BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (Mete Tunç)

Açıklama: Önceki “Kitap Alıntıları” başlıklı yazılardan farklı olarak, buradaki başlıklarda kitap isimlerini değil ana konuyu içeren kelime veya ifadeleri kullandım. Kitap ve yazar (ve çevirmen) isimleri alıntının sonunda verdim. İtalik karakterli alıntı metin dahilindeki zorunlu açıklamaları ve elzem düzeltmeleri de düz-köşeli parantezler içinde yaptım.

Alıntı ve ondan hareketle yorum yapılan kitaplar şunlardır:

-Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı II (Mimarlık ve Sanat), Editörler: Ali Uzay Peker, Kenan Bilici

-The Assassains, Bernard Lewis

-Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, Kemal H. Karpat, Çev. Bahar Tırnakcı

-Turkey and Europe in History, Halil İnalcık

-Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller, Çev. Mustafa Acar

-Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık, Çev. Ruşen Sezer

-Cavid Bey, İttihatçıların Ünlü Maliye Nazırı, Nazmi Eroğlu

-Boğaziçine Sığınanlar, Türkiye’ye İltica Eden Alman İlim Siyaset ve Sanat Adamları 1933-1953, Fritz Neumark, Çev. Şefik Alp Bahadır

-Din ve İdeoloji, Şerif Mardin

-Zamanın Gerçek Tarihi, Cahit Doğan Doyar

-40 Benzemez Yüz, Alper Görmüş

Divan-ı Lugat-ı Türk, Mahmud el-Kaşgari, Çev. Serap Tuba Yurtsever, Seçkin Erdi

 

Hatti kılıcı

Hitit metinlerinde kendini “Büyük Kral, Tabarna, Hattuşa Ülkesi Kralı, Kaşşuralı Adam” gibi unvanlarla anlatan I. Hattuşili, M.Ö. 1565’de Hitit Kralı olarak Hattuşa ülkesinin başına geçip demir tahta oturmuştu. Ordusunun başında bir sefer sırasında Hititçe adı Mala olan Fırat Irmağı’nı geçen kral; “Mala’yı kimse geçemedi. Ben, Büyük Kral, Tabarna, onu yayan geçtim ve ardımdan birliklerim de yayan geçtiler. Sarrugina da onu geçmişti…” der. Burada ilginç olan, Hattuşa Ülkesi Kralının, kendisini aradan yedi yüzyıl geçtikten sonra, kendi atası olmayan hattâ aynı kültürden bile olmayan yarı efsanevi kral Akadlı Sargon ile karşılaştırmasıdır. Hiç şüphe yok ki, bu, olağanüstü bir tarih bilincinin göstergesidir. Tıpkı, bundan neredeyse 2800 yıl sonra, İbn Bîbî’nin, Sultan I. Alâeddîn Keykûbâd’la ilgili şu sözlerinde olduğu gibi: “… Sultan, murassa eyerli, başlığı ve gemi mücevherlerle süslü olan bir mutluluk ve neşe ile atına bindi. * Keyyânî tacını başına koydu. Keyhüsrevî kemeri beline taktı. Mücevherlerle süslü elbisesini sırtına geçirdi. Elinde Hatti** mızrağı olduğu halde sahaya çıktı…”*** Geçmişi, Hititlerden çok daha geriye giden ve ilim âlemi tarafından ancak 20. yüzyılın başından itibaren tanınmaya başlanan Hattilere ilişkin bir bilgiye, 3800 yıl sonra Selçuklu çağında tesadüf edilmesi şaşırtıcıdır.****

 

O sırada ağır bir silahla hızlı koşan bir atın üzerine binmiş olan bir adam, hatta** mızrağı elinde olduğu halde, (Melîk) Gazi’nin ordusunun merkezinden kalkıp Rum ve Suriye ordusuna yöneldi…”

(Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı II, Makale yazarı: Z. Kenan Bilici))

 

* Yanlışlığı çok bariz bir cümle. “… süslü olan atına mutluluk ve neşe ile bindi.” olmalı!

** Birinci paragrafta “Hatti”, ikincide “hatta” (Yazar bu cümleyi, kroniğin bir başka bölümünde de geçiyor diye, “Hatti kılıcı”nı teyit amacıyla dip not olarak yazmış.)! Yanlış okuma mı sözkonusu acaba? Hangisi doğru?!

*** El Evamirü’l-Alaiye Fi’l-Umuri’l-Ala’iye (İbn Bibi’nin yazdığı 13. yüzyıl Selçuklu kroniği)

**** Sonra’dan sonra virgül konulsaydı “3800” doğru, ama bu haliyle yanlış (“2800” olacak.)!

 

Not1. “Hatti kılıcı” iddiası, yukarıdaki değerlendirme muvacehesinde pek doğru görünmemektedir. Bu alıntıyı, nasıl analiz ve yorum yaptığıma dair bir örnek olsun diye, çıkarmayıp/atmayıp koyuyorum.

 

Not2. Yazara ve editörlere “hürmetlerini” arz ediyorum!

 

Suikastçılar

When a group of Muslims offered more than purely local or personal opposition to the men in power – when they formulated a challenge to the existing order and formed an organization to change it, their challenge was a theology and their organization a sect. Islamic order of the Caliphate, there was no other way for them to forge an instrument or formulate a doctrine going beyond their personal action and their immediate aims.

(The Assassains, Bernard Lewis)

 

Çeviri: B. Lewis, burada özetle, o devirde, iktidara karşı muhalefet etmenin ve iktidarı değiştirmenin yolu olarak dinin kullanıldığını ve organizasyonun yeni bir mezhep etrafında teşekkül ettiğini söylüyor.

 

Türk

Türk terimi, çok eski olmakla beraber, içeriği bakımından eskiden “Türk” terimi içinde mevcut olmayan birçok siyasi ve kültürel değeri kapsayan yeni boyutlara sahip yeni bir terim ve ulusal bir kavramdır.

 

Biz burada Orta Asya’ya kadar varan etnik Türk kökenlerini bir yana atmıyoruz. Ancak 19. yüzyılda ortaya çıkan yeni toplumun ve milletin, bu eski unsurları da içine almakla beraber, aynı zamanda çağına uymaya çalışan çok değişik modern bir siyasi varlık olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu yeni milletin etnik bakımdan Türk olmayan birçok grubun geleneklerini, kültürlerinin ve hatta dillerinin bir kısmını da kapsadığı bir gerçektir*

 

Benim ana temennim, Türkiye’de göçlerle ilgili kavramların, metotların, yaklaşımların vs. tümünü etraflıca inceleyen, her bakımdan modern ve Türkiye gerçeklerine uygun bir göçler enstitüsünün kurulmasıdır. Türkiye tarihini ve değişimlerini dışarıdan alınan kavramsal ve teorik modellere uydurma çabası yerine olaylara ampirik olarak ve Türkiye’nin kendi tarihi, kültürel ve toplumsal koşulları içinden bakma zamanı gelmiştir. Bu enstitünün çalışmalarını yönlendirmek için gerekli materyal bizzat Türkiye’nin kendisindedir.

(Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Demografik ve Sosyal Özellikleri, Kemal H. Karpat, Çev. Bahar Tırnakcı)

 

Anadolu halkı

Scholarship has established that no fewer than seventy languages have been used in Anatolia up to the present time and that more than twenty different ethnic groups live today in Turkey. In the nineteeth and twentieth centuries hundreds of thousands of refugees from the Caucasus, the Crimea, Bosnia, Bulgaria, Greece and Albania, who felt themselves to belong to the Turkish culture came and were settled by the government in the various parts of Anatolia. It is suggested that every third person in Turkey to belongs to one of these refugee groups. The explanation is that under the Turkish states which succeeded each other in Anatolia and Balkans in the course of the last millennium, all of these indigenous and immigrant peoples acquired a common Turkish identity. Very long coexistence and common historical experience under a unified states structure gave rise to one Turkish culture and a common culture is the solid foundation of the Turkish nation today. Ideological attemps to break up this unity are against the historically formed, organic existence of the Turkish nation of today…

 

Although ethnic and cultural identity in Anatolia has been Turkish for the last millennium. İt represents in fact a synthesis of various cultural and ethnic heritages which have been juxtaposed and fused in the long history of the peninsula. Archaeological and anthropological research shows that in daily life, biliefs, language, toponymy, arts and anthropological features of the Turkish nation today there are numerous elements from the bygone people and their civilisations. Five main periods in this long evolution can be identified: I. The Hatti and Hittite period, 2500-900 BC; II. the Urartian civilisation in eastern Anatolia and Phrygian, Lydian and Carian civilisation in western Anatolia., 900-300 BC. III. the Minoan and Ionian-Greek civilisation in western Anatolia and the Aegean, a Persian interlude (546-334 BC), the Hellenistic civilisation, 900-30 BC; IV. the Roman and Byzantine period, 30 BC-AD 1071; V. Turkish Asia Minor-a. The Seljuks and Turkoman principalities, 1071-1307, b. the Ottomans, 1307-1923, and c. the Turkish Republic, 1923 onwards.

(Turkey and Europe in History, Halil İnalcık)

 

Çeviri: H. İnalcık, özetle, Anadolu’da MÖ 2500’den itibaren devletler ve medeniyetler kuran halkların kültürel ve antropolojik izlerine halihazırda yaşayan halk arasında da rastlandığını; 19. ve 20. yüzyılda Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım’dan Anadolu’ya göçenlerin, bugünkü Türkiye halkının üçte birini teşkil ettiğini, bunların yerlilerle birlikte ortak bir Türk kültür ve kimliğine sahip olduklarını, Türkiye’de 20 farklı etnik grup bulunduğunu söylüyor.

 

 

İşbirliği bölgesi

Türkiye’nin elinde kalan en iyi opsiyonu, yeni Kürt varlığı ile işbirliğine giderek onlar üzerinde baskın bir etki kurmaya ve onları Türk ekonomisi ve siyasetinin alanına çekmeye çalışmaktır. Buna ilaveten, Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran ile dört-taraflı konfederatif bir Kürt işbirliği bölgesi geliştirmesi de mümkündür. Bölge dışı güçlerin manipülasyonu olmadığı takdirde bölgesel paranoya büyük ölçüde azalacak ve yaratıcı ve bir siyasal ve toplumsal evrilme için fırsat doğacaktır. Nihayet, Ankara ile Bağdat arasından devletten devlete “normal” ilişkilere kapı açılması, ancak ve ancak Türkiye’nin kendi Kürt sorunlarını çözmesinden sonra mümkün olacaktır.

(Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller, Çev. Mustafa Acar)

 

Osmanlı’nın ticaret politikası

The Ottomans had then no idea of the balance of trade, an idea that we find for the first time in a clearly defined form only in the mercantilist England of the sixteenth century. Originated from an old-age tradition in the Middle East, the Otoman trade policy was that the state had to be concerned above all with the volume of goods in the internal market so that people and craftsmen in the cities in particular would not suffer a shortage of necesseties and raw material. Consequently, imports were always welcomed and encouraged and exports discouraged. Hence sometimes we faind higher customs rates for exports and even prohibition of the export of such goods as wheat, cotton, hides and besswax.

(Turkey and Europe in History, Halil İnalcık)

Çeviri: Osmanlı’da ticaretin, ilk kez 16. yüzyılda, merkantalist İngiltere’de ortaya çıkan ticaret dengesi anlayışı ile değil, kökeni bir Orta Doğu geleneğine dayalı olarak, özellikle şehirlerdeki halkın ve zanaatçıların temel ihtiyaç maddeleri ve ham madde kıtlığına maruz kalmamaları doğrultusunda devletin iç pazardaki malların miktarını kontrol altında tutması ile yürütüldüğünü ve sonuçta, ithalatın teşvik edilmesine rağmen ihracatın zorlaştırıldığını, söylüyor H. İnalcık.  

 

Türk [Osmanlı] ticaret siyaseti, ithalata %3 vergi koyarken, ihracata %12 vergi koyduğu için eleştirilmiştir. Gümrük vergileri, gelir kaynağı olarak kullanılmıyordu. Daha çok gelire ihtiyaç duyunca, hükümet borçlanmaya değil, vergi zammı veya para değerini düşürme yoluna gidiyordu. Bu siyaset geleneği, patrimonyal* bürokratların tüketim düzenlerinin[,] güçlerinin sürüp gitmesi için şart olduğu inancına bağlılıklarının bir sonucu olarak yorumlanabilir. Osmanlı hükümdarlarının ithalata karşı hayati bir ilgileri olduğu halde, ihracata karşı böyle bir ilgileri yoktu.

(Din ve İdeoloji, Şerif Mardin)

* Kabaca; kralın/sultanın sözünün kanun sayıldığı, askeri gücün sadece onun denetiminde olduğu, rütbeleri ve ekonomik ayrıcalıları yalnızca onun verebildiği yönetim sistemi. “Max Weber often refers to the special character of the Otoman state as ‘an extreme case of patrimonialism.’ ” (Turkey and Europe in History)

 

Not. Kitap 1960’ların sonlarında yazılmış ve basılmış. Dili zayıf, kusurlu.

 

Rasathane

III. Murat, rasathanesini astronomik gayelerden daha çok astrolojik amaçlarla yaptırmışa benziyor. Sultanın gözdeleri bunu onaylıyordu ama rakipleri olan ve aralarında şeyhülislamın da bulunduğu bir grup ulema, astronomi ve astrolojiyle ilgilenmeyi büyücülük ve falcılık gibi dinsizlik ve uğursuzluk olarak görüyorlardı. Şeyhülislam, sultana veba salgınının Tanrı’nın gizlerine nüfuz etmek için yapılan bu cüretkar çabaların sonucu olduğu anlamında bir arıza verdi. Rasathane, 1580’de bir grup yeniçeri tarafından yerle bir edildi.

(Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık, Çev. Ruşen Sezer)

 

İnkılap ve idam

Diğer taraftan, 29 Ekim’de [1925] resmi Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başmakale olarak yayınlanan yazıda şu görüşlere yer verilmekte idi:

İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak için kuvvetlenmek mecburiyetindeyiz. Gene unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet kuvvetin celp edebileceği hürmet ve muhabbet vardır.”

Bu ifadeleri nakleden ünlü komutan Ali Fuat Paşa’nın rejim hakkındaki hükmü şu şekle bürünmüştür:

Bu makaleden de sarahatle anlaşılıyor ki o zamanlar, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin kabul ettiği idare şekli, bir cumhuriyet ve demokratik bir idare olmayıp, ifade edilmeksizin İtalya’da tatbik edilen totaliter rejimin aynı olan bir idaredir.”…

[Cavid bey, oğluna hitaben:] “Baban hiçbir itikad-ı dini ile bağlı değildir. Annenin de ne taassubu ne de hatta kuvvetli bir itikadı vardır. Fakat herkesin itikadına, dinine hürmetkarız… Kalplerinin umkunda (derinliğinde) bir papaz ruhu yaşarken, laiklik iddia eden ve bunu da bir spekülasyon metaı yapan bugünkü politikacılardan değiliz, yavrum. Bunlar, bu memleketin en şerir adamlarıdır, çünkü samimi değildirler. Her devrin meddahı ve uşağıdırlar. Dün din namına hürriyet-i vicdana hücum edenler, bugün hürriyet-i vicdan namına dine tecavüz ediyorlar. Dün ellerinde düşmanlarına karşı dinsizlik silahı vardı; bugün din silahını kullanıyorlar. Dindar veya dinsiz, ne olursan ol, yavrum, yalnız daima samimi, daima hür, daima müstakil ol. Bayrak açan zaman peygamberlerinin arkasından gitme. Senin peygamberin kendi vicdanın olsun.”*

(Cavid Bey, İttihatçıların Ünlü Maliye Nazırı, Nazmi Eroğlu)

 

Ezber

Sınav kağıtlarının birinde bazı pasajların benim kitabımdan kelimesi kelimesine aktarılmış olduğunu saptamış ve “yetersiz” notunu vermiştim. Sınav sonuçlarının belli olmasından kısa bir süre sonra bir öğrenci evime gelerek, iktisat teorisi yazılı sınavından kaldığını az önce öğrendiğini ve bunun nedenini bildiğini söyledi. Bunu ona kimin söylediğini sorduğumda, [cevabı] “hiç kimse” oldu. Ama sorulan bütün sorulara doğru yanıt verdiğine göre benim onu kopya çekmekle suçladığım aşikar imiş, ancak bu itham doğru değilmiş. Kitabımdan uzunca bölümleri aynen aktardığını kabul ediyormuş, ama bu bir suç değilmiş – buraları ince bir alayla anlatıyordu – ve nihayet sözü edilen bölümler bana ait olduğundan herhalde “yetersiz” olamazmış. Bunun üzerine ona gerçeği söylemeyi karar verdim ve yazılısını su götürmez bir şekilde kopya koktuğu için reddettiğimi belirttim (bu arada sürekli yanımda taşıdığım notlarına bir göz atmıştım). Bunun üzerine öğrenci kibar fakat kararlı bir tonda onu hemen tekrar imtihan etmemi ısrarla rica etti ve bu sınavı ilgili kitabın herhangi bir sayfasını açıp, bir-iki satır okuduktan sonra ondan devam etmesini istemem şeklinde yapmamı söyledi. Bu şekilde bana, kitabımı gerçekten ezberlediğini, ama yazılı sınavda yasak olduğu için kullanmadığını ispat edebilirmiş. Hiç inanmadığım halde ricasını kabul ettim: Kitabın üç ayrı yerinden bir-iki cümle okuduğum zaman öğrenci, o anda, yüzde yüz olmasa bile hemen hemen tam doğru olarak devamını getirebiliyordu. Böylelikle, durumu tam olarak notlara geçirdikten sonra, “yetersiz”i “yeterli” şeklinde değiştirmek zorunda kaldım. Nihayet öğrenciyi olağanüstü hafızası var diye cezalandıramazdım…

Yine de “hilekarların” şüphe götürmez bir şekilde yakalanmaları kolay olmuyordu ve birisinde “kopye[a] kağıdı” bulunduğunda, o kağıdın eline nereden geldiğini bilmediği şeklindeki şaşırtıcı saflıktaki iddiayı duymak hiç de ender değildi. En zor ve nahoş durumlar ilgili kişi kız öğrenci olduğunda ortaya çıkıyordu: Çünkü, onlar “corpus delicti”yi (ispat aracı) yıldırım hızıyla bellerinden veya bluzlarından içeriye atıp dokunulmaz hale getiriyorlardı.

(Boğaziçine Sığınanlar, Türkiye’ye İltica Eden Alman İlim Siyaset ve Sanat Adamları 1933-1953, Fritz Neumark, Çev. Şefik Alp Bahadır)

Toplum ve din

Siyasal bilimciler, ideolojileri, daha çok Locke, Rousseau veya Marx gibi kimselerin fikirlerinin “melezleşmiş”, yozlaşmış şekilleri olarak yorumlamışlardır. Sabine’nin Faşizmi ele alış tarzı bunun klasik bir örneğini teşkil eder. Ona göre

Faşizm, Hegel’in ve Nietzsche’nin fikirlerinin yozlaştırılmış bir şeklidir…

İslamiyet uğruna savaşmak, İslami toplumlarda çok yüksek sayılan değerler arasında başta gelmektedir. Bunun bir yöne, muhtemelen kabile içinde, iktisadi kaynakların geçim sağlayacak düzeyde olmamasıdır…

Ghazw, gazanın kökü, Arap kabilelerinin mahalli talan faaliyetlerine verilen addır… Osmanlı İmparatorluğu… harpten başka geçim vasıtası olmayan asker kümelerinin akıllıca kullanılmasından doğan bir yapıdır…

İslam toplumundan sıyrılabilmenin bir tek yolu vardır: O da alternatif bir İslami toplum kurmaktır…

İslamın bir toplum yapısı olarak özelliklerini beğenmeyenlerin bir alternatif olarak sufiliği kullanmaları ilk defa bir milli duygu meselesi dolayısıyla ortaya çıkmıştır. İslamı Arapçılığın üstünlüğü olarak kabul eden sonradan İslama geçme milletler, İslamiyetin bu gediğini bir protesto olarak kullanmışlardır. İslam İran’a geldiği zaman, idareciler bir dereceye kadar İslamın Arapların üstünlüğünü sağlayan bir yapı (Construct) olarak çalışmasını kabul etmişler fakat alt tabakalar İslamın bu anlayışına karşı tepki göstermişlerdir. Bu tepkileri, Şiiliğin aşırı şekillerini veya Hariciliği kabul etmelerinde gözükmüştür…

Weber’e göre siyasi rejimlerin meşruiyet kazanma türlerinden biri, bir önderin kendini yapılması gereken işleri başaracak güçte hissetmesi, hatta bu uğurda ilahi denecek kadar insanlar üzerinde nüfuz ve tesir sahibi olmasıdır. Peygamberin ortaya çıkardığı siyasi rejim tipik bir meşruiyet tipidir…

Türk [Osmanlı] ticaret siyaseti, ithalata % 3 vergi koyarken, ihracata % 12 vergi koyduğu için eleştirilmiştir. Gümrük vergileri gelir kaynağı olarak kullanılmıyordu. Daha çok gelire ihtiyaç duyunca, hükümet borçlanmaya değil, vergi zammı ya da para değerini düşürme yoluna gidiyordu. Bu siyaset geleneği, patrimonyal bürokratların tüketim düzenlerinin, güçlerinin sürüp gitmesi için şart olduğu inancına bağlılıklarının bir sonucu olarak yorumlanabilir. Osmanlı hükümdarlarının ithalata karşı hayati bir ilgileri olduğu halde, ihracata karşı böyle bir ilgileri yoktu…

Demek ki biraz fazlaca basitleştirerek ‘sınıf’ların malları[n] üretim ve edinilmesiyle olan ilişkilerine göre tabakalaştığı, statü gruplarının ise özel ‘yaşama üslupları’ ile temsil edilen [edildiği,] malların tüketilmesi ilkesine göre tabakalaştığı söylenebilir.” [M. Weber]

Birçok Türk bürokratları [bürokratı] ve aydın seçkinler [seçkin], daha Batı’nın yaşadığı uzun hayal kırıklığı sürecinden geçmeden, siyasal temsilin, halk iradesi ve bürokratik sistemin üstünkörü gizlenmiş sahtecilikler olduğunu pek çabuk keşfettiler…

Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizm’in Türkiye’de ailelerin çocuklarına intikal ettirdikleri değerleri değiştirmedeki etkisi ancak sathi olmuştur…

Hususi teşebbüs ideolojisi kendi başına gelişseydi çok önemli fonksiyonlar görmüş olacağı için, aile ilişkilerine zorunlu olarak sızacağından dinin eskiden gördüğü fonksiyonların yerini alabilir ve toplumun hiç olmazsa bir katında oturmuş bir ideoloji haline gelebilirdi…

Türkiye’de 1940’ların sonlarından itibaren belirmiş olan “dine dönüş” isteğinde … temel bir anlaşmazlık yatmaktadır. Dine yeniden önem vermek isteyenler kadar dine dönmek isteyenleri incelemiş olanlar da bu anlaşmazlığın kapanının içine düşmüşlerdir. Aslında, Türkiye’de “dine dönüş”ün bir tek değil, iki şekli vardır. Bunlardan biri, Ortodoks, Sünni, Ulema-yı resumun fikirlerini devam ettirenlerdir. Bunlar İslam dininin icaplarına toplum içinde daha geniş bir anlam tanımak istemişlerdir. İkinci dincilik, geniş halk tabakalarının “hurafe”lere, “volk* İslam”a dönüşü istemesidir. Bu ikiliğin farkına varmayan, veya “laik”ler kadar küçümseyen, “ilerici” dindarlar, durumun karşısında “laikler” kadar şaşırmışlardır. Zira, zaman zaman karşılarına hiç tanımadıkları bir İslamın şekilleri çıkmaktadır…

Yeni düzen kişinin ruhsal dengesini sağlayıcı yeni bir mekanizma sağlamadıkça, üfürükçü de, dünyayı boynuzun üzerinde tutan öküz de halk inançlarından kalkmayacaktır…

Bugün Türkiye’de ümmet yapısından yeni çıkmış bir topluma, halk dini, bir dünya görüşü ve bir kişisel denge yöntemi sağlamaktadır. Zaman zaman hayret ettiğimiz “hurafe”lerin gücü buradan gelmektedir. Modernleştirici görüş, toplum problemlerini salt iktisadi problemler olarak alır ve kısa vadede insanlara insanlıklarını iade edecek olan kişisel denge unsurlarını sağlama yoluna gitmezse bize güdük, eksik ve kendini beğenmiş bir toplum modeli vermekten başka bir şey yapmış olmayacaktır.

(Din ve İdeoloji, Şerif Mardin)

 Not. Kitap dil açısından zayıftır.

Bilime iman

Çağdaş bilimin; Babillilerin “sıfır rakamını” bilmediği gibi açık bir gerçeği yok sayarak, “Bir dairenin 360 dereceye, bir günün 24 saate, bir saatin 60 dakikaya ve bir dakikanın 60 saniyeye bölünmesini Sümer uygarlığın mirasçısı olan eski Babillilere borçluyuz.” şeklindeki sunuşu, bilim eliyle ve bilimi kullanarak cehaleti kutsama örneklerinden sadece biridir…

Bazı çağdaş bilim misyonerlerinin cehaleti kutsama ritüellerine çok sayıda başka örnekler de verilebilir. Örneğin; muhteşem Maya uygarlığı, şehir efsanesinden başka bir şey değildir ve bu uygarlık, insanoğlunun en basit buluşlarından biri olan tekerlekten bile habersizdir. Bu efsanenin bir başka sürümü olarak bilinen Sümer uygarlığı ise, bilinen tarihleri boyunca bir devlet yapılanması bile oluşturamamış; ömürlerini birbirleriyle savaşan şehir devletçikleri olarak tamamladıktan sonra tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

(Zamanın Gerçek Tarihi, Cahit Doğan Doyar)

 

Önemli not. Kitap dil bilgisi ve tertip yönünden çok kötüdür.

 

Portreler

onca tecrübeden sonra artık biliyoruz ki, bir fikre dogmatikçe bağlı insanların “ermiş” veya “meczup” olanlarının arasındaki yegane fark, birincilerin ağızlarının laf yapması, ikincilerin de o ağızların içine bakmasıdır…

Tarihin düz bir çizgi halinde ilerleyeceğine iman mertebesinde duyulan bir inançtı 68’lilik, özellikle de Türkiye’de… Ama “düz çizgi” inancı böyledir işte: Ona şiddetle inananlar, küçük bir sapmada aynı şiddette çökerler…

Soru şöyle: Hırs, güçseverlik ve iktidar tutkusu özsaygı ve kişisel onur duygusuyla dengelenmezse ne olur? Cevap: Felaket olur…

Varoluş sıkıntısını (tersinden; yok olacağını bilmenin sıkıntısı da diyebiliriz.) delirtici sahiciliğine gücüne karşı insanoğlu bugüne kadar iki tavır geliştirdi: Yokmuş gibi davranmak ve yüzleşmek… Yalnızlık, basitlik ve yavaşlık tercihi, çoğunluğun kaçtığı, pek azımızın tercih ettiği “hatırlamaya” yönelik tercihler… Oysa “unutmayı” seçenler kalabalığa, tantanaya ve hıza yöneliyorlar…

Elinde çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesi gibi, elinde tek “tahlil aracı” korku olan biri de kendisine benzemeyen herkesi “tehlike” olarak görür.

(40 Benzemez Yüz, Alper Görmüş)

 

Not. Yazarın “En ünlü Yunan atom fizikçisi 2400 yıl önce yaşamış… Demokritos’un nasıl olup da atomları akıl ettiğini bilemiyoruz.” demesi, üstelik Demokritos’u “atom fizikçisi” yapması kitabın en komik cümlelerinden biridir!.. “Tevrat’ın en eski bölümü olan Yaradılış Tarihi’nin yazarları ise onlardan [eski Yunanlılardan] daha da ileriydiler. Daha ilk sayfada, yani sadece tek bir sayfada, evrenin oluşumu bir çırpıda, bir sayfanın alabileceği kadar ayrıntıyla anlatılır. Hem de hiçbir formülün başaramayacağı kadar kısa, derli toplu bir anlatım ki bilimsel olarak da doğru. Kimsede bunu ders programlarına alacak yürek olmadığından bunlar okulda öğretilmez. Buna rağmen bunlar doğrudur. Bunu ilk kitabımda anlatmıştım zaten. yorumu ise tam bir faciadır!

 

Türklerin güldüğü kelimeler

Açıklama: Habertürk TV. Teketek programı. Tarihçi Dr. Orhan Koloğlu, Divanı Lugatı Türk’de, “am” ve “sik” hecelerinin/seslerinin söylenirken dikkat edilmesi gerektiğinin, çünkü bunların Türkleri güldüreceğinin yazılı olduğunu söyledi. Kelimeleri “açık açık” söyledi. F. Altaylı, “Aman, RTÜK..!?” deyince de, bir şey olmaz, bilimsel bir konu konuşuyoruz, karşılığını verdi.

Bu hususta kanala bir uyarı, ceza gelmediğine göre, biz de burada, “bilimsel çerçevede”, otosansür endişesi taşımadan (ve umarım bilahare sansür edilmeden) sözkonusu kitaptaki ilgili maddeleri aktaralım:

 

am. Kadın cinsel organı (Oguz ve Kıfçāq lehçeleri)

sik. Erkek cinsel organı. Mahmûd der ki, cahil Türklerin ve onların kadınlarının yanında Kur’an-ı Kerim’i okuyan bir Kârî’nin bazı ayetleri okurken sesini kısması, onun, Allah’ın kitabına saygısını ve görgüsünü gösterir; bu ayetler şunlardır: ve atat kulla vâhidettin minhûnne sikkînen (“… ve her birine birer bıçak verdi…” [K. 12:31]); ma yeftahillahu li’n-nâsi min rahmetin felâ mumsike lehâ vemâ yûmsik felâ mûrsile lehu min ba’dihi (“Allah, insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz, O’nun tuttuğunu da O’ndan sonra salacak yoktur. …” [K. 35:2]). Kârî bu ayetleri kısık sesle okur, çünkü onlar bu ayetlerde ne demek istendiğini anlamaz, yalnızca sözcüğün çıkarttığı sesin kendi dillerindeki anlamını düşünür ve sözcükten bu anlamı çıkarırlar; dolayısıyla bu ayetlere güler ve büyük günah işlerler. Benzer bir şekilde Kur’an-ı Kerim’i okuyan kimse şu ayette de sesini azaltmalıdır: in heda illa ihtilak (“… Bu uydurmadan başka bir şey değildir! [K. 38:7]). tılāk sözcüğü onların dilinde “kadın cinsel organı” demektir. Ayrıca Oguzların yanında Kur’an-ı Kerim okuyan kimse (Arapça) soru bildiren em sözcüğünü içeren tüm ifadeleri kısık sesle okumalıdır- örneğin e-entûm enzeltûmûhu mine’l-mûzni em nahnû’l-mûnzilîn (“Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz?” [K. 56:69] ifadesi- çünkü am Oguz lehçesinde “kadın cinsel organı” demektir. Sözcüğün anlamını idrak edebilenler arasında nasıl okunursa okunsun bir sakıncası yoktur.

tılāk. Kadın cinsel organı (Çigil lehçesi)

(Divan-ı Lugat-ı Türk, Mahmud el-Kaşgari, Çev. Serap Tuba Yurtsever, Seçkin Erdi)

 

 

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10153, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

8 Comments

  1. Ahmet Yener diyor ki:

    Sayın Editör
    Dürüstlükten bahsetmişsiniz. Bir kimse önüne 250 milyon delil konulduğu halde 19. yüzyıldan kalma dogmaları ve imkansız senaryoları savunuyorsa ve göz göre göre gerçeği çarpıtıyorsa buna kuşkusuz dürüstlük denemez. Bir Darwinist 250 milyon Darwinizm’i çürüten ve Yaratılış gerçeğini ortaya koyan fosillerden oluşan bilimsel delilleri reddediyorsa, tek bir proteinin bile tesadüfen oluşma ihtimalinin 10 950 de bir ihtimal yani imkansız kere imkansız olduğunu bilerek hala Darwinizm’i savunuyorsa bu kişinin dürüst davranmadığı, bilime , akla mantığa vicdana aykırı hareket ettiği ortadadır.
    Bizim Darwinistler’i Darwinizm’in geçersizliğine iknaya çalışmamız şöyle bir örnekle açıklanabilir:
    Birisi elektrik direğinin tepesine çıkmış ve ben helikopterim pervanem var uçabilirim diyerek atlamaya kalkıyor. Biz de yapma etme helikopter değilsin çünkü motorun yok pervanen yok diyoruz. O da cevap olarak tekerleğim var diyor biz de onlar tekerlek değiş senin ayakkabıların diyerek uzun uzun iknaya çalışıyoruz.
    Sitenizde bize bu imkanı tanıdığınız için size çok teşekkür ederim..
    Saygılar

  2. Bigalıoğlu diyor ki:

    Ahmet bey,çeneniz çok düşük olsa da,yorumunuz çok hoşuma ğitti doğrusu.size şu kadarını söyleyebilirim.fuatğol ve da vinci’nin akılsız-mantıksız davranma,saçmalama özğürlükleri var.

    elbette düştükleri durum içler acısı.ancak,sizde biraz sakin olun dimi efem.HY’den copy-past yapıp durmayın.adam ğibi kendi yorumlarınızı yapın,yada kısaca link verin.

  3. Ahmet Yener diyor ki:

    HY 300 kitapla dünyada Darwinizm ve materyalizmi yerle bir etmiş Darwinistlere yeri öptürmüş birisi. Dolayısıyla ondan copy paste yapmayayımda kimden yapayım?:))
    Ancak dikkatinizden kaçmış heralde ben yalnızca HY den copy paste yapmıyorum. Örneğin Charles Darwin’den Niles Elredge’den, Stephen Jay Gould gibi Darwinizm önde gelenlerinden de copy paste yapıyorum.

    Örneğin Darwin:

    Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz… Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.
    Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280

    Ya da ünlü Darwinist Niles Elredge:
    Ünlü Darwinist paleontolog Niles Eldredge:
    “Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayınlamasından önce bile paleontologlar tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri kehanetinde bulunmuştur… Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin’in bu kehanetini DOĞRULAMAYACAĞI AÇIKÇA GÖRÜLÜR HALE GELMİŞTİR. Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. FOSİL KAYITLARI AÇIKÇA SÖZ KONUSU KEHANETİN YANLIŞ OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR. Türlerin şaşırtıcı bir biçimde sabit oldukları ve uzun zaman dilimleri boyunca hep statik kaldıkları yönündeki gözlem, “kral çıplak” hikayesindeki tüm özellikleri barındırmaktadır: Herkes bunu görmüş, ama görmezlikten gelmeyi tercih etmiştir. Darwin’in öngördüğü tabloyu ısrarla reddeden hırçın bir fosil kaydı ile karşı karşıya kalan paleontologlar, bu gerçeğe açıkça yüz çevirmişlerdir.”
    N. Eldredge, and I. Tattersall, The Myths of Human Evolution, Columbia University Press, 1982, s. 45-46

    Veya Harvard Üniversitesi’nden biyolog ve genetikçi Darwinst Dr. Richard Lewontin’in bir itirafı
    :
    … evrim bir gerçek değil, bir felsefedir. Öncelikli olarak materyalizm gelir (a priori) ve delil, bu değişmez felsefi bağlılığın ışığında tercüme edilir..
    Phillip E. Johnson, Defeating Darwinism By Opening Minds, InterVarsity Press, Illionis, 1997, s. 81

    Bakın gördünüz mü Darwinistlerden de copy paste yaptım. Darwin ve Niles ara geçiş formu yok yani evrim mevrim yok diyorlar:)) Daha ne desin adamlar:))
    Bıraksınlar bu tesadüf saçmalığını.
    Helikopter değilsiniz siz pervanenz falan yok uçamazsınız daha nasıl anlatalım bilmem ki:))

  4. fuatogl diyor ki:

    Ahmet,
    senin anlamadigin sey, o alinti dedigin seylerin orjinal anlamlarindan sapmis metinler oldugudur. Ornegin Darwin alintiniz durustlukten epeyce uzakta, yazarin sundugu baglamdan kopuk bir alintidir. Orjinal metnin sonrasini okudugumuzda bunu hemen gorebiliriz – isterseniz kendiniz kontrol edin. Ayrica “evrim yoktur” demek icin Darwinin sozlerinde destek aramanin mantigini anlayabilmis degil. Bu insanlari resmen aptal yerine koymak degilse nedir!?

    Diger alintilariniz ise artik utanc verici boyutta olmalidir. Bunlari sadece bizler degil, artik bu yazarlarin kendileri dile getirmis. Ornegin Gould cok acik bir sekilde “yaratiliscilarin, artik aptalliktan midir nedir habire yazdiklarimi carpitmasi[..]” seklinde duygusunu acik edip asil dusuncelerini ifade etmistir sizin sunmaya calisidiklarinizdan farkli olarak.

    HY nin kitaplarida bu tarz asli astari olmayan alintilarla dolu. Zaten bu kitaplar bilimsel bir emegin urunu degil, HY nin ceviri grubunun Amerikali yaratiliscilardan birebir kopyaladiklari zirvalarin bir derlemesi. Ayni metinler yillar once Ken Hovind vs. gibi yaratiliscilarin “eserlerinde” mevcut.

    Yani gercekleri, soylenilenleri, yazilip ifade edilenleri bilincli bir sekilde yanlis bir sekilde temsil edip sirf buna dayanan bir propaganda yurutuyorsunuz. Darwin den Gould a oradan Eldredge e kadar bu bilim insanlarinin Evrim Teorisini desteklediklerini, verileri en iyi aciklayan teori oldugunu kabul ettiklerini herhalde sizde gorebilecek durumdasiniz(umarim). Hal boyle iken bu insanlarin yazdigi metinlerden aksi iddiayi cikartmak icin cok ozel bir yontem gerekiyor degil mi? Ya bu bilim insanlari ne dedigini bilmiyor, yada siz cok ozel bir yontemle metinlerinin arasindan makaslama yapip istediginiz anlamlari vermeye calisiyorsunuz!

    Mesela yukaridaki yorumunuzda ayni yanlis temsile bir ornek daha var:
    Phillip E. Johnson gibi yaratilisci, Akilli Tasarimin kurucusu ve asil meslegi avukatlik olan birisinin yazdigi kitaptan sozde baska bir bilim adaminin ifadeleriymis gibi sunulan zirvalari “Bakın gördünüz mü Darwinistlerden de copy paste yaptım” diye veriyorsunuz. Artik copy-paste yapmayin bence.

    Lutfen, tartisma yaparken yalan kategorisine giren alinti ve kaynaklarinizi kullanmaktan vazgecin. Bu sekilde davranmaya devam ederseniz size saygi gosterilmeyecegini de bilin. Bunlara ayiracak vaktimiz yok gercekten.

  5. Ahmet Yener diyor ki:

    Darwin’in alıntısı kitabında var internette heryerde var sen Darwin’den daha iyi mi bileceksin ara geçiş formlarının olmadığını yani evrimin mevrimin olmadığını..
    Bak bu da ingilizcesii orijinali:
    ..Why, if species have descended from other species by insensibly fine gradations, do we not everywhere see innumerable transitional forms? Why is not all nature in confusion instead of the species being, as we see them, well defined?… But, as by this theory innumerable transitional forms must have existed, why do we not find them embedded in countless numbers in the crust of the earth?… Geology assuredly does not reveal any such finely graduated organic chain; and this, perhaps, is the most obvious and gravest objection which can be urged against my theory.
    Charles Darwin, The Origin of Species by Means of Natural Selection, p.172

    Al işte bak kitabına:))

    http://books.google.com.tr/books?id=1qWOIfqEvOIC&pg=PA171&lpg=PA171&dq=Why,+if+species+have+descended+from+other+species+by+insensibly+fine+gradations,+do+we+not+everywhere+see+innumerable+transitional+forms&source=bl&ots=7lGXvqKCH8&sig=jcThTMmuERRloXY57aUbXMXfemY&hl=tr&ei=eMKfSp33MZPs-AahrMHkDw&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=1#v=onepage&q=Why%2C%20if%20species%20have%20descended%20from%20other%20species%20by%20insensibly%20fine%20gradations%2C%20do%20we%20not%20everywhere%20see%20innumerable%20transitional%20forms&f=false

    Böyle yaptıkça yok Darwin bunu dememişmiş falan çok fena rezil oluyorsunuz. Ama çok iyi oluyor böylece bunları okuyan herkes evrimin mevrimin olmadığını anlıyor.

    Bu da Stephen Jay Gould: Bakın ne diyor:))

    The history of most fossil species include two features particularly inconsistent with gradualism:
    1) Stasis – most species exhibit no directional change during their tenure on earth. They appear in the fossil record looking much the same as when they disappear; morphological change is usually limited and directionless;
    2) Sudden appearance – in any local area, a species does not arise gradually by the steady transformation of its ancestors; it appears all at once and ‘fully formed’.

    S.J. Gould, “Evolution’s Erratic Pace”, Natural History,
    vol. 86, May 1977.

    Adam diyor ki fosiller de durağanlık vardır yani dünyada kaldıkları sürece milyonlarca yıl hiç değişmiyorlar. İkinci özellikleri birdenbire ortaya çıkıyorlar diyor. Fosiler birdenbire ortaya çıkıp hiç değişmiyorsa bu ne anlama gelir? Tabiki Allah tarafından yaratıldıkları. Bunu 7 yaşındaki çocuğa sorsan bilir. Gould açıkça Darwinizm’in ihiyacı olan ara geçiş formları yoktur diyor daha ne desin:))
    Douglas Futuyma ne diyordu??
    “Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır, ya da kendilerinden önce varolan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir.
    Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa o zaman üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir.”
    Douglas J. Futuyma, Science on Trial, Pantheon Books, New York, 1983, s. 197.

    Stepehen Jay Gould birdenbire ve eksiksiz olarak ortaya çıktıklarını açıkça kabul ediyor. Darwin’de açıkça ara geçiş formu yoktur diyor.

    Neymiş efendim??

    Kıvranıp durmayın evrim mevrim yok..

    Herşey Allah’la güzeldir. Allah’ın varlığı herkes için sonzuz güzelliktir. Allah’la yaşam sonsuzdur.Sonsuz Merhamet sahibi, sonsuz akıl ve adalet sahibi bir varlığın yarattığı kaferi yaşamak herles için sonsuz bir nimettir.

  6. Gerçekler diyor ki:

    Ben geldiiiiiim… :)

    Ya bu tartışmalar çok hoşuma gidiyor. Bu şeye benziyor, hani futbolda takımınız 5 gol farkla öndedir ve maçın bitmesine birkaç dakika kalmıştır. Siz galibiyetin verdiği rahatlık ve sevinç içinde olurken, rakip taraftarlarında ise hüzün, öfleme püfleme sıkıntı hali hakimdir. Aynı durum burada mevzu bahis.
    Adam ille de ben pestil olmak istiyorum diyorsa, adamı ezmekten başka çare kalmıyor, ne yapalım.
    Ezmeye devam:
    Dün yerel bir kanalda Oktar Babuna yumurta ve spermi anlattı. Olağanüstü etkileyiciydi. Birkaç anektod aktaralım:
    – Yumurta anne yumurtalıklarında üretiliyor. Ayda sadece bir tanesi bırakılıyor. Rahmin uzantıları olan follop tüpleri silyaları vasıtasıyla yumurtayı elden ele rahme doğru taşıyorlar. Büyük bir organizasyon içinde silyalar hep rahme doğru hareket ediyor.
    – Sperm erkek vucudunda normalden 2 derece daha düşük bir sıcaklıkta üretiliyor. Sıcaklık fazla olsa hücreler ölüyor. Sperm hücresi insan vucudundaki toplam 200 çeşit hücreden çok farklı yapıları var. Zırhlı baş kısmı, motor kısmı ve kuyruk. Bu üç kısım tam amacına yönelik olarak anne karnında yumurtaya ulaşmak için yaratılmış.
    – Sperm ve yumurta hücreleri erkek ve dişi bedenlerinde, daha önce birbirlerini hiç bilmedikleri halde tam birbirine uygun yaratılmışlar. Daha en baştan DNA larında öyle programlanmışlar. Programlayan elbette tesadüf değil, Yüce Allah.
    – Yumurda spermi kendisine çekecek kimsasallar salgılıyor. Çok acayip değil mi? Muhteşem.
    – Sperm yumurtayı döllüyor, sonra yumurtanın elektrik yükü eksiden artıya dönüyor. Nedeni, diğer spermlerin de artı yükü var, böylece birbirlerini itiyorlar. Nasıl ama, muhteşem değil mi?
    – Spermin zırhını yumurtanın kimyasalları eritiyor, yumurta içinde tam da spermin gireceği kadar bir alan açılıyor ve sperm yumurtaya giriyor. Yumurta da daha büyük bir alan açılmıyor, açılırsa diğer spermlerde aynı anda içeri girebilir. Nasıl ama? Muhteşem.
    – İnsanın 46 kromozomu var. Sperm ve Yumurtanın ise 23 er kromozomu var. bunlar birleşince 23, 23; 46 oluyor. Tek 23 kromozomu olan hücreler üreme hücreleri. Nasıl ama? Hakikulade..
    – Döllenen hücre, 8 gün boyunca bölünerek çoğalıyor, bu safhada tüm hücreler birbirinin aynısı. 8.günden sonra hücreler farklılaşmaya başlıyor, herbiri farklı hücre oluyor organlar oluşmaya başlıyor ve yavaş yavaş tüm farkıl hücreler gelişerek insanı oluşturuyor. Aynı hücre birden farklı hücreler haline gelmeye başlıyor ve tüm bu farklı hücreler nerede nasıl şekil almaları, ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Büyük bir bilinç sözkonusu. Neden, çünkü öyel programlanmışlar. Müthiş…
    Yukarıda birkaç detay verildi, derinlere inildikçe çok daha karmaşık ve hayret uyandırıcı düzen, plan, akıl görülüyor.
    Şimdi tüm bunlar kör tesadüflerle oluşabilir mi arkadaşlar:) Şimdi bu soruyu sormak bile yersizken, sürekli tekrarla bu soruyu sormak durumunda bırakmamanız lazım insanı.
    Ama evrimi savunarak, bizleri de bu konuları araştırmamıza, Allah’ın varlığının delillerini fazlasıyla görmemize vesile oluyorsunuz. Bu yüzden çok faydalı olduğunuz söylenebilir. Bu şekilde olması da elbette Allah’ın izniyle gerçekleşiyor.

  7. Ahmet Yener diyor ki:

    Son yorumumum son satırında harf hatası olmuş. Kaderi olacak doğrusu yanlışlıkla kaferi yazılmış.

  8. Editör diyor ki:

    Sayın Ahmet Yener,

    Kusura bakmayın ama şu yazdıklarınız sizin filmlerdeki beyni yıkanmış ve savaş makinası haline getirilmiş insanlardan bir farkı olmadığınız izlenimi yaratıyor. Söylediklerinize gerçekten inanıyorsunuz ve kaynak olarak kullandığınız siteler ve kitaplardaki bilgilerin sağlamlığına en ufak bir şüphe bile duymadan inanıyorsunuz. Bir kitaptan alıntı yaparak kitabı yazan kişinin savunduğu görüşün aksini savunuyormuş gibi göstermek çok kolay birşeydir. Alıntıyı bağlam dışı almak bilinen en basit aldatmacadır ve maalesef yaratılışçıların en sıklıkla başvurduğu ve dürüstlük kavramıyla en açık şekilde çelişen bir olaydır. Ben dürüst bir insanın bilerek bağlam dışı alıntı yapacağına inanmıyorum.

    En basit örnek olarak Da Vinci’nin Stephen Jay Gould’un sözlerinden direk olarak aktardığı ve kendisinin yaratılışçılardan şikayet ettiği, kendisini geçiş formu olmadığını savunuyormuş gibi göstermelerinden şikayet ederek geçiş formlarının bolca bulunduğunu söylediğini gördükten sonra adamcağızın kullandığı bilimsel literatürü bilmeden sözlerinin ne anlama geldiğini anlamadan bakın adam böyle diyor o zaman geçiş formu yoktur demek istiyor demek dürüstce bir davranış olamaz. Bu nedenle kusura bakmayın ama hatalı olduğunu gördüğünde onu kabul etmeyip, verileri kendine göre çarpıtan ve yanlış olduğu noktada ısrar ederek kendini haklı çıkarmaya çalışan birisi bana göre asla ve asla dürüst değildir.

    Önceki yazıyı yoruma kapatmıştım, burayı da kapatıyorum. Eğer ilgisiz yazıların altına yorum bırakmaya devam ederseniz mesajlar silinecektir. Evrim konusunda başka yazılar da. Şansınızı onlarda deneyebilirsiniz. Ama aynı üslup ortaya çıkarsa yine yazı yorumlara kapatılacaktır.

    Pusulanız dürüstlük olsun. Saygılar.