BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Yaşamın Kısa Tarihi

Yazar: AHHA

Bu çalışmamızda evrenimizin oluşumundan günümüze kadar gelen öyküsünü, “Yaşamın tarihine” daha fazla vurgu yaparak kabaca anlatmaya çalıştım. Genel bir fikir verebileceğini düşünüyorum.

Büyük Patlama ve Genişleme

bigbangSonsuz-sınırsız, Başlangıçsız-Bitişsiz, sonsuz boyutlu Evrenin bu boyutta Büyük Patlama ile açılmasıyla beraber, algıladığımız boyutun kendisi olarak bu tarafa gelen cehennemi sıcaklıklardaki enerji evrenimizin içeriğini oluşturmuş ve patlamanın etkisiyle evrenin hızla genişlemesine neden olmuştur. Bu genişleme 15 milyar yıldan beri hızlı bir şekilde devam etmekte ve her geçen süre içerisinde evrenimizin daha da soğumasına neden olmaktadır.

Yaratılışın ilk trilyonda bir saniyelik kesirlerinin cehennemi sıcaklıklarında plazma durumundaki evreni meydana getiren 4 temel kuvvet (Çekim, Elektromanyetizma, Güçlü ve Zayıf Çekirdek kuvvetleri) TEK bir kuvvet halindeydi. Genişlemenin ve sıcaklığın azalmasıyla bugün bildiğimiz evrensel kuvvetler, kuvvet alanları, parçacıklar aynı tek alandan oluşmaya-ayrılmaya başladı (veya o alanın farklı görünümleri oluştu). Çekirdek kuvvetlerinin ayrılmasıyla kuark parçacıkları bir araya gelerek çekirdekleri, Elektromanyetik kuvvetin ayrılmasıyla da elektronlar çekirdeklere bağlanıp ilk basit Hidrojen atomlarını meydana getirdiler. Böylece evren, parçacıklar ve parçacıkların yüzdüğü kuvvet alanları olarak ikiye ayrıldı.

Evrenimiz ilk dönemlerinde sadece Hidrojen moleküllerinden meydana gelen bir homojen gaz bulutu halindeydi. Eğer evrenimiz o haliyle kalsaydı ne galaksiler ne de hayat ortaya çıkacaktı. Fakat daha sonra patlamanın enerjisiyle oluşan 200 milyar kadar karadelik (uzay-zaman dokusunu delen yüksek çekim alanları) bu tek homojen bulutu çekim etkisiyle öbekleştirip milyarlarca parçaya ayırdı. Bu çekim odaklarında kümeleşen ve sıkışan gaz bulutları, galaksileri, yıldızları, gezegenleri; yıldızlarda sıkışan bol miktarlardaki hidrojen elementi ise nükleer füzyonla (=çekirdek birleşmesi) diğer elementlerin atomlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İşte bu farklı elementlerin ortaya çıkıp uzay boşluğuna dağılmasıyla birlikte Dünya benzeri gezegenler üzerinde canlılığın tohumları da atılmış oldu.

Şimdi, bu bölümümüzle biyolojik canlılığın oluşumundan bilinç sahibi varlıkların evrimine kadar yolculuğumuza devam edelim…

Yaşamın Başlangıcı

“Yaşam”ın en temel motivasyonu kendisinden kopyalar çıkartarak kendini geleceğe taşımaktır. Bu taşıma işlemi tüm özelliklerinin kodlandığı-kaydedildiği genetik materyalinin sürekliliği ile sağlanır. Yaşamın diğer bir özelliği de “evrimleşebiliyor” oluşudur. Kristal örgüler, çoğalan kil yapıları da kendilerini kopyalayabilirler, fakat bu sistemler evrimleşemez, yeni koşullara göre adaptasyon sağlayacak genetik değişimlerden geçemezler.

CH4Yaşamın oluşabilmesinin ilk şartı, farklı atomların bir araya gelerek molekülleri ve bu moleküllerin de çeşitli karmaşık molekülleri ortaya çıkarabilmesidir. Moleküler çeşitliliğin yolu birçok sağlam kimyasal bağ yapma kapasitesine sahip elementlerden geçer. Doğada bunu sağlayan elementler, 4 bağ kurma yeteneğine sahip Karbon ve Silisyum atomlarıdır. Silikon ve karbon elementleri biyolojik bilgiyi taşıyacak moleküllerin belkemiğini oluşturabilecek yapıdadırlar. Fakat canlılığın silisyum değil de Karbon temelli olmasının bir nedeni Karbon elementinin oluşturduğu moleküllerin (örn. CO2) suda çözünebilir olması iken silisyumun oluşturduğu moleküllerin  (örn. SiO2) suda çözünemez olmasıdır. Silisyumdan oluşan moleküller bu eksikliklerinden dolayı kimyasal reaksiyonlara yeterince giremez (Silisyum yapılı canlı yoktur). Hayatın su üzerine kurulu olması suyun birçok reaksiyonun gerçekleşmesine ortam hazırlayan kimyasal özelliği nedeniyledir. Ayrıca karbon, silikonun aksine birçok farklı atomla bağ kurarak makromolekül çeşitliliğini sağlayabilecek niteliktedir. Aksine silikonun oluşturduğu büyük moleküller monotondur. Karbon bugün canlıların yapılarında en çok bulunan Azot, Hidrojen, Oksijen, Kükürt elementleri ile kurduğu bağlarla canlılığın oluşabilmesi için gerekli organik moleküllerin oluşumunu sağlamıştır.

deneyBilim insanları yapmış oldukları deneylerde -adı geçen elementlerin oluşturduğu bileşiklerden olan- metan, amonyak, karbondioksit, su buharı gibi moleküllerin canlılığı meydana getiren yapıtaşlarına (aminoasitler, çekirdek asitleri vs.) ultraviyole ışınları, yıldırım ve ısı gibi enerji kaynaklarıyla dönüşebileceklerini göstermişlerdir.

Ayrıca uzaydan her yıl yeryüzüne düşen toz içinde ve uzaydan gelen meteoritlerde de L-tipi [[[ Aminoasitler polarize ışığı sağa/sola kırma özelliklerine göre L ve D formlarında bulunurlar, fakat canlılarda kullanılan sadece L (ışığı sola kıran) formudur.]]] aminoasitler ve organik maddeler bulunmuştur. Yâni, yaşamın hiçbir doğaüstü müdahaleye gerek kalmadan, kendiliğinden (!) başlayabilmesi için gerekli olan bütün organik madde yeryüzünde bulunmaktaydı.

Moleküler evrimin en zor aşaması bu basit organik yapıtaşlarının/birimlerin nasıl bir araya gelecekleri konusudur. İki organik birim (aminoasit gibi) bir araya gelip birleştiklerinde bir molekül su açığa çıkarırlar. Fakat suyun açığa çıktığı bu reaksiyonların kimya kanunları gereği su ortamında gerçekleşebilme ihtimalleri çok düşüktür. Su, gerekli yapıtaşlarını bünyesinde barındırabilir belki, fakat hayatın başlayabilmesi için daha yoğun ortamlar gereklidir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar okyanus diplerindeki [[[Canlılık okyanus diplerinde başlamış olabilir. Dünyanın ilkel dönemlerinde atmosferin olmayışından dolayı yeryüzüne yoğun bir enerji bombardımanı vardı. Bu enerji girişi karmaşık molekülleri parçalar ve hayatın oluşumuna izin vermez. Su, bu radyasyonu tamponlayarak canlılığın gelişebilmesi için koruyucu bir ortam olmuştur.

Okyanus yüzeyine çarpan güneş ışınları suyu parçalayarak oksijenin ayrışmasına neden olmuş, oksijen de daha yüksek katmanlarda ozon gazının oluşmasını sağlayarak koruyucu atmosfer tabakasının milyonlarca yılda oluşumunu gerçekleştirmiştir. Canlı çeşitliliği bu koruyucu katman sayesinde daha sonra karaya doğru geçiş yapacaktır. Oksijenin daha sonraki hızlı artışı ise “sudan oksijen ayrıştırma” reaksiyonunu hücre zarı yüzeyinde gerçekleştirebilen protein moleküllerine sahip bakterilerin evrimiyle gerçekleşmiştir.]]] kil=çamur yüzeylerinin organik yapıtaşlarının bir araya gelip yoğunlaşmasında katalizör [[[Bir kimyasal reaksiyonun gerçekleşmesi için yüksek sıcaklıklar gerekir. Yüksek sıcaklıklar (=yüksek enerji düzeyi) moleküllerin daha hızlı hareket etmesini sağlayarak birbirlerine çarpma olasılıklarını artırır. Bu çarpışmayla eski bağlar kırılır/dönüşür, yeni bağlar ve yeni büyük moleküller oluşur. Canlılarda gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonlar ise yüksek sıcaklıklarda gerçekleşemez. Yüksek enerji seviyesini düşürüp reaksiyonların oluşmasını sağlayan ve kendileri değişmeden kalan protein yapılı biyo-katalizörler enzimlerdir.]]] rolde olabileceklerini göstermiştir. Kil molekülleri milyonlarca sayıda organik yapıtaşının (aminoasitler, yağ asitleri, nükleotidler) bağlanıp, tutunmalarını sağlayacak yüzeyi oluştururlar. Böylece çamur yüzeyi sayesinde organik yapıtaşlarının yüksek enerji düzeylerinde rastgele çarpışmalarına gerek kalmadan daha düşük enerji düzeylerinde reaksiyonlar gerçekleşebilir.  İşte bu tip ortamlar canlılığı meydana getirecek olan temel büyük moleküllerin (proteinler, DNA, RNA, yağlar) üretim ortamlarıdır [[[Bütün bu reaksiyonlar, yapıtaşları (Atomlar molekülleri, moleküller daha büyük yapıları) karmaşık molekülleri tesadüfler sonucu değil, tamamen biyokimya kanunlarına bağlı olarak meydana getirirler ve bu kanunlar çerçevesinde canlılık ilerler. Moleküler evrim karmaşık moleküllerin tesadüfen oluştuğunu söylemez.

Eğer bir yerde, yüksek miktarda hidrojen atomu ve karbon atomu varsa, mutlaka ortamda metan gazı (CH4); nitrojen varsa, amonyak (NH3) oluşacaktır. Karbonun metanın, oksijenin olduğu yerde de mutlaka karbon dioksit bulunacaktır; karbon dioksitin, suyun olduğu yerde ise şeker (glikoz, C6 H12 O6) tesadüfen değil, kimya kanunları sonucu sentezlenir.  Aynı şekilde, aynı kanunların kaçınılmaz sonucu olarak oluşan bu yapıtaşlarının birleşmesiyle çeşit çeşit, daha karmaşık polimer (çok sayıda birimlerden=monomer oluşan moleküler zincirler) yapıda moleküller ortaya çıkar. ]]].

Genetik Materyal

proteinYaşam kendini kopyalayan moleküller üzerine kuruludur demiştik. Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar milyonlarca yıldır kendilerinin benzerlerini üretebilmek amacıyla genetik bilgi aracı olarak çift zincirli, heliks şekilli DNA’yı kullanmaktadırlar.

Kendilerinin benzerlerini-yavrularını meydana getirebilmek için tek hücreli veya çok hücreli bütün organizmaların yapılarına en çok kattıkları makromoleküller proteinlerdir. Hücrelerde birçok görevlerde (enzim, reseptör, sinyal molekülü vb.) rol alan Protein moleküllerinin 3 boyutlu yapılarına kavuşabilmeleri, kıvrılabilmeleri için gerekli olan aminoasit sırasının şifreleri DNA’nın diliyle gen adı verilen bölgelerle saklanır ve gelecek nesillere aktarılır. DNA üzerinde bulunan genlerden bir kopya ilgili protein yapılı enzimler sayesinde RNA molekülü şeklinde çıkartılarak (Transkripsiyon) daha sonra hızlı bir şekilde Ribozom adı verilen hücresel aygıtta Protein molekülleri olarak tercüme edilir (Translasyon).

DNA>>>RNA>>>Protein şeklinde akan bu mekanizma yüz milyonlarca yıl önce aşamalı olarak daha basit süreçlerden evrilmiştir. DNA’nın kendini kopyalayabilmesi için protein yapılı enzimlere ihtiyaç vardır. Enzimlerin meydana gelmesi için de DNA’ya ihtiyaç vardır. Yâni biri olmadan diğeri meydana gelmemektedir. Bu mekanizmanın ilkel dünyada kerte kerte nasıl evrilebildiği düşüncesi hâliyle akıllara “ilk olarak tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı” benzeri bir ikilem meydana getirmektedir.

Bu paradoksun çözümü için birçok araştırmacı ilk kalıtım materyalinin RNA olduğunu düşünmektedir. RNA’nın modern hücrelerde aynı zamanda bir enzim olarak (Ribozimler) [[[“Bütün enzimler Protein yapılıdır” anlayışı da terk edilmiş oldu.]]] da iş görebildiğinin bulunması RNA’nın hem ilk oluşan genetik materyal hem de katalitik aktiviteye sahip, bir enzim rolünü üstlendiğini savlayan “RNA Dünyası” hipotezini güncelleyerek ikileme bir çözüm yolu önermiştir.

Abiyotik (hiçbir canlı organizmanın bulunmaması) şartların oluşturulduğu laboratuar deneyleri kısa RNA zincirlerinin ortamda kendiliğinden oluşabildiğini, oluşan bu kısa RNA dizilerinin monomerlerini içeren bir çözeltide 5-10 nükleotid uzunluğunda kopyalarını yapabildiğini göstermiştir. Bu zincirlerin katalizör olarak çinko metali eklendiğinde kendilerini 40 birim uzunluğa kadar % 1′in altında bir hata ile kopyalayabildikleri de tespit edilmiştir.

RNA

Bu tip reaksiyonlar elbette yeryüzünün ilk dönemlerinde de gerçekleşmiş olabilir. Zamanla ortaya çıkan mutasyonlarla (kopyalama hatalarıyla) doğa daha kararlı/dayanıklı, daha hızlı ve daha az hatayla kopyalanan RNA dizilerini seçecektir.

3D_RNARNA, tek tip bir biçime sahip ve çift zincirli olan DNA’nın aksine tek zincirli yapıda olduğundan sahip olduğu nükleotid (A, U, G, C) dizisine göre çeşitli 3 boyutlu şekillere kıvrılabilir.

Belirli aminoasitler zayıf bağlarla (H bağı gibi) RNA moleküllerine tutunabilir. RNA kalıp görevi üstlenerek aminoasitlerin birbirine bağlanmasında, yâni basit proteinlerin ortaya çıkışında rol almış olabilir ki modern ribozomların yapısında yapısal olarak bulunan ve tam da bu işi yapan bir RNA çeşidi vardır (=rRNA).

Zamanla üretilen ilkel, protein yapılı enzimler -RNA’nın kopyalanması işi de dâhil olmak üzere- hücrelerdeki baskınlıklarını/etkinliklerini artırarak hemen hemen bütün reaksiyonları katalizleyebilir hâle gelmiş, kalıtsal materyal olarak ortaya çıkan RNA molekülü de doğa koşullarının baskısıyla yerini daha sağlam bir molekül olan DNA‘ya bırakmıştır.

lipozomGeriye, hiç bahsetmediğimiz, tüm bu reaksiyonların, moleküllerin, genetik materyalin paketlenmesi işlemi kalıyor. Yapılan deneylerde ayrıca çamur=kil yüzeylerinin yağ asitlerinin sıvı dolu kesecikler (lipozom) oluşturmasını sağladığı, bu süreç içinde mineraller ve bunlara bağlanmış olabilecek proteinler, DNA, RNA moleküllerin de keseciklere hapsolduğu gözlemlenmiştir. Bu sayede dış çevreden farklı bir içsel, kimyasal ortamın oluşturulması sağlanarak ilkel bir hücre zarı ortaya çıkmış olabilir. Bu yağ kesecikleri daha sonra içlerine yeni yağ asitlerini çekerek büyüyebiliyor ve çamur yüzeyindeki mikroskobik deliklerden geçmeye zorlandıklarında içeriklerini yitirmeden bölünebiliyorlar. Bu en ilkel düzeyde genetik materyal sahibi bir hücrenin oluşumu anlamına gelmektedir.

Zaman içerisinde daha organize bir hücre zarına sahip, kendi kendine yetebilen, belirli bir büyüklüğe eriştiğinde bölünebilen daha karmaşık hücreler kimyasal olarak evrildi ve bu süreçte diğer olası yaşam formları ortam koşullarına adapte olamayıp doğa tarafından elendiler.

Beyin öncesi davranış

Gerçek anlamda ilk hücreler yaklaşık olarak 3,8 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır.  Bu tek hücreli canlılar hücre duvarında-zarlarında gömülü olarak bulunan reseptör (alıcı) proteinleri ile çevrelerini (bir maddenin besin/toksin olup olmadığını tespiti gibi) algılayabilirler. Canlı, gelen bilgiyi kimyasal olarak kendi bünyesinde işledikten sonra tümleşik bir cevap verir. Besin veya toksin olup olmamasına göre kuyruğuna kaç/yakınlaş bilgisi kimyasal olarak iletilir.

2.7 milyar yıl kadar önce çekirdekli ve zarlı organcıklara (mitokondri, kloroplast organelleri gibi) sahip tek hücreli canlılar iki çekirdeksiz hücrenin (prokaryot) birleşmesiyle (endosimbiyoz) ilk çekirdekli (ökaryotik) hücreleri ortaya çıkardı. İçsel yapının karmaşıklaşması doğal olarak davranışları da kompleksleştirmiştir. Fakat bu periyotta yine de birçok kaynaktan gelen sinyale ya hep ya hiç yasasıyla, hareket et/etme şeklinde analog (0/1) cevaplar verilmektedir.

iyon_kanalıGünümüzün büyük canlı gruplarının ortaya çıktığı dönem öncesinde milyonlarca yıllık süreçlerde meydana gelen mutasyonların ortaya çıkardığı genetik çeşitlilik ve bu çeşitliliğin uğradığı doğal seçilimle [[[Doğal seleksiyon mekanizmasına göre herhangi bir özellik=gen bulunduğu canlılarda popülasyon içerisindeki diğer bireylere göre “hayatta kalabilme” açısından avantaj sağlıyorsa bu genin sıklığı (frekans) zamanla artacak ve popülasyonda baskın hale gelecektir.]]] tek hücreli canlılarda bir takım temel taşlar ortaya çıkmıştır. Yeni algılayıcı proteinler, ışığı algılayan ilkel gözler[[[Elbette bu gözlerin alacağı optik etkiler sadece hücre içerisinde bir takım biyokimyasal süreçleri tetikleyerek otomatik-mekanik davranışların verilmesini sağlayacaktır. Yoksa herhangi bir bakteri bir zihne sahip olmadığından görüntü algısı da olmayacaktır.]]] (Hücre zarında ışığı algılayan protein pigmentleri canlının güneş ışığına yönelmesini sağlıyor, hareketlerini yönlendiriyor ki tüm canlıların sahip oldukları modern gözlerdeki ışığı algılayan proteinlerin atası niteliğindedir), Voltaj kapılı iyon kanalları (günümüz sinir hücrelerinin sahip olduğu elektriksel potansiyelin kökenleri)…

Çok hücreliliğe geçiş – İlkel sinir sistemi

Tek hücreli yaşam formlarının hücre zarlarında genetik mutasyonlar sonucu yapışkan özellikli proteinlerin belirmesi hücrelerin bir araya gelip-tutunup daha koordineli yapılar oluşturmalarına, daha karmaşık davranışlar-tepkiler göstermesine olanak sağlamıştır. Çok hücreliliğin getirisi belirli görevlerde uzmanlaşmış-farklılaşmış hücreler olmuştur. Evrimsel süreçteki en önemli basamaklardan birisi de çok hücreli organizmaların yapılarındaki kimi hücrelerin nöron benzeri özelleşmiş hücreleri ortaya çıkarmasıdır (600 MYÖ).

sinir_hücresi

Sinir hücrelerinin ve sinaps benzeri boşlukların ortaya çıkışı, daha kompleks ve hızlı tepkiler verebilen sinir sistemlerinin seçilmesine neden olacaktır. Sinir hücreleri üzerinde akan akson potansiyelinin sadece belirli bir alana iletilmesiyle daha spesifik motor cevaplar ve gelişmiş davranışlar yaratıldı.

Sinir ağlarının oluşumu ileride daha karmaşık canlıların ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır (Yassı solucan gibi organizmalardaki sinir düğümleri (gangliyon) sinirler ve beyin arasındaki evrimsel halkayı oluştururlar). Çünkü çok hücreli canlıların hücreler arası düzen nöronlarla daha iyi sağlanır.

Sinir sistemlerinin ortaya çıktığı çok hücrelilerle birlikte beynin yer aldığı kafa, göz ve ağız gibi yapılar da hayvanın hareket etmekte olduğu yön doğrultusunda ona avantaj sağlayacak biçimde evrimleşecektir.

Kambriyen patlaması

545 MYÖ, 10 milyon yıl gibi -yeryüzü tarihine göre- kısa bir süre içerisinde bugün yaşayan tüm ana canlı grupların (balıkların, amfibiyenlerin, sürüngenlerin, kuşlar memelilerin) ataları ortaya çıktı. Denizlerdeki oksijen oranının artışının, manyetik kutupların yer değiştirmesinin, iklim değişikliklerinin oluşturduğu çevresel baskıların türleşmeyi hızlandıran en önemli faktörler oldukları düşünülüyor. Ayrıca, gen bölgelerinin kopyalarının genom boyunca dağılmaları (duplikasyonlar) ve zamanla çeşitlenmeleri beyin ve göz evrimini (özellikle renk yelpazesinin farklı kısımlarının algılanması) hızlandırmıştır.

Omurgalılar

hemoglobin470 MYÖ okyanuslarda ilk çenesiz ve omurga yerine omurganın atası olan bir sırt ipliğine sahip yüzgeçsiz balıklar belirmeye başladı. Tüm sistemler çevre koşullarına göre evrildiğinden gelişen beynin enerji ihtiyacı canlıları yüksek enerji içeren besin kaynaklarının tüketimine yönlendirmiştir. Kanda oksijen taşıyıcı molekül olan Hemoglobin de tek zincir olarak bu dönemde ortaya çıkmıştır.

425 MYÖ ise ilk çeneli balıkları görüyoruz. Gen duplikasyonlarıyla günümüzün dört zincirli hemoglobin molekülleri evrilerek oksijen tutma oranı artmış ve böylece beyine daha fazla oksijen sağlanmıştır. Bunun yanında sinir hücrelerinde miyelin kılıf gelişerek akson potansiyelinin akış hızı büyük ölçüde artmış, böylece canlının enerji gideri de düşmüştür [[[Yeryüzünde büyük beyinlere ve gelişmiş algılama sistemlerine sahip iki büyük grup vardır. Omurgalılar ve ahtapot, mürekkep balığı gibi canlıların oluşturduğu sefalopod grubu. Fakat hemoglobin ve miyelin kılıfın sadece çeneli balıkların torunlarına has olması bugün bu torunların Ay’a gidebilecek teknolojiyi kurmalarının temellerini atmıştır.]]].

Sinir ağlarının, sinir düğümlerinin ve basit bir beynin bu dönemde ortaya çıktığını düşünürsek bu canlıların basit de olsa bir Zihin’e sahip olduklarını (?) düşünebiliriz. Sinir hücrelerinin içsel manyetizmalarının eş-uyumluluğu beyne sahip canlıda içsel bir boyutun (5.>> boyut) açılmasına veya içsel boyutların maddeyle temasına neden olur. Zihin sahibi canlılar artık bir makine gibi değil, acı gibi duyguları hissedebilen, sesleri duyabilen, ışığı görebilen varlık konumuna yükselirler. Fakat Bilinç olmadığından bu duygulara, görüntülere karşı bir farkındalık yoktur. Görüntü/His algılandığı anda bilinçsizce otomatik tepki verilir.

Amfibiyenler- Sürüngenler-Memeliler

yürüyen_balıkHem karada hem denizde yaşayabilen canlıların çıkışından önce denizlerde bu çevrenin koşullarına göre evrilmiş beyinleri ve görme sistemine tercih edilen koklama sistemini görmekteyiz.

375 MYÖ yüzgeçleriyle karayı yoklamaya başlayan bazı balık türleri milyonlarca yıllık süreçlerdeki değişimlerle hem karada hem de suda yaşayabilir hâle gelerek günümüzün dört ayaklı canlıların atalarına evrimleşmiştir. Beyin ve oksijen destek sistemleri de zamanla havaya adapte olmuş ve yeryüzünde soğukkanlı sürüngenlerin baskın hale gelmesine neden olmuştur.

Bu periyotta kara yaşamındaki gece-gündüz arası ısı farkları ilk sıcakkanlı memelilerin evrimini zorlayacaktır. Beynin gelişebilmesi memelilerde daha fazla zaman aldığı için [[[Memeli beyni Sürüngenlerinkine göre 30 milyon yıl içerisinde 4-5 kat artmıştır. Daha sonraki süreçte maymunlarınki diğer memelilerin 2-3 katı, İnsanınki ise 6 katı bir büyüklüğe ulaşacaktır.]]] sinirsel gelişimin büyük bir kısmı doğumdan sonrasına sarkar. Bu da yavruların annelerine korunma ve yiyecek için daha fazla bağımlı olması durumunu ortaya çıkararak memelilerde süt bezleri ve yetiştirme davranışlarının gelişimini (neslin korunmasında artan sorumluluk vb.) teşvik etmiştir.

insan_beyniLimbik Sistemin (duygusal yaşamda çeşitlilik; şefkat, merhamet, üzüntü, korku gibi duygular ve bunların kayıtları), Neokorteksin (duyguların farkındalığı), önbeynin kademe kademe evrimiyle de memeliler çevrenin yapısıyla, şekliye alakalı bilgileri işlemleyebilir, kaydedebilir bir yapıya sahip oldular.[[[ Resimdeki Beyin İnsan türüne aittir. Diğer memeli grupların neokorteksleri ve bununla paralel olarak duyguları üzerindeki Farkındalıkları İnsan’ın sahip olduğundan çok uzaktır.]]]

65 MYÖ dünyaya çarpan büyük bir meteorun yeryüzünde oluşturduğu olumsuz etkiler karanlıkta yaşamaya alışkın sıcakkanlı memelilerin işine yaradı. Atmosferde oluşan büyük toz kümesi yeryüzüne ulaşan ışığı keserek 25 kg üzeri canlıların ve bu arada büyük sürüngenlerin de soylarının tükenmesine neden oldu. Dinozorların ortadan kalkmasıyla memeliler büyük avcıların korkusu olmadan çok hızlı bir şekilde evrilerek yeryüzünün baskın gruplarından biri hâline geldiler.

Primatlar [[[İnsanların, tüm maymunların, lemurların, tersiyerlerin yaşayan ve ortadan kalkmış tüm gruplarını içeren, memeliler sınıfının bir takımı.]]]

primat_yaşam_ağacı

[[[Bu ağaç morfoloji, moleküler biyoloji ve genetik bilgilerine dayanarak hazırlanmıştır. Hayvanlar âleminin evrimsel açıdan en gelişmiş takımı olarak kabul edilen Primatların akrabalık ağacı bu şekildedir. Yol ayrımlarında verilen tarihler, dallanmaların ucunda görülen türlerin ortak atalarından ne zaman ayrılıp kendi evrimsel süreçlerine devam ettiğini göstermektedir. İnsan herhangi bir maymun türünden evrimleşmemiştir, fakat maymunlarla ortak atalardan gelmiştir.]]]

50 MYÖ insanların, maymunların, lemurlar, tersiyer gibi tüm türlerin oluşturduğu primat ailesinin ortak atası ortaya çıktı. Büyüyen beynin sonucu olarak bu primatlar doğuştan gelen alışkanlıkların da ötesinde bilişsel mekanizmalarla deneyimlerini öğrenebilmektedirler. Ayrıca, canlının, içinde bulunduğu grubun diğer üyelerinin davranışlarını tahmin etme yeteneğinin [[[Maymunlarla yapılan deneylerde hayvan tarafından gerçekleştirilen herhangi bir davranış sonucu kortekste meydana gelen elektriksel aktivitenin, aynı davranışın maymun tarafından başka bir kişide izlenmesinin de aynı bölgede bir aktiviteye neden olduğu gözlemlenmiştir. Bu ayna nöronların gözlemlenen hareketin beyinde soyut temsilini oluşturduğu bulunmuştur. İnsan bilincine giden yoldaki özbilincin ve belki de “benlik hissi”nin ilkel formları…]]] (sosyal zekâ) de bu dönemde ortaya çıktığı düşünülüyor.

derinlik_algısı

Bu dönemde, dalları sıkı tutabilen ellerin; meyve, sebze, böcek gibi yiyeceklerin daha iyi tanımlanmasında kullanılan 3 boyutlu derinlik algısının da (gözlerin zamanla ön tarafa kayması sonucu) ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Hominidler [[[Yaşayan insanı ve şempanzelerden ayrılmış fosil atalarını (Australopithecus ve Ardipithecus gibi) içeren primat ailesi.]]] ve Homo sapiens

Yeryüzünün doğal tarihinin son 5-6 milyon yıllık dönemindeki çevresel değişimler, diğer türlerle olan rekabetler -geçmişte yaşamış ve soyları tükenmiş- insanın atalarını diğer primatlardan ayırmıştır. Modern insanın beyninin evriminde bipedalizmin (iki ayak üzerinde yürüme elleri serbest bırakmış, taşıma, alet kavrama, karmaşık araç yapımı ve kullanımını sağladı) ortaya çıkması, ateşin bulunması (yiyeceklerin pişirilmesinde kullanılarak dişlerin küçülmesine neden olmuş ve çiğneme kaslarının azalması beyine giden enerjide artışa neden oldu) pozitif etkileri olmuştur [[[İnsana giden yol yaklaşık olarak 6 milyon yıl önce şempanze ile olan ortak ata türden ayrılmıştır. Ayrılmadan sonra Homo sapiens‘e kadar birçok ara tür yaşamış ve soyları tükenmiştir. Fosil bilimciler tarafından bu yolda çok sayıda ara formlar bulunmuştur. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis, Homo neanderthalensis, Homo erectus.. gibi ara türler arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.]]].

İlk hominidlerden günümüz insanına kadar gelen bu süreci kısaca özetleyecek olursak:

1) 6 MYÖ: Şempanze ve insan nesli ortak bir atadan ayrıldı.
2) 4 MYÖ: Arka ayakları üzerinde yürüme yetisine sahip Australopithecus anamensis…
3) >3 MYÖ: Australopithecus afarensis (”Lucy”) ara türü…
4) 2.5 MYÖ: Bazı hominidlerin taşları kullanarak keskin kenarlı aletler yapması…

homonidler

5) 2 MYÖ: Daha büyük beyinleriyle Homo ailesinin ilk üyeleri (kabiliyetli insan anlamında Homo habilis) belirmeye başladı.
6) 1.5 MYÖ: Baltanın icadı ve kullanımı. Hominidlerin Afrika’nın dışına (çoğunlukla Asya ve Avrupa) yayılması. Bu hominidler Avrupa’da yaşayan Neanderthal’lerin (Homo neanderthalensis) ve Asya’da yaşayan Homo erectus‘un (dik yürüyen insan) atalarını içermektedir.
7) 100 bin YÖ: İnsan beyninin daha da büyümesi (şu anki hacmine yakın). İlk Homo sapiens‘lerin Afrika’da belirmesi. Homo neanderthalensis ve Homo erectus aynı zamanda Eski dünyanın diğer taraflarında yaşamlarını sürdürmekte.
8) 50 bin YÖ: Kültürün ortaya çıkması. Mağara resimleri, süs eşyaları, ihtimam gösterilerek yapılan mezarlar… Modern insanın Afrika’nın ötesine açılması.
9) 25 bin YÖ: Diğer Homo cinslerinin soylarının tükenmesi ve geride sadece Modern insanın, Homo sapiens‘in kalması, Eski Dünyada yayılması.

Her biri ortalama 1000 sinapsa sahip 100 milyon nöron ve bunun 10 katı daha fazla destek hücrelerinden oluşan Modern İnsan beyninin getirisi dil, kültür, düşünme, konuşma gibi üstün yetenekler olmuştur [[[Elbette bu pozitif sonuçların yanında “benlik” hissinin ortaya çıkışıyla “kıskançlık, haset, gurur, utanç duyma” gibi duygular da Zihne yerleşmiştir.]]]. İnsan Bilinci sadece çok büyük bir beynin sonucu değil, aynı zamanda beyindeki büyük düzenin, karmaşıklığın, yeni koşullara gösterilen esnekliğin (plastisite) sonucudur. İnsan beyni bilgisini ve kültürünü de gelecek nesillere aktarabilecek düzeye ulaşarak yeryüzünde yüksek zekâsı ile istediği gibi hükmeden tür hâline gelmiştir.

Tüm canlıların içsel ve dışsal kuruluşları gezegenin doğal tarihinde yaşadıkları çevrenin izlerini taşırlar. İnsan beyni de 4 milyar yıldır kendini kusurlu bir şekilde kopyalayan o genetik materyalin torunlarının yaşadıklarının tarihidir [[[Anne karnında geçirmiş olduğumuz evreler de türümüzün tarihinin kaba ve üstünkörü bir tekrarıdır.]]]. O ilk genetik materyalin bu torununun hem kendi kökenini (ilk genetik materyali) hem de yaşamın kökenini araştırması gerçekten hayranlık vericidir.

Doğa, tek hücreli bakterilerin “sonsuz şimdi”yi yaşayan birkaç saniyelik kimyasal hafızalarından 4 milyar yıllık [[[İnsan beyni ne kadar gelişmiş olsa da 4 milyar yıllık bir zaman dilimini algılayabilecek/tasavvur edebilecek bir kapasitede değildir. Yeryüzünün tarihini 1 güne indirgersek doğanın kendisini ilkel hayat biçimleri olarak bulması sabah 5′te, çekirdekli hücrelerde 17′de, çok hücreli hayat olarak 20′de, ilk amfibilerde 22′de, ilk memelilerde 23:12′de, ilk primatlarda 23:30′da, ilk hominidlerde 23:58′de, Homo sapiens‘te 5 sn kala, Kutsal metinlerdeki Âdem lakaplı bilinçte ise 30 salise önce olacaktır.]]] süreçteki olağanüstü artışıyla insan beyninde bir ömrün sahip olduğu deneyimleri, düşünceleri, duyguları saklayan “holografik hafıza”da kendini deneyimlerken bulmuştur.

İnsan türü bir göz kırpma süresince yeryüzündedir…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 46073, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

20 Comments

  1. HermeS diyor ki:

    Bu yazıyı bir yerlerden gözüm ıssırıyor, başka sitelerde daha önce yayınlandı mı?
    ‘Genbilim’ ve ‘yorumsuz blog’ siteleri gibi mesela??
    Ve umarım yazarı da sizsinizdir, bir aşırma yoktur..?

  2. selcuk diyor ki:

    evrimin yapilan tanimina gore yasam basladiktan sonraki kismini yorumlamak lazim ama yazinizda icice gesmis o yuzden ben de yasamin baslangici kismindan baslayacagim. yorumlarim yorumcuya ve sizlere karsi degil fikrin kendisine karsi.

    “Bu taşıma işlemi tüm özelliklerinin kodlandığı-kaydedildiği genetik materyalinin sürekliliği ile sağlanır.”

    nasil, hangi bilgi yardimi ile kodlamis? TESADUFEN mi kodlanmis?

    “Yaşamın oluşabilmesinin ilk şartı, farklı atomların bir araya gelerek molekülleri ve bu moleküllerin de çeşitli karmaşık molekülleri ortaya çıkarabilmesidir.”

    bu atomlarin biraraya gelme gerekliligi nasil ortaya cikmis, olusmus? kendiliginden mi olusmus?

    Atomlar karmasik molekulleri olusturmak icin gerekli dizilimleri nasil basardilar? Kosullu tesadufle oldu ise kosullari doga mi ayarladi?

    “Yâni, yaşamın hiçbir doğaüstü müdahaleye gerek kalmadan, kendiliğinden (!) başlayabilmesi için gerekli olan bütün organik madde yeryüzünde bulunmaktaydı.”

    simdi de bulunuyor. niye farkli zamanlarda dunyanin farkli yerlerinde yeni turler olusmus olduguna dair haberler almiyoruz?

    “(Atomlar molekülleri, moleküller daha büyük yapıları) karmaşık molekülleri tesadüfler sonucu değil, tamamen biyokimya kanunlarına bağlı olarak meydana getirirler ve bu kanunlar çerçevesinde canlılık ilerler. Moleküler evrim karmaşık moleküllerin tesadüfen oluştuğunu söylemez.”

    yasami ilk kez olustururken buyuk emekler sarfeden TESADUF karmasik yapiya gectiginde molekullerimizi terkediyor. NEDEN? Burdan sonra biyokimya kanunlari devreye girmeye karar veriyor? NEDEN? Biyokimya kanunlari, planlari, isleyisleri, hangi durumda ne olacagina dair gereklilikler nerden geldi, nasil ortaya cikti?

    “Yaşam kendini kopyalayan moleküller üzerine kuruludur demiştik. Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar milyonlarca yıldır kendilerinin benzerlerini üretebilmek amacıyla genetik bilgi aracı olarak çift zincirli, heliks şekilli DNA’yı kullanmaktadırlar.”

    Yuksek teknoloji ve bilgi gerektiren DNA kodlari nerden geldi, nasil ve hangi bilgi kaynagi ile yazildilar? Canlilar bu amaci nasil edindiler, basit canlilarin amac edinebilme ozellikleri var miydi?

    “…hem ilk oluşan genetik materyal hem de katalitik aktiviteye sahip, bir enzim rolünü üstlendiğini savlayan…”

    bu akil kokan kod nasil ortaya cikti RNA nin kendisi mi yazdi? RNA zeki miydi?

    “Abiyotik (hiçbir canlı organizmanın bulunmaması) şartların oluşturulduğu laboratuar deneyleri kısa RNA zincirlerinin ortamda kendiliğinden oluşabildiğini,”

    abiyotik sartlarin olsuturuldugu, isi ve elektrikle tetiklemenin yapidigi = kendiliginden.
    Haklisiniz gereklilikler saglanmamis, kanunlarin islemesi icin ortam hazirlanmamis ama RNA kendiliginden olusmus. :)

    “Zamanla ortaya çıkan mutasyonlarla (kopyalama hatalarıyla) doğa daha kararlı/dayanıklı, daha hızlı ve daha az hatayla kopyalanan RNA dizilerini seçecektir.”

    elbette zaten dogada mutasyonlar surekli olmakta, mutasyonlarin cok buyuk bir orani yararli olarak sonuclanmakta, canlilarda olumsuz etkilere sebep olmamakta ve mutasyonlarin olusmasi icin ilk insandan beri gerekli sartlar surekli olustugu icin o zamandan beri yeni yeni ortaya cikan turlerin ilk halleri bilim tarafindan incelenmektedir. ??? :(

    “Sinir sistemlerinin ortaya çıktığı çok hücrelilerle birlikte beynin yer aldığı kafa, göz ve ağız gibi yapılar da hayvanın hareket etmekte olduğu yön doğrultusunda ona avantaj sağlayacak biçimde evrimleşecektir.”

    hayvan bunlarin avantaj olacagini nerden, nasil ogrenmis? Avantaj ve dezavantaj arasindaki farki nerden, nasil ogrenmis? Zeka mi icgudu mu ya da ne?

    Lamarc (zurafa boynu dallara uzana uzana uzadi diyen evrimci) a gonderme mi yapiyoruz burda, gormeye calisa calisa goz mu evrildi?

    “545 MYÖ, 10 milyon yıl gibi -yeryüzü tarihine göre- kısa bir süre içerisinde bugün yaşayan tüm ana canlı grupların (balıkların, amfibiyenlerin, sürüngenlerin, kuşlar memelilerin) ataları ortaya çıktı.”

    “470 MYÖ okyanuslarda ilk çenesiz ve omurga yerine omurganın atası olan bir sırt ipliğine sahip yüzgeçsiz balıklar belirmeye başladı.”

    470 te cikan yuzgecsiz baliklar daha yeni cikiyor yani baliklarin atalari olacaklar. 545 teki baliklar ve diger canli turleri nerden geldiler, bir de gelismis bir sekilde??

    “Sinir hücrelerinin içsel manyetizmalarının eş-uyumluluğu beyne sahip canlıda içsel bir boyutun (5.>> boyut) açılmasına veya içsel boyutların maddeyle temasına neden olur. Zihin sahibi canlılar artık bir makine gibi değil, acı gibi duyguları hissedebilen, sesleri duyabilen, ışığı görebilen varlık konumuna yükselirler.”

    içsel boyut –5. boyut–acilmasi, maddeyle temas, zihnin olusmasi, duygulari hissedebilme ???????????????????????????????
    Madde mi yapiyor bunlari, madde mi aciyi hissetmeye basliyor? bilincleri vardi da bilmiyor muyduk, yoktu ise bunlari nasil yapabildi, nerden ogrendi?

    ayni sartlari laboratuarda bir hazirlayalim bakalim maddeye aciyi hissettirebilecek miyiz?

    “375 MYÖ yüzgeçleriyle karayı yoklamaya başlayan bazı balık türleri milyonlarca yıllık süreçlerdeki değişimlerle hem karada hem de suda yaşayabilir hâle gelerek günümüzün dört ayaklı canlıların atalarına evrimleşmiştir. ”

    denizde hic yiyecek kalmamis, saldirgan yaratiklar varmis ama denizde yuva edinebilecek baska yerler yokmus, her nasilsa karada da yasayabilmek icin solunma organlari gelistirmisler, suya alismis vucutlarini yari suda yari kiyida kalarak karasal sartlara alistirmislar, karaya cikinca illa da yurumek lazim yuzgeclerle olmaz demisler ayaklar iyiden iyiye gelismis, doga sartlarina korunmali hale gelmisler, bunlari yapmalari gerektigini yeni gelismis beyinleri ile artik biliyorlardi. kendileri icin ne avantajli ne degil tayin edebiliyorlardi. bu arada milyonlarca yil suren bu surecte olup giden yumusak gecis formu arkadaslarini imha etmislerdi. (ya da evrimsel sicramalar yapmis, ayaklari cok kisa surede cikarivermislerdi)

    Onlar gunumuz dort ayaklilarinin atalari olacaklardi. Xy xY kromozomlu bu canlilar ciftlesmis x ve y nin degisik formlarindaki yavrularini uretmislerdi. sonra bu yavrular mutasyona ugrayip xz, xa kodlu farkli turler olusturmaya basladilar. tetrapodlarin farkli turleri olusmaya baslamisti. Z ve a gibi farkli kodlari rastlantisal mutasyonlar halletmisti. artik diger tum canlilar farkli genetik kodlar ile bu ilk ortak atadan sonra bir suru ortak ata altinda yeni turler olusturmaya devam edebilirdi.

    “65 MYÖ dünyaya çarpan büyük bir meteorun yeryüzünde oluşturduğu olumsuz etkiler karanlıkta yaşamaya alışkın sıcakkanlı memelilerin işine yaradı. Atmosferde oluşan büyük toz kümesi yeryüzüne ulaşan ışığı keserek 25 kg üzeri canlıların ve bu arada büyük sürüngenlerin de soylarının tükenmesine neden oldu. Dinozorların ortadan kalkmasıyla memeliler büyük avcıların korkusu olmadan çok hızlı bir şekilde evrilerek yeryüzünün baskın gruplarından biri hâline geldiler.”

    bu donemde (65 MYO) atasi dinozorlar olan (MYO 140 li yillarda yasamis olmasi ve dinozorlarin torunu olmasi gereken) arachaeopteryx dino-kusu dinozorlarla (dedeleriyle), atalariyla birlikte yasadi ve 25 kg. siniri tuttugundan dolayi atalarinin nesli tukenirken onun ki tukenmedi. yeryuzunun isigi kesilince memeliler yiyecek konusunda hic sikinti yasamadilar.

    “Bu dönemde, dalları sıkı tutabilen ellerin; meyve, sebze, böcek gibi yiyeceklerin daha iyi tanımlanmasında kullanılan 3 boyutlu derinlik algısının da (gözlerin zamanla ön tarafa kayması sonucu) ortaya çıktığı düşünülmektedir.”

    bu donemde gozleri on tarafa dogru kayarak evrimlesen veya evrimlesmedigi haliyle o zamana kadar yasamis hic bir hayvanin fosilinin kalmamasina ozen gosterilmistir.

    “İnsana giden yol yaklaşık olarak 6 milyon yıl önce şempanze ile olan ortak ata türden ayrılmıştır. Ayrılmadan sonra Homo sapiens‘e kadar birçok ara tür yaşamış ve soyları tükenmiştir. Fosil bilimciler tarafından bu yolda çok sayıda ara formlar bulunmuştur. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis, Homo neanderthalensis, Homo erectus.. gibi ara türler arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.”

    ortak atadan baska hic bir aciklama bulunamayacagi ve dusunulemeyecegi icin insanlar insanimsilardan bugunku hallerine gelmislerdir. Sayilan fosillerin de % 100 insanin ortak atalari oldugu ispatlanmis vaziyettedir aksi kesinlikle dusunulemez.

    “İnsan beyni de 4 milyar yıldır kendini kusurlu bir şekilde kopyalayan o genetik materyalin torunlarının yaşadıklarının tarihidir”

    kusurlu ama nedense hep mukemmel sonuclara neden olmus, bir tane bile zararli mutasyon ornegi insan fosili yok.

    peki sizce neden?

  3. God Like diyor ki:

    @selçuk

    ya arkadaş kusura bakma ama yorumunun tamamını okuyamadım neden dersen artık dalga geçtiğini düşünmeye başlıyorum. ciddi olamazsın bu soruları sorarken.

    bu atomlarin biraraya gelme gerekliligi nasil ortaya cikmis, olusmus? kendiliginden mi olusmus?

    sana taa lise 1. sınıf kimyasından kimya anlatmaya başlamak gerek. sana laboratuvarda 1 tane H atomu ayarlasak ve eline versek (mecazi anlam) onu bıraktığında tahmin edemeyeceğin şekilde bağ yapacağı herhangi bir atom veya molekül arar. kimya diyoruz biz buna. bunun olma sebebi hidrojenin 1s orbitalindeki elektron eksikliğidir. bir elektronun simetriğinde (ancak bu kadar indirgeyebilirim) eş elektronu yoksa o atom kararsızdır ve bağ yağma ihtiyacı duyar. orbitalini doldursunki bağ yapabilsin.

    diğer sorularına cevap bile yazmıyorum. daha neler arkadaş ya…

  4. selcuk diyor ki:

    @god like

    sorulari sanki bu kimya, fizik vb. kurallarinin var oldugunu bilmeyen birisi soruyor gozuyle bakiyorsun. Sen daha bunlari bilmiyorsun sorular sorup duruyorsun tarzinda.

    Ya asil maksadi goremiyorsun ki bu simdiye kadar okudugum yorumlarindan hareketle zekani kucumsemek olur ya da amaci sifirlamak istiyorsun.

    sorumu hic dolandirmadan sorayim. Atom un en kucuk parcalari birbirlerini bulurlar cunku kimya, fizik vb. doga kanunlari vardir. bu tamamen normal.
    benim sorum armut pis agzima dus tarzi bu kurallar nerden, nasil ortaya cikmistir?

    bu kurallarin, kanunlarin o sekilde isleyecegi, sahip olduklari tek tek gerceklesen adimlara (maddenin dogal olarak yapmasi veya olmasi gerekenlere ulasmasini saglayan kurallara) nasil olup da sahip olduklaridir.

    isik niye e:mc kare ile isler de mc kup formulu ile islemez.

    ben diyorum ki hazira konmayin. kimi cok basit kimi insan zekasiyla bile hala cozulememis bu cok karmasik kanunlarin nasil ortaya ciktigi sorusuna once bir cevap verin. bilimin buna mantikli bir aciklamasi var midir? Yoksa kendiliginden mi olustular?

    tekrar ediyorum, burda hidrojenin 1s orbitalindeki elektron eksikliginden bahsetmeyin niye eksik oldugunu izah edin. Madde bag yapmasi icin elektron eksikligi gerektigini nasil bilmis ve buna nasil hazir imis onu anlatin.

    bilim aciklanmamis olanlari aciklayabilmek degil midir? Buyrun sizi dinliyoruz.

  5. God Like diyor ki:

    @selcuk

    arkadaş öncelikle bilim ne iş yapar onu bi açıklayım sana. bilim, kuralı kimin koydugunu araştırmaz. bilimin araştırdıgı kuralların ne olduğu ve bunların nasıl işlediğidir.

    kuralları ister tanrı koymuştur dersin istersen kuarkların oluşturduğu atomların bir eseri dersin.

    ışıkla e=mc2 nin ne alakası vardır çözemedim kusura bakma. görelilik teorisinde ışıkla ilgili tek olay ışığın hızıdır. ışık hızında zaman durmalıdır. olay bu. ayrıca e=mc2 formülü kesin doğrudur diyemeyiz belki ilerde mc3 olur…

    hidrojende 1s orbitalindeki elektron eksikliği hidrojen atomunun 1 proton içermesinden kaynaklanır. s orbitalleri 2 elektron taşır. hidrojende tek elektron bulunduğu için orbital boşta kalır ve kararlı hale geçmek için bağ yapma ihtiyacı duyar.

    şimdi diceksiniz hidrojenin nie 2 protonu yok. 2 protonu olan atoma helyum dediğimiz için yok. helyumun 2 protonuna karşılık 2 elektronu vardır s orbitali doludur, kararlıdır ve bağ yapmazlar. bu yüzden bunlara soy gaz deriz.

    dediğim gibi bilim maddi olanı inceler. maddeden öncesi bilimi ilgilendirmez…

  6. selcuk diyor ki:

    bilimi de evrim seviyesine indirdik yani, nasil evrim canlinin baslangicini degil sonrasini inceler, bilim de kurallarin nasil ortaya ciktigini incelemez var olan kurallar nasil isler onu inceler.

    yorumuma tekrar bir bak bir zahmet. KİM KOYMUS demedim. Nasil ve neden ortaya cikmis? atomun bag kurmasinin nedenini arastirir da neden o nedenin nasil ortaya ciktigini bilim arastirmaz?

    bu soyleminiz –bilimin doga kanunlarinin, kurallarin nasil meydana geldiklerini arastirmamasi– genel gecer bir durum mudur?

    kurallari Tanri nin koydugunu henuz iddia etmedim. Kuarklar koymussa yine maddenin alanina girmis olur ki sizin soyleminize gore bilimin sinirlari icine girer.

    lutfen en saf, en dogal mantikla bilimin bunlari incelemek, arastirmak zorunda olmadigini bir bilim adaminin (sizi kastetmiyorum, bilim adami iseniz degisir tabi) one surmesi ne kadar hakli gorulebilir?

    ayrica hala baglarin olusma nedenini aciklamissiniz. ben bu nedenleri yok saymiyorum ki, bu kurallar varken bu surec normaldir diyorum zaten. Ama kuralin varligini acikliyor ve kabul ediyorsak, kuralin nasil olusmus olabilecegini de aciklamamiz gerekir ve bence bunun bilimin sinirlari disinda kalmasi hic ama hic mantikli olmayacaktir.

    “bilim maddi olanı inceler. maddeden öncesi bilimi ilgilendirmez”

    bu sonuca nasil vardiniz. maddeden oncesine. maddeden oncesinin ruhsal bir sey oldugunu dolayisiyla incelemeniz gerekmedigini mi ima ediyorsunuz?

    bilim sadece maddeden sonrasini inceleyecekse oncesini kim inceleyecek? felsefeciler mi?

    bilim niye anti madde uzerine calismlar yapiyor o zaman

    degerli yorumlariniz icin simdiden tesekkurler.

  7. God Like diyor ki:

    sayın selçuk hiçbir şeyi indirmedik merak etmeyin.

    bilim doğayı gözleyerek, bununla ilgili kuramlar oluşturarak ve bunları test ederek yapılır.

    maddenin olmadığı yerde test yapabilme gibi bir teknik gelişirse o zaman maddeden öncesinide inceler bilim.

    kuarklar zaten inceleniyor cern de ve yine maddesel bir test ile.

    kuralların oluşma sebebi serbest enerjinin kararlı bir hal alma ihtiyacıdır.

    ağzımdan ruh diye bir kelime cıkmadı, maddeden öncesini test edemeyiz dolayısıyla bu kısımda bilim olmaz. ama felsefi görüşler ortaya konabilir.

    anti madde dediğin şeyde maddi bişeydir :)

  8. AHHA diyor ki:

    Sayın HermeS,

    Bu yazının orjinalini “Yorumsuzblog”‘da ve modifiye edilmiş hâlini de “Genbilim”‘ ve gerekli olduğunu ve katkı sağlayacağını düşündüğümden “Bilim Felsefe Din” sitesinde de “farklı rumuzlarla” yayımlatan kişiyim. Herhangi bir aşırma olayı yoktur :).

  9. selcuk diyor ki:

    @god like

    “maddeden öncesini test edemeyiz dolayısıyla bu kısımda bilim olmaz. ama felsefi görüşler ortaya konabilir.”

    bilim maddeden oncesinin su an ne oldugunu bilmiyor, dolayisiyla test etmiyor. Peki hic mi arastirmiyor bunu? Boyle bir arastirma yapilip yapilmadigina dair bilginiz var mi? cern filan mi?

    tsk.

  10. muratS diyor ki:

    İşte bu tip ortamlar canlılığı meydana getirecek olan temel büyük moleküllerin (proteinler, DNA, RNA, yağlar) üretim ortamlarıdır [[[Bütün bu reaksiyonlar, yapıtaşları (Atomlar molekülleri, moleküller daha büyük yapıları) karmaşık molekülleri tesadüfler sonucu değil, tamamen biyokimya kanunlarına bağlı olarak meydana getirirler ve bu kanunlar çerçevesinde canlılık ilerler. Moleküler evrim karmaşık moleküllerin tesadüfen oluştuğunu söylemez.////////

    şu alıntıladığım cümlen senin savunmaya çalıştığın düşünce akımı açısından çok saçma o cümlelerin arka planından doğa knunlarının hayatı oluşturmak için örgütlendiği manasını çıkartırız biyokimya kanunları hayatı oluşturmak için mi ayarlanmıştır yani bir tanrı veya başk bişi kanunları hayata giden yol gibi ayarlamışta sonra kenaramı çekilmiş eğer böyleyse neden hayatın kendiliğinden başlngıcına dair adam akıllı bişiler söylemiyoruz yani bence öyleyse pat die açıklamamaız lazım

    Zamanla üretilen ilkel, protein yapılı enzimler -RNA’nın kopyalanması işi de dâhil olmak üzere- hücrelerdeki baskınlıklarını/etkinliklerini artırarak hemen hemen bütün reaksiyonları katalizleyebilir hâle gelmiş, kalıtsal materyal olarak ortaya çıkan RNA molekülü de doğa koşullarının baskısıyla yerini daha sağlam bir molekül olan DNA‘ya bırakmıştır.//////////

    bi hikaye anlatıyosun daha sonra kendinde buna inanıyosun sonr gerçekmiş gibi yerini DNA ya bırakmıştır filan diosun bi kere savunduğun görüş RNA dünyası tezi, peki bu tez doğrumu veya kabul ediliyormu hayır daha doğrusu sınırlı bir grup bu görüşü kabul ediyor kabul edenlerde en iyi açıklmamız bu ne ypalım bşka gibi bi durumda oldukları için savunuolar, peki sen nasıl bu kadar emin oluyorsunda yerini DNA ya bırakmıştır filn gibi cümleler kuruyorsun… aslında yazının tümü böyle ve bence vakit ayırmya gerek yok

  11. selcuk diyor ki:

    @muratS

    yorumcuya ben de sormustum, ilk canlinin ortaya cikmasinda yani goreceli olarak daha basit canlilarin ortaya cikmasinda tesadufler rol oynuyor da neden molekuler seviyeye gecince tesaduf ortadan kalkiveriyor. bu soruma cevap alamamis olmakla beraber boyle oldugunu varsaysak bile yani;

    0 noktasinda ilk baslangici Tanri yapmis sonra her seyi tasarladigi doga kanunlari, bilimsel kanunlar cercevesinde gerceklesmesini saglamis dersek bile bu Tanri nin gucune golge dusurmez aksine bunu yapabilme gucunu, bundaki mucizeyi dile getirmis oluruz. (boyle devasa bir planlamanin yapilabilmesi olgusu)

    ama bilim 0 noktasina yani yoktan var olmaya dair der ki beni var olma kismi ilgilendirir oncesi degil. yukarida arkadaslarla bayagi tartistik bunu. bu yaklasim hic bir zaman maddenin nasil var oldugunu aciklayamayacak, maddenin gelisim surecini anlatabilecektir ancak.

    halbuki bilim tesaduflere bel baglayacagina, kanunlarin, kurallarin nasil olustuguna kafa yormadan varlar iste deyip gececegine bunlari arastirsa yani
    bu tasarim, bu plan nasil ortaya cikmis diye arastirsa bir cok olgunun cevabini cok daha kolay bulacaktir. (bu illa Tanri nin kabulu anlamina gelmez; zeka sahibi bir ilk maddeye –??– veya zeki bir uzayli canliya ulasilabilir bu surecte)

    halbuki bilim ozellikle evrim genel itibariyle aciklayamadiklarini tesadufen, kendiliginden olmus der ve arastirip da sebebini veya aksini bulabileceklerini incelemez veya incelemek istemez.

    (nukleotid bazlarinin -nukleotid bile degil- abiyogenezle birbiri ardina gerceklesen tesadufi islemlerle proteinlerin olusumu surecinde yer almasi gibi)

    bu da bir yerde evrimin bilimsel veya ideolojik bir teori olup olmadigi sorularini beraberinde getirir. cunku bilim suphe eder ideolojiler ise belli fikirlerde sabittirler. bilim surekli gelisir, ideolojiler ise kismi gelismeler gosterir.

    evrime bir bakin, ilk ciktigindan beri gosterdigi fikri gelismeye bakin. ilk gunden beri kendini kanitlamaya calisan ama karsilastigi zorluklara karsi yeni hipotezler kurmayi denemeyi sevmeyen bir bilim dali. hala ortak ata onermesini ispatlamaya calisan ama bir karsi hipotez kurup da eszamanli olarak baska onermeleri incelemeyen bir bilim dali. yoksa ideolojiye batmis bir bilim dali mi demeliyiz bilmiyorum.

  12. Bigalıoğlu diyor ki:

    ğüzel olmuş,elinize sağlık.
    canlılığın ilk oluşumu kısmına değineceğim.
    şimdi elimizde temel element karbon.
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Karbon
    “Karbon, bilinen elementlerin en çok yönlü olanıdır. Bileşiklerin %94’ü (4 milyondan çoğu) karbon içerir. Yaşamın dayandığı temel işlevleri yerine getirmek için yeterli çeşitlilikte ve karmaşıklıkta düzenlemeler oluşturarak başka elementlerle birleşme yeteneği, yalnızca karbonda vardır.”

    elimizdeki temel molekül su,H2O.
    ben eskiden suyun rastlantılarla oluşamayacak kadar ayarlı bir molekül olduğunu düşünüyordum.nedeni iki hidrojen atomu arasındaki 104,5 derecelik açıydı.ancak ğözden kaçırdığım ince bir nokta wardı.ewrendeki büyüklüklerin farkındalığımızın sınırlarını fazlasıyla zorluyor olması.ğüneş sisteminde suyun oluşabilmesi için büyük sıcaklıklarla we çok miktarda hidrojen we oksijen atomlarının birbirine çarpması ğerekir.şimdi oksijen we hidrojen atomları birbine çarpmış ancak büyük miktarda.bu çarpışma sonrasında bize ğöre çok ancak yaşanılan olaya ğöre küçük miktarda su açığa çıkar.beraberinde başka moleküllerde.

    şimdi elimizde temel unsurlara bakalım,su h20,karbon.karbon bir ametal bu bir temel özellik.karbon diğer ametallerle bileşik oluşturuyor azot,oksijen,kükürt.hidrojende temel bir element.hatta en temel element.

    şimdi elimizde,hidrojen,karbon we su war.ne yapacağız?daha karmaşık bileşiği,aminoasit.
    http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=1&soru_id=233

    şimdi aminoasit we türewlerinin kendiliğinden oluştuğunu düşünelim.buraya kadar her şey tamam.canlılığın oluşumu işin ğereken malzemeler mewcut.ancak daha karmaşık moleküllerin belli bir proğram çercewesinde rastlantılarla oluşabileceğini düşünmek biraz zor.

    yazınızın sonraki bölümlerinde dna konusuna ğeçmişsiniz.we eksik halklar ğörünmeye başlamış.ilk hücrenin nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor.ayrıca ilk hücrenin dna yapısına baktığınızda oldukça karmaşık we mantıksal dizilimler sözkonusu.burada bir bilinç müdahalalesi olmalı weya hücre ile aminıasitler arasındaki kopuk noktaları açıklamalısınız.şöyle olmuştur,böyle olmuşturla olmaz.aminoasitlerin mantıki tek dizilimi carbon atomonun 4 bağ oluşturması we karbon atomunun özelliklerine bağlı.burada rastlantılarla farklı türden aminoasitler we moleküller dizini oluşturulabilir.

    ancak hücre yapısında,dna da bir mantık war.ilkel hücre yapınız war mı elinizde.aminoasitten,anlattığınız hücre yapısına zıplayamazsınız.

    aradaki bağlantıyı ğösterebilirseniz,bende Allah yaptı demem.Ancak eldeki malzemeyle bunu bir akıl sahibi tasarlayabilir.

    ayrıca kopyalama meselesi war.hiçbir bilince sahip olmayan,moleküller topluluğu,kendini kopyalama ihtiyacını neden hissetsin?

  13. selcuk diyor ki:

    @bigalioglu
    guzel noktalara deginmissiniz. simdi bunlari soyleyince sanki evrim teorisine saldiriyormusuz gibi bir hava doguyor ama sahsen benim oyle bir niyetim yok. normalde ben bu siteyi gormeden once tamamen yaratilisci olan, evrimi digerlerinin etkisi ile e sini bile red eden biriydim.

    ama sitenin yonlendirdigi dokumanlari incelemeye baslayinca evrim teorisinin tamaminin degil sadece bazi onermelerinin sorunlu olabilecegi dusuncesi hakim oldu. Canlilarin gelisimi, degisimi, adaptasyonu, elenmesi vb. konularda evrim onermeleri yine bazi itirazlara ragmen mantikli aciklamalar sunabiliyorlardi.

    akilli tasarimci filan degilim ama yaratilisci teori onermelerinin bazilarinin evrim teorisi ile taban tabana zit oldugunu gorup arkadaslarla mustereklerde bulusabilmek daha doyurucu ve bilgilendirici tartismalar yapabilmek icin tasarim teorisinden hareketle goruslerimi aktarmaya basladim. Sonucta bilimsel olarak bir tasarimin, bir planin varligi bilimsel olarak kanitlanabilecek bir olgudur diye dusundum.

    cunku hayatta, canlilarda gercekten basdondurucu bir kurallar silsilesi var, hucresel bazda bile cok yuksek teknolojiler sergileyen nano evren misali yasam duzeyleri var. bunlarin bir tasarimin, bir planin parcalari, birbirini tamamlayan bir butun olmadigini gorememek bana cok ters geliyor.

    boylesi mukemmel bir tasarimi yok varsaymak bunlari tesadufen oluyor demek hususunu aklima kabul ettiremiyorum. Ama sunu tartisabiliriz. Bu tasarim, bu harika plan ortaya nasil cikti? Ister zeka sahibi bir madde tarafindan, ister uzaylilar tarafindan isterse Tanri tarafindan yapilmis olsun bu tasarim gercekten benim basimi donduruyor. bir bilim adami olsaydim sanirim tum hayatimi bu tasarimin nasil ortaya cikmis olabilecegini arastirmaya adardim ve inanin bunu bulmaya calistigim her adimda yepyeni kesiflere imza atardim

    ama boyle yapmayip aciklayamadigim olgulari rastlanti eseridir deyip gecsem, bilimsel olarak kendimi cok boslukta hissederdim, acaba rastlanti degil de o olgunun bir gerceklesme sebebi varsa diye kendimi yiyip bitirirdim. bu yuzden evrimci bilimadamlarinin bunlari gormezden gelme sogukkanliliklarini algilayamiorum.

    burda karsi yorumlar yazdigim zaman saniliyor ki evrime, bilime karsi cikiyorum ama bence aslinda ben bilimin temel bir ilkesini uyguluyorum. Suphe ediyorum. Farkli bir aciklama yapabildikce onlari da arastirmka gerek diye dusunuyorum. Yanlis mi dusunuyorum bilmiyorum ama dogrusu arkadaslar boyle hissettirmek icin oldukca dokunucu ve ima dolu yorumlarla cevap veriyorlar.

    her neyse yoruma baslama sebebim uctu gitti. bir yorumunuz var.

    @bigalioglu
    “ayrıca kopyalama meselesi war.hiçbir bilince sahip olmayan,moleküller topluluğu,kendini kopyalama ihtiyacını neden hissetsin?”

    bunun cevabi buna dair bir kuralin, bir kanunun var olmasi RNA vb. kendini kopyalayabilen maddelerin bu kurallara uygun sekilde bunu dogal olarak yaptiklari. Tesadufe gerek yok zaten yapacaklar.

    Fakat benim her seferinde sorudugum soru su: Bu kural nasil olustu, nerden icap etti, o kurali olusturan alt bilesenlerin her biri o kurali olusturmak icin nasil biraraya geldi? bunlari cevaplandirmadigimiz muddetce bence bilim sadece isimize gelen cevaplari veren arastiran bir fenomene doner ki bu cok yanlis olur. Bilim karsilastigi her yeni dagda o dagi asmak icin hipotezler uretmeli, surekli ilerleme halinde olmalidir.

    yanlis mi dusunuyorum?

    saygilar, sevgiler, selamlar.

  14. Salih GEZEK diyor ki:

    yani şunu demek gerekiyor ilk patlama neden oldu..? diğer oluşumların hepsi kimyasal reaksiyonlar sonucu oldu..peki ilk patlamaya sebep olan şey ne ise bu reaksiyonları bilen bu kimyasal bileşenlenlere ne yapması gerektiğini öğreten bir patlama gibi geldi bana..CERN de muhtemelen bu soruya cevap bulacaklar..ilk patlama neden oldu..işleyişin genel sebebi kurallar bu nedenden dolayı var yani ilk patlama nasıl ve neden oldu..? aslına bakarsanız bu sorular uzar gider tabiki inanan biriyim ve biliyorum ki herşeyi bir yaratan var..peki yaratıcının olmasını sağlayan neden nasıl var biz madde dünyasında algılarımızla mantığımızla konuşur anlaşırız ben herşeyin bir başlangıcı var diye düşünürken ilk başlangıç her zaman sebep sonuç ilişkisi dahilinde var ise ilk nasıl oldu..bu soruya cevap bulmak maddeci bir düşünceyle bulunabilecek bir şey değil..galiba..herşeyi yaratan var ve onun herşeyi yaratmasının nedenini sorgulamıyorum yaratıcının neden olduğunu sorguluyorum neden..? sorusu tehlikeli bir yaklaşım herşeyin olmasının bir nedeni var ise..tanrının olmasının da bir nedeni vardır..ilk yoktan var olma olayı biraz karmaşık ve şuanda açıklanamaz gibi geliyor bana..

  15. Exhorder diyor ki:

    Zaten tümdengelimli akılyürütme ile konuyu ele aldığımızda vücudumuzdaki tüm sistemlerin basit özelleşmiş hücrelerden oluştuğu bu hücrelerinde daha alt parçacıklara, lipoproteinlere, nükleik asitlere, büyük şekerlere, yağ ve aminoasit preparatlarına ayrıştığını, haliyle yaşamın bu bileşenlerden tesadüfen meydana geldiğini anlarız. Ama evrimi hurafe olarak gören yaratılışçı zihniyet tümevarım ile akıl yürüttüğünden “işte protein tozları hadi hücre yapın” diye evrime saldırır. Tümevarım parçadan bütün elde etme özelden genele doğru hareket etme çabası ile ispat yönetimidir ve matematik dışında pek uygulanabilir alanı yoktur. Tümdengelim ise her zaman için tümevarımdan çok daha iyi bir us şekli olmakla birlikte bu ikisi yani hem tümevarım hemde tümdengelimli düşünce birleştirilerek, deney ve gözlemleri teorik düşünce ile pekiştirmek en iyi sonucu sağlar. evrim kuramı da bilim tarafından böyle desteklenmektedir zaten.

  16. Exhorder diyor ki:

    güzel..

  17. cengizhan Türk diyor ki:

    DİNLERDEKİ YARATILIŞ FİKRİ AKLA UYGUN DEĞİLDİR

    Yaratılış diye bir kavram mantıken olamaz.
    Diyelim ki birinin bir şeyi mutlaka yaratması yapması şart.
    Yaratılışçılığa göre her şey yaratılır,hiç birşey kendiliğinden tesadüfen oluşamaz
    yaratılışcılar gibi düşündük ve uygun ortamlar oluştu diye varolmadık.Yaratıldık diyelim.
    Bu varoluş düşüncesine göre hiçbir şey kendiliğinden oluşamaz
    Öyleyse Tanrı da kendiliğinden oluşamaz.
    Yaratılışçılığa inandınız mı yada savundunuz mu,
    Tanrı nında yaratılmak zorunda olduğunu savunmak zorunda kalıverirsiniz.
    Hayır derseniz..o zaman yaratılış görüşünü imha edersiniz..
    Çünkü size göre hiçbir şey kendiliğinden oluşamaz.Bunu siz söylüyorsunuz.
    Öyleyse tanrıda kendiliğinden oluşamaz.Mutlaka onunda bir yaratıcısı vardır.
    Yaratılışçılığa göre yaratanında bir yaratıcısı olmak zorundadır.
    yaratılış diye bir düşünce savunduğunuzda bu bizi Her yaratanın bir yaratıcısı olması gerektiği sonucuna ulaştırır.
    Bu böyle 10 sayısının 3 bölünememesi (10/3=3,3333333 ) gibi sürer gider.
    Ama piramitin en üstünde ki bir şeyin kendiliğinden oluşması kaçınılmazdır.
    Sonuçta ,mutlaka tanrı veya tanrının babası yada onun babası.Evren veya canlılar. yani mutlaka birşey kendiliğinden oluşmak zorundadır.Yaratılmak zorunluluğu yoktur.
    Buda bizi canlıların oluşması için uygun şartlar oluştuğu zaman var olduğu görüşünün doğruluğuna ulaştırır.
    Bir şeyin mutlaka bir yaratıcısının olmasının şart olmadığı kabul edilmek zorunda kalınır.
    Yaratılış düşüncesine inanan dindarlara göre ALLAH ı Allah ın YARATICIsı YARATMAK zorundadır

  18. bilge göktürk diyor ki:

    Evrim geriye doğru da gider.
    birinici örnek. zaten evrimin öğretilmediği düz liseler mederese eğitimine dönüşüm süreci,
    İkinci örnek. PKK barış elçisi olarak başbakan tarafından kabul edilp te Ordu personelinin tümünün tutuklanma süreci,
    üçüncü Örnek. evrimi anlatmaya çalışan sayfalarınız da, evrimi içine sindirenler de dinazorlar gibi yok olum süreci.

    Küresel çete destekli F tipi paralel devlet bu yönde çalışıyor. Evrimi içine sindiremeyenlerle zaman harcamayın. Kendi paralel devletinizi kurun.

  19. AHHA diyor ki:

    Cengizhan, yaratılış zaten evrim ile olmaktadır. Bu fikrin islam tarihinde de örnekleri olmuştur.

    http://www.sonsuzlukkulesi.com/islam-medeniyetinde-evrim-dusuncesi

  20. mesut kaplan diyor ki:

    İnsan bedenindeki mükemmel işleyişi, mühendislik harikasını görmek için bilmek lazım. Aynı şekilde uzaydaki muhteşem işleyişi hareketi faaliyetleri anlamak için bilgiye ihityacımız var. Sadece güzümüzün yapısının nasıl meydana geldiğini, çalışma şekli, renkleri ayırması ve derin görmesinde arkasında bir mühenedis olduğunu gösteriyor, bu mühendis insan olamıyacağına göre bilgisi ve gücü insanın bilgisini kapsayan bir yaratıcı olmalı. O yaratıcı yaratılmaz. İnsanların kurallarına uymaz. Dinin disiplinleri anlaşılması için bir okulun işlryişine bile bakmak yeterlidir. Bi yöneticisi vardır. Yöneticinin gücü, imtiyazları fazladır. Sonuçta personeline kazançlarını verir. Öğrenciler gayretlerinin ödülünü yada tembelliklerinin cezasını kazanır…Allahı bilmek ve sevmek dileğiyle.

Leave a Reply