BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Evrim Teorisi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Yazar: AHHA

Bu yazımızda Evrim Teorisi ile ilgili sıkça sorulan sorulara, itiraz edilen noktalara değinmeye çalışarak bu işleyiş mekanizmanın ayrıntıları hakkında bilgi edinerek Evrim konusunun daha iyi anlaşılmasını umuyoruz.

—“Evrim” ve Evrim teorisi nedir?

Evrim, bir popülasyonun gen havuzundaki (popülasyondaki tüm canlıların genlerinin toplamı) gen frekansının ortam şartlarının değişmesiyle birlikte zamanla değişime uğramasıdır.

Somut ve basit bir örnek vermek gerekirse, bir popülasyon bireylerinin zengin bir göz rengi çeşitliliğine sahip olduklarını düşünelim. Göz renklerini (en açığından en koyusuna kadar) oluşturan “pigment”leri kodlayan genlerin popülasyon içinde yaklaşık olarak aynı sıklıklarda bulunduklarını farz edelim (10 göz rengi var ise her biri % 10 oranında olacaktır).

Örneğin, bu popülasyonun yaşadığı bölgeye ulaşan güneş ışınlarının miktarında artış olsun. Böyle bir değişimle birlikte yüzlerce yıl içerisinde bu popülasyonda parlak güneş ışınlarından etkilenmeyen koyu renkli gözlere sahip bireyler avantajlı duruma geçeceklerinden seçilime uğrayacaktır. Bu bireylerin popülasyondaki sayısı, moleküler düzeyden bakarsak koyu renkleri oluşturan genlerin sıklığı artacaktır. Popülasyonun “gen frekansı” değiştiği için de popülasyon “evrimleşmiş” olacaktır. Evrim, birey bazında değil, popülasyon çapında olur.

yaşam_ağacı

Tüm canlılar hayatta kalmaya çalışma güdüsüyle hareket ederler. Bu mücadelede ortama en iyi uyum sağlayıp üreyenler seçilecektir. Bu durum popülasyon genetiğinin değişimine neden olacaktır. “Evrim teorisi” de doğadaki bu değişim-dönüşüm gerçeğinden yola çıkarak tüm canlıların ortak bir atadan türeyerek geldiğini söylemektedir.

—Evrim mi, Evrim Teorisi mi? Bilim camiasında kabul gören hangisidir?

Bilim camiası Evrim’i bir GERÇEK olarak kabul etmektedir. Teori olan ise Evrim’in mekanizmalarıdır. Teori olması da, bu mekanizmaların bir gün çürütülebileceği anlamına gelmemektedir. İzâfiyet ya da Kuantum teoremleri ne kadar doğru ise Evrim’in teori olan mekanizmaları (doğal seleksiyon, mutasyon, genetik sürüklenme vs.) da o kadar doğrudur. Doğruluklarından şüphe yoktur. “Teori”nin bilimsel tanımı, gözlemlerle kendisini sürekli olarak doğrulatabilen, desteklenebilen açıklamalardır.

— Evrim sadece bir “Teori” midir, yâni kanıtlanmış bir gerçek değil midir?

Bilim literatüründe, “Teori” kavramı “gözlemlerle, yeni bulgularla sürekli desteklenen” bilimsel açıklamalara denilir. Teori, varsayım demek değildir. Evrim Teorisi’ne “teori” denilmesi de bu kabildendir. İzafiyet veya yerçekimi teorilerine neden “teori” deniliyorsa, Evrim Teorisine de bu sebeple “teori” denilmektedir.

Teori, gözlemlerle sürekli test edilebilen açıklamalar bütünüdür. Ve evrim bu testlerden her seferinde başarı ile geçmekte ve kanıtları her zaman toplanmaktadır. Tıpkı izâfiyet ve kuantum teoremlerinde olduğu gibi.
“Teori” kavramının yanlış kullanılmasından kaynaklanan yanlış düşünceden dolayı evrimin kanıtlanmamış, her an çürütülebilir bir olgu olarak düşünülmesi yanlıştır.

— Genetik çeşitliliği (değişik göz renkleri gibi) meydana getiren mekanizma nedir?

Canlılardaki bu zengin çeşitliliğin en temel nedeni mutasyonlardır! Mutasyon, bir sonraki nesle aktarılan genetik değişimlerdir. Herhangi bir hücrede, her hangi bir zamanda herhangi bir genetik değişim meydana gelebilir. Ama bizleri ilgilendiren üreme hücrelerinde meydana gelen değişimlerdir. Çünkü üreme hücrelerinde meydana gelmekte olan genetik değişimler (zararlı, iyi ya da nötr) gelecek jenerasyona aktarıldığından mutasyon olarak kabul edilir ve adlandırılır.

Mutasyonlar canlı hücrelerinde her zaman meydana gelmekte ve çeşitliliği artırmaktadır. Yararlı mutasyonlar ile canlının genetiğinde bilgi artışı meydana gelir. Çeşit çeşit göz veya deri renginin olmasının nedeni, o özelliği kodlayan genin mutasyonlar sonucunda çeşitli varyasyonlarının ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır.

Herhangi bir göz rengini kodlayan gende meydana gelebilecek bir(kaç) bazlık (DNA molekülünün harfleri A, T, C, G) değişim genin ürünü olan protein molekülünün 3 boyutlu yapısında küçük değişimlere neden olacaktır. Bu yapısal değişiklik ile proteinden yansıyacak olan ışığın rengi farklı olursa ortaya yeni bir göz rengi çıkmış demektir.

— Mutasyona sebep olan etkenler nelerdir?

Genetik değişimlerin büyüklüğü tek bir harfin değişiminden kromozomal çaptaki büyük parça değişimlerine kadar uzanır. Bu değişikliklerin en büyük nedeni hücrenin bölünme (DNA’nın kendini kopyalaması, kromozom ayrılmaması vs.) sürecinde yaptığı hatalardan kaynaklanmaktadır. DNA tamir mekanizması her zaman hataları düzeltemeyebiliyor. Diğer önemli sebep de dış kaynaklı yüksek enerjili ışınlar (radyasyon) ve bazı kimyasal maddelerdir.

— Mutasyonların her zaman tahrip edici olduğu ve genetik bilgiyi azalttığı söyleniyor.

Tahrip edici mutasyonlar, hayati öneme sahip proteinlerin genetik kodlarında değişiklik meydana geldiğinde veya kromozomların yapısındaki büyük değişimler (sayı artışı-azalması, parça eklenmesi, kopması) sonucunda gözlenir. Hayati öneme sahip proteinlerin gen dizisindeki değişimler milyarlarca yıl geçse bile çok az olacaktır.

mutasyonÖrneğin, DNA molekülünü saran “Histon” adlı proteinler DNA’yı korumak gibi hayati derecede bir öneme sahip olduklarından milyarlarca yıldır çok az değişime uğramıştır. İnek ve bezelye gibi çok farklı iki türde bile “Histon” proteinini kodlayan genetik şifrenin sadece iki karakteri farklıdır.

Ama daha az bir öneme sahip, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan “fibrinojen” adlı proteinler ya da kan proteinlerinden “hemoglobinin” farklı türleri geçelim, aynı tür içinde dâhi birçok varyantı vardır. Bu durum moleküllerin genetik kodunda meydana gelmiş birkaç değişikliğin pek de önemli olmadığını gösteriyor. Bu küçük değişikliklerin birikmesi milyonlarca yılda farklı farklı hemoglobin (vb.) moleküllerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Genetik değişiklik biyomoleküle zarar verecek ölçüde değilse, proteinin yapısında meydana gelen küçük değişim o proteinin işlev gören farklı bir varyantını oluşturacaktır. Varyasyonlar birer genetik çeşitliliktir. Tür içerisinde bu tarz mutasyonların gerçekleşmesi popülasyonun gen havuzundaki çeşitliliği artıracaktır. Bu da mutasyonların her zaman genetik bilgiyi azaltmadığı anlamına gelir.

Zararlı ve yararlı mutasyonları şu örneğe benzetebiliriz: “Okuduğunuz cümledeki harflerin yerlerinin kayması” tümcesinde “okuduğunuz” kelimesindeki “n” harfi “m” ye dönüştüğünde cümle yeni bir anlam kazanmaktadır. Bu yararlı bir mutasyondur, çünkü yeni cümlemiz de anlamlıdır. Ama cümlemizden “harflerin” kelimesini çıkarttığımızda cümle anlamında tahribat meydana gelecektir. Bu da zararlı bir mutasyondur.

Meydana gelen değişimlerin kimi de hiç bir olumlu ya da olumsuz etkiye neden olmayabilir. Bunu da “bir” kelimesinin “bi” ye dönüşümü olarak temsil edebiliriz. Cümledeki yapısal değişikliğe rağmen anlam bakımından hiçbir değişiklik yoktur. Bu tip mutasyonlara nötr=etkisiz mutasyonlar denilir (Protein yapısında olumsuz ya da olumlu etki yapmayan mutasyonlar). Zararlı ve faydalı mutasyonların görülme sıklığı çok az iken etkisiz mutasyonların sıklığı fazladır.

sinekTahrip edici zararlı mutasyonların daha çok gerçekleşiyor zannedilmesinin nedenlerinden birisi de zararlı mutasyonun etkisini yeni doğan canlının fizyolojisinde (fenotip) direkt olarak göstermesindendir. Canlı ya yaşayamayacaktır ya da sakat bir şekle bürünecektir. Yararlı veya etkisiz mutasyonların ise tanınmaları zordur, çünkü etkilerini canlının anatomisinde direkt olarak göstermeyebilirler.

— “Faydalı mutasyon oranı” çok az iken yeni özelliklerin oluşması dolayısıyla yeni türlerin evrimi nasıl gerçekleşmektedir?

İlk önce Darwin’in geliştirdiği “doğal seçilim” mekanizmasının ne olduğunu kavramamız gerekecek.
Doğal seleksiyon mekanizmasına göre herhangi bir özellik=gen bulunduğu canlılarda popülasyon içerisindeki diğer bireylere göre “hayatta kalabilme” açısından avantaj sağlıyorsa bu genin sıklığı (frekans) zamanla artacak ve popülasyonda baskın hale gelecektir.

Örneğin; bir ceylan popülasyonunda, çitalardan hızlı koşabilmesi sayesinde kurtulabilen ceylanların oranı (=dolayısıyla hızlı koşmalarını sağlayan genler) popülasyon içerisinde kendiliğinden artacaktır.

Şimdi asıl konuya dönersek… Doğal seçilime uğrayan bireylerin çevreye uyumunu sağlayan mutasyonlar büyük olasılıkla çevre koşulları değişmeden önce meydana gelmiştir. Ortam koşulları değişmeden önce canlıya ne yarar sağlayan, ne de zarar veren bu Etkisiz=Nötr mutasyonlar ortam koşullarının değişmesiyle kendilerini belli ederler; yâni ortam koşulları değiştiğinde, bulundukları canlıların yaşama şansını artırabilirler. Nâdir görülen faydalı mutasyonların aksine nötr mutasyonlar canlılığın evriminde lokomotif görevi görürler. Bu mutasyonlar değişen ortam koşullarına göre canlıya yarar da zarar da verebilir.

antibiyotikÖrneğin, ortalama sıcaklığın 25 °C olduğu bir ortamda yaşayabilen bir bakteri geçirdiği mutasyonla -10°C’de de yaşama yeteneği kazanmış olabilir. Bulunduğu koşullarda bu yetenek kendisi için bir zarar ya da yarar sağlamayacaktır. Mutasyon ilk etapta etkisiz kalacaktır. Fakat bu bakteri türünün yaşadığı ortamın sıcaklığı herhangi bir sebeple çok düşük değerlere düştüğünde bu yeni ama saklı özelliğe sahip bakteriler ve onların nesilleri daha fazla yaşama şansına sahip olacaklardır. Sonuçta zamanla soğukta yaşama yeteneği olan bir ırk ortaya çıkacaktır.

Diğer bir örnek vermek gerekirse… Laboratuar ortamında bir bakteri kültürünün üzerine onları öldürecek antibiyotikler verildiğinde hepsinin ölmesi beklenirken az da olsa birkaç bakterinin çoğalmaya devam ettiği görülecektir. Hayatta kalan bu bireylerde de nötr mutasyonlar etkisini göstermiştir. Bu bireylerde antibiyotiğe dirençli olma özelliği onlara antibiyotik verilmeden önce oluşmuştu; ancak antibiyotik verilmeden önce bu özelliğin hiçbir olumlu ya da olumsuz katkısı yoktu. Yalnızca ortam koşulları değiştiğinde kendini gösterebildi ve kimisine hayatta kalma şansı verdi. Eğer verilen antibiyotiğe dayanıklılık sağlayan bu mutasyon (gen) bulunmasaydı ortamdaki tüm bakteriler yok olacaktı.

Doğal seçilimin hangi yönde ortaya çıkacağı bilinmediği için, bir canlı türünde etkisiz mutasyon çeşidinin fazla olması türün değişen koşullara uyum yeteneğini artıracaktır.

— Türlerin değişime uğradıklarının kanıt(lar)ı var mıdır?

Çevre şartları değişiyor ise türler de değişime uğrayacaktır (binlerce, hatta milyonlarca yıl sürecek bir süreç). Bundan 30–40 yıl öncesine kadar değişimin izlerini belirlemenin tek yolu sadece bulunan “fosil” bulguları üzerinde yapılan tetkikler iken, artık gelişen moleküler biyoloji teknikleriyle tür içi çeşitlenmeler ve türler arası farklılıklar moleküler düzeyde takip edilebilmektedir. Hatta moleküler izlerden yola çıkarak türlerin birbirlerinden ne kadar zaman önce ayrıldıkları da belirlenebilmektedir. Bu konuyla ilgili olarak iki örnek verelim:

İlk örneğimiz çok hızlı evrimleşebilen virüslerden… Bilindiği gibi AIDS hastalığına neden olan HIV–1 virüsü, girdiği canlının savunma sistemi hücrelerinde kendisini çoğaltarak hücreleri işgâl eder. Bu işlemini gerçekleştirebilmesi için kendisi için çok önemli bir enzim kullanmaktadır. AIDS hastalığı insanlık için ciddi bir tehlikeye dönüşmeye başlayınca, bilim insanları virüsün işlemini icra edebilmesi için kullandığı bu enzimi hedef alan ilaç geliştirdiler. Fakat zamanla virüsün bu ilaca karşı direnç kazandığı gözlendi. Bu gelişme üzerine virüs üzerinde yapılan genetik çalışmalar virüs tarafından kullanılan enzimde tek bir aminoasidin değişimine neden olan bir mutasyonun gerçekleştiği bulunmuştur. Bu nokta mutasyonu sonucu enzimin yapısında/fonksiyonunda meydana gelen küçük değişiklik ilacın hedeflenen enzime etki edememesine neden olmuştur.

Diğer örneğimiz bir akbaba türü üzerine… Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu 11.300 metre (bu yükseklikte oksijen basıncı deniz seviyesindekinin %25’ i kadardır) yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Ruppeli akbabasına ait. Bu yükseklik, Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 metre daha yüksektir. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun hızla azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar.

Ruppeli akbabasının daha alçaklarda yaşayan bir akrabası olan beyaz başlı akbabanın kanda oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri karşılaştırıldığında Ruppeli akbabasındaki molekülün diğerine nazaran üç aminoasidinin farklı olduğu belirlenmiş. Hemoglobin moleküllerindeki bu küçük farklılık Ruppeli cinsindeki molekülün oksijen bağlama kapasitesini artırmaktadır. Yâni canlının genetik materyalinde meydana gelmiş küçük bir değişiklik bir akbaba türünün çok olağan dışı bir yaşam koşuluna uyumunda yeterli olabilmiştir.

Bu konuda dikkat etmemiz gereken çok önemli bir nokta da şudur: Şartlar değiştiği için canlının moleküllerinin yapısı, anatomik düzeyde morfolojisi değişmiyor ya da yeni bir işlev kazanmıyorlar. Canlıların da bilinçli bir davranışları yok! Kendileri yeni yeni belirli özellikler kazanmaya zorlamıyorlar. Ruppeli akbabası daha yüksek bölgelerde uçmaya başladığı için genetiğinde değişim meydana gelmiyor, genetiğinde değişiklik meydana geldiği için yükseklerde uçabilmeye başlıyor.

Moleküler dizi analizi karşılaştırmaları yaparak bu iki cins akbaba türünün ortak bir ata akbabadan ne zaman ayrıldıkları da rahatlıkla belirlenebilir.

türleşme“Değişimin” diğer bir kanıtı da bilim insanlarının laboratuarlarda yapmış oldukları “yönlendirilmiş evrim” çalışmalarıdır. Bu çalışmalar ile tek hücreli canlılara belirli sınırlar dâhilinde istenilen özellikler kazandırılmaktadır. Yâni doğada gerçekleşen sürecin hızlandırılmış taklidi, “yapay evrim”!

Bu çalışmalarda üzerinde her türlü mikroorganizma ve virüslerin etkisinden arındırılmış besi yerlerinde tek bir tane bakteriden milyonlarca klon (kopya) elde edilir. Bu tek bakteri (her yirmi dk. da bir bölünürler) binlerce kuşak geçecek bir şekilde bölünmeye ve çoğalmaya bırakılır. Bakteriler çok hızlı bölündükleri ve hızlı bölünmelerinin sonucunda DNA’larında bölünme esnasında meydana gelen hatalar (mutasyon oranı) yüksek oranlara ulaştığından bu geçen zaman içerisinde genetik çeşitlilik meydana gelir. Bu süreçlerde bakteri için hayati öneme sahip DNA bölgelerinde değişim meydana gelirse bu bakteriler ölecek; etkisiz=nötr mutasyonlar ise saklı, sessiz, etkisiz kalacaktır.

Elde edilen bu bakteri kültürlerine hangi özellik kazandırılmak isteniyorsa (çinko, kurşun gibi ağır metallere, yüksek tuz, alkol konsantrasyonuna dirençlilik gibi) belirli aralıklarla ilgili maddeler (alkol, tuz, ağır metaller vs.) besi yerlerine bırakılarak bakteri kültürlerinde meydana gelen değişimler gözlenir.

Sonuç olarak milyarlarca bakteri kendilerine zarar veren madde yüzünden ölürken, bakterilerin kimisinde de genetik değişimlerinden dolayı hiçbir etkiye maruz kalmayacaktır. Artık bilim insanlarının elinde çinkoya, kurşuna, yüksek tuz, alkol konsantrasyonlarına dirençli kültürleri olacaktır.

Bu yapılan çalışmalar doğada uzun süreçlerle meydana gelen değişimlerin insan eliyle hızlandırılmış versiyonlarıdır.

— Fosil bulguları canlıların milyonlarca yıl geçmiş olsa da evrime uğramadığını söylüyor?

Evrim teorisi bütün organizmaların ille de evrimleşmek zorunda olduğunu söylemez. Ortam koşullarının değişmediği durumlarda, “doğal seleksiyon” mekanizması gereği canlıların morfolojisi korunur. Yeryüzünde milyonlarca yıl geçmiş olsa da büyük ölçüde değişimler geçirmemiş ortamlar da vardır.

Bunun yanı sıra türler fosillerden anlaşılamayacak bir şekilde de evrimleşmiş olabilirler. Milyonlarca yılda morfolojik olarak değişmediği halde örneğin bağışıklık sisteminde bir evrim meydana gelmiş olabilir ki bu tip sistemler fosil izler bırakmazlar.

Ve son olarak, bir takım fosilleri göstererek canlıların milyonlarca yıldır değişmediğini iddia eden grupların konunun uzmanı kişiler olmadığını da bilmek gerekir. Üzerinde hiçbir inceleme yapmadan –ki bu fosil bilimcilerin işidir- fosillerin dış görünüşlerine bakarak yanıltıcı yorumlar yapmak bilim dışıdır ve etik değildir.

—Kompleks moleküller, organlar, sistemler nasıl ortaya çıkıyor? Bütün bunlar “doğal seçilimle” açıklanabilir mi?

Bu sorunun cevabı “birikimli seçilim”dir.

Bir deniz kıyısında yürürseniz çakıl taşlarının sahil boyunca gelişigüzel durmadıklarını fark edersiniz. Küçük ve büyük çakıl taşları ayrı ayrı kuşaklar halinde sıralanmış, düzenlenmiş ve seçilmiştir. Bu oluşuma neden olan fiziksel kuvvetlerdir. Dalgalar çakılları sahile vurur, çakıllar da büyüklüklerine göre farklı tepki vererek kumsalda farklı yerlere dizilirler ve çok basit bir düzen oluştururlar. Böyle gelişigüzel olmayan bir şekilde düzen oluşturan sistem örnekleri çoktur. Bu “tek basamaklı seçilime” örnektir.

Canlıların örgütlenmesi ise birikimli seçilimin ürünüdür. Tek basamaklı seçilimdeki tek bir seferlik düzenlenme yerine, birikimli seçilimde her düzenlenme işleminden sonra ayrıca bir eleme işleminden de geçilir. Birinci elemeyi geçen (hayatta kalabilen canlı veya avantaj sağlayan herhangi bir özellik) ikinci, üçüncü… elemeye geçer. Varlıklar birçok nesil boyunca düzenlenerek seçilirler. Doğal seleksiyonun, birikimli seçilimin karmaşık yapılar meydana getirebilmesi bu şekilde olur.

“Tek basamaklı seçilim” (her yeni denemenin diğerinden bağımsız olduğu seçilim) ile herhangi bir proteinin oluşma olasılığı sıfırdır, ama doğada gerçekleşen birikimli seçilim ile bu oluşum makul bir olasılığa indirgenir. Her ilerleme (ne denli küçük olursa olsun) sonraki yapılandırma için temel alınır. Evrimde rastlantı küçük bir bileşendir; ama temeli bu birikimli seçilimdir.

—Rastgele meydana gelen” mutasyonlar yeni canlı türlerini nasıl ortaya çıkartıyor? “Olasılık hesapları” bu tür “yeni oluşumların” kendiliğinden oluşmalarına izin veriyor mu?

cografi_izolasyonBir tür içerisinde mutasyonlar sonucu genetik çeşitliliğin olabileceğini (farklı göz renkleri, kan grupları vs.) biliyoruz. Bu durumun bin adım daha ötesini düşünmemek için hiç bir neden yoktur. Birkaç yüz ya da bin yılda aynı tür içerisinde meydana gelen bu tip varyasyonların milyonlarca yıllık zaman dilimlerinde birikmesiyle, yâni farklılaşmanın daha da fazlalaşmasıyla alt türler ve nihayet yeni türler oluşabilmektedir.

Özellikle bir popülasyonun coğrafik izolasyonlarla-engellerle (bir kara parçasının çökmesi, kıtaların birbirinden ayrılması, yüksek dağlar) farklı parçalara ayrılması ve popülasyon parçaları arasındaki gen alışverişinin (çiftleşme) engellenmesi ile zamanla iki bölge canlılarının kendilerine has gen havuzları ortaya çıkar. Binlerce yılda biriken değişimler yeni nesilleri ata türden iyice uzaklaştırır, hatta o kadar ki ata türün bireyleriyle yapılan çiftleşmeler verimsiz ürünler vermeye başlar. Bu artık yeni bir türün oluştuğunu gösterir. Unutulmaması gereken nokta bu tip süreçlerin insan aklının alamayacağı kadar uzun binlerce, milyonlarca yılda gerçekleştiğidir.

Aynı türün farklı ortamlarda yetişen (farklı çevresel şartlara maruz kalan) bireyleri farklı koşullarda zamanla daha farklı özellikler geliştirecektir. Örneğin, İspanya ve Moğolistan sorekslerinde (memeli bir hayvan türü) farklılaşma o derece fazladır ki çiftleştirildiklerinde verimli döl veremezler. Döl verememek genetik yapının yeterince farklılaştığını gösterir. Bu farklılaşmanın, türleşmenin nedeni coğrafik izolasyondur.

Etrafımızda gördüğümüz ve hatta birbirlerine benzemeyen çeşitli köpek türleri (fino, buldok vb.) sadece birkaç bin yıl içerisinde kurtlardan evrilmiştir. Oranlama yapabilmek için bu farklılaşma için geçen süreyi 1 adım olarak kabul edersek; dik yürümeye başlayan insanların yaşadığı dönem bizden tam 3200 m uzaklıkta olacaktır. Dünyada canlılığın başladığı dönem ise Londra’dan Bağdat’a kadar bir uzaklık…

—Evrim teorisine göre örneğin bir kurbağa evrimleşip bir sürüngene dönüşebilir mi?

İnsanlar tarafından yanlış bilinen hususlardan birisi de evrim teorisinin bu tarz, büyük çapta ve kısa sürede meydana gelen değişimleri öngördüğü düşüncesidir. Bu tarz dönüşümler asla mümkün değildir. Bir Kurbağa ile bir sürüngen arasında yeterli büyüklükte genetik farklılık vardır. Bir kurbağayı tek bir/bir kaç seferde bir sürüngene dönüştürecek mutasyonların olma olasılığı sıfırdır. Evrim teorisi türler arasında yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin olduğunu belirtir.

— Evrim teorisine göre bütün bu karmaşık yapılar, canlı yaşamları salt rastlantılar sonucu mu oluştu?

Evrim, bazı grupların yanlış olarak telkin ettiği gibi bir tesâdüfler teorisi, rastlantılarla ilerleyen bir olgu değil, biyokimyasal kanunların etkinliğiyle zorunlu olarak KENDİLİĞİNDEN ilerleyen bir gereklilikler GERÇEĞİdir.

Rastgele meydana gelen sadece mutasyonlardır. Rastgele olarak adlandırılması da genetik değişikliğin nerede ve ne zaman ortaya çıkacağının önceden bilinememesinden kaynaklanmaktadır.

Evrim’in ilerletici mekanizması olan “doğal seçilimde” ise rastlantı yoktur. Çünkü doğal seçilim bir popülasyondaki canlılardan, diğer canlılara göre ortam şartlarına uyum sağlayamayan, gelecek nesillere genetiğini iyi bir şekilde aktaramayan canlıların zamanla popülasyon içerisinden elenmesidir. Uyum sağlayan bireyler-popülasyonlar ise otomatik olarak seçilir. Seçim işlemi rastgele değildir!

— 500 aminoasitlik bir proteinin rastgele oluşabilme olasılığı tüm şartlar göz önünde bulundurularak hesaplandığında 10950‘de 1, yâni sıfır ihtimal çıkıyor . Bu hesaplama da kendi kendine oluşumun imkânsızlığını göstermektedir?

1- Protein zincirindeki bütün aminoasitlerin doğru çeşitte ve dizilimde olmaları gerekir???

10950Bu tarz bol sıfırlı olasılık hesaplarında yapılan hata proteinlerin tek basamakta, tek bir adımda rastgele oluşacaklarının düşünülmesidir. Elbette ortalama olarak bu büyüklükte bir proteinin tek basamakta ortaya çıkma ihtimali tereddütsüz sıfırdır. Ama evrimin mantığı belirttiğimiz üzere birikimli seçilimdir. Birikimli süreci hesaba katarsak proteinlerin oluşumunda da avantaj sağlayan birçok ara basamağın varlığını göz önünde bulundurmamız gerekecektir.

Evrim kuramı proteinlerin günümüzdeki formlarıyla bir anda ortaya çıktığını öngörmez. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerdir. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller kimya kanunlarına bağlı olarak adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ulaşılması için milyonlarca yıl geçmiştir. Bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın “son ürün” üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamaların yapılması büyük bir hatadır.

Yapılan hesaplamalardaki en büyük hata hesaplamaların yeryüzünün son dönemlerinde nihâi hâlini almış proteinler üzerinden yapılıyor olmasıdır. Fakat ilkel dünyada ilk meydana gelen proteinler çok basit yapılıydılar ve kademe kademe gelişerek günümüzdeki son hallerine gelmişlerdir.

Meydana gelen bu basit yapılı proteinlerin (=aminoasit zincirlerinin) % 0’dan % 100’e kadar bir etkinlikte-verimlilikte belirli bir aktivitesi, yâni işlevi olacaktır. Elbette hiç biri % 100 etkinlikle çalışmak zorunda değil.

nylonaseGünümüzde dâhi mutasyonlar sonucu tamamen yepyeni, daha önce görülmemiş proteinler ortaya çıkmaktadır (bir örnek olarak Nylonase enzimi). Bu enzim % 2’lik bir verimle çalışsa da hücre için işlev görmekte ve tarihimizde çok da fazla geçmişi olmayan naylon yapıları yıkabilmekte ve bu sayede bakteri naylon yiyebilmektedir. Bu enzim kelimenin tam anlamıyla sıfırdan üretilmiştir. Çünkü enzimi kodlayan DNA dizisine benzer bir dizi daha yoktur. Genetik biliminde “çerçeve kayması” adı verilen bir mutasyon çeşidiyle ortaya çıkmıştır.

Doğanın kanunu gereği bu enzim zamanla yeni mutasyonlarla beraber verimliliğini daha da artıracak, artırdıkça bakteri için avantaj sağlayacak ve otomatik olarak seçilime uğrayacaktır.

Bu hayatın başlangıcı için de benzer şekildedir. Yeterli uzunlukta üretilen (20–25 aminoasitlik) rastgele dizilimler oluşturan aminoasitler belirli elektriksel yüklere, kuvvetlere sahip olduklarından hayatın başlangıcında kısıtlı sayıdaki birkaç temel biyokimyasal reaksiyonda düşük verimlilikte de olsa (%1 olsa bile) rol oynayacaktır. Verimliliğin artışı ise zâten milyonlarca yılda gerçekleşecektir.
Bugün biliyoruz ki, birçok proteininin sabit, rijid ve değişmez bir yapıları yoktur. Proteinlerin öyle bölgeleri vardır ki, bu bölgelerdeki hemen hemen bütün aminoasitler başka aminoasitlerle değişse/değiştirilse bile protein yapısında bozukluk meydana gelmemekte, protein kararlı 3D yapısını koruyabilmektedir. Değişimler bir enzimin aktif bölgesinde olursa hücreye büyük zararlar verebilir. Aktif bölgeyi oluşturan aminoasitleri değiştirmeden diğer bölgelerde değişiklik yapılsa, hatta birkaç tane aminoasit çıkartılsa dâhi enzimin verimliliğinde düşüş olmayabilir! Bu durum belirli bir esnekliği göstermektedir.

Enzimlerin aktif bölgelerinde en çok rol oynayan aminoasitler bellidir. Bu belirli aminoasitlerin yoğunlukta olduğu ilkel zincirler hayatın başlangıcında düşük verimliliklerde olsa da etkinlik göstermiş olabilirler. Bunu kimya yasalarından dolayı rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Hücre genetiği tarafından kodlanarak kaydedilen bu ilkin dizilere başka aminoasitlerin de eklenmesiyle fonksiyonlarını daha iyi icra edebilecek daha komplike proteinler ortaya çıkacaktır. Aradan milyarlarca yıl geçtikten sonra (günümüzden) kademe kademe oluşmuş bir proteinin şimdiki dizilimine bakarak olasılık hesaplamaları yapmak bu yüzden yanıltıcıdır.

2- Zincirdeki bütün bu aminoasitlerin hepsinin sol-elli olmaları gerekir???

Canlı bünyelerinde sol elli aminoasit olmasının nedeni de seçilimdir, tesadüfler değil. Çünkü doğa tasarruf etmekten yanadır ve genelde en az enerji formunu tercih etmektedir. Sol elli aminoasitlerin reaksiyonlara girerken veya suda çözünmüş bulunurken moleküler bağ yapma yetenekleri ve belli bir 3D yapıda sağ elli formlarına göre daha az enerji ile durması onların doğa tarafından seçilmelerini sağlamaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekirse, 1993’te John R. İron’in uzaydan gelen meteoritlerde ve donmuş tozda sol elli aminoasitlere daha fazla rastlandığını ispatlamıştır. Bu ek durum da, aminoasitlerle reaksiyona giren moleküllerin zamanla sol elli formları tercih etmesini sağlamış olabilir.

3- Bu aminoasitlerin birbirleri arasında yalnızca “peptid bağı” denilen özel bir kimyasal bağla bağlanmaları gerekir???

Eğer aminoasitler sulu bir ortama koyulursa suyla H bağ yapma eğilimi daha fazla olacağı için elbette kendi aralarında peptid bağının kurulması çok düşük olacaktır. Fakat yoğun bir ortamda, reaksiyonu hızlandıracak ve aminoasitleri bir araya getirecek ilgili bir katalizör bulunduğu takdirde reaksiyonun gerçekleşmemesi, yâni peptid bağlarının kendiliğinden kurulmaması için hiç bir sebep yoktur. Okyanus diplerindeki kil=çamur yüzeyleri bu aminoasitlerin bir araya gelerek peptid bağı kurmalarında yoğunlaştırıcı ortamlardır. Bunun dışında güneş veya volkanik faaliyetler sonucu küçük su havuzlarındaki suyun buharlaşması ile böyle ortamlar da meydana gelmiş olabilir.

—Atalarımız maymun mu?

ortak_ataEvrim denilince insanların aklına ilk gelen sorulardan, daha doğrusu bilinen yanlışlardan birisi de insan türünün maymunlardan dönüştüğünün zannedilmesidir. Hâlbuki “maymundan insana geçiş” diye bir durum söz konusu değildir. Maymungiller ile İnsan’ın ortak atası olan canlı türünden Şempanzeler, Goriller, Gibbonlar, Orangutanlar ve insan türleri farklı doğa koşullarına uyum sağlayıp evrilerek ayrılmıştır.

—Evrim teorisinin öngördüğü geçiş formlarının bulunamadığı söyleniyor, doğru mu?

soy_agaciEvrim teorisi bir gereklilik olarak geçiş formlarının var olması gerektiğini söyler. Bu ara formlar yoksa evrim denen bir olgudan bahsetmemiz de doğru olmayacaktır.

Geçiş formları birbiri ardı sıra gelen türler arasında özellikler gösteren (bir türle diğer bir tür arasında bir değişimi gösteren) canlılardır diyebiliriz. Geçiş formu fosilleri boşluklarla beraber çok sayıda bulunmuştur. Gerek türler arasında gerek cinsler arasında ve de daha yüksek derecedeki taksonomik sınıflar arasında da (Balıklarla tetrapodlar (dört bacaklı hayvanlar) arasında, sürüngenlerle kuşlar arasında, amfibiyenlerle sürüngenler arasında, balıklarla amfibiyenler arasında, sürüngenlerle memeliler arasında) geçiş fosilleri bulunmuştur.

soy_agaci2Fosil bilimciler tarafından çok sayıda bulunan geçiş formlarına insan türü ile ilgili buluntulardan örnek verilebilir. Bu örnekler şempanzelerle ortak atadan ayrılan, insana giden daldaki geçiş türleridir. Australopithecus anamensis, Ardipithecus, Australopithecus afarensis, Homo neanderthalensis, Homo erectus… Bunlar Homo sapiens’e (modern insan) giden yolda arkeologlar tarafından kazılar sırasında bulunup, çıkarılmış ve tayin edilmiş geçiş fosilleridir.

Evrim sürekli olduğundan dolayı şu an modern insan olarak adlandırılan bizler (Homo sapiens sapiens) dâhi milyonlarca yıl sonraki nesillerimize göre birer geçiş formu niteliğinde olacağız. Yâni, gerçekte her tür aslında bir ara formdur.

—Evrim şayet milyonlarca yıldır sürüyorsa ve bir kaç milyon canlı türü “birikimli aşamalarla” meydana gelmişse, türler arası ara formların sayısının da milyarları bulması gerekmektedir, fakat buluntular aksini göstermektedir?

Bu konuda düşünülmesi gereken konu fosilleşmenin çok zor gerçekleşen bir doğa olayı olduğudur. Fosilleşme kolayca meydana gelmekte olan bir süreç olmadığından çok az sayıda fosil bulunabilmektedir. Eğer fosilleşme çok kolay gerçekleşen bir olgu olsaydı, yeryüzünün incelenen her yerinden çok sayıda fosilin bulunması gerekirdi; ama böyle bir şeye rastlanmıyor.

Örneğin, 200 yıl kadar önce nesli tükenerek yok olan; ama bir zamanlar milyarlarca nüfusuyla Kuzey Amerika’yı kaplayan bir güvercin türünün (Ectopistes migratoriu) neredeyse yok denecek kadar az fosili bulunmuştur. Yapılan kazılarda milyonlarcasının bulunması lazımken birkaç tanesi bile çok zor bulunmuştur. Benzer şekilde zamanında milyarlarca sayıları ve dev cüsseleriyle yeryüzünde yayılmış olan dinozorların da parmakla sayılabilir kadar fosilleri bulunabilmiştir. Bir türe özgü fosillerin bulunması bile çok zor iken, geçiş formlarının bulunmasının zorluğu da ortadadır.

—Akıllı Tasarım (AT) Teorisi?

AT bilimsel bir teorem değil, bir görüş, bir yorumdur. Çünkü ortaya konmuş somut bir delil, bir gözlem yoktur. AT’ye göre canlılar oldukça karmaşıktır, hatta her biri mükemmel yapıdadır ve bu karmaşıklığa tesadüfî süreçlerle ilerleyen evrim ile ulaşılamaz, bundan dolayı tüm canlılar “tasarlanmış olmak” mecburiyetindedirler.

Canlı yapılar mükemmel değildirler. Canlı yapılar mükemmel olsaydı örneğin basit nedenlerden hasta olmazdık. En basitinden iskelet sistemimiz mükemmel olmadığından ayakta fazla durduğumuzda belimizin ağrıdığını fark ederiz. Bir canlı hücresine, bir organizmanın işe yaramayan fazlalıklarına (erkelerdeki meme yapıları, yirmilik dişler, ensemizde-sırtımızdaki kıl kalıntıları, balinalardaki arka ayak kemikleri, genetik düzeyde işlevsiz yalancı gen dizileri) bakılarak hücrenin-canlının “akılsızca tasarlandığı” da yorumlanabilir. Doğa fiziksel açıdan hem mükemmeldir, hem de değildir, bu etiketleme izâfidir ve tasarımda işlevsiz ya da fazlalık yapıların neden bulunduğunun akıllı tasarımcılar tarafından verilebilecek tatmin edici bir cevabı yoktur.

Örnek olarak Ökaryotik (çekirdekli) canlı hücrelerin genetik enformasyonunda bulunan “Hurda DNA” diye adlandırılan bölgelere bakabiliriz. Hurda DNA adı verilen bu bölgelerde çok büyük oranda işlevsiz bölgeler vardır. Örneğin “yalancı genler”.. Bu diziler mutasyona uğrayarak işlevsiz hâle gelmiş bozuk gen yapılarıdır ve bizlere atalarımızdan miras olarak kalmışlardır.

Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşmesine rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, tüm maymunlar, lemurlar sınıfı) işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından bu gen zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına yakalanmayacaktık.

Anatomik düzeyde canlılarda iz halinde kalmış, fonksiyonu zamanla değişmiş ya da güdükleşmiş yapılara örnek olarak; bazı yılan türlerindeki işlevsiz ayak ve kalça kemiklerini, kör mağara balığındaki göz kalıntılarını (göz çukurları vardır; ama gözler yoktur), atlardaki ek ayak parmak kemiklerini, suda yaşayan balina fosillerinde bulunmuş olan ve günümüz balinalarında da hala gözlenebilen olan arka ayak kemikleri (ki bir zamanlar karadan suya geçişin izleri), uçamayan kuşlarda ve böceklerdeki indirgenmiş, güdük kanatları, vampir yarasaların ağızlarındaki azıdişlerini, insandaki indirgenmiş kuyruk sokumu, bazı insanlarda çıkmayan yirmilik dişleri, erkeklerdeki işlevsiz memeler ve meme dokusunu, kimi insanlarda görünen ense ve sırt kıllarını, tavuk embriyonunun gelişimi sırasında bir kaç haftalığına oluşan ama daha sonra kaybolan ek parmakları verebiliriz.

— Bir “bilgisayarı, televizyonu vs.” gören kişi tarafından bu eşyanın “kendi kendine oluşamayacağı”, “bir tasarımcının elinden çıktığı düşünülür. Benzer mantıkla, doğada daha kompleks tasarımlarda bulunan canlılar, sistemler salt fizikokimya-biyoloji kanunları çerçevesinde nasıl kendi kendine meydana gelebilir ki?

Bu benzetmedeki hata bilgisayarlar ya da televizyon gibi insan yapımı –dolayısıyla tasarımcısı olan- âletlerin canlılar gibi üreyip çoğalma özelliklerinin olmadığının düşünülmemesidir. Tasarlanmış bütün bu eşyalar canlı olmadıklarından genetik materyallerini gelecek kuşaklara aktaramazlar! Doğal olarak tüm özelliklerinin kaydedildiği genetik yapıda meydana gelecek değişiklikler=mutasyonlar de aktarılamayacaktır. Canlılardaki mutasyonların gelecek nesillere aktarılarak birikmesi ise yeni özelliklerin ortaya çıkışını sağlayacaktır. Televizyonlar veya bilgisayarların ataları olmadığından, üreyemediklerinden ve değişimlerini aktaramadıklarından (bir canlının sahip olduğu özellikler bulunmadığından) mutlak surette tasarımlanmak zorundadırlar.

— “İndirgenemez karaşıklıktaki ” yapıların kademeli olarak ortaya çıkışı mümkün değildir. Çünkü yarım göz, yarım kanat, yarım akciğer vs. canlıya bir yarar sağlamayacaktır! Bu yüzden bu tip yapıların bir anda yaratılmış olmaları gerekir.

Çok basit örneklemelerle cevap bulmaya çalışalım. Günümüzde gözlerindeki katarakttan dolayı ameliyatla göz merceğini aldıran birçok insan vardır. Bu kişiler tam fonksiyonla çalışan gözleri olan birileri kadar iyi göremeseler de hiç göremiyor değillerdir. Fark edileceği üzere bu durum hiç görememekten daha iyi bir aşamadır.

Göz merceğine sahip olmasa da bir canlı avının bulanık şeklini ve ne yönden geldiğini saptayabilecektir. En ilkelinden en kompleksine (hemen hemen tüm temel aşamalar) kadar bütün göz çeşitleri doğadaki hayvanlarda bulunmaktadır.
Yarım kanadı olan bir canlı bu kanatlarını ille de “uçmak için” kullanmak zorunda değildir. Güdük kanatları olan tavukların, devekuşlarının kuşlar gibi uçamadıkları ortadadır. Fakat bu küçük kanatlar canlının -uçup kaçamasa da- kısa bir süre için havalanmasını sağlayarak avcılara karşı bir avantaj sağlayacaktır. Yüksek bir yerden düştüğü zaman zarar görmesini engelleyecektir. Yarım kanatlılık veya kanadın sadece birkaç parçasına sahip olmak bile hiç kanat olmamasından her zaman daha iyidir.

Bugün ameliyat olup da normal bir akciğerin üçte biri ile yaşayan insanlar vardır. Bu kişiler hızlı yürüyemiyorlar (bu işlev yok); ama yürüyebiliyorlar! Bir kişide akciğer yüzey alanının kerte kerte azalmasının yaşamı sürdürebilme noktasında “ya hep ya hiç” türünden bir etkisi yoktur. Paralelinde, kişinin yürüme mesafesi ve hızı adım adım etkilenecektir. Yâni, ölüm belirli bir yüzey alanının altına düştüğünde ansızın gelmez.

Akciğer geliştiren ilk atalarımızın suda yaşadıkları hemen hemen kesindir. Günümüzde yaşayan balık türlerine bakarak bu ataların nasıl soluklandıklarına ilişkin modeller üretebiliriz.

Günümüz balıklarının çoğu suda solungaçlarıyla nefes alırlar, fakat çamurlu, bataklık sularda yaşayan birçok balık türü solungaçlarına destek olmak için ek olarak yüzeydeki havayı yutar. Bu balıklar ağzın iç boşluğunu bir çeşit ön-akciğer olarak kullanır. Bazılarında ise bu boşluk, kan damarlarınca zengin bir soluk alma cebi halinde genişlemiştir. Bu tek bir cebi şimdinin akciğerlerinde olduğu gibi, dallanmış milyonlarca cebe bağlayan aşamalı gelişen bir dizinin olması birikimli seçilimle gerçekleşecektir.

Temelde suda yaşayan ve soluklanan, fakat arada bir karaya çıkan bir balık (belki de kurak bir dönemde bir çamur birikintisinden diğerine atlayarak hayatta kalma savaşı veriyordur) bir akciğerin sadece yarısı değil, yüzde birine bile sahip olsa işine yarayacaktır. İlkel akciğerin ne kadar küçük/güdük olduğu hiç önemli değil, sonuçta bu akciğerle su dışında kalınabilecek bir süre vardır. Birikimli seçilim sonucu meydana gelen ufak değişiklikler milyonlarca yıl sonra karmaşık bir akciğer haline gelecektir.

— Evrim Teorisi savaşı, çatışmacılığı, ırk üstünlüğünü, öjeniyi meşru göstererek Faşizm gibi kanlı ideolojilere yol göstermektedir!

Savaşı, çatışmayı, öjeniyi, faşizmi meşru gösteren belli ideolojilerin kendi ırklarının üstün ve dünyaya hâkim olmaları gerektiği üzerine kurdukları kavramlar Evrim teorisiyle ilişkilendirilemez, çünkü bu tür ırkçı düşünceler eski tarihlerden beri vardır. Savaş çığırtkanlıkları, faşist, kanlı diktaların, düşünce yapıları tarih boyunca hep olmuştur. Bu tür olguları savunan ideolojiler Evrim kaynaklı değildir. Faşist, materyalist dünya görüşlü yönetimlerin fikirleri, çıkartılan savaşlar biyolojiyi, evrimi ilgilendirmez, çünkü Evrim Teorisi bilimsel bir teoridir, bu ideolojiler “evrimi temel alsa bile” (ki ancak yanlış anlaşılmasıyla mümkün) evrim teorisini bağlamayacaktır.

Evrim, savaşı, çatışmayı “biyolojik bir gereklilik” olarak görür fikri büyük bir yanıltmacadır. Çünkü Evrim doğada gözlemlenen bir olguya, canlılar arasında “hayat mücadelesini” olduğuna ve en iyi uyum sağlayanın ayakta kaldığına işâret eder. Yâni sadece doğanın böyle olduğunu söyler; sosyal topluluklar oluşturmuş insan türünün “hayat mücadelesine, savaşmaya, çatışmaya” girmek zorunda olduğunu söylemez.

Irkçı, faşizan ideolojiler toplumların nasıl olmaları gerektiği konusunda fikir öne sürerler; evrim ise canlıların nasıl olduklarını, nasıl davrandıkları üzerine…

Dini verileri yanlış yorumlayıp referans alarak cihat ettiğini zanneden, ahlaki değerlerden yoksun, bilinçleri sarhoş olmuş birtakım teröristlere bakarak dinlerin terörizme zemin hazırladığını düşünmek ne kadar gerçek dışı ise, bilimsel bir teorinin bir takım ideolojilerle bir tutulması da düşünülemez. Irkçı, soykırımcı; ama dindar, İspanyol Yeni Dünya fatihlerinin katliamları, zencileri aşağılayan bazı Hıristiyanların durumu, (yanlış yorumlanan) Tevrat kaynaklı Yahudi ırkçılığı ya da Antisemitizm (Yahudi-Arap karşıtlığının) düşündürücüdür. Tüm bunların nedeni evrim teorisi midir? Yoksa…?

Evrim teorisine büyük bir katkı yapan Darwin eserlerinde bir takım grupların iddia ettikleri gibi canlıların “çatışma ve savaş” halinde olduklarını değil, “hayat mücadelesi”nde olduklarından bahsetmiştir.

— Ama Darwin insanın hayvan sınıfına girdiğini söylemiştir!

Darwin’den önce, bir yaratılışçı olan Carl Linne’nin ve günümüzün sistematiğinde insan’ın yaşam ağacında konulduğu yer “primat” ailesidir. Bu yerleşim insanın hayvan gibi davranması gerektiğini göstermez, sadece insanın biyolojik açıdan hayvanî yapılara sahip olduğunu gösterir. Darwin primat ailesi içerisinde sınıflandırılmış olan insanın “hayvan” gibi davranması gerektiğini söylememiştir, evrim teorisi de böyle bir şeyi ileri sürmez. Aksine, evrim teorisinin öngörülerinden birisi de canlıların gelişmişlikleri oranında sosyalleşecekleridir. İnsan, çevresel şartlar gereği sosyal bir varlık olma yönünde evrimleşmiştir.

— Hitler, ırkçı ideolojisini evrim teorisine dayandırdığını söylemektedir.

“Evrim Teorisi” ile “Nazi ideolojisi” arasında bir ilişki kurmaya çalışanlar nedense Hitler’in kendi kitabında, kendi beyanatlarında, (yâni birinci kaynaktan) faşist, ırkçı ideolojisini temellendirdiği “ilahi kuralları” nedense göz ardı ediyorlar. Bu tarz iddialara itibar edilmemelidir.

Hitler’in amacı, “aşağılık”, “alt insan” olarak kabul ettikleri Yahudi, Romen, Asyalı, Afrikalı milletleri elimine ederek Âri (asil, soylu) ırkın saflaştırılmasıydı. Ama bu evrim teorisi tabanlı değil, Hitler’in kendi ırkını üstün görüşü ve Germen tarihiyle ilgilidir. Hitler’in “Kavgam (Mein Kampf)”’ına baktığımızda iddia edilenin aksine farklı bir hikâye ile karşı karşıya kalmaktayız.

Hitler’in “Kavgam”’ kitabı incelendiğinde şu ifâdelere rastlanacaktır.

“Beyaz, Âri ırk Tanrı’nın özel kulları, Rabbin en yüksek suretidir (“highest image of the Lord”)” ve “diğer aşağı ırkları Âri ırkı yönetmelidir”. Bu cümlede, Siyonist Yahudilerin Tevrat’tan esinlenerek kendilerini Tanrı’nın en üstün ırk, diğer kalan bütün milletleri de “goyim/köle” olarak görmelerine benzer bir yaklaşım görmekteyiz.

“Bu kıtadaki insanlığın kültür ve medeniyeti Âri ırkın varlığına bağlıdır. Eğer Âri ırk yok olursa kültürün olmadığı karanlık bir çağın örtüsü dünyaya inecektir. Her kim Rabbin en yüksek suretine el kaldırmaya cesaret ederse o çok merhametli Yaratıcının kutsallığına, mucizesine hürmetsizlik etmiş olur ve cennetten kovulur.”

Hitler’e göre Âri ırka yapılacak bir yanlış Tanrıya yapılmış olan bir günahtır.
Hitlerin bu ırkçı görüşlerini evrim teorisinden esinlenerek değil, Beyaz Âri ırkın Tanrının seçilmiş, asil kulları olarak gördüğünden savunmaktadır.

“Bundan dolayı ben her şeye gücü yeten Yaratıcının isteklerine göre hareket ettiğime inanıyorum, eğer kendimi Yahudilere karşı savunmam gerekirse, ben Rab için savaşmaktayım”, “…en üstün insanlık seviyesini koruma ve geliştirme görevinin ‘her şeye gücü yeten’ tarafından bu yere verilmesi gerçekten üstün bir misyon olarak görünüyor.”

Sonuç olarak görüleceği üzere Hitler’in -kendi deyimiyle- “aşağı ırkları” yeryüzünden silme arzusu, biyoloji ya da evrim ile alakalı bir konu olmayıp, Tanrı tarafından kendisine verilmiş “üstün, ilahi bir misyon”, “Rabbin isteği” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29202, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

33 Comments

  1. Bigalıoğlu diyor ki:

    ahha gine evrim çıktı karşımıza.ne talihsiz başımız varmış,kurtulamıyoruz şu evrimden.

    arkadaşım neresinden tutsam,neresini yanlışlasam bilemiyorum ki,şu kadarı söyleyeyim.madem makale yazıyorsunuz,evrim hakkında hiç bir şey bilinmediğini düşünerek yazmalısınız.popülasyon,gen frekansı felan azınlığın anladığı ifadeler.ancak ne olduğunu werdiğiniz örneğe bakarak anlayabiliyoruz ki,doğal seçilimin tersi adaptasyon oluyor.güneş ışığına karşı adapte olan canlı yaşıyor mesela.

    kaç sefer konuştuk bunları…siz hala,size anlatılan evrimin evrimi açıklayamadığını anlayamıyormusunuz?sizin açıkladığınız yere adaptasyonu koyduğumda ortada evrim diye bir şeyin kalmadıgını göremiyormusunuz?

    evrimi olabilecek alternatifler arasında oldugunu düşünüyorum.ama sizin anlattıgınız şekilde değil.çok uyanık evrimci şıhlar.efendim neymiş,türleşme.türleşme deyince millet balıktan,kertenkeleye,tavuktan,kediye geçişi felan anlıyor.ama sizin türleşmeniz,kedi ile wan kedisi arasında sınırlı.

    “Tüm canlılar hayatta kalmaya çalışma güdüsüyle hareket ederler.” buyrun mesela…desteksiz sallamalar,bu güdü nereden geldi..?

    ne diyiim,cosmos sizi kutsasın…

    bir tezi savunmak için ezber yapılmaz.akıl kullanılır.sağlam bir şey yakalayıp,önümüze koysanız,ezber ezber gına geldi.

  2. Bigalıoğlu diyor ki:

    “Hâlbuki “maymundan insana geçiş” diye bir durum söz konusu değildir. Maymungiller ile İnsan’ın ortak atası olan canlı türünden Şempanzeler, Goriller, Gibbonlar, Orangutanlar ve insan türleri farklı doğa koşullarına uyum sağlayıp evrilerek ayrılmıştır.”

    mesela bu.arkadaşım ne farkeder ki.ayrıntılara niye takılıyorsunuz.ne anlama geliyor yine maymunumsu bir şeyden geldik demek oluyor.hala insanın evrimini gösteren resim ve videolarda maymundan insana giden imajlar war.nedir yani bu.maymundan gelmedik.insanlar bu kadar aptal mı?elbetteki kastedilen şey günümüz maymunu.ha desenizki maymundan gelmedik,tavuktan geldik anlayacaz farklı bir şeyden geldiğimiz.göster bana bakalım,insanla maymunun ortak atasının resmini neye benziyor,maymuna benziyor,ineğe benzeyuecek hali yok ya.kısaca maymundan geldik dersek bunun neresi yanlış olurki.abuk subuk şeyler.sanki sizin söylediğini çok farklıda millet yanlış biliyor.

  3. Bigalıoğlu diyor ki:

    “Bir kurbağayı tek bir/bir kaç seferde bir sürüngene dönüştürecek mutasyonların olma olasılığı sıfırdır. Evrim teorisi türler arasında yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin olduğunu belirtir.”

    al burasında battıgınız yerdir.bizlerin asıl merak ettiği şey budur işte.nerede kanıtlarınız.hayali çizimlerden başka..???we hala tür diyorsunuz.aile arası geçiş,memeliler yumurtalılar arası geçişler,cinsler arası geçişler.bilimsel anlamda türler arası geçiş hiçbir şey.geyet güzel açıklanabilir bu.ya diğerleri.kocaman bir BİLMİYORUM değilmi efemmm.

  4. metehan karaca diyor ki:

    Evrim teorisini Adnan Hoca yerle bir etti…Aslında yerle bir eden Adnan Hoca değil..Adnan Hoca’nın oluşturduğu uluslararası organizasyona, dünyanın dört bir yanından yaratılışı savunan ama bunu saklayan bilimadamlarından yağan bilgiler,görüşler,fosiller vede resimler..Adnan Hoca’yı millet görünce birden entellektüel cahilliğe kapılıyor ve ”bir hoca mı çürütecek evrim teorisini” diye akılları sıra dalga geçiyorlar. Dawkins’in videosunda da bu çocuksu öfkeyi ve bu çocuksu öfkenin yansıması olan karşıt görüşlü kişiyi aşağılamaya çalışmaya şahit olduk..Adnan Hoca’nın şahsı pek birşey bilmiyor konuyla ilgili.Ama kadrosu ve organizasyonu çok güçlü..Ve hakikaten kitaplarındaki iddialar yenilir yutulur cinsten değil.Bu iddiaları öyle örtbas edemezsiniz..Mesela 90’lardaki evrimciler, insanın evrimi tezine kanıt olarak tırnakları,sakalları ve apandisti gösteriyordu..Ancak modern bilim apandist ve tırnakların bilinmeyen görevlerini, sakalın ise erkeksi farklılaşma,cazibe ve karşı cinsi tahrik etme özelliklerini taşıdığını öğrenince,birden bire bu iddiaları tamamen yok saymaya ve hiçbirşey olmamış gibi dile getirmeye başladılar…Evrim teorisinin en büyük destekçisi hiçbir dine inanmayan masonik yapılanmalar ve yahudilerdir..Masonik yapılanmalar, farklı siyasi ve ekonomik amaçlar için teoriyi savunmaktalar..Yahudiler ise hristiyanlığı yok etmek için teoriyi ayakta tutmaya çalışıyorlar..Çünkü yahudiler, müslümanları zaten birkaç kukla ile yönetebildiklerini, müslümanların kendilerinden ekonomik ve teknolojik alanda çok geride olduğunu biliyorlar ve gizli düşman olarak hristiyan Avrupa’yı görüyorlar..Avrupa’da yaşadıkları acı olayların etkisi hala üzerlerinde..Avrupa’ya ve hristiyanlara olabildiğince masum,hoşgörülü ve anlayışlı gözükmeye çalışıyorlar..Öte yandan da hristiyanlığı bitirmeye çalışıyorlar sinsice.Bunu evrim teorisi ve kapitalizm ile başarıyorlar..Evrim teorisi, kiliseleri adeta boşalttı..Vatikan’ı kuruttu..Gelirlerini ve otoritesini ciddi manada azalttı..Yahudiler, bunu yaparak Hristiyanların Kudüs ve çevresindeki topraklarda söz sahibi olmasını ve bu toprakları kendi ellerinden almasını istemiyorlar..Çünkü hristiyan devletler son derece güçlü ekonomi ve teknolojide..Müslümanlara benzemiyorlar..İşin komik yanı hristiyanlarla yahudilerin vaad edilmiş toprakları neredeyse aynı..Evrim teorisi yıkılıp, vatikan güçlenince tıpkı haçlı savaşlarında olduğu gibi tepelerinde boza pişireceklerini çok iyi biliyorlar.

  5. Alpine diyor ki:

    Adnan Hoca’nin organizasyonunun guclu oldguna suphe yok. Yakin zaman once “Kim acaba bunca insan?” diye merak etmistim surekli referans gosterdigi profesorlere, ilim bilim adamlarina bakarak.

    Kisa bir arastirma sonunda, bunlarin yarisinin cinler ve periler olduguna karar verdim, zira referans olan yayinlarini birakin, kendilerinden eser yok. Kalanininda Adnan Hoca’ya referans olduklarindan habersiz olduklarini belirtmeye gerek yok sanirim. Zira daha Dawkins ile Adnan Hoca boyle icli disli dost degillerken, Adnan Hoca Richard Dawkins’i dahi referans olarak gostermisti.

    Ha, Adnan Hoca Efendinin hakkini yemek istemem, 15 kisilik listede bir papaz vardi, onun gercek, etli kanli birisi oldugunun kanitini bulmustum…

  6. muratS diyor ki:

    uzun zaman sonra şöyle bi bakayım dedim siteye yine garip şeyler buldum

    /////Yalancı genlere (pseudogenes) C vitamini sentezleyen geni örnek olarak verebiliriz. Bu genin sentezinin birçok hayvanda gerçekleşmesine rağmen (kedi, köpek, domuz vs.) insanda ve diğer primat takımında (İnsanlar, tüm maymunlar, lemurlar sınıfı) işlevsiz olarak iz halinde, fazlalık olarak bulunur. Uzak geçmişteki atalarımızın tersine, ((artık C vitamini sentezine eskisi kadar ihtiyacımız olmadığından bu gen zamanla kullanılmaz hale gelmiştir. C vitaminini sentezleyen bu gen bizlerde işlevsiz olmasaydı elbette bu vitaminin eksikliğinden kaynaklanan skorbit hastalığına yakalanmayacaktık.)) ////////

    Çift paranteze aldığım yere dikkat edin önce ihtiyacımızın önemsiz hale geldiğini daha sonra ise bu ihtiyacı diğer hayvanlar gibi karşılayamadığımız için ölümcül skorbit hastalığına yakalandığımızı söylüyor kendi kendini çürütüyor aslında c vitamini sentezleyen genin ihtiyaç önemi düştüğü için kullanılamaz hale gelmesi iddiasıda hem saçma hemde yanlış,yanlış çünkü o genin deformasyona uğratan bir mutasyon sonucu işlevsiz kaldığı düşünülüyor saçma çünkü mutasyonlarla böyle ihtiyaç filan kavramlar arasında hiç bağ yoktur böyle terimleri genetikle hiç alakası olmayan eski tip darwinistlerden duyarsınız genelde yazarımızdamı bu kategoriden acaba

  7. Bigalıoğlu diyor ki:

    Alpine,bende hep düşünmüşümdür.bizim evrimci deha bilim adamlarımız neden medya’da yeralmazda köşe bucak kaçarlar diye.hatta internette evrimle ilgili yazı aradığımda da bir türlü akademik yazı bulamam.neden acaba?

    1.medya’da rezil rüsva olacaklarından.
    2.bizim bilim adamları öyle yangelyatçı ki,amerikalı evrimciler yeni bir kıvırtma yöntemi buldukarın da bizimkilerin haberi olmuyor.eski model kıvırıyorlar gene rezil rüsva.

    evrimin adından başka hiçbir kanıt sunulmuyor bize.yada düşünüyorum,islami kanallar neden habire belgesel yayınlar diye,çok seviyorlar keratalar belgeselleri.yada düşünüyorum,bu yahya efendinin kurcaladığı konuları neden bizim bilim adamları kurcalamıyor diye.

    efendim,bilim adamı okumakla olunmaz illa.diplomasını ve akademik kariyerini kıçyalayıcılığına borçlu bir sürü kadrolu bilim adamımız var maalesef.bizden olanlar.ve diğerleri.

    diğerleri tahmin ettiğiniz gibi şeriatçı yobazlar.bunlardan bilim adamı felan olmaz.laik olsun bizim olsun.bir şey bilmesede olur.zeten napcak bizim insanımız bilimi felan.iki ders anlat gavurlardan salla gitsin.kıyak maaş,arge felan istemezzzz.

    bu işin doğrusu yok hocam.sadece tarafı var.(sizde üstünüze alınabilirsiniz)

  8. muratS diyor ki:

    ////Temelde suda yaşayan ve soluklanan, fakat arada bir karaya çıkan bir balık (belki de kurak bir dönemde bir çamur birikintisinden diğerine atlayarak hayatta kalma savaşı veriyordur) bir akciğerin sadece yarısı değil, yüzde birine bile sahip olsa işine yarayacaktır. İlkel akciğerin ne kadar küçük/güdük olduğu hiç önemli değil, sonuçta bu akciğerle su dışında kalınabilecek bir süre vardır. Birikimli seçilim sonucu meydana gelen ufak değişiklikler milyonlarca yıl sonra karmaşık bir akciğer haline gelecektir.////

    bir akciğerin yüzde birinde ne olur ve nasıl işlev görür sadece plevranın olduğunu varsayalım ben cömertim bu yaklaşık olarak bir akciğerin % 5 ine tekabül eder tek başına bu zarlar ne yapacaktır yada sol bronş olsun diğer bileşenler olmadan sol bronş ne yapacak ya akciğere özelleşmiş hücreler diğer parçacıklar olmadan güdük filan saçma sapan bir akciğerden bile bahsedemeyiz yani solunum gerçekleştirilmeden akciğerden bahsedemeyiz böyle peri masalları anlatmak yerine daha akılcı şeyler çıkarmalısınız bence siz evrimden filan bi daha bahsetmeyin komik oluo

  9. semih diyor ki:

    dinci arkadaşlar,
    siz ne konuşuyorsunuz bu sitede ben anlamıyorum inanın???

    bilim desek;
    yahu bilmin verileri üzerine çarpık görüşlere itibar ediyor,
    ya da dogmalarınızdan bahsediyorsunuz(…)

    felsefe desek,
    felsefenin mantığı itibariyle,
    bilgi yoktur.düşünmeye yönlendiriş vardır.ilgililere..
    (ama bir noktadan sonra;
    yok ya,bunu da düşünürsek,dinden çıkarız meazallah deyip kenara çekileceksiniz..).
    görüyorum ki,
    tek çıkar noktanız olan dini de konuşmuyorsunuz,
    (gerçi konuşsanız da,dogma,dogma,dogma…)
    ancak kendi düşüncenize sahip olmayanlara taarruz,
    anlamadığın noktalara burun sokmalar,
    deli saçması,delil olmayanı delil diye göstererek,çarpıtarak
    insanlığa en büyük kötülüğü eden adamların yayınlarını takip ederek,
    savunuculuğunu yapmak vs.vs.vs.
    kazanım derseniz ne sizde ne de kimsede,YOK!!!
    ya kendi işinizle uğraşın ya da başka işlere merak sardıysanız
    tarafsız yaklaşmasını da öğrenin.sıra size geldiğinde konuşun..

    bigalıoğlu arkadaş,
    senin yaptığın da (bu işin doğrusu yok hocam.sadece tarafı var,diyerek!)
    en az onlarınki kadar dogmadır!
    birşey ya vardır, ya da bilinemez.
    ne, ne olduğu hakkında kesin bir hüküm,kanun var;
    ne de olmadığı hakkında..
    deliller öne sürülemeyecekse,lüzumsuz yere tartışmayalım!
    zaman kaybı..

    biri bana söylesin şu ikisinin cevabını;
    1- Big Bang den öncesi hakkında en ufak bir bilgimiz var mı?
    o patlamaya ilham veren ya da tesirlendiren temel madde nedir? (ampirik!)
    2- Tanrının olup olmadığına dair düşünce neyin esintisi,o da nereden çıktı?
    insanda tanrıya bugün ihtiyaç var mı? (düşünsel!)

  10. Bigalıoğlu diyor ki:

    apoptozis arkadaşım.hox genlerini neden yoruma kapattın ki?hiç bir şey anlamadım ben yazından.kendin yaz,kendin anla.

  11. Bigalıoğlu diyor ki:

    semih arkadaşım,bilimde siyaset olur mu?
    bilimde istediğin noktaları görüp,istemediğin noktaları görmezden gelmek olur mu?
    bilimde duymak istemediğin sorulara kulak tıkamak olur mu?
    bilimde özgürce her sorunun cevabını bulmaya çalışmak olur mu?
    bilim daha dünya’nın oluşumunu,ayın oluşumunu doğru düzgün açıklayamazken,onyıllar içinde 3-5 teori direk man çöpe gitmişken,nasıl oluyordu evrim gibi bir konuda bilimsel gerçektir,şöyle doğrudur,böyle bilmemnedir gibi laflar edilebiliyor,anlamak zor doğrusu.

  12. bilal özer diyor ki:

    Her zaman ki gibi bunun altından da Adnan oktar amca çıkıyor:))

    550 a.a. lik bir protein zincirinin rastgele oluşma olasılığı 10 üssü 950 pheee pheee arkadaşlar yakında bir kitap yayınlanacak ve bu kitabın yazarı benim kitap elinize geçerse bu olasılığın nasıl mümkün olabileceğini göreceksiniz..

    [email protected]

  13. bilal özer diyor ki:

    Bir “bilgisayarı, televizyonu vs.” gören kişi tarafından bu eşyanın “kendi kendine oluşamayacağı”, “bir tasarımcının elinden çıktığı düşünülür. Benzer mantıkla, doğada daha kompleks tasarımlarda bulunan canlılar, sistemler salt fizikokimya-biyoloji kanunları çerçevesinde nasıl kendi kendine meydana gelebilir ki?

    Valla bu gün çok güldüm ha :)) Arkadaşlar aklı başında bir insan evrimin ne demek olduğunu biliyorsa teknolojik aletlerle canlı evriminin asla kıyaslanamayacağını anlar. lütfen bu yazıyı yazan arkadaş evrimin tam olarak ne dediğini öğrensin ondan sonra kendince evrimi çürütme havalarına girsin

  14. bilal özer diyor ki:

    — “İndirgenemez karaşıklıktaki ” yapıların kademeli olarak ortaya çıkışı mümkün değildir. Çünkü yarım göz, yarım kanat, yarım akciğer vs. canlıya bir yarar sağlamayacaktır! Bu yüzden bu tip yapıların bir anda yaratılmış olmaları gerekir.

    bu sözler kesinlikle harun yahya müridlerinin sözleri ve her zamanki gibi mantık ve bilim dışı sözler…

  15. muratS diyor ki:

    ///bu sözler kesinlikle harun yahya müridlerinin sözleri ve her zamanki gibi mantık ve bilim dışı sözler…/////

    neymiş mantık dışı olan senin mantık dışı demenle bunlar mantık dışı olmuyor dilin kemiği yok efendi birşeye mnatık dışı diyorsan neden mantık dışı olduğunu göstereceksin kuşların solunum sisteminin tesadüfi mutasyonlarla ortaya çıkamayacağını iddia ediyor m.denton kendisi kavramı kullanmasa dahi dolaylı yollardan İK bir yapı olduğunu vurguluyor bu sistemin bana bu düşüncedeki mantık dışılığı gösterirmisin…… hoş senin gibi dilin kemiği yok sözünü ispatlayan bol miktarda adam barındıroyr bu site AT cisinden tut Darwin taparlara varıncaya kadar adam akıllı yanıt beklemek de boş…..

  16. mehmetşn diyor ki:

    Akıl ve mantığı trilyonlarca tür içerisinden sadece biz insanoğulları mı evrimleştirdik , diğer canlıların akla ihtiyacı yok mu idi ? Hani ihtiyaca göre edinimler ediniyordu canlılar . Tekrar sorayım niye diğer canlılar akıllarını evrimleştirmemiş , akıllarına mı gelmemiş ? Bana şunu söyleyin . Bir maymun biriktirdiği parasını borsada THY hissesi alarak değerlendirdi . Asgari ücretle bir mağazada tezgahtar olarak çalışan ve ismini vermeyen bu maymun aldığı THY hisseleri %50 prim yapınca bu hisselerini sattı ve kendine 92 model bir şahin alıp tüp taktırdı … Yoksa akıl ruh haricinde gerek dış görünüş olarak gerekse sindirim görme işitme acıkma susama cinsellik vb. olarak diğer canlılarla benzeşiyoruz . Dışkılamamızda benzeşiyor tek farkla ki biz WC kanalizasyon arıtma sistemleri kullanıyoruz .Özetle diyorum ki tüm canlılar birbirine dış görünüş olarak benzer . İki göz ağız burun kulak … Örneğin kedi fil maymun fare insan ayı koyun inek sansar kertenkele… O zaman biz hepsinden gemiş olabiliriz . Hatta bütün canlıların atası aslında kattrilyonlarca yıl önce bir canlıda birleşir . trilyonlarca yıl geçmiş ve evrimleşe evrimleşe o tek canlıdan trilyonlarca canlı oluşmuş . Bu trilyonlarca canlı içerisinden sadece insan akla ihtiyaç hissetmiş. Hadi buna inandık bunun dinen bir sakıncası yok ki. Allah her şeyi fiziksel kimyasal matematiksel kısaca bilimsel kanunlarla formüllerle yaratır . Zaten yaptıklarını bilimle açıklayabildiğimiz için Allah’a inanıyoruz . Her şey bilim dışı olsaydı kim inanırdı ?

  17. mehmetşen diyor ki:

    Canlılar , ihtiyaçlarını milyarlarca yılda mutlaka ediniyorlarsa neden akla ihtiyaç hssetmemişler , akıllarına mı gelmemiş . Ki milyarlarca canlı arasında yalnız insan akıllı . Örneğin bir maymun ya da ayı borsada parasını değerlendirse şahin alsa LPG taktırsa .

  18. mehmetşen diyor ki:

    Ayrıca tüm canlılar benzeşir . Göz ağız burun acıkma sindirim cinsellik … Dışkılamamız bile diğer canlılarla benzeşir tek farkla ki biz WC , tuvalet kağıdı , kanalizasyon sistemi , arıtma filan kullanırız …

  19. mehmetşen diyor ki:

    Bir de tüm canlılar trilyonlarca yıl önce tek bir organizmadan evrile evrile türedi , çeşitlendi varsayalım . Böyle olsa bile bunun dinle bir çelişkisi yok ki . Burda önemli olan her şeyin mutlaka matematiksel fiziksel kimyasal kısaca bilimle açıklanabilir bir şekilde bir kanunla bir formülle gerçekleşmesidir . Zaten bundan Allah’a(cc.) inanıyoruz , her şey rastgele olsaydı niy inanalım ki ?

  20. muratS diyor ki:

    MEhmet şen

    Evrim teorisi canlıların ihtiyaçlarına göre mutasyon yapabildiğini iddia etmez bu iddia lamarc tarafından ortaya atılmıştır ona göre kullanılan organlar değişip gelişecek kullanımayanlar güdükleşecekde ve yine lamarcka göre bu değişimler yavrulara aktarılabiliyordu biz şu anda biliyoruzki mutasyonlar salt rastlantı tesadüfen gelişir ve edindiğimiz değişimler (üreme hücrelerinde gerçekleşenler hariç) yavrularımıza aktarılamaz……. ama bu bilgiler senin eleştirilerinde haksız olduğunu göstermez (genetikle alakalı olanlarda) çünkü darwinistler popüler medyaya veya kitaplarına evrimle alakalı birşeyler anlatmak istediklernde anlatıma ”Dik durma ihtiyacı varoldu,daha sonra şuna ihtiyaç kalmadı” vs gibi söylemlerle sanki bilinç varmış anlatmaktadırlar belkide salt tesadüfün mutasyonlar açsından sıkıntılı birşey olduğu gerçeği ve bu darwinist arkadaşlarında darwinciliği tartışmasız tek gerçek olarak dogmatik bir şekilde kabul etmeleri nedeniyle bu önkabulu imanlarını tazelem olarak kullanıyor olabilirler

  21. Alpine diyor ki:

    “Alpine,bende hep düşünmüşümdür.bizim evrimci deha bilim adamlarımız neden medya’da yeralmazda köşe bucak kaçarlar diye.hatta internette evrimle ilgili yazı aradığımda da bir türlü akademik yazı bulamam.neden acaba?”

    Nedeni acik degil mi? Darwin’e devlet eliyle sansur uygulayan bir memlekette yasiyoruz. Dahasi, Darwin’in adini agzina alanin akademik olarak lanetlendigi bir cemaat burokrasisi var karsimizda. Dine karsi ilan edilen evrimi, dine karsi olanlarin katledildigi bir ulkede televizyonlarda gormek istiyorsunuz demek. Daha cok beklersiniz. Maymun gozunu acti, artik sessiz ve derinden, cemaat usulu. Zamani gelir elbet.

    Hem Harun Yahya iyidir, Allah yapti deyin gecin iste, ne ugrasiyorsunuz evrimle mevrimle. Size evrimsel bilgi fazla, bize Harunsal bilgi.

    Not: Birde internette makale bulamamaktan sikayet etmissiniz. Harun Yahyanin kanser misali yayilmis sitelerinden yer mi kaldi da bulacaksiniz. Ama arayan buluyor iste.

  22. metafizik19 diyor ki:

    Evrimcilere göre kainatın yaşı 2 milyar..
    yaratılışçılara göre 10 bin civarı.
    10 bin yada 2 milyar olsun hiç kimse yaratılış anını
    yaşamadığı ve elinde görüntü yada belge olmadığı
    müddetçe konuştukları ve yazdıkları tamamen bir tahmine
    ve zanna yada bir dini inanışa göre olacaktır.
    Peki bu iddialar neden ?
    Tanrının varlığı ve yokluğu üzerine kendini tatmin heyecanı.
    Şu anda bir heyet kurulsa ve atıyorum 100 yaratılışçı ve
    100 evrimci tartışmaya koyulsalar. ve ömürlerinin sonuna kadar
    tartışsalar eminimki hiç bir neticeye varamıyacaklardır.
    Ve sizi temin ederimki hayatınızı yaşadığınız müddetçe
    temcid pilavı gibi sürekli bu konuyu masanıza sunacaklardır.
    Sizde bu sonucu olmayan ve olmıyacak konunun bir malzemesi
    olmayın. bende bu konuda ilk ve son kez yorum yapıyorum.
    Sadece düşünün…. düşünün diye yazdım ))

  23. muratS diyor ki:

    metafizik19

    yazdıkların senin konu üzerinde çok bilgin olmadığını gösteriyor evrimcilerde-AT cilerde-Yaratılışöılarda çıkarımlarında belli kanıtları baz alarak konuşurlar hiçkimse biryerlerinden bişiler sallamıyor yani…. söz gelimi evrenin kökeni ve anthropic principle için biz bilgi teorisini kullanarak belli çıkarımlar dahilinde entellektüel açıdan tatmin olmak suretiyle görüş bildiryoruz ve diyoruzki blıa bla bla dan ötürü sanki tasarlanmış gibi ama bu bilgiden kaynaklanan bir çıkarım yada evrimciler DNA dizilim araştırmalarını kullanarak (Proteizn dizilimlerinde bazen hiçde teorilerine uymayan gerçeklerlede karşılaşabiliyorlar) belli çıkarımlar yapıyorlar yada AT ciler örnekler çoğaltılabilir ama siz çıkarımınızda yanılgıdasınız….

  24. Bigalıoğlu diyor ki:

    yaw, yine mi evrim konuşuyonuz?
    “evrim-mevrim yoktur” diyordum;yakın zamana kadar.doğadaki her bir canlının farklı türleri kafamı kurcalıyordu bir yandan.bugün evrim hakkındaki fikirlerim daha farklı,zihinsel bir gelişim diyelim.kendi kendine oldu,gözlem yoluyla.evrim vardır,kabul ediyorum.ancak mekanizmalar hala soru işareti.yakın bir zamanda evrim hakkındaki düşüncelerimi makale olarak yazacam.kafamda bir takım şeyler uyandı.evrimciler fazla sevinmesinler yinede,farklı özellikler kazanma konusunda mutasyon hala çok yazıf,hatta yok gibi.

  25. mehmetşen diyor ki:

    Bir de evrimciler kainatın insanın hayvanların mükemmel yaratılmadığını belirtirler . Hastalıklardan bahsederler , uçamayan kuşlardan , sürünmek zorunda olan hayvanlardan , hatta afedersiniz bebeklerin doğmak için çok dar bir organdan geçmek zorunda kalmalarından bahsederler . Buradan da bir tasarımcının yokluğuna ulaşırlar .
    Evrimci arkadaşlar o zaman biz nasıl ölecektik ?
    ölümü getiren hastalıklar olmasa ,
    Hastalıkları getiren mikroplar olmasa ,
    mikropları getiren ortam olmasa ,
    Allah’ın “Her canlı ölümü tadacaktır.” sözü nasıl yerine gelecekti ?
    Gerçek şu ki ölümün gelişi bile mükemmel tasarlanmıştır .

  26. mehmetşen diyor ki:

    Ayrıca
    bütün canlıların tek tip olması mı mükemmelliktir ? Yılan sürünüyorsa , kırkayağın kırk tane ayağı varsa kusur mu ? Yılan kadar güzel sürünen canlı var mıdır ? Kırkayak kırk tane ayağıyla ayakları birbirine dolanmadan yürüyorsa ona harikasın demeyecek miyiz ?
    Uçamayan kuş olan tavuğun kendisini on metre ileriye atan kanatları kartalınki ya da arınınki ya da uğurböceğininki gibi olmak zorunda mıdır ?
    İnanın sonsuz bir boşluk olsa sadece bir tane yumurta görsem yumurtadaki tasarıma bakıp bir tasarımcının varlığına inanırım .
    Yukarıda demiştim : Önemli olan her şeyin mutlaka matematiksel fiziksel kimyasal kısaca bilimle açıklanabilir bir şekilde bir kanunla bir formülle gerçekleşmesidir .
    Zaten bundan Allah’a(cc.) inanıyoruz , her şey rastgele olsaydı niye inanacaktık ki ?

  27. mehmetşen diyor ki:

    “Daha önce de ifade ettiğim gibi insanlarda yaklaşık 20 bin gen vardır ve bizi biz yapan şey bu genlerdir. Bu genlerin bütün DNA içinde kapladığı alan ise sadece %1.5 civarındadır. DNA’larımız hiçbir işe yaramayan, hiçbir işlevi veya görevi olmayan ve tamamen anlamsız büyük bir bölüm içerir.”
    Bu sözler bir evrimciden alıntı . Bakın bilmediğiniz , hiçbir işlevi veya görevi olmayan ve tamamen anlamsız büyük bir bölüm içerir dediğiniz DNA hakkında türlerin gelişimi hakkında fikir yürütüyor makale yazıyorsunuz . Söyledikleriniz fantastik romanlardan alıntı gibi .
    Bilmediğiniz anlamlandıramadığınız büyük bölüm bir gün anlamlandırıldığında Darwin TEORİSİ hiç olmamış gibi unutulacaktır .

  28. ustyazi diyor ki:

    bilimin birikimli bir süreç olduğu ve her yeni keşfin başka keşif ve olgulara öncü olduğu sanırım anlaşılmıyor. insanlar matematiksel bir işlem gibi hemen sonuç istiyor (bazı durumlarda bu matematik için de mümkün değildir). Bakın bunların fosili yok, bakın bilmiyorum diyorlar gibi ilkokul seviyesinde argümanlarla evrimi çürütmek diye bir şey söz konusu olamaz. Bu ancak kendini kandırmak olur. Milyarlarca yıllık bir süreci hayal etmek ve buna göre düşünmek gerekir. Şu ana kadarki süreçte elde edilen bulgular göstermektedir ki canlılar evrimleşmektedir. Ortak köken ya da ilk canlının henüz gösterilememesi bunların olmadığına işaret değildir. Eğer böyle bir işaret sizin için kabulse herhangi bir yaratıcıyı görememek de aynı şekilde bir kanıttır ve bir yaratıcı yoktur sonucuna rahatlıkla ulaşılabilir.

    Bunun haricinde bir çok insan iyi incelersek kurandan bir çok keşif elde edilebilir demiştir. O zaman bir sorun ortaya çıkar; anlaşılması kolay olan bir kitabı iyice irdelemek ve sebep sonuç ilişkisi ile incelemek neden gereklidir?

  29. fehim diyor ki:

    dini konuşmaları ve tartışmaları bir kenara bırakıp teorileri ve kuramları tam olarak kanıtlarıyla beraber tartışsak nasıl olur dini konularında tartışılacağı siteler var

  30. dumurcu diyor ki:

    Dinimizde imanın 5 şartı vardır, allaha iman, meleklere iman, kitaplara iman, nebi ve resullere iman, ahiret gününe iman, iman sözlük anlamı: (tdk) “Bir kimse veya şeyin doğruluğunu, büyüklüğünü ve gücünü sarsılmaz bir duygu ile benimseme” dinimiz imanı bu 6 şart üzerine inşa eder, iman eden bu 6 şartı sorgusuz kabul eder amenna inandık der. Allah’ı melekleri göremeyiz duyamayız tadamayız dokunamayız ancak varlıklarını bir inanan olarak sorgulamayız. Kuranı kerim hariç hiç bir kitabın varlığını ispat edemeyiz, incilin Hz. İsa zamanında var olmadığını Tevrat’ın Hz. Musa’dan en erken 250 yıl sonra yazılmış olması tarihsel bir zorunluluk olduğu söylenmesine rağmen biz bunları sorgulamaz ve amenna deriz, peygamber efendimize kadar 124 bin nebi resul gelmiş olduğunu tarihsel arkeolojik hiç bir şeyle ispat edemesek bile amenna deriz ve iman ederiz. Çocukluğumuzdan beridir buluğa ermemize geçen süre içerisinde pek çok kere avuçlarımız kaldırıp dua etmişizdir ve pek azımız bunu sorgulamıştır inanç bunu gerektirir.
    Peki her dinsel bilgiye amenna diyebilir miyiz:
    Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname’ de: “Hak Taâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan bir melek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyle o denizde doğudan batıya çekip götüreler.
    Hak Teâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir.”
    Erzurumlunun söylediklerine amenna diyemeyiz. Bu gün biliyoruz ki pek çok “fizik kanunu” diye bilimin adlandırdığı Allahın koyduğu değiştirilemez kesin kurallar bu dünyanın güneşin ayın vb. hareketlerini belirlemektedir. Erzurumlu İbrahim hakkı hazretlerini bilim dışı olmakla suçlamak mümkün müdür? Tarihsel açıdan bakınca bu bilgiye vakıf olmaması zaten normal olanıdır. Erzurumluya biri gitse ve “baba sen bunları yazıyon ama bak Nivton kuralları var, kulp mulp diyon ama rabbim bak böyle kurallar koymuş” dese eminim Erzurumlu bizi dinden saptığımız için şahsının mülayimdir, kızmazda la havle çekeceğine eminim.
    Her şeyden önce evrimin olmadığını iddia eden kardeşlerimizin şunu da iddia ettiklerinin farkında olmaları gerekir, “ben rabbimin her canlıyı hangi süreçlerde yarattığını biliyorum” haşa, sümme haşa, bunu söylemek pek kolay olmasa gerek.
    Basit bir örnek vermek isterim, bundan 100 yıl önce biri çıksa ben doğacak her çocuğun kız mı erkek mi olduğunu bilirim dese “gaybı ancak Allah bilir” ayetinden yola çıkarak fal baktığını düşünüp küfre gittiğini söylerdik, yada Hz. İsa’nın mucizelerinden biri olan ölüyü diriltmesi, istisnasız bu gün dünyanın her yerinde her hastanede gerçekleşiyor.
    Evrimin, Allahın olmadığının bir ispatı olduğunu söylemek haşa mümkün değildir, ancak inancımızda evrimin olmadığını söyleyemez, çünkü pek çok ayetin anlamını yeni yeni kavrıyoruz. Pek çok hadis ancak günümüzün teknolojisiyle bilimiyle bilgi birikimle anlaşılabiliyor.
    Yine örneklemek gerekirse, Hadid suresi 25 ayette demirin indirildiğinden bahseder, bu gün biliyoruz ki demir gerçekten dünya dışıdır. Ve her saniye gökten demir yağmaktadır, müstakil evi olan varsa deneyebilir büyük bir mıknatıs alıp bir kovaya koysun ve çatısındaki tozları yıkayıp bu kovaya akıtsın, sonra mıknatısı çıkartıp baksın göreceğine şaşıracağına eminim.
    Peki bütün dünya elbirliği etmişçesine evrimi yargılamak için her yıl milyonlarca dolar harcıyorlar Harun yahyanın, Adnan oktarın ve diğerlerinin bunu beleşe yapabildiğinden emin değilim. Ne gerek var buna, demirin gökten yağıyor olmasının hiç kimsenin inancını zedelediğini sanmıyorum, evrim neden zedeliyor olsun, işte asıl buna bakmak lazım.
    Dinimizin, en büyük mucizesi ve en büyük güzelliği, bilim dışı olmamasıdır bilimi dışlamamasıdır, ilk ayet okudur, peygamber efendimiz “ilim çinde bile olsa gidip alınız” buyurmuştur, yani dinine, milletine bakmayın kaynak neredeyse oradan gidin alın bunun için çalışın buyurmuş. Yüzyıllarca İslam alimleri bunun için çalışmışlar ta ki son 200-250 yıla kadar. Bunun nasıl değiştiği bizim konumuz değil.
    Peki Hıristiyanlık, yani Katolik kilisesi, dünyanın yuvarlak olduğunu daha yeni kabul etmiş tamamen bilim dışı, dogmatik onların eleştirisini yapmak yine konumuz değil ancak kilise ve artık onu kendi varlığının devamı olarak kullanan kapitalizm var olan düzenin değişmezliğini, -dinimizde haram olan israfın- meşru olduğunu sadece bol bol satın alınması gerektiğini tanrının bu düzeni böyle kurduğunu bu yüzden son ve hakim düzenin bu olduğunu beyinlere sokmak için, ilk yüzleşeceği şeyle evrimle yüzleşip ortadan kaldırmak istiyor. İstiyor çünkü kendisini ortadan kaldırabilecek güçleri güç olmaktan çıkartmak amacında.
    Peki dinimiz bunun neresinde, ılımlı İslam, reforme edilmiş İslam, kuşa çevrilmiş İslam, İsevileştirilmiş İslam. İslam kelime anlamı teslim olmaktır kime tabiî ki yüce rabbimize, ama kilisenin yüz yıllardır planladığı kendine teslim olunmasıdır, dolara teslim olunmasıdır.
    Son söz olarak, evrimin olmadığını ispat edebilmek mümkün müdür zamanla göreceğiz, ancak ispat edilmesi sadece inancımızı tazeler ve rabbimizin büyüklüğünü daha iyi anlamamızı sağlar. Gerçeğe bu açıdan bakmalıyız.

    Selam ve dua ile

  31. Suicide diyor ki:

    evrimin konusu oldukça kolay, anlamamakta sorun olacağını sanmıyorum. hepsi ortak atadan türeme olgusunu iyi kavramaya odaklanmakta.

  32. tersinim diyor ki:

    Sayın yazar bilinen evrimci masallarını tekrarlamış ve artık alışltığımız şöyle oldu, böyle oldu edebiyatını kanıt olarak göstermeye çalışmış.

    Eğer doğruluğu kanıtlanmamış bir teoriyi en baştan inkarı mümkün olmayan gerçekler kabul eder, bilimsel bulguları gerçek zannedilen yanlışlarla tartıp yorumlarsanız çok kötü yanılırsınız ve yapılan iş ve ulaşılan sonuç şöyle oldu, böyle oldu edebiyatından öteye bilimsel bir değer taşımaz.

    Evrim mantığı her şeyden önce bozmanın kolay, yapmanın zor olduğu ilkesine aykırıdır.

    Yüzlerce işçinin, teknisyenin, mühendisin günlerce, aylarca, yıllarca kafa patlatıp göz nuru ve ter dökerek meydana getirdiği bir eseri (örneğin önünüzdeki bilgisayarı) bir kaç bilinçsiz darbe ile ve hatta rastlantısal doğal etkenlerle kolaylıkla bozabilirsiniz.

    Biz bu doğal olayı tersinim diyoruz.

    Tersinim olayı düzen ve sistem sahibi oluşumlar için geçerlidir ve düzenlerin hassaslığı ve ayrıntılarının çokluğuyla doğru orantılıdır.

    Bu nedenle bu tür düzen sahibi sistemlerde korunma, savunma mekanizmaları oluşturulur. Aksi halde düzen ve sistem sahibi oluşumlar kolayıkla tahrip olacaklardır.

    Kaldı ki canlılık (örneğin bir canlı hücresinin insanoğlunun tarihi boyunca karşılaştığı en kompleks yapı olduğu hatırlanırsa) en kolay ve çok tersinime uğrayan oluşumlardır.

    Fakat canlılar korunma-savunma-bağışıklık ve çevreye uyum sistem ve mekanizmalarıyla bu etkileri en aza indirmeye çalışırlar ve genelde (bir zaman içinde olsa) başarırlar.

    Canlılık yapı özellikleri (örneğin dna’lar) canlıların türsel değişimlerini imkansız kılar.

    Bunun nedeni canlı bedenlerinin türlere özel şablonları oluşturan milyarlarca ayrıntıdan meydana gelmeleridir.

    Her canlı aynı türden olsalar bile tıpatıp birbirlerine benzemezler aralarında ayrıntı farklılıkları vardır.

    Bu farklılıklar ise çeşitlenme nedenidir.

    Canlılar zaman içinde türlerden türler geçmezler fakat çeşitlenirler.

    Farklılıkların çokluğu çeşitlenmelerde inanılmaz sayıda kombinasyon zenginliği luşturur.

    Bu gün hayranlıkla izlediğimz canlılar dünyası milyarlaca yıl süren çeşitlenmelerin sonucudur.

    En baştan ne yapacağınızı, nereye gideceğinizi, hangi amaca ulaşacağınızı bilmez ve bu iradeyi sahip olmazsanız rastlantılarla sahip olacağınız olanaklardan hangilerinin amaca uygun olduğunu bilip biriktiremezsiniz. Çünkü amaçsızsınız.

    Bu nedenlerle evrim (iyi ve yararlının biriktirilip daha gelişkin canlılar oluşlturma ve türlerden türlere geçiş) imkansızdır.

    Evrimciler canlılardaki çevreye uyum ve çeşitlenme sonuçlarını evrim zannetmektedirler.

    Gerçek ise tersinimdir.

    kaynak:tersinim.net

  33. Hüdai ÇAKMAK diyor ki:

    Yukarıdaki yazı evrimcilere özgü tipik bir şöyle oldu böyle oldu edebiyatıdır.

    Sayın yazarımız ilk canlılığın oluşmasıyla ilgili şemasında ortak ata bir prokaryot hücre olmalıdır.

    sayın yazarımız prokaryot hücrelerden ökaryot hücrele nasıl geçildiğini bilmsel deliller göstererek kanıtlamayı unutmuş.

    [IMG]http://img339.imageshack.us/img339/8695/prokaryothcre.png[/IMG]

    Prokaryot Hücre

    Yaşam dünyasında iki hücre tipi vardır. Yapıları arasında öylesine büyük, derin ve geniş farklılıklar vardır ki birbirlerinden evrimleşmesi mümkün değildir.

    [IMG]http://img692.imageshack.us/img692/7103/karyothcre.png[/IMG]

    Ökaryot hücre

Leave a Reply