu düşündüğümüzde, o ekranı izleyen bir küçük adamın da varlığını ister istemez kabul etmemiz gerekir. Onun beynindeki ekranı da izleyen bir başka küçük adam olmalı ve bu silsile bu şekilde devam etmelidir. Fakat insanın beyninde bir ekran ve orada olayları izleyen başka bir küçük adam yoktur. İnsanın beyni kapkaranlıktır, sessizdir. Orada, proteinlerin oluşturduğu nöronlar ve ileri geri hızla hareket eden elektrik sinyallerinden başka bir şey yoktur. O elektrik sinyallerinin, bir et parçasının içinde bir çiçeği görmesi, onu koklaması, ona dokunması, ondan zevk alması, uzaklarda hareket eden gemiyi görmesi, bir çileğin tadından keyif alması imkansızdır. Bir orkestranın çaldığı senfoniyi zevk içinde uzun uzun dinlemesi mümkün değildir. İnsana bu kadar hareketli, coşkulu, rengarenk, dopdolu, üç boyutlu ve muhteşem netlikteki bir dünyayı oluşturanın elektrik sinyalleri olmayacağı açıktır. Bu dünya içinde insanın sevinip üzülmesini, heyecanlanıp kaygılanmasını, hatırlayıp neşelenmesini, özleyip özlem gidermesini sağlayan da kuşkusuz ki yine elektrik sinyalleri değildir. Dünyanın en ünlü profesörleri bir araya gelseler, Jeffrey M. Schwartz’ın da belirttiği gibi, insanın beyninin içinde hiçbir yerde, bu algılayan mekanizmayı bulamayacaklardır.

    Beynin içindeki görüntüyü “görüyorum” diyen, beyin içindeki sesleri “duyuyorum” diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalist zihinlerin, ortaya çıkmasından en çok çekindikleri gerçek budur. Ruh, göze ihtiyaç duymadan görür, ellere ihtiyaç duymadan dokunur, kulağa ihtiyaç duymadan duyar, buruna ihtiyaç duymadan koku alır ve ağıza ihtiyaç duymadan tadar. Bilim adamlarının yıllardan beri çözmeye çalıştıkları “algılayan kim?” sorusunun yegane cevabı ruhtur. Allah, insanın ruhuna sürekli olarak görüntüleri seyrettirir, gece gündüz, bu dünyada veya rüyada sürekli olarak o insana ait bir dünya yaratır. O dünyanın içinde her şey mükemmel görünümdedir, kusursuzdur. Öyle ki, karşımızdaki net görüntünün, derinlik hissinin gerçekte yalnızca bir hayalden ibaret olduğunu, gerçek dış dünya ile hiçbir bağlantısının olmadığını anlamamız son derece güçtür. İşte bu, dilediği zaman, birkaç santimetrekarelik bir alan içinde sonsuz alemler yaratabilen Yüce Rabbimiz olan Allah’ın kusursuz, eşsiz, muhteşem yaratışıdır.
    Beynimizde Allah dilediği için kusursuz bir görüntü oluşur, Allah dilediği için kokular vardır, Allah dilediği için güzel bir müziği kusursuzca dinler ve bundan zevk alırız. Yine Allah dilediği için dokunarak tanır, anlar ve hissederiz. Allah dilediği için yediğimiz bir yemeğin lezzeti vardır. Allah’ın emriyle, insanın zihninde yoktan bir dünya var olur. Rabbimiz, hiç yoktan, insanın kendi zihninde, yalnızca ona ait olan, yalnızca onun görüp tanıyabildiği bir alem yaratır. Bu dünya, dışarıdaki dünya değildir. Dışarıdaki dünyaya insanın ulaşabilmesi imkansızdır. İnsanın, Allah’ın dilemesi dışında, bir başkası için yaratılan dünyaya da ulaşabilmesi mümkün değildir. O yalnızca, Rabbimiz’in kendisi için yarattığı dünyada yaşayabilir, onu izleyip seyredebilir. Bunun dışına çıkması imkansızdır.

  19. neslihan diyor ki:

    İnsanların bazıları, görüntünün beyinlerinde oluşan elektrik sinyallerinden ibaret olduğuna kanaat getirseler de, başka bir algının, örneğin dokunmanın farklı olduğu hissine kapılabilirler. Bir şeye dokunarak veya onu koklayarak maddenin gerçeğine ulaşabildiklerini zannedebilirler. Ama aslında yine, beyinlerindeki elektrik sinyallerinden başka bir şeyi algılamamaktadırlar.

    Elimizde bir şeye dokunduğumuzda, gerçekte o şeye dokunmayız. Sürekli hareket halinde olan atomlar arasında kimyasal bir bağ kurulur, fakat bu iki atom da birbirine asla “dokunmaz”. Dolayısıyla dokunduğumuzu zannettiğimiz bir şeye fiziksel anlamda hiçbir zaman dokunamamışızdır. Bu gerçekte oluşmayan dokunma hissi sonucunda yalnızca elimizdeki atomlar titreşir ve bir elektrik akımı başlatırlar. Bu elektrik akımı ise beyinde dokunma merkezine doğru yol alırlar. Buraya ulaştıklarında “yorumlanırlar”. İşte bu bir mucizedir. Tıpkı görme merkezinin, gelen elektrik sinyalini sarı bir çiçek olarak yorumlaması gibi, dokunma merkezi de gelen elektrik sinyallerini yumuşak, sıcak veya pürüzlü olarak algılayabilir. Yine benzer sinyaller ağzımızdan beynin tat alma bölgesine giderek yiyeceğin lezzetli, şekerli veya acı olduğuna dair bir kanaat oluştururlar. Burundan yola çıkan sinyaller ise, beynin koklama merkezine ulaşarak o şeyin kokusunun neye benzediğine dair beyinde bir algı oluşturabilirler. Kulağımıza gelen ses, başka elektrik sinyalleri vesilesiyle duyma merkezine ulaşır ve bize seslenen kişinin annemiz olduğundan her nasılsa emin oluruz. Kulağımızdan beynimize iletilen elektrik sinyallerinin oluşturduğu melodiden zevk alır, telefon sesinin telefondan geldiğinden asla şüphe duymayız.

    Bunların tümü, Allah’ın yaratmış olduğu olağanüstü bir mucizedir.

    Aslında bizim duyduğumuz ses gerçekte telefona ait değildir, çalan müziğin sesi de müzik setinden gelmemektedir. O ses, gelen elektrik sinyalleri vesilesiyle beynimizde oluşur. Aslını görmediğimiz bir telefonun, Allah’ın dilemesi dışında aslını hiçbir zaman duyamayacağımız sesiyle muhatap oluruz. Gördüğümüz şey de aslında dışarıdaki sarı çiçek değildir. O çiçek, görünümü ile, kokusuyla, tüm güzelliğiyle beynimize ulaşmış bulunan elektrik sinyallerinden ibarettir. Ve görüntümüzde var olan çiçeğin dışarıdaki gerçek çiçek ile aynı olduğuna dair hiçbir delilimiz yoktur. Peter Russell bunu şu şekilde izah etmiştir:

    Eğer bildiğimiz her şey kendi zihnimizde görülen duyusal görüntülerse, bizim algılarımızın dışında bir fiziksel gerçeklik olduğunu nereden bilebiliriz? Bu yalnızca bir tahmin değil midir? Benim cevabım: Evet’tir. Bu bir tahmindir; ama yine de en inandırıcı olandır.[i]

    Beynimizde oluşan görüntülerin, seslerin, kokuların, tatların dışarıda olup olmadığını kuşkusuz ki bilmemize imkan yoktur. Buradan yola çıkarak anlayabileceğimiz tek gerçek şudur: Beynimizde bizim için özel olarak yaratılmış bir dünya vardır. Ve bu dünyayı, başkalarının da bizim gibi görüp görmediğini asla bilemeyiz. Biz yalnızca bize yaratılmış olan dünya içindeki görüntüleri görebilir, sesleri duyabilir, tatları alabiliriz. Bunun dışında bir şeye ulaşmamız mümkün değildir.

    O halde şu soruyu sormak gerekmektedir: Yalnızca elektrik sinyalleri, tek başlarına, böylesine ahenkli bir dünyayı meydana getirebilirler mi?

    Kuşkusuz ki getiremezler. Bizim için bu olağanüstü gerçeklikte, netlikte ve güzellikteki dünyayı yaratan tüm alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah, insana Kendi Ruh’undan bir ruh bahşetmiştir. Algılayan, gören, zevk alan, sevinen, hoşlanan Allah’ın yarattığı ruhtur, elektrik sinyalleri bunun için yalnızca bir araçtır.
    i] Peter Russell, From Science to God “A physicist’s Journey into the Mystery of Consciousness”, New World Library, 2002, s. 47

  20. Scientific Turkey diyor ki:

    Herkese yorumları için teşekkürler…

    Ancak; Kuran’daki ayetler ile ilgili ayırımcılığa neden olacak şekilde bir tartışmaya girmemeyi tüm yorumcu arkadaşlardan rica ediyorum.

    Müslümanlara çekişmek değil, güzel ahlaklı olmak yakışır.

    Allah’ın varlığı ve birliği konusunda hemfikirseniz, aranızda muhabbet kurmak için yeterli…

  21. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. Ozge arkadas,
    yukarida bu siraladiginiz sahsiyetlerin gercekte hicbirinin ilkin Musluman olmadiklarini ve asla Kurana inanmadiklarini ve dolayisiyla kendilerinin inandiklari o Yaraticiya her zaman “Tanri/Yehova/Isa” diye hitap ettiklerini (Allah ismini agizlarina hicbir zaman almazlar bu tip Hiristiyanlar!) biliyor olmaliydiniz/olmalisiniz herhalde, oncelikle.

    Dr. Henry Fritz Schaefer
    Isaac Bashevis Singer
    Prof. Malcolm Daneken Wintis
    William Phillips
    Prof. Steven Meyer
    Prof. Walter L. Bradley
    Prof. Irrel Chister Rex
    Dr. Allan Sandage
    Prof. Cecil Hamar
    Prof. Carl Fliermans
    Prof. David Menton
    Prof. John Morris
    Arthur Peacocke
    Prof. Albert Macomp Winsthis
    etc.

    Ikinci olarak, bu sahsiyetlerin ve yakinlarinin bircoklarinin zaten yukaridaki yazinizda isimlerini acikca andiginiz o “Amerikan Yaratilis Enstitusu” (=Institute for Creation Research) icin/adina calisan Amerikan Evanjelik fanatikler olduklarini,
    ve bunlarin 150 yillik azili Evrim dusmanlari olmalarinin en temel sebebinin
    asagida aktaracagim su kritik hususlar oldugunu, umarim, bundan sonra bastan bir miktar daha iyi bilip gozonunde bulundurabilir, ve Kuranin bu konudaki bazi siddetli uyarilarina mumkunse daha cok kulak vererek (Maide 17-18 & 51) bir miktar daha temkinli hareket edebilirsiniz, dilerim, bundan boyle:

    ********************
    dunya capinda faaliyet gosteren
    ve cok populer bir amerikan evanjelik hristiyan
    site olan (tum yazi ve makaleleri dunyanin bircok
    dillerine cevrilmis ve halen cevrilmekte.)
    http://www.christiananswers.net
    sitesinde deniliyor ki=

    Tanrinin kendi oglu Isa Mesihte tecellisi
    Incilin ana ogretilerinden biridir.
    Incil der ki: Kelime ete burunduruldu ve
    (Tanrinin Tecellisi olarak) bizim aramizda yerlesti.
    Mesih Isa (Tanrinin Tecellisi olan) mukemmel bir
    insan seklinde yaratildi.

    Halbuki Evrim Dusuncesi bu bizim Kurtulus doktrinimizin
    temelini sarsmaktadir.
    Evrim Dusuncesini destekleyen (hristiyan bilim adami)
    Hoimar Von Ditfurth Isanin bedenlestirilmis Tanri
    olmasi inanciyla Evrim Dusuncesinin uyusmazligini
    soyle dile getirmektedir:
    Evrim Dusuncesi kacinilmaz olarak bizi bu Hristiyan
    doktrinini ciddi olarak sorgulamaya goturecektir.
    Bu suphesiz ki, en temel Hristiyan inanci olan
    “Tanrinin Isa’da Tecellisi” fikri icin de gecerlidir.

    not: yukaridaki yazida adi gecen “Hoimar Von Ditfurth”
    Evrim dusuncesini temelde bircok yonleriyle kabul eden
    ve bunu genel cercevede buyuk bir “ilahi mucize” olarak
    degerlendiren inancli hristiyan Alman bir bilim adami
    olmalidir.
    yukaridaki fikirlerinden oturu fanatik “anti-evrimci”
    Evanjelik Hrstiyanlar tarafindan aforoz edilmis,
    ve ateist ve komunistlerle isbirligi icinde olan bir
    hain olarak takdim edilmeye calisilmistir cogu zaman.
    Allah gunahlarini affetsin.
    Mekani cennet ve hz. Isa’nin (a.s.) yani olsun. (Ali Imran 55)

    Islamda Celiski Yoktur sitesiden alintidir.
    ********************

    Ve yine burada anilan bilhassa bu en temel/derin sebepten de oturu 150 yildir fanatik Evrim dusmanligi yapan bu tip Amerikan Evanjeliklerin yanisira, Amerikada bugun bunlara nazaran cok daha akilli/erdemli ve Kuran ruhuna –yukarida anilan Hoimar Von Ditfurthun yaklasimini da burada gozonune alirsak– yakinda belki de cok daha uygun olabilecek mutevazi Hiristiyanlarin halihazirda %40lar civarinda mevcut olabildigini ve bunlarin elbette Evrim Kuramini da “tanrisal bir yaratis” plani olarak gorebilip halihazirda temelde ve bircok yonleriyle kabul edebildiklerini yukarida dr. Francis Collinsin sahsinda kisaca soylece aktarmaya calismis idim:

    http://www.cnn.com/2007/US/04/03/collins.commentary/index.html

    ********************
    (Turkce Cevirisi)
    CNN/Dr. Francis Collins kendisini ve dusuncelerini soyle anlatiyor:

    ……….

    Ve sonra bazilari bana sordu: Evrim ve Tanri inanci birbiriyle asla uyusmaz degil mi?
    Bilakis ben burada hicbir celiski gormuyorum, ve de kendilerinin inananlar olduklarini belirten %40 oranindaki diger Amerikan (Teist) bilim adamlari da.
    Evet, ortak bir atadan tureyerek gelisen Evrim acikca dogru gorunuyor. Eger hala fosil kayitlarindan oturu bu konuda supheleri kalan varsa, DNA calismalari bizim tum oteki canli formlariyla (evrimsel) iliskimizi en guclu bir sekilde tekrar teyit etmektedir.
    O halde nicin bu Evrim Tanrinin yaratis plani olmasin? Dogrudur, bu Incil Tekvinin asiri-literal yorumlanisi altinda uyusmaz,
    ancak Darwinden cok daha once dahi St. Augustine gibi bircok dusunurler var idi Incildeki o yaratilis hikayesinin gercekte ne anlamda olabilecegini dusunen.
    Bu sebeple, artik Evrenin (yaklasik 14 milyarlik) yasina ve tum canlilarin Evrim kanaliyla iliskisine dair bu kadar yadsinamaz bilimsel delile ragmen, hala bir inananin Incilin bu tip asiri-literal yorumuna saplanip (fanatik Anti Evrimci olarak) kalmasi ne akilci ne de gerekli bir tutum degildir.
    ************************

    Dolayisiyla, daha yukaridaki yazida kisaca en temel olarak aktarmaya calistigim o fanatik anti maddesel ILLUZYONIST Gnostik Hiristiyan ideolojisi ile, simdi burada kisaca ve en temel olarak aktarmaya calistigim bu fanatik anti evrimci ISA-PEREST Evanjelik Hiristiyan ideolojisinin birlikte
    Peygamber tarafindan haber verilen o MESIH DECCAL ideolojilerini temsil ediyor olabilecek olan sahte “hacli dini-politik ideolojiler” kapsaminda olabileceklerini acikca/netce bir kez daha hatirlatarak bitirmek istiyorum.

    Esenlikle ve Guvenlikle kaliniz.

  22. amatör filozof diyor ki:

    Sayın yazara bir kez daha (son kez) soruyorum: Bahsettiğiniz deneyler kim tarafından nerede ne zaman yapılmış, hangi bilimsel dergide yayınlanmıştır? Diğer arkadaşların yazar adına verdiği yanıtlar yerine bizzat kendisinin cevaplaması gerekir (zaten bu açıklamayı yazıyı yazarken yapması gerkiyordu). Saygılarımla.

  23. amatör filozof diyor ki:

    Sitede yorum yapan imanlı müslüman arkadaşlar için olabildiğince açık, net ve anlaşılır olarak yazıyorum: Tanrı’ nın varlığı felsefi açıdan tartışılabilir bir olgudur. Tanrı’ nın varlığı ile ilgili kanıtlar getirilebileceği gibi, bu kanıtları geçersiz kılan kanıtlar da getirilebilir. Ancak şu nokta önemlidir: Tanrı’ nın varlığı için getirilen kanıtlar- otomatik olarak- bu Tanrı’ nın Kuran’ da tanımlanan Allah olduğunu göstermez. Kuran’ ın tanımladığı Allah’ ın ayrıca tartışılması gereklidir (İnancım gereği bunu tartışamam diyenlerin zaten böyle sitelere yorum yazmaması gerekir). Tanrı’ nın varlığına inanan bir kimsenin mutlaka Kuran’ daki Allah’ a inanmasını beklemek düşünceye kelepçe takmaktır. Yorumlarda adı geçen yabancı bilim adamlarının da mutlaka Hristiyan teist olması beklenemez, bunların içinde deist hatta yazdıkları çarpıtılmış agnostikler de olabilir.

  24. no_comment diyor ki:

    amatör filazof,

    Hristiyanların, Yahudilerin, Müslümanların, Musevilerin Rabbi Bir’dir.

    İncil’in, Tevrat’ın, Zebur’un, Talmut’un ve Kuran’ın yanlızca tek bir Rabbi vardır.

    Tanrı, Rab, Allah, Rahman … Herbiri; “Yeri, göğü ve ikisi arasındakileri örnek edinmeksizin Yaratan” Allah’ın isimleridir.

    Önemli olan, din, mezhep, ırk ya da kavmiyet değil yanlızca “samimiyet”tir.

    Dünya’nın bir köşesinde hiçbir Kutsal Kitap gitmemiş, kendinden başka etrafında kimse olmayan bir insan olsa; sadece yerlerin ve göklerin yaratılışı üzerinde düşünüp “tüm bunları Yaratan Üstün bir Akıl Sahibi vardır” diye samimi olarak düşünse, bu yeter zaten.

  25. fuatogl diyor ki:

    Kutkuni arkadas, lutfen sitede bilgi kirliligi yaratmayiniz! Varsa konu ile ilgili kendi goruslerinizi yaziniz, eger yok ise Harun Yahya nin sitelerinden asirdiginiz supheli ve itibar edilmez yazilari buraya aktarmayiniz kopyala yapistir ile. Baska siteden apartip burada kendi gorusunuzmus gibi sunmak bir nevi hirsizlik ile esdeger birsey. Caldiginiz seyin degersiz olmasi bu durumu degistirmiyor.

  26. fuatogl diyor ki:

    Scientific Turkey arkadasim. Yazinizda deneyler var diyorsunuz, ve soyle soyle sonuclari var deyip literaturde hic bilinmeyen sonuclardan bahsediyorsunuz. Amator Filozof rumuzlu yorumcu arkadasimiz size israrla iddialarinizin kaynagini soruyor ve cevap vermiyorsunuz. Sizden bir ricam var, eger o tarz iddialar ortaya atip israrli sorulara ragmen altini dolduramiyorsaniz yazinizi kaldirmak en dogrusu olacaktir. Kimsenin vaktini harcamaya hakkiniz yok cunku. Ona buna ahlak hakkinda hipokratik imalarda bulunacaginiza ilk once kendiniz en temel kurallara uymaya calisin.
    (NOT:Sizi yanlislikla Mustafa Ajlan Abudak zannettim uslub ve mantik benzerliginden, o konuda da ozur dilerim.)

    Hicbirisini yapmamaniz durumunda site yonetimine yukaridaki yaziyi kaldirmalarini tavsiye ederim. Dogru duzgun bir tartisma ortami yerine yalan yanlis bilgi ayiklamak gibi islerle ugrasirken buluyoruz kendimizi. Atip tutmak bu kadar kolay olmamali. Belki burasi hakemli bir yayin degil, ama gercek insanlar gercek zamanlarini harciyor. O yuzden yayinlanan yazilarin en azindan asgari standardlari karsilamasi bence gerekli. Ornegin referanslari dogru vermek gibi. Referansin bile arkasinda durulamiyor ise insanlarin vaktini harcamanin hic geregi yok.

  27. Scientific Turkey diyor ki:

    Fuatogl,

    Yurtdışında yüksek lisansımı yapalı 12 yıl geçti. Senin normalde muhatap olmaya alıştığın insanların tamamından daha uzun ve kapsamlı bir background um var.

    Libet deneyleri 1970’li yıllarda… Ve literatürde yoktur dediğin, eğitim aldığın materyalistlerce sana öğretilmemesindendir.

    Kendi kendimize deney uyduracak halimiz yok. Libet deneyleri ile ilgili şu an internetteki pek çok link kırık… Tutup kırık linki koysak, niye kırık link koydunuz diyeceksin…

    Yıllar sonra kullanacağımı hesaplayarak, eğitim hayatım boyunca okuduğum her makale ve bilimsel araştırmayı tutup saklayacak halim yok.

    Bilgi denilen şey budur zaten. Ali Demirsoy bu cümleyi yazsa, kaynağın nerde mi diycen yoksa girmiş laboratuarda test etmiştir mi …

    Hayatımın uzun bir dönemini laboratuarlarda geçirdim ve dünyanın en iyi hocalarından ders aldım. Lütfen karşı bir argümanın varsa, bundan daha anlamlı ve bilimsel değeri olan argümanlarla gel.

    P.S: Burası akademik geçerliliği olan bilimsel bir jurnal değil. Dileyen köşe yazısı, deneme, söyleşi bile yazabilir. Strict akademik kuralların uygulandığı bir sitede yazmıyoruz. Daha demokratik, özgür ve gençlerin yazarken ve okurken daha ziyade keyif almasının hedeflendiği bir yerde yazıyoruz.

    Gereksiz gerilim çıkarmanın, anlamı yok

  28. fuatogl diyor ki:

    Beyefendi, sizden basit ve makul birsey isteniyor. Nedir ve nerede yapilmistir bu deneyler? Cevaplayamiyorsaniz lutfen yazinizi kaldirin cunku asli yok sinifina giriyor.

    Libet deneyleri 1970′li yıllarda… Ve literatürde yoktur dediğin, eğitim aldığın materyalistlerce sana öğretilmemesindendir.

    Baksen su ise, nedir bu bana ogretilmeyip size ogretilen sey peki? Masela deneylerden baslayabilirsiniz! Yada bahsettiginiz deneyler Libet in deneyleri mi? 1970 li yillarda yapilmasi ne demektir bu arada? Yoksa Libetin deneylerinden mi bahsediyorsunuz yazinizda? Degil ise kim ve hangi yil yapilmistir bu deneyler. Ha bu arada, kim tarafindan yapilmistir? Broken link bahanesini bosverin, isim ve yil verin.

    Hayatımın uzun bir dönemini laboratuarlarda geçirdim ve dünyanın en iyi hocalarından ders aldım. Lütfen karşı bir argümanın varsa, bundan daha anlamlı ve bilimsel değeri olan argümanlarla gel.

    Kusura bakma, su ana kadar sergiledigin tavir ve yaptigin copy-paste lerden sonra buna inanacak degilim. Hayatini laboratuvarda geciren bir insan ne okudugunu anlayan insanlar normalde. Ki dogru bile olsa, sizden istenen basit seyi gecersiz kilmiyor.

    Ve gerilim ile ilgisi yok. Dedigim gibi, ya bahsedilen deneylere dogru duzgun referans verin, yada yalanla dolanla milleti kandirmayi birakin ve yazilarinizi kendinize saklayin. HY nin turlu cesit uckagitcinin yazilari her yerde zaten var.

  29. Scientific Turkey diyor ki:

    fuatogl,

    yıl belli, yer belli, yapan belli…

    dilersen bu deneyi seninle de yapabiliriz. Gelip laboratuarımıza gönüllü olarak iştirak edersin, denek olarak senle de bu çalışmayı yapabiliriz. Bu kadar dert etmene gerek yok.

    yanlız konuyla ilgili bilimsel itirazlarını hala alamadık… lütfen karşılık vereceksen seviyeli ve düzeyli bir şekilde olsun. “yalancı”, “yalan dolanla milleti kandırmayın” filan gibi sözler bayağı çocukça kalıyor.

    Bana parçacık fiziği ile maddenin aslan var olduğunu ispatlayabiliyor musun kısaca onu yazarsın bir dahaki yorumunda…

    Ben bir bilimsel makale ve farklı çalışmalar üzerine kendim düşünüyorum ve kendi düşünce sürecimden elde ettiğim sonucu yazıyorum. Sen buna katılırsın, katılmazsın. Saygı duyarım. Ama lütfen hakaretvari diyaloglara girme. İnternette bu denli seviyesiz pek çok site var. bilimfelsefedin.org kaliteli ve düzeyli bir site. Herkese eşit hak ve özgürlük tanınıyor. Maddenin aslen varolduğuna ilişkin sen de koy bir yazı insanlar okusun, değerlendirsin, kararları kendi versin.

    Bu kadar dert etme kendine.

  30. fuatogl diyor ki:

    yıl belli, yer belli, yapan belli…

    Neden veremiyorsun o zaman? Verince keyfince uydurdugun ortaya cikacak korkusundan olsa gerek. Siz boyle atip tutun, bizde bunlari yutup tartisalim oyle mi? Isimiz gucumuz yok mesnetsiz seylerle “bilimsel tartisma” yapacagiz yani. Tartisma icin once muhatap alinacak seyler yazacaksiniz, keyfi uydurmalarinizi degil, durust olacaksiniz ve bir onceki yorumumda gosterdigim gibi yalan soylemeyeceksiniz. Keyfinize gore uydurursaniz “nerede ve kimin tarafindan yapilan deneyler cikartmis bu sonuclari” diye sorarlar size. Bu da gayet normaldir. Siz iyi alismissiniz.

  31. Scientific Turkey diyor ki:

    California Üniversitesi – Libet – 1970’ler (aklımda kaldığı kadarıyla 74 olması lazım)

    artık bilimsel bir yanıt verirseniz iyi olur, yoksa demogojilerinize ve laf kalabalıklarınıza ayıracak vaktim cidden yok…

    bugüne kadar pek çok kişi üzerinde bastırma stratejisi olarak böyle bir yöntem izlemiş olabilirsiniz, ancak inanın ben böyle şeylerle muhatap olmayı ciddi bir vakit kaybı olarak görüyorum.

    Klavye önünüzde, ekran karşınızda, site açık… Girin kendi görüşlerinizi yazın. İlla benim görüşlerimle ilgili de bir sorununuz varsa, yasal yollar aracılığıyla hakkınızı ararsınız.

    Ancak böyle bir öneme sahip değilse, rica ediyorum dilinizi yormayınız…

    İyi çalışmalar dilerim.

  32. Bigalıoğlu diyor ki:

    “Ben bir bilimsel makale ve farklı çalışmalar üzerine kendim düşünüyorum ve kendi düşünce sürecimden elde ettiğim sonucu yazıyorum.”

    bu ülkenin böyle insanlara ihtiyacı var.böyle bir mekanizmayı aklının ucundan bile geçirmeyenler başkalarının kelamlarına uşaklık ederler.başkalarının söylediklerinin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğu önemli değildir.kendi düşünce yapılarına uyuyorsa mesele yoktur.

  33. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. “No_Comment” arkadas,
    demissiniz ki:
    Hristiyanların, Yahudilerin, Müslümanların, Musevilerin Rabbi Bir’dir.
    İncil’in, Tevrat’ın, Zebur’un, Talmut’un? ve Kuran’ın yanlızca tek bir Rabbi vardır.

    Bilakis, su anda oncelikle yukaridaki yazilarda bahsettigim tipte –ozellikle yukarida bazi arkadaslar tarafindan kendilerinden bol bol fanatik anti evrimci izahlar aktarilan ve her nasilsa sonunda bu hezeyanlar bir de direk Allaha (sanki Onu kastediyor ve yuceltiyormuscasina sunulup) sonunda “Allah” diye cevirilerek manipule edilmeye calisilan!– tipte Hiristiyanlar ilkin Kutsal “Baba-Ogul-Ruh” ifadesiyle formullestirdikleri Jehovah isimli bir Yaraticiya iman ederler. Kuranda ise boyle bir uclemeli Yaratici Jehovah tasavvuru bastan reddedilip lanetlenmis olmalidir zaten; ve boyle bir Baba-Ogul-Ruh formulu altindaki bu tip bir Yaratici Jehovah tasavvuruna iman edip Kurani reddedenler “yaratilmislarin en kotuleri” olarak vasiflandirilmis ve daha sonra bundan oturu “ebedi cehennemle” vadedilmis olmalidirlar Kuranda ilkin. (Meryem 34-38 & Beyyine 6)

    Buna mukabil, bu tip Hiristiyanlar ise Kuranda tanitilan Allahi gercekte –Yaratici degil– bir “Arap Putu!” olarak vasiflandirip, Muhammed Peygamberi de bu Seytan tarafindan uretilmis bu “Arap Putuna!” tapan ve bunun provokasyonlariyla yikip yakan, kan doken, meczup bir Terorist? olarak vasiflandirmis olmalidirlar cok uzun zamanlardan (bu Amerikadaki evanjelikler tarafindan en az iki asirdan) beri.
    Ve Kuranin tanittigi Allahi asla –Incilde kastettikleri o– inandiklari Yaratici (= Baba/Ogul/Ruh : Jehovah) olarak gormediler/gormezler bu tip Hiristiyanlar ilkin, bundan oturu; ve ivedilikle Kuranin tanittigi bu Allahi aynen boylece –son derece kaba ve asagilayici sekillerde dahi– reddederler, daha en bastan:

    http://www.bible.ca/islam/islam-bible-allah.htm

    http://bibleprobe.com/muhammad.htm

    Benzeri durumlar yukarida alintilanan –ve bu tip Hiristiyanlarla yakin bir iliski ve dostluk icinde olabilecekleri Kuranda ozellikle isaret edilmis olabilecek olan (Maide 51)– diger bazi (ozellikle onlar gibi yukarida 27 Haziran tarihli yazida anilan temel/derin sebeplerden oturu fanatik anti evrimci olabilen (Tevrat, Tekvin 1/26-27)– Yahudiler icin de aynen gecerli olmalidir, herhalde, ilkin. (Tevbe 30)

    **********

    sn. Funda & Kutkuni & Neslihan arkadaslar:

    Oncelikle, Kurana gore:

    a) Butun evren ve dunya ve icindeki her sey/her madde Allah tarafindan, insanlarin disinda, ve bir “hak” (= gerceklik) olarak yaratilmis olmalidir ilkin. (Ibrahim Suresi 19. ayet)

    Burada insanlarin disinda herhangi bir “gerceklik” olup olmadigini veya bu gercekligin aslina ne kadar uygun olup olmadigini ‘sorusturan’ ve boylelikle belki de daha bastan –Kuran literaturune gore– “kufre/deccaliyete” soyunabilmis olan bu IILUZYONIST Gnostik Hiristiyanligin ilgili –Kurana gore tumden ve temelden batil olabilen– soylem/doktrinlerini yukarida ilgili linkleriyle birlikte temelde bir miktar belirtip aktarmis idim:

    http://stargods.org/IndexPage.html

    http://stargods.org/Belief.html

    http://stargods.org/WhatIsReality.html

    ????????????????????
    Bizim bildigimiz butun “gerceklik” elektrik sinyal akimlari ve daha sonra bu akimlarin beynimiz tarafindan yorumlanmasina baglidir. Buradaki problem ise bizim bes duyumuz ile algiladigimiz seyler disarida olan seylerden tamamen farklidir; o halde, biz tamamen bir “ILLUZYON” dunyasinda yasiyor olabiliriz.
    Biz kendi bedenlerimiz disina cikip disaridaki bu “gercekligi” hicbir zaman sinayamayiz!

    Ve bu “gerceklik” bizim beyinlerimizin bes duyumuzdan buna ulasan bu elektrik sinyal akimlarini nasil yorumlayacagini programlanmis olduguna baglidir. Boylece bizim “gerceklik” dedigimiz sey aslinda beyinlerimize islenmis olan bu programlanmaya baglidir. O halde, kim bu programlamanin DURUST oldugunu iddia edebilir simdi?

    (**Cunki onlara gore Seytan da cogunlukla bu programlamanin basina gecebiliyor olmali; o halde bu Seytandan –cogunlukla Onun programladigi hayat denilen bu “ILLUZYONDAN”– kurtulup asil “gercegi” gorebilmek icin bu Gnostik sahsiyetlere –ozellikle ilkin mumkunse “maddi” ve sonra manevi acilardan da elbette– tumden teslim olmak gerekebiliyor olmali oncelikle, ve daha en bastan:)

    Eger biz bu programlamayi degistirirsek, insanin butun “gerceklik” algisi da degisecektir!

    ………

    Eger durum buysa, o zaman butun fiziksel “gerceklik” aslinda tam bir “HAYALDIR.” Eger bizim beynimiz isigi degisik bir tarzda yorumlamak icin programlanabilse ne olurdu acaba?

    Durum su ki, aslinda bizim disimizda bir evren dahi “gercekte” olmayabilir! Eger bu evren aslinda bizim dunyamizi yutmak icin su an bize agzini acmis hizla yaklasan koca bir canavar ise “gercekte”? Bu hakiki bir olasiliktir, eger bizim beyinlerimiz hakikaten butun bu akimlari baska bir formda yorumlamak icin programlanabiliyorsa….

    Gnostik Hiristiyanlik Bildirileri
    ????????????????????

    Dolayisiyla, bu tip hiristiyanlarin burada yapmak istedikleri sahtekarligi/manipulasyonu soyle basit bir analojiyle de en temelde ve kisaca tekrar ozetleyip belirtmek gerekirse:

    Ornegin, bugun tum modern elektronik kameralarda da dis dunyada var olan nesnelerin aslina tam uygun goruntuleri –isik fotonlari vasitasiyla– once tam olarak bu kameralarin lensine dusurulmekte ve oradan da elektrik akimiyla arka tarafta olan ekranlarina da aynen tasinabilmekte ve yansitilabilmekte olmalidir. Burada simdi bazi “kurnaz” Gnostik kameralarin oteki “saf” kameralara: Arkadaslar, bizim ekranlarimizda beliren bu goruntuler sadece elektrik akimi vasitasiyla buraya ulastirilmis ve yansitilmis suni goruntulerdir; aslinda bizim disimizda hicbir nesne olmayabilir?!, biz bu odalarin icinde degil aslen bu odalar dahi –gercek degil sadece “suni” olarak– bizim icimizde olabilirler?!
    O halde, siz simdi en iyisi bize teslim olun; ve biz simdi bu elektrik akimlarini –Gnostik Tanrinin onlara verdigi bu muthis izniyle ve ilmiyle ve kudretiyle!!– manipule ederek sizi bu hayat denilen ILLUZYONDAN kurtarip “gercege” kavusturacagiz; bizim istegimize uygun olarak burada ve simdi dahi Cennete veya Cehenneme dahi boylelikle sokacagiz!!

    Burada tabi sadece bir kisim onlara nazaran cok daha akilli/itidalli olabilecek diger kameralarin: Oyleyse, biz once bu kameralari ureten Yapicimiza bir soralim, acaba gercekten bizim ekranimizda beliren tum bu nesneler ayni zamanda bizim disimizda da buradaki goruntulerine tam uygun olarak gercekten varlar mi, yoksa yoklar mi? Bu sorunun cevabini halihazirda iyi bilebilecek olmali Kurana samimi olarak inanmis ve geregi gibi okumus olabilecek –bu ILLUZYONCU Gnostik Ustatlarin tuzagindan emin olmak isteyebilecek olan– bilgili Musluman arkadaslar, herhalde. (Ibrahim 19 & Gasiye 17-21)
    (*Bu konuyla ilgili yukarida 26 Haziran 20:14 tarihli yazida verdigim diger aktarilari da bu baglamda bir kez daha mutlaka dikkatlice okumalarini oneririm buradaki tum samimi –ozellikle ve oncelikle– Teist karakterli arkadaslara.)

    **********

    sn. ST arkadas demissiniz ki:
    İnsan RUHU, tüm hislerin tek açıklamasıdır. Bilinç ve şuur, kas yığınlarına ait değildir.
    Bilinç, şuur ve muhakemenin ürünleri, maddi kanunlar dahilinde açıklanamaz.

    Oncelikle, Kuranda bu RUH ifadesinin gercekte neyi kastederek kullanilmis olabilecegini, ve birtakim insanlarin vehmettigi gibi insan bedenine girip cikan soyut bir RUH kavraminin aslen hic de Kuran kaynakli olmayabilecegini, aslen nereden gelmis olabilecegini, bir miktar daha iyi idrak edebilmek icin su linkte verilen Kuransal aktarilari/analizleri dikkatlice bir okumanizi oneririm:

    http://www.bilimfelsefedin.org/?p=582#comments

    Ikinci olarak, tum evrenin ve icindeki her seyin/her maddenin dahi Kurana gore ilkin kendine has bir “bilinc/suur” sahibi olabilip bununla Allah ile daimi bir –insanlarin 5 duyulariyla asla algilayamayacaklari turden– iletisim icinde olabildiklerini dahi idrak edebilmek icin su Ayetlere bakmanizi oneririm, oncelikle: (Isra 44 & Fussilet 11)

    Esenlikle ve Guvenlikle kaliniz.

  34. no_comment diyor ki:

    Kuran’daki din isimli arkadaşım,

    İnananlar arasında bir ayırımcılık ve fesat çıkarmak bilhassa müslümanlara yakışmaz.

    İslam zaten “barış” demektir. Bugüne kadar gelen tüm Peygamberler, Allah’a iman etmiş mübarek şahıslardır.

    Hepsi, kendi kavmini Allah’ın birliğine davet etmiştir. Ancak hepsinin kavminde, iman ettiğini söyleyip fesat çıkartan ve Allah’a şirk koşanlar olmuştur.

    Hz. Musa’nın kavmi, kızıldenizi geçtikten sonra Hz. Musa’nın yokluğundan faydalanıp altın bir buzağı yapıp ona tapmışlardır. Bu sadece, dindar kimseler arasına gizlenen ama asıl amacı bozgunculuk ve fesat çıkarmak olan çevrelere bir örnektir ve bu çevrelerce dinler tahrip edilmiştir. (İslam’ı tenzih ederim)

    Hz. İsa’nın, Hz.Musa’nın tebliğ ettiği din ve Allah inancı birdir. Hepsi İslam Peygamberleridir ve hepsi alemlerin Rabbi olan Allah’a Kuran’da bildirilen ahlakla inanmaktadır.

    Bu nedenle, Hristiyanlık ve Musevilik’teki Allah inancı Kuran’daki Allah inancı ile aynıdır. Ancak Tevrat, Zebur, Talmut ve İncil zaman içerisinde tahrip olmuştur. Orjinalleri ise; Kuran’da tebliğ edilen ahlak ve inanç ile aynıdır; çünkü hepsi Allah’ın indirmesi iledir.

    Şuan ki Kutsal Kitap’ların tahrip olmuş halleri dolayısıyla değerlendirilmemelidir.

    Tevrat,Zebur ve Talmut’ta ki bir takım yanlış inançlara değinirken, Hristiyan, Yahudi ve Musevi alemlerinden samimi olanlarını her daim tenzih etmek gerekir.

    Bu Allah’ın razı olacağı bir davranıştır. (En doğrusunu Allah bilir.)

    Sizin gibi İslam dini konusunda örnek bir hassasiyet gösteren arkadaşlarımızın da bu yönde ılımlı bir tavır sergilemeleri çok güzel bir ahlak örneği olur.

    Dinler arasında, fesat, ayırımcılık ve bozgunculuk çıkarmak isteyenlere alet olmak bizlere hiç yakışmaz.

    Yahudiler, Museviler ve Hristiyanlar bizim kardeşlerimizdir. Hepsi Allah’ın bize bir emanetidirler.

    Bu tarz bir yaklaşım, onların İslam’a da kalplerini ısındırır.

    Dünyada böyle bir ayırımcılığa ihtiyaç yoktur. Hepimiz aynı Allah’a inanıyorken; onlarla beraber Allah’ı anmak en güzel davranış olur.

    Beraber Allah’ı anmak varken, Allah’ın Yaratma sanatındaki delilleri ve ihtişamı konuşup anlatmak varken; kavgaya ve çekişmeye girmek çok anlamsız olur.

    İnsan vicdanen hangi tavrın Allah’ın rızasına uygun olduğunu sorduğunda, “karşılıklı Allah’ı anmanın” doğru olduğunu hemen farkeder.

    Çekişmek, hiç yakışık olmaz.

    “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46)

  35. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. “No_Comment” arkadas,

    yukaridaki yazida soylece aktardigim:

    Evrim Dusuncesini destekleyen (hristiyan bilim adami)
    Hoimar Von Ditfurth Isanin bedenlestirilmis Tanri
    olmasi inanciyla Evrim Dusuncesinin uyusmazligini
    soyle dile getirmektedir:
    Evrim Dusuncesi kacinilmaz olarak bizi bu Hristiyan
    doktrinini ciddi olarak sorgulamaya goturecektir.
    Bu suphesiz ki, en temel Hristiyan inanci olan
    “Tanrinin Isa’da Tecellisi” fikri icin de gecerlidir.

    not: yukaridaki yazida adi gecen “Hoimar Von Ditfurth”
    Evrim dusuncesini temelde bircok yonleriyle kabul eden
    ve bunu genel cercevede buyuk bir “ilahi mucize” olarak
    degerlendiren inancli hristiyan Alman bir bilim adami
    olmalidir.
    yukaridaki fikirlerinden oturu fanatik “anti-evrimci”
    Evanjelik Hrstiyanlar tarafindan aforoz edilmis,
    ve ateist ve komunistlerle isbirligi icinde olan bir
    hain olarak takdim edilmeye calisilmistir cogu zaman.
    Allah gunahlarini affetsin.
    Mekani cennet ve hz. Isa’nin (a.s.) yani olsun. (Ali Imran 55)

    —————

    Ve yine burada anilan bilhassa bu en temel/derin sebepten de oturu 150 yildir fanatik Evrim dusmanligi yapan bu tip Amerikan Evanjeliklerin yanisira,
    Amerikada bugun bunlara nazaran cok daha akilli/erdemli ve Kuran ruhuna –yukarida anilan Hoimar Von Ditfurthun yaklasimini da burada gozonune alirsak– yakinda belki de cok daha uygun olabilecek mutevazi Hiristiyanlarin halihazirda %40lar civarinda mevcut olabildigini ve bunlarin elbette Evrim Kuramini da “tanrisal bir yaratis” plani olarak gorebilip halihazirda temelde ve bircok yonleriyle kabul edebildiklerini yukarida dr. Francis Collinsin sahsinda kisaca soylece aktarmaya calismis idim:

    http://www.cnn.com/2007/US/04/03/collins.commentary/index.html

    ********************
    (Turkce Cevirisi)
    CNN/Dr. Francis Collins kendisini ve dusuncelerini soyle anlatiyor:

    …….

    Ve sonra bazilari bana sordu: Evrim ve Tanri inanci birbiriyle asla uyusmaz degil mi?
    Bilakis ben burada hicbir celiski gormuyorum, ve de kendilerinin inananlar olduklarini belirten %40 oranindaki diger Amerikan (Teist) bilim adamlari da.
    Evet, ortak bir atadan tureyerek gelisen Evrim acikca dogru gorunuyor. Eger hala fosil kayitlarindan oturu bu konuda supheleri kalan varsa, DNA calismalari bizim tum oteki canli formlariyla (evrimsel) iliskimizi en guclu bir sekilde tekrar teyit etmektedir.
    O halde nicin bu Evrim Tanrinin yaratis plani olmasin? Dogrudur, bu Incil Tekvinin asiri-literal yorumlanisi altinda uyusmaz,
    ancak Darwinden cok daha once dahi St. Augustine gibi bircok dusunurler var idi Incildeki o yaratilis hikayesinin gercekte ne anlamda olabilecegini dusunen.
    Bu sebeple, artik Evrenin (yaklasik 14 milyarlik) yasina ve tum canlilarin Evrim kanaliyla iliskisine dair bu kadar yadsinamaz bilimsel delile ragmen, hala bir inananin Incilin bu tip asiri-literal yorumuna saplanip (fanatik Anti Evrimci olarak) kalmasi ne akilci ne de gerekli bir tutum degildir.
    ************************

    Iste, bu tip mutevazi, erdemli ve bilgili Hiristiyanlar ve Yahudiler elbette Kuranda her daim barisla/hosgoruyle/sicaklikla karsilanmis olmalidirlar, temelde, herhalde. (Mumtehine 8 & Ali Imran 199 & …) Ancak daha yukarida anilan fanatik Anti Evrimci & Anti Islamci tipte –yakin tarihte Cumhuriyetciler/Bush liderliginde isgal ve katliamlarini bizzat gorup musahede etmis olabilecegimiz turde– Evanjelik Hiristiyan ve Yahudilerle herhangi bir dostluk/ortaklik icine girilmesi bastan siddetle yasaklanmis olmalidir Kuranda, ve bunu yapanlarin akibetlerinin hic de parlak olmayacagina burada isaret edilmis olmalidir, onemle, herhalde. (Mumtehine 9 & Maide 17-18, 51)
    Esenlikle ve Guvenlikle kaliniz.

  36. no_comment diyor ki:

    ayırımcılığa gerek yok

    herkesin Allah’ı bir

  37. Fuat diyor ki:

    @S.T;

    California Üniversitesi – Libet – 1970′ler (aklımda kaldığı kadarıyla 74 olması lazım)
    artık bilimsel bir yanıt verirseniz iyi olur, yoksa demogojilerinize ve laf kalabalıklarınıza ayıracak vaktim cidden yok…

    Sonunda o kadar sormamizdan sonra, benimde Benjamin Libet diyerek kaynak vermemden sonra lutfedip kaynaginizi vermissiniz! O zaman ilk once duzeltmemizi yapalim, soyle demissiniz:

    Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.
    Başka bir deyişle: Önce el bardağı alır; ancak beyin sonra “yap” komutunu gönderir…
    Buradan çıkan sonuç şudur. Beyin, yalnızca yaptığımız eylemleri “biz yapıyormuşuz” hissini oluşturmak için vardır.

    Burada hepsi birbirine karismis, butunuyle yanlis. Yapilan deneyin sonucunda, beynimizin niyetini belirleyip karar verdigi, eyleme gectigi, ve yaklasik 350ms SONRA bizim bu niyete/karara “sahip ciktigimiz” tespit edilmistir. Aktardiginizin tamamiyle tersi.

    bugüne kadar pek çok kişi üzerinde bastırma stratejisi olarak böyle bir yöntem izlemiş olabilirsiniz, ancak inanın ben böyle şeylerle muhatap olmayı ciddi bir vakit kaybı olarak görüyorum.

    Vakit kaybeden kim oldu simdi? Deneyin sonuclarini yanlis aktaran siz mi, yoksa ben mi?

    Deneye donelim: diyor ki; beynimizin bizzat “niyet olusturmaci/eyleme gecirmeci” bir ozelligi var, kontrolde olan beyin yani – sadece birsey hissetmemizi saglayan bir et parcasi degil.

    İnsana “kendi yapıyormuş” hissi verilmese, imtihan ortamı ortadan kalkar. Aklının ihtiyarı kalkar.

    Ne demek istediginizi tam olarak anlayamadim!? Kendisi yapmistir ve sonradan da “kendisi yapiyormus” hissi mi verilmistir!? Yada kendisi yapmamistir fakat sonradan “kendisi yapiyormus” hissi mi verilmistir? Hangisi?

    Peki daha sonraki deneylerin de gosterdigi gibi, kisinin kendisinin tetiklemedigi “gerceklesen niyetleri” sanki kendisi yapiyormus gibi algilamasini, “bunu ben istedim ve yaptim” diye sahip cikmasini nasil acikliyorsunuz bu ruh beyin ikiliginizle?

    Bu deneyler ozellikle fiziksel beynimizin oynadigi role vurgu yapmistir. Fiziki beynimiz ve bilinc/ruh iki ayri entite degil, birincisi ikincisine yol aciyor gorusune destek sunmustur. Oyle ya, beynimizdeki norolojik aktivite niyeti ortaya cikartiyor eyleme donusturmek istiyor, 300-400ms sonra “yapiyorum, yaptim, nede guzel yapmisim” diye bir bilinc hali “biz” diye ayirdigimiz sey sahip cikiyor. Burada beynimizi et parcasi yada televizyon kutusu gibi kabul etmek yerine dogrudan beynimizin zaten bastan BIZ oldugunu gormek gerekiyor.

    @ST;
    Cevap verme niyetin olursa, oncelikle yanlis aktardigin deneyi yanlis aktardigini belirt ve yazini duzelt, yada cok somut ve net bir sekilde kaynak goster. Aksi takdirde cevbini ciddiye alamayacagim.

  38. fuatogl diyor ki:

    @S.T;

    California Üniversitesi – Libet – 1970′ler (aklımda kaldığı kadarıyla 74 olması lazım)
    artık bilimsel bir yanıt verirseniz iyi olur, yoksa demogojilerinize ve laf kalabalıklarınıza ayıracak vaktim cidden yok…

    Sonunda o kadar sormamizdan sonra, benimde Benjamin Libet diyerek kaynak vermemden sonra lutfedip kaynaginizi vermissiniz! O zaman ilk once duzeltmemizi yapalim, soyle demissiniz:

    Ancak, sonuç oldukça şaşırtıcıdır. El, bardağı aldıktan tam olarak 0,5 saniye sonra sinyal gönderilmektedir.
    Başka bir deyişle: Önce el bardağı alır; ancak beyin sonra “yap” komutunu gönderir…
    Buradan çıkan sonuç şudur. Beyin, yalnızca yaptığımız eylemleri “biz yapıyormuşuz” hissini oluşturmak için vardır.

    Burada hepsi birbirine karismis, butunuyle yanlis. Yapilan deneyin sonucunda, beynimizin niyetini belirleyip karar verdigi, eyleme gectigi, ve yaklasik 350ms SONRA bizim bu niyete/karara “sahip ciktigimiz” tespit edilmistir. Aktardiginizin tamamiyle tersi.

    bugüne kadar pek çok kişi üzerinde bastırma stratejisi olarak böyle bir yöntem izlemiş olabilirsiniz, ancak inanın ben böyle şeylerle muhatap olmayı ciddi bir vakit kaybı olarak görüyorum.

    Vakit kaybeden kim oldu simdi? Deneyin sonuclarini yanlis aktaran siz mi, yoksa ben mi?

    Deneye donelim: diyor ki; beynimizin bizzat “niyet olusturmaci/eyleme gecirmeci” bir ozelligi var, kontrolde olan beyin yani – sadece birsey hissetmemizi saglayan bir et parcasi degil.

    İnsana “kendi yapıyormuş” hissi verilmese, imtihan ortamı ortadan kalkar. Aklının ihtiyarı kalkar.

    Ne demek istediginizi tam olarak anlayamadim!? Kendisi yapmistir ve sonradan da “kendisi yapiyormus” hissi mi verilmistir!? Yada kendisi yapmamistir fakat sonradan “kendisi yapiyormus” hissi mi verilmistir? Hangisi?

    Peki daha sonraki deneylerin de gosterdigi gibi, kisinin kendisinin tetiklemedigi “gerceklesen niyetleri” sanki kendisi yapiyormus gibi algilamasini, “bunu ben istedim ve yaptim” diye sahip cikmasini nasil acikliyorsunuz bu ruh beyin ikiliginizle?

    Bu deneyler ozellikle fiziksel beynimizin oynadigi role vurgu yapmistir. Fiziki beynimiz ve bilinc/ruh iki ayri entite degil, birincisi ikincisine yol aciyor gorusune destek sunmustur. Oyle ya, beynimizdeki norolojik aktivite niyeti ortaya cikartiyor eyleme donusturmek istiyor, 300-400ms sonra “yapiyorum, yaptim, nede guzel yapmisim” diye bir bilinc hali “biz” diye ayirdigimiz sey sahip cikiyor. Burada beynimizi et parcasi yada televizyon kutusu gibi kabul etmek yerine dogrudan beynimizin zaten bastan BIZ oldugunu gormek gerekiyor.

    @S.T;
    Cevap verme niyetin olursa, oncelikle yanlis aktardigin deneyi yanlis aktardigini belirt ve yazini duzelt, yada cok somut ve net bir sekilde kaynak goster. Aksi takdirde cevabini ciddiye alamayacagim.

  39. Scientific Turkey diyor ki:

    fuatogl,

    önce şurayı bir oku, belki yazıda verdiğim el ve bardak örneğini daha iyi anlarsın.

    http://www.genetikbilimi.com/genbilim/bilincbeyninkuklasi.htm

    Bu konu, kişinin kendi görüşüdür. Portakalı seven, gülün kokusundan zevk alan, üzülen, seven, neşelenen, heyecanlananın bir yağ ve kas yığını olduğunu düşünmüyorum.

    Sen, seni kontrol edenin bi kaç gramlık et parçası olduğunu düşünebilirsin. Bu da senin görüşün olur.

    Beyin, istekleri olan, zevkleri olan, ruhu olan bir varlık değil. Nitekim, hareketlerimizden sonra beyin devreye giriyor.

    NOT: Libet deneylerinde elde edilen verilen 350ms ile 500ms arasında değişmektedir. 500 ms olarak kabul edip, 0,5 saniye şeklinde yazılabilir. Nitekim burada bir bilimsel haber ilan edilmiyor, bir öznel düşünce processinin çıkış noktası ve sonuç noktası anlatılıyor.

    Sana göre benim yazdığım her şey evrimi anlatmadığı ya da materyalizmi desteklemediği için, yanlış aktarılmış olacaktır.

    Ancak, bu hissimizde karşılıklı olduğumuzu bilmeni isterim. Nitekim, buradaki bazı yorumcularda, fotoğraf kadar net olmasına rağmen 100 milyon yıllık canlıları evrime delil göstermenizi asılsız ve yanlış aktarılmış buluyor.

    Ancak, size aman lütfen düzeltin yazınızı gibi bir talebimiz olmuyor. Herkes, birbirine saygı duyuyor.

  40. dynamite diyor ki:

    Herkes tek bir deneye takılmış ancak yazıda geçen bir deney daha var.

    Ve bana kalırsa, çok önemli bir deney.

    Deneyin sonucunda araştırmacılar, “parmak izi olmazsa beyinde dokunma hissinin gerçekleşmediğini” tespit etmişler.

    Bu durumda, evrimci arkadaşlar, öncelikle parmak izinin nasıl evrimleştiğine bir yanıt dile getirmemeliler.

    Bunu açıklayamadıkları müddetçe, kendi saflarını zor durumda bırakmaya devam edeceklerdir.

    İlk el, ilk parmak izi dolayısıyla ilk dokunma hissi nasıl evrimleşmiştir?

    Bu yanıtlanana kadar, teori pek içaçıcı bir durumda değil gibi görünüyor.

  41. fuatogl diyor ki:

    Ne yazdigimi anlamayip, onun uzerine birde “Bilinc Beynin Kuklasi” diye bir yazi gondermissiniz!? O yazi senin yazdiklarinin yanlis oldugunu anlatiyor zaten!? Verdiginiz yazida bak ne deniyor:

    Fransız filozof Rene Descartes’ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyerek bilincin ve hür iradenin zaferini ilan ettiği ve ruhu bedenden ayırdığı dönemden üç yüz yıl sonra, benlik araştırmacıları ve nörologlar tersine bulgular elde ediyor.

    Siz ya ne savundugunuzu tam olarak anlamiyorsunuz, yada cevap vermis izlenimi vermek icin rastgele seyler veriyorsunuz. Baska bir aciklama bulamiyorum

    Bir bolum daha:

    […]önünüzde duran kahve fincanından bir yudum almaya karar verdiğinizde, öyle bir kararı “tek başınıza” verdiğinizi sanıyorsunuz. Ya da sabahleyin dolaptaki kazaklarınızdan mavi baklava desenli olanını seçerken… Oysa beyniniz, sözkonusu kazağı giymeyi düşündüğünüzden saniyenin en az üçte biri kadar önce hangisini seçeceğinize karar vermiş ve gerekli mekanizmaları çoktan çalıştırmaya başlamıştır

    Verdiginiz yazi anlatmis. Bu yaziyi bana vermeden once kendiniz okudunuz mu?

    Yani, size deneyin sonucu yanlis aktariyorsunuz derken mili saniyelerden bahsetmedim. Deney, komutun beynimiz tarafindan uretilip gonderildigini ve bunun bilincine daha sonra vardigimizi gosteriyor. Siz ise bunun tam tersini iddia ediyorsunuz; beynimizin davrandigini, ve bilincimizin daha sonra komut gonderdiginden bahsediyorsunuz. Bu tamamen yanlis, deneyi ilginc ve meshúr yapan en onemli kismini “ben dusunuyorum fikrimi yaziyorum” gibi garip bir gerekceyle yanlis aktariyorsunuz. “Dusunerek” deneylerin sonucunu keyfinize gore veremezsiniz. Muspet bir hatadan bahsediyoruz, o yuzden yazinizin duzeltilmesi gerektigini soyluytoruz, kendi goruslerinizi degistirin degil!

    Ancak, size aman lütfen düzeltin yazınızı gibi bir talebimiz olmuyor. Herkes, birbirine saygı duyuyor.

    Bunun saygi ile ilgisiz oldugunu herhalde anlatabilmisimdir. “Ben deney sonuclarini keyfime gore ‘dusunup’ aktaririm, saygi gostermek zorundasiniz” diye birsey yok.

    Yorumumun diger kisimlarina hic dokunmamissiniz, oda sizin bilimsel olmanizdan kaynaklaniyor olsa gerek.

  42. Kurandaki Din diyor ki:

    sn. Scientific Turkey arkadas,

    Ruh konusunda yaptiginiz sahsi spekulasyonlarin Bilim bir yana, bundan evvel Kurandan dahi pek desteklenmedigine yukarida deginmis olmaliyim. Ayrica dis dunyanin, maddenin aslen olmadigi, hepsinin hayal oldugu spekulasyonlarinin da Kurana gore toptan “hezeyan” statusunde olabilecegine de. (Ibrahim 19)
    (Evrim konusundaki –gercekten samimi olarak arastirip gercegi ogrenmek yerine sadece bastan oyle veya boyle bir kulp bulup reddetmek gayesiyle– yapildigi epeyce asikar olan diger bolumlerdeki bircok Evangelist kokenli spekulasyonlarin da.)

    Bu tip evangelist ve buradaki ozellikle gnostik Hiristiyan kokenli fanatik anti maddeci (madde aslen yoktur, sadece hayaldir; serbest irade yoktur hersey zorunludur vs. gibi) spekulasyonlarin (bu Sitedeki dahil) yurt ve dunyada bircok samimi Musluman Dindar insanlar tarafindan hic makbul/makul karsilanmadiginin/karsilanmayacaginin farkindasinizdir, umarim. (Ibrahim 19 & Furkan 62 & Insan 3) Bunlari materyalizme karsi guclu argumanlarmis paketiyle sunmaya kalkmanin da bunlari hicbir sekilde “makbul/makul” hale getirmedigini/getiremeyecegini de, umarim.
    Bu sebeple, bu tip sahsi spekulasyonlarinizi sadece kendi adiniza ortaya koyup tum Din ve Dindar insanlar adina genellemeler yapmamaya dikkat ederseniz bu konularda, eminim buradaki diger tum samimi Musluman Dindar arkadaslar mutesekkir kalacaklardir. Esenlikle kaliniz.

Leave a Reply