BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Din Eksenli Konularda Minelbab İlelmihrab Notlar (Mete Tunç)

Açıklama: “minelbab ilelmihrab” kapıdan mihraba kadar, baştan aşağı, tümü gibi anlamlara gelmektedir. Refik Halid Karay’ın bu isimli bir kitabı da vardır… Tabiri, umarım yanlış kullanmıyorumdur!

^^^^^^

Kuran’da, farklı surelerde birebir aynı veya çok benzer cümleler/ayetler ve ayrıca kopuk kopuk meseller (masallar!) var. Acaba, bunların nedeni, farklı kişilerin (Kuran komisyonunda olanların ve onların tanıklığına-hafızasına başvurdukları insanların) Muhammed’den duyduklarından akıllarında kalanların farklı olması mıdır? Böyleyse, bu durum, Muhammed’in o çerçevede sözleri olduğunun bir kanıtı ve aynı zamanda komisyonun ve editörün kötü iş yaptığının veya editörün olmadığının göstergesidir!.. Surelerdeki üslup/ anlatım, kullanılan sözcükler vs. bağlamında (Kuran’a sözle ve kalemle kaç kişinin müdahil olduğuna dair) bir araştırma, tıpkı Tevrat için yapılageldiği gibi, şarttır.

&&&

TV’de biri, “Kelimei tevhid, sadece ‘Allah’tan başka Allah yoktur’ demek değildir. Bunu sezmek insanın fıtratında zaten vardır. Belirtilen, Allah’tan başka maddi-manevi bütün ilahlardır. Bu ilahları reddetmedikten, hayatından atmadıktan sonra insan kendini Müslüman görmemelidir.” diyor.

Kuran’da 21. yüzyıl “imancı” insanının yukarıdaki yorumunu destekleyen tek ayet, hatta işaret bile bulunmaz!

&&&

Kimi insanların Kuran’ı ezbere bildikleri (hafız oldukları) söylenir veya o insanlar ezbere bildiklerini ifade/iddia ederler. Arapça bilip onları sınava almak isterdim! Rastgele bir ayet söylenirse gerisini getirebiliyorlar mı? Ne kadar kelime yanlışı ve kelime-cümle atlama hatası yapıyorlar? Bunlara “yazın” denildiğinde yüzde kaçı doğru yazabiliyor?

Her halktan, hafızası doğuştan çok iyi veyahut geliştirmiş veyahut (başka işi olmayıp) çok çalışmış insanlar olabilir. Onlar hariç, büyük kısmının “mükemmel” olduklarını sanmıyorum.

Buradan, akıl yürütme ile, Kuran oluşturulurkenki “Kuran’ı ezbere bilenler” ezberini de sorgulayabiliriz. Söz geleneği olsa da, pek çok şey (tam, eksik) ezbere bilinse de, bir 600’lü yıllar toplumundan, (sonra) 600 sayfa hacminde (olacak) bir kitabı, “inen” her ayetin, neredeyse farklı bir yere girdiği (?) onbinlerce cümleyi ezberlemiş yüzlerce veya onlarca sahabeden bahsetmek, “bilen” insanları inandıramaz! O nedenle olsa gerek, “Allah’ın müdahalesini” de zorunlu görüyor kimi imamlar!

Not. Kuran’ın şifahi ve yazılı oluşturulmasını takiben nas haline getirilen Kuran ezberleme (nin sevap kazandıracağı) hükmü, yüzyıllardır tatbik ediliyor da faydası ne olmuş/oluyor, sorusu, elbette ki haklı bir sorudur, sorulmalıdır ama bir sürü saçma, akla ziyan açıklama duymaya tahammül edilebilirse! (İhsan Eliaçık, “Kuran ezberleme”nin dini bir gereklilik olmadığını söylüyor. Bildiğim, bu ilk…)

&&&

21. yüzyılda, binlerce yıllık dünya bilgisi ve son yüzyıllardaki evren bilgisine rağmen, zavallı insan; kendi meşrebinden “alimleri” dahil, ki onların imanında ego, para gibi faktörler de (az veya çok) rol oynuyor, MÖ 600’lü, MS 100’lü ve MS 600’lü yıllarda yazılmış (bugüne göre) kötü kitaplarda, onların cümlelerinde anlam arıyor, onlara yeniden anlam veriyor!

&&&

Dindarlar çeşitli sorunsallara ancak kendilerince anlamlı ve kendilerini tatmin eden cevaplar buluyorlar. Bunların biri tasavvuftaki sır(lar) meselesidir. Mesela, bir tane sır söyleyin, sorusuna; sırlar açıklanamaz, bilinemez, sadece yaşanır, ancak en üst derecede, Allah’a en yakın insanlara bahşedilir, sorumluluk gerektirir ve onlar da sırrı açıklamayacak takvaya sahiptirler gibi cevaplar verirler. Bu sözler karşısında; Muhammed’e has, Cebrail’i salt onun görmesi, (artık nasıl gittiyse, rivayet muhtelif) Kudüs’e “uçması” olayları (ve hatta bazı görüşlere göre “göklere” seyahati) Müslümanlara ne faydası olmuştur, ve aynı kapsamda, Allah’ın sevgili kullarına sırlar vermesi, sırlarını göstermesi Müslümanlara, İslam’a ne katkı yapmıştır, yapmaktadır, suallerini sormak elbette medeni bir görevdir!

&&&

Çoğu dindarın “ateist”, “dinsiz” gibi sözcükleri, şaşırmaktan nefrete değişen duygu ve tepki ile seslendirmeleri, salt imanlı olmayı bir erdem gibi telakki etmeleri ve övmeleri “doğal”dır, zira iman kültürü, geleneği bunu gerektirmektedir! Aynı bağlamda; dinlere ilişkin eleştirel, sorgulayıcı yazılara karşılık veren dindarlar, o yazılarda kendi kişiliklerine yönelik bir yorum olmamasına rağmen eleştiri getirenlerin kişiliklerini hedef alırlar? Neden acaba?! Neden, sadece eleştiri niteliğindeki sözleri yazanları ve söyleyenleri, hemen, “değerlerimize küfretti”, “kutsalımıza iftira attı” diye itham edip onlara hakaret eder, onları tehdit ederler? Antisimetrik bir durum! Başkalarına saygı göstermeyenlerin değil “değerleri”, “kutsalları”; kendileri dahi saygıya layık değillerdir.

Not. Pek çok dinsiz gazeteci, yazar, bilim insanı, sanatçı “bir dogma sahibiyle o dogma konusunda konuşulmaz” saikiyle, yukarıdaki türden dindar insanlarla (ve onların “kutsalları” ve “değerleri” ile) muhatap olmuyorlar.

&&&

Ateist, dinsiz… Bunlar “-e göre” nitelemelerdir. Elbette teist değilim, teist tasavvurlu bir tanrıya veya tanrılara veya başka herhangi bir şeye inanan “dinli” de… Fakat kendimi neden bağlı olmadığım, kaynak almadığım bir yere nispetle tanımlayayım ki (“Anti” olsam neyse…)?! Varsın, teistler ve dinliler beni kendilerine göre tanımlasınlar…

Bilgicilik”… Evet, ben “bilgici”yim… Nedir bilgicilik? Bilgiyi esas almaktır, ona değer vermektir, saygı duymaktır; ama tapmadan, modelleri, kuramları “nihai bilgi” diye sunmadan… Bilgi peşinden koşmaktan, araştırmaktan, öğrenmekten zevk almaktır, paylaşmayı vazife bilmektir…

Başlı başına bir yazı konusu. Umarım bu isimde bir akım yoktur, isim (bilgicilik) kendi buluşumdur. Ama geliştirmem gerek! Kapasitem ölçüsünde…

Not. “Bilgicilik” isimli bir felsefi akım varmış (Mahiyeti, argümanları benim tezimle, yaşayışımla vs. pek ilgisi yok.). Başka bir isim bulmalıyım.

&&&

Dinlerin o dinlere inananlara sağladığı, veya inananlarının bağlı oldukları din sayesinde kazandıkları (ortak) erdemler (faziletler) var mıdır?

Toplum bazındaki erdemleri kastediyorum. Mesela; sürekli kavga-düşmanlığın, şehirlerinde pisliğin sözkonusu olduğu bir toplumda, bütün bunların dinden uzaklaşmaktan kaynaklanmadığını (Çünkü dindarların çoğu da bunları yaptılar, yapıyorlar) ve fakat İslam’ın, Kuran’ın tarihin hiçbir döneminde, toplumsal erdemlere yönelik bir kültür yaratamadığını* tespit ediyoruz!

* “Yaratmak Allah’a mahsustur” zihniyetiyle bu mümkün değildi(r) zaten. Keza; İslam dünyası yeni çağlara uygun devlet yapısı, ekonomik sistem, teknoloji vesaire de yaratmamış, sadece taklit etmiş ve şimdi “Avrupalı pisti, Batı medeniyetinin temelini aslında Müslümanlar attılar” gibi sözlerle avunmaktadır…

&&&

Kuran ayetlerinden bahseden dindarları dinlerken veya okurken, sözkonusu ettikleri başka bir kitap mı diye düşünüyorum. Böyle Müslümanlar, kitaplarındaki sözlerin anlamlarını değiştirirken, onlara eklemelerde bulunurken hiç mi rahatsızlık hissetmezler?

&&&

Kuran’ı kasetten, evde, yalnızken dinleyen, kendilerine “Kuran ziyafeti” çeken var mıdır acaba? Kuran okumayı geliştirmek için dinleyenleri değil, Kuran’ı dinlemekle huzur bulduğunu iddia edenleri kastediyorum. Çok çok az olduğu kanaatindeyim. Çünkü cemaat içinde dahi, bir süre sonra sıkıntı veren bir şey, yalnızken hiç çekilmez! Bu da, “huzur” görüşünün, aslında gerçek dışı olduğunun kanıtıdır.

&&&

Deistler ve teistler, “hiçbir şey kendi kendine var olamaz, evrendeki düzenin ve şu kadar karmaşık yapıların mutlaka bir yaratıcısı olmalıdır” argümanından hareketle “tanrı” fikrine ulaşırlar. Bu sanki, “nasıl” sorusunu soran ve cevabının şu anda bilinmediğini söyleyen ateist ve agnostiklere bir üstünlük sağlıyor gibi görünebilir. Görüntü yanıltıcıdır: “Neden” soruları birinci gruptakileri zorlar (Neden bu kadar çok “cisim” ve “genişlik”, tanrı neden yaratmaya ihtiyaç hissetti gibi sorular…). Böylece “şöyledir, öyleyse tanrı vardır” önermesinin altı dolmaz. Sadece bir “kabul” olarak kalır; ve bu da sözkonusu alandaki bir “dogma”dır!

&&&

Hayatlarının bir döneminde acı, zulüm, başarısızlık, hastalık yaşayan kimi insanlar “tanrı yok”, “tanrı olsaydı…”, “neden ben..?” tepkilerini verirler. Bunların, sarfettikleri cümlelerden, benmerkezci, tanrı inançlarının sadece “istemek”ten, “almak”tan ibaret, sorgulamaktan ve ölümden çok korkan, çoğunluğa ve devlete aykırı düşmekten çekinen insanlar olduğu anlaşılır… Acıları ortadan kalktığında, gördükleri zulüm ortadan kalktığında/telafi edildiğinde, başarı kazandıklarında, iyileştiklerinde tekrar mümin oluverirler. Ta ki yine… Kısır döngü!

&&&

2000’lerin ilk yarısı… Mısır’da 5 yaşlarında bir çocuk “mucize”sine tanıklık etti dünya. Çocuk coşmuş bir imam gibi vaaz veriyordu. TV’deki görüntülerde, yaşlı başlı adamlar ona hayranlıkla, “evliyaymışçasına” bakıyorlardı. Dendiğine göre, onu dinlemek için uzak yerlerden bir çok kişi geliyormuş… Haberin arkası kesildi, dolayısıyla “mucize”nin nasıl devam ettiğini bilemiyoruz!

Aynı tarihlerde Uzak Doğu’da yaşayan, yine 5 yaşlarında bir çocuğun “üstün yeteneği”ne dair bir başka haber vardı: Çocuk klasik müzik eserlerini kusursuz çalıyordu…

Aslında iki çocuk da doğuştan bir takım özellikler ile doğmuşlardı. Ama doğduklarından itibaren yaşadıkları kültür ve çevre/aile, duydukları konuşmalar ve sesler, onların kendilerini farklı alanlarda göstermelerine yol açmıştı.

21. yüzyılda dahi, İslam dünyasının, bir çok Müslüman’ın anlayışının hala ne düzeyde bulunduğunun bir göstergesi yukarıdaki “mucize” haberi, “mucize”ye duyulan alaka: Ezberle, nutukla, “masallarla”, dualarla avunma, bunlarda anlam bulma…

Batı müziğinin evrenselliği iddiasını kabul etmemem ve Uzak Doğu’lu çocuğun kendi toprağının müziğini yapmasının ve onu sentezlerle, yaratıcılıkla zenginleştirmesinin daha doğru olacağı fikrim bir yana, “üstün yeteneği”, “mucizeye” tercih ederim!

&&&

Dünyada; iletişimin, (her söylenenin/yazılanın doğru olmadığı bilincinde, tarih perspektifine, analiz kabiliyetine sahip olan, kıyaslama yapabilen, olaylara ve insanlara ideolojik bakmayan… insanlar için) “bilgiye” ulaşmanın çok kolaylaşması, yaygınlaşması, ve kadınların (çok farklı türde ve çok farklı nedenlerle, gerekçelerle örtünenlerinin, mesela markalı giysiler tercihi, giysilerinde canlı renklerin kullanılması, başörtüsü bağlama biçimleri ile tezahür eden) “kendilerini gösterme” duygusu dikkate alındığında küçük militan ve aşırı dindar bir kesim dışında başörtüsünün gelecekte evrileceği, hatta iddialı bir ifadeyle (büyük oranda) manasızlaşacağı kanaatindeyim.

Not. Din “alimlerinin” saçı cinsel bir obje olarak değerlendirmesi İslam’ın, kültürünün garabetlerinden biridir. Manalı, makul bir yorum; saçı, kıyafeti, tavrı… ile abartısız, sade, teşhir etmeyen, gösterişten uzak bir kadın tipolojisidir. Fakat bu tür bir yorumun toplumca benimsenmesi ihtimali (şimdilik) pek mümkün değildir; çünkü kültürde böyle bir temel, kaynak, birikim, anlayış yoktur.

&&&

Sanırım diğer tek tanrılı dinlerde de, hatta tüm dinlerde de (Belki, Japonların Şinto “dinini” hariç tutmak gerekir!) intihar yasaktır, cinayet hükmündedir. Nedenini sorguladım ve cevap aradım, ve şöyle bir cevap buldum kendimce: İntihar yasak olmasaydı, kendini yaptığı ibadetlerle, amellerle Tanrı’ya yakın hisseden kişi, dünyanın-insanların “kirliliğinden” kurtularak cennete ve Tanrı’sına kavuşmak için ölümü kolaylıkla seçebilecekti. Bu ise, dünyada gerçekten inanan insanların, zaten çok az olan sayısında büyük azalmaya yol açacaktı!

Herhalde, bu cevap, daha da açılarak, örneklenerek, dini cemaatlerin kullanacağı, imamların vaazlarında yararlanacağı bir açıklama olabilir!

&&&

Hakimiyeti gökten alıp yere indirdik” ve benzeri cümleler, Batı-aydınlanma dili çevirisi mi? Cümle, kastedileni ifade etmiyor.* Çünkü, o ifade dinsiz ve, dine, kurumlarına, din sınıfına meydan okuyan bir ekole, gruba, rejime ait. Öyleyse meram; “önce hakimiyet gökteydi” anlamına gelen yukarıdaki cümle yerine, “göğü” referans gösteren, “makamlarını” ve yetkilerini “gökten” aldıklarını savlayan din adamlarının ve iktidar sahiplerinin egemenliği vurgulanarak, “göksel olduğu öğretilen hakimiyetin ve meşruiyetin (aslında her zaman) yerde (insanda) olduğunu kabul/ilan ettik” gibi cümlelerle anlatılmalı. Bu bağlamda Atatürk’ün “gökten indiği sanılan kitaplar” cümlesi meramı tam olarak anlatmaktadır (anlayana)!**

* “Akla dayanmak” söylemi de aynı kapsamdadır. Laik rejim akla dayanıyor da, din rejimleri sanki akla dayanmıyor mu? Fark, aklın nereye yöneltildiği ve yöntemdedir. O sebeple, Batı çevirisi bu ifade de anlamsızdır.

** Hem Allah’a hem Atatürk’e inanan “çifte imanlı”lar; gazeteci Ruhat Mengi, akademisyen Nevzat Yalçıntaş ve diğerleri, Atatürk’ün son derece açık (görüntü ve sesiyle sabit) bu sözünü, “kutsal kitaplar elbette gökten inmemiştir, böyle demek/düşünmek zaten yanlıştır… Tanrı/Allah gökte aranmaz… Kuran vahiyle gelmiştir… o nedenle Atatürk’ün sözleri dine karşı değildir” diye yorumlamaktadırlar! (Malum sözlerin görüntülü olarak yer aldığı “Mustafa” isimli belgeselinden dolayı Can Dündar’a (mesela bir yabancı için anlamsız gelecek) aşırı derecedeki eleştirilerin nedenlerinden biri, böyle yapımların insanların “uyanmasına” bir vesile teşkil edeceğinden korkulmasıdır!)… Akademisyen Hüseyin Pervis Hatemi de, Atatürk’ün “Arapoğlu’nun yavelerini…” sözünü öğrendiğinde şok olduğunu ama düşününce, onun anlamını kavradığını, Atatürk’ün aslında “falanı-filanı” kastettiğini söyleyerek “çifte iman”lılığını ifşa etmiştir!

&&&

Cumhuriyet dönemi nesillerinin laik, laikçi anlayışlarından, değerlendirmelerinden biri; dinsel görünümlü pek çok unsurun salt din kaynaklı olduğunu sanmaktır (hatta “geri” saymaktır). Oysa, İslam coğrafyasında, yüzyıllar boyunca sayısız mütefekkir, sanatçı vs., İslam referanslı olarak ve din çerçevesinde düşünmek, yaratmak durumundaydılar (Bunun neden aşılamadığı meselesi başka bir konudur.). Dolayısıyla; tarihi camiler ve dini nitelikli başka yapılar, ilahiler, hat sanatı, dini terimler içeren ahlak, nezaket, taziye vb. ifadeleri ve öğretileri gibi pek çok şey, kültürümüzü, mirasımızı, kimliğimizi, “değerlerimizi” teşkil eder. Bunları korumak, geliştirmek, ama elbette bazılarını (veya çoğunu) da “dönüştürmek” biz ve bizden sonrakiler için vazifedir!

Not. İslam coğrafyasında köklü, kapsamlı, yaygın, benimsenmiş, tutarlı bir hukuk öğretisi, felsefesi, kurumu, sistemi gelişememiştir. Sebepleri irdelenebilir. Ama; toplumun deneyimleri ile yarattığı, yukarıdaki nitelikleri haiz bir hukuk, kanunlar olsaydı, onlar velev ki Allah’a, Kuran’a, peygambere atfedilsin, dayandırılsın, (dinsizler için dahi) vazgeçilmez bir değer teşkil ederdi, zenginleştirilebilirdi ve herhalde Batı’ya müracaat etmek zorunda kalınmaz ve nihayet halihazırdaki garabet yaşanmazdı… Hukuk bağlamındaki bu sözleri, idari yapılanmaya vs., toplumu ve devleti ilgilendiren her alana teşmil edebiliriz.

&&&

Biz, modern zamanların insanları, dünyanın bir bölümündeki çok tanrılı inanışların geçerli olduğu çağlardaki tanrıları Tanrıça Kibele, Tanrı Zeus, Tanrı Jüpiter vs. diye tanımlıyoruz. Herhalde bir yüzyıl içinde, bizden birkaç kuşak sonra yaşayacaklar ise, (inançları dünyaya yayılan ama tamamını kapsamayan) “tek tanrı” dönemleri/çağları tanrılarını Tanrı Yahve, Tanrı Jesus ve Tanrı Allah isimleriyle anacaklardır!

&&&

1997-1998 yıllarına ait iki anım (gözlemim):

Bir yüksekokulda profesör müdür, bir gece, “şahin tepesi”nde, misafirlerini ağırlıyor. Kuzu çevriliyor, masada envai çeşit içki… Bir personel, “Eski müdür Cuma’ya giderdi, içki içmezdi; bütün hocalar da… Şimdiki müdür Cuma’ya gitmiyor, içki içiyor; bütün hocalar da…” diyor… (Gecenin ilerleyen saatleri… Aşırı alkol almış bir hoca ağaca tosluyor!..)

Bir yüksek bürokrat kızını evlendiriyor. Onunla aynı kurumda çalışan gelin ve damat salonun ortasındaki masadalar. Damat önündeki rakıyı arasıra yudumluyor. Rakı bardağı ve yudumlama sahnesi o kadar yapay ve mesaj niteliğini haiz ki… (Oysa gelin içki kokusundan nefret ediyor…Düğünden sonra, “yalnız kaldıklarında”, damat epey dişlerini fırçalamış, gargara yapmış, karanfil çiğnemiş olmalı!..)

Bu iki gözlem, ki binlercesi yaşanmış, yaşanmaktadır, toplumun ve devletin kalitesini gösteren iki kanıttır.

&&&

Son olarak bir arzu/fantezi: Televizyonda, bir homoseksüelin veya bir travestinin, hocaya, bir (erkek) cin bana tecavüz ediyor, ne yapmalıyım, diye soracağı günü iple çekiyorum (Aynı bağlamda, bir lezbiyenin…kadın cin…)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13705, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

4 Comments

  1. ibrahim diyor ki:

    “imanlı” olduğunu düşünen insanların imansız insanlar karşısında öfkelenip “gününüzü göreceksiniz” moduna girmesi o kişilerin psikolojik nedenlerden dolayı orda olduğunu göstermez mi?

  2. Hakan diyor ki:

    Ne Alaka?

  3. ibrahim diyor ki:

    Şöyle ki:
    eğer bir kişinin imanı var ise sanırım kimseye zararı dokunmamış ama Tanrıyı da aklı almamış birini bir işkence diyarına göndermeyi istemez. En azından öyle olmalı zira peygamber öyle yapmış mesela taifte kendisine taş atanları bile helak etmemesini istemiş “bilmiyorlar” demiş. Olay gerçek midir değil midir bilemem çünkü dinler tarihi ile reel tarih pek uyuşmamaktadır ama eğer peygamberiniz böyle inanmış ve yapmışsa ki siz öyle olduğunu iddia ediyorsunuz sizin de onun yolunda olmanız gerekir çünkü kendi sünnetini terkeden için iyi şeyler söylemiyor.

    Yoksa Ebubekirin “beni büyüt cehennemi doldurayım da kimse girmesin başka” demesini nasıl izah edeceksiniz. Kötülük yapanlar mı? onlar başka. Ben “imansız olduğu için cezalandırılması gerekli” düşüncesine karşıyım. İmansız olup ta bize çok faydaları olmuş o kadar insan var ki saymakla bitmez. Bunların cehennemde çatır çatır yanmasını istemek bence bir psikolojik nedenler zincirinden başka bişey değildir. Birilerinin yanmasının geleceği günü beklerken ellerini ovuşturanlar bi ruh doktoruna yada psikoloğa :) görünmelidir.

  4. Hakan diyor ki:

    zaten islam devletleri de fethettikleri yerlerdeki gayrimüslümlerden cizye alarak ne canlarına ne de mallarına dokunmuşlardır.(ganimetler dışında)

Leave a Reply