BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Dinsel fantezilerim (Mete Tunç)

1. Hacca gitmek. İhrama bürünmek. Haccın tüm gereklerini yerine getirmek. Amaç; haccı başından sonuna, bütün aşamalarını ve hac yapan insanların davranışlarını tarafsız, hakkaniyetle tespit etmek, gözlemek ve yorumlamaktır.
2. Orucun insan metabolizmasına, psikolojisine vs. yaptığı etkileri saptayıp oruç kaynaklı ölümleri, hastalıkları, kavgaları, trafik kazalarını belirlemek.
3. Yüksek sesine sabahları köpeklerin bile isyan ettiği ezan sesini, ses dalgası söndürücü cihazla söndürmek veya en aza indirmek… Merkezi ise merkezdeki, değilse yerindeki ses sistemine, ezanı başlatma komutu verildiğinde güzel bir şarkı veya türkü okunmasını sağlayacak düzenek yerleştirmek… Bas tenor sesine sahip olup, “hoparlörcü ezancıların” evlerinin önünde her vakit arasında, günde 5 kez ezan okumak.*,**
4. İnsanların, namaz kılarken, kafalarından neler geçtiğini tespit etmek. Namazın, insanların, mesela temel ahlaki davranışlarına müspet mi etki ettiğini, yoksa hiç mi rol oynamadığını belirlemek.
5.Pakistan’daki İslamcıların gösterilerine, sakal bırakıp yerel kıyafetler giyerek katılmak ve kelimeyi tevhid sloganı ile yürümek.
6. Üç dinin “kutsal yeri” Kudüs’teki bütün kutsal yerleri müze yapmak.
7. Camileri (elbette kilise, havra ve başka tarihsel, modern ne kadar tapınak varsa) dinlerden*** kurtulma merkezleri (DKM)**** haline getirmek (İsteyen mahalle, cemaat; tüm masraflarını karşılamayı kabul ederlerse camileri ibadet yeri olarak kullanabileceklerdir.). Cami görevlileri, hitabet yetenekleri nedeniyle din (bunu kabul etmezlerse) astroloji, büyü gibi palavraların halka anlatılması, ve caminin işletilmesi, bakımı ve korunması görevleriyle emekliliklerine kadar işlerine devam edeceklerdir.
8. “Kutsal” emanetleri ziyaret edip, sahtekarlığa buğz etmek ve insanların haline ağlamak!
9. Türkistan’lı Ebu Korkut El Türki isminde, 9. yüzyılda yaşamış bir Türk alimin yeni ortaya çıkarılan kitabında, sahihliğine şüphe duyulmayacak kadar sağlam kaynaklara dayalı hadislerin bulunduğunu, Muhammed’in onlarda, modern çağlara ilişkin pek çok, mucize kabilinden sözleri olduğunu yaymak… Filanca galaksi gözlemi sonucu alınan, yıldızların “Allah” yazısını teşkil edecek şekilde yerleştiklerini gösteren bir fotoğrafı yayınlamak.*****
* Trafik, alarm, iş araçları vb. gürültülerinden yola çıkılarak çekilmiş, Hollywood yapımı “Gürültü” filmi öğretici, izlemeye değer
** İsrail’in Filistinlilere saldırısının sürdüğü veya yeniden başladığı sırada, saat gece yarısını geçmişti, merkezi ezan sisteminden, alçak sesle Itri’nin “bayram tekbiri” okundu. Bu, ismi ile o gece ne için okunduğunun çelişkisi bir yana, bir dayanışma, destek anlamında anlamlı ve etkileyiciydi.
*** Ve bütün yalanlardan, safsatalardan, palavralardan… O nedenle İKM (İmancılıktan/imanlardan Kurtulma Merkezi) ismi belki daha uygundur.
**** DKM’de bütün inançların kökenleri, inanmanın psikolojisi ve sonuçları gibi konuların yanı sıra, ki bunların bilinmesi insanların kurtuluşları için önemli bir aşamadır, halkın çoğunun duygusal bir boşluk, travma yaşamamaları için, inançlarının yerine ikame edilecek ve ama tek bir palavra, sahtekarlık içermeyen, insanların kimse tarafından kandırılmayacağı, o toprakların tarihine, kültürüne, birikimine dayanan, ama küresel nitelikleri daha çok olan, dolayısıyla tüm insanlığa hitap edecek değerler, insanlar arasında bağlılık duygusu, adalet vs. geliştirilmelidir.
***** Diğerlerini gerçekten yapmak isterim ama bu iki fanteziyi hayata geçirmek ahlaki değil, yapamam. Bu “fikirler” dindarların kulaklarına küpe olsun da, tekrar tekrar aldatılmaktan sakınsınlar!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8162, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

86 Comments

  1. warhorse diyor ki:

    senin fantezilerin tabi bir yorum yapmak düşmez.yorum yapıpta seviye düşürmeye gerek yok.

  2. sasha diyor ki:

    Mete Tunç

    İman bu hayatta bir bireyin hissedebileceği en yüce duygudur, sen istediğin kadar dine hakaret etsende insanların imanına zarar gelmez. Sen şimdi burda inançlı insanların kutsallarına hakaret ederek birşeyler yaptığını zannediyorsun. Fakat bu şekilde 8-12 yaş seviyesinde yazılar yazarak ancak kendini rezil edersin. Müslümanlar ve diğer inançlı insanları bundan etkilenmez. İnançlı bir insan ise sana Allah’ın varlığının delillerinden 2-3 tane gösterse bu senin inançsızlık sistemini çökertmeye yeter.

    Eğer inananlarla mücadele etmek istiyorsan, kendine daha etkili yöntemler bulmalısın. Senin denediğin yöntem işe yaramaz. Daha yaratıcı olmalısın.

    http://www.imanhakikatleri.tv sitesini ziyaret et.

    Oradaki Allah’ın canlılarda yarattığı özellikleri gör. Hakaret karşı tarafı her zaman sinirlendirmez, fakat senin kendi inandığın sistemi çökerten bir hareket insanı gerçekten sinirlendirir.

    Bu yüzden kendine yeni yöntemler belirle. Küçük düşme.

  3. fuatogl diyor ki:

    Yukaridaki yazinin neresinde hakaret var acaba? Ben goremedim…

  4. sasha diyor ki:

    Hakaret sadece küfür ederek olmaz. Alaya almak da bir tür hakarettir. Ama bu insanın bir konuya duyduğu hassasiyet ile doğru orantılıdır.

    Senin dini konularla ilgili hiçbir hassasiyetin olmadığı için sen burada hakaret göremezsin zaten.

  5. hannibal_ diyor ki:

    “ateistsel fantezilerim” veya “kemalist fantezilerim” başlığındaki bir yazıyı yazmaya gerek yok, hemen heryerde bunları görüyoruz kolaylıkla, ‘dinsel fantezilerim’ başlığı altındaki yazılarda bile…

  6. fuatogl diyor ki:

    Alaya almak alaya almaktir, hakaret degildir. Bazi insanlarin “seylere” duydugu hassasiyet, baska insanlari ilgilendirmek zorunda degil. Senin dinin, senin disindaki bazi insanlara sacma sapan, luzumsuz yada zararli gelebilir. Ayni sekilde baskalarinin dinsizligi de size benzer sekilde gelebilir – ve sizler bunu ozgurce zaten ifade edebiliyorsunuz. Henuz alismadiginiz durum baska insanlarin da bu hakka sahip oldugu. “Tolerans bana gosterilince tolarans olur” cifte anlayisindan artik vazgecin. Isteyen istedigini elestirir, istedigi gorusle dalga gecer, alaya alir, mizah konusu yapar. Politik gorus, felsefi gorus yada inanc olsun hic fark etmez.

    Sahsen, sirf size kutsal geliyor diye, benim gorusumdeki insanlari atesli iskence ile korkutmaya calisan bir dogma ile dalga gecme hakkimdan vazgececek degilim. Kusura bakmayin, sizin “hassas” duygularinizdan fazlasi gerekecek onun icin.

    Bu arada, yazidaki 3. madde tamamen hakli bir isyani dile getiriyor. Dini inanc ve rituellerinizi baska insanlar uzerine futursuzca boca etmeye hakkiniz yok. Simdi muhtemelen davullarla rahatsiz ediliyor insanlar… Gece gunduz demeden beni ve benim gibi dusunen insanlari hic ilgilendirmeyen ibadetleriniz yuzunden rahatsiz ederken akliniza “hassasiyet” geliyor mu hic?

  7. azerturk diyor ki:

    Privet Sasha,

    Metenin yazısının neresinde hakaret var?
    Fuat kibi ben de göremedim.

    “İman bu hayatda bireyin hissedebilecegi en yüce duyğudur”
    Çok güzel söylemişsin. Planetimizde 9 milyard insan var. Sene göre bunların 3 milyarı yüce duyguya sahibdir. Sence 6 milyarı duygudan yoksunmu?

    “inanclı bir insan ise sana Allahın varlığınıın delillerinden 2-3 tane gosterse bu senin inancsızlık sistemini çökertmeye yeter”

    Sasha, 2-3 tane delile gerek yok, mümkünse yarım tane delil göster Mete de, ben de, Fuat da, Da Vinçi de durak gedek camiye, destemaz alak, namazımızı kılak, orucumuzu tutak.

    Yarım delil Sasha, inan ki, fazla istemiyorum.
    Bekliyorum

  8. Uluğ diyor ki:

    Bence bu yazıda hakaret yok. Sadece “Hakikatın Nuruna Erdiğini Sanan*” birisinin söyleyebileceği türden hezeyanlar** var. Külyutmaz*** olmak zor zanaattir ve de her daim uyanık olmayı gerektirir.

    *Bu tabir durumu güzel özetliyor.

    **Pardon fenteziler(****)

    ***Ben de külyutmazların metabolizmalarını ve psikolojilerini incelemek isterdim. Hayatı boyunca böylesine tetikte yaşamanın, her an kandırılma psikolojisi içinde yaşamanın yaptığı psikolojik ve metabolizmik etkiler incelenmeye değer. Şüphesiz bu işi tarafsız, hakkaniyet ölçülerinde yapardım ve de yorumlardım.

    Hay Allah, nerdeyse unutuyordum. Türkistan’lı Ebu Korkut El Türki hazretlerinin***** derlediği ve içindeki hadislerin çok sağlam olduğu sabit olan hadis kitabında bulunan bir hadis şöyle der: “Cehennem ehlinin çoğu kendini külyutmaz sananlardan olacaktır”.

    ****Pardon fanteziler.

    *****Bu muhterem zat, aynı zamanda iyi bir matematikçi ve astronomdur. Çalışmaları ile Uluğ bey gibi sonraki bilim adamlarının ufkunu açmıştır. Yalnız bu zatın daha başka ilginç bir özelliği vardır. Eserlerinin bazı yerlerine karaladığı şiirlerinde gelecekte olacak bazı olayları önceden haber verdiği görülmüştür. Yazdığı şiirlerde, ta 9. yüzyılda Osmanlı’nın başkentlerini isimleriyle ve ne zaman başkent olacaklarını yazmış…

    Bilin bakalım kimler inanmamış? İlahi Müştak baba!

  9. Uluğ diyor ki:

    @Azertürk,
    Sasha’ya hitaben yaptığın yorum için söyleyeceklerim var. Kusura bakmayacağını umarak söylemek istiyorum:

    “İman bu hayatda bireyin hissedebilecegi en yüce duygudur” demek “imansız insanlar duygusuzdur” demek değildir. İstersen cümle üzerinde biraz düşün! Acaba Kuran’ı da doğru okuyamamış olabilir misin?

    Sasha, 2-3 tane delile gerek yok, mümkünse yarım tane delil göster Mete de, ben de, Fuat da, Da Vinçi de durak gedek camiye, destemaz alak, namazımızı kılak, orucumuzu tutak.

    Sen bu arkadaşları yeterince anlamamışsın. Bu arkadaşlar genel olarak “Ben görmediğime inanmam ekolünden gelmektedir”. Mete’nin artı olarak başka bir özel durumu daha var. Kendisi “Dinden kurtulmaya kafayı takmış ve bu uğurda çok derin(!?) tefekkürler yapmış” birisi:-)

    Biz inanan insanların elinde Allah’ı ya da metafiziksel varlıkları gösterme imkanı yok. O arkadaşların ve muhtemelen senin istediğin türden delil bulma imkanımız yok. Ayrıca bu tür hodri meydanlar, meydan okuyan kişi de ciddi bir direnç/mukavemet oluşturur ve ne desek beğenmez. O yüzden bu üslup benim buruk bir şekilde tebessüm etmeme yol açıyor.

    Yarım delil Sasha, inan ki, fazla istemiyorum. Bekliyorum

    :-)

  10. Da Vinci diyor ki:

    Uluğ: Sen bu arkadaşları yeterince anlamamışsın. Bu arkadaşlar genel olarak “Ben görmediğime inanmam ekolünden gelmektedir”.

    Bu kadar tartışmışlığımız üzerine beni “görmediğime inanmam” ekolüne kattın ya helal olsun sana Uluğ.

    Evrimin gerçekliğini sadece geçmişten işaretler veren delillere dayanarak kabul eden ben görmediğime inanmam ekolündenmişim. “DNA’daki bilgiyi artıran bir mutasyonun kendiliğinden gerçekleştiğini göster, yeni türlerin oluşmasını göster, öküz-kuş karışımı canlı göster gibi zırvalarla evrime saldırmaya çalışanlar hangi ekolden oluyor peki Uluğ? Fuat ve ben “görmediğime inanmam” ekolündensek, geçmişten gelen açık delilleri kabullenmemek için binbir takla atarak herşeyin oluşunu canlı yayında göstermemizi isteyen bu tipler hangi ekolden oluyor? Kusura bakma ama senin bu yaptığına bok atmak denir. Birşeyin gerçekliğini kabul etmek için kesinlikle görmek falan gerekmez. Yeteri kadar delil varsa görmeye gerek yoktur. Örneğin ben canlıların ortak atadan türediğine dair su götürmez deliller olduğu için zamanda geriye giderek bu durumu gözlerimle görme ihtiyacı hissetmeden evrimi kabul edebiliyorum. Bu nasıl bir görmeden inanmamcılık oluyor Uluğ?

  11. Uluğ diyor ki:

    Da Vinci,

    “Fuatogl:ustelik elimizde dusuk olasilikli da olsa alternatif bir aciklamamiz bile var! Hakkinda aciklayici hicbir bilgiye sahip olmadigim “aciklamayi” neden seceyim.”

    Fuatogl’un bu sözüne ya da daha genel olarak Dawkins’in yaklaşımına katılıyor musun?

    Cevabına göre kendi pozisyonunu en doğru olarak sen ifade edeceksin. Senin ruhun buralarda dolaşırken sana çamur(b.k kelimesini tercih etmesek) atabilir miyim hiç Da Vinci :-)

  12. Uluğ diyor ki:

    Evrimin gerçekliğini sadece geçmişten işaretler veren delillere dayanarak kabul eden ben görmediğime inanmam ekolündenmişim

    Kıtaların bir zamanlar bitişik olduğuna görmediğimiz halde hepimiz inanabiliyoruz. Belki de iki görme aynı görme değildir Da Vinci ne dersin?

    Kıtaları gözümüzle görüyoruz. Hareketleri belli, matematiksel modellerin verdiği sonuçlar belli. Sence bu görmediğine inanmak mıdır gerçekten?

    Halbuki sen hiç evren yaratan bir Tanrı gördün mü Da Vinci? Evren ortada. Sen kavranamaz bir varlığı kabul edebilir misin Da Vinci? Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak?

    Da Vinci, bana çamur (b.k) atmadan önce daha ince düşünmelisin!

  13. Da Vinci diyor ki:

    Uluğ,

    Tanrının varlığını gösteren tatmin edici deliller görürsem elbette Tanrının kendisini “görme” ihtiyacı hissetmeden varlığını kabul edebilirim. Bu da soru mu şimdi Uluğ?

  14. HermeS diyor ki:

    Birileri -sürekli- “ara geçiş formları”na, diğerleri de Tanrının varlığına dair -kendilerine göre- tatmin edici deliller istiyor. Sonra, hiçbirii birbirlerine gösterdikleri delilleri kabul edilebilir bulmuyor. Eğleniyorlar mı acaba, diye merak ediyorum, bu mental masturbasyondan.

  15. mütavazii diyor ki:

    tamamen sasha’ya katılıyorum…ne demek ya köpeklerin bile isyan ettiği ezan sesi,bu hakaret değil de nedir peki sorarım size?Hatırlatma:fuatogl kardeş dini islam olan bir ülkede yaşıyorsun…

  16. fuatogl diyor ki:

    @Ulug;
    Sence ben gormedigine inanmayan birisi miyim? Varligina dair hicbir delil bulamadigimiz, varsaydigimizda bile hicbir aciklayici gucu olmayan birseye inanmamamiz bizi “gormedigine inanmayan” insanlar mi yapar?

    Ona gore yetistirildigin, bilmediklerini acikladigini zannettigin dinin inancinin, baskasi tarafindan kabul edilmemesi onlari “gormedigine inanmayan” insanlar yapmiyor. “Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak?” demen bile durumu ozetliyor bence.

    @HermeS;
    Bence haksizlik ediyorsun. Burada ozel olarak gecis formlarina kanit isteyenlere kanit gosterme gibi bir cabaya girisen yok. Yanlis anlamissiniz. Aksine, bu arkadaslarin istedikleri kanitlarin ne kadar absurd oldugunu anlatmaya calisiyoruz. “Hadi bana dortgen ve yesil benekli bir gezegen bul, aksi halde izafiyet teorisinin goctugunu kabul et” gibi bir delil talebi icin akli basinda hicbir fizikci dortgen gezegen aramaya koyulmaz – ya aglar, yada eglenir.

    Tanri icin delil istemenin bos bir ugras oldugunu hepimiz biliyoruz, fakat for the sake of argument icin boyle taleplerde bulunmak durumunda kaliyoruz. Bunlarin da masturbasyonla ilgisi yok bence.

    @mutevazii;

    tamamen sasha’ya katılıyorum…ne demek ya köpeklerin bile isyan ettiği ezan sesi,bu hakaret değil de nedir peki sorarım size?Hatırlatma:fuatogl kardeş dini islam olan bir ülkede yaşıyorsun…

    En son kontrol ettigimde ulkenin dini islam degildi. “Ulkede yasayanlarin cogu muslumandir” gibi hepimizin bildigi birseyi ifade etmek istiyorsan… Bundan, o dine inanmayan insanlarin serbestce rahatsiz edilebilecegi fikrine nereden ulastigini anlayabilmis degilim. Sabahin korunde hoparlorden dini mesaj verilmesi beni rahatsiz ediyor. Gecenin bir vakti kapimin onunde davul calinmasi her nedense beni rahatsiz ediyor (Ne kadar anormal bir insanim ben). Tabi akil ve mantik temelli bir ahlaki muhakeme ve demokratik zihniyet bizde pek olmadigi icin benim bu yazdiklarim sana cok yabanci gelecektir(masonik!? belki).
    Halbuki sikayet gayet makul – dini yasantini benim hayatima sokma!

  17. HermeS diyor ki:

    fuatogl;

    Yanlış anladığımı düşünmüyorum, yanlış anlamaktan çekinmeyen/gocunmayan biri olarak. Hatta şöyle diyebilirim: Yukarda yazdığım bir “merak olgusu”nda yanlış anlamayı i s t e r d i m. Çünkü, sonuçta doğruyu bulma adına yola çıkan birbirine zıt pozisyon almış fikirlerin/beyinlerin, düşünme/tefekkür ürünü olduğundan şüphe duymadığım çabalarının bir mental masturbasyon labirentinde kaybolmuş izlenimi vermesini keyif verici bulmuyorum. Ben bu gibi konularda (insanın felsefi/dini/siyasi/ideolojik/bilimsel görüşünü temellendiren herhangi bir konuda) birilerinin herhangi bir şey (arageçiş formları/Tanrı/globalleşme) için istedikleri kanıtların/delillerin, yine kendilerince zaten hiç bir zaman getirilemeyecek bir “delil” kabullenmesi doğrultusunda kurgulandığını, bu delil formatını kendilerince spesifikleştirmelerinden ötürü, başkalarının onlara getirdiği delilleri delilden saymamalarını kelimenin tam anlamıyla çocukca bir mental masturbasyon olarak algıladığımı daha doğrusu bu sonuca vardığını ifade etmek istedim. Bir teistin hiçbir delilinin bir ateisti ikna ettiğini görmedim velev ki bir ateist kendi içsel düşünce sürecinde bir şeyleri keşfetmiş olmasın (Tersi de geçerli). Bir ateist hiçbir zaman teist olmaz mı demek istiyorum? Hayır. Ama getirilen bir delilden ziyade, bu dönüşümü ona sağlayının kendi içsel düşünce keşfi olduğunu söylemek istiyorum. Bir yaratılışçının da, bir evrimcinin getireceği hiçbir ara geçiş formu delilinden ikna olup, “evet evrim var ve geçerli imiş, yanılmışım” diyeceğini hiç sanmıyorum. İstenirse dünyanın tüm bilim akademisi bir objeyi ara geçiş forumu olarak algılasın, farketmez, o yine apriori inancına/yargısına bilimin bir ‘kutsal inek’ olduğunu düşünerek devam edecektir. Ama yine kendi düşünce seyrinde belki evrimin varlığına kani olabilir. Şimdilik fantastik bir düşünce olsa bile, bunun tersi de geçerli: Dünyanın tüm bilim akademisi Tanrının var olduğunu bilimsel (?) olarak kabul etse bile, ateistlerin tümden (ya da herhangi bir ateistin) teist olacağını söylemek hayal olur. Onlar da -ateistler- bu sefer bilimi başka şekilde yaftalayacak, yönteminden/amacından saptığını söyleyerek belki de bilimi Feyerabend usulu rededeceklerdir. [Hamiş: Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı mıdır?]

  18. Uluğ diyor ki:

    Varligina dair hicbir delil bulamadigimiz, ….“Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak?” demen bile durumu ozetliyor bence.

    Bence de:-) Ama plağı bir daha başa sarmayacağım @Fuatogl.

  19. mütavazii diyor ki:

    @fuatogl

    En son kontrol ettigimde ulkenin dini islam degildi. “Ulkede yasayanlarin cogu muslumandir” gibi hepimizin bildigi birseyi ifade etmek istiyorsan… Bundan, o dine inanmayan insanlarin serbestce rahatsiz edilebilecegi fikrine nereden ulastigini anlayabilmis degilim. Sabahin korunde hoparlorden dini mesaj verilmesi beni rahatsiz ediyor. Gecenin bir vakti kapimin onunde davul calinmasi her nedense beni rahatsiz ediyor (Ne kadar anormal bir insanim ben). Tabi akil ve mantik temelli bir ahlaki muhakeme ve demokratik zihniyet bizde pek olmadigi icin benim bu yazdiklarim sana cok yabanci gelecektir(masonik!? belki).
    Halbuki sikayet gayet makul – dini yasantini benim hayatima sokma!

    Fuatogl kardeş; olayı tamamen kişiselleştiriyorsun.o zaman diskolarda, barlarda çalan sesin gece vakti milleti rahatsız etmesi,ordan çıkan sarhoş kişilerin yolda geçen masum bir vatandaşa saldırıp rahatsız etmesi,olay çıkarması,sonra trafik kazalarının çoğuna içkinin sebep olması…bu da bir çok kişiyi rahatsız ediyor daha da kötüsü can alıyor. Ahlaki muhakeme demokratik zihniyet diyorsan eğer, içkinin kesinlikle yasak edilmesi ve bu tür yerlerin kapatılması gerekiyor değil mi?Eğer senin gibi düşünürsek yasak edilmesi greken o kadar şey var ki bunun içinden çıkılmaz… herkesin birbirinin yaşantısına saygı duyması gerekiyor bence…

  20. fuatogl diyor ki:

    @mutavazi;
    Kisisellestirmek ile alakasi yok.
    Benim bildigim eglence mekanlari belirli kurallar dahilinde isletiliyor. Ayrica bu mekanlar kamusal alanin tumunu kaplamiyor. Tumunu birakin 0.1% ini bile kaplamiyor. Kiyas bile yapilamaz o acidan.
    Trafik ihlalleri, taskinlik, sarkintilik vs. gibi durumlar ise cezaya tabi bildigim kadariyla. Yani bahsettiginiz olumsuzluklar serbest degil!?
    Ve birileri adabina gore icki tuketemiyor diye icki tuketimini toptan yasaklamanin absurdlugu ise her akli basinda insan icin acik olsa gerek. Bu olcusuzluk, insanlarin gurultu yaparak ibadet ettigi gerekcesiyle toptan tum camileri kapatma despotlugu ile esdeger olurdu.

    herkesin birbirinin yaşantısına saygı duyması gerekiyor bence…

    Elbette, o yuzden gurultu yapmayi birakmaniz gerekiyor ya zaten.

  21. fuatogl diyor ki:

    @Ulug;
    Ben tekrar sarayim plagi. “Gormedigine inanmama” tavri genellikle farkli bakis acilarindan bakmamaya iliskin soylenen birsey. Ornegin, “atomu goremiyorum o halde yoktur” turu bir ahmaklik ile iliskilendirilir. Bizler atomu klasik yoldan goremiyoruz elbette, fakat gorme disinda cok farkli yollardan atomlar icin delil bulabiliyoruz.

    Senin bu ahmakca tavra atifta bulunman tamamen yersiz bana gore. Cunku sizin iddialariz sadece gozle gorme ile degil, baska hicbir sekilde, normalde gozumuzle goremediklerimiz icin bulabildigimiz deliller olcusunde beraberinden hicbir delil ile iliskilenemeyen iddialar. Siz “Gormedigine inanmama” diyerek sanki sizin tanri iddianizin atom(yada gozle gorunmeyen ama bilinen diger fenomenler) duzeyinde, beraberinde saglam deliller ile geliyormus gibi sunmaya calisiyorsunuz.

    Unuttugunuz bir diger nokta ise su: hem “Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak” diyorsunuz tanri iddianiza iliskin, hemde tanri iddianiz bu yazdiklarinizla bagdasmayacak tonlarca seyle beraber geliyor. Insanlarla dogrudan iletisim kurmak, ceza dagitmak, insan iliskilerine karismak, dogaya dogrudan mudahalede bulunmak gibi dogrudan klasik olarak delillendirilebilecek durumlari oluyor, hemde hicbir sekilde kavranamaz, askin, bildigimiz delillerle iliskilenemeyen birsey oluyor!?
    Sizin tanri iddianizin toplam hali sayisiz klasik delil gerektiriyor. Yeri geldiginde askin, yeri geldiginde denizleri yaran – boyle birseye delil yok diye inanmamak kadar dogal birsey olamaz. Bunun “gormedigine inanmama” basitligi ile alakasi yok. Delil olmasi durumunda olasiliga acik olmaniz yeterli.

  22. aziz diyor ki:

    Unuttugunuz bir diger nokta ise su: hem “Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak” diyorsunuz tanri iddianiza iliskin, hemde tanri iddianiz bu yazdiklarinizla bagdasmayacak tonlarca seyle beraber geliyor. Insanlarla dogrudan iletisim kurmak, ceza dagitmak, insan iliskilerine karismak, dogaya dogrudan mudahalede bulunmak gibi dogrudan klasik olarak delillendirilebilecek durumlari oluyor, hemde hicbir sekilde kavranamaz, askin, bildigimiz delillerle iliskilenemeyen birsey oluyor!?
    Sizin tanri iddianizin toplam hali sayisiz klasik delil gerektiriyor. Yeri geldiginde askin, yeri geldiginde denizleri yaran – boyle birseye delil yok diye inanmamak kadar dogal birsey olamaz. Bunun “gormedigine inanmama” basitligi ile alakasi yok. Delil olmasi durumunda olasiliga acik olmaniz yeterli.

    Fuatogl,

    Aşkınlık ve içkinlik birbirine ters şeyler değildir ki. Örneğin, benim vücudumda canlılık diye bir kavram var değil mi? Siz bu canlılık kavramını isterseniz complexity theory çerçevesinde anlamlandırın, isterseniz dualizm kaynaklı bir felsefenin çerçevesinde, fakat life (canlılık) denen bir şey taşıyorum ben. Yani Aziz canlıdır. Sağ ayak küçük parmağıma giden oksijen o canlılık sayesindedir. Yani benim canlılığım sağ küçük ayak parmağıma müdahildir, etkilidir. (Allahın denizi yarması veya dualara icabet etmesi veya dünyadaki olaylara müdahalesi). Amma sadece sağ küçük ayak parmağım ele alınarak benim canlılığım anlaşılamaz ki. Yani canlılık hem o parmağa müdahildir, hem de o parmaktan aşkındır.

    Bir de bu “yeterli delil olma” hususunda bir şey söylemek istiyorum. Mutlak Hakikatin varlığına dair deliller, raslanılacak değil peşine düşülüp elde edilecek delillerdir. Bir parça zevken söylenmiş sözcükler olacak ama Hakikat nazdardır. Din büyüklerinin kitaplarında yazılanlardan, din felsefesi tartışmalarından, ateizm-teizm tartışmalarından daha fazlasıdır. Hatta bir kimse bir Kutsal metni, örneğin Kuran’ı okuyacak olsa, hakikati okumuş olmayacaktır. Hakikat, Mevlananın deyimiyle, nazlı bir gelin gibi olan Kurana derin bir bağlılıkla kendini aşikar eden bir yüceliktir. Bağlılıksa, temiz bir kalple ve lütf-u ilahiyle mümkündür. Ben mevcut manzarayı böyle algılıyorum, dediğim gibi bir parça duygusal idi, cevap verilmeyecek olsa da olur.

  23. Mister No diyor ki:

    Ezanla ilgili tespitlerinize katılmamak mümkün değil.

  24. amatör filozof diyor ki:

    “görmediğime inanmam” ın tersi ne olabilir acaba? şayet bunun tersi “görmediğime inanırım ” ise, o halde inanmamak inanmaktan daha mantıklı değil midir?
    not: tabi ki burada göz ile görmeyi kastetmiyorum :-)

  25. amatör filozof diyor ki:

    Habertürk’ teki evrim- yaratılış tartışmasının pazar günkü tekrarının kısa bir bölümünü izleyebildim. Adnan Oktar’ ın konuşmasındaki iki iddia ilginç geldi, aktarmak istiyorum. Adnan Oktar diyor ki:
    1- İslam 10-20 yıl içinde tüm dünyaya hakim olacaktır.
    2- Dabbetül arz diye bilinen yaratık bilgisayar’ dır.
    Siteyi izleyen yaratılışçı arkadaşlar, ne dersiniz, bu görüşlere katılır mısınız, katılmaz mısınız?

  26. azerturk diyor ki:

    Adnan Oktarın elinde imkan olsa Muhamed ve halefleri kibi kılınca sarılar ve 10-20 yıl beklemez. Günü yarından islama karşı direnen kafaları kılıncıyla gökde fırladar.

    Bu güzelim dünyaya yazık deyilmi 20 yıldan sonra. Siyah beyazmı olacak dünyamız. Mekkeye-Tehranamı benzeyecek her terefi dünyamızın.

    Adnan Oktar Ricaederim bele bir şey yapmayın. Şimdiden korku düşdü canıma.

  27. fuatogl diyor ki:

    Merhaba Aziz,
    Aslinda ayni seyden bahsediyoruz. Bak simdi; Ben Aziz’i sadece bir parmak ucundan, yada sac telinden ibaret gormuyorum. Aziz ayni zamanda kalp, ciger, bobrek, sinir sistemi, goz, kulak, burun bogaz, mekanizmasini tam olarak kavrayamadigimiz bilinc, beyin, lenf sistemi vs.vs.vs nin toplamini da ifade ediyor – bir insan yani. Simdi insanlarin daha once gorulmedigi/olmadigi hayali bir yerde, benden “iddia ettigim sekilde” Aziz’in varligina dair delil istense ve ben cikip “ama bilinc bizi asar, cozemedik, cozemeyiz” dersem Insan/Aziz iddiasinin kalanini gormezden gelmis olurum degil mi? Iste Ulug ayni zamanda buna benzer birsey yapiyor diyorum.

    Benzetmemizden devam edersek; tanri iddiasi da genelde Aziz ornegimize benzer sekilde ayrinti sayilmayacak tonlarca ozellik/nitelik ile donatilmis vaziyette. Ben delil yok derken sadece evreni kavrayisimizin sinir durumlarinda ortaya cikan belirsizlikteki/askinliktaki tanri tartismalari acisindan degil, tam aksine, tanri iddiasinin topyekun hali acisindan degerlendiriyorum. Ayrinti sayilmayacak ozellikler olarak; mudahale eden, mucize yaratan, ceza veren, odullendiren, olumden sonra hayat vaat eden vs.vs. gibi saglam kanit gerektiren nitelikleri acisindan da degerlendiriyorum. (yoksa Shiva ya neden inanmiyoruz?)

  28. şey diyor ki:

    adanan oktar denen kişilik,biraz gaz verilse kendisini peygamber ilan edecek gibi görünüyor..ayrı bir konuda da;eğer bi evrim yok ise dünya da(sadece canlıların evriminden bahsetmiyorum)bilmem kaç milyar yılda dünyanın geldiği bu günkü noktaya süreci (teknoloji diyerek saçmalamayın)cenabı hakkınız niçin 2 insancağızla oyunu başlatarak ve onlara adaletsiz davranarak niçin herşeyin evrimleşerek yani kendi kendine değişerek yol almasını istemiştir..cevaplar belli ama ”ee o zaman herkes inanırdı insanın kendisinin bulmasını istyor allah”

  29. aziz diyor ki:

    Merhaba Fuatogl,

    Benim kurduğum analoji Tanrı ile Aziz arasında değil, Tanrı ile Aziz’in canlılığı arasındaydı. Üstelik “ispatlanabilirlik” bağlamında değil, “aşkınlık-içkinlik” bağlamında bir analojiydi bu. Sonuçta Tanrı ile Aziz’in canlılığı arasında birebir örtüşme sözkonusu olsaydı, zaten analoji olmazdı. Analojinin amacı, siz de biliyorsunuz ki, muhatabın daha iyi kavrayabilmesi için onu belli bir menfeze yükseltmektir, yoksa yine biliyoruz ki analojiyle model aynı şeyler değildir. Bu nedenle benim analojiyi kurduğum bağlamdan koparıp da, Tanrı ile Aziz arasında ispatlanabilirlik bağlamına getirmiş olmanızı kabul etmiyorum.

    Ayrıca, ben Shiva’ya da inanıyorum, Ahuramazda’ya da, Yehova’ya da. Bütün dinlerin birer tespih taneleri gibi olduğuna ve hepsinin ortasından bir irfan ipinin geçtiğine inanıyorum. Sadece bunların içinde İslam’ın şeriatının tahrif olmadığı inancındayım.

    Bir de sağlam kanıt ve yeterli delil konusunda şunları söylemek isterim Fuatogl. Ben Thomas Reid gibi, bütün bilgilerimizin şüpheye muhatap olma konusunda denk olduğuna inanıyorum. Formel mantığın olanaklarından yararlanıp da Tanrı’nın varlığına yeterli delil isteyen birine karşı, septik bir biçimde yaklaşıp bilimsel bulguların da tatmin edici olmadığını söyleyebiliriz pek ala. Ama ben bunu söylemiyorum. Çünkü bilimin reel dünyada bir karşılığı vardır. Oysa dinlere inanmayan insanlar, dinin reel dünyada bir karşılığının olmadığını, self-contained olduğunu öne sürerler. Oysa bunu yaşamış ve görmüş insanlar için dinin self-contained olmadığı çok açıktır.

    Geçenlerde bir video seyrettim, 2007’den kalmaydı yanlış hatırlamıyorsam, Closed to Truth serisinden bir video. Orda Michael Shermer, Nancy Murphy’ye soruyordu : Nancy, bilim konusunda aynı şeyleri biliyoruz, tabiat hakkında da. Peki neden ben inanmıyorum da sen inanıyorsun? Nancy, bu sorunun cevabının yaşadıkları geçmişte saklı olduğunu ve kendisinin dualarının kabul edildiğini ve kabul edilen bazı dualara da şahit olduğunu söylüyordu. Aynı videoda Mehdi Golsiani de vardı (soyadını yanlış hatırlıyor olabilirim), o da Shermer’ın aynı soruyu kendisine yöneltmesine karşı, Nancy’le aynı cevabı vermişti. Görünen o ki yeterli kanıtlar, delillerden değil deneyimlerden fışkırıyor.

  30. Mete Tunç diyor ki:

    @amatör filozof
    Ayhan Oktar, “10-20 yıla kadar…” konusunda…
    Ölmezsem (ve o ölse de ölmese de), 5 yıl sonra hatırlatma, 10 yıl sonra dalga geçme, 15 yıl sonra hakaret, 20 yıl sonra küfür hakkım mahfuzdur!

  31. Mete Tunç diyor ki:

    @fuatogl
    yazınız (alaya almak…) mükemmel. saklayacağım
    @azertürk
    “yarım delil”! harika

  32. Mete Tunç diyor ki:

    Kastettiğim hoparlörle-yüksek sesle okunan ezanı kastettiğim açıktır. Ezan okunmaya başlar başlamaz köpek ulumaları duyarsınız; bunu “köpeklerin isyanı” diye niteledim…
    Yani yazıda hiç hakaret yok. Hakaret etmek, Kuran’a, “Allah”a, müslümanlara hastır!.. Alay? Evet biraz alaycılık, ironi, mizah var. Müsadenizle o kadar hakkımız olsun.

  33. mütavazii diyor ki:

    Size söylencek bişey bulamıyorum artık sadece acıyorum…belli ki cennet ve cehenneme inanmıyorsunuz ya da korkunuzdan inanmak istemiyorsunuz.sansürsüz prog.katılan m.k gibi ya yoksa gibi bir düşünceden yola çıkarsanız (ki bu da sizin bir ikilemde olduğunuzu gösterir) ve bu şekilde ölürseniz geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olursunuz ve bunu sadece öldükten sonra anlayabilceksiniz…Ama iş işten geçmiş olcak artık üç günlük dünyada (yarın yaşayıp yaşamayacağımız bile belii olmayan bir dünyada)yaşadığınızla kalıp inkarınızdan dolayı sonsuz azap sizi bekliyor olacak…
    Ama ALLAH-U TEALA o kadar merhametli ki tövbe kapılarını hiç kapatmıyor.sen ne kadar inkar etsen de ölmeden önce samimi bir iman geçmişi siliyor.Duam o dur ki;İNNŞALLAH
    sizler de yol yakınken doğruyu, hak olan gerçeği, bulursunuz…

  34. Bigalıoğlu diyor ki:

    mütevazii arkadaşım,
    inanmak yada inanmamak bütün mesele bu.

    sence 2000 yıl önce bizler orta asya’da yaşarken Tanrı bizleri cennetine koyarmıydı?

    sence 2000 yıl önce güney amerika’da yaşayan yerlileri Tanrı cennetine koyarmıydı?

    hiç bir şeyden habersiz (ne cennetten nede cehennemden) yaşayan afrika yerlileri sence cennetemi girecek yoksa cehennememi?

    biliyorsan sorumlusun,kolaycılıgına kaçmadan;japonlar cehenne mi gidecek,cevap verebilir misiniz?

    bizler evrende yaratılmış,toz tanesi büyüklüğünde bir Dünya’da yaşıyoruz.Bırakın insanlar seçimlerini yapsınlar.Herkes kendinden sorumlu,yaptıklarından sorumlu.Tanrı,herkesin inanmasını isteseydi,bunu kolaylıkla yapardı.Ancak Tanrı,insanın içindeki şüphe tohumlarının sürekli canlı kalmasını sağlamıştır.Sorgusuz sualsiz,imam tamamen sizin kişisel seçimiz.Allah herkese akıl-fikir vermiş.İsteyen bunları istediği şekilde kullanır.

    Tanrı’nın ilk emri “oku” ama anlayarak oku.İnsan tümüyle bilimsel düşünceye odaklanan bir canlı değildir.İnanç ne kadar etkiliyse,zaaflarda o oranda etkilidir.Düşünün ki,22 kişinin bir topun peşinde koşmasından milyarlarca insan haz duyuyor.Bu mantıklı mı?

    İnancında aynı şekilde,mantıklı bir çerçevesi yok.Ancak diğer duygularımız gibi genlerimize işlenmiş.

    Ben diyorum ki,Tanrı herkes için farklı bir hayal alemi tasarlamış.ve her birey öteki dünyada kendi hayal alemini kendi yaratıyor.Bu Dünya’ya ne kadar hayal diyorsanız,öteki Dünya’da o oranda hayal.

    Tanrı,sizin için bu Dünya’da güzel işler işlemenize vesile olsun.Sizin için duam budur.Tanıdığım bir çok üçkağıtcı hacı sanırım cenneti göremeyecek.

    Etme bulma dünyası,hem bu dünya hemde öteki.asıl olan budur.

  35. warhorse diyor ki:

    @Mete Tunç

    Evet sayın Mete Tunç.Ben de sizin bu fantezilerinizi ”Köpekler’in İsyanı” diye
    niteledim.Siz de bilirsiniz ve biliniz ki teşbihte hata olmaz.Varsa biraz ironi,biraz
    mizah vardır.Sözlerimi sakın ola hakaret diye algılamayın.

    ”10-20 yıla kadar konusunda”
    Siz ölsenizde diyemiyorum çünkü ölünün arkasından kötü konuşmayı kendime yakıştırmıyorum.Eğer ölmezseniz 10-20 yıl sonra bende hem hatırlatma,hem dalga geçme (hem hakaret hem de küfür sizin gibilere Hastır![eş anlamlı sözcük]) hakkımı toptan saklı tutuyorum.

    Köpeklerin Ezanı duyunca ses çıkarmalarından bahsediyosun.Aynı sesi yanlarında bir enstürman veya melodik bişey çaldığımız zamanda verirler.Sadece köpekler değil yunuslarında bu tür sesler çıkardığını görürsün.Hatta haberlerde ”şarkı söyleyen köpek” diye sanki çok ilginç bişey varmış gibi lanse ederler.Siz bunu ister ”köpeklerin isyanı” diye niteleyin ister hayvanların doğası diye.Sonuçta ”it istedi diye at ölmez”(ata sözü)

  36. amatör filozof diyor ki:

    Adnan Oktar’ın açıklamaları konusunda sorduğum suruyla ilgili 1-2 yorum yazıldı, ancak bunların hiç biri yaratılışçı kesimden değildi. Yaradılışçı olmayanların ne cevap verecekleri bellidir, ben diğer kesimden yanıt bekliyorum. Durup duruken tartışma çıkarmak için değil de merak ettiğim için soruyorum, cevap veren olursa teşekkür ederim:
    Yaratılışçı görüşü savunan arkadaşlar, yukarıda yazdığım Adnan Oktar’ ın açıklamaları-ki bunlar temenni ya da tahmin değil kesin bir gerçek olarak sunulmuştur- sizce gerçekçi, doğru ve mantıklı mıdır? Bu açıklamalarda eleştirilecek noktalar var mıdır, yok mudur?

  37. amatör filozof diyor ki:

    Warhorse
    “Evet sayın Mete Tunç.Ben de sizin bu fantezilerinizi ”Köpekler’in İsyanı” diye
    niteledim.” demişsiniz
    Gördüğüm kadarıyla Mete Tunç yazısında kimsenin şahsına hakaret etmiyor, sadece dini bir konuyla ilgili alaycı dil kullanıyor. -başkalarının kutsal saydıkları konularda konuşurken gereğinden fazla alaycı davranılmasına ben de karşıyım- Buna karşılık siz muhatabınıza, çok da dolaylı olmayan bir şekilde, “köpek” diyerek direk hakaret ediyorsunuz. Bu tavrınızı kınıyorum. (umarım, sana ne sen onun avukatı mısın diyen çıkmaz). Aslında bu tavrı genel olarak tüm dindar fanatiklerde görüyorum. Dine inanmayanları Tanrı’ nın lanetlediğinden o kadar eminler ki, kendileri de bu dünyada dinsizlere hakaret etmekte serbest olduklarını sanıyorlar. Tabi bu zihniyetin uç noktaları da,dine inanmayanları öldürmenin doğal bir hak olduğunu varsaymaya kadar gidiyor.
    Yukarıdaki son cümle için, sözüm meclisten dışarıdır.

  38. warhorse diyor ki:

    Kimseye köpek demedim. Yazarın da dediği gibi belki biraz ironi yada alaya alma meselesi vs.

    Öncelikle sormak istediğim bir kaç soru var.Bu yazının ana fikrini bana söylermisiniz?Bu yazının buraya konulmasındaki amaç nedir?Demek istediğim sonuçta hiç kimsenin fantezisi başka birisini ilgilendirmez.Yazının yazılmasındaki en büyük sebep karşı tarafı kışkırtmak diye düşünüyorum.

    Yazıda, dindeki bazı uygulamalardan bahsetmiş ve kendine göre çeşitli çıkarımlarda bulunmuş.Dinde bazı yanlış uygulamaların olduğu doğru.İnsanların bilgisizliklerinden kaynaklı yanlış uygulamalar var.İnsanlar biraz okusa elbette bu yanlış bilgileri düzeltebilir.Ama yazıda bu yanlışları ele alma ve analiz yapma yöntemi yanlış.Bunun üslubu bu olmamalıydı.Yanlış uygulamalardan bahsedip,sanki insanlar enayi,geri kafalı,hiç bişeyden anlamaz dercesine aşağılanmamalıydı.Olsa olsa cahillik olarak ele alınabilir.Başka türlü bir aşağılama sözkonusu olmamalıydı.

    Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.Hayatını müslüman olarak bile sürdürmüş olsa bunun cezası vardır ve çok ağırdır.Sizin tabirinizle ”bu zihniyetin uç noktaları” eğer dine inanmayanları öldürmeyi doğal hak olarak görüyorsa,bu zihniyetin hangi zihniyet olduğu konusunda şüpheye düşerim ve şüphesiz ki sizin vurgulamaya çalıştığınız zihniyet olmadığına temin ederim.

    Yazıda:”Orucun insan metabolizmasına, psikolojisine vs. yaptığı etkileri saptayıp oruç kaynaklı ölümleri, hastalıkları, kavgaları, trafik kazalarını belirlemek.”
    Bunları saptamak için çok geniş bi araştırma grubun olmalı.Ancak alkol kaynaklı ölümler,cinayetler,cinnetler,bunalımlar,,hastalıklar,kavgalar,trafik kazaları gibi durumları görmemek için çok büyük çaba gerekli sanırım.Ramazan ayında bütün bu bahsedilen olaylarda azalma olduğunu;hırsızların bu ayda işlerine ara verdiklerini;insanların oruçtan dolayı her ne kadar sinirlide olsalar kavgalara bulaşmamak için kendilerine daha bir dikkat ettiğini;alkol tüketiminin azaldığını ve dolayısıyla alkol tüketiminden kaynaklanan cinayet,kaza vb. şeylerin minimuma indiğini görmemezlikten gelinemeyeceğini birkez daha vurgulamak istiyorum.

  39. Bigalıoğlu diyor ki:

    “Yaratılışçı görüşü savunan arkadaşlar, yukarıda yazdığım Adnan Oktar’ ın açıklamaları-ki bunlar temenni ya da tahmin değil kesin bir gerçek olarak sunulmuştur- sizce gerçekçi, doğru ve mantıklı mıdır? Bu açıklamalarda eleştirilecek noktalar var mıdır, yok mudur?”

    zahmet olmazsa,bir tane iddia yazabilirmisiniz?genel kanıya göre yorum yazmayalım.

  40. warhorse diyor ki:

    @amatör filozof

    Dabbe’nin kıyamet alameti olarak haber verildiği ayet Neml Suresi’nin 82. ayetidir:

    O söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir Dabbe çıkarırız; o da insanların Bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler. (Neml Suresi 82)
    Kuran’da “Dabbe” kelimesinin geçtiği pek çok ayet vardır ancak ahir zamanda gerçekleşen bu özel olayı anlatan tek ayet Neml Suresi’nin 82. ayetidir. “Dabbe”nin bu ayette ifade edilen özelliklerini tahlil ettiğimizde şunları görürüz:

    1. Dabbe “debb” eden; yani hareketli canlı bir varlıktır.

    2. Dabbe yerden topraktan (minelard) mamuldür.

    3. Dabbe “konuşan” ve belli bir mesaj veren bir şey ya da varlıktırDabbe “konuşan” ve belli bir mesaj veren bir şey ya da varlıktır ve bu konuşması tüm insanlara ve insanlığa (nasa) yöneliktir.

    Sadece ilk maddeden yola çıkılarak yapılan yorumlara baktığımızda dabbe’nin bir çeşit hayvan olduğu,hareket eden bir canlı olduğu yorumu yapılmıştır.

    Topraktan bir mamul olduğu hususuna göre yorumlarda yapılmıştır ki sizin sorduğunuz soruda bu yönüyle ele alınmıştır.Ayrıca 3.maddeyide kapsar.Bu televizyon yada bilgisayar olabilir diye yorumlar yapılmıştır.Dabbe “konuşan” ve belli bir mesaj veren bir şey ya da varlıktır.Tüm insanlığı etkileyebileceği için bu yorumlar yapılmış olmasıda muhtemeldir.

    Dabbeyi bir hastalık olarak ele alanlarda vardır.

    Büyük islam alimi Bediüzzaman Said Nursi işare yoluyla Dabbet-ül arzı yorumlamıştır.

    ” ‘La ya’lemü’l-gaybe illallah’ Nasıl ki kavm-i Firavun’a çekirge afatı ve bit belası ve Kabe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe’ye Ebabil kuşları musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan’ın ve deccallerin fitneleriyle bilerek severek isyan ve tuğyana Yecüc ve Mecüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak zir ü zeber edecek. Allahu a’lem. O dabbe bir nevidir. Çünkü gayet büyük bir tek şahıs olsa her yerde herkese yetişemez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki ‘İlla Dabbet-ül Ardı te’külü min seetehu (asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu Süleyman’ın ölümünü onlara fark ettirdi)’ ayetinin işaretiyle o hayvan Dabbet-ü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki: insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Müminler iman bereketiyle ve sefahat ve su-i istimalattan tecennübleriyle (korunmalarıyla) kurtulmasına işareten iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (Şualar s. 497)
    Bediüzaman Sadece bu açıklamaları yapmıştır.

  41. amatör filozof diyor ki:

    Warhorse,
    Dabbe ile ilgili yazdıklarınızdan çıkardığım sonuç, bu varsayımsal yaratığın bilgisayar olma ihtimalinin çok çok düşük olduğudur. Dolayısıyla Adnan Oktar’ ın kesin bir dille Dabbe bigisayardır demesine katılmadığınız sonucuna varıyorum. (yani mantığı büsbütün iflas etmemiş muhataplar bulmayı umuyorum).
    Bigalıoğlu,
    Bahsettiğim iddialar yukarıda 7.9.09 tarihli yorumumda belirtilmiştir. Yalnız, belirteyim ki ben sizi su katılmamış yaratılışçı olarak görmüyorum :-)

  42. warhorse diyor ki:

    Bu çok genel bi kanı.Yani dabbenin bilgisayar olma ihtimali sadecce Adnan Oktarın düşüncesi değil.Ama bu konuyu tartışanlar genel olarak televizyon yada bilgisayar fikri üzerinde duruyorlar.Böyle denmesinin en büyük nedeni bütün insanlığı etkileyen bi teknoloji olması.Sanıyorum dünyada televizyon olmayan yer yok denecek kadar azdır.

    Bu konuda benim kesin bir görüşüm yok.Kur-an da ve hadislerde geleceği söyleniyor.Ne olduğuyla pekte ilgilenmiyorum doğrusu.Sadece geleceğine inanıyorum o kadar.Daha ayrıntılı bilgiyi
    http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=338 sitesinde bulacağınızı düşünüyorum.

  43. amatör filozof diyor ki:

    Dabbe konusu aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Ben sadece bu konunun nasıl bu kadar çarpıtılıp, bazı insanlar tarafından kıyametin yaklaştığı şeklinde propaganda yapılması ile ilgileniyorum. Verdiğiniz linkte şöyle hadisler var:

    “Kıyamet alametlerinden biri “dâbbetü’l – arz”ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

    “Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine “dâbbe”nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.” (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, “Müsned”, II, 201)

    “Dâbbe, yanında Hz. Musa’nın asâsı ve Hz. Süleyman’ın mührü olduğu halde çıkar. Mü’minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü’min- kâfir belli olacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, “Müsned”, II, 491)”

    Böyle tanımlanan bir yaratığın bilgisayar ya da TV olma ihtimali olabilir mi? İnsaf lütfen.

  44. warhorse diyor ki:

    Linkteki yazıdan kısa bir alıntı yapmak istiyorum

    Ayette geçen “dabbe” kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan “the” takısı gibi Arapçada “el” takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

    Yani ne televizyon ne bilgisayar ne AIDS nede bir insan olduğunu kesin olarak bilemeyeceğimize işaret edilmiş.Yine yazıda dabbe’nin ilimde kökleşmiş zatlar tarafından bilinebileceğine dikkat çekilmiştir.

    Kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde zuhur etmesini beklememek gerektiğide söylenmiştir.

  45. fuatogl diyor ki:

    Aziz,
    Son birkac yorumu tekrar okudum simdi. Ben yanlis anlamisim, ve ayni seyi tartismiyoruz sanirim.

    Ben

    hem “Hele ki varlığımızı kavranamaz özellikte bir varlıkla açıklamak durumundaysak” diyorsunuz tanri iddianiza iliskin, hemde tanri iddianiz bu yazdiklarinizla bagdasmayacak tonlarca seyle beraber geliyor.

    demisim.

    Sen de

    Aşkınlık ve içkinlik birbirine ters şeyler değildir ki.

    demissin.

    Ben aslen senin bahsettigin anlamda askinlik ve ickinligin zit olup olmamasini tartismiyorum. Bagdasmiyor derken kanit acisindan ayni durumda degiller demek istiyorum. Ve askinlik kavramini fiziksel olanin otesi anlaminda degil, bizim kavrama yetimizin otesi anlaminda kullaniyorum(exo ve endo transcendent diye ayirmak lazim belki). Ama bunlari atlayalim. Kavramlarin anlaminda, senin kabul ettigin sekilde hemfikir oldugumuzu varsayalim. Askin olan bir varligin fiziksel dunyada temsilleri, goruntuleri, etkileri olabilecegini de kabul edelim.

    Tum bunlardan sonra ben diyorum ki;
    – Olumden sonra hayat vaadi buyuk bir iddiadir ve delil gerektirir.
    – Insanlarin iliskilerine karisan, cezalandirici-odullendirici bir tanrinin bu ozelligi delil gerektirir.
    – Tanrinin, fizigin olagan akisina karsi gelip mucizeler yaratmasi delil gerektirir.
    vs.vs.

    Ilk nedenci askin bir varlik ile, askin fakat ayni zamanda yukaridaki nitelikleri tasiyan bir tanri/varlik arasinda daglar kadar fark vardir!

    Tum bu iddialar icin dogal olarak delil beklerken, “ama o askin, kavranamaz” gibi bir cevabin ne kadar yetersiz ve ayni zamanda yersiz oldugundan bahsediyorum, temel itiraz noktam burasi oluyor Ulug’un yazdiklari karsisinda.

    […]Çünkü bilimin reel dünyada bir karşılığı vardır. Oysa dinlere inanmayan insanlar, dinin reel dünyada bir karşılığının olmadığını, self-contained olduğunu öne sürerler. Oysa bunu yaşamış ve görmüş insanlar için dinin self-contained olmadığı çok açıktır.

    Burada buyuk bir fark var ama. Bilimin reel dunya ile olan korelasyonu herkese acik ve sinanabilir vaziyette. Fakat dinsel bir tecrube yasadigini iddia eden insanlara icin “iddia ediyorlar” diyebiliyoruz ancak.

    Ayrıca, ben Shiva’ya da inanıyorum, Ahuramazda’ya da, Yehova’ya da. Bütün dinlerin birer tespih taneleri gibi olduğuna ve hepsinin ortasından bir irfan ipinin geçtiğine inanıyorum. Sadece bunların içinde İslam’ın şeriatının tahrif olmadığı inancındayım.

    Kendini guzel ifade ediyorsun, ip analojin harika. Ve boyle bir ip olduguna bende inaniyorum. Ama irfan ipi degil de, insanin evrimi boyunca kazandigi zihinsel kapasite ve ozelliklerinin degisik zaman ve kosullardaki salinimi olarak goruyorum. Yan urunleri de o gordugumuz boncuklar oluyor. Muazzam bir cesitlilik soz konusu. Tum bu cesitlilik icersinde, tesadufen icine dogmus oldugumuz dinin en dogru din oldugu iddiasi da asiri iyimserlik olsa gerek :)

    Geçenlerde bir video seyrettim, 2007′den kalmaydı yanlış hatırlamıyorsam, Closed to Truth serisinden bir video. Orda Michael Shermer, Nancy Murphy’ye soruyordu : Nancy, bilim konusunda aynı şeyleri biliyoruz, tabiat hakkında da. Peki neden ben inanmıyorum da sen inanıyorsun? Nancy, bu sorunun cevabının yaşadıkları geçmişte saklı olduğunu ve kendisinin dualarının kabul edildiğini ve kabul edilen bazı dualara da şahit olduğunu söylüyordu. Aynı videoda Mehdi Golsiani de vardı (soyadını yanlış hatırlıyor olabilirim), o da Shermer’ın aynı soruyu kendisine yöneltmesine karşı, Nancy’le aynı cevabı vermişti. Görünen o ki yeterli kanıtlar, delillerden değil deneyimlerden fışkırıyor.

    Aziz, bilimin istisnasiz tum bulgularini, teori ve kanitlara dayali anlatilarini (bilgim dahilinde olanlarini) ben kendi felsefi gorusumle hic bir zorlamaya gitmeden uyusturabiliyorum. Bilim tanrinin yoklugunu kanitliyor gibi bir sonuca varmiyorum ama. Sadece varligina dair herhangi bir delil sunmadigini savunuyorum. O acidan, iki farkli kisinin ayni bilimsel bilgiden ayni bilimsel kabullere varmasi, fakat bilimle ilgisiz tanri tezleri icin bilim degil de kisisel tecrubelere atifta bulunmalari benim acimdan gayet anlamli.
    Kanit var, fakat sadece bazi kisilere gorulur deniliyor ise, bunun ele alinacak bir tarafini goremiyorum pek. Ne diyebiliriz ki o secilmis insanlar karsisinda :)

  46. aziz diyor ki:

    Fuatogl,

    Ben aslen senin bahsettigin anlamda askinlik ve ickinligin zit olup olmamasini tartismiyorum. Bagdasmiyor derken kanit acisindan ayni durumda degiller demek istiyorum. Ve askinlik kavramini fiziksel olanin otesi anlaminda degil, bizim kavrama yetimizin otesi anlaminda kullaniyorum

    Aşkın olan bir varlığın sıfatlarını idrak etmek mümkün değilse de, Aşkın olan bir varlığın olması gerektiğini düşünmek pek ala mümkün değil midir? Dinlerin işlevi de budur zaten. Mevlana bunu Mesnevisinde çok güzel anlatır. Hikaye özetle şöyleydi :

    Hz. Musa (vahyi temsil eder) yolda giderken bir çoban görür. Çoban ellerini açmış ve Tanrıya dua etmektedir : “Ey kerem sahibi Allahım, çarığını dikeyim, saçlarını tarayayım, elbiselerini yıkıyayım, bitlerini ayıklıyayım..” Hz. Musa bu duayı işitince, çobanı azarlar ve Allah’ın bütün bu sayılanlardan münezzeh olduğunu söyler. Çoban gücenir tabi ki. Daha sonra Allah Hz. Musa’ya “Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ayırmak için değil kavuşturmak için geldin..” diye vahyeder. Hz. Musa çobana söylediklerinden ötürü pişman olur ve çobanı bulup hem ondan özür diler hem de ona Allah’ın vasıflarını anlatır.

    Mesnevi’de geçen bu hikayenin aslı yoktur, fakat gerek Mesnevi gerekse diğer manzum öğüt kitaplarında geçen kitaplarda yer alan hikayelerin aslına değil faslına bakmak gerektiği de bilinir. Nitekim Mevlana bu hikayenin faslında şunu anlatmak istemektedir : Bir kimse hem evrene hem kendi vücuduna hem yaşamış olduklarına hem de görmüş olduklarına bakacak olsa, bütün bunları Yaratan bir Allah’ın var olduğunu düşünebilir. Fakat Allah aşkın olduğu içindir ki, varlığını sezdiği Allah’ın sıfatlarını idrak edemez. İşte burda da devreye vahiy girer, kutsal bilgi girer. Vahyin görevi, Allahın varlığını ispatlamak değil, Allah’ın kim olduğunu bildirmektir.

    Dolayısıyla Fuatogl, kavrama yetimizin ötesinde derken haklısınız, fakat kanıt açısından yetersiz bulmanıza katılmıyorum. Kuranı kerimi, sahih hadisleri birer efsane, birer söylence kabul edebilir ve sizden 14. yüzyıl önce yazılmış bir kitabın doğruluğundan şüphe edebilirsiniz. Fakat bir parça Kuran tarihi okuyacak olursanız, ya da Kuranın manevi geometrisi içine girecek olursanız ya da Kurandaki bazı ayetlerin hastaları iyileştirebilmekteki gücüne şahit olmuş olsaydınız bu fikriniz değişebilirdi. Bu nedenle aşkın olandan bize haber veren kutsal metinlerin yetersiz bir kanıt olduğu fikrine katılmıyorum.

    Tum bunlardan sonra ben diyorum ki;
    – Olumden sonra hayat vaadi buyuk bir iddiadir ve delil gerektirir.
    – Insanlarin iliskilerine karisan, cezalandirici-odullendirici bir tanrinin bu ozelligi delil gerektirir.
    – Tanrinin, fizigin olagan akisina karsi gelip mucizeler yaratmasi delil gerektirir.

    Elbette delil gerektirir, zaten Allah bizden Kierkegard gibi hard fideist olmamızı istemiyor. Fakat sorun yine ispat ve delilin epistemolojik farkından neşet ediyor. Schrödinger denkleminin bir ispatı olabilir, ama ispattan kasdınız soluk kesici bir katiyetse şayet bunu Tanrı’nın varlığını ararken bulmamız mümkün gözükmüyor. Zaten Gazali de riyazi ilimlerdeki katiyetin dini ilimlerde aranması durumunda insanların inkara gireceklerinden bahseder. Bence bilimle fazlaca meşgul olan kimselerdeki büyük inançsızlık yüzdelerinin önemli nedenlerinden biri de bu katiyet arayışıdır. Tabi siz bu arayışı haklı ve masum bir arayış olarak kabul edebilirsiniz ama ispatlanılabilirliğin olduğu bir yerde imtihan da olmazdı. Bu sefer de siz “tamam, imtihanın olduğu yerde ispat olmayabilir ama öyleyse bana söyler misiniz, imtihan neden var? aşkın bir tanrının bizi imtihan etmekten ne gibi bir menfaati olabilir” diye sorabilirdiniz. Bu sorunun cevabı var, fakat hem vicdani hem de şu an size sunulabilir cinsten değil. Çünkü siz zaten Tanrı’ya inanmıyorsunuz. Şimdi düşünün ki ben birisine differential equationsı anlatmak istiyorum, fakat o bana diycek ki ben türev bilmiyorum. Türevi anlatacak olsam, ben limit öğrenmedim diycek. Limiti anlatacak olsam, ben dört işlemi bilmiyorum diycek. Dört işlemi anlatsam, ben sayıları kabul etmiyorum çünkü onlar zaten metafizik diycek. Demem o ki Tanrı’nın varlığı gibi çok basic birşeyi kabul etmeyen bir kimseye “neden imtihan var” gibi çetin bir sorunun cevabını verebilmeye çalışmak, sayıları kabul etmeyen birine difransiyeli anlatmaya benziyor.

    Burada buyuk bir fark var ama. Bilimin reel dunya ile olan korelasyonu herkese acik ve sinanabilir vaziyette. Fakat dinsel bir tecrube yasadigini iddia eden insanlara icin “iddia ediyorlar” diyebiliyoruz ancak.

    Bilimin reel dünya ile olan ilişkisi herkese açık değil ki. Örneğin Princeton üniversitesi bana evrimsel biyoloji lablarının kapılarını açıyor mu? Hayır. Benden iyi bir üniversiteden alınmış bir PhD istiyor değil mi? Yani benden emek, alınteri ve istek bekliyor. Din de bu açıdan hiç farklı gözükmüyor. Dinin özündeki hakikate varmak da mesai gerektiriyor. Öyle hiç kimse hakikati insanların önüne getirmiyor Fuatogl.

    İtiraz edebilirsiniz tabi, bilimsel deneyleri öğrenmek için illa da iyi bir üniversitenin labına gitmek zorunda değilsin, bunun yerine Nature ya da Science alman yeterli olur diyebilirsiniz. Yani bizzat görmenin mümkün olmadığı bir yerde, bilimsel gerçekliği öğrenmenin yolunu hakemli dergilerin inhisarına bırakabilirsiniz. Bu sefer ben de derim ki, hakikati bizzat görmek yerine, kimilerince efsane ya da söylence olarak nitelendirilen Kuranın tarihine bakabilirsiniz. Bilim kadar sistemli olmasa da İslam apologetiği de bu konuda hiç fena değildir diyebilirim size. Mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor : Bilimsel katiyetin dinde de aranması.

    Özetle, bilimsel bilgiyi elde edebilmek için asgari undergraduate bir eğitimin, İngilizce’nin ve yoğun bir mesainin arkasından koşuyorsanız şayet, dinsel gerçekliği elde edebilmek için de mesai harcamanız gerekiyor.

    Tum bu cesitlilik icersinde, tesadufen icine dogmus oldugumuz dinin en dogru din oldugu iddiasi da asiri iyimserlik olsa gerek

    Doğru, bu istenilmeyen bir iyimserlik. Kuran zaten “biz atalarımızı bu din üzerinde bulduk” diyenlere akılsız diyor. Buna müslümanlar da dahil. Yine Hz. Ömer diyor ki “sonradan müslüman olanların (yani annesi babası müslüman olmadığı halde kendisi islamı seçenlerin) sayısı azaldığında, İslam da kudretini yitirecektir”. Yani İslam toplumu, aklını kullanmaksızın annesi ve babasını taklit edenler toğpluluğu haline gelecektir diyor. Bu her din için geçerli, kabul ediyorum bunu.

    Fakat yine de bir içtensizlik görüyorum. İnançlı insanların çok büyük bir yüzdesi yaşadığı coğrafyanın dinini kabul ediyor olabilir, fakat dinin ve dinsel gerçekliğin değerlendirilmesi taklit eden çoğunluğa göre değil inançlarını sorgulayan azınlığa göre yapılmalı değil mi? Mesela ben, birkaç tane Turan Dursun yazısı okuyup kendisini Muhammed’e hakaretamiz eleştiriler getirmekle mükellef gören köylü ateistlere göre değil, ciddi bir muhakeme süreci geçirmiş ateistlere göre değerlendiriyorum ateizmi. Ben aynı tavrı onlardan da bekliyorum. Bu nedenle, dinsel çoğulculuğa yönlendirilmiş “herkes kendi coğrafyasındaki dini kabul ediyor” şeklindeki eleştirinin muhatabının din değil insanlar olduğunu söylemek istiyorum.

    Kanit var, fakat sadece bazi kisilere gorulur deniliyor ise, bunun ele alinacak bir tarafini goremiyorum pek. Ne diyebiliriz ki o secilmis insanlar karsisinda

    Yukarda da söylediğim gibi Fuatogl, seçilmişlik filan yok ortada. Hakikatin peşinden koşmak var, ya da hakikate kapılarını açık bırakmak var, dindar insanların gördüklerinin hepsini halüsünasyona ya da şartlanmışlığa bağlamak yerine, “acaba bir hakikat payı var mıdır” diye sormak var.

  47. amatör filozof diyor ki:

    Aziz,
    Müsaade ederseniz, Fuatogl ile olan tartışmanızın arasına ben de gireyim, çünkü çok üzerinde durduğum bir konuya değindiniz, şöyle demişsiniz:
    “imtihan neden var? aşkın bir tanrının bizi imtihan etmekten ne gibi bir menfaati olabilir” diye sorabilirdiniz. Bu sorunun cevabı var, fakat hem vicdani hem de şu an size sunulabilir cinsten değil. Çünkü siz zaten Tanrı’ya inanmıyorsunuz.”
    Kusura bakmazsanız, bunu kaçamak bir cevap olarak değerlendiriyorum, bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmeyi çok isterim. Özellikle, Tanrı’ ya inanmamak gibi modern toplumlarda suç niteliği taşımayan bir düşünce ve bununla bağlantılı eylemlerin, dinsel açıdan sonsuz cehennem cezası gerektiren bir suç olması konusunda ne düşündüğünüzü merak ederim. Kaldı ki Tanrı’ ya inanmama gibi düşünsel bir durumu bir yana bırakın, tasarlayarak cinayet vb en ağır suçları işlemiş olanlara dahi günümüz modern toplumlarında ölüm ve işkence cezaları verilmesi insanlık dışı bulunuyor ve yasaklanıyor. Halbu ki dinsel metinlere göre, Tanrı suç olarak tanımladığı bir çok durum için cehennemde diri diri yakılma cezası verebiliyor. Birbirine tezat olan bu iki şeyin hangisi yanlış? İnsanların suçlulara verdiği işkence ve ölüm içermeyen cezalar mı, yoksa kutsal kitaplardaki Tanrı’ nın suçlulara verdiği sonsuz işkence cezası mı?

  48. HermeS diyor ki:

    Agnostik olduğunu iddia eden birinin her zaman “teist” cenahı sorgulaması da ilginç..

  49. warhorse diyor ki:

    amatör filozof
    İnanmıyorum dediğiniz halde bu düşünce bile sizi korkutuyor olmalı.

    ”…cinayet vb en ağır suçları işlemiş olanlara dahi günümüz modern toplumlarında ölüm ve işkence cezaları verilmesi insanlık dışı bulunuyor…”

    Bir müslüman bilir ki yaratıcı insan değildir.İnsanlık dışı olan bir insanın kendi seviyesindeki bi varlığı katletmesidir.Bir insan başka bir insanın ölümüne karar veremez.Kur-an ı kerimde bu olay gayet açık şekilde açıklanmıştır.

    “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse(yani masum bir insanı öldürürse) , bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur”

    Eğer buna karşı gelen olursa diye de cezası en baştan söylenmiştir ki hem caydırıcı olsun hemde mazlumun ahı yerde kalmasın.

  50. amatör filozof diyor ki:

    Warhorse,
    Şöyle diyorsunuz:
    “İnanmıyorum dediğiniz halde bu düşünce bile sizi korkutuyor olmalı.”
    Kuran ve diğer dinsel metinlerde anlatılan Tanrı’ ya inanmadığım doğrudur. Beni rahatsız eden ve korkutan şey Tanrı’ nın gazabı değildir (bu konularda beni rahatsız eden farklı bir nokta var, çok kişiselleştirmek istemediğim için şu anda çok detaylandırmayacağım). Ancak tutun ki böyle bir tanrıya % 99 inanmıyor %1 inanıyor olayım, bu yüzde bir olasılık da beni korkutuyor olsun, bu neyi değiştirir? Bu durum sorduğum soruya direk cevap vermemenizi haklı göstermez ki. Cevabınızı merak ettiğim soruyu biliyorsunuz: “Bir insanın yalnızca Tanrı’ ya inanmadığı için sonsuz cehennemle cezalandırılması SİZCE doğru ve adaletli midir? Bu sorunun cevabı Kuran’ dan vereceğiniz ayetler değildir. Ben sizin kişisel düşüncenizi merak ediyorum. Bence üç cevap olabilir. A-Evet, doğrudur, B- Hayır, yanlıştır C-Emin değilim. Bu soruya tüm ateist, agnostik ve deistlerin vereceği cevap B şıkkı, hayır yanlıştır şeklinde olacağından eminim. Ben teistlerin cevabını ve bunun gerekçelerini gerçekten merak ediyorum.
    ———————————————————-
    HermeS,
    “Agnostik olduğunu iddia eden birinin her zaman “teist” cenahı sorgulaması da ilginç..” demişsiniz
    Agnostiklerin ateistlerle teistler arasında tarafsız bir konumda olması gerektiğini sanmıyorum. Ayrıca agnostiklerin hemen her felsefi konuda bilinemez demesi gerektiğini de düşünmüyorum.
    Genelde yorumlarınızda, benim agnostik değil de ateist olduğumu, sanki bir kandırmaca yaptığımı ima eder gibisiniz. Halbuki ben, pozisyonumu daha önce açık olarak belirttim. Ancak konu tekrarlandığı için, bir kez daha belirtmek gereğini duyuyorum: Benim değerli saydığım tek olgu sınanabilir somut bilgiler ve bunlardan yapılabilecek felsefi çıkarımlardır. Bu bağlamda, Kuran ve diğer dinsel metinlerde belirtilen Tanrı’ ya ve dinin diğer unsurlarına inanmıyorum. Ancak, şu an için elimizdeki bilgilerin bizi götürdüğü noktaya kadar gittiğimizde, deistik anlamda bir Tanrı’ nın varolma olasılığını sıfır olarak görmüyorum. Tanrı’ nın varolma olasılığını, Noel Baba ya da Jüpiter’ in yörüngesinde uçan çaydanlığın varolma olasılığıyla aynı gören ateistlerle aynı görüşte değilim. Son tahlilde, deistik bir Tanrı var da olabilir, yok da olabilir, bilinemez diyorum.

  51. warhorse diyor ki:

    amatör filozof

    Kişisel fikrimi sorduğunuz için B şıkkı diyorum yani yanlıştır.Peki üniversitede 3 yıl üstüste kalan bir insanın okuldan uzaklaştırılması doğrumudur?Bu soruyada belki kişisel ve vicdan(acıma duygusu) yönü ile ele alırsak cevabı B şıkkı olur.Ama üniversite yönetmeliklerinde der ki 3 yıl üstüste alttan ders bırakan(yada mezun olamayan) kişi okuldan uzaklaştırılır.Bu açıdan baktığımızda öğrencinin yapması gereken bellidir ve hiçbir hak idda edemez.Çünkü kurallar baştan belirlenmiştir.Yani haksız olan öğrencidir.Cezası ne ise katlanmak zorundadır.

    Elimizde yönetmelikler ,kurallar vardır.Onlara göre hareket etmek mecburiyetindeyiz.Yani baştan verilmiş bi kuralı çiğnediğiniz için ceza almanızda hiçbir mahsuru yoktur.Zaten insanın bunu kendisi düşünmesi gereklidir.Kuralları görmeden cezaları konuşmak mantıksızdır.

    Yok ben kural falan tanımam derseniz orası sizin bileceğiniz iş.Herkesin aklı var kullanmasını bilmek gerek.

  52. warhorse diyor ki:

    amatör filozof

    Peki ben sizin düşüncenizi merak ediyorum.Baştan kural hatası yapılmış bi konuda neyin cezası olmalı.Yada cezalar ne olmalı?Tek ayak üstünde bekleme cezası yada çöp dökme cezası olması pek mantıklı değildir sizcede

  53. amatör filozof diyor ki:

    Kişisel görüşlerim:
    1-Düşünsel konular herhangi bir cezaya tabi olamaz. Kimseye şunu düşüneceksin, şuna inanacaksın diye kural konulamaz. Bu nedenle burada kural hatası söz konusu değildir
    2-Herşeye rağmen büyük ve mutlak bir kural koyucu güç şunu düşünmen gerekiyor, başka türlü düşünemezsin, aksi halde seni cezalandırırım derse, benim gözümde saygınlığını kaybeder. Salt düşünceden dolayı ceza görmek, ceza vermekten daha şereflidir.
    3-Diğer insanların zarar görmesine yol açan kötü eylemlerin tabi ki bir cezası olması istenir, ancak bu cezanın sonsuza kadar sürecek bir işkence olmasını sanıyorum ki makul kişilerin hiçbirinin vicdanı kabul etmez. Rehabilite edici cezalar verilip, makul bir süre sonunda kişinin islah olması sağlanabilir. Günde 6 saatten 50 yıl sürecek tek ayak üzerinde durma cezası da olabilir, neden olmasın ? (-:

  54. HermeS diyor ki:

    amatör filozof;

    Agnostiklerin ateistlerle teistler arasında tarafsız bir konumda olması gerektiğini sanmıyorum.

    Bu ikisi arasında tarafsız bir zihinsel konum/alan nedir, var mıdır ve nasıl olmalıdır hiçbir fikrim yok, fikri olan varsa ve aydınlatırsa sevinirim. Bunu kastetmedim, açıkca ve anlaşılır yazdığım gibi, sizin -okuduğum kadarıyla- tüm yorumlarınızda, hemen her zaman teizm’i ve genel/felsefi anlamda teistik olarak düşünülecek yorumları süzgeçten geçirip kendinizce eleştirmeniz (bu yadırganacak bir tutum değil elbette) fakat ateizme ve ateistik yorumlarda suya sabuna dokunmamanız, es geçmeniz gerçekten ilginç benim için, çünkü bu, bana şimdiye kadar pek istisnasını görmediğim bir olguyu/durumu tekrar gösteriyor: Agnostiklerin derdi daha çok Tanrıyla ve teizmle, tanrısızlık ve ateizmle değil. Elbette bu tümel bir iddia değil, genel bir iddia. Fakat nedense istisnalar dışında bunun aksini pek göremedim. Bilinemezci eğer samimi/dürüst bir bilinemezci ise ve bilinemezciliğin ne olduğunun farkındaysa ve sadece ismen agnostik değilse, teizme olduğu kadar ateizm ve ateizmi bağrında saklayan tüm bilimimsi/siyasi/tarihi görüşlere de sorgulamacı, şüpheci ve bilinemezci yaklaşıp, sorgulamalarını yönlendirir. Eğer sorgulamalarını ve şüpheci yaklaşımını yoğunluklu olarak bu iki taraftan birine yönlendiriyorsa, orada durup, biraz düşünmek ve kocaman anlamlı ve hatta tebessümvari bir soru işareti koymak gerek.

    Ayrıca agnostiklerin hemen her felsefi konuda bilinemez demesi gerektiğini de düşünmüyorum.

    Bunu kastettiğimi ve ima ettiğimi sanmıyorum. (Yukarda yazdıklarımı tekrarlamak istemem)
    Ateizm-teizm sorgulamasında bariz bir “denge yitimi” agnostiğin üzerinde çok komik ve abes duruyor, özetle dokunmak istediğin kritik nokta bu.
    Mesela, sizce, bir agnostikin agnostizme bakış açısı nedir? Agnostizmin iddialarına, içeriğine, ne’liğine neden bilinemezci yaklaşamaz Agnostik? [Zaten yaklaşırsa “agnostik” olamaz.]

    Genelde yorumlarınızda, benim agnostik değil de ateist olduğumu, sanki bir kandırmaca yaptığımı ima eder gibisiniz. Halbuki ben, pozisyonumu daha önce açık olarak belirttim.

    Kandırmaca yaptığınızı değil de, agostik tavırla/pozisyonunuzla bağdaşmayan temel ve kabul edilemez paradokslarınız var bence. Ülkemizde ve tabii ki dünyada, nüfus cüzdanı müslümanlığı gibi (islamla uzaktan yakınan ilgisi olmayan müslümanlar) nüfus cüzdanı agnostikliği varsa, orasını bilemem tabi.

    Ancak konu tekrarlandığı için, bir kez daha belirtmek gereğini duyuyorum: Benim değerli saydığım tek olgu sınanabilir somut bilgiler ve bunlardan yapılabilecek felsefi çıkarımlardır.

    İşte bu söylediğiniz, agnostizmin bağrına saplanan bir hançerdir, farkında olmanız dileğiyle…! Sınanabilir somut bilgiler karşısında “suskun” kalan ya da onu -her ne demekse- değerli tek olgu sayan bir agnostisizm, pozitivizm-materyalizm arasında sallanan anlamsız bir sarkaca dönüşür.

    Bu bağlamda, Kuran ve diğer dinsel metinlerde belirtilen Tanrı’ ya ve dinin diğer unsurlarına inanmıyorum.

    İnanmamak başka, bir agnostiğin daha doğru bi yaklaşımıyla şöyle demek başka: Böyle bir inancı bana sağlayacak bilgilerin gerçekliğinden ve ulaşılabilir, doğrulanabilir olduğundan şüpheliyim. Herhangi bir dinin Tanrısına veya öğretisine inanmamak başka bir Tanrı’ya inananmamak bambaşka bir durum.

    Ancak, şu an için elimizdeki bilgilerin bizi götürdüğü noktaya kadar gittiğimizde, deistik anlamda bir Tanrı’ nın varolma olasılığını sıfır olarak görmüyorum.

    Merakımı bağışlayın madem sıfır değil kaç olarak görüyorsunuz? Ve neye binaen? Deistik tanrının, teist tanrı gibi “müdahaleci” olmaması mı bu sıfır olma ihtimalini biraz arttırıyor nezdinizde? Köşesinde oturup etliye sütlüye karışmayan tanrı mı daha olası?

  55. warhorse diyor ki:

    @amatör filozof

    Sizin neye inanıp neye inanmadığınız yada yaratıcının sizin gözünüzde saygınlığını yitirmiş olması kimse için sorun teşkil etmiyor.Durumunuz özetle şunu gösteriyor;”Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış”Sırf yaratıcıyla çelişiyosunuz diye O’na kafa tutuyor olabilirsiniz.Ama unuttuğunuz ve kavrayamadığınız bir nokta var.Bizi yaratan şayet o ise(ki benim görüşüme göre öyle) bizden bazı şeyler yapmamızı istemesi çok doğal.Bizimde teşekkür mahiyetinde bunları düşünmemiz ve uygulamamız gerekiyor.
    Kimse sizin düşüncenizi değiştirmenizi istemiyor.Allah’a inanıyormusun,onun kulu olduğuna iman ediyormusun?Eveti,iman ediyorum
    O zaman bütün sorun ortadan kalkmıştır.Ondan sonra ne olursan ol,neyi düşünürsen düşün.

    Ceza konusuna gelince.Öbür taraf rehabilite yeri değil.İnsan şayet akıllıysa,burada hazırlığını yapmış,rehabilite olmuş bi şekilde ahirete gitmek durumundadır.Bazı caydırıcı cezalar vardır.Her insan adam öldürmenin büyük suç olduğunu ve dinen de çok büyük günahlar içinde olduğunu bilir.Öbür tarafta cehennem cezası caydırıcı bir güç unsurudur.Ülkeler milyonlarca dolarlık silahlar alıyorlar.Bu silah ticaretinin büyük bir bölümü caydırıcı güç unsuru oluşturması için yapılır.Eğer haddi aşan bir durum varsa ceza uygulanır,yaptırım uygulanır yada savaş açılır.

  56. warhorse diyor ki:

    Tam olarak ters bir mantıkla düşünürsek aynı şeyi cennete gitmek içinde kullanabiliriz.Soruyorum size.Günde 5 vakit namaz(günde ortalama 40 dakikalık bir zamana tekabül eder) ile sonsuz cennete gitmek acaba adil midir?Bir gözümüzün değeri nedir sizce?Size ne teklif etseler o gözünüzü verirdiniz?Muhtemelen cevap gözümü vermem yada şu karşılığı gözümü veririm olacaktır.Eğer gözünüzü veremiyorsanız onun sizin için değeri sonsuzdur.Bize verilen bu kıymetli organımızın teşekkürünü bile yapamadan sonsuza kadar cennette kalmak adil olabilirmi?

  57. warhorse diyor ki:

    Çin işkencelerini duymuşsunuzdur.Başta gayet masum gözükürler.Ama insan metabolizmasını,sinir sistemini ve psikolojisini büyük oranda bozarlar.En sevdiğiniz yemeği 50 yıl boyunca hergün yeme cezası(başta ödül gibi gelebilir) çok büyük bir işkence olabilir.İşkencenin de çeşitleri vardır.Sizin söylediğinizde işkence kategorisine girer.Size göre daha makul bi ceza ne olabilir acaba?

  58. amatör filozof diyor ki:

    HermeS,
    Tanımlamalar üzerinde uzun uzun durmayı çok uygun bulmuyorum. ben kendime agnostik derken, bilinemezciliğin her konuda çok doğru olduğunu düşünerek bir seçim yapmış değilim. Sadece kendi fikirlerimi ve düşünce yapımı ele alarak en çok agnostik tanımlamasına uygun düştüğünü düşünüyorum (Bu tanımlama özellikle Tanrı’ nın varlığı-yokluğu konusuyla ilişkilidir). Agnostisizmi, sanıyorum siz benden daha iyi incelemişsinizdir, benim bu konuda okumam gereken kaynaklar da vardır, bu yüzden siz isterseniz bana pozitivist vb de diyebilirsiniz. Önemli olanın tek bir kelime ile tanımlamadan ziyade kişinin kendi düşüncelerini detaylandırması olduğunu düşünürüm. Tek bir sıfat ile insanları yaftalamanın ve belli bir kalıba sokmanın doğru olmadığını, agnostisizmin ve diğer düşünce akımlarının da çeşitleri olabileceğini göz önünde tutmak gerekir. Bu konuda cevap vermeye devam etmemin nedeni, kasıtlı olarak yanıltıcı bilgi vermemin söz konusu olmadığının bilinmesidir. Bir soru sormuşsunuz:
    “Merakımı bağışlayın madem sıfır değil kaç olarak görüyorsunuz? Ve neye binaen? Deistik tanrının, teist tanrı gibi “müdahaleci” olmaması mı bu sıfır olma ihtimalini biraz arttırıyor nezdinizde? Köşesinde oturup etliye sütlüye karışmayan tanrı mı daha olası?”
    Tabi ki bu konuda bir yüzde verilmesini bir şaka olarak kabul ediyorum, ancak Tanrı’ nın varolma olasılığının, varolmama olasılığından düşük olduğunu düşünürüm. Genelde doğadaki olaylara baktığımda bir ereksellikten çok rastlantısallık görüyorum. Tasarım, ince ayar vb argümanları pek geçerli saymıyorum (bu konuda, gene bu sitede başka bir isim altında yazdığım “Evrendeki ince ayar üzerine düşünceler” yazısına bakabilirsiniz). Ancak ilk neden argümanının Tanrı’ nın varlığı konusunda ortaya atılabilecek daha sağlam bir argüman olduğunu, bu şekilde kabul edilebilecek Tanrı’ nın (ya da farklı isim verilebilecek bir temel varlığın) doğa yasalarının koyucusu olduğunu düşünmenin de kesin olarak reddedilmesinin (ya da kesin olarak kabul edilmesinin) mümkün olmadığını düşünüyorum. Temelde karşı olduğum şey, sizin de tahmin ettiğimiz gibi, insanların yaşamına müdahale eden, belli davranışları dayatan, bunları da her din için farklı farklı uygulatan, günümüz modern toplumunda suç sayılmayan olguları suç kabul eden ve üstüne üstlük akla hayale gelmeyecek cezalarla cezalandıracağını beyan eden bir Tanrı’ dır. Bu konuda bilinemezci değilim. Bugüne kadar, yukarıda sorduğum, “Bir insanın yalnızca Tanrı’ ya inanmadığı için sonsuz cehennemle cezalandırılması SİZCE doğru ve adaletli midir? sorusuna yanıt veren teistlerden sadece iki tanesi bu soruya hayır yanıtı verebilmiştir. Geri kalan çoğunluk evet cevabı vermekle kalmayıp, benim şeytanın temsilcisi olduğum, cehennemde yanacağım ve kendilerinin de cennette rahat ederek, benim gibilerin durumundan keyif alacakları, bu durumun da çok adaletli olduğu vb cevaplar verdiler. Bu cevaplar bence üzücü, ancak teizm açısından “hayır” cevabına göre daha tutarlı. İşte teizmin son analizde çoğu kişiyi götürdüğü nokta bu. Bu arada mümkünse, yukarıdaki soruya sizin cevabınızı da duymak isterim.

  59. amatör filozof diyor ki:

    Warhorse,
    Tabi ki tek ayak üzerinde durmak da yerine göre işkencedir, bu önerimi bir şaka olarak yorumlayın lütfen. Benim esas üzerinde durduğum nokta salt düşüncenin cezalandırılmasının -bence- doğru olmadığıdır.
    ”Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” demişsiniz ama, unutuyorsunuz ki, sizin inancınıza göre, buradaki dağ herşeyi bilen ve gören bir varlıktır, dolayısıyla haberi olması gerekir.

  60. warhorse diyor ki:

    Sorduğum sorulara cevap alamadım.Nasıl siz düşüncelerimizi merak ediyorsanız benimde bazı meraklarım oluyor af buyurun

  61. amatör filozof diyor ki:

    Bana sorulan soruları cevapsız bırakmak istemem, o yüzden yazdıklarınızı tekrar gözden geçirdim:
    “Tam olarak ters bir mantıkla düşünürsek aynı şeyi cennete gitmek içinde kullanabiliriz.Soruyorum size.Günde 5 vakit namaz(günde ortalama 40 dakikalık bir zamana tekabül eder) ile sonsuz cennete gitmek acaba adil midir?”
    Tabi bu soruyu cennetin gerçekten varsayımı ile soruyorsunuz. Bu varsayıma göre cevaplarsam, hayır değildir, öncelikle iyi insan olmak gerekir, namaz kılsın ya da kılmasın.
    “Eğer gözünüzü veremiyorsanız onun sizin için değeri sonsuzdur.Bize verilen bu kıymetli organımızın teşekkürünü bile yapamadan sonsuza kadar cennette kalmak adil olabilirmi?
    Bu soruyu da, gözün doğal yollarla oluşmadığı, bize Tanrı tarfından verildiği varsayımıyla soruyorsunuz. Gene bu varsayım üzerinden cevaplarsak, hayır teşekkür etmeyenin cennete gitmesi adil değildir, (ancak cehenneme gitmesi de adil değildir).
    En sevdiğiniz yemeği 50 yıl boyunca hergün yeme cezası(başta ödül gibi gelebilir) çok büyük bir işkence olabilir.İşkencenin de çeşitleri vardır.Sizin söylediğinizde işkence kategorisine girer.Size göre daha makul bi ceza ne olabilir acaba?
    Kötülük yapan insanlara verilebilecek makul ceza ile ilgili net fikrim yok, ancak bunun alevlerde sonsuza kadar yanmak olmaması gerektiği, hangi cezayı verirseniz verin sonu olması gerektiği bence çok nettir. Ayrıca tekrar belirteyim ki düşünsel olarak Tanrı’ yı reddeden insanlara sırf bu nedenle verilecek ufak bir ceza bile büyük bir haksızlıktır.

  62. amatör filozof diyor ki:

    Üstteki yorumda “varolduğu” kelimesi düşmüş. Doğrusu “cennetin gerçekten varolduğu varsayımı” olacak

  63. warhorse diyor ki:

    Peki sizin gözünüzde saygınlığını yitirmiş bi tanrıdan bahsettiniz.O zaman tanrıya inanç konusunda bi problem yok öyle mi?Yani tanrı var ama benim gözümde saygınlığını yitirmiştir mi diyosunuz?

  64. amatör filozof diyor ki:

    Hayır, pek öyle değil. Saygınlık konusunu varsayımsal bir teistik Tanrı için söylüyorum. Yani -bence- teizmin Tanrısı yukarıda belirttiğim haksızlık nedeniyle saygın değildir, saygın olmayan, adaletsiz olan, zalim ve işkenceci olan bir Tanrının da -benim görüşüme göre- varolması mümkün değildir, mantıksızdır. O halde teistik Tanrı yoktur. Ancak teistik olmayan, insanlara haksız cezalar vermeyen, işkenceci olmayan, evreni belli kanunlara göre yaratıp, daha sonra işlemesine karışmayan, gerçekten saygın ve yüce bir deistik Tanrı ( ya da benzeri bir aşkın varlık) var olabilir (ki ben de böyle bir deistik Tanrı’ nın varolmasını isterim, inanmak başka istemek başkadır), ancak böyle bir Tanrı hiç olmayabilir de, bilinemez, var da diyemeyiz, yok da diyemeyiz.

  65. Mete Tunç diyor ki:

    &warhorse,
    Ramazanın sosyal yönünün olduğu ve bu bağlamda faydalarının da olabileceği
    tabiidir. Öyle olmasaydı yüzyıllarca devam edemezdi…
    Fakat sağlık açısından hiçbir yararı yoktur, tersine çok zararı, riski vardır… Belirttiğim bir araştırma, ki fazla zaman, maliyet vs. gerektirmez, bağımsız, objektif bir tarzda yapılabilse…
    İçki konusunda hemfikiriz…

  66. Mete Tunç diyor ki:

    &warhorse
    ” ”10-20 yıla kadar konusunda”Siz ölsenizde diyemiyorum çünkü ölünün arkasından kötü konuşmayı kendime yakıştırmıyorum.Eğer ölmezseniz 10-20 yıl sonra bende hem hatırlatma,hem dalga geçme (hem hakaret hem de küfür sizin gibilere Hastır![eş anlamlı sözcük]) hakkımı toptan saklı tutuyorum. ”
    demişsiniz benim sözlerime atıfla.
    İnsanları kandıran, üzen, yalan söyleyen, sahtekar vb. insanlara, ister ölü ister dili küfredilir…
    Tırnak içindeki ifadeleriniz, vurgunuz şık değil!
    Ayrıca sözkonusu zat, iddiasının ardındani ben buradayım, isteyen istediğini desin, dedi! Ben de derim, dedim ve diyeceğim…

    not. dahi anlamındaki de-da’lar ayrı yazılır efendim!

  67. Mete Tunç diyor ki:

    &susha
    “iman… en yüce duygu”?! Nasıl emin olabiliyorsunuz, başka bir duygu onun üzerindedir belki?!
    “kutsallara hakaret”? Klasik dindar ifadesi. Önce kutsallarınızı sorgulayın; nedir, yararı vs. En kutsal şey “can”dır. İnsanların canına kasteden bir şey nasıl “kutsal” olur?
    “8-12 yaş seviyesinde” değil yazılarım. O sizin “görüşünüz”. Ve, vırakınız 8-12’yi, 1500 yıl öncesinin masallarını ciddiye almakla dünya-evren bilginize, aklınıza haksızlık ediyorsunuz.
    Maalesef “imanınız” sizi doğru analiz yapmaktan alıkoyuyor. (Bir not: Bu yüzden pek çok insan-yazar, akademisyen vs- dogma ile tartışılmaz, hatta ona itiraz bile edilmez, görüşü ile dindarlarla, inançlarıyla hiç muhatap olmuyorlar…)
    “İnananlarla mücadele” ifadeniz bunun bir göstergesi. İnananlarla değil inançlarıyla “mücadele” ediyorum! İnananlar “kurtulsun” diye!
    “Delil”? Ne delili? İnanmak istersen her şey delil!
    “Yaratıcı olmalısın”… Her şeyi ezbere dayanan bir dinin mensubu böyle diyor!
    Yöntemim yaratıcı ki sizi o kadar kızdırmışım!
    Saygıyla

  68. warhorse diyor ki:

    @Mete Tunç

    Siz kendinize ölünün arkasından(kim olursa olsun) yakıştırıyor olabilirsiniz.Sizin ahlak anlayışınız bu olabilir saygı duyuyorum.(Söz konusu sadece Harun Yahya değildir.Kişiler beni ilgilendirmez)

    Makale diye yayınladığınız yazının ne bilim,ne felsefe nede din ile uzaktan yakından alakası yok.Sitenin formatına aykırı buluyorum.Tamamen kendi iç dünyanıza ait fanteziler.Böyle her aklınıza gelen yazınızı buraya eklemenizi doğru bulmuyorum.Gün gelir biriside kendi günlüklerini yayınlamak ister.Bunun önüne geçilemez.

    not:Belki size yüz sefer söylendi.Herkes sizin kadar -de -da ların yazımını iyi biliyor.Hızlı yazmaktan ve kafadakileri unutmamak için yazıyı hızlı aktarmaktan kaynaklı hatalar bunlar.Kendinize edebi siteler bulunuz.Şiirlerinizi orada yazarsınız.
    Ahlak, karşındaki insana saygıyla paraleldir.Yazının sonuna ”saygıyla” kelimesi eklenerek olmuyor maalesef.

  69. Bigalıoğlu diyor ki:

    “not:Belki size yüz sefer söylendi.Herkes sizin kadar -de -da ların yazımını iyi biliyor.Hızlı yazmaktan ve kafadakileri unutmamak için yazıyı hızlı aktarmaktan kaynaklı hatalar bunlar.”

    ben buna şekilcilik diyorum.bu şey benzer,bir insanın kafasının içindekilerden ziyade,dış ğörünüşüne bakmaya.burada da yazının içeriğinden ziyede,yazının nasıl yazıldığına bakılıyor.sanıyorum mete beyinki eskiden ğelen bir alışkanlık,ğenelde edebiyat hocaları böyle şeylere çok bakar.

  70. warhorse diyor ki:

    Ama çok sık olan bişey bu.Olmaması gerekir diye düşünüyorum.Sonuçta biz burada edebiyat yapmıyoruz.Türkçe’yi de katletmiyoruz.Forum dili kullanma gibi bir alışkanlığımızda yok çok şükür.Bu -de -da lardan başka ilgilenilmesi gereken konular var öncelikle.

  71. aziz diyor ki:

    Amatör Filozof,

    Özellikle, Tanrı’ ya inanmamak gibi modern toplumlarda suç niteliği taşımayan bir düşünce ve bununla bağlantılı eylemlerin, dinsel açıdan sonsuz cehennem cezası gerektiren bir suç olması konusunda ne düşündüğünüzü merak ederim.

    Sonsuza dek süren bir cehennem fikri, binlerce yıl boyunca Allah’tan korkmayı ve erdemli bir biçimde yaşamayı teşvik ettikten sonra, bugün ters bir etki yapıyor ve ötedünya inancını inanılmaz kılmaya katkıda bulunuyorsa, Cehennemin kabul edilemiyor oluşu bir düşünce değil duygusal bir reaksiyon demektir. İlahi adaleti psikolojik bir imkana indirgemek ve beşeri psikolojiyi evrenin ölçüsü yapmak demektir. Eğer cehennemin varlığı ve cehennemdeki ceza şekli, aklî bir muhakemenin konusu olsaydı, cehennem önermesinin tutarsız olduğu ihtimalini hesaba katmamız gerekecekti. Bu durumda da, geçmiş yüzyıllarda cehennemi kabul eden nice büyük bilgini, evliyayı ve azizi ya bu tutarsızlığı göremeyen aptallar olarak kabul edecek, ya da onları bu tutarsızlığı örtbas etmeye çalışan ve dürüst olmayan kimseler olarak görecektik. Oysaki onlar birer azizdi, ne aptallardı ne de sahtekar. Bu yüzden, cehennemin varlığı ve mahiyeti düşüncenin değil duyguların konusudur. Bu nedenle de benim Cehennemin varlığı ve mahiyeti hakkında bir düşüncem yoktur; Kutsal metinlere, sahih hadislere, âlimlerin kanaatlerine ve evliyanın müşahadelerine dayanan bir inancım vardır.

    Cehennemin ebediliğini ve hatta varlığını kabul etmeyen kimselerin, bunu bir tefekkür ürünü olarak sunmaları hatalıdır, çok açık bir biçimde psikolojik bir reaksiyondur bu. Kanaatimce de, hümanizmin etkisiyle ateşlenen bir reaksiyondur. Hz. Mevlana, “insan kendisine yaklaştıkça, Allahtan uzaklaşır” cümlesiyle, hümanizmin insanı Tanrı’dan kopardığı vakıasını çok güzel bir biçimde özetler aslında. Rönesansla birlikte atılan hümanizma tohumları, Aydınlanmacı iklimde yeşermiş ve insanlar artık kendilerini “iyi”, “masum” görmeye başlamış ve “rahat bırakılmaya hakları olduğunu” iddia etmişlerdir. Tabi cehennem olayını, çağın hümanistik düşüncesinin etkisinde kalmadan, ateşte yakmakla sonsuz merhamet fikrini birbirine bağdaştıramayıp “aklım almıyor arkadaş” diyip reddedenler de vardır. Burdaki “aklım almıyor” ifadesine takılmamak gerekli, bu da basbayağı duygusal bir tepkidir ve üstelik Allah’ı sadece cehennemden ibaret saymak ve cehennem kavramını da Allahın varlığına giden yolları örtecek kadar gözde büyütmektir. Özetle, “Bu ülkenin sınırları içinde adam öldüren her kim olursa ben de onu öldürücem” diyen bir hükümdarın, hiç adam öldürmemiş bir kimseyi idama mahkum etmesi bir tutarsızlıktır ve zulümdür. Fakat, “Yeterli delil olduğu durumlarda bile beni kabul etmeyen kimseleri cehennemde yakacağım” diyen Tanrı’nın, inançsız insanları yakması tutarsızlık filan değildir. Burda, mevzubahis olan, Tanrı figürünü bir kabullenemeyiştir, “Tanrı dediğin adamı cehennemde yakmaz” gibi hiçbir kaynağı olmayan bir yargıdır mevzubahis olan. Burda anlaşalım bir kere.

    Şimdi ise dilerseniz, İslam cehennem ve cehennemin ebedîliği hakkında ne söylüyor, ona bir bakalım. İslam’a göre cehennem, kötülüklerin doğurduğu bir neticedir. (Hz. İsa’ya isnad edilen “Kendine karşı bölünen ev mutlaka helak olur” cümlesini hatırlayın. İnsanın, kendi fıtratına ihanet etmesi olarak da algılanabilir bu cümle, ya da insanın, kendindeki Tanrısal nuru zulmetle perdelemesi olarak). Ancak, cehennem yapılan işlerin cezasının çekileceği bir yer değildir sadece, ve ordaki cezalar da insana işkence etmek maksadı ile değildir. Bu cezalardan maksat insanı temizlemektir, bu suretle de insan kendi eli ile kendi başına açtığı felaketlerden kurtulma olanağına kavuşur. Kurandaki “Cehennem sizin tek dostunuzdur” (57:15) ayeti de buna delildir nitekim. Bu ifade gösteriyor ki, ateş nasıl altını cürufundan temizlerse cehennem de insanı günahlarının cürufundan temizlemek içindir. Bir çeşit Spritual Hospital yani. Şerlerin sonsuza dek sürmesi hikmet-i ilahiyeye münafidir, çünkü eğer şerler sonsuza dek sürseydi, yine sonsuza dek sürecek olan hayırlarla eşit olurdu (İbn Kayyım’ın görüşü böyle), oysaki Allah “Rahmetin gazabımı geçmiştir” diyerek, hayır ve şer arasında, cennet ve cehennem arasında manevi bir simetri olmadığını bize bildirmiştir.

    Öte yandan Cehennemin varlığı nas’la katidir, fakat cehennemin ebediliği konusunda bir ihtilaf mevcuttur. Ebedi olduğunu ve ebedi olmadığını söyleyen tarafları ve delillerini incelediğimizde, cehennemin ebedi olduğunu söyleyen ayetlerin kontekstine, siyakına ve sibakına baktığımızda, yine Efendimizin cehennemin ebedi olmadığını açıkça vurgulayan hadislerine baktığımızda, Ashabın önde gelenlerinden Hz. Ömerin ve İbn Mesud’un bize kadar intikal etmiş olan fikirlerine baktığımızda ve bunun da ötesinde manevi âlemde cehennemi müşahade eden İbn Arabi ve Gazali ve Cili’nin yazdıklarına baktığımızda, cehennemin ebedi olmadığı kanaatine varmak çok da zor değildir. Fakat yine de bizim bu konuda söyleyebileceğimiz son söz : “Muhakkak ki Rabbim dilediğini yapar” sözü olacaktır.

    Son bir meseleye daha değinmek istiyorum. Allah’ın varlığına ve Hz. Muhammed’in de O’nun elçisi olduğu gerçeğine giden birçok yol vardır. Mesela aklî bir muhakemeyle bu neticeye varabilirsiniz, fakat tam bir katiyete sahip olmayacak olan bu muhakemenin formel mantık ve bilimsel düşünceyle dövüştürülmemesi gerektiği hesaba katılacak olursa. Yine mesela Kuran öğrenebilirsiniz ve son yüzyılı saymayacak olursak birçok hakkaniyetli Batılı düşünür gibi Kuranın sizi sihirlediğini hisseder ve en azından belagat karşısında secde edersiniz. Ya da mesela dinsel bir deneyim yaşayabilirsiniz. (Böylesi bir deneyim yaşayıp da azılı bir komunistken sadık bir nurcu olan birini biliyorum mesela). Vicdanınıza danışabilirsiniz, tabi eğer vicdanla indoktrinel bilgi artıklarını özdeşleştirmiyorsanız. Daha birçok yol var yani. Siz hiç Şafii’nin fıkıh kitabını okuyup da hukuki metodolojiye hayranlık duyarak Tanrıyı kabul eden gördünüz mü? Ya da kader inancına bakıp da “Bütün bu olup bitenler, yüce bir gücün senaryosu olmalı” diye düşünüp müslüman olan? Ya da cihadın erdemini kavrayıp da İslam’a giren? Eminim ki görmediniz, çünkü bu saydığım olgular imana taalluk eden meselelerdir, tıpkı cehennemin varlığı ve mahiyeti gibi. Yani ben cehennemden dolayı Allaha inanmadığım gibi cehennemden dolayı da Allahı inkar edecek değilim. Ve Allaha giden onlarca açık yol varken ve o yolları denemek dururken, cehenneme tepki gösterip de Allah’ı kabul etmemeyi de anlamlı bulmuyorum açıkçası. Kabullenemiyorsunuz bu anlıyorum da, hayatta kabullenemiyor olup da gerçek olduğuna şahit olduğumuz birçok vakıanın olduğunu da hatırlatmak isterim size. Bir ateistin “Eğer cehennem varsa bile Tanrıyla mücadele etmemiz gerekir” dediğini hatırlıyorum, bence bu en başından beri anlattıklarımı özetleyen bir cümleydi.

  72. amatör filozof diyor ki:

    Aziz,
    Yazdıklarınızı dikkatle okudum. Alıntılar üzerinden yorumlarımı sunuyorum

    “Sonsuza dek süren bir cehennem fikri, binlerce yıl boyunca Allah’tan korkmayı ve erdemli bir biçimde yaşamayı teşvik ettikten sonra……….”

    Kişisel kanım, günümüz modern insan toplumlarında erdemli yaşamak için cehennemle korkutulma ihtiyacının ortadan kalkmış olduğudur.
    —————————————————

    “Cehennemin kabul edilemiyor oluşu bir düşünce değil duygusal bir reaksiyon demektir. İlahi adaleti psikolojik bir imkana indirgemek ve beşeri psikolojiyi evrenin ölçüsü yapmak demektir. “

    Bu söylediğiniz temel mantık olarak doğru, ancak benim itiraz ettiğim nokta ilahi adaletin beşer adaletinden üstün olması gerektiğidir, bu da duygusal değil düşünsel bir reaksiyondur. Tabi burada üstünlük derken gene insani değer yargılarını referans alıyorsunuz itirazı gelebilir, ona sözüm yok.
    ———————————————-

    “Eğer cehennemin varlığı ve cehennemdeki ceza şekli, aklî bir muhakemenin konusu olsaydı, cehennem önermesinin tutarsız olduğu ihtimalini hesaba katmamız gerekecekti.”

    Ben de zaten bu ihtimali hesaba katmanızı rica ediyorum.
    ———————————————-

    “Bu durumda da, geçmiş yüzyıllarda cehennemi kabul eden nice büyük bilgini, evliyayı ve azizi ya bu tutarsızlığı göremeyen aptallar olarak kabul edecek, ya da onları bu tutarsızlığı örtbas etmeye çalışan ve dürüst olmayan kimseler olarak görecektik. Oysaki onlar birer azizdi, ne aptallardı ne de sahtekar.”

    Bu bilginlerin aptal ya da sahtekar olamayacağına ben de katılıyorum. Ancak insanların değer yargıları içinde bulundukları ortamdan çok etkilenir. Humanist düşüncenin gelişimediği insan toplumlarında yaşayanların değer yargılarının farklı olacağı doğaldır, bu kişi bilgin ya da evliya dahi olsa. O dönemlerin koşullarında bu tür cezaların verilmesi, herkese doğal görünmüş olabilir.
    ———————————————-

    “Hz. Mevlana, “insan kendisine yaklaştıkça, Allahtan uzaklaşır” cümlesiyle, hümanizmin insanı Tanrı’dan kopardığı vakıasını çok güzel bir biçimde özetler aslında. Rönesansla birlikte atılan hümanizma tohumları, Aydınlanmacı iklimde yeşermiş ve insanlar artık kendilerini “iyi”, “masum” görmeye başlamış ve “rahat bırakılmaya hakları olduğunu” iddia etmişlerdir. “

    Mevlana doğru söylemiş, ancak ben bu gidişatın gayet olumlu olduğunu düşünürüm (Yalnız buradaki Allah’ ı din kitaplarında tanımlanan Tanrı olarak algılarım, hümanist bakış açısına sahip olup dinsiz olan ancak yaratıcı olarak Tanrı’ ya inanan bir çok kişi vardır).
    —————————————-

    “Tanrı dediğin adamı cehennemde yakmaz” gibi hiçbir kaynağı olmayan bir yargıdır mevzubahis olan. Burda anlaşalım bir kere. “

    Burada anlaşıyoruz, hakikaten bu yargının direk bir kanıtı yok. Ancak böyle bir vahşeti ceza olarak uygun bulmuş bir Tanrı benim aciz insan psikolojime göre saygınlığını kaybediyor.
    —————————————

    “Yine mesela Kuran öğrenebilirsiniz ve son yüzyılı saymayacak olursak birçok hakkaniyetli Batılı düşünür gibi Kuranın sizi sihirlediğini hisseder ve en azından belagat karşısında secde edersiniz. Ya da mesela dinsel bir deneyim yaşayabilirsiniz (Böylesi bir deneyim yaşayıp da azılı bir komunistken sadık bir nurcu olan birini biliyorum mesela)”

    Bu tip deneyimleri herkesin yaşamadığı, ya da herkesin Kuran’ ın belagatından etkilenmediği de bir olgudur. Bu tür deneyimler için kişinin yıllar boyunca şekillenen zihinsel yapısı, psikolojisi, bedensel sağlık durumu vb çok çeşitli etkenler devreye girebilir. Karakter yapısı olarak ekstremi, uçlarda dolaşmayı tercih eden insanların bir uçtan diğerine geçiş yapması da şaşırtıcı bir şey değildir.
    ————————————–

    Sonuç olarak, doğru anladıysam, bir kez dine iman ettikten sonra, bu kabulden çıkabilecek her türlü sonucu insani değerlerimize, psikolojimize uysa da uymasa da kabul etmek gerekir diyorsunuz. Bu ben ve benim gibi kişilerin kabul edebileceği bir şey değil. Herhalde Fuatogl’ a hitaben yazdığınız şu cümleyi yazmakta haklıymışsınız:
    “Bu sefer de siz “tamam, imtihanın olduğu yerde ispat olmayabilir ama öyleyse bana söyler misiniz, imtihan neden var? aşkın bir tanrının bizi imtihan etmekten ne gibi bir menfaati olabilir” diye sorabilirdiniz. Bu sorunun cevabı var, fakat hem vicdani hem de şu an size sunulabilir cinsten değil. Çünkü siz zaten Tanrı’ya inanmıyorsunuz.”

    Saygılarımla

  73. HermeS diyor ki:

    amatör filozof, bir kaç gündür nete doğru düzgün giremedim şimdi gördüm mesajınızı:

    Tanımlamalar üzerinde uzun uzun durmayı çok uygun bulmuyorum.

    Sizin uygun bulup bulmamanız tabi ki sizi bağlar ancak bu, tanımlamanın önemine ve hassasiyetine halel getirmez. Körlerin fili tanımlaması analojisini duymuşsunuzdur. Orada anlatılmak istenen o kadar önemlidir ki, işte bu tanımlama olayının önemine kuvvetle vurgu yapar. Tanım, paradigmayı üretir. Tanımlama, insan zihnini kodlar, eşyaya ve varlığa bakış açısını belirler. Tanımsız bir felsefi/dini/bilimsel/entellektüel/siyasi [kısacası, insana ait ne varsa] irdeleme, pozisyon alış, analiz ve sentez muhakemesi kurulamaz. Kurabilen varsa, buyursun anlatsın, ben de yeni bir şey öğrenmenin kıvancına erip, üstadıma teşekkür edeyim. ‘Tanımlamaları boşverin’ mahiyetinde olan naif postmodernist yaklaşımla hareket edeceksek bu işin sonu havanda su dövmektir ki ben öyle bir zeminde ayaklarımın kaymasına müsaade edecek kadar kendimi kaybetmedim.

    ben kendime agnostik derken, bilinemezciliğin her konuda çok doğru olduğunu düşünerek bir seçim yapmış değilim. Sadece kendi fikirlerimi ve düşünce yapımı ele alarak en çok agnostik tanımlamasına uygun düştüğünü düşünüyorum (Bu tanımlama özellikle Tanrı’ nın varlığı-yokluğu konusuyla ilişkilidir). Agnostisizmi, sanıyorum siz benden daha iyi incelemişsinizdir, benim bu konuda okumam gereken kaynaklar da vardır, bu yüzden siz isterseniz bana pozitivist vb de diyebilirsiniz. Önemli olanın tek bir kelime ile tanımlamadan ziyade kişinin kendi düşüncelerini detaylandırması olduğunu düşünürüm.

    Sartre bile yüzde yüz varoluşçu değildi, o akımın ‘baba’larından biri olmasına rağmen. Kime göre? Kierkegaard’a göre mesela. Ayrıca, zaten hiçkimse bir felsefi duruş belirlerken, o felsefenin yüzde yüz doğruluğuna kani olup ondan tamamıyla mütmain de olmaz. Sizden agnostiszmin her ayrıntısına iman etmenizi, katılmanızı ve onu savunmanızı da beklemiyorum. Sadece en temel anlamda agnostik duruşun sinyallerini almaya çalışıyorum. Ama başından beri alamıyorum. Benim alıcılarımda mı bir sorun var acaba? ‘Tanrı’nın varlığı-yokluğu konusunda’ agnostiğim, şu konuda pozitivistim, o konuda nihilistim, bu konuda idealistim, diğer konularda scientistim.. ilanihaye gider bu. Eklektisizmin nihai konforu bu olsa gerek. Hiçbir pozisyon alamadan, cıvık bir yapı olur böyle bir felsefi duruş. Her felsefeden, kendine göre bir kaç tutam alıp, kendine uyarlayıp böyle ‘yamalı bohça’ üretmek. Sizden düşünce dünyanızı tek kelime ile ifade etmeniz gerektiğini de beklemiyorum. Böyle saçma bir şeyi nasıl bekleyebilirim ki zaten? Düşünce dünyanızı detaylandırmayı ancak ve ancak bir temel üzerinden yapabilirsiniz. Ve ben de bu temeli, daha önceki ifadenizden anladığım kadarıyla, agnostisizm olduğunu sanıyordum. Ama değilmiş, ne olduğunu da anlamış değilim henüz. Tanımlama gibi, böyle bir teşhis ve tespitin önemine inanıyorum. İki dakikada bir ismini değiştiren birine hangi isimle hitap edip onu çağırır veya ona seslenirsiniz?

    Tek bir sıfat ile insanları yaftalamanın ve belli bir kalıba sokmanın doğru olmadığını, agnostisizmin ve diğer düşünce akımlarının da çeşitleri olabileceğini göz önünde tutmak gerekir. Bu konuda cevap vermeye devam etmemin nedeni, kasıtlı olarak yanıltıcı bilgi vermemin söz konusu olmadığının bilinmesidir.

    Ulu manitu, köktengri ve Tao aşkına..!

    Yaftalamak ve belli bir kalıba sokmak ile tanımlamayı eşdeş görmenize inanamıyorum gerçekten. Kusura bakmayın ama tek kelimeyle ifade etmem gerekirse: çarpıtıyorsunuz. O halde, yaftalama araçları olarak sözlükleri ve ansiklopedileri yasaklayalım, ne dersiniz? Aydınlanmanın (bunun bir ‘aydınlanma’ olduğu tartışılır) öncülleri olarak bilinen ansiklopedistler böyle bir yaklaşımla mezarlarında ters dönerlerdi eminim. Agnostiszmin (ve diğer ekollerin) çeşitleri olduğunu/olabileceğini felsefenin abc’sinde olan herkes bilir zaten. Mesele bu değil ki, bunu belirtme ihtiyacında hissediyorsunuz kendinizi. Meseleyi defalarca anlattığımı düşünerek, tekrarlamayı abes buluyorum.

    Bir soru sormuşsunuz:
    “Merakımı bağışlayın madem sıfır değil kaç olarak görüyorsunuz? Ve neye binaen? Deistik tanrının, teist tanrı gibi “müdahaleci” olmaması mı bu sıfır olma ihtimalini biraz arttırıyor nezdinizde? Köşesinde oturup etliye sütlüye karışmayan tanrı mı daha olası?”
    Tabi ki bu konuda bir yüzde verilmesini bir şaka olarak kabul ediyorum, ancak Tanrı’ nın varolma olasılığının, varolmama olasılığından düşük olduğunu düşünürüm. Genelde doğadaki olaylara baktığımda bir ereksellikten çok rastlantısallık görüyorum. Tasarım, ince ayar vb argümanları pek geçerli saymıyorum (bu konuda, gene bu sitede başka bir isim altında yazdığım “Evrendeki ince ayar üzerine düşünceler” yazısına bakabilirsiniz). Ancak ilk neden argümanının Tanrı’ nın varlığı konusunda ortaya atılabilecek daha sağlam bir argüman olduğunu, bu şekilde kabul edilebilecek Tanrı’ nın (ya da farklı isim verilebilecek bir temel varlığın) doğa yasalarının koyucusu olduğunu düşünmenin de kesin olarak reddedilmesinin (ya da kesin olarak kabul edilmesinin) mümkün olmadığını düşünüyorum.

    Sıfır dediğinize göre bir rakam beklemem normaldi. Ereksellik-rastlantısallık olguları üzerinden bir kıyaslama yapıp [bakıyorum da burada hiç ‘agnostik’ değilsiniz], Tanrı’nın varolup olmama çıkarımına gittiğinizde göre şunu sormam hakkımdır sanıyorum: Madem evrendeki olaylarda ereksellik olmadığından bu kadar eminsiniz, ki buradan yola çıkarak Tanrı’nın varolmama olsılığının çıtasını yükseltiyorsunuz, rastlantısallık olarak gördüklerinizin kesin ve gerçekten ‘rastlantısal’ olduğundan nasıl hangi yöntemle emin olabilirsiniz? Ya size rastlantısal gelenler gerçekten öyle değilse? [Tanrı konusunda agnostik olduğunu iddia eden birine böyle bir soruyu zaten kendine sorduğunu ve cevapladığını düşünerek soruyorum zaten.] Ya kaosta bir kozmos saklıysa? İnsanın dünyadaki serüvenine kıyasla fazla değil 150 yıl önce Newton dinamiğinin tek geçerli fiziksel dinamik olduğundan emin olanların kuantumla karşılaştıklarında neler hissetiklerini hayal edebilir misiniz? Bu soruyla anlatmak istediğimi umarım açık ve nettir. Bugün size, eşya ve varlığa dair ‘öyle’ gelen bir şey, bakarsınız yarın, yeni gelişme ve bulgularla çok farklı bir yüzünü gösterebilir. Demek ki, bu kadar emin olup, Tanrı gibi, kabul edin etmeyin önemli değil, insan zihnini sürekli kurcalayan ve onu bir türlü bırakmayan meseleye buradan yola çıkıp olasılıkları ona göre düzenlemek çok doğru olmasa gerek.
    Tasarım, ince ayar, rastlantısallık, ereksellik vs… Hani tanımalamalar o kadar önemli değildi? Neden tek kelimeyle kendimizi sınırlayıp belli bir kalıba sokuyoruz şimdi? Şimdi yukardaki itirazınızı kendinize yönlendirmenin sırası değil mi acaba? Birden fazla tasarım görüşü olabilir. Bazen tasarıma bazen rastlantısallığa rastlarım diyemez miyiz acaba? Sanırım bazen agnostik bazen posiztivist olmakta bir beis görmeyen zatı aliniz bunu da hoşgörür ve sakıncalı görmez sanıyorum.
    Her biri ortalama yüzmilyar yıldız (güneş sistemi) içeren yüzmilyar galaksili bir uzayın içerisinde, sahra çölündeki bir kum zerreciği misal bir gezegende yaşayan biz insancıklar, kainatın ömrünü 24 saat olarak düşünürsek, son yarım saniyesi gibi bir zaman diliminde ürettikleri düşünce yapısıyla bir şeyin (çölü hatta çölleri varettiği iddia edilen bir varlığın) varlığı yokluğu hakkında argümanlar üretiyoruz, sonra kimimiz bunları kabul ediyor kimimiz etmiyor. Peki bunlar neyi gösterir ki? O argümanların geçersizliği o şeyin varlığını geçersiz kılmayacağı gibi, o argümanların geçerliliği o şeyin yokluğunu var kılmaz. Argümanla yok veya var olan bir şey aramıyoruz. Argüman aramanın ve bulduğunu ya da reddetiğini sanmanın trajikomedisi işte burada yatıyor.

    Temelde karşı olduğum şey, sizin de tahmin ettiğimiz gibi, insanların yaşamına müdahale eden, belli davranışları dayatan, bunları da her din için farklı farklı uygulatan, günümüz modern toplumunda suç sayılmayan olguları suç kabul eden ve üstüne üstlük akla hayale gelmeyecek cezalarla cezalandıracağını beyan eden bir Tanrı’ dır. Bu konuda bilinemezci değilim.

    Bakınız karşı olmak ayrı, o karşı olduğunuz şeyin varlığı/yokluğu ayrı.. Bunu karıştırmayın lütfen. Ben de modern olduğunu iddia eden toplumlarda bir çok insanlık dışı uygulamalara karşıyım, ne oluyor? Onlar yok mu oluyor? Dünyada hemen herkes temelde küresel ısınmaya karşı. Peki küresel ısınma yok mu oluyor bu karşı duruşla? 13. yüzyılda yaşasaydık Cengiz Han’ın yaptıklarını biri bize anlatsaydı ve biz de bunlara rağmen “böyle bir insan hükümdar var olamaz, imkansız, yüzde sıfır” deseydik Cengiz Han buharlaşıp uçacak mıydı? Biz kafamızda tanrıya veya Cengiz Han örneğinde olduğu gibi hükümdara ait bir tanımlama, yaklaşım benimsiyoruz apriori olarak, sonra buna uymayan biri ile gelen bir haber ve bilgiye karşın böyle tanrı ya da hükümdar olamaz diyoruz. Tanrı varolduğunu göstermek için sizin kafanıza göre mi hareket etmeli? Hangi faninin zihin yapısına göre hareket edecek peki? Bir Dr. Hannibal Lecter “yamyam zalim tanrıdan” hoşlanır “iyimser herkese güzellik vadeden” tanrıyı kabul etmede güçlük çekerken, bir amatör filozof tam tersidir. Belki tam da sizin kabul etmek istemediğiniz bir Tanrıdır o, nereden bileceksiniz. ‘Benim kafama uymuyor arkadaş, olmaz öyle şey’ demek o şeyi olmaz mı yapar?

    Bugüne kadar, yukarıda sorduğum, “Bir insanın yalnızca Tanrı’ ya inanmadığı için sonsuz cehennemle cezalandırılması SİZCE doğru ve adaletli midir? sorusuna yanıt veren teistlerden sadece iki tanesi bu soruya hayır yanıtı verebilmiştir. Geri kalan çoğunluk evet cevabı vermekle kalmayıp, benim şeytanın temsilcisi olduğum, cehennemde yanacağım ve kendilerinin de cennette rahat ederek, benim gibilerin durumundan keyif alacakları, bu durumun da çok adaletli olduğu vb cevaplar verdiler. Bu cevaplar bence üzücü, ancak teizm açısından “hayır” cevabına göre daha tutarlı. İşte teizmin son analizde çoğu kişiyi götürdüğü nokta bu. Bu arada mümkünse, yukarıdaki soruya sizin cevabınızı da duymak isterim.

    Esas olarak, benim ve diğer hiç kimsenin şahsi kanaati Tanrıyı bağlamaz. Dolayısıyla, burada, bu konuda üretilen her bilgi spekülasyon olarak kalacaktır. Hakikati tam olarak kapsayamaz, ancak ona ait belli bazı gerçeklikler barındırabilir. Ve böylece spekülatif bilgi üzerinden temel bir kabulleniş ve reddedişin sağılıklı, akıllıca olmayacağını düşünüyorum. Benim spekülasyonum ise şöyle: Biz bilmediğimiz bir alem ve boyut hakkında tartışırken daha mütevazi olmalıyız. Yine bir misal kuralım: Anne karnındaki bebekle bir diyalog kurduğumuzu düşünelim bir an. O, anne karnında görebileceği kadarını görüyor ve bu dünyayı elbetteki görememiş henüz. Ve biz bu dünyayı ona anlatmaya çalışıyoruz. Dereleri anlatırken, o annesinin karnındaki damarları görüp ona bir benzetmeyle hayal edebiliyor ancak. Peki, hiç görmediği ve kıyaslama dahi yapamıycağı bir şeyi nasıl anlatırız ona? Mesela bir treni ya da uçağı. Ancak dilimizin döndüğünce ve onun alemine has sembollerle. Bebek, uçağı anlattığımızda, böyle bir şeyin asla olamayacağını, böyle bir şeyi aklının alamadığını iddia ederse, uçağın bu dünyadaki varlığı sekteye uğrar mı? Tanrı, cehennemi ateşle benzeşim kurarsa, bu cehennemin birebir ateş olduğunu mu gösterir acaba? “Cezalandırmak” tabiri arapçada “karşılığını görmek”tir. [bkz. tanımlama ne kadar önemli, düşünce dünyamızı bile bir anda değiştirebilir] Dolayısıyla cennete gidecekler de orayla cezalandırılır. Meallerde bunlar anlatılmadığı için kuru, yüzeysel bir okuma ile Tanrının günahkarları cehennemle cezalandırdığını, sanki bir insanın başka bir insanı işkenceye uğratmasındaki eylemle eş görebiliriz doğal olarak. Oysa bunu bir arınma, saflaştırma, yaptıkları ile bir sistemi okuyamadığından ötürü sonsuz alemde karşılaşma olarak da düşünebiliriz pek ala. Teşbihte hata yoktur derler, devlet ceza hukukunda söyle diyor: Şunu şunu yaparsanız, şu kadar, şu nitelikte ceza alırsınız ve gerektiği takdirde şu kadar zaman hapiste kalırsınız. Eğer, buna rağmen, biri, suç olarak kabul edilenleri yaparsa karşılığını görecektir. Bu demek değildir ki Devlet hiç yoktan yere cezalandırıyor, işkence ediyor. Adil devlet ile despot devlet arasındaki ayrım buradan çıkar. Hiçbir şey bildirmeden keyfine göre cezalandıran devlet, adil olamaz. Sonsuz cehennem görüşü de tartışmalıdır, buna yorumculardan “aziz” değinmiş zaten. Kimseye haksızlık yapılmayacağını, herkesin yaptıklarının karşılığını alacağını zaten sadece Kuran’da değil, eski mısır metinlerinden tutun Çin felsefesinde Tao yazmlarına, Hermes Trismegustus’un yedi-sekiz bin yıllık zümrüt tabletlerine kadar yazılıdır. Buna rağmen, dini yüzeysel algılayanların cennet-cehennem tasvirlerini ve cehennem-cennet ehlini taksimlendirmesine itibar etmemek gerek. Allah, kendi kurduğu aşkın ve içkin sistem muvacehesinde, her kişinin (ruh ve bilinç sahibinin) bu dünya/kainat hayatında yaptıklarıyla, sonsuz boyutta iki seçenekten (seçeneklerin kendi arasında çeşitlendirmesi olsa dahi) biriyle hiçbir haksızlığa uğramadan karşılaşacağını, kimsenin hele hele bir insanın bir başka insan hakkında böyle bir yetkisi olmadığını zaten defalarca belirtmiştir. Hatta derler ki cehennemde odun falan yokmuş, her insan cehennemine kendi odununu getirirmiş. Cehennemin bir işkencehane olmadığını, saflaştırma arınma merkezi olduğunu düşünerek aslında cehennemin bile rahmet deryasında olduğunu söyleyen sadece bendeniz değilim, biraz tasavvuf okuyan herkes bu gibi yorumlarla karşılaşmıştır. Hatta en büyük şeyh ünvanı olan İbnulArabi, cehennem ehlinin cehennemde bir süre sonra zevk ve mutluluk içinde olacağını bile ifade etmiştir.

    İnanan inanmayan herkesin bayramı kutlu olsun.

  74. selcuk diyor ki:

    yorum yapmaya bile degmez…inanmasan bile baskasinin inanci ile dalga gecmek dupeduz hakarettir.

    bir de son yorumda Tanriya inanmadigi icin ateistin cehennem le cezalandirilmasi ne kadar adil sorusuna cevap istemis yorumcu. Biz insanlar birimiz digerini oldurdugu zaman onu muebbet hapisle cezalandiriyoruz.
    Tanri bu kadar mucizevi bir yasami ateiste sunmusken, gonderdigi binlerce peygamber, evliya, alim, kutsal kitap araciligiyla varligini defalarca ortaya koymusken, bilimin yaptigi kesifler her gun biraz daha onu anlatirken hala onun var olmadigina inanip bir de baskalarinin da imanini kaydirip onlari da adeta cinayetvari bu fiili islemeye sebep olunca bir ateist degil bir cehennem bir kac cehennem ile ebediyen cezalandirmayi fazlasiyla hak etmiyor mu?
    Onca delile, gostergeye, sahide, kitaplara ragmen Tanri yi inkar etmekten daha buyuk bir cinayet olabilir mi?

  75. amatör filozof diyor ki:

    HermeS

    Birkaç gün siteye göz atamadım, o nedenle yazılanları yeni okudum.

    Agnostik, ateist, pozitivist vs vs vs konusunda daha önce söylediklerime ekleyeceğim yoktur. Düşüncelerimi daha önce detaylı olarak açıkladığımı sanıyorum. Kendi adıma bu konuyu kapatıyorum. Sadece ek bir not olarak şunu yazmak isterim : Bilinemez dediğim olguların çoğunun, şu anki bilgi düzeyimize göre bilinemez olduğunu düşünürüm. (“Bugün size, eşya ve varlığa dair ‘öyle’ gelen bir şey, bakarsınız yarın, yeni gelişme ve bulgularla çok farklı bir yüzünü gösterebilir.”) diye yazdığınız için bunu belirtme ihtiyacı duydum, bunda benim prensipte karşı çıktığım bir nokta yok. Ancak bu böyledir diye şu an için doğru kabul ettiğimiz olguların hepsinin de yanlışlanacağını her halde varsayamayız. Günün birinde her şey bilinebilir hale gelebilir mi? kuantum teorisinin getirdiği bakış açısıyla bakarsak çok zor gibi görünüyor, daima bilinemeyen bazı şeyler kalacaktır, herhalde.

    Kuranda anlatılanlara uygun bir Tanrı’ nın olamayacağı konusundaki görüşüme itirazlarınız teorik olarak doğru, saygı duyuyorum. Ancak ne yazık ki bu teorik doğruların fiili duruma uygun olmadığını düşünüyorum. Örneğin Cengiz Han örneğini vermişsiniz, ki doğrudur, Cengiz Han bir çok haksızlık ve zulüm yapmıştır, ancak bu durum Cengiz Han’ ın varolduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Fakat bu örneği Tanrı’ ya uyarlayınca güçlüklerle karşılaşıyoruz. Cengiz Han ölümlü bir insandır, onun haksızlık ve zulüm yapması beklenebilir, ama sonsuz ilim ve hikmet sahibi ve isimlerinden biri de adil olan yaratıcının zulüm yapması, adaletsiz olması, onu kendi içinde çelişkili bir duruma sokar. Tanrı’ nın adaleti bizden farklıdır demek de bence sorunu çözmez, çünkü bu defa insanlardaki farklı adalet duygusunun neden ortaya çıktığı sorusu ortaya çıkar. Teist görüşe göre hak ve adalet duygusu Tanrı tarafından insana verilmiş olmalıdır (bu bilgi yanlışsa söyleyin lütfen). Bu nedenle tanrısal adaletin insan adaletinden çok farklı olması ayrı bir çelişki ortaya çıkartır. Herşeye rağmen Tanrısal adalet bu ise, Russel’ ın dediği gibi “Benim adaletim bundan farklıdır ve benim ki üstündür”. Tabi diyeceksiniz ki üstünlük izafidir, farklı dönemlerde ve çağlarda adalet duygusu değişebilir, kişiden kişiye değişebilir. O zaman da insanlığın bunca yüzyıllık gelişimini, ideallerini, kazanılmış değerlerini çöpe atmış oluruz, bunu kabul edilemez buluyorum, isterseniz duygusal bir tepki diyebilirsiniz.
    Peki acaba cehennem Kuran’ da açık açık yazılanlardan farklı bir yer olabilir mi? Yani Kuran’ da defalarca cehennemdeki alevler anlatıldığı halde, “ Hayır, bunlar sadece mealdir, yazılı olanların ötesine bakmak gerekir, diyebilirmiyiz” (Kadınların örtünmesi konusunda yazılı olanların ötesine bakılmıyor da burada niçin bakılıyor acaba?) Şöyle yazmışsınız:

    “Tanrı, cehennemi ateşle benzeşim kurarsa, bu cehennemin birebir ateş olduğunu mu gösterir acaba? “Cezalandırmak” tabiri arapçada “karşılığını görmek”tir. [bkz. tanımlama ne kadar önemli, düşünce dünyamızı bile bir anda değiştirebilir] Dolayısıyla cennete gidecekler de orayla cezalandırılır. Meallerde bunlar anlatılmadığı için kuru, yüzeysel bir okuma ile Tanrının günahkarları cehennemle cezalandırdığını, sanki bir insanın başka bir insanı işkenceye uğratmasındaki eylemle eş görebiliriz doğal olarak. Oysa bunu bir arınma, saflaştırma, yaptıkları ile bir sistemi okuyamadığından ötürü sonsuz alemde karşılaşma olarak da düşünebiliriz pek ala.”

    Kusura bakmayın, ben bunu “wishful thinking” olarak yorumluyorum. Kendi düz mantığımla, Kuran’ da cehennem cezası konusunda yazılanların aynen yazıldığı gibi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Müslümanların çoğunun da bu şekilde anladığını sanırım. Örnek verelim: Aşağıdaki ayetler açıkça anlatılan anlamları dışında başka nasıl yorumlanabilir ki?

    “Tevbe
    34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
    35. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.”

    Görüldüğü gibi o tarihteki özel bir olay üzerine, ve kişileri o an yaptıkları haksız yollarla edindikleri varsayılan altın ve gümüşü biriktirme işinden alıkoymak amacıyla, muhtemelen Peygamber’ in işini kolaylaştırmayı amaçlayan bir ayet. Suç çok net, ceza da çok net. Cehennemde sakladıkları altın ve gümüşler kızdırılıp, vücutlarının çeşitli yerleri bununla dağlanacak. Burada, “ Hayır bu dağlama olayı mecazi anlamdadır, aslında bunların ruhları kurtarılmaktadır” vs denilebilir mi ? Bence denilemez.

    Kurandaki Tanrı’ nın varolmadığını bana düşündüren tek olgu cehennem konusu değildir. Benim Kuran’ ı (Türkçe mealini) okurken gördüğüm başlıca şey, o devirdeki Arap toplumunun adetleri, kavrayışları, toplumsal yaşantıları esas alınarak, İslam dininin yayılması için Peygamber’ in işini kolaylaştırmayı amaçlayan, bu nedenle oldukça somut amaçlar için ortaya konulmuş olan, günümüzün toplumsal ve ekonomik yapısı, adalet anlayışı, ahlak anlayışı ile uyuşmayan bölümler içeren bir kitap olmasıdır. Böyle bir kitabın da tüm alemlere yönelik, her yerde her zaman geçerli olduğunun iddia edilmesi de çelişkilidir ve bu durum da bence bu kitabı indirdiği varsayılan Tanrı’ nın varlığını kabul edilemez yapar

  76. amatör filozof diyor ki:

    Selçuk,
    Tanrı’ ya inanmamayı cinayetle eş görmene ve ateistlerin bir kaç cehennemle cezalandırılması gerektiğini yazmana hiç şaşırmadım. Herhalde cehennemin canlı canlı alevde yanmayı gerektirdiği konusunda da bir şüphen yoktur. Bu tavır intikamcı bir tavırdır, senin inancındaki kişilerin ortak tavrıdır, kendi içinde tutarlıdır. Ben esas cehennem Kuran’da açıkça anlatıldığı gibi olmayabilir, cezalar bu şekilde olmayabilir vs diyenlere şaşırıyorum.

  77. selcuk diyor ki:

    @amatör filozof

    “Tanrı’ ya inanmamayı cinayetle eş görmene ve ateistlerin bir kaç cehennemle cezalandırılması gerektiğini yazmana hiç şaşırmadım. Herhalde cehennemin canlı canlı alevde yanmayı gerektirdiği konusunda da bir şüphen yoktur. Bu tavır intikamcı bir tavırdır, senin inancındaki kişilerin ortak tavrıdır, kendi içinde tutarlıdır.”

    cinayet kelimesini yapilan inkarin ne kadar agir bir fiil olabilecegini/oldugunu anlatabilmek icin kullandim. buna tesbih (benzetme) deniyor bildiginiz gibi. Tesbihte hata olmaz ve tesbihte kullanilan kelimelerin mutlaka es kelimesini ifade etmesi gerekmez. siz zeki bir insansiniz ne demek istedigimi anlatabilmisimdir sanirim.

    insanda inanma icgudusu var, ateistligi bile secse inanmamaya inanmis olmakta. bunu sokup atamiyoruz. bunu gecelim, bizi inanmaya davet eden bir suru din var, bir suru peygamber gelmis, bunlarin bir yalandan ibaret oldugunu % 100 ispat edebiliyor muyuz? hadi soyut oldugunu, bilimsel veriler olarak kullanilamayacagini soylediginiz bu verileri bosverelim, bulduklarimiz ve kesfettiklerimiz sonucunda bir Tanri oldugu inancina da varabilecegimiz mukemmel otesi bir kainat, yasam ve bilimsel kesifler var.

    tum bunlardan sonra bir insan hala inanmamayi tercih ediyorsa Tanri ya kufretmis, onu asagilamis, gucunu kucuk gormus gibi olur hatta birbirini takip eden ve tamamlayan bunca delil varken bunu yapabilmek cinayet bile sayilir demistim.

    bakin devletlere veya basitten gidelim otorite sahibi insanlara kendilerine karsi gelinmesine nasil cezalar veriyorlar. Tanri nin sizden istedigi az seye karsilik size Cenneti, bunlari yapmamaniza bir de ustune onu inkar etmenize karsilik Cehennemi vaad etmesi niye intikam olsun ki? Suc islenirse mutlaka cezasi da olacaktir.

    Cehennemde canli canli yanmaya gelince evet bu sembolik bir anlatim da olabilir. Nerden bilecegiz ki basimiza gelmeden. ama gercek bir anlatim da olabilir. adil bir mahkeme kursak bu mahkemede isledigimiz inkar sucunun bu cezayi gerektirdigi sonucuna varabilir, varmayada bilir.

    ama tum bunlarin ortak bir kosulu var. INANMAK. Birisi inanmiyorsa ve bunda hakliysa bunlarin hic bir onemi yok ki. Ama hakli olan o degilse, kaybedecegi, hesabini veremeyecegi bir hayati olacak. Kendisine inanmayi bulabilecegi bir akil verilmesine ragmen bulamadigi/bulmak istemedigi daha kotusu bulmayi red ettigi icin.

    diger tarafa bakarsak eger inandiklari dogru degilse en fazla hayati boyunca bos yere inanmis ve bos yere ibadet etmis olur. toprak olup gider.

    bu tur soylemlerin amaci “al sana kotek, al sana ceza” gibi cikarimlar degil inkarin, insani adalet gozunden de bakarsak bir cezayi zaten gerektirdigidir.

  78. selcuk diyor ki:

    @amator filozof

    “Kurandaki Tanrı’ nın varolmadığını bana düşündüren tek olgu cehennem konusu değildir. Benim Kuran’ ı (Türkçe mealini) okurken gördüğüm başlıca şey, o devirdeki Arap toplumunun adetleri, kavrayışları, toplumsal yaşantıları esas alınarak, İslam dininin yayılması için Peygamber’ in işini kolaylaştırmayı amaçlayan, bu nedenle oldukça somut amaçlar için ortaya konulmuş olan, günümüzün toplumsal ve ekonomik yapısı, adalet anlayışı, ahlak anlayışı ile uyuşmayan bölümler içeren bir kitap olmasıdır. Böyle bir kitabın da tüm alemlere yönelik, her yerde her zaman geçerli olduğunun iddia edilmesi de çelişkilidir ve bu durum da bence bu kitabı indirdiği varsayılan Tanrı’ nın varlığını kabul edilemez yapar”

    sosyal bilimlerle ugrasanlar bu soylediklerinizin tam aksini de soyleyebilir/bulabilir/ispatlayabilirler. Kendiniz ve motomot olarak Kuran i okuyup boyle bir anlam cikartmaniz ve sonra da bunu kendinize hayat bicimi olarak belirlemeniz yaniltici olmaz mi? Peki ya tespitiniz yanlissa?

  79. Truk diyor ki:

    Sayin Yetkili,

    Sitenizi cok begeniyorum, oldukca acik, bilgilendirici ve cokta faydali. Kafamizdaki bircok soruya cok yalin ve bilimsel olarak cevaplar bulabiliniyor.

    Ancak bir onerim var, bazi arkadaslar, ozellikle yaratilisci yorumcular, kendi goruslerini, elestirilerini yazarak tartismalara katilmak yerine, baska yerlerde kopyeleyip yapistirirak oldukca uzun ve bir okadar luzumsuz yazilar gonderiyorlar. zaten boyle mantiksizliklarla dolu yazilari okumak istemis olsaydik, bu siteye degil, hangi siteleri ziyaret ederdik. bu tur yazilarda sitedeki kaliteyi dusurmektedir. eger bu tur yazilari yayinlamazsaniz ve sinir koysaniz cok daha faydali olacagina inaniyorum.

    tesekkurler

  80. selcuk diyor ki:

    @hermes
    yazinizi zevk alarak okudum. Evet, bir kisim insanin cehennemde sonsuza kadar (bunun neye denk geldigini ancak bu sozun sahibi bilir, bir araindirma da soz konusu olabilir) bir kisim insanin ise gunahlari oraninda cezalandirilacagi ve sonra cennete konulacagi bildirilir. Yine dediginiz gibi motomot okudugumuzda cezalarin birebir tatbik edilecegi anlami da cikabilir veya bu anlatimlar tamamen sembolik de olabilir. Hic birimiz bilemeyiz. cinayet isleyen birine bu fiiilinden dolayi neden olduklarinin devamli izlettirilmesi de bir yerden sonra ona bedenen yapacaginiz bir cok cezadan daha fazla aci verebilir.

    hayatin beyinde olusan elektrik sinyallerinden olustugunu iddia edenler de var. Bir matrikste yasiyoruz diyorlar. Bunun bir an mumkun oldugunu varsayalim, ucsuz bucaksiz kainati, mukemmel yazilmis kodlari, kanunlari, kurallari bir kerede aciklayivermis oluruz. Adaletsiz ve acimasiz gorup de Tanri nin tanimi ile celistigini dusundugumuz her sey aslinda bir simulasyondan ibaret hale gelir ki Tanri yine safligini korumus olur. Cennet ve cehhennem de bir simulasyondan ibaret olabilecektir.

    Lutfen boyle bir onermeyi destekledigimi dusunmeyin, anlatmaya calistigim sey bilimsel olarak da dusunsek olgularin sadece tek bir aciklamasinin olmayabilecegidir.

    tum yorumculara tesekkurler, bu kadar farkli goruslerin ve insanlarin ozgurce fakat birbirine hakaretler siralamadan (bazen az cok birbirlerine girseler de) saygi duzeyinde tartisabildigi nadir sitelerden birisi burasi. Ayrica bilmeyip de bu sitede ogrendiklerim icin de tesekkurlerimi sunarim.

    surc u lisan ettikse affola.

  81. HermeS diyor ki:

    Bilinemez dediğim olguların çoğunun, şu anki bilgi düzeyimize göre bilinemez olduğunu düşünürüm. (“Bugün size, eşya ve varlığa dair ‘öyle’ gelen bir şey, bakarsınız yarın, yeni gelişme ve bulgularla çok farklı bir yüzünü gösterebilir.”) diye yazdığınız için bunu belirtme ihtiyacı duydum, bunda benim prensipte karşı çıktığım bir nokta yok. Ancak bu böyledir diye şu an için doğru kabul ettiğimiz olguların hepsinin de yanlışlanacağını her halde varsayamayız. Günün birinde her şey bilinebilir hale gelebilir mi? kuantum teorisinin getirdiği bakış açısıyla bakarsak çok zor gibi görünüyor, daima bilinemeyen bazı şeyler kalacaktır, herhalde.

    Orada ince ve kaçırılmaması gereken bir nüans var amatör filozof: Şu an “kabul edilen” doğruların hepsinin bir gün yanlış çıkacağını vehmetmiyorum. Bilgiden ziyade, o bilgiden yola çıkıp üretilen yorumların yanlış çıkabileceğinden bahsediyorum. Evrendeki tüm meydana gelişler sonsuz bir bilgi zinciri sunar insan beynine. Bu bilgi zincirinin yanlışlanacağından ziyade buradan üretilen göresel, kişisel “oluşlar erekseldir ya da değildir, minvalinde” olan tüm yorumların yanlış çıkabileceğinden, bundan o kadar emin olunmaması gerektiğinden, belki bize öyle görünen yorumun bambaşka bir hale bürünebileceğinden bahsetmiştim. Hele hele bir yorumun (mesela, “oluşta erekselliğe rastlanmaz” görüşünün – bu daha yaygın bir ‘bilimimsi’ paradigma) ‘bilim kılıfı’ altında pazarla[n]ması var ki, o düpedüz sahtekarlıktır, kitleleri uyuşturma operasyonudur. Burada şunu eklemeliyim: ‘Yanlışlanamayan’ bilginin -Karl R. Popper’a göre- bilimsel bilgi sınıfında yer alamayacağı görüşünü hatırlatmalıyım. Bu görüş ve yaklaşım bilim felsefesinde ‘genel’ kabul görür. Sürekli doğrulanacak şekilde tasarımlanan herhangi bir bilgi, test edilmeye, sınanmaya ve yanlışlanmaya müsait olmadığından bilimsel değildir. Her türlü dogmatik düşüncenin ürünü olan bilgiler bu sınıftandır, bilimsel/dinsel/siyasi/felsefi/ideolojik olsun farketmez. Dolayısıyla bugün kabul ettiğimiz olgular eğer zaten yanlışlanamıyorsa bilimsel değildir, eğer derdimiz bilimsellikse veya bilimi kutsal bir inek olarak kabul etmiyorsak.

    Örneğin Cengiz Han örneğini vermişsiniz, ki doğrudur, Cengiz Han bir çok haksızlık ve zulüm yapmıştır, ancak bu durum Cengiz Han’ ın varolduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Fakat bu örneği Tanrı’ ya uyarlayınca güçlüklerle karşılaşıyoruz. Cengiz Han ölümlü bir insandır, onun haksızlık ve zulüm yapması beklenebilir, ama sonsuz ilim ve hikmet sahibi ve isimlerinden biri de adil olan yaratıcının zulüm yapması, adaletsiz olması, onu kendi içinde çelişkili bir duruma sokar. Tanrı’ nın adaleti bizden farklıdır demek de bence sorunu çözmez, çünkü bu defa insanlardaki farklı adalet duygusunun neden ortaya çıktığı sorusu ortaya çıkar.

    Dikkat ederseniz, ben orada -bilerek- Cengiz Han’ın zülum işlediğinden, haksızlıklar yaptığından bahsetmedim ve ona değinmedim. Bahsetseydim, bu itirazınız doğru olurdu. Cengiz Han’ın yaptıkları, size (veya başkalarına) göre haksızlıklar barındırabilir, fakat Cengiz Han’ın kendisine ya da yanındakilere göre durum nedir? Cengiz Han, yanındaki onlarca danışmanı, yüzlerce yaveri ve uğruna savaşan yüzbinler, güle oynaya, bile isteye, kan ter içinde, işin şuurunda olarak mı -size göre- haksızlıklar yapıp zülum işlediler? Hayır.. Onlar da yaptıklarını kendi değerlendirmelerine göre, birimsel algı kapasiteleri neticesinde oldukça doğru ve yapılması gereken olarak görüyorlardı.
    Allah zaten Adil olduğu için, cehenneme gerek vardır. Cehennemin varlığı Adil ve Kahhar isminin kanatları altındadır. Aslında Cehennem olmasaydı, bu dünyada -eşyanın tabiatı gereği- yarım kalan hesaplar, karşılığını görememiş kötülükler olduğundan Tanrı adaletsiz olurdu. Tanrı, hiçbir dine göre, cehennemde zülum yapmaz, sadece kullarına yaptıklarının karşılığını gösterir. Bu karşılığı yüzeysel değerlendirenlerin karşılığın veriliş biçimini yanlış yorumlayışları ve buradan yola çıkarak reddedişleri bu hakikati değiştirmez. Allah bir kula yapmadığı kötülüğün/haksılığın karşılığını gösterseydi ya da kötülüğün ya da iyiliğinin karşılığını göstermeseydi, bu zülum olurdu.

    Teist görüşe göre hak ve adalet duygusu Tanrı tarafından insana verilmiş olmalıdır (bu bilgi yanlışsa söyleyin lütfen). Bu nedenle tanrısal adaletin insan adaletinden çok farklı olması ayrı bir çelişki ortaya çıkartır.

    İnsan, yine mesela İslam’a göre, bir ‘imtihan’ için burada olduğu için, İlahi olarak verilen tüm değerleri üzerinde oynamaya hakkı vardır. Bu serbestiyet olmasaydı imtihanın bir anlamı olmazdı. İnsana bahşedilen İlahi adalet duygusunun, yine insanın yeryüzündeki serüveni boyunca bozunması (ki tüm vahiylerin ortak amaçlarından biri de bunu yeniden tesis etmektir) neticesinde ortaya çıkan, İlahi adalet ile insanın adalet anlayışı arasındaki uçurum bir çelişki değildir.

    Herşeye rağmen Tanrısal adalet bu ise, Russel’ ın dediği gibi “Benim adaletim bundan farklıdır ve benim ki üstündür”.

    O halde ‘ben’iniz sizin Tanrınızdır demek isterdim Russell’a ve böyle diyebilenlere.. Değişen bir şey yok, sadece bir ateşböceğini yıldız gibi görmenin dışında.

    Kusura bakmayın, ben bunu “wishful thinking” olarak yorumluyorum. Kendi düz mantığımla, Kuran’ da cehennem cezası konusunda yazılanların aynen yazıldığı gibi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Müslümanların çoğunun da bu şekilde anladığını sanırım.

    Hiç de kusura bakmam, ne olarak yorumlarsanız yorumlayınız, benim için farketmez. Sonuçta bunları anlatanların ve dile getirenlerin çoğunu, tarih boyunca olmadık şekilde etiketlediler, küçümsediler, yaftaladılar (böyle yaptınız demiyorum, üzerinize alınmayınız, sadece durumumla kıyaslayınca sizin nitelemeniz oldukça nazik duruyor, teşekkür ederim). Siz de, cehennem hakkındaki ayetleri olduğu gibi, literal, yüzeysel, hiçbir sembolik anlatıma haiz değilmişcesine değerlendirebilir ve buna göre kendinizi haklı görüp kendi düşünce dünyanızı şekillendirebilirsiniz. Ama ben de farklı bir değerlendirmeyi anlatabilirim. Burada sizi ya da kimseyi bir inancı kabul etmeye zorlayamam, bu zaten benim inancıma terstir ve Allah’tır inandıran, ben değilim. Aşağıdaki linkler cehennem hakkında ilginç yaklaşımlar barındırıyor:

    http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/C/cehennemindex.htm

    http://ihsaneliacik.wordpress.com/2009/03/16/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/

    Tevbe Suresinin 34. ve 35. ayetini vermişsiniz ve orada açıkca anlatılan cehennem tasvirini başka şekilde anlamanın imkansızlığını düşünüyor gibisiniz.

    Genel konteksten ayırıp cımbızlama yöntemiyle yapılan bu gibi metotların yanlışlığını ancak temel mantaliteyi kazanabilirsek aşabileceğimizi düşünüyorum. Genel konteks nedir: Cehennem, bu boyuttaki yaptıklarımızın sonsuz alemdeki karşılığını bulma mekanlarından biridir. Bu konteksi ve anlamı kaçırıp, cehennem tasvirlerini literal olarak cımbızlayarak değerlendirip, buna göre kendimizce bir konteks üretmek ve o konteksin gerçek olduğunu düşünmek hayalciliktir ve kendini oyalamaktır (Buradaki temel mantık hatasını gösterebiliyorumdur umarım). Burada cehennem tasvirinden öte, cehennemin -cennet gibi- eğer bir ‘karşılığını bulma’ boyutu olduğunu düşünürsek zaten oradaki karşılığını bulmanın mahiyeti/niteliği üzerine çok da düşünmez bunun üzerine spekülasyonlar üretmeyiz. Ama yapılan her açıklamaya rağmen, bilgi eksikliğimizi unutup, “a priori” olarak cehennemi ve Allah’ın karşılık vermesini, bir zülum gibi değerlendirsek, pek tabii ki her türlü cehennem tasviri bize kabul edilemez olarak görünür. Alıntıladığınız veya alıntılayabielceğiniz herhangi bir ayette, tasvirlerin kendi birimsel göresel değerlendirmenize göre yüzünüzü buruştırmasından öte, cehennemi ve Allah’ın karşılık vermesini bir haksızlık ve zülum olarak değerlendirebileceğiniz neresi var? Alınları, böğürleri ve sırtları ateşle dağlanacak olan din adamları, bu cezayı ne karşılığında görüyorlar? Bir hiç uğruna mı? Yoksa yine ayette belirtildiği gibi, insanların mallarını haksız yollarla yedikleri ve Allah’ın yolundan alıkoydukları için mi?. Burada konuştuğumuz mesele, cehennemdeki tasvirler mi yoksa cehennemin bir zulum olup olmadığı mı, önce buna bir karar verelim isterseniz. Ayetlerin insanlığın ortak aklına hitap ettiğini, her insanın değerlendirme biçiminin cehennemin hakikatini kavrayamacağından ötürü bu tip “ateş” benzetmelerinin kullanabileceğini ise es geçmeyelim. (Bir önceki yorumumda ‘anne karnındaki bebek’ metaforuyla buna değinmek istemiştim) Yoksa belki de işin hakikati anlatılsaydı, bunu ancak çok az kişi anlar ve bu sefer anlayamayanlar da Kur’an’ın saçmaladığına, akıl almazlığına kani olurlardı. Allah, cehennem tasvirleriyle İnsanlığı belli bir şuura erdirip onunla /tek tip yaşam değil elbette, sürekli yenilenen gelişen bir yaşam standardı) yaşamasını murad buyuruyor, yoksa “cız yaparım hee” diyen bir ebeveyn tavrı yok genellikle yanlış anlaşıldığı gibi.

    Görüldüğü gibi o tarihteki özel bir olay üzerine, ve kişileri o an yaptıkları haksız yollarla edindikleri varsayılan altın ve gümüşü biriktirme işinden alıkoymak amacıyla, muhtemelen Peygamber’ in işini kolaylaştırmayı amaçlayan bir ayet. Suç çok net, ceza da çok net. Cehennemde sakladıkları altın ve gümüşler kızdırılıp, vücutlarının çeşitli yerleri bununla dağlanacak. Burada, “ Hayır bu dağlama olayı mecazi anlamdadır, aslında bunların ruhları kurtarılmaktadır” vs denilebilir mi ? Bence denilemez.

    O tarihteki özel bir olay olması, o olayın, tarih boyunca yaşanmış/yaşanıyor ve yaşanacak olmasını engeller mi? Dolayısıyla Kur’an’ın özel bir olay üzerinden genel, tarih boyu her coğrafyada yaşanan bir olguya değinmesi ve bununla ilgili hüküm vermesi gayet doğal geliyor bana. Hz. Muhammed’in işini kolaylaştırması ise yine sizin subjektif yorumunuz olmuş. O’nun öyle bir derdi, yöntemi olsaydı Abese suresindeki gibi kendini (!) uyarmaz ya da saçını sakalını ağartan ayetler uydurmazdı (!!).
    Bu ayette cehennemin bir zülum olduğu mu anlaşılıyor? Yoksa, bir karşılık bulma yeri olduğu mu anlatılıyor? Siz cehennem tasvirleri yüzünden mi cehennemin dolayısıyla Allah’ın varlığını kabul edilemez buluyorsunuz yoksa cehennemin haksızlık olduğunu düşündüğünüz için mi? Eğer ikincisiyse – ki bir önceki yorumlarınızda bu anlaşıldığı halde, şimdi ne kadar ilginçtir ki cehennem tasvirlerine takılmış durumdayız-, buna bir tek örnek vermeniz yeterli, beni tuş etmeniz için.. Bakın ne kadar kolay, tek örnek. Birincisi ise, -bana göre bu inançsızlık nedeni keyfi olsa da- bunu ayrıca konuşabiliriz.

    Son paragrafınız için diyebileceğim tek şey: Günümüzle uyuşmuyorsa benim için daha inanılır, daha kabul edilebilir bir kitaptır..! Dünyanın şu an geldiği aşamadan memnun olanlar elbette bu yapıyla uyuşmayan ve hatta onun paradigmasını alaşağı edebilecek bir bilgi kaynağını kabul edilemez bulurlar ve bundan yola çıkıp o bilgiyi okuduklarında, apriori önyargılarıyla ayetleri yüzeysel ve cımbızlama yöntemiyle değerlendirip, bir gedik, bir çelişki, bir hata bulduklarını düşünerek yine kendi düşüncelerini kuvvetlendirebilirler. Yine de Kur’an’ın böyle bir ‘yapı’ya enfes benzetmesiyle “örümcek ağı” benzetmesini yaptığını vurgulayarak şimdilik yorumuma nokta koyayım.

    Bu arada, Selçuk bey hüsnü teveccühünüze içtenlikle teşekkür ederim. Saygılar sunarım.

  82. Mete Tunç diyor ki:

    @warhorse

    Ben yazılarma “makale” demiyorum; iddialı değilim, sadece “yazı” diye nitelendiriyorum. “Yazılarım”, türüne göre, bilim, edebiyat, din, tarih içeriklidir; bunda şüphe yok.

    “Fantezi” sözcüğünü espri niyetiyle kullandığım açık. Dolayısıyla onunla ilgili yorumunuz anlamsız.

    Dil konusu… yüz defa söylenmedi… Dil çok önemlidir… Bir şey yazıyorum diyorsanız dikkat etmek zorundasınız. Sadece edebiyatta değil her alanda doğru kullanılması gerekir.

  83. amatör filozof diyor ki:

    “Genel konteksten ayırıp cımbızlama yöntemiyle yapılan bu gibi metotların yanlışlığını ancak temel mantaliteyi kazanabilirsek aşabileceğimizi düşünüyorum. Genel konteks nedir: Cehennem, bu boyuttaki yaptıklarımızın sonsuz alemdeki karşılığını bulma mekanlarından biridir. Bu konteksi ve anlamı kaçırıp, cehennem tasvirlerini literal olarak cımbızlayarak değerlendirip, buna göre kendimizce bir konteks üretmek ve o konteksin gerçek olduğunu düşünmek hayalciliktir ve kendini oyalamaktır”

    Bu söyledikleriniz genel konteksin gerçek olduğunu kabul ettiğimizde mümkün. Peki genel konteksin gerçek olduğunu kabul etmek için elimizde ne kanıtımız var? Bir olgunun bize yararlı görülmesi onun gerçek olduğunun kanıtı mıdır? (Cengiz Han örneğinin tersi , ancak yaklaşım açısından ona benzer bir durum) . Bu dünyada işlenen suçların cezasız kalmamasını, iyiliklerin ödüllendirilmesini ben de isterim, hemen herkes de ister. Ancak isteğimizin bu yönde olması, gerçekten de durumun bu olduğunun kanıtı değildir. Bu nedenle genel konteksi mutlak doğru kabul edip de, buna karşı gibi görünen detayları görmezlikten gelme hakkımız olamaz. Aksine bu detaylar parça parça birleştirildiğinde, farklı bir sonuca ulaşabiliriz. Yani temel önermesi çok kuşkulu olan bir tümdengelim yöntemi yerine, doğruluğuna çok daha fazla güvenebileceğimiz küçük parçalardan hareket ederek sonuca varmamızı sağlayan bir tümevarım yöntemini benimsemeye sonuna kadar hakkımız vardır.

    “Siz cehennem tasvirleri yüzünden mi cehennemin dolayısıyla Allah’ın varlığını kabul edilemez buluyorsunuz yoksa cehennemin haksızlık olduğunu düşündüğünüz için mi? “

    Tasvirleri bir kenara bırakırsak, salt cezalandırma ya da karşılığını bulma anlamındaki cehennem (ya da cennet) fikrini tek başına haksızlık kabul edemeyiz. Yukarıda söylediğim gibi işlenen suçların cezasını bulması, ya da iyiliklerin ödüllendirilmesini ben de isterim. Benim haksızlık olarak kabul ettiğim durumun iki unsuru var:
    1. Suç sayılmaması gereken durumların suç olarak kabul edilebilmesi.
    2. İşlenen suçla orantılı sayılmayacak ölçüde ağır ve gaddarca ceza verilmesi (sizin deyiminizle cehennem tasvirleri)
    Birinci maddenin en tipik örneği Tanrı’ nın varlığına inanmamak, ya da bu konuda şüpheci olmaktır. Üstelik bu en ağır suç olarak tanımlanmıştır. Kuran’ da cehennem cezası ile ilgili bölümlerin büyük çoğunluğunda üzerinde durulan bu suçtur. Peki suç olarak tanımlanan Tanrı’ ya inanmamak nedir? Tek cümleyle düşünsel bir faaliyettir, felsefi bir tercihtir. Bir eylem değildir, başka insanlara zarar veren bir durum değildir. Yani sadece düşünsel bir tercih en ağır cezayı gerektiren bir suç olarak, bütün suçların en ağırı olarak tanımlanmaktadır. Bu haksızlık değil ise neye haksızlık diyeceğiz? Sizin deyiminizle “İnsana bahşedilen İlahi adalet duygusunun, yine insanın yeryüzündeki serüveni boyunca bozunması” mı bizim düşünsel bir tercihin suç sayılmaması gerektiğine inanmamıza yol açıyor, düşünsel bir tercihin suç, hem de en ağır suç sayılabilmesi ilahi adalete daha mı uygundur? Şayet son söylenecek söz bu ise Bertrand Russel’ ın cümlesinin ağırlığı ve önemi daha da artıyor kanısındayım.
    Peki Tanrı’ ya inanmamak apaçık bir gerçeğin reddedilmesi midir? Teistlere göre öyle ancak objektif olarak kanıtları gözden geçirirsek hiç de öyle görünmemektedir. Bir çok kişi bilimsel ve felsefi kanıtlara dayanarak ateist ya da agnostik bir tavır alabilir, ya da deist olup, gayet inandırıcı sebeplerle, din kitaplarındaki Tanrı’ nın kainatın gerçek yaratıcısına hiç uymadığını, ikisinin otomatik olarak aynı sayılmasının büyük bir yanıltmaca olduğunu savunabilir ve savunuyor. Bu nedenle, bu tür durumlarda, kişinin kendisini bakan büyüten ebeveynini reddetmesi gibi açık ve net bir durum da söz konusu değildir. Ayrıca şu veya bu şekilde yaşamaya başlamış, dünyaya gelmiş insanlardan hesap sorulması da ayrı bir haksızlık konusu olabilir. Şöyle ki yaşam koşulları herkes için aynı olmuyor, kimisi huzur ve refah içinde yaşarken, kimisi de türlü sıkıntılar ve eziyetlere tabi oluyor. Şayet bu insanlara dünyaya gelmeden önce bu hayatı isteyip istemedikleri konusunda tercih sorulsaydı, belki de istemeyiz diyeceklerdi. Şu durumu gözden geçirin lütfen: Hiçbir seçenek vermeden insanlar zorunlu olarak( Tanrı’ nın isteğiyle ?) dünyaya geliyor, önemli bir kısmı türlü eziyet ve sıkıntılara tabi oluyor, bunların içinden bir kısmı da içinde bulunduğu koşulların etkisiyle, isyan duygusuyla, ateist oluyor, sonra ölüyor ve öldükten sonra da (Tanrısal adalet gereği ?) cehenneme atılıyor ve sonsuz ceza çekiyor. Bunun neresi adaletli? Kendisine dünyaya gelmeme gibi bir seçenek verilmeden doğumsal kalp hastalıkları ile doğan, eziyetler içinde kısa bir ömür süren, bu süreçte dinsiz olan insanların öldükten sonra da cehenneme gitmesi çok mu adildir?
    Öte yandan Kuran’ da Tanrı’ ya inanmama en ağır suç olarak belirtilip, sonsuz cehennem ile cezalandırılacağı defalarca belirtilmiş iken, insanlara karşı işlenen büyük suçların üzerinde pek az duruluyor gibi görünüyor. Örneğin: Bir mümini öldürmek cehennemlik bir suç olarak tanımlanmış, ancak mümin olmayan birini öldürmek suç olarak belirtilmemiş, hatta direk olarak olmasa da cihat vb gibi nedenlerle mümin olmayanların öldürülmesi teşvik ediliyor gibi görünüyor. Bu da bence ayrı bir adaletsizlik örneğidir.

    “Siz de, cehennem hakkındaki ayetleri olduğu gibi, literal, yüzeysel, hiçbir sembolik anlatıma haiz değilmişcesine değerlendirebilir ve buna göre kendinizi haklı görüp kendi düşünce dünyanızı şekillendirebilirsiniz. Ama ben de farklı bir değerlendirmeyi anlatabilirim”

    Cehennem tasvirleri sembolik midir? Bu pek inanılacak gibi değildir. Çünkü yukarıdaki altın ve gümüş biriktiren rahipler örneğinde görüldüğü gibi çok somut ve detaylı anlatımlar var ve hemen her zaman ateş, odun, yanmak gibi kelimelerle betimleniyor. Ayrıca genel olarak o çağlardaki şiddet kültürünün bir yansıması olarak kitaba yansımış gibi görünüyor. Bu dünya için öngörülen cezalarda da aynı şiddet kültürü görülebilir. Hırsızların elinin kesilmesi, zina yapan kadınların taşlanması gibi. Bu tür şiddet içeren cezalar somut olarak öngörülmüş ve somut olarak uygulanıyor iken, cehennemdeki alevlerde yanma şeklindeki cezanın sembolik bir anlatım olduğunu düşünmek bir kez daha “wishful thinking” olarak tanımlanabilir.

    “O tarihteki özel bir olay olması, o olayın, tarih boyunca yaşanmış/yaşanıyor ve yaşanacak olmasını engeller mi? Dolayısıyla Kur’an’ın özel bir olay üzerinden genel, tarih boyu her coğrafyada yaşanan bir olguya değinmesi ve bununla ilgili hüküm vermesi gayet doğal geliyor bana.”

    Tabi özel durumlar için yazılmış ayetler oldukça fazla, bir örnek daha vereyim (Nisa, 97,98,99)
    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
    Diyanet mealinde bu ayetler alt yazıda şöyle açıklanıyor:
    Bu âyette (97), hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    Bu âyette (98), Medine’ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke’de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.

    Tabi ki burada kınamadan öte bir durum söz konusu. Bazı kişiler Mekke’ den Medine’ ye göç etmedikleri için cehenneme gidiyorlar. Buna da adil bir cezadır demek pek mümkün olmasa gerektir, ayrıca bir daha tekrarlanmayacak özel bir durum için yazılmış bir ayet gibi görünüyor.
    “Günümüzle uyuşmuyorsa benim için daha inanılır, daha kabul edilebilir bir kitaptır..! Dünyanın şu an geldiği aşamadan memnun olanlar elbette bu yapıyla uyuşmayan ve hatta onun paradigmasını alaşağı edebilecek bir bilgi kaynağını kabul edilemez bulurlar”

    Tabi ki günümüzdeki herşeyin eskiye göre daha iyi olduğu iddia edilemez. Ancak insan hakları konusundaki büyük ilerleme bence yadsınamaz. Şayet İslam şeriatına göre yönetilseydik, bir çok konuda bireysel özgürlüklerin kısıtlanacağı, özellikle kadın haklarının da çok geriye gideceği bir vakıadır. Dünyaya eşit bireyler olarak geldiğine inandığımız insanların bir kısmına, “sen diğerlerinin sahip olduğu şu,şu, şu haklara sahip değilsin çünkü kadınsın, çünkü dinsizsin, çünkü müslüman değilsin, çünkü Kuran böyle emrediyor” denilebiliyorsa bu da açık bir adaletsizliktir.

  84. selcuk diyor ki:

    @amator filozof

    25.09.2009 16:22 deki bu goruslerine katilmiyor aksini dusunuyorum. :(

    ikili yorumlamalar seklinde devam ediyor durumuna dusmekte oldugumuzdan, diger yorumcular yorumlarla katilmaktansa sadece okumayi tercih ettiginden gecici olarak da karsi yorumlar yazmayacagim.

  85. Mete Tunç diyor ki:

    “170 camiden şarkı şoku

    Rize Müftülüğü’nce yaptırılan merkezi ezan sistemine farklı frekans karıştırılınca Rizeliler büyük şaşkınlık yaşadı. Çünkü kentteki 170 caminin hoparlörlerinden yaklaşık 3 dakika boyunca şarkı sesi duyuldu.
    Merkezi ezan sisteminin bağlı olduğu cami hoparlörlerinden önceki akşam saat 20.30 sıralarında önce kısa süreli bir ilahi, ardından 3 dakika boyunca Zeki Müren’in sesinden Türk Sanat Müziği yayını yapıldı. Bazı camiler yayını fark edip sistemi kapattı. Merkez konumundaki Orta Cami’den sistemin kapatılmasıyla müzik yayını kesildi.
    Rize İl Müftüsü İlyas Serenli de, merkezi ezan sistemi için kurulan yayın sistemine farklı bir verici ile giriş yapılarak şarkı ve türkü çalındığını söyledi. Serenli, “Olay sabote izlenimi veriyor. Tedbir alacağız” dedi.
    (Milliyet, 11 Ocak 2010)”

    :-)) Bir hayalim (kısmen) gerçekleşti. Zarafet gösterip ezan vakti dışında müdahale etmişler… Yapanların ellerine sağlık.

  86. dogaoz diyor ki:

    Burada birilerinin, insana dair olanı, totaliter ilahlardan üstün tuttuğunu bilmek güzel.

Leave a Reply