BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Medya ve Bilgi V (Mete Tunç)

Dövme

Nihâyet bir programda sözü edildi; ardından bir başkasında da yine duydum: Kimi insanlar, bir dönemlerinde yaptırdıkları dövmeleri sildirmek istiyorlarmış. Bir programda dövme silme tekniklerinden bahsediliyordu. Ötekinde, sevgilisinin ismini vücûduna kazıtan gencin “isim kazıtma dramı” dalgaya alınıyordu.

Kalıcı kararlar vermek, gençlerin kendilerine bırakılmayacak kadar önemlidir! Bu bilinçle yetişmeli gençler. Yâni “ben bilirim”, “duygularım değişmez” türünden, ileride pişmân olacakları eylemlerden, hareketlerden, sözlerden ırak kalmaları bilinci verilmeli gençlere.
+++

Evrensel

Epeydir “evrensel” kelimesine “takılıyordum”. Nihâyet benim gibi düşünen birine, bu terime îtiraz edene rastlayabildim.

Yargıtay eski başsavcısı (Prof.) Dr. Sami Selçuk, falanca kavram Mars’ta da geçerli değildir ki evrensel olsun; küresel veya dünyâsal dememiz gerekir, diyor. (Cihanşümûl de denebilir belki.)

Not. “Evrensel”in Batı dillerindeki karşılığı olan “universal”in köken açısından “evren” ile ilgili olmayabileceğini kaydedelim.
+++

Ayı ve müezzin

Kapatılan Nokta dergisinin sondan bir önceki sayısında (5-11 Nisan 2007) bir olay anlatılır:

1920’lerin Ankara’sında Sovyet Büyükelçiliği’nden gece bir ayı kaçar… Sabah namazı vakti insanlar minâreden gelen bağırtılarla uyanırlar. Meğerse kaçak ayı minârede saklanmış, şerefeye çıkmış. Sabah ezanını okumak için şerefeye çıkan müezzin, ayı ile burun buruna gelmiş. Korkudan, müezzin ve ayı karşılıklı bağırarak bir süre “düet yapmışlar”!.. Müezzin bir süre tedâvi görmüş!
+++

Arapça şarkı

1979 civârı. TV’de (TRT) bir Arap kadının, herhâlde pop tarzında, Arapça söylediği şarkı yayınlanmış. Milliyet’te, Metin Toker, makâlesinde, özetle, TRT Arapça bir şarkıyı nasıl yayınlar, bu gericiliktir, bâbında yazmıştı.

Çocuk sayılırdım. O yaşımda dahi, bu yorumu garipsediğimi çok iyi hatırlıyorum.
+++

Tenis kıyâfeti

Yıllar-yıllar önce bir-büyük gazetenin ekindeki bir yazıda tenis için gerekli eşya sayılmış; ayakkabı, çorap, şort, tişört, kep vb. ifâde edilmiş, fiyatları belirtilmiş, (öyleyse) tenis oynamanın mâliyeti şu kadardır, denilmişti…

Büyük ihtimâlle çeviri bir haberdi. Böyle basına böyle yazılar yakışır(dı)!
+++

Büyü

Bir vatandaşın görüntüleri vardı TV’lerde. Vücûduna, göğsüne, karnına, koluna kaşık-çatal benzeri metâl şeyler koyduğunda, bunlar yapışıp kalıyordu… Adamda demir fazlalığı varmış, bir tür mıknatıs rolü görüyormuş bedeni…

Bu adam geçen yüzyıllarda yaşasaydı, istese de istemese de büyücü olurdu, yapılırdı.
+++

Yılbaşı/bayram mesajları

Britanya Kraliçesi Elizabeth’in noel konuşması için seçilen mekân sarayın bir küçük odası veya salonlarından birinin bir köşesi olmalı. Kraliçe ayakta. Arkasında bir noel ağacı var…

Bir fantezi(m): Cumhurbaşkanımız kurban bayramı konuşmasını köşkün bahçesinde yapıyor. Arkasındaki ağaçta bir koyun bağlı. Cumhurbaşkanı konuşurken, arkadan zaman zaman “me-e-e-e” sesi duyuluyor!
+++

Baş-kulak

Halit Akçatepe anlatıyor: Oyun bitmiş, tüm oyuncular seyircileri selâmlıyorduk. Ön sıralarda oturan bir adam gözüme takıldı. Takılmayacak gibi değildi zîra. Zeki Alasya yanımdaydı. Selâmlama devam ederken, Zeki’ye, sağda, üçüncü sıradaki, üçüncü koltuğa bak, dedim. Baktı. Gördüğü; orta yaşlı, esmer, siyah saçlı, küçük-zayıf yüzlü ve irice-kepçe kulaklara sâhip bir adamdı. Özetle, “bir surat-iki kulak”tı! Zeki dayanamadı, içeri kaçtı.

Selâmlama bittikten sonra kulise gittim. Zeki yere kapanmış, katıla-katıla gülüyordu.
+++

Subaylar, yabancı dil ve doktora

Bir emekli orgeneral, artık, tüm harbiyelilerin İngilizce’yi çok iyi derecede öğrenerek mezun olduklarını, hattâ ikinci bir yabancı dili de bildiklerini söylüyor.

Yeni bir yöntem keşfedilmiş herhâlde. Emekli general bunu açıklasa da bütün millet yabancı dil(ler) öğrense!

Bir başka programda Dr. Erol Mütercimler, orduda doktora yapan subay sayısının çok yüksek sayılara ulaştığını söyleyerek “kalitedeki yükselişe” vurgu yapıyor!

Şundan kesinlikle eminim, ki bu minvâlde sayısız örneğe tanıklık ettim, subaylar lisansüstü eğitimlere bir plân dâiresinde gönderilmemektedir; bu konuda bir strateji yoktur; subayların büyük çoğunluğu özlük hakları ve emeklilikten sonraki hayatları muvâcehesinde lisansüstü eğitim yapmaktadır!

Yukarıdaki konuşmalar, propagandaya dönük iki somut örnektir. Palavradır!
+++

Bilgi

Birileri TV’lere çıkıyor ve, artık bilgi 5 dakîkada eskiyor, diyor. Slogan ifâdelerden biri daha!. Hangi bilgi, nasıl, ne kast ediyorsun, soruları sorulmuyor. Sorulsa ne olacak ki; “çeviri bilgini”, belki, o da belki, bir-iki tâne daha çeviri bilgisi ekleyecek sözlerine ve fakat “sloganının” içeriğini anlatmayacak, anlatamayacak!
+++

İnsan

06.07.2007 târihli Milliyet’te, Ece Temelkuran (ismini vermeden) bir tanıdığının (belki de kendisinin!) sözünü yazdı:

“Hayat o kadar atla deve değil. O kadar önemli olsaydı 7 milyar insana verilmezdi.”

Rahatsız edici gelebilen bir yaklaşım; ideali yansıtmıyor ama gerçekçi. Yaşananlar bunun göstergesi.
+++

Atatürk fıkrası

Atatürk hakkında, on yıllardır fıkralar anlatılır Anadolu’da. Bunlardan birini bir belediye başkanı anlatmış. Teknoloji gelişti ya; fıkrayı anlatırken (sesiyle görüntüsüyle) onu cep telefonu ile kaydetmiş biri. Başkana dâvâ açıldı, partisinden ihraç edildi.

Milyonlarca insan hiçbir şey olmaz; ama kaydedilirsen böyle olur!
+++

Kartvizit

Eski Kültür Bakanı Tınaz Titiz, Çetin Altan ile yaptıkları TV programında bir anısını anlatıyordu:

Masada biz üç Türk, bir Japon ile yemekteydik. Japon, siz üçünüz âdetâ üçüz gibisiniz; kartvizitlerinizi verebilir misiniz, dedi. Oysa (bize göre) çok bâriz ayırt edici özelliklerimiz olan üç ayrı tiptik…
+++

Teknik direktörler ve Türkçe

Kimini senelerdir TV’lerde izlerim, kimini de, ki olgun yaştadırlar, bilirim de konuşmalarını ilk kez duyarım: Kötü bir Türkçe! Yanlış kelimeler, bozuk cümleler…

Bunlar, yıllardır, işleri dil ile olduğu için, konuşma, hitap becerisini geliştirmiş, varsa tutukluklarını atmış, kelime hazinelerini artırmış, hattâ mesleklerinde yeni deyimlere, özlü sözlere imzâ atmış olması gereken insanlar. Fakat, hiç gelişme göstermiyorlar, gösteremiyorlar. Umursamıyorlar mı, kendilerini yeterli mi görüyorlar, çevrelerinden, basından hiç mi eleştiri almıyorlar?.. Türkçelerindeki bu bozukluk futbolcularla iletişimlerinde sorun teşkîl etmiyor mu?..

Yeni antrenör olacaklar Türkçe sınavından geçmeliler ve dersler almalılar.
+++

Kadın seyirciler

Futbol maçlarına giden bayanların, “orada bulunma” nedenlerini merak ederim! Bu bağlamdaki birkaç sorum:

Ne kadarı futbolu gerçekten biliyor, kurallarından anlıyor? Kaçı sevgilisinin, eşinin hatırına gidiyor? Futbolu hiç anlamayan, kuralları hiç bilmeyen, bunları öğrenmeye de hiç uğraşmayan, yalnızca heyecanlı, gergin ortamlardan haz aldığı ve erkeklerin çoğu gibi bağırma ihtiyacı duyduğu için orada bulunanların yüzdesi nedir?! (En önemli soru, araştırma konusu budur!) Organize ataktan, direkten dönen bir toptan, voleyle doksana takılan bir golden, bir futbolsever erkek* kadar heyecan-zevk duyanlarının oranı nedir?

Sorulara devam:

Ne kadarı, bunlardan ziyâde, futbolcuların formaları, saçları, “boyları-posları” ile ilgilenmektedirler? Erkekler toplu olarak cinsel içerikli küfürler ederken onlar ne hissetmektedirler?!

Not. Yukarıdaki yazıyı, TV’deki futbol yayınlarında tribünlerde gösterilen kadınların, maçı, pozisyonları izleyişlerinden, bakışlarından, tepkilerinden ve bir kadın arkadaşla diyaloğumdan yola çıkarak yazdım!

* Günümüzde, Türkiye’de, statlara giden erkeklerin büyük veya önemli bir kısmı sahadaki futbolla ilgili değillerdir. Burada kast edilen, futbol kurallarını bilen ve “futbolsever” olan erkeklerdir.
+++

Solumak

Eski futbolcu Ali Kültiken, millî takımın yurt dışında yaptığı bir maç öncesinde, soyunma odasında yaşanan bir diyaloğu anlatıyor:

“Hasan Vezir ve ben yedekler arasındaydık. Soyunma odasına bitişik bir bölmedeydik ve oturmuş, masaya konulmuş meyveleri yiyorduk. [Teknik direktör] Tınaz Tırpan içeri girdi ve bizi görünce kızarak, takım içeride .ötünden* soluyor, siz burada kebap yapıyorsunuz, dedi. Hasan; hoca, bizi de takıma koysaydın da, biz de .ötümüzden solusaydık, diye karşılık verdi.”

* A. Kültiken olayı anlatırken “popo” sözcüğünü kullanmıştır; ama diyalogda yukarıdaki kelimenin geçtiği kesindir!
+++

Azerice futbol terimleri

Az-TV’de yayınlanan futbol maçlarında işittiğimiz futbol terimlerinden bâzıları:

Aut atışı: Taç atışı
Eks hücum: Kontra atak
Görüş: Maç
Hâkim: Hakem
Hesap: Skor
Kamanda: Takım
Kapı: Kale
Kapıcı: Kaleci
Kenar vaziyet: Ofsayt
Müdâfâçi: Defans oyuncusu
Meydançi: Hücum oyuncusu
Ötürme: Pas
Paraşüt zerbe: Şandel şut
+++

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16304, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

BAŞ ÖRTÜSÜ – TÜRBAN ve ÇARŞAF ve ÖRTÜNME ayetleri

Kuranı Kerimde Allah ; İnsanlara : _Ey Nas yani ey insanlar diyerek seslenirken , Mesajları hem erkeğe hem kadına, yani bütün insanlığadır.

Bu Bakış açısı ile bakınca, Kuranda kadınlar siz şöyle giyineceksiniz erkeklerde şöyle giyinilecek denmemiştir. Özellikle NİSA (kadın) suresindede giyim kuşamla ilgili bir ayet bulunmamaktadır. Peki çağımıza kadar taşınmış ve bazı yerlerde siyasete bile malzeme olmuş bu baş örtmek meselesi nedir ?
Şayet Kuranda baş örtme ile ilgili bir SÖZ geçmese idi kadınlar örtü takmıyacakmı idi ? Kuran gelesiye kadar kadınlar hiç başlarını örtmemişmi idi tarih sahnesinde ?

Kuran Öcü gibi kapkara çarşaflaramı sokmak istemiştir imtihan dünyasındakikadınları ? Amaç nedir ? Yani bu konuda geniş kapsamlı düşünmeden Kuranın amacını anlamadan yapılan yorumlar çok ayette olduğu gibi örtünme ile ilgili okunulan ayetlerinde yanlış anlaşılmasına ve uygulanmasına engel olamamışlardır.

Kuranın indiği yüzyılda hristiyan ve musevi kadınlara bakıyoruz hemen hemen hepsi başı örtülü. Bu gün bile rahibelere baksanız en azından bilginiz olabilir

Kadınlar tarih boyunca neden başörtüsü takmak mecburiyetinde kalmıştır yada buna zorlanmışmıdır ? Bence zorlanmamıştır ve bu gün dahi şayet Kuranda örtünme ile ilgili ayetler olmasa idi bir çok kadın başörtüsü takacaktı.
Çöl ortamındaki o yüzyıldaki kadınlara bakalım. Bu günki gibi evlerinize kadar taşınan su tesisatları olmadığı için banyo etme sorunu çeken kadınlar ve bu günki gibi kuaföre gidemeyen ve uzun saçlı olan kadınlar birde çöl rüzgarları ile tozdan etkilenir ve evde yada çadırda ev işleri yaparken terleme ile iş yaparken saçı başı berbat olmaması için çözüm olarak ne yapabilirdi ? Tabiiki başlarına örtü alacak dışarı çıkarken hem güneş ışınlarından korunmak için dış giysileri ve başörtüleri olacaktı..
Peki Kuranda amaç giyinme yada örtünme mi idi yoksa başka bir şeymi ?
Giyinme yada örtünme ayetlerinde neden (zinet) lerden bahsediliyordu. Hatta sonra gelen ve yaşlı kadınların başörtüsü çıkarma ayetlerinde bile (zinetlerden) söz edilmesi olayın bir daha düşünülmesini gerektirmiyor mu ?
Yani ey kadınlar şöyle giyineceksiniz ve şöylede örtüneceksiniz diyebilirdi !
Zinet deyince çok kişi bu (zinet) in kadınların erkekleri cezbeden yerleri olduğunu söylemiş kimide değerli şeyler yani altın yada başka taşlardan yada madenlerden olan değerli şeyler olarak düşünmüşler ve kafa yormuşlardır. Şimdi O konuda gelen ayeti buraya yazacak ve üzerine düşüneceğiz :

NUR SURESİ 31. ayet
ve kul : ve de
li el mu’minâti : mü’min kadınlara
yagdudne : çeksinler, indirsinler
min ebsâri-hinne : (onların) gözlerinden, bakışlarından, bakışlarını
ve yahfazne : ve korusunlar
furûce-hunne : (onların) ırzları
ve lâ yubdîne : ve açmasınlar
zînete-hunne : (onların) ziynetleri
illâ : dışında, hariç
mâ : şey
zahera : zahir oldu
min-hâ : ondan
vel yadribne (ve li yadribne) : ve örtsünler
bi humuri-hinne : (onların) başörtüleri
alâ : üzerine
cuyûbi-hinne : (onların) yakaları
ve lâ yubdîne : ve açmasınlar
zînete-hunne : (onların) ziynetleri
illâ : dışında, hariç
li buûleti-hinne : (onların) eşleri, kocaları
ev : veya
âbâi-hinne : (onların) babaları
ev : veya
âbâi buûleti-hinne : (onların) kocalarının babaları
ev : veya
ebnâi-hinne : (onların) oğulları
ev : veya
ebnâi buûleti-hinne : (onların) kocalarının oğulları
ev : veya
ıhvâni-hinne : (onların) erkek kardeşleri
ev : veya
benî ıhvâni-hinne : (onların) erkek kardeşlerinin oğulları
ev : veya
benî ehavâti-hinne : (onların) kız kardeşlerinin oğulları
ev : veya
nisâi-hinne : kadınlar
ev : veya
mâ meleket eymânu-hunne : (onların) ellerinin altında sahip oldukları,
(cariyeler)
evit tâbiîne (ev et tâbiîne) : veya onlara tâbî olanlar, hizmetliler
gayri ulî el irbeti : kadına ihtiyaç duymayan
min er ricâli : erkeklerden
evit tıflillezîne : veya çocuklar ki onlar
lem yazharû : zahir olmaz, farkına varmaz
alâ avrâtin nisâ : kadınların avret yerlerine
ve lâ yadribne : ve vurmasınlar
bi erculi-hinne : (onların) ayakları
li yu’leme : bilinsin diye
mâ yuhfîne : gizlediklerini
min zîneti-hinne : (onların) ziynetlerinden
ve tûbû : ve tövbe edin
ilâllâhi (ilâ allâhi) : Allah’a
cemîan : topluca (hepiniz)
eyyu-hâ : ey
el mu’minûne : mü’minler
lealle-kum : umulur ki böylece siz
tuflihûne : felâha eresiniz

MEALİ =
Elmalılı (sadeleştirilmiş)

Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar; görünmesi zaruri olanların dışında zinetlerini açmasınlar ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar; zinetlerini, kocalarından veya babalarından yahut kayınbabalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut kardeşlerinden yahut kardeş oğullarından yahut kız kardeş oğullarından yahut kendi kadınlarından yahut sahibi bulundukları cariyelerden veya uyuntu (şehvetten yoksun) erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarından habersiz çocuklardan başkasına göstermesinler; gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tevbe edin ki, mutluluğu bulabilesiniz.

Diyanet İşleri (eski)

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan
çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen
kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine
salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya
oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek
kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman
kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da
kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.

Şayet ayetin başından sonuna kadar bu (zineti) kadınların erkekleri cezbeden yerleri anlarsak sorun çıkıyor. Neden kadınlar örneğin göğüslerini babalarına yada kayınbabalarına göstersinler.Yada erkek kardeşlerine ve kızkardeşlerinin oğullarına göstersinler.?
Şayet ayetin başından sonuna kadar bu (zineti ) Altın yada değerlişeyler olarak düşünürsek yine sorun çıkıyor . O zamanda neden erkekliği kalmamış hizmetçilerden bahsediyor ve mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan bahsetsin.?
Mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklar altın ziyneti görse ne olur görmese ne olur.?
Benim anlayışıma göre (zinet)= başka ayetlerdede örneğin yeryüzünün (zineti) diye geçer. Yani buradaki (zinet) Kuranın bütünlüğüne bakınca Değerli şeylerdir. Ayettede yine (zinet)= değerli şeyler olarak kullanılmış ama iki anlamda da kullanılmıştır. Yani babalarına , kayın babalarına ve erkek kardeşlere gösterilmesinde sakınca olmayan (zinet) değerli takılardır. Diğer konuda,mahremliği henüz anlamayan çocuklar ayetinde de (zinet) = (erkeği cezbeden şey ) olarak anlamlandırılması ve düşünülmesi gerekir.
Yani bir görüşü kabul edipte buradaki (zinet) kadının cazibesi olan uzuvlarıdır diyen ve diğer görüşü atan insan bence ayeti tam olarak açıklayamaz. Diğer yandan bu ayetlerdeki (zinet) altın ve değerli takılardır diyen ve diğer görüşü reddedende yanılmaktadır.
Ayete bir daha bu kısma bakalım = görünmesi zaruri olanların dışında zinetlerini açmasınlar ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar;
Amaç ziynetlerin görünmemesi ve zaten var olan başörtülerin yakalarının üzerine indirilmesi. Bu günki toplumda bile zaman zaman bir bilezik için yada bir kolye için GASP yapan ve hırsızlığa uğrayan insanları gördükçe olaya bakış dahada belirleniyor. Bir yandanda göğüslerini açan kadınların zinetini göstermemesi isteniyor.
Babalarına ve kayınbabalarına ve erkek kardeşlerin bu (zinet ) altın yada diğer maden yada taş değerli şeyleri bilmelerinde yada görmelerinde sakınca yoktur.. fakat dışarıda fakir olan ve özenen insanların bunlara imrenip kötü işlere karışmamalarını önlemek amacı ile önerilen bu ayet günümüzde bile hala anlaşılamamıştır.
Peki yaşlı kadınlarda baş örtüsünü bırakmak neden önerilmiştir. Yine neden (zinetlerde ) bahsedilmiştir. Şimdi o ayetleri görelim =

NUR SURESİ 60. ayet =

ve el kavâıdu : ve yaşlı kadınlar
minen nisâi : kadınlardan
ellatî lâ yercûne : onlar ümit etmezler
nikâhan : bir nikâh, evlilik
fe : böylece, artık
leyse : değil, yoktur
aleyhinne : onların üzerine, onlara
cunâhun : günah, kusur
en yeda’ne : çıkarmaları
siyâbehunne : onların elbiseleri
gayra muteberricâtin : açmaksızın
bi zînetin : ziynetleri
ve en yesta’fifne : ve iffetli olmayı istemeleri
hayrun : hayırlı
lehunne : onlara (kadınlara), onlar için (kadınlar için)
vallâhu : ve Allah
semîun : en iyi işiten
alîmun : en iyi bilendir
MEALİ =
Elmalılı (sadeleştirilmiş – 2)

Bir nikah ümidi kalmayan, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ise,
zinetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini
çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları
kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.
Yaşar Nuri Öztürk

Artık nikâh arzuları kalmamış, hayızdan ve evlattan kesilen
kadınların, süslerini göstermek için ortalıkta dolaşmamaları şartıyla
dış giysilerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama
sakınmak için titiz davranmaları, onlar için daha hayırlıdır. Allah,
herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Zinet yerlerini yada zinetlerini göstermemek şartı ile
dış giysilerini çıkarılması kendileri için hayırıdır derken aklıma gelen ilk şeyyaşlı kadınların kemik erimesine karşı daha fazla güneş ışığına ihtiyaçları olmaları ve bunun onlar için hayırlı olacağı bildirilmiş olmasına rağmen ülkemizde bile bilhassa yaşlı kadınlar daha çok kapanıyorlarmı ne ??
BU ayetlerdede (zinet) lerin iki anlamdada kullanıldığını hatırlatalım. Yani iki farklı örnektede amaç = örtünme ve giyinme mi yoksa (zinetlerin görünmemesimi ) sizin düşünce ve inançlarınıza bırakıyorum.

Birde ahzap suresinde geçen ayetlere bakalım =
AHZAP SURESİ 59

yâ eyyuhâ : ey
en nebiyyu : nebî, peygamber
kul : de, söyle
li ezvâci-ke : (senin) zevcelerine, eşlerine
ve benâti-ke : ve (senin) kızların
ve nisâi : ve kadınlar
el mu’minîne : mü’min
yudnîne : sarınsınlar, örtünsünler
aleyhinne : onların üzerine
min celâbîbi-hinne : cilbablarından, dış giysilerinden
zâlike : işte bu
ednâ : en yakın, daha uygun
en yu’refne : tanınmaları
fe : böylece
lâ yu’zeyne : eziyet görmezler, eziyet görmemeleri
ve kânallâhu (kâne allâhu) : ve Allah ….. oldu, olandır
gafûren : mağfiret eden, günahları sevaba çeviren
rahîmen : rahmet eden, rahmet nuru gönderen, Rahîm esması ile tecelli eden

MEALİ =
Diyanet Vakfi

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir
ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine
almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli
olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.

Yaşar Nuri Öztürk

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış
giysilerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmaları ve
incitilmemeleri için çok daha uygun bir yoldur. Allah Gafûr’dur,
Rahîm’dir.

Özellikle peygamber zamanına ve peygambere seslenilen ayetlerin ayrı kategoride değerlendirilmesini çok zaman belirtmiştm. Çünki Kuran canlı canlı peyderpey inmiş ve zamana ve konulara göre ayetler inmiştir.
Gökten inen ve tek parça Kitap olmadığı için o gün gerçekleşen olayların bir çoğunu bizde okuyup anlamaya çalışmaktayız. Bu ayettede hz. Muhammede kendi ailesine ve mümin kadınlara dışarı çıkarken (dış giysileri ) alınması tavsiye edilmiştir. Peki amaç nedir bunun cevabınıda ayetin sonundan öğreniyoruz ( onların tanınmaları ve incitilmemeleri içindir.
Yine bu yüzyıldaki gibi evlerin içinde tuvalet olmadığı ve su yönünden sıkıntı yaşamaları dolayısıyla o sıcakta kokuya karşı önlem olarak evlerden uzak tuvalet ihtiyaçları olmaları bazı sıkıntıları yaratmış olup. kadınların gündelik ev giysileri yada farklı giysilerle değil dış giysileri giyilmesi istenmiştir. ayrıca hristiyan musevi ve bir çok ırkın bir arada yaşadığı o toplumda müslüman kadınların tanınmaları ve rahatsız edilmemeleri ve incitilmemeleri için ayet indiğini düşünmek zorundayız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 101418, bugün ise 7 kez görüntülenmiştir.

HZ: İSMAİL’den MEKTUP VAR :

hz. İSMAİL diyorki =
(Babacığım emronulan şeyi yap ) derken ben babama emredilen PEYGAMBERLİK -(Tebliğ) emrini yerine getirmesini istedim. Çünki Gece RÜYAsında beni PUTLARIN arasında görmüş ve öfkelenip (beni boğazlamaya kalkmış) ama uyanmış ve ertesi günü bana bu RÜYANIN YORUMUNU sormuştur. Bende ona olumlu cevap veripte (babacığım emronulan şeyi = TEBLİĞ EMRİ ni) yap deyince beni İSLAma davet etti ve bende KABUl edince bana NAMAzı öğretip beni SECDEYE yani (alnı üzerine ) yatırdı. Siz NAMAz da secdeye yatarken
^^ alnı üzerine ^^ yatmazmısınız ?

buneyye : oğulcuğum
innî : muhakkak ben
erâ : gördüm
fî el menâmi : uykuda
ennî : muhakkak ben
ezbehu-ke : seni boğazlıyorum
fanzur (fe unzur) : haydi bak
mâzâ : ne
terâ : görüyorsun -yorumluyorsun
kâle : dedi
( İşte ayetlerde bunu anlatıyor. Babam RÜYA sında beni öyle görünce boğazlamaya kalkmış ve ertesi günde benden bunun YORUM unu istemişti bende şöyle cevap vermiştim =

yâ ebeti : ey babacığım
if’al : yap
mâ : şey
tû’meru : sen emrolundun
se-tecidu-nî : beni bulacaksın
inşâallâhu (in şâe allahû) : inşaallah, Allah’ın dilemesi ile
min es sâbirîne : sabredenlerden
Çünki her gelen peygamber TEBLİĞ yaparken sıkıntılara BELA lara uğramıştır. babamda Tebliğ yaparken sıkıntılara katlandığı için bende ona DESTEK VERECEĞİMİN SÖZÜnü verdim.
fe : böylece
lemmâ : olduğu zaman, olunca
eslemâ : ikisi teslim oldu
ve telle-hu : ve onu yatırdı
li el cebîni : alnına, alnı üzerine

Bu ayettede ESLEMA olarak bildirilen şey ikimizinde İSLAMA TESLİM

olduğumuzu anlatan ayetlerdi Babam bana TEBLİĞ yapıpta İSLAMa davet

edip bende kabul edince benide yanına alarak NAMAZı öğretip SECDEYE

yatırdı. Ayette Anlatılan^^alnı üzerine yatırmak^^ Secdeye yatırmak demekti.

Siz Namazda secdeye yattığınız zaman ^^alnı üzerinize yatmazmısınız^^ ?
KURBAN EMRİ vardır (toplumsal dayanışma olması için ve fakirleri gözetlemek için KURBAN gelmiştir. ama benimle zerre kadar alakası yoktur.
(Bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir diye ayeti okumadınızmı ? Allah masumu öldürene lanet ettiği ve üzerine cehennemi hazırladığı ayetleri okumadınızmı ? Allahın sünnetinde asla değişim bulamassınız. BEN MASUM DEĞİLMİ iDİM ??
Sizleri tek yanıltan şey ise ayette geçen = Oğulcağızım ben seni boğazlarken gördüm deyince benim verdiğim (emronulan şeyi yap ) kelimesidir. KESME emri yokki ayette ? Bunu görmedinizmi ? Oysa PEYGAMBERE verilen emir TEBLİĞ emridir. Ben babama VERİLEN (tebliğ emrini ) KASTEDEREK SÖYLEDİM O SÖZÜ.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6084, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Medya ve Bilgi IV (Mete Tunç)

Deprem sonrası

1999 yılındaki Marmara ve Düzce depremlerinin ardından, artçı veya değil, küçük depremlerden sonra, TV’de, korkup, annelerinin kucağında ağlayan lise çağlarındaki kızların görüntüleri de yer aldı. Bu gâyet doğaldı belki; ama anneleri de aynı korkuyla kızlarına sarılıp ağlamaları doğal değildi! Teskîn etmekten ziyâde teskîn edilmeye muhtaç anneler!

Marmara depremi sonrası, bir kuyumcu âilesi, denize çöken dükkânlarındaki altın kasasını denizde buluyor ve çıkarıyorlar. Sıcağı sıcağına bir demeç veriyor âilenin kadını, yüzünde heyecan ve mutluluk karışımı bir ifâde ile, kaldığımız yerden devam edeceğiz, diyor iki kez!

Binâların altında, göçüklerde binlerce insan öldü. Acılar çok taze. Sevincini ulu orta sergiliyor kuyumcu. TV kanalı/kanalları da hiç duyarlı değil!
+++

Van halkı

Van şehir merkezinde peşpeşe iki olay vuku buldu: 1. Bombalar patladı, insanlar öldü. 2. Bir aşîretin başı, eski milletvekili, “iş adamı” bir Vanlının oğlu bir başka ilde uyuşturucu ticâreti yaptığı gerekçesiyle göz altına alınıp Van şehir merkezi yakınında bir resmî binâda tutulurken aşîret mensupları tarafından kaçırıldı; aşîretin başı göz altına alındı…

TV’de Vanlılarla yapılan röportajlar yayınlandı: Vanlılar, bombalama olayını “üzücü” diye nitelendirip kınadılar; kaçırılma olayından ise bîhaber göründüler!

Yaşasın, bizi kulluktan vatandaşlığa yükselten Cumhuriyetimiz!

Not. Kaçak elektrik tüketiminin en fazla olduğu il Van imiş!
+++

Kapanma ve cemaatleşme

Sosyolog Prof. Dr. Nur Vergin, uzun yıllar boyunca çok sayıda saha çalışması yaptığını, gecekondu mahallelerinde, geçtiğimiz yıllara göre dikkat çekici ölçüde “kapanma” gözlediğini, daha önce araştırma yaparken mahalle sâkinleri kendini “hoş geldiniz”le, ayran ikrâm ederek karşılarken, şimdi aynı mahallede sert bakışlara muhâtap kaldığını söylüyor…

N. Vergin, olumsuz yönlerini belirttikten sonra, cemaatleşmenin sosyal patlamaları önleyici bir rolünün de olduğunu vurguladı. Önemli bir yaklaşım; belki de tespit!
+++

Teğet ahlak

TV’de dinlediğim bir sosyolog profesörün, “teğet ahlâk”tan kastettiği, günümüz toplumlarının, o arada Türk toplumunun da olaylara yaklaşımı, söz gelişi, dünyâda yaşanan acılara, kıyımlara, ahlâksızlıklara bigâne kalması imiş.
+++

Defni hâcet

Agah Oktay Güner (1980’den önce MHP, sonra ANAP milletvekili, eski kültür bakanı), bir TV programında, telefonla bağlanan bir gence, pek de ilgisini kuramadığım nedenle, sen defni hâcet yapmıyor musun, diyor (Tuvalete gitmiyor musun veya büyük aptesini yapıyorsun değil mi, formunda ifâde etmiş de olabilir!). Telefonun öbür ucundaki genç ne diyeceğini bilemiyor.

Bu sözü, A. O. Güner’in, gençliğinden beri gittiği tarîkatta, cemaatte, sohbetlerde öğrendiği bir “usûl” olduğunu anlamak zor değildir. O sözle anlatılmak istenen (büyük ihtimâlle) şudur: İnsan, defni hâcet yapan bir varlık olmasına rağmen eşrefi mahlûkattır(!)

Bu karşılaştırmanın “mantığı” bir yana, TV’de yapılması pek abestir! Ancak, o kültürün ve ondan beslenenlerin yaklaşımları, söylemleri, meselleri başka ne-nasıl olabilir ki?!
+++

Cenâzelerde

Câmilerdeki cenâze merâsimlerinde, “modern/çağdaş” görünümlü erkek ve kadınların neden güneş gözlüğü taktıklarını düşünürüm. İşte birkaç olası neden:

i..Gözyaşlarını saklamak, ağladıklarının efkârı umûmiye tarafından görülmesini istemektedirler.
ii. Pek üzgün değildirler, ama üzgünmüş gibi görünmek istemektedirler.
iii. Büyüklerinden, çevrelerinden böyle gördüklerinden takmaktadırlar.

Aynı merâsimlerde, mevtânın yakınları, ama daha çok uzaktan tanıyanları tören yerinde karşılaştıklarında öpüşmekte, birbirlerine hâl-hatır sormakta, hattâ, belki mevtâ hakkında değil de ortak meseleleri hakkında sohbet etmektedirler…

Nihâyet, mevtâ, tabut içinde önlerinden geçerken alkış tutmaktadırlar…

Bunların hâli, dindarların uyguladıkları ritüellerden ve onların davranış kalıplarından daha “komik” geliyor bana!
+++

Cumhuriyet

“Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” sözüyle Cumhuriyet övülür (Gâlibâ Atatürk’ün sözüymüş.). TV’de, yazar Halim Bahadır’ı dinledim (İlk kez gördüğüm biri; öykü ve köşe yazarı. Takdîr ettim.) İnsanlarımız sâhipsizdir, iş arayan, evinden kaçıp doğuracak yer arayan bana geliyor, diyor.

Böyle değil mi; Türkiye’de ne kadar insan kendi becerisi (emeği, liyâkati) ile iş buluyor, yaşıyor. “Adamın, dayın varsa…” hikâyesi…

Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi değildir, olamamıştır!
+++

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 2627, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Medya ve Bilgi III (Mete Tunç)

Teslis ve Erbakan

Necmettin Erbakan [müteveffa], iki TV konuşmasında duydum; bir râhibin, tanrı kaçtır, suâline, üçtür, İsa, Meryem, Kutsal Ruh, yanıtını vereceğini söyledi. Bu sözleri işitince, “Bir kez, bu konuda olmaz ya, hatâ yapılır; unutmuşsa, etrâfı hatırlatmaz mı, çekinirler mi, onlar da mı bilmez? Meryem’in de tanrı olduğunu ‘öğrenerek’ bir yaşımıza daha girdik!” diye düşündüm.

Fakat, El Maide sûresinin 116. âyetini okuyunca (“Hatırla ki, kıyâmet gününde Allah şöyle buyuracak: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin, diye insanlara sen mi söyledin?’…”) Hoca’ya “haksızlık ettiğimi” anladım!

Kuran’da, “… üçtür derler, ama…” meâlinde âyet/âyetler de vardır, ancak bunların neler olduğunu açıklanmaz… 7. yy’da, artık oluşumunu (büyük ölçüde) tamamlanmış Hıristiyanlık hakkında muğlak, hattâ yanlış ifâdeler geçer Kuran’da.*

Nihâyetinde, İslâm “âlimlerinin” ve Müslümanların kafaları karışmıştır ve karışmaktadır.

* Zamanın insanları/Arapları da teslisi anlayamamışlar (Ki normaldir, çağdaş Hıristiyanlar bile anlamıyor!) ve galiba heykeli [heykelciği] olduğu için Meryem’i tanrı (diye inanılıyor) sanmışlar.
+++

Kutlu doğum haftası

“Kutlu Doğum Haftası” münâsebetiyle Kayseri Şehir Stadı’nda düzenlenen organizasyonun haberini televizyonda izledim. Tüm stat ve saha doluydu. Binlerce “kapalı” kadın. Belki “haremlik-selâmlık” bir yerleşim. Tam “haberlik” görüntüler. Ama, bu kez haber, yazılı ve görsel basında verilip geçildi.

Ama 28 Nisan (2007) e-muhtırasında, kutlu doğum haftasının 23 Nisan bayramına rast getirildiği, ona alternatif bir kutlama yapıldığı, bu kutlamalarda küçük kızların tesettüre sokularak çağdışı bir görüntü sergilendiği ithamları (da) vardı…

Meğerse, bu vesîleyle öğreniyoruz ki, bu kutlamalar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “işgüzarlığı” ile, yakın bir târihte (gâlibâ 1989’da) başlatılmış. Eminim, Hıristiyan kültüründe İsa’nın doğumu münâsebeti ile kutlanan haftanın “ilhâmı” ile, ona karşılık olarak, bizim de bir haftamız olsun diyerek düşünülmüştür. Böylece yeni bir “bid’at” oluşturulmuş!

Not. Bu kutlama programlarından birinde, “birini” öyle “ballandıra ballandıra” anlatılıyorlardı ki, acabâ başka birinden mi bahsediliyor, diye düşündüm. Millet perîşan, “hüngür hüngür”dü!
+++

Türbe ziyâreti

Türbe ziyâretini İslâmî açıdan değerlendiren bir TV programında, ismini bilmediğim bir yazar, ki “aykırı” kişiliğine bir başka programdaki konuşmasında şâhit olmuştum, türbe ziyâretlerinin İslâm’a tamâmen uygun olduğunu savunuyor.

Karşısındaki masada bir ilâhiyatçı profesör var. Ziyâretlerdeki kimi uygulamaların gayri İslâmî olduğunu bir âyet okuyarak ispât etmeye çalışıyor.

“Aykırı” yazar, onu, meâli bitirir bitermez kesiyor. Yanlış söylüyorsunuz, o âyet böyle değil, ekleme yapıyorsunuz, diyor. İlâhiyatçı şaşırıyor; belli ki ilk defâ bu üslûpta bir îtirazla karşılaşıyor!..

Not. TV’de, din üzerine yapılan tartışmalarda, hepsi iddiâlı insanların/Müslümanların birbirlerine karşı asabî tavırlarını izlemek öğreticidir!
+++

Dinde reform

İktidar partisinin (başörtülü) bir kadın yöneticisi, mîras konusundaki soruya, Kur’an hükmünün o çağ için ileri, ancak o döneme âit bir hüküm olduğunu, günümüzdeki Türk hukûkundaki mîras hükmünün/maddesinin doğru olduğunu, âilesindeki mîrâsın da bu hükme göre tanzîm edildiğini söylüyor (Sözlerinde samîmî olduğu intibâını ediniyorum). Bu aslında ‘dinde reform’ çerçevesi içindedir. Fakat îtiraf edilmez!..
+++

Başörtüsü

İslâm felsefecisi Doç. Dr. Şahin Filiz’in Cumhuriyet gazetesinde bir araştırması yayınlanmış (Daha sonra bir kitabı da çıktı.). TV’de telefonla katıldığı bir programda öğreniyorum.

Konuşmasının başlarında, klişe “Ortaçağ karanlığı” sözü ile 19/20. yy’da kaldığını gösteriyor.

Gazetedeki yazısında toplumda “mahalle baskısı”ndan ziyâde “mikro milliyetçilik”in geçerli olduğu tezini savunuyormuş.

Konuşmasının bir yerinde, İslâmî cemaatlerin başörtülü kadınların üniversite okumalarını istemediklerini (“Hocalar”, herhâlde, erkeklerle aynı ortamda oldukları için günâha girecekleri hükmünü veriyorlarmış ve öyle ya da böyle, okuyan kızların bilinçleneceklerinden/bilinçlenme ihtimâlinden çekiniyorlarmış.) söylüyor. Bütün cemaatleri kapsayacak çerçevede konuşuyor; yâni “bâzı” cemaatler/tarîkatlar demiyor.

Programa stüdyodan katılan Prof. Dr. Emre Kongar’ın, başörtüsü serbest olursa, geçmiş deneyimlerden(?), üniversitelerde başörtüsüz öğrenci okuyamayacaktır, bağlamındaki sözlerine îtiraz etmediğine göre Ş. Filiz, kendi teziyle çelişir hâle düşüyor. Sunucu çelişkiyi fark etmiyor veya göz ardı ediyor! Yine de, başörtüsü konusundaki tezi, “bâzı” çekincelerle, anlamlıdır, mantıklıdır, incelemeye değerdir!
+++

Cin-mikrop

Bir profesör. Edebiyatçı aslında. Fakat İslâm’ı da araştırıyor. Meâl bile yazmış. Ne ifâde ettiği belirsiz bir âyetin anlamını uzun süre düşündüğünü söylüyor. Demek şimdiye kadarki yorumları tatmin edici bulmamış!.. Kuran’ı her okuyuşta âdetâ yeni bir âyete rastlıyoruz, Allah sanki günümüze sesleniyor, diyor. Aslında dikkatli okumadığından ve Kuran’ın karmaşıklığından dolayı bâzı âyetleri yeni fark ediyor!

Cinler konusunda farklı (19. yy’da Muhammed Abduh tarafından ortaya atılmış) bir yorumu var. Sunucunun sorularına “doğrudan” cevap vermiyor. Cin’lerin, ilgili âyetleri okuyup bâzı referanslar vererek, “yabancılar, Yahudiler” olarak anlaşılabileceğini ifâde ediyor ve “mikroplar, görünmeyen varlıklar” olarak anlaşılabileceğini de belirtiyor.

Dikkat ettim; cinler, bilinegelen, yüzyıllardır anlatılan varlıklar değildir, demedi!

Bu “cin” yorumları, klasik İslâm teologlarınca, âyetler ve hadislerden yola çıkılarak kolaylıkla çürütülebilir. Ama, klasik ekôl sâhipleri de, cin târiflerindeki belirsizlikleri, çelişkileri asla giderememektedirler!
+++

Oruç

Bir televizyon kanalında çalışan 39 yaşındaki bir kadın, oruç açtıktan sonra beyin kanaması geçirdi, birkaç gün komada kaldı ve öldü…

Oruç tutmanın, hem tek tek insanlarda, hem toplumda, (dînî, ekonomik, sosyal, sıhhi vs. alanlarda) ne kadar faydası, ne kadar zararı var, oluyor, “sorunsalının” ciddî/tarafsız kişilerce araştırılmasını ister(d)im!
+++

Din değiştirenler

Alevi-Bektaşi Federasyonu’nun yaptığı/yaptırdığı araştırmaya göre 2005’te Türkiye’de toplam 210 kişi dinini değiştirmiş… Öte yandan Türk Araştırmalar Merkezi’nin verilerine göre son 3 yılda sâdece Almanya’da Müslümanlığa geçenlerin toplamı 1260’mış ve bunların yüzde 60’ı kadınmış; çoğu da Müslüman erkeklerle evlenen Alman kadınlarmış. (Can Dündar, Milliyet, Ocak sonu, 2008)

C. Dündar, “misyonerlik patladı” balonunun Malatya katliâmını hazırladığını söylüyor.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8562, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Medya ve Bilgi II (Mete Tunç)

Ortaçağ ve bilim târihi

“Ortaçağ karanlığı” söylemini, Osmanlı târihine (de) atfen dile getiren Türk aydınları ve bilim insanları vardır. Bunlar, Batıcılığın etkisi ile, Batı’nın târih paradigmasını tüm dünyâ târihine teşmîl ederler, târih bilgi ve bilincinden yoksundurlar, ezber ve sloganlarla konuşurlar…

Bu paradigmanın (da) Batı’da, artık târihin çöplüğüne atılma sürecine girdiğinin ipuçlarını akademisyenlerden öğreniyoruz:

Prof. Dr. Ünsal Oskay [müteveffa], bir konuşmasında, satır arasında, Batı’da Ortaçağ söylendiği gibi değildir, diyor…

Demokrasi’yi eski Yunan’a bağlamak, oradan örnekler vermek, kelimenin etimolojini anlatmak “âdettendir”! Yunan demokrasisinin, hür insanlara mahsus olduğu ifâde edilir de; acabâ eski Yunan’da “rejim” kavramı var mıydı, ve ‘biz demokrasi ile yönetiliyoruz’ mu diyorlardı?.. Bu sorularımın cevaplarını henüz bulamadım ama, Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, demokrasiyi eski Yunan’a bağlarlar, yanlıştır, İngiltere’de 1600’lü yıllarda ortaya çıkmıştır, diyor.

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan, Batı’da yüzyıllarca “Ortodoks [tutucu] bilim anlayışı” egemenliğinin yaşandığını, “bilim adamı” kavramının 19. yy ürünü olduğunu, entelektüel faaliyetlerin ilk çağlara kadar dayanmasına karşılık bilimin kaynağını, bilim târihini Babil’e kadar götürmenin yanlışlığını, bilimin kaynağının eski Yunan da olamayacağını çünkü “Yunan bilimi” denilen şeyin aslında “Yunan kültürü” olduğunu, yapılanın bugünün elbisesini eski çağlara (Babil, Yunan…) giydirmek anlamına geldiğini, Batı’da Ortodoks bilim anlayışının değişme sürecine girdiğini ve 19. ve 20. yy’daki, “bir ‘aydınlanma’ çağı varsa, önceki çağ ‘karanlık’tır” temelli tanımlamaların aksine, bugün, Ortaçağ’ın artık farklı algılanmaya ve yazılmaya başlandığını söylüyor.
+++

Kablo

Atatürk’ün Cumhuriyet’in 10 yılındaki görüntülerini, nutkunu çeken Sovyet kameramanı ile konuşmuş bir Türk anlatıyor televizyonda…

Kameraman, hazırlıklarını bitirip, başka ülkelerden gelen kameramanlar gibi Atatürk’ün tören alanına gelmesini bekliyormuş. Atatürk’ün arabası gelmiş, Atatürk içinden inip tribüne doğru yönelmiş. Kameraman heyecanla çekimini yaparken bir de bakmış ki, meslektaşları toplanıyorlar! Meğerse Atatürk’ün aracı kabloların üzerinden geçmiş…

Bütün Batı ülkelerinin kamera kabloları ince, SSCB’ninki ise kalınmış!..

Stüdyoda, iyi ki öyleymiş; yoksa elimizdeki o tek film de olmayacaktı, diyorlar…
+++

Bedeviler

Sosyolog, yazar, çevirmen Ali Bulaç’ın duyageldiğim bir yorumu vardır. Buna göre, Arabistan yarımadasında petrol bulunduktan sonra, bu bölgelere sâhip bedevî âileler zenginleşmiş, iktidârı ele geçirmişler. Buna karşılık kültürlü, birikimli âileler yok olmuşlar.

A. Bulaç, Arap yarımadasındaki “dejenerasyonu” buna bağlıyor… Bilmiyorum!
+++

Kırşehir ve Silifke

1954 genel seçimlerinde Kırşehir halkı, genel başkanlığını Osman Bölükbaşı’nın yaptığı Hürriyet Partisi’ne teveccüh gösterince, Kırşehir’in Demokrat Parti iktidârınca ilçe statüsüne getirildiğini* biliyordum da; Silifke’nin, 1933’te, Serbest Fırka’ya oy vermesi nedeniyle il statüsünden ilçe statüsüne düşürüldüğünü TRT’de bir akademisyenden yeni öğrenebiliyorum.

Bu vak’a hiç söylenmez, gündeme gelmez, bilinmez!.. Silifke hâlâ ilçedir. Silifke halkı yeniden il yapılmayı bekliyor mu acabâ!?

* Aynı iktidarca 1957 genel seçimlerinden önce tekrar il yapılmıştır!
+++

Hitler

Hitler’in Berlin’de düzenlenen 1936 olimpiyatlarına katılacak/katılan zenci sporculara tavır aldığı ve bir yarışta ABD’li zenci atlet Jesse Owens’ın Alman sporcuyu geçerek birinci gelmesi üzerine kızıp stattan ayrıldığı söylenir. Acabâ bu da bir başka yalan mıdır?..

Bir kanalda, Nazi döneminde yaşayan bir kadın Alman yönetmenin hayâtının anlatıldığı bir program izledim. Orada, bu yönetmenin olimpiyat başlamadan önce yaptığı olimpiyat belgeselinde disk atan bir atlet vardı: Zenciydi!
+++

Ateşe tapma

“Zerdüştler ateşe taparlar” diye öğretildi bize. TV’deki bir programda, böyle olmadığını söyleyen biri konuşuyor, yazdığı kitabı anlatıyordu: Ateşe Tapmayanlar: Zerdüştiler, Sami Solmaz.

Not. Ayrıca, S. Solmaz ile yapılan (içindeki bâzı yorumlarına katılmadığım) bir röportaj için bkz. http://www.turkleronline.com/diger/zerdustiler/zerdustiler_soylesi.htm
+++

Dâvûdî ses

“Gelecekten haber verme” bağlamındaki kimi belgesellerde Tevrat’tan (Eski Ahit’ten) âyetler dâvûdî bir ses ve eko verilerek okunup bunların yakın çağlardaki, çağımızdaki ve gelecekteki olayları anlattığı iddiâsına yer verilir…

Oysa alâkası yoktur. Binlerce yıl öncesinde yaşamış, belki sıradan, zavallı, aptal, meczup birinin sözleridir onlar!

Bunlar dikkate alınıp yorumlar yapılır, tezlere delil gösterilir…

“Aydınlanmış” Batı’nın “aydın” TV programcıları bu tezleri yukarıdaki formatta sunar, “aydın” izleyiciler de heyecanla tâkip eder!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6763, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

ORGAN NAKLİ, ASLINDA CİNAYETMİ ?

BEYİN ÖLÜMÜ: Günümüzde teknolojinin ve tıp biliminin ulaşmış olduğu düzey, beyinsel yönden ölmüş olan insanların bile uzunca bir süre yaşatılmalarmı gerçekleştirmektedir. Beyinsel ölümün ölçütlerini verdikten sonra, bu duruma düşmüş olan insanların durumunu kısaca tartışmak istiyoruz.

1) Hastanın kalbi kendiliğinden çalışmaktadır, fakat hastadan hiçbir refleks alınamamaktadır. Gözbebekleri sürekli olarak açık durmaktadır (midriazis). Hastanın vücut ısısı odanın ısısına göre değişmektedir. Hastada hiçbir duyarlık ve tepki yoktur. Kısacası hastanın otonom sinir sisteminde (bitkisel sinir sistemi) yalnızca kalple ilgili bölümü çalışmaktadır.

2) Hastanın solunumu bir aygıt yardımıyla gerçekleştirilmektedir ve bu aygıt 3 dakika süreyle durdurulduğunda, hastada kendiliğinden, solunum başlamaktadır.

3) Hastada kendiliğinden hiçbir hareket görülmez.

4) Hastanın beyninden elektroansefalografi (EEG) ile hiçbir elektriksel etkinlik kaydedilemez. Beyinsel ölümde olan hastaların canlılığı, “Bitkisel hayat” deyimiyle anlatılmaya çalışılır. Kanımızca bu hastaların gösterdikleri canlılık belirtileri bitkisel düzeyin çok altındadır. Çünkü bitkiler hiç değilse kendi kendilerine yetmektedirler ve normal koşullarda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Beyinsel ölüme girmiş olup da bazı aygıtların yardımıyla koma halinde yaşayan insanlar, tamamen bu aygıtlara bağımlıdırlar. Bu aygıtların fişi çekildiğinde, bu insanlar bitkisel düzeyin de altında olan canlılıklarını yitireceklerdir. İşte en büyük sorun burada doğmaktadır: “Bu aygıtların fişi çekilmeli mi, çekilmemeli mi?” Barbitürat türü uyku ilaçlarından zehirlenme sonucu ortaya çıkan çok ağır komalardan, çocuk komalarından ve vücut ısısının aşın derecede düşmesi sonucu ortaya çıkan komalardan bazılarının sonradan açıldığı görülmüştür. Bu nedenle bu gibi vakalarda sonuna kadar ümitle beklenmesi gerekir. Peki ya diğerlerinde? Kanımızca diğer vakalarda da ümitle beklemek ve aygıtların fişini çekmemek daha uygun olur. Bu sırada hastaların bazı bilimsel incelemelere alınmalarım da uygun buluyoruz. Unutmamak gerekir ki, bu hastaların canlılıklarını sağlayan tıp bilimidir. Bu hastalarda yapılacak bazı incelemeler sonucu elr de edilecek bilgiler, belki de diğer insanların bu durumlara düşmesini önleyeceklerdir.

Beyin ölümünde bir başka sorun da bu hastalardan organ nakilleri için gerekli organların alınması olayıdır. Bu sorunu hasta sahibinin yargıları çözümleyecektir. Bu konuda tıp adamlarının herhangi bir öneride bulunmaları söz konusu olamaz.
Bir sağlık sitesinden alıntıdır .

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9085, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

RİVAYET ‘çilermi kafayı sıyırdı onlara İNANANlarmı ?

Peygamberler gönderilmiş ve bu kutsal görevlerini hakkı ile yapmışlar ve ahirete göçmüşlerdir. Onlar zaten YÜKSEK MAKAMA ermişler ve cennetin en güzel yerleri onlara tahsis edilmiştir. Yani onların bizim yüceltmemize ihtiyaçları varmıdır bir düşünmek gerekmezmi ? Peki neden bu Peygamber yarıştırmacılığı vardır yüzyıllardır? Neden peygamberlerin yapmadığı şeyleri onları yüceltmek adına peygamber bunu yaptı diye yalan uydurmuşlardır ?
Yahudiler yüceltmek adına ÜZEYRe Allahın oğlu demişler
Hristiyanlarda kendi peygamberlerini yüceltmek adına İSA ya Allahın oğlu demişlerdir. Peki Müslümanlar boşmu durdu ? Olurmu hiç ; bizim peygamberimiz aslında diyerek binlerce uydurma üretti. Allah HZ. muhammede MUCİZE vermediği halde piyasalarda HZ. Muhammedin 1000 Mucizesi diye kitaplar yayınlandı. Her gece 20 defa cinsel ilişki yaşardı diye (sanki yatak odasını gözlemişler gibi ) onu güya yüceltmişlerdi !
6 yaşında AYŞEYi alarak ta ( aslında onu sapık konuma soktuklarının) farkında olmadan rivayetler üretmişlerdir. Garibim iyi niyetli müslümanlarda bu sözleri itiraz etmeden kayıtsız şartsız DOĞRU olarak almışlardır. Keçi ayeti yedi diyerek Allaha iftira atılmış. Peygamber RECMİ uyguladı diyerekte aslında peygamberine iftira edilmiştir. Kuran gönderileli 14 asır geçtiği halde insanların hala İNSAN TAŞLAMASI (recm) uygulaması Kuranı hiç anlamadıklarının göstergesi değilmidir ?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5353, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Medya ve Bilgi I (Mete Tunç)

‘Medya ve Bilgi’ başlıklı yazılar, çoğunlukla 2006-2007 yıllarındaki medya (görsel ve yazılı basın) tâkibim neticesinde tespît ettiğim bilgilerden, gözlemlerimden ve bunları çözümlemelerimden, ek yorumlarımdan meydana gelecektir…
^^^^

Harita

Almanya’nın Goethe (Göte) Üniversitesi’nde İslâmî Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Fuat Sezgin’in Batı medeniyetinin oluşumuna İslâm dünyâsının katkı sağladığına dâir verdiği örnekler somut değil…

İstanbul’da açacakları sergide 9. yy’a âit bir Arap haritasını da sergileyeceklermiş. Harita stüdyoda; ama küre biçiminde!

Ne kadar yanıltıcıdır, özellikle çocuklar için. Öyle bir intibâ veriliyor ki, sanki, 9. yy’da Araplar/Müslümanlar dünyânın küre biçiminde olduğunu biliyorlardı da, haritayı küre şeklinde yapmışlardı!

Neyse ki sunucu bilgili; siz mi böyle yaptınız, diye sordu. F. Sezgin işgüzarlık yapıp haritayı küre biçimine getirtmiş!

Not. Bilahare F. Sezgin, yayınlarında islam dünyasındaki alimleri-ilmi çalışmaları anlatırken, tüm bunların arap olduğu ve araplarca gerçekleştirildiği intibaını verdiği iddiasıyla eleştirildi. Böyleyse (ve eğer enstitünün finansmanı kamilen Araplar tarafından sağlanıyorsa) şaşırtıcı değil!
+++

Eşeğin kuyruğu

19. yüzyılın ilk yarısı. Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, ordusuyla Kütahya’ya kadar gelebilmiştir Osmanlı ordularını yenerek. TV’de, başka bir konu veya târihi olay anlatılırken bu olaya da değinildi:

Osmanlı ordusunda (herhâlde danışman statüsünde) bir Alman generalin* anılarından bir kesit aktarılıyordu. General, Osmanlı paşalarına, şimdi tam zamanıdır, diyerek, birkaç kez saldırı önermiş. Paşa veya paşalar, şimdi olmaz, çünkü, diyerek, yıldızların durumu ve eşeğin kuyruğunun hareketi gibi gerekçelerle hücum etmekten imtinâ etmişler!

* Galiba daha sonra Almanya’nın birliğini sağlayanlardan Helmut von Möltke
+++

“Arapoğlunun yâveleri”

Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, bir TV programında, Atatürk’ün, Kazım Karabekir’in hatırlarında (Paşaların Kavgası) yer alan, “Araboğlunun yâvelerini…” sözü münâsebetiyle, bu sözü ilk okuduğumda ve uzun bir süre şok içinde kaldım, fakat sonra, düşününce, Atatürk’ün o sözle, diyor ve buradan îtibâren Atatürk’ün, aslında başka bir şey kast ettiğini söylüyor. İfâde ettiği o ‘şey’ pek mânâlı bir şey değil ki, hatırlamıyorum!

Ne garip bir hâleti rûhiyedir bu?! Ne ikilemli bir duygu hâlidir! Ama, yanı sıra, naif bir yaklaşım olarak da yorumlayabiliriz bir başka açıdan.
+++

Baskın ve intihar

11.11.2007 târihli Milliyet’in Pazar ekinde, Can Dündar’ın, Atatürk’ün yâveri Salih Bozok ve Atatürk hakkındaki yazısında, S. Bozok’un oğlu Muzaffer Bozok, satır arasında, evlerini nasıl (uygun bir fiyata) aldıklarının mini hikâyesini anlatıyor:

“Babam evi bir Almandan almıştı. Adam Alman Elektrik Şirketi’nin müdürüymüş. Bir gün eve geldiğinde karısını kardeşiyle yatarken bulmuş. Çekip tabancayla vurmuş kendini…”

Karısı evi satmış ve Türkiye’yi terk etmiş…

Karını vur, kardeşini vur, her ikisini birden vur, ikisini vurduktan sonra kendini vur! Bunların hiçbirini yapmayıp (sâdece) kendini vuruyorsun. Enayi! Ahmak! Salak! Enbesil!.. Hayır, hayır… Öncelikle çok hassas, ince ruhlu, korkunç bir şok ve hayâl kırıklığı yaşamış bir insan…
+++

Diyet

Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, meâlen, Cumhuriyet’i ordu kurdu, diyerek sürekli başımıza kakıyorlar; verelim diyetimizi bitsin bu eziyet, diyor, kolunu uzatarak!

Bir diğer tartışmada, ki din referanslı bir tartışmaydı, M. A. Kılıçbay, bu konuşmalar bir kabûl doğrultusunda yapılıyor, diyerek îtiraz ediyor. Kastettiği, ‘Allah’ın var olduğu’ ve ‘Kuran’ın Allah kaynaklı olması’ kabûlleriydi.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12806, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları XII (Mete Tunç)

(yolculuklardan)

Korna çalan bebek

Kucakta olduğu bir-iki yaşına ait bir otobüs yolculuğunu da hatırladı. 302’lerin piyasaya çıkmadığı, siyah-beyaz filmlerdeki uzun kaputlu bir otobüstü içinde olduğu. Herhalde huysuzlandığından, babası onu otobüsün önüne şoförün yanına götürmüştü. Tenha yolu ve şoförü izlemişti bir süre. Şoförler arasındaki selamlaşma biçimi ilgisini çekip, karşıdan yaklaşan başka bir otobüs görünce, “Düt… Düt!” diyerek babasının kucağından direksiyona doğru sarkmış ve kornaya basmıştı. Gelen otobüsün şoförü de korna çalınca, sevinç çığlıkları atmış, kollarını aşağı-yukarı sallamıştı.
&&&

İki kafa

… Önümde seyreden arabada, sürücü koltuğundaki adamın duruşu, başı ve kulakları dikkat çekiciydi: Zayıf biriydi, uzundu; dik duruyordu ve arabayı sürerken adeta hareketsizdi; uzun bir başı vardı, kumraldı, saçları seyrekti; kulakları başına göre büyüktü ve kepçeydi. Bütün bunlar dikkat çekebilir ama olağanüstü değildir; bakılıp geçilir.

Ancak, tıpatıp aynı tipte bir başka adamın onun yanında görünce..! Küçük de olsa bir şok yaşıyor insan. Hoş bir şok!
&&&

Bir otobüs yolculuğu

Yanımdaki, sorularıyla beni tanımaya, hayat felsefemi, ideolojimi, vs. anlamaya çalışıyordu. Önce beni dindar biri sanıp islami bir terminoloji ile konuştu. Onunla aynı dili konuşmayınca…

Altınkum’a gitmiş. Bu arada meme uçları baş parmağı kadar olan bir Rus hayat kadınıyla yatmış. Kadın bir doksan boyundaymış; ve işin sonunu adamın üzerine oturarak getirmiş… Kelimeler ağzından tıslıyarak çıkıyordu adamın. Bir sakız çıkarıp attı ağzına. Yüzünde salakça bir sırıtma vardı. Nefes alıp verirken burun delikleri açılıp kapanıyordu. Hikayesini bitirirken bir mide ilacı aldım. ‘Bir fahişenin bile tiksineceği birisin sen. Üste seninle teması en aza indirmek için geçmiştir’ diye geçirdim içimden.

Adam yaptığıyla ve yaptığını beyan etmekle doyuma ulaşamamıştı ki, bu kez bir diş doktoruyla ilişkisinden bahsetmeye koyuldu. Tesettürlü doktor kendisini beğenmiş ve koltukta sevişmişler(!)… Banyoda, farklı günlerde, duş alırken defalarca yineledikleri iki türlü birleşmeyi anlatırken sakızı ağzını şaplatarak çiğniyor; ağzının içinde, dişlerinin üzerinde tükürükler görünüyordu. Tepki vermeden ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan dinliyordum. Gözlerinin ve başının hareketlerini, kelimelerindeki vurguları, vs. inceleyince, gözbebeklerinde, onun, muayenehanede sırasını beklerken, banyoda yalnızken, dişçi koltuğunda dişi çekilirkenki görüntüleri akıyordu. İçimden yüzüne tükürmek geldi ama yalan söylediğini anladığımı anlamasını istediğimden birkaç soru sordum: “Seni tatmin edecek güzel bir kadın varken, çirkin bir Rus …spusuyla yatmak için bunca yola neden katlanıyorsun?”… “Muayenehane o iş için uygun mu; ne bileyim hiç hasta gelmiyor mu?”… “Dişçinin muayenehanesi ve kendisi şimdi nerede?”… Cevapladı sorularımı güya mantıklıca; fakat sapık fantezisini daha öteye götüremedi. Yanında söylediklerini yutacak bir enayi oturmuyordu çünkü.
&&&

Kaçak yolcu

… İki adam, biri genç diğeri orta yaşlıydı, bir başkasına, ki karşılarında duruyordu, bağırıyorlar, hakaret ediyorlar, hatta itip-kakıyorlardı. Kime, diyerek başımı biraz kenara çektim: Bıyıklı, esmer, gür-siyah saçlı, topluca, ortalama/sıradan giyimli bir adam. Garip olan ise, adamın dizlerinin üzerinde olmasıydı(?). Yaklaşınca gördüm ki adamın boyu, kısa ile cüce arasında bir uzunluktaymış! Aşağılanmaya, “dürtülmeye” rağmen sakin; yüzü komedyenlerin oyunlardaki yüzleri gibi… Meğerse, yoldan binmiş otobüse ve bilet parasını vermeden “tüymeye” çalışırken yakayı ele vermiş!
&&&

Durakta

… Öğrenci Yurdu’nda kalan liseden sınıf arkadaşlarımı ziyaret etmiş, eve dönmek üzere durakta beklerken, bir kadın, pantolonunuzun arkası tozlanmış, babında bir uyarıda bulundu. Silktim. Galiba tebeşir tozuydu, dedi ardından. Otobüse bindik. İlk, iki kişilik koltuk boştu. Oraya otururken, bana dönerek, (siz de) buyurun, dedi. Teşekkür edip arkaya yürüdüm.

1.65 boylarında, 25 yaşlarında, normal kiloda, hatta atletik yapıda, uzun-siyah saçlı, hoş-güzel denebilecek bir kadındı.

Davranışımı, salt nezaketsizlik olarak yorumlamak eksik kalacaktır!
&&&

Yeni evliler

… Otobüsle işe gidiyorum… Karşımdaki koltukların sol-iki sırasında bir çift oturuyor ve erkek kadına boynundan sarılmış halde, uyukluyorlar, gözleri kapalı. Erkek işaret parmağını kadının dudaklarına paralel olarak yerleştiriyor. Kadın parmağı öpüyor… Yeni evlenmiş olmalılar!
&&&

Temaslar

Toplum taşım araçlarına yalnız başıma bindiğimde başıma gelen çoğu ‘ıslak’ olaylar, hepsinde kötü bir rastlantının eseri mi acaba?

Halk otobüsünde ayaktayım. Yanımda bir çift duruyor; iyi giyimliler. Bana yakın olanı kadın. İkisinde de yüzük var; evli veya nişanlılar. Yukarıdaki demiri tutan elimin parmakları üzerinde geziyor kadın olanının eli. Demir tutacak soğuk, elim sıcak, Farketmiyor mu ne?! Ben de farkında değilmişim gibi davranıyor, elimi çekemiyorum. Yüzümden ter damlıyor. Otobüs çok sıcak oldu!..

Not. Bu minvaldeki diğer anılarımı ‘aile terbiyemden dolayı’ ifşa edemiyorum!
&&&

‘Erkek meselesi’

Arkamdaki koltukta iki genç kız oturuyor. Üniversite öğrencisiler, ihtimal aynı bölümdekiler. Sesi munis olan soruyor, falanca ile neden kavgalısınız, diye. Sesi ‘kadın’-‘kaşarlı’ olan, sinirli bir tonlama ile “ucube” diye cevap veriyor. Boyu 1.70’ten küçük, diye ekliyor. Birincisi ikna olmuyor, gerçek nedeni merak ediyor. ‘Kaşarlı’ konuyu uzatmak istemeyen bir üslupla, “erkek meselesi” diyor. Otobüsten benden önce iniyorlar. Dönüp insan manzaralarına bakmak içimden geçiyor ama üşeniyorum; zira böyle tipleri ziyadesiyle gördüm.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10912, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.