BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

“Sansürsüz” programındaki Evrim karşıtı iddialara cevaplar

[Bu makalenin yazarı, Moleküler Biyoloji ve Genetik mezunu olup yine aynı bölümde yüksek lisans yapmaktadır. Makaleyi bize e-mail yoluyla iletmiştir.]

Yazar: AHHA

Bu ileti Habertürk’te yayımlanan Sansürsüz programında Evrim Teorisini savunan katılımcılara yöneltilen eleştirel yazıya (Habertürk Sansürsüz İle Evrim Canlı Yayında Yıkıldı) cevaptır.

Aslı Tolun’un Gözün Evrimi Senaryosunu Hem Fosil Kayıtları Hem de Biyoloji Bilimi Yalanlamaktadır:

Gözün evrimi ile ilgili en yaygın olarak öne sürülen hayali senaryo, canlıların öncelikle iğne deliği kamera modelinde gözlere sahip olduğu ve evrimleşerek günümüzdeki kompleks halini aldığıdır. Nautilius gibi iğne deliği kamera modelli göz kullanan canlıların gözlerini de bu sözde “ilkel” göze örnek vermektedirler.

İddia sahiplerinin gözleri o kadar mükemmelleşmiş ki, paleontologların aylarca süren analizlerinden sonra anlayabildiği olası değişimleri bir bakışta anlayabilmişler. Moleküler düzeyde meydana gelmiş değişimleri bile görebilecek kadar farklı olan gözleri, gözlerinin bir kaç on yıl önce yoktan yaratıldığının delili midir yoksa?

Devonian döneme (yaklaşık 408-306 milyon yıl öncesine) ait Nautilius fosilleri bulunmaktadır. Bu fosillerin pek çoğunun jeomorfolojik özellikleri çok iyi korunmuş olduğundan, günümüzdeki Nautilius’lerden hiçbir farkı olmadığı çok net bir şekilde görülmektedir.

Konu saptırması açıkça fark ediliyor. Konu gözlerin evrimi iken Nautilius’in değişip değişmemesinden bahsediliyor. Diyelim ki, Nautilius’un gözleri hiç değişime uğramadı. Bu durum gözün evrimsel basamakları olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu ifâdeleri okuyan Evrim teorisinin sanki bugün ki gözlerin Nautiliustan geldiğini söylediğini zanneder. Nautilius gözleri gözlerden bir parça eksilmesi hâlinde işlev yapamaz hâle geleceğini söyleyenleri yalanlamaktadır. Bu yüzden sıkça verilen örnektir. Çünkü insan gözü ile karşılaştırıldığında gerçekten de çok ilkel bir gözdür, yâni insandaki bir çok parçayı içermemektedir; ama buna rağmen canlının işine yaramaktadır. Evrim teorisi de gözlerin bu tarzda bir ara göz yapısından evrimleşebileceğini öngörmektedir.

Yâni konunun Nautilius’un gözlerinin evrimi ile ilişkisi bulunmamaktatır.

Üstelik evrimlerin sözde ilkel kabul ettikleri bu canlı, o kadar kompleks ve teknolojiktir ki günümüzdeki deniz altılar dalış tekniklerinde bu canlıyı örnek almaktadırlar.

Bir konu saptırması daha! Konumuz canlının kompleks olup olmadı değil, onun bizlere göre epey ilkel sayılan gözleri!

Gözü, aklı başında hiçbir Darwinist doğal seleksiyon ile açıklamaya kalkışmaz. göz gibi kompleks bir organın biyolojik açıdan kademe kademe gelişmesi mümkün değildir.

Gözün evrimi ile ilgili iki video:

http://www.youtube.com/watch?v=JDMfsH6xPww

http://www.youtube.com/watch?v=Yj_lNQerUJ4

Göze ait en eski fosiller Kambriyen dönemde (yaklaşık 545 milyon yıllık öncesinde) yer almaktadır. Nautilius gözlerinden çok daha eski bir döneme ait fosilleri bulunan Trilobit isimli bir canlı bu dönemde yaşamaktadır. Trilobitlerin gözlerindeki sistem, aynı bir arınınki gibidir. Her biri çift mercekli 600 petekten oluşan bir gözü vardır. Bu, hem teknoloji olarak çok üstün bir teknoloji hem de hayranlık uyandırıcı bir tasarımdır.

Trilobit gözlerinin evrimi de bir anda olmamıştır. 1 milyar yıl önce çok hücreli yaşam başlamış, ilk basit çok hücreli canlılar ve ilkel gözleri ise 600-700 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır.

Aslı Tolun’un Evrimi Desteklemesi Beklenen Fosiller ile ilgili Cevabı, Evrimin Paleontoloji Karşısındaki Çaresizliğini Dile Getirmektedir:

Programın sunucusu Yiğit Bulut, ilk seansta Aslı Tolun’a kademeli evrime dair verilebilecek bir fosil kaydı olup olmadığı sorusunu yöneltmiştir. ……. Eğer canlılar birbirlerinden evrimleşerek bugünkü hallerine ulaştılarsa, tam geçiş aşamasında bulunan hallerinden nereyi kazsak milyonlarca çıkması gerekirdi. Ancak bunlardan hiçbiri bulunamamıştır; çünkü yoktur!

Bu konuda düşünülmesi gereken nokta fosilleşmenin çok zor gerçekleşen bir doğa olayı olduğudur. Fosilleşme kolayca meydana gelmekte olan bir süreç olmadığından az sayıda fosil bulunabilmektedir. Eğer fosilleşme çok kolay gerçekleşen bir olgu olsaydı, yeryüzünün incelenen her yerinden çok sayıda fosilin bulunması gerekirdi; ama böyle bir şeye rastlamamaktayız. Örneğin, 200 yıl kadar önce nesli tükenerek yok olan; ama bir zamanlar milyarlarca nüfusuyla Kuzey Amerika’yı kaplayan bir güvercin türünün (Ectopistes migratoriu) neredeyse yok denecek kadar az fosiline denk gelinmiştir. Yapılan kazılarda milyonlarcasının bulunması lazımken birkaç tanesi bile çok zor bulunmuştur. Benzer şekilde zamanında milyarlarca sayıları ve dev cüsseleriyle yeryüzünde yayılmış olan spesifik dinozor türlerinin de parmakla sayılabilir kadar fosilleri bulunabilmiştir. Bir türe özgü fosillerin bulunması bile çok zor iken, geçiş formlarının bulunmasının zorluğu da ortadadır.

Harun Yahya grubunun hayal ettiği ve bekledikleri geçiş formlarını yarı kurbağa-yarı balık tarzında mitolojik canlılar olarak değil, birbiri ardı sıra gelen türler arasında özellikler gösteren (bir türle diğer bir tür arasında bir değişimi gösteren) canlılar olarak tanımlayabiliriz.

gecis_formlari

Resim www.harunyahya.org sitesinden alınmıştır.

Geçiş formu diye gösterilen komik resimlerdeki mutantların yaşama şansları, yaşasalar bile soylarını devam ettirme ihtimali, yani popülasyon içerisinde sayılarını artırabilme, milyonlarca yıl yeryüzünde yaşayabilme ihtimalleri yoktur. Dolayısıyla geçmişte milyarlarca sayılarıyla dinozorlardan geriye kalan fosillerin sayısını düşündüğümüzde sayısı 1’i geçemeyecek o ucubelerin fosil bırakma ve bu fosilin korunma olasılığı imkânsıza yakındır.

Ara tür dediğimiz canlılar ucube canlılar olmayıp, iki tür arasında ara özellikler gösterip popülasyon içerisinde kararlı olacak kadar sayılarını artıran canlılardır. Ara özellikler göstermeleri mevzubahis saçma sapan resimlerde olduğu gibi iki kafa, 4 bacak, kafanın bacağın olmadığı canlılar demek değildir. Geçiş formları da elbette düzgün, normal canlılardır.

Geçiş formu fosilleri boşluklarla beraber çok sayıda bulunmuştur. Gerek türler arasında gerek cinsler arasında ve de daha yüksek derecedeki taksonomik sınıflar arasında da (Balıklarla tetrapodlar (dört bacaklı hayvanlar) arasında, sürüngenlerle kuşlar arasında, amfibiyenlerle sürüngenler arasında, balıklarla amfibiyenler arasında, sürüngenlerle memeliler arasında) geçiş fosilleri bulunmuştur.

Fosil bilimciler tarafından çok sayıda bulunan geçiş formlarına insan türü ile ilgili buluntulardan örnek verebiliriz. Bu örnekler şempanzelerle ortak atadan ayrılan, insana giden daldaki geçiş türleridir. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis (Resim bknz.), Homo neanderthalensis, Homo erectus… Bunlar Homo sapiens‘e (modern insan) giden yolda arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.

Evrim bir süreç olduğundan şu an modern insan olarak adlandırılan bizler (Homo sapiens sapiens) dâhi milyonlarca yıl sonraki nesillerimize göre birer geçiş formu niteliğinde olacağız. Yâni, gerçekte her tür aslında bir ara formdur.

bacak

İnsan, aferensis ve şempanze bacaklarının karşılaştırması

Bir Ara form örneği, Lucy…

Resim, Tübitak’ın “Modern İnsanın Kökeni” kitabından alıntılanmıştır. Temsili resim fosili bulan kişi tarafından çizilmiştir. Ortadaki Leğen kemikleri İnsan’ınkine mi, şempanzeninkine mi daha çok benziyor? Yorumsuz!

Lucy (Australopithecus afarensis) fosili kafatası hacmi bugün yeryüzünde yaşayan bütün insan ırklarının kafatası hacminden daha küçük iken, yani şempanzelerin kafatası hacmine daha yakın iken; sahip olduğu leğen kemikleri ile de günümüz insanların leğen kemiklerine benzemektedir.

Lucy hakkında verilmiş klişe cevaplara da yeri gelmiş iken cevap verelim ki bir takım kaynakları referans vererek soyu tükenmiş bir maymun türü olduğu iddiasında bulunulmasın.

Lucy: 1974 yılında Afrika’da ele geçirilen bu fosil, evrimcilerin en çok itibar ettikleri, hakkında en fazla spekülasyon yapılan fosil özelliği taşımaktadır. Ancak günümüzde Lucy’nin (A. Aferensis) ağaçlarda yaşamaya uyumlu bir anatomiye sahip olduğu ve bildiğimiz maymunlardan farklı olmadığı ortaya konmuştur.(5)

Üstte, fosilin 1974 yılında bulunduğu söyleniyor, ki bu doğru bir bilgi, fakat!!!

Kaynak kısmında (5) numarayla işaret edilen makale “Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York: Toplinger Publications, 1970

Günümüzde artık ne olduğunun belli olduğunu söylüyor, kaynak olarak gösterilen Zuckerman’ın makalesi ise 35 yıl öncesine, yâni 1970 yılına âit! Fosilin bulunuşundan tam 5 yıl önce yayımlanmış makaleyi referans gösteriliyor.

Ayrıca Zuckerman bu deneylerini daha ortada sağlıklı, tam bir fosil olan Lucy yok iken yapmıştır. Üzerinde çalıştığı fosiller Lucy gibi değildi! Lucy üzerine makale 1978 yılında yayımlanmış. Zuckerman’ın görüşleri fabrikasyon olduğu için 1970 yılında dahi birçok bilim adamı tarafından terk edilmiştir. Zuckermanın çalışması günümüzün bilim adamları için bir değer ifade etmemektedir. Diğer birçok antropolojistin daha farklı ve benzer tekniklerle, daha özenli çalışmaları ise farklı sonuçlar vermiş, daha farklı sonuçlara varılmıştır. Tabi diğer sonuçlar yaratılışçıların işine gelmediği için Zuckerman’a saplanılıp kalınmış.

Kaynaklara bakmak ve orjinallerini araştırmak hiç bir okuyucunun aklına gelmediği için, okuyucu da çok kolay bir şekilde “bilim adamları da bu sonuca varmış” hissini uyandırılıp yanlış yönlendirilmelerine sebebiyet veriliyor.

İkinci, sözde kaynak: Fred Spoor, Bernard Wood, Frans Zonneveld, “Implication of Early Hominid Labryntine Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion”, Nature, cilt 369, 23 Haziran 1994, s. 645-648.

Lucy’nin maymun olduğunu ispatlamak için -akıllarınca- ikinci kaynak diye gösterdikleri bu çalışmada bakın ne yazıyor:

“These observations support studies of the fossil record which have concluded that H. erectus was an obligatory biped, whereas A. africanus showed a locomotor repertoire comprising facultative bipedalism as well as arboreal climbing”

“Bu çalışmalar A. africanus’un ağaçlara tırmanma özelliğinin yanında bipedalite (iki ayaklılık) yeteneği olan bir repertuara sahip olduğunu göstermiştir.”

İnsan’ın Evrimi’ni çökerttik diye çarşaf çarşaf her yerde dağıttıkları yayımlarda kullanılan kaynaklar aşağı yukarı hep böyle. Alıntıların, yazıların ne kadar güvenilir olduğunu okura bırakıyoruz. Kaynaklara bakmak ve orjinallerini araştırmak hiç bir okuyucunun aklına gelmediği için, okuyucu da çok kolay bir şekilde “bilim adamları da bu sonuca varmış” hissini uyandırılıp yanlış yönlendirilmelerine sebebiyet veriliyor.

Aslı Tolun’un Mutasyon Yanılgısı:

Bakterilerin antibiyotiğe karşı direnç kazanmalarının, evrim teorisiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bakteri, yeni bir organ kazanmaz. Kazandığı direnç, onu başka bir canlıya dönüştürmez. Bakteri, yine bakteridir.

Evrim, bir popülasyondaki gen frekansının değişimidir!

Bir bakteri türü kendi içinde de evrimleşecektir elbette. Ayrıca bakteri kelimesi tek bir tek hücreli mikroorganizmaya âit bir isimlendirme değildir. Dolayısıyla “Bakteri, yine bakteridir” ifâdesi komik kaçmaktadır. Milyonlarca bakteri türü ve bunların evrimleşmelerinden dolayı da yeni tür veya ırk oluşumları meydana gelmektedir.

Evrimci Yalanlar: Bakterilerdeki Bağışıklık Sistemi ve Evrimcilerin Yanıltma Taktikleri

Her bakteri antibiyotiklere karşı dirençli genlere sahip değildir. Bu bakteriler antibiyotiklere maruz kaldıklarında ölürler. Antibiyotiklere karşı dirençli bakteriler ise yaşamaya devam ederler. Ancak plazmitlerde ve transpozonlarda kodlanan antibiyotik savunma şifreleri dirençsiz bakterilere de transfer edilebilir. Ayrıca ölen bakterilerin DNA’ları da diğer bakteriler tarafından alınabilir.

Evet, bu ifâdeler doğru. Bir bakterinin direnç kazanması en çok bu yolla olmaktadır. Plazmitlerle zaten var olan dirençlilik diğer bakteriler arasında da yayılabilir.

Bu takdirde korumasız bakteriler de ilgili antibiyotiğe karşı koruma sağlarlar. Ancak bu iki durumun da evrimle yakından uzaktan ilgisi yoktur.

Bilim literatüründeki Evrim tanımı kabaca “bir popülasyonun gen havuzundaki (popülasyondaki tüm canlıların genlerinin toplamı) gen frekansının ortam şartlarının değişmesiyle birlikte zamanla değişime uğraması” olarak yapılabilir.

Eğer zaten var olan dirençlilik geni farklı bir bakteri türüne transfer edilmiş ve o bakteri popülasyonunda yaygınlaşmışsa bu bakteri türü Evrimleşmiştir diyebiliriz. Çünkü tamamen farklı bir özelliğe bürünmüştür. Ama yazarın Evrim anlayışına uymadığı için bu kısmı geçiyoruz.

Yazarımızın istediği Evrim türü şudur:

Genetik havuzda olmayan bir bilgi ortaya tesadüfen çıkmamıştır. Zaten var olan bilgi devam etmiştir. Genetik bilgi tesadüfen artmamıştır. … Evrimciler, konu hakkında detaylı bilgisi olmayan insanlara demagoji ile sanki bakteriler tesadüfen evrimleşerek dirençli hale gelmişlerdir izlenimi vermeye çalışmaktadırlar. Ancak bunun gerçekle ilgisi yoktur.

İşte bu kısım yazarın okuyucuyu yanılttığı bölümdür. Bakteriler plazmit transformasyonu yanı sıra rasgele mutasyonlarla da direnç kazanabilmektedirler. Konu sadece direnç değil, farklı bir özellik de olabilir. Doğada gerçekleşen bu gerçeğin laboratuar versiyonunda, “Yönlendirilmiş Evrim” adı verilen stratejiler ile daha önce var olmayan özellikler, dirençler veya direncin geliştirilmesi sağlanabilmektedir. Doğada olanına bir örneği en sonda vereceğim; ama şimdi “Yönlendirilmiş Evrim” in mantığına bakalım:

Bu çalışmalarda üzerinde her türlü mikroorganizma ve virüslerin etkisinden arındırılmış besi yerlerinde tek bir saf koloniden milyonlarca klon (kopya) elde edilir. Yâni Yazarın belirttiği, farklı bakterilerden plasmit aktarımı durumu gibi bir endişeye kapılmaya gerek kalmamaktadır. Bu tek koloni (bakteriler her yirmi dk. da bir bölünürler) bölünmeye ve çoğalmaya bırakılır ve bakteri kültürleri elde edilir. Elde edilen bu bakteri kültürlerine hangi özellik kazandırılmak isteniyorsa (çinko, kurşun gibi ağır metallere, yüksek tuz, alkol konsantrasyonuna dirençlilik gibi) döngüsel olarak ilgili maddeler belirli oranlarda (alkol, tuz, ağır metaller vs.) ve her döngüde belirli miktarda artırılıp besi yerlerine bırakılarak bakteri kültürlerinin bunlara direnç kazanması veya var olan direncini kat be kat artırması beklenir. Örneğin ilk seferinde % 2’lik bir çinko kültürüne hiç bir bakteri dayanamayabilir ve her biri ölür. Bu işlem yaşayabilen koloniler elde edilene kadar devam eder. Bakteriler çok hızlı bölündükleri ve dolayısıyla yüksek mutasyon oranları nedeniyle her döngüde oluşan genetik çeşitlilik istediğimiz özellikteki bakterileri de içerir hâle gelir. Bu işlemler sırasında binlerce kuşak geçmektedir. İstenilen özellik bir kere elde edildikten sonra artık yepyeni özelliğimiz daha da verimli durumlara geliştirilebilir. Bu yapılan çalışmalar doğada uzun süreçlerle meydana gelen değişimlerin insan eliyle hızlandırılmış versiyonlarıdır.

– Fark edileceği üzere plazmit aktarımı yok!

– Mutasyonlar zâten rasgele meydana geliyorlar.

– Rasgele olduğu için Çeşitlilik oluşturuyor.

– Ortama eklediğimiz madde bu çeşitlilikten kendisine uygun olanın seçilmesine neden oluyor.

– Ve böylece sıfırdan, yeni bir özellik kazandırılıyor veya var olan daha da geliştirilebiliyor.

Bu tipte yapılmış yığınla çalışma var. Google’da, “Directed Evolution” olarak aratılabilir. Fakat, yazarın bunların farkında olmadığı veya bilerek bahsetmediği ortada!

Doğadaki örneğimiz ise gene tamamen yepyeni, daha önce görülmemiş bir protein olan Nylonase enzimi. Bu enzim % 2’lik bir verimle çalışsa da hücre için işlev görebilmekte ve tarihimizde çok da fazla geçmişi olmayan naylon yapıları yıkabilmekte ve bu sayede bakteri naylon yiyebilmektedir. Bu enzim kelimenin tam anlamıyla sıfırdan ortaya çıkmıştır. Çünkü enzimi kodlayan DNA dizisine benzer bir dizi daha yoktur. Genetik biliminde “çerçeve kayması” adı verilen bir mutasyon çeşidiyle ortaya çıkmıştır.

Doğanın kanunu gereği bu enzimin zamanla yeni mutasyonlarla beraber verimliliği daha da artacak, arttıkça da bakteri için avantaj sağlayacak ve otomatik olarak seçilime uğrayacaktır.

naylon_mutasyon

Evrim karşıtlarının en büyük yanlışlarından ve yanıltmacalarından birisi de tek bir aminoasit değişikliğinin bir proteini işlev görmez duruma sokacağı iddiasıdır.

Bir çok proteininin sabit, rijid ve değişmez bir yapıları yoktur. Proteinlerin öyle bölgeleri vardır ki, bu bölgelerdeki hemen hemen bütün aminoasitler başka aminoasitlerle değişse/değiştirilse bile protein yapısında bozukluk meydana gelmemekte, protein kararlı 3-D yapısını koruyabilmektedir. Değişimler bir enzimin aktif bölgesinde olursa hücreye büyük zararlar verebilir. Aktif bölgeyi oluşturan aminoasitleri değiştirmeden diğer bölgelerde değişiklik yapılsa, hatta birkaç tane aminoasit çıkartılsa dâhi enzimin verimliliğinde düşüş olmayabilir! Bu durum belirli bir esnekliği göstermektedir.

Bugün Protein Mühendisliği adlı disiplinde tamamen rasgele değişikliklerle deneme yanılma yollarıyla bir proteinin aktif bölgesindeki aminoasitler bile değiştirilerek substrat spesifiklikleri, katalitik aktiviteleri vs. artırılabilmektedir.

Bunları halkımız bilmediğinden eksik bilgilerle çok rahat bir şekilde yönlendirilmektedir.

Grip virüsü de her yıl antibiyotiklere karşı direnç kazanmaktadır, ancak grip virüsü yine grip virüsüdür. Başka bir varlığa ya da canlıya dönüşmez.

Aynı güzel (!) mantığa devam ediliyor. Virüs değişime uğrayarak ırklarını yaratmaktadır.

Belli ki iddiâ sahipleri virüsten bir memeli oluşsun istiyorlar?

Aslı Tolun, bir genetikçidir. Ve bir genetikçinin en iyi bildiği konu, mutasyonların genlere verdiği hasarlardır. Mutasyonların %99’u zararlı, ve %1’i de etkisizdir. …. Bugüne kadar tam 150 yıldır meyve sinekleri üzerinde deneyler yapılmıştır. Radyasyon vererek mutasyona uğratmaya çalışmışlardır. Bu deneylerde, sinekler ya kör, ya sakat kalmış ya da ölmüştürler.

Tahrip edici mutasyonlar, hayati öneme sahip proteinlerin genetik kodlarında değişiklik meydana geldiğinde veya kromozomların yapısındaki büyük değişimler (sayı artışı-azalması, parça eklenmesi, kopması) sonucunda gözlenir.

Hayati öneme sahip proteinlerin gen dizisindeki değişimler milyarlarca yıl geçse bile çok az olacaktır. Örneğin, DNA molekülünü saran “Histon” adlı proteinler DNA’yı korumak gibi hayati derecede bir öneme sahip olduklarından milyarlarca yıldır çok az değişime uğramıştır. İnek ve bezelye gibi çok farklı iki türde bile “Histon” proteinini kodlayan genetik şifrenin sadece iki karakteri farklıdır.

Ama daha az bir öneme sahip, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan “fibrinojen” adlı proteinler ya da kan proteinlerinden “hemoglobinin” farklı türleri geçelim, aynı tür içinde dâhi birçok varyantı vardır. Bu durum moleküllerin genetik kodunda meydana gelmiş birkaç değişikliğin pek de önemli olmadığını gösteriyor. Bu küçük değişikliklerin birikmesi milyonlarca yılda farklı farklı hemoglobin (vb.) moleküllerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İddia sahiplerinin bahsettikleri meyve sinekleri deneyleri hep bu hayatî öneme sahip genlere yapılan etkiler ile alakalıdır.

Genetik değişiklik biyomoleküle zarar verecek ölçüde değilse, proteinin yapısında meydana gelen küçük değişim popülasyonda belirli bir frekansa ulaşırsa o proteinin işlev gören farklı bir varyantını oluşturmuş olacaktır. Varyasyonlar birer genetik çeşitliliktir. Tür içerisinde bu tarz mutasyonların gerçekleşmesi popülasyonun gen havuzundaki çeşitliliği artıracaktır. Bu da mutasyonların her zaman genetik bilgiyi azaltmadığı anlamına gelir.

Zararlı ve yararlı mutasyonları şu örneğe benzetebiliriz: “Okuduğunuz cümledeki harflerin yerlerinin kayması” tümcesinde “okuduğunuz” kelimesindeki “n” harfi “m” ye dönüştüğünde cümle yeni bir anlam kazanmaktadır. Bu yararlı bir mutasyondur, çünkü yeni cümlemiz de anlamlıdır. Ama cümlemizden “harflerin” kelimesini çıkarttığımızda cümle anlamında tahribat meydana gelecektir. Bu da zararlı bir mutasyondur.

Meydana gelen değişimlerin kimi de hiç bir olumlu ya da olumsuz etkiye neden olmayabilir. Bunu da “bir” kelimesinin “bi” ye dönüşümü olarak temsil edebiliriz. Cümledeki yapısal değişikliğe rağmen anlam bakımından hiçbir değişiklik yoktur. Bu tip mutasyonlara nötr=etkisiz mutasyonlar denilir (Protein yapısında olumsuz ya da olumlu etki yapmayan mutasyonlar). Zararlı ve faydalı mutasyonların görülme sıklığı çok az iken etkisiz mutasyonların sıklığı fazladır.

Tahrip edici zararlı mutasyonların daha çok gerçekleşiyor zannedilmesinin nedenlerinden birisi de zararlı mutasyonun etkisini yeni doğan canlının fizyolojisinde (fenotip) direkt olarak göstermesindendir. Canlı ya yaşayamayacaktır ya da sakat bir şekle bürünecektir. Yararlı veya etkisiz mutasyonların ise tanınmaları zordur, çünkü etkilerini canlının anatomisinde direkt olarak göstermeyebilirler.

Doğal seçilime uğrayan bireylerin çevreye uyumunu sağlayan mutasyonlar büyük olasılıkla çevre koşulları değişmeden önce meydana gelmiştir. Ortam koşulları değişmeden önce canlıya ne yarar sağlayan, ne de zarar veren bu Etkisiz=Nötr mutasyonlar ortam koşullarının değişmesiyle kendilerini belli ederler; yâni ortam koşulları değiştiğinde, bulundukları canlıların yaşama şansını artırabilirler. Nâdir görülen faydalı mutasyonların aksine nötr mutasyonlar canlılığın evriminde lokomotif görevi görürler. Bu mutasyonlar değişen ortam koşullarına göre canlıya yarar da zarar da verebilir.

Örneğin, ortalama sıcaklığın 25 °C olduğu bir ortamda yaşayabilen bir bakteri geçirdiği mutasyonla 30 °C’de de yaşama yeteneği kazanmış olabilir. Bulunduğu koşullarda bu yetenek kendisi için bir zarar ya da yarar sağlamayacaktır. Mutasyon ilk etapta etkisiz kalacaktır. Fakat bu bakteri türünün yaşadığı ortamın sıcaklığı herhangi bir sebeple daha büyük değerlere yükseldiğinde bu yeni; ama saklı özelliğe sahip bakteriler ve onların nesilleri daha fazla yaşama şansına sahip olacaklardır. Sonuçta zamanla soğukta yaşama yeteneği olan bir ırk ortaya çıkacaktır.

Diğer bir örnek vermek gerekirse… Laboratuar ortamında bir bakteri kültürünün üzerine onları öldürecek antibiyotikler verildiğinde hepsinin ölmesi beklenirken az da olsa birkaç bakterinin çoğalmaya devam ettiği görülecektir. Hayatta kalan bu bireylerde de nötr mutasyonlar etkisini göstermiştir. Bu bireylerde antibiyotiğe dirençli olma özelliği onlara antibiyotik verilmeden önce oluşmuştu; ancak antibiyotik verilmeden önce bu özelliğin hiçbir olumlu ya da olumsuz katkısı yoktu. Yalnızca ortam koşulları değiştiğinde kendini gösterebildi ve kimisine hayatta kalma şansı verdi. Eğer verilen antibiyotiğe dayanıklılık sağlayan bu mutasyon (gen) bulunmasaydı ortamdaki tüm bakteriler yok olacaktı.

Doğal seçilimin hangi yönde ortaya çıkacağı bilinmediği için, bir canlı türünde etkisiz mutasyon çeşidinin fazla olması türün değişen koşullara uyum yeteneğini artıracaktır.

Bunlar, tür içerisindeki çeşitliliklerdir.

Tür içi çeşitliliği sağlayan da hep zararlı olduğu iddia mutasyonlardır!

Ancak, hiçbir zaman -ne kadar milyon yıl beklenirse beklensin- bir kuş, bir balığa dönüşmez ya da bir kurbağa olmaz.

Evrim teorisini bildiğini zannederek eleştirmeye çalışan; ama iddialarıyla komik duruma düşme durumuna bir örnek de bu tipteki cümleler!

İnsanlar tarafından yanlış bilinen hususlardan birisi de evrim teorisinin bu tarz, büyük çapta ve kısa sürede meydana gelen değişimleri öngördüğü düşüncesidir. Bu tarz dönüşümler asla mümkün değildir. Bir Kurbağa ile bir sürüngen arasında çok büyük genetik farklılık vardır. Bir kurbağayı tek bir/bir kaç seferde bir sürüngene dönüştürecek mutasyonların olma olasılığı sıfırdır. Evrim teorisi türler arasında yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin olduğunu belirtir.

Aslı Tolun’un “Evrimcilerin Son Çare Olarak Başvurduğu Kusurlu Tasarım Yanılgısı”na Aldanması

Programın birçok yerinde, gözlerimiz neden ahtapotlarınki gibi değil, belimiz neden ağrıyor gibi sözde kusurlu gördüğü organlardan bahsetmiştir.

Belimiz neden ağrıyor peki?

Bu mükemmel olmadığımızın; ama iyi derece uyum sağladığımızın göstergesidir. Canlı yapılar mükemmel değildirler. Canlı yapılar mükemmel olsaydı örneğin basit nedenlerden hasta olmazdık. En basitinden iskelet sistemimiz mükemmel olmadığından ayakta fazla durduğumuzda belimizin ağrıdığını fark ederiz. Bir canlı hücresine, bir organizmanın işe yaramayan fazlalıklarına (erkelerdeki meme yapıları, yirmilik dişler, ensemizde-sırtımızdaki kıl kalıntıları, balinalardaki arka ayak kemikleri, genetik düzeyde işlevsiz yalancı gen dizileri) bakılarak hücrenin-canlının “akılsızca tasarlandığı” da yorumlanabilir. Doğa fiziksel açıdan hem mükemmeldir, hem de değildir, bu etiketleme izâfidir ve tasarımda işlevsiz ya da fazlalık yapıların neden bulunduğunun akıllı tasarımcılar tarafından verilebilecek tatmin edici bir cevabı yoktur.

Örnek olarak Ökaryotik (çekirdekli) canlı hücrelerin genetik enformasyonunda bulunan “Hurda DNA” diye adlandırılan bölgelere bakabiliriz. Hurda DNA adı verilen bu bölgelerde çok büyük oranda işlevsiz bölgeler vardır. Örneğin “yalancı genler”.. Bu diziler mutasyona uğrayarak işlevsiz hâle gelmiş bozuk gen yapılarıdır ve bizlere atalarımızdan miras olarak kalmışlardır.

Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşmesine rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, tüm maymunlar, lemurlar sınıfı) işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından bu gen zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına yakalanmayacaktık.

Anatomik düzeyde canlılarda iz halinde kalmış, fonksiyonu zamanla değişmiş ya da güdükleşmiş yapılara örnek olarak; bazı yılan türlerindeki işlevsiz ayak ve kalça kemiklerini, kör mağara balığındaki göz kalıntılarını (göz çukurları vardır; ama gözler yoktur), atlardaki ek ayak parmak kemiklerini, suda yaşayan balina fosillerinde bulunmuş olan ve günümüz balinalarında da hala gözlenebilen olan arka ayak kemikleri (ki bir zamanlar karadan suya geçişin izleri), uçamayan kuşlarda ve böceklerdeki indirgenmiş, güdük kanatları, vampir yarasaların ağızlarındaki azıdişlerini, insandaki indirgenmiş kuyruk sokumu, bazı insanlarda çıkmayan yirmilik dişleri, erkeklerdeki işlevsiz memeler ve meme dokusunu, kimi insanlarda görünen ense ve sırt kıllarını, tavuk embriyonunun gelişimi sırasında bir kaç haftalığına oluşan ama daha sonra kaybolan ek parmakları verebiliriz.

Ergi Deniz Özsoy’un Uçak Yanılgısı:

Programda, Özsoy’a “bir uçak gördüğünüzde o uçağı yapan bir mühendis olduğunu düşünmez misiniz” sorusu yöneltildiğinde Özsoy’un verdiği cevap “o uçağı bir araya getiren malzemeler var” olmuştur. Yiğit Bulut’un “O malzemeler kendiliğinden bir araya gelmiyor, bir mühendis biraraya getiriyor” demesi üzerine Özsoy “bizim mühendisimiz doğadır” yanıtını vermiştir.

Doğa dediğimiz şey, dağlardan, taşlardan, topraktan, rüzgardan, yağmurdan, şimşekten, ağaçlardan ibarettir. Yağmurun, çamurun, rüzgarın tutup da müzik dinleyen, resim yapan, gülen, ağlayan, neşelenen, öfkelenen, düşünen, şuur ve bilinç sahibi varlıklar meydana getirmesi elbette ki beklenemez.

Bu benzetmedeki hata uçaklar, bilgisayarlar ya da televizyon gibi insan yapımı –dolayısıyla tasarımcısı olan- âletlerin canlılar gibi üreyip çoğalma özelliklerinin olmadığının düşünülmemesidir. Tasarlanmış bütün bu eşyalar canlı olmadıklarından genetik materyallerini gelecek kuşaklara aktaramazlar! Doğal olarak tüm özelliklerinin kaydedildiği genetik yapıda meydana gelecek değişiklikler=mutasyonlar de aktarılamayacaktır. Canlılardaki mutasyonların gelecek nesillere aktarılarak birikmesi ise yeni özelliklerin ortaya çıkışını sağlayacaktır. Uçaklar, televizyonlar veya bilgisayarların ataları olmadığından, üreyemediklerinden ve değişimlerini aktaramadıklarından (bir canlının sahip olduğu özellikler bulunmadığından) mutlak surette tasarımlanmak zorundadırlar.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 108211, bugün ise 11 kez görüntülenmiştir.

112 Comments

  1. selcuk diyor ki:

    simdi gelelim ortak atadan insanin ayrismasina. insanin su anki mutasyon orani bir jenerasyon boyunca 100-200 arasi kabul ediliyor arastirmalara gore. bir jenerasyon da ortalama 20 yil olarak alinmis.

    200 mutasyonu baz alalim sansimiz daha fazla olsun. hadi % 70 zararli mutasyon ihtimalini yani faydali bir sonuc icin sansimizin % 30 oldugunu da unutalim. butun mutasyonlarimiz bir sekilde faydali sonuclaniyor olsun. insana ayrilis da yuvarlak hesap 6 milyon yil olsun. kac nesil yasamis olur? 6 milyon / 60=300.000 jenerasyon. her jenerasyondaki mutasyon orani carpi nesil sayisi ne eder? 200 x 300.000= 60.000.000 mutasyon. bunlarin surekli insani evrilmeye gittigini varsayalim. yani surekli ilk seferinde basarili olsunlar.

    peki insan-sempanze arasi farkli gen eslesmesi orani nedir? kimine gore % 1.2 kimine gore % 1.6 ama en son 1.6 idi sanirim. 3 milyarlik insan gen eslesmesinde bu fark yaklasik 48 milyon eslesme farkina denk geliyor. bu kadar la bitmiyor. maymunda olup insanda olmayan veya tam tersi insertion, deletion denen eslesmeler mevcut ikisi ortak atadan geliyordu ise tamamen benzesimi saglamak icin; insert edilen (sempanzede olup insanda olmayan) yaklasik 45 milyon eslestirme, silinmis olan (insanda olup sempanzede olmayan) 45 milyon eslestirme ile iki tur arasi farklilik 138 milyonu geciyor.

    bizim 60 milyon mutasyonun bu 138 milyon eslesmeyi mutasyonlar sayesinde ortak atadan insan evrilecek sekilde basarmasi gerekiyor.

    cok kolay goreceginiz gibi bilimsel olarak tespit edilen maksimum mutasyon sayisi (200) –bu mutasyonlarin hepsinin ilk seferde basarili sonuclandigini varsaysak bile- ortak atadan insana ulasmayi saglamiyor. siz yuvarlak hesap 6 milyon yil diyorsunuz ama en az iki kati daha fazla sure gerekli.

    tabi ortak atayi cok daha kisa bir jenerasyon suresinde oldurup veya insan mutasyon surecini 2 kat hizlandirip bu aradaki farki kapatabilirsiniz. tabi bu bir de her eslesmede ilk seferinde mutasyonun farkli bir eslesmeye neden oldugu savina da bagli. halbuki neredeyse hic bir zaman ilk seferinde faydali, anlamli bir eslesme ortaya cikmaz. bazisi zararsiz, bazisi notr, bazisi faydali bazisi zararli sonuclanir. bu durumda insan-sempanze ortak atasi icin ihtiyaciniz olan sure ongorulenin 3-4 katina cikabilir.

    bu hesapta insan-sempanze arasi farkliliklardan kaynaklanan zorluklari dile getirmedik bile. bunlari da hesaba katmaya kalkarsak yukarida buldugumuz bu sure daha da artar cunku bu farkliliklarin ortaya ciktiktan sonra dogal secilimle populasyona hakim hale gelmesi gerekiyor. bir dik yurumenin, konusmanin, akil yurutebilmenin vb. ozelliklerin mutasyonla ortaya cikip sonra kalici hale gelip ardillara aktarilmasi icin sizce kac jenerasyon gecmesi gerekir?
    5-10-15 ???? 10 diyelim yuvarlak olsun. 1 jenerasyon 60 sene. 10 x 60 = 600 sene. (jenerasyon sayisi cok iyimser oldu degil mi?)

    bazi ozelliklerin ayni anda evrilmeye basladigini varsaysak bile bu sureler sizin 6 milyon yiliniza bir kac milyon yil ekler.

    hesabim yanlissa lutfen uzerinde tartisalim.

    saygilar. tsk.

    ***not: bir kac bilim sitesinde sempanze-insan ayriminin 4 milyon senede gerceklesmis olabilecegini iddia edilmeye baslamis. sure artacagina azaliyor, bilemiyorum artik.

  2. fuatogl diyor ki:

    Murat, anladigim kadariyla diyecek anlamli birseyin yok, demagoyi ve kaynagi ve ne idugu belirsiz alintilara basvurmaya basladin. Halbuki itiraz ettigim noktalar gayet basit ve acik.

    Mutasyonlarin hepsi faydalidir diye iddia etmeyen bir teoriye “mutasyonlarin buyuk bolumu zararlidir/faydasizdir” demenin anlamsizligindan bahsediyorum yorumundan yola cikarak. Eger hepsinin faydali oldugu dusunulse Dogal Secilim diye bir aciklamaya basvurulmayacagindan bahsediyorum. Sen ise hala ve hala zararli ve faydasiz olanlarinin oranindan bahsedip uydurma bir gerekce ile, oran oyle oldugu icin faydali olanlarinin etkisiz olacagini iddia ediyorsun. Bilimsel destek namina elinde kirintin dahi yok iken bunu yapiyorsun. Iddianin ne kadar akil ve mantik disi oldugunu idrak edemiyorsun ayni seyi tekrar etmekten. Bir defa, soylediklerinde gerceklik payi olsa gunumuzde bol bol mutasyon geciren canlilarin – bizde dahiliz buna – bozunuma dejenerasyona ugramasi gerekirdi degil mi?. Insanlar generasyon basina yaklasik olarak 200 mutasyon geciriyor, nasil oluyor da binlerce ve binlerce yil neslini surdurebiliyor senin kavrayisina gore, Murat bey?
    Ikincisi, teoriye gore faydali mutasyonlar baskin olma ozelliginde ve zararli mutasyonlar ise tam tersi durumda (ne kadar mantiksiz degil mi?). Ama senin kavrayisina gore bu zararli ve faydasiz mutasyonlar her nasilsa o kadar guclu ve secilmeye musait ki(!?) faydali olanlar bunlar arasinda yok olup bogulup gidiyor, tercih edilmeyecek, ‘favourable’ olmayacak mutasyonlar baskin oluyor – tammamiyle tepetaklak anlamaniz gerekiyor inkar edebilmek icin. Ama isin gercegi, ortaokul biyoloji duzeyinde cocuklar icin yapilan laboratuvar deneyleri bile dediklerinizin hepsini curutuyor.

    kelime oyunlarıyla bir yere gelemezsin öenmli oranda faydasız değil zararlı, teoriye içkin bir bilgi falanda değil durum böyle çıkınca (mutasyonların genelde yıkıcı olduğu durumu) teoriyi buna uydur durumu bu… 2.sorunun devamı mantıksız olmuş girmeye bile gerek yok.

    Murat, ne halt yemeye Dogal Secilim denmis o zaman? Burada secilen nedir? Hepsi iyi guzel hos olsaydi secmeye gerek kalirmiydi Murat? Buyuk boy karton harflerle “Dogal secilim canliya surdurulebilirlik katan kalitimsal ozellikleri seciyor – yani kalitimsal degisimlerin hepsi boyle degil yani demi, mantik mantik dusun dusun!!!” seklinde pankart mi yapmalari gerekiyor? Hemencicik anlayamiyormusun kendin Dogal Secilim aciklamasinin gerekcesini, ve bundan dolayi ickin dedigimi? Tabi bunlar sana gore mantiksiz degil mi?
    Bence senin yorumunda mantikli hicbir arguman yok, o yuzden vakit harcamayi burada kesiyorum.

  3. selcuk diyor ki:

    Son yorumumda 6 milyon / 60=300.000 i,
    6 milyon / 20 =300.000 olarak

    alt tarafta da 10 x 60= 600 u,
    10 x 20=200 olarak degistirmemiz gerekiyor.

    insanin suresini basta 60 yil almistim, makalede 20 yil yaziyormus. duzeltirken yanlislikla bunlari atlamisim.

    kusura bakmayiniz.

    saygilar. tsk.

  4. muratS diyor ki:

    1.Murat, anladigim kadariyla diyecek anlamli birseyin yok, demagoyi ve kaynagi ve ne idugu belirsiz alintilara basvurmaya basladin.//////

    Komik olmaya başladın fuat kaynaktan kastın carrol dan yaptığım alıntı ise orada ne şüpheni çekti çok merak ettim gayet genel bilinen bir yeri alıntıladım balıktan amfibyene geçişte ciddi değişiklikler gerekir denen yeri alıntıladım hakkaten çok ciddiyim neresi genel literatüre karşıt bu alıntının Ya da neresi tahrif kokuyor genel çamur at izi kalsın tarzı bi şey olmuş yine ama insanların genel psikolojinizi görmesi açısından çok iyi olmuş

    kaynak:robert l carrol vertebrate paleontology and evolution s.336

    1.Insanlar generasyon basina yaklasik olarak 200 mutasyon geciriyor/////

    bi kaynak ver bakalım bu 200 nereden geliyor britanica ansiklopedisinin insan genetiği maddesindede belirtildiği üzere etkisi gözlemlenebilen mutasyonların oranı her 100000 doğum da bir olarak gösteriliyor

    bunlar haricinde yazdıklarına gelince Bana bir suçlamada bulundun cevabını aldın şimdide ben Bir şey görmüyorum diyorsun yorumunun genelinde yazdığın şeylere karşı cvbımı ki zaten yeni Bir şey yazmamışsın bir önceki mesajımda belrtmiştim eğer anlamak istersen okursun zorla beynine sokamam beni mutasyon kavramını evrimde kullanılan şekliyle kullanmadığımı söyledin cvbımı verdim mutasyonlar bir nesilde gerçekleşmiyor filan dedin sanki ben bunu iddia ediyormuşum gibi buna cvbımı verdim modern anlamda kabul edilen evrimsentezini referans alarak eleştiri gerçekleştirdiğimi söyledim örnekte verdim herhangi bir nokta göstermeden geçersiz filan demişsin, bununla beraber msj laşmayı bırklım demişsin gayet isabetli bi karar vermişsin çünkü sen başka bir boyutta yaşıyorsun yok hakaret etmiyorum yanlış anlama sadece aşırı tutkulusun…….

    diğer itirazlarına cvp vermiştim tekrar uğraşamam cvp vermekle

  5. ahmet ilker diyor ki:

    Tasarlanmış bütün bu eşyalar canlı olmadıklarından genetik materyallerini gelecek kuşaklara aktaramazlar! Doğal olarak tüm özelliklerinin kaydedildiği genetik yapıda meydana gelecek değişiklikler=mutasyonlar de aktarılamayacaktır. Canlılardaki mutasyonların gelecek nesillere aktarılarak birikmesi ise yeni özelliklerin ortaya çıkışını sağlayacaktır. Uçaklar, televizyonlar veya bilgisayarların ataları olmadığından, üreyemediklerinden ve değişimlerini aktaramadıklarından (bir canlının sahip olduğu özellikler bulunmadığından) mutlak surette tasarımlanmak zorundadırlar.

    Şimdi bu mantıktan hareketle, kainatın bir tasarımcısı olması gerek ama insan canlı olduğu için insanın tasarımcısı yok öyle mi? Ama sonuçta evrim teorisi de kendine dayanak oluşturan ilkesi gereğince Allah’ın varlığını zaten reddettiğine göre böyle bir çelişkiyi gayet ağdalı bir cerbezeyle kolaylıkla savuşturabilir! Allah’ın kainatı özel bir amaç için yarattığına inanan bir insan olarak, türlerin orijinal olarak bizatihi Allah tarafından yaratıldığını ve evrimcilerin iddia ettikleri ara geçiş formlarının olmadığına ve bu yüzden de ara geçiş fosili üretmek için bazı sahtekarlıklara ihtiyaç duymadığımızı belirtir ve kendilerini Firavun gibi iş işten geçtikten sonra tevbede geç kalmamaları için uyarmayı, “emr-i bil maruf nehyi münker” i yerine getirme mesuliyeti içerisinde gören bir mü’min olarak görev addediyorum.

  6. meraklı diyor ki:

    Tevbede geç kalmamak ne demek? Ömrüm boyunca tek bir canlıya zarar vermemiş ben aklıma sığmayan düşünmekten bile kendi kendimin beni alıkoyduğu varlık olarak bile modelleyemediğim sonunda ” ne inandığım ne de inanmadığım” aslında hiç bir zaman düşünmediğim bir şeye ne amaçla yöneleyim?

    Evet ben hiç bir zaman tanrıyı ya da bir yaratıcıyı düşünmüyorum. Aklıma getirmiyorum. Çünkü buradan çıkarsanan her türlü yorum fazlasıyla insan takıntılı ve etik sorunları olan bir şey. Ben kimsenin günlük yaşantısında tanrıyı ya da yaratıcıyı düşündüğünü sanmam. Bu bir alışkanlık. Anne baba sevgisi gibi. O yüzden evrim gibi böyle bir varsayımı reddeden sorgulayan kurama inanılmaz bir şekilde göğüs geriliyor.

  7. meraklı diyor ki:

    Ne olursa olsun. Ne çıkarsama yaparsanız yapın tüm sonuçlardan asla doğaötesi bir sonuç alamazsınız. Her deney her tahmin ve bilimsel çalışma gayet anlaşılır ve doğal bir sonuç çıkarır ortaya. Evrimdeki mutasyon sorunlarından bir tanrı çıkmayacaktır. Çünkü bu gözlenebilir ve yanlışlanabilir bir sonuç olamaz.

    İnsana giden yolda insanı şekillendiren süreç kesinlikle ve kesinlikle doğal ve anlaşılır bir süreçtir. Buradan ne kadar tahmin ne kadar metamatik hesaplama yapsanız da sonuç şu an bilinemese üzerinde görüş birliğine varılmasa bile hep evrime ve doğal seleksiyona yani doğal anlaşılır ve gözlenebilir olana çıkacaktır.

  8. muratS diyor ki:

    ///ayrıca hox genlerinde meydana gelebilecek ufacık değişiklerle vucudumuz daha işlevsel fiziki özellikler kazanabilir.////

    aslında bu genlerle alakalı çalışmalar devm ediyor yani bu yönetici genlerde değişim olursa sonuçlar makro olur diyebiliriz ama unutulan şey şu bu genler diğer genlerin yöneticisi aç-kapa düğmeleri gibi bişi aç-kapa komutlarından başka komutlar gelirse muhtemelen sistem birbirine girecek,

  9. n.ateist diyor ki:

    HY takımının geçiş fosili diye çizimleri ne denli aptal olduklarının resmi beyanatı.
    bu adamlar daha hayvan sınıflandırmayı bile bilmiyorlar, çizimde “vertabralılık” “tetrapodluk” ve benzeri bir sürü unsur resmen karman çorman edilmiş. ama ben bunun kasıtlı yapıldığı ve cahil insanları kandırma amacı güddüğünü düşünüyorum. insanların çoğunluğu cahil olduklarından, dini duygularınıda demagoji de araç olarak kullanan HY çetesi böyle çizimlerle bu cahil insanları rahatlıkla kandırabilmekteler.
    bir kere omurgalı hayvanların hepsi sölomlu iki yanı bakışımlı ve ikincil ağızlıdır, bu yüzden omurgalı şubesi içinde evrim sözkonusu olduğunda hepsi aynı organizasyon şemasına sahip olması gerekir.
    karada yaşayan omurgalılar tetrapoddur, yılan gibi bazı istisnaların ise ataları tetrapod kertenkele benzeri hayvanlardır, tetrapod kökenli olduğu halde bu özelliğini yitirmiş, körelmiştir. kısacası karada yaşayan bütün omurgalı hayvanlar 4 üyeli olmak zorundadır. bilateral simetrililiği atalarından aldığından bu üyelerde bakışımlı olmak zorunluluğundadır. tetrapodluk ilk akciğerli , etyüzgeçli balıklardan, amfibianlardan bizlere kadar genetik olarak aktarılmıştır, değişen sadece yapısal özellik. genel organizasyon değil.
    bu tabloya bakılıp, olsa olsa acınacak ne denli zavallıların varolduğuna gülünüp geçinilir.

  10. n.ateist diyor ki:

    bir yığın cahilin katıldığı ve anti-evrim yaptığı programdı, sunucuda dahil. evrimcilerse evrimi savunamıyorlardı, yazık.

  11. metafizik19 diyor ki:

    O programı bende seyrettim fakat o insanlara cahil diyen bir zihniyetin kendisi cahil olmalıdır. Profesör düzeyinde insanlara
    cahil demeniz için ordanaryus olmanız gerekir diye düşünüyorum.,
    Ha sizin kafa yapınızı yansıtmıyor diye cahil diyemessiniz.
    Bence bir özrü hakettiler. Bakın Allahın yarattığı kainatı düşünenler
    evrime inanmıyor değilki. yaratılıştan itibaren program zaten evrim süreci. İnanılmayan şey ise bir tarafın allahın yani sonsuz bir aklın programı olarak söylediği. Diğer tarafın Tanrıın eli değmeden bing bang teorisi ile kendiliğinden olan bir evren. Peki kainatta onbinlerce
    ve belkide milyonlarca YASA işliyor. ve bu yasalardan yararlanarak teknolojik yada tıp alanında yararlanılıyor. örneğin radyo dalgaları olmasaydı b gün cep teli yada tv gibi sıradan!!! şeyler olamıyacaktı. bing bang ile oluşan kainatta bu kadar yerli yerinde olan bir kainata YASALARI KİM KOYDU ? Ben aslında BİNG BANG ve yaratılış konuşmalarına pek girmiyorum sayfalarda. Çünki O AN’a hiç bir zaman dönemiyeceğimz için bunlar sadece iddialar ve inançlar olarak daha asırlarca tartışılacaktır. Bir Yaratıcı ve programlayıcının yarattığına inanırsanız bütün sisteminiz dağılacakmı onumu merak ediyorum. Bence düşünülecek şey O yaratıcının yaratıp ve programladığı bu kainatı onun yasalarını hayata geçirerek faydalanabiliriz. bence hayata geçmemiş ve keşfedilmemiş binlerce YASAsı olduğundan o kadar eminimki

  12. Ahmet diyor ki:

    Kuran’da daha önce hiçbir yerde görmediğiniz –(NASAdaki tüm bilim adamlarını dahi büyük şaşkınlığa uğratıp hayran bırakan)–

    (Big bangin ve Evrimsel Yaratisin ancak yuce Allah tarafindan “Matematik bir Program” ile
    en Muazzam bir sekilde yaratildigini kanitlayan)

    en büyük Mucizelere tanık olmak için, lütfen bkz.

    http://www.kutsi-19-hasat.com

    EVRENSEL MUHTEŞEM MUCİZELER

Leave a Reply