BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

YUSUF Suresindeki Kadınların EL ‘inin Kesilmesi

MAide 38 deki (EL’e) verilen MECAZ anlam aynen
bu ayetterde yani Yusuf suresinin 30 ve 31 . ayetlerinde
anlatılan (EL kesme ile aynıdır ) Maide 38 ve el kesme
yanlışlığı yazımı okumamış olanlar olabilir. Bu yazıya
internetten ulaşabilirsiniz. Yalnız Yusuf suresinde de vezirin
karısı hz. Yusuf hakkında dedikodu yapan kadınları evine
çağırmış ve bir sofra hazırlamış ve önlerine bıçak konmuş
deyipte ardından Yusuf o kadınların önüne çıkarılmış ve o
dedikodu yapan şehir kadınları EL lerini kesti deyince bu
ayetlerdeki (EL) ( fiziksel EL) anlaşılmış ve MECAZ ile
bağlantısı kurulamamıştır. Oysa bu ayette de (EL= Güç – kudret – takat)
manasında anlamlandırılması gerekir. Yoksa o kadınların hepsininde
Yusufu görünce masadaki bıçakların ellerinde olması ve
meyva bıçağı ile El nasıl kesilirse hepsinin birden kesmesi
akla uygun gelmemektedir. ? Şimdi bazı insanlar (meyva bıçağı )
olduğunu nereden çıkarıyorsun diyebilir. Vezirin karısı
misafirlerini çağırmış şayet yemek masası olsaydı çatal ve
bıçaklardan bahsediliridi. Sadece bıçaktan bahsedilmesi gelen
misafirlere Meyva çıkarıp önlerinede meyva bıçağı konması
gerekirki. Bu gelenek yüzlerce yıldır devam etmektedir.
Şayet gözünüzün önüne bu tabloyu getirirseniz bütün
kadınların elinde bıçağın aynı anda olması ve Yusuf içeri
gelince aynı anda meyva bıçağı ile EL lerini kesmesi pek
anlamlı gözükmemektedir.Aslında o ayetteki mana şöyle olmalıdır
:
Ve o kadınlar Yusufu karşılarında görünce onun güzelliğinden
ve yakışıklığından (Ellerindeki ^^Güç ve Takatları^^ kesildi)
ve Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil… Bu ancak üstün bir melektir!
dediler. Bütün kadınların bir anda EL ( güç ve Kudret yani
takatlarının) kesilmesi anca EL kelimesinin MECAZ EL olarak
anlaşılması ile anlam kazanmaktadır. Sürekli Ali imran 7. ayeti
hatırlatıp Kuranda bir çok ayetin (müteşabih) olduğunu yazıyor
ve mecaz ve teşbihlerden oluştuğunu hatırlatıyorum.
Bazı ayetlerde (EL in çarpraz kesilmesi olan ayetler
aslında = fiziksel EL olarak anlamlandırılmıştır. Yoksa ne
maide 38 de ne Yusuf suresinde ki (EL) fiziksel El değil
MECAZ anlamlandırılması gereken bir kelimedir.
Nasıl Allahın ELi derken EL kelimesine MECAZ anlam
veripte (güç ve kudret ) anlamı ile Mecaz olarak düşünüyorsak
bu ayetlerde de mecaz anlamı olduğunu düşünmenizi tavsiye
ediyorum..

Yusuf suresi : 30

Ve kâle nisvetun fîl medînetimre’etul azîzi turâvidu fetâhâ an
nefsih(nefsihî), kad şegafehâ hubbâ(hubben), innâ le nerâhâ fî dalâlin
mubîn(mubînin).

ve kâle : ve dedi
nisvetun : kadınlar
fî el medîneti : şehirde
emre’etu el azîzi : azîzin (vezirin) hanımı
turâvidu : elde etmek istiyor
fetâhâ : onun emrinde olan (kölesi) genç delikanlı
an nefsi-hî : onun nefsinden
kad : olmuş
şegafe-hâ : onun kalbine işlemiş
hubben : sevgi, aşk
innâ : muhakkak biz
le nerâ-hâ : onu görüyoruz
fî dalâlin : bir sapıklık içinde
mubînin : apaçık

MEALİ =Şehirde birtakım kadınlar, “Aziz’in karısı, (hizmetçisi
olan) delikanlısından murad almak istemiş. Ona olan aşkı yüreğine
işlemiş. Şüphesiz biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.

Yusuf suresi 31. ayet =
Fe lemmâ semiat bi mekrihinne erselet ileyhinne ve a’tedet lehunne
mutteke’en ve âtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen ve kâletihruc
aleyhinn(aleyhinne), fe lemmâ re’eynehû ekbernehu ve katta’ne
eydiyehunne ve kulne hâşe lillâhi mâ hâzâ beşerâ(beşeren),in hâzâ illâ
melekun kerîm(kerîmun).

fe lemmâ : böylece, olduğu zaman
semiat : işitti (kadın)
bi mekrihinne : çekiştirdiklerini, dedikodu yaptıklarını
erselet : gönderdi
ileyhinne : onlara (kadınlara)
ve a’tedet : ve hazırladı
lehunne : onlar (kadınlar) için
mutteke’en : karşılıklı dayanıp oturacak yer
ve âtet : ve verdi
kulle : hepsi
vâhidetin : birine
min hunne : onlardan (kadınlardan)
sikkînen : bir bıçak
ve kâlet ihruc : ve “çık” dedi
aleyhinne : onlara (kadınlara)
fe lemmâ : o zaman, ….. olunca
re’eyne-hu : onu gördüler (kadınlar)
ekberne-hu : onu büyüttüler (çok beğendiler, hayran kaldılar)
ve katta’ne : ve kesildi
eydiye-hunne :Ellerini (
ve kulne : ve dediler
hâşe : hayır
lillâhi (li allâhi) : Allah için
mâ : değildir
hâzâ : bu
beşeren : bir beşer
in hâzâ : bu olsa, olursa
illâ : ancak, sadece
melekun : bir melek
kerîmun : üstün, kerim
MEALİ =
Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi
gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Onlardan herbirine
bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusuf’a): <> dedi. Kadınlar onu görünce, onun güzelliğinden
ellerindeki (Güç ve takat) kesildi ve dediler ki: Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil…
Bu ancak üstün bir melektir!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10521, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Peygamberlere Neden İnanılmadı da Helak Oldular

Sakin kafa ile düşününce insanın aklına geliyor. Dünyanın en doğru sözlüleri peygamberler değilmidir ? Birde yaptıkları işlere karşılık (bir ücret istemiyorum yani bu işten bir menfaatim yok ) derlerken neden o helak olan kavimlerde çok azı hariç kimse peygamberlere inanmadı ?
Çünki atalarından gelen her düşünceyi her davranış ve uygulamayı DOĞRU sanıyorlardı. Örneğin Putlara ibadet etmek.. Doğdular büyüdüler annesi babası dedesi ve kavmi hep PUT ların karşısına geçiyor onlara DUA ediyor ve o KUTSAL saydıkları şeylerin Allahla aralarında bir BAĞ olduğunu düşünüyor ve Allahın göklerde kıralllığı bulunduğu ve Allaha hiç bir zaman ulaşamıyacaklarına inandıkları için aralarına PUT ları koydular. Yetişen çocuklarda Putların karşısında dualar ettiler bir şeyler istediler ve bazen istedikleri oluyor bazende olmuyordu. (bu gün ülkemizde bir çoğunun YATIRLARA gidip dilek tutmaları gibi) Yani yüzlerce yıldır buna kimsenin itirazı olmamıştı kavimlerinde ve BİRİ çıkıp geliyor ben peygamberim diyor ve sizin EN KUTSAL SAYDIĞINIZ (put) şeylerin hiç bir işe yaramaz şeyler olduğunu iddia ediyordu. Hiç olurmu öyle şey? onlar sizin en kutsalınızdı ve bu adamda kimdi ? Bu kadar ATALARI yanılmış olamazdı ? En güzeli o peygamberi kavimden kovalamak, inkar etmek yada öldürmek olmalı idi ve bazı peygamberleri öldürdüler.
Onlar bir ÜMMET ti gelip geçti. Biz çok mu özeliz diye düşündünüz mü hiç ? Atalarınızın DOĞRU kabul ettiği ama kurana uymayan ve hesaba çekilirken kafalarınızı vuracağınız kaç YANLIŞınız var sorguluyor musunuz ?
ÇOĞUNLUĞA UYMAK demek DOĞRU olanı yapmak demek midir sizce ?
Çoğunluğun benimsediği düşüncyi kabul etmek doğru olan mıdır ?
Biri gelipte YENİ BİR FİKİR attığında önce reddedeceğinize acaba doğruları mı söylüyor diye düşünüyor musunuz ?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5957, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları XI (Mete Tunç)

(hastanelerden)

Sekreter ile Ana-Oğul

… Bir kliniğin salonu. Sekreter masasında iki genç kız. Biri, yanında annesi olan 18-20 yaşlarında bir genç ile konuşuyor. Anlaşılıyor ki, sekreterin sabah söylediği, muayene için gelmesi gereken saati genç yanlış anlamış. Kısa boylu, sarı-kumral saçlı, kavruk tenli, sempatik bir genç bu. Annesi de kısa; zayıf ve 60’ında gibi. Büyük ihtimalle 50 yaşında; ama yaşlı gösteriyor…

Sekreter, “sen neden geldin,” diyor kızar gibi yaparak! Genç, “ama siz [şu saatte] gelin,” demiştiniz, deyince, sekreter, “ben sana [şu saat] değil [bu saat] dedim,” diyor. Bu sözü, esprili bir tonlamayla bitiriyor. Genç de, ‘anladım, haklısınız, peki,’ anlamında başını sallıyor ve gülümsüyor. Yanındaki annesi de. Özellikle annesi…

Belki birçok kez karşılaştıkları türden azarlayıcı bir tepki beklerken sıcak bir yaklaşım gören kadın, sanki saatlerce hastanede beklememiş ve oğlunun bütün hastalık derdi bitmiş gibi büyük salona dönüyor…

Sekreter, davranması gerektiği gibi davranmış, yalnızca görevini yerine getirmişti aslında; fakat yukarıdaki sahneleri izleyince, doğal-‘insani’ davranışı sebebiyle (içimden) onu kutladım!
&&&

Bir Sabık-Malul Mülazımı Evvel ve ‘Kahraman’ Kayınvalidesi

… koridorda bir oda. Genç görünümlü, iri, gözlüklü bir erkek yatakta oturuyor. Sol bacağını altına mı almış?! Ancak öyle olsa dizi görünürdü. Hayır; sol bacağı yok! Yatağın yanındaki dolaba dayalı şey, uzun bir protez bacak. Gözlükleri var, hipermetrop gözlüğü. Görüyor sanki, çünkü konuştuğu kişinin gözlerine bakıyor gibi. Ama.. hayır: Dolabın kolunu, elini dolabın üzerinde gezdirdikten sonra buluyor…

Bu; 1966 doğumlu, 1.99 boyunda (kilo almış, 136 kiloya çıkmış), beden eğitimi bölümü mezunu, … yıl önce Irak’ta yapılan bir harekatta, 6 metre önündeki askerin bir mayına basıp parçalandığı patlamada bir bacağını ve iki gözünü kaybetmiş bir eski yedeksubay…

O sırada nişanlıymış. Evlenmişler. İki çocukları olmuş; ilköğretimde okuyorlar, ikisi de sağlıklı ve zeki…

Devlet, teğmen maaşı tutarında maaş bağlamış. Sabit kalmayacak, artacakmış… Protezinin yenilenmesi gerekiyormuş. Onun ölçülerine göre protez sadece İngiltere’de yapılıyormuş. Devlet İngiltere’ye gitmesine izin vermiyor, “ölçüsünü verin, yapıp göndersinler,” diyormuş. “Soba borusu mu yaptırıyoruz?! Gezmeye gitmiyorum ki, ben yarım adamım, zaten bir şey göremiyorum,” diyor. “Bürokrasi …’den daha çok zarar verdi bize,” diye ekliyor… Bütün bunlara rağmen moralli. Konuşkan. Tek gözünün yüzde ikilik görme gücüyle, bir cismi ancak hareket edebiliyorsa fark edebiliyor; ama buna da şükrediyor. Cep telefonundan sürekli aranıyor. Bu yiğit insan …’lu; orada yaşıyor. Adı …

Kayınvalidesi neden mi ‘kahraman’? Çünkü onu malul bırakan patlamadan sonra nişanlısı, annesine, “ne yapayım” diye sormuş. Annesi, “bırakmamalısın” demiş… Elbette kadirşinas, vefakar, cesur karısı da…
&&&

Bir Mevta ve Doktorlar

… acil servisteki hastaları daha/çok acil bir hasta geldiğinden kenara aldılar. Bu hasta, daha doğrusu mevta, akrabasını hastaneye yetiştireyim derken direksiyona yığılan bir dolmuş şoförü idi… İki kez elektroşok uygulandı. ‘İşi olmayanlar dışarı’ nevinden bir çağrı yapıldı. İlk önce ben çıktım! Koridorda şoförün yakınları, özellikle (bir-küçük?) oğlu feryat figandı. Birkaç dakika sonra şoför yüzü kapalı olarak morga götürüldü. Tekrar içeri girdiğimde, eks halinde geldiğini söylüyordu doktorlar. Masaya oturup raporlarını yazarken çay içip şakalaşıyorlardı. Bu da onların herhalde gerginliği atma yöntemleriydi. Lakin o sırada içeri müteveffanın ‘akli muvazenesini yitirmiş’ bir yakınının girme ihtimaline karşı dikkatli olmalıydılar!
&&&

Bir Bakış

Ameliyat olmuştu. Yeğeni ziyaretine gittiğinde büyük abdestini yapmakta idiğini, akabinde ağabeyinin, bacaklarını kaldırıp altını silmesinden anlamıştı. Ağabeyi bu sırada ve lazımlığı götürürken sıradan bir iş icra ediyormuş gibi ifadesiz yüze sahipti ve seri biçimde hareket etmişti.

Şu kadar yıl sonra, tahlil için idrarı alınırken ağabeyinin bir damla çişi eline damladı. Ağabeyini, yeğeni ile birlikte tahlil odasından koridora çıkarır çıkarmaz, elini yıkamak üzere ‘seri biçimde’ lavaboya gitti. Ağabeyinin onun arkasından bakışını göremedi.

‘Keşke o damla benim elime damlasaydı da, o bakışa şahit olmasaydım/o bakış hiç olmasaydı,’ diye düşünür yeğeni.

Not. Saygıdeğer ‘ağabey’ müteveffadır.
&&&

Ölme Hakkı (Ötanazi)

Arkadaş da bilmiyordu ki, ‘durumu iyi değilmiş, organlarında problem varmış’ mealinde sözlerle anlatabilmişti hastayı. O arkadaşın bir arkadaşının uzaktan akrabası olan hastanın bir husustaki görüşünü öğrenmek üzere bakımevine gidiyorum. Karşılaşacağım muhtemel korkunç manzaraları aklımdan geçirerek ve kendimi bunlara hazırlayarak.

… hastasıymış… Kıpırdayamıyor bile, tamamen felç. Fısıltıyla konuşabiliyor. İstenen soruyu sual ettim, cevabını aldım…

Oda kapısının önünde, bakımevinin, hastayı bilen ve ona bakan genç hastabakıcısı ile sohbet ettik. ‘Ölüm hakkı’ndan söz açtım. Suratı asıldı (Mümin refleksi!). Hastası ölmeyi hiç düşünmüyor, iyileşip gezmenin hayalini kuruyormuş. ‘Öyleyse ne diyeyim; benim kastettiğim kendini, hastalığını, gelişimini ve son aşamasını bilen haysiyetli insanlar ve onların (veyahut ailelerinin) belli hastalıklara ve hastalıkların çok ıstıraplı nihai dönemine müteallik talepleri.’ diye düşündüm…

Bizim kanunlara göre, bildiğim kadarıyla bu ‘hak’ hala tanınmıyor. O nedenle, onurlu ve ‘mucize/murdarlık/cehennem telakkisinden müstağni’ insanlar elden-ayaktan kesilmeden iplerini kendileri çekiyorlar!

Not. Şunu eklemeliyim ki, hangi saikle (iman/gelenek/vefa..) olursa olsun, bakıma muhtaç yakınlarına özenle, sabırla, şefkatle hizmet edenler hürmete layıktır, ‘mübarek’ insanlardır, ‘cennetliktirler’.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8228, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

HİÇ AKLINIZ ‘A GELİP SORGULUYORMUSUNUZ ?

1= Hz. Muhammed yeni bir DİNmi getirmiştir ? Yoksa Hz Ademden bu yana gelen tek DİN İSLAMIN son halkasımıdır ?

2=Şayet yeni bir din getirmedi ise neden ÇOK EŞLİLİK vardır ? Diğer peygamberler neden çok eş almamıştır ? Dünyada üremeye çoğalmaya en çok hak sahibi hz. ADEME neden tek EŞ verildiği yazar. Neden Nuhun karısından bahsetmezde karısını anlatır. Neden çocuk aşkı ile yanıp tutuşan Zekeriya peygamber hemde karısı KISIR iken neden cariye veye ikinci bir kadın alıp ÇOCUK sahibi olmamıştır ? neden Lut peygamberin geri kalan ve helak olan karısı derde karılarından bahsetmez ? Şayet karıları vardı ise Karılarından fatma diye anlatması gerekirdi değilmi. Karısından bahsediyorsa TEK EŞLİ olduğu yüzündendir. Yani kuranın hiç bir yerinde ben Hz. muhammed hariç hiç bir peygamberin KARILARINDAN yada CARİYESinden bahsettiğini okumadım şayet okuyan ve gören varsa bana (rivayetleri katmadan ) bilgilendirirmi ?

3= Kuran hiç bir yerde Karılardan ve cariyelerden bahsetmediği halde ve Kuranda hz. ibrahiminde karılarından yada cariyesinden bahsedilmediği halde neden hz. ismaile bir CİCİ ANNE bulup İsmailin annesi Hacer dediler. Allahmı eksik anlattı yoksa rivayetçilermi yalan söylüyor ? Ahirette hz. ibrahim şahit olarak getirilipte ( ben tek eşli yaşadım derse ne yapacaksınız?
4= Kuranda olmayan şeyleri O Arapların CAHİL leri neden HİKAYE olarak rivayetlendirmişlerdir ? her kıssaya her hikayeye sanki Allah anlatmaktan aciz kalmış gibi bir hikaye uydururlar yada uydurmuşlardır?
5= hz. Muhammed zamanını KURAN anlatırken SAVAŞLARdan bahsetmiyormu ? ATAERKİL yaşayan ve kadınlara iş sahası olmayan toplumlar SAVAŞ la karşılaşınca ne yapacaklardır ? TOPLUMSAL DAYANIŞMA olan bir ayetmidir ? yoksa çok eşlilik ayetimidir nisa 3 ?
6= Kuranda DOMUZ etide HARAM kılınmış ama ZORLUK zamanında yenebilir denmiştir. Buna izin veren RUHSAT AYETİ değilmidir ? neden NiSA 3 ede böyle bakılmaz ? SAVAŞ ve ZORLUK zamanıdır ve kadınlara İŞ sahası olmadığı için babası ve kocası ölen kadınlar ne ile geçineceklerdir ? yada ne yapacaklardır ? O döneme gidin ve düşünün. hatta EMPATİ yapıpı bir kadın olarak düşünün. Hırsızlıkmı yapardınız ? yada FUHUŞ ? yada hayata yaşanılmaz denip İNTİHAR mI ? Dünya savaşlarında haç hristiyan kadın böyle bir RUHSATTAN haberi olmadığı için İNTİHAR etmiş yada ÇALMIş yada FUHUŞ batağıuna saplanmıştır hayatın devamı için ?
7= Diğer peygamberlerine yapmadığı ayrımcılığı yapmamıştır allah ve allahın ilk yaratılıştan beri EMRİ tek eşliliktir ama ISTIRAR yani ZORLUK zamanlarında hep bir ÇIKIŞ yolu göstermiştir . NİSA ^3= ÇOK eşlilik ayeti değil sadece savaş ve zorluk zamanında TOPLUMSAL dayanışma olarak sunulmuş bir geçici RUHSAT ayetidir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10411, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları X (Mete Tunç)

(okul
hayatından)

Melâmivâri

Bir öğrenci tahtada çarpım tablosunu okumaktadır. Masasında oturan öğretmen (kadın) tahtanın hemen yanındaki gruptan bir öğrenciye seslenir, yanına çağırır:
-Arkadaşının kekelemesine neden gülüyorsun?
Öğrenci, ‘Sırada anlaştık. Tahtaya kalkan, önlüğünün eteğinden tutup, yana doğru açacaktı. Hepimiz böyle yaptık, güldük. Tamer de bunu yaptı. Onun için gülüyordum.’ demeyip, sadece,
-Ona gülmüyordum, öğretmenim.
der. İhtimal, grup arkadaşları ve hususan tahtadaki arkadaşı, meymenetsiz, at suratlı öğretmen bozuntusundan korktuklarından susakalmışlardır… Sonraki bir gün, annesi, evde, ‘sınıfta böyle böyle yapmışsın’ minvalinde konuşur. O, ‘hayır öyle değil, böyle’ der veya diyecek gibi olur; ancak nafile: Annesi de hükmünü vermiştir!..
&&&

“Anüs nedir?”

… İlkokul son sınıftayım. Öğretmen derste sindirim sistemini anlatıyor… Yuvarlak başlı, çilli yüzlü, kısa-sarı saçlı arkadaş, anlamadığından mı, yoksa dalgasına mı, emin değilim, “öğretmenim, anüs nedir,” diye soruyor. Öğretmenin, ki ‘sıkıntılı hali’ elan gözümün önündedir, ‘bilimsel’ cevabı sınıftakileri tatmin etmiyor ki, herkes veya ekseriyet boş boş bakıyor!..

O dersten sonra… Biri yukarıdaki soruyu tevcih eden olmak üzere iki arkadaşla okulun yakınındaki boş arsadayız. Çömelmiş, karıncaları izliyoruz. ‘Çilli’, büyük karıncaları yakalayıp öldürüyor; çünkü onlar küçük karıncaları yiyorlarmış! Aklı sindirim sisteminde kalmış öteki arkadaş soruyor: “Anüs ne demek?” Birincisi cevaplıyor: “.öt lan, .öt!”
&&&

“Vay Anasını Sayın Seyirciler!”

Törenler… İlkokul yıllarımın ilk üç yılında ne hissettiğimi hatırlamıyorum; son iki yılında ise çok sıkıldığımı unutmuyorum. Hasta olmam sebebiyle iştirak edemediğim bir resmi bayram günü, bizim sınıfın merasim mıntıkasına doğru yürüyüşünü hasta halimle evden temaşa etmiştim! Ortaokulda da tabii… Sanırım 1. sınıftaydım. Yine ‘mal mal’ bekletiliyorduk ‘rahat-hazırol’lu, ‘rap rap’ yürütüleceğimiz manasız resmi geçit için (Bu bekletme geleneği askerlikte de ve dahi her yerde meridir ülkemizde!). Sıkıntıdan kortej boyunca turluyordum. Yalnız, nedense biraz ‘kasılarak’… Arkamızdaki sınıfın yanından geçerken öğrencilerden biri beni gözleriyle takip etti. Dönüşümde aynı öğrenci ki konumunu değiştirmemişti, beni yine bakışlarıyla izledi ve ilaveten arkamdan “vay anasını sayın seyirciler,” dedi!
&&&

Kusursuz-Muhteşem Taklit

… ‘Albay’ Hakan, büyük amfideki bir sınav (haftalık vize) öncesinde yoğun ısrarlar üzerine kürsüye, tahtanın önüne çıkıyor. Şartı üzerine bir arkadaş amfi girişinde ‘nöbete’ gönderiliyor! Talep edilen, dersin hocasının taklidi. Hakan, hocanın sözlerini (“Arkadaşlar, sorular çok kolay, sakin olun…”) ve hareketlerini (fiziksel sistemleri/düzenekleri tarif için sergilediği kol hareketlerini) vurgularıyla, mimikleriyle taklit ediyor. Gülüyoruz. ‘Nöbetçi’ uyarıyor. Hoca geliyor, kağıtları dağıtıyor. Ve az evvel Hakan’ın sözlerini ve hareketlerini bila istisna aynen söylüyor ve yapıyor. Sınıf, sözlerde kendini tutuyor ama hareketlere geçildiğinde ‘deşarj hali’ vuku buluyor. Hoca, “neden gülüyorsunuz,” diyor. Tabii cevap yok. Kızıyor: “Var bir şey, Süreyya’nın gözünden yaş geldi ya!”…

Not. Komedi yazar ve oyuncularını gıpta ettirecek, görenlerin hayatları boyunca unutmayacağı ve hatırladıkça gülümseyecekleri yukarıdaki sahneye şahit olduğum için kendimi şanslı addediyorum. ‘Paşası’ ‘albayını’ özlemle yad ediyor…
&&&

Siklotron

‘Araştırma görevlisi’ fizik(elektrik)-uygulama dersi veriyor. Erkek öğrenciler ‘maçta maç’ diyorlar. Hoca, yoklama almayacağını, isteyenin çıkabileceğini söylüyor. Derste sadece dinlemek isteyenler kalıyor; 15-20 kişi… Bir soruyu çözüyor. Soru, ‘siklotron’la ilgili. Bu hızlandırıcının ismini söyler söylemez bir öğrenci atılıyor: “Hocam! Ne dediniz, ne dediniz?!..” Hoca, içinden, ‘Eşşolueşşek! Sınıfta kızlar olmasaydı görürdün sen!’ diye geçiriyor ve fakat gayet ciddi bir tavırla, İngilizcesini (cyclotron) tahtaya yazıyor, şeklini çiziyor; şöyle okunuyor diyerek, ilk heceyi hızlı söylüyor! “Ne dediniz,” diyen öğrenciye ve diğerlerine bakıyor. Bir daha böyle sorular sormayacak gibi görünüyorlar ama bir daha o hızlandırıcıyla ilgili soru çözmüyor!
&&&

Erotik Fıkracı

Hocanın ismini İlhami Soysal’ın “Masonluk ve Masonlar” isimli kitabında görmüştüm. Bir başka (eski üniversitesinden arkadaşı, bkz. Davazede) hocanın, ona, seminer/çay odasında, masonluğundan dolayı takıldığını, hatta imalı sözler sarf ettiğini ve buna hocanın sözle veyahut mimikle bir karşılık vermediğini, duymazlıktan geldiğini hatırlıyorum.

Erotik fıkra anlatmayı severdi; birkaç tanesini dinlemiştim. Bir seferinde, yazı tahtasının önünde anlatıyordu. Başlamadan önce, yine, odada bayan olup olmadığını soruyor, kontrol ediyor!.. O günkü fıkranın sonunu belini ileri doğru savurarak bağlaması gerekiyordu ki, öyle yapmıştı. Yanımda oturan araştırma görevlisi, “hocam, son kısmı anlamadım, tekrar eder misiniz,” dedi. Tabii ki, arkadaş, asıl, fıkradaki son ifadeyi duymak değil, ‘hareketi’ görmek istiyordu! Hoca, arkadaşa, ‘anladığını’ belirtir ‘anlamlı’ bir yüz ifadesiyle baktı!

Espriliydi, ilaveten çocuksu yanı da vardı. Olayı görmedim, ona tanık olan bir arkadaştan dinledim: Hoca fakülteye bir motosiklet getirmiş. Birkaç meslektaşıyla binanın arkasındaki yola gitmişler. Hoca motosiklete binmiş. Herhalde giderek hızlanmış, fren yapayım derken aracı kaydırmış, veya fren yapamayıp yoldan çıktıktan sonra… Zemin, kaldırım, ağaçlar, çalılıklar… Yüzünde, vücudunda çizikler, ezilmeler… Elbisesi paramparça… Kazayı ve/veya kazanın ardından hocanın o halini görüp bana anlatan arkadaş gülmekten kendini alamıyordu.

Not. Fakültede yeni bir bölüm kuran, üretken, öğrenciler yetiştirmiş mezkur profesör müteveffadır (2003).
&&&

Davazede

… seminer ve çay odasında bir başka üniversiteden kadroya katılan bir profesör akşam yaptığı bir telefon konuşmasını anlatıyor: Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun o zamanki şefini (Nevzat Atlığ) aramış. Nedeni, ekranda, “Şef Prof. Dr. Nevzat Atlığ” yazısındaki “Prof. Dr.” unvanı imiş (O dönemler, yeni bir düzenlemeye göre konservatuarlar üniversite statüsü kazanmış ve oralardaki hocalara akademik unvanlar verilmişti. Mesela halk müziği solisti Can Etili “doçent” olmuştu! Herhalde daha yaşlı ve daha kıdemli bir memur diyerek N. Atlığ’a da “profesör”lüğü layık görmüşlerdi. Aynı zamanda tıp doktoru olan ve ekranda, o döneme kadar “Şef: Dr. Nevzat Atlığ” alt yazısıyla tanıtılan N. Atlığ, yeni düzenlemeyle “Prof. Dr.” oluvermişti! Hocayı ‘çıldırtan’ buydu.). Telefondaki anahtar cümleler; hocanın, N. Atlığ’a, ‘doktor unvanın tıpla ilgili, havadan aldığın profesör unvanını bunun önünde nasıl kullanırsın, ne zaman doçent oldun ki,’ demesi; N. Atlığ’ın ise, ‘kullanırım, sana ne, seni mahkemeye vereceğim,’ demesiydi!..

Kuralsızlığa, saygısızlığa tahammül edemez. O zaman on küsur davası vardı mahkemelerde. Bir tanesinin (veya onbirincisinin!) nedeni fakültede gerçekleşen bir olaydı: Arabasını, ders verdiği (başka bir) bölümün önüne park etmiş. Bölüm hocalarından biri parkta yer bulamayınca ve bölüm personeli olmayan birinin parkı işgal ettiğini öğrenince, arabasını, çıkaramayacağı biçimde hocanınkinin arkasına park etmiş. Hoca dersi bitirip arabasının başına gelmiş ki… Bölüm hocasını bulup arabasını çekmesini rica etmiş. Fakat sert ve menfi bir cevap almış. ‘Peki öyleyse,’ deyip park yerine dönmüş, arabasına binmiş, geri vitese takmış…

Atatürk’e benzer ve Kemalisttir… ‘Evren bir programın ürünüdür,’ mealindeki ifadesinden hareketle deist olduğunu sanıyorum… Masonluğa ve masonlara şiddetle karşıdır… Hem Araplara hem Yahudilere sinir olur, “aynı soydandırlar, amcaoğullarıdır,” der, haklarında fıkralar anlatır.

Gençlerle sohbet etmeyi severdi. Benimle de birkaç kez sohbet etmeyi denemişti. Fakat, belki o zamanki yapım, belki … nedeniyle mesafeli durdum. Oda arkadaşım, “hoca senin dindar olduğunu bilse…”, mealinde bir şey söylemişti! Hocaya, din konusunda sorular sorabilseydim, ‘aydınlanmam’, kim bilir, ihtimal o dönemde gerçekleşecekti…
&&&

Bir Hocanın Menkıbeleri

‘Bilen fakat anlatamayan’lara numune bir hocaydı. Buna mukabil, şu kadar yıllık profesörün tek doktora yaptıramadığı bölümde, doçentliğinde öğrencisine doktorasını tam süresinde tamamlatmıştı. Makale çıkarıyordu. Derste çabalıyordu, fakat… Ondan iki ders aldım. Birinde başladığı problemin ahirine varamadı! Diğerinde, ayağını sandalyeye vurdu: Gıcırtı ve “aaahhk” seslerinin ardından hoca tek ayağı üzerinde sekiyordu.
Aşağıdakiler, tanık olmayıp işittiğim ‘menkıbeleridir’:
-Boyu kısa olduğu için araba kullanırken boynunu yukarı doğru çekermiş. Aracı kullanması- pedallara basması, vites değiştirmesi, aynalara bakması.. günlük hayatındaki gibi kıpır kıpırmış.
-Yeni evine taşınmasından dolayı arkadaşları ziyaret ettiklerinde hocanın evdeki boruların birine vurmasına bir anlam verememişler. Az sonra bir tepsi içinde konuk sayısı kadar çay gelmiş. Meğerse hocanın evi kahvehanenin hemen üstündeymiş; borulara çay siparişi vermek için şifreli olarak vuruyormuş.
-Hocanın ilkokul çağındaki oğlu fakülteye gelmiş. Aynı babası gibiymiş! Elektrik tesisatıyla oynamaya kalkışıp insanları peşinden koşturmuş.. ve nihayet bahçedeki havuza düşmüş!
-Derste bir öğrenci, denklemde olması gereken bir tensörü göremediğini ifade etmiş. Hoca tahtadan uzaklaşmış, denkleme bakmış ve birden koşarak tahtanın önünde zıplayıp tebeşirle bir yere vurmuş: “Nah, işte burada!”
-Çözdüğü bir problem uzuncaymış. Sonuç, a=5 ile b=25’in çarpımı imiş. Hoca, “5 kere 25 eşittir 75” demiş, elindeki çözüme bakmış, ‘yanlış’! Problemi baştan çözmüş. Yine 5 ve 25 sayılarını bulmuş. Ve yine, “5 kere 25 eşittir 75” demiş, kağıttaki sonuca bakmış… Öğrenciler hocayı uyarmamışlar, sade gülüp eğlenmişler!
-Bir öğrenci hocanın odasına, kapıyı vurup hemen girmiş. Hoca o sırada erotik bir yabancı dergi okuyormuş veya ondaki resimlere bakıyormuş! Hoca, hızlı bir hareketle dergiyi altına almış ve ardından öğrenciyi buyur etmiş.

Not. Dersinde birer ikişer sınıfı terk eden saygısız öğrencilerin aksine çıkmayıp dinlediğim (ve gözlediğim!), bana ismimle hitap edip buzdolabının nasıl çalıştığını anlatan yukarıdaki zeki, üretken, sabırlı/anlayışlı, renkli karakterli (tabî’aten komik) hocayı hürmetle anıyorum.
&&&

Voleybol Oynayan Kızlar

… ilköğretim okulunun yanında geçerken, bahçedeki sahada 5. sınıfta olduklarını sandığım kızların voleybol oynayışlarını kısa bir süre seyrettim. Daha doğru oyunları, top karşılayışları, paslaşmaları, vuruşları beni izlemeye yöneltti. Şiir gibi oynuyorlardı. Zevk alıyorlardı. Ama disiplinliydiler de. Hayran kaldım. Hocaları kimse, gıyabında kutladım!.. Her çocuğa böyle, en az bir tane beceri verilmeli, takım oyunlarına-çalışmalarına yönlendirilmeli.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11269, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Hz. İbrahim oğlunu KESMEYE götürdümü ?

Yüzyıllardır bana ve oğlum İsmaile attığınız iftiralar yüzünden ruhum

acımakta ve İslam alemi adına üzüntü duymaktayım. Müsaade ederseniz

konuyu anlamanız için bir kaç şey sormak istiyorum :

1-) = Kuran’da gerçekten benim öz oğlum İsmaili kesmeye götürdüğüm

yazıyormu ? ( Elimdeki bıçak taşı kesip oğlumu kesmemişmi ?

Yazıyorsa nerde yazıyor ?

2-) = Bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer tutan

Allahın sünnetinde bir değişiklik oldu ve bana ^^oğlunu kes ^^ mi dedi.

Bütün insanlığı öldürmekle eş değer tuttuğu bir şeyi Bana emredermi ?

Emretti ise nerde yazıyor ?

3-) = Yada ben oğluma gelip = Oğlum : ^^bana seni kesmem

emredildi^^ mi dedim ? Dedi isem nerde yazıyor ?

4-) = Ben rüyamı anlattım oğlumda ^^emronulan şeyi yap ^^ dedi. Peki

Emronulan şey ne idi hiçmi düşünmediniz de yalancı rivayetçilerin

peşinden giderek (oğlunu kesmesi emredildi ) yada bazılarınız

Allah emretmedi İbrahim rüyayı yanlış anladı . dediniz ?

5= Ben bir peygamberim ve hem tebliğ yapıp Allahın dinine davet

ettiğim gibi , Allahın emir ve yasaklarını da ilettim . Çalmıyacaksınız,

Zina etmiyeceksiniz, Cana kıymayacaksınız yoksa cezanız cehennem

olur ve Allahın lanetini kazanmış olursunuz dedim. Bir MASUM’ u

Öldürmek (kısas,savaş,nefsi müdafa,kaza) yani bi hakkın bütün

İnsanlığı öldürmekle eş değer deyipte aslında OĞLUMU değil bütün

İnsanlığı öldürmeyemi gittim ? Yada Oğlum MASUM değilmi idi ?

6-) = Şayet kavmime böyle tebliğ yapıpta sonra ertesi günü dağ

tarafından bir elimde İsmail bir elimde KOÇ ile gelipte ^^ ben

Oğlumu kesmeye götürmüştüm rüyamda gördüm diye sonra bir melek

Geldi KOÇ getirdi desem , Kavmim bana ( Ya İbrahim sen ne kadar

yalancısın dün geldin bize ne tebliğ ettin (öldürmeyeceksin yoksa Allahın

lanetini kazanırsınız ve cezanız cehennem olur dedin ) şimdi tam aksi bir

şey söylüyorsun. senin Allahında sende yalancısın diye beni kovmazlar mı

idi ?

7-) Öyle görülüyorki bir DELİ bir kuyuya taş attı ve yüzyıllardır

Bu kadar akıllı çıkaramadı öylemi ?

8-)= Şimdi aklınızdan peki Saffat suresi 102 ve 107 nin gerçek TEVİLİ

ne idi diye geçiriyorsundur. Tabiî ki anlatacağım. İşte rüya ve gerçek :

Bana Allah tarafından peygamberlik EMREDİLDİĞİ ilk gün idi. Eşime ve Oğluma:

Ben ,kavmime çıkıp TEBLİĞ görevinde bulunacağım diyerek evden ayrıldım

Heyecanla kavmime çıkıp TEBLİĞe başladım fakat her peygamberde olan tepki

bana da oldu ve bağrışmalar ve hakaretlere maruz kaldım ve ben Kuranın anlattığı

gibi YUFKA yürekliyim.Moralimin çok bozuk olup eve döndüğüm O günün gecesi

yatağa yattığım sırada acaba benim oğlum İsmail de benim peygamberliğime

inanmıyor diye düşünürken uykuya dalmışım.

Rüyamda oğlum İsmail i putların yanında gördüm ve İsmail bana

dönüp baba bende senin peygamberliğine inanmıyorum dediği anda ona

öfkelenerek üzerine yürüdüm ve boğazlamaya (ZBH ) kalktım. Fakat

kan ter içinde uyandım ve sabahı zor yaptım. .

Sonra ertesi günü düşündüğümde ^^ Dinde zorlama yoktur ^^

ilkesini hatırlayarak şayet oğluma tebliğ yapıpta oğlum kabul etmesse

tıpki Hz Nuhun oğlunu gemiye almak için zorlamadığı gibi bende oğlum

İsmaili zorlamayacaktım. Lakin önce oğlumun bu konudaki fikrini almak için

rüyayı anlatmam ve onun bu konudaki yorumunu dinlemem gerekti.

Oğlum İsmaili yanıma alarak bir kenara çekildik ve ona hem TEBLİĞ

görevini yapmak hemde dün gece gördüğüm rüyayı yorumlaması için

önce rüyamı anlattım

Saffat suresi 102 = Fe lemmâ belega meahus sa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fîl menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ, kâle yâ ebetif’al mâ tû’meru setecidunî inşâallâhu mines sâbirîn(sâbirîne).
________________________________________
fe : böylece
lemmâ : olduğu zaman, olunca
belega : erişti
mea-hu : onunla beraber
es sa’ye : çalışma
kâle : dedi
yâ : ey
buneyye : oğulcuğum
innî : muhakkak ben
erâ : gördüm
fî el menâmi : uykuda
ennî : muhakkak ben
ezbehu-ke : seni boğazlıyorum
fanzur (fe unzur) : haydi bak
mâzâ : ne
terâ : görüyorsun -yorumluyorsun
kâle : dedi
^^Oğulcağızım ben bir rüya gördüm (rüyasını anlatır) seni boğazlıyordum.
İsmailde = Babacığım öyle şey olurmu ben senin peygamberliğine ve Allaha

İnanıyorum( sen EMRONULAN ŞEYİ yap ) dedi.

Bana EMRONULAN ŞEY peygamberlik EMRİ idi tabii. Daha EMREDİLELİ

bir gün bile olmamıştı. . Burada emronulan şey (sanki oğlumu boğazlamakmış

gibi lanse etmişler rivayetçiler ) Aslında bütün endişe ve sıkıntılardan

arındım ve oğluma sarılarak onunla kutlaştık ve onu İSLAMa davet ettim.

yâ ebeti : ey babacığım
if’al : yap
mâ : şey
tû’meru : sen emrolundun
se-tecidu-nî : beni bulacaksın
inşâallâhu (in şâe allahû) : inşaallah, Allah’ın dilemesi ile
min es sâbirîne : sabredenlerden

Oğlum kavmime çıkıp tebliğ görevi yaparken beni izlemiş ve kavmimin

bana yaptığı sıkıntıları görmüş ve bunun için bende senin yanında

sıkıntılara katlanacağım ve benide sabredenlerden bulacaksın demişti.

SAFFAT suresi 103 =

Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil
cebîn(cebîni).
________________________________________
fe : böylece
lemmâ : olduğu zaman, olunca
eslemâ : ikisi teslim oldu
ve telle-hu : ve onu yatırdı
li el cebîni : alnına, alnı üzerine

Bu ayettede ESLEMA olarak bildirilen şey ikimizinde İSLAMA TESLİM

olduğumuzu anlatan ayetlerdi Ben oğluma TEBLİĞ yapıpta İSLAMa davet

edip oğlumdakabul edince onuda yanıma alarak NAMAZı öğretip SECDEYE

yatırdım. Ayette Anlatılan^^alnı üzerine yatırmak^^ Secdeye yatırmak demekti.

Siz Namazda secdeye yattığınızzaman ^^alnı üzerinize yatmazmısınız^^ ?

Saffat suresi 106 =
İnne hâzâ le huvel belâul mubîn(mubînu).
________________________________________
inne : muhakkak ki
hâzâ : bu
le : elbette, kesin olarak
huve : o
el belâu : belâ,
el mubînu : apaçık

Peygamberlik gerçekten Cefa isteyen ve BELA lara katlanılması

gereken bir GÖREV idi. O kadar sıkıntılar çektikki O dönemde. Yaşayan bilir.

Saffat suresi 107 =
Ve fedeynâhu bi zibhın azîm(azîmin).
________________________________________
ve fedeynâ-hu : ve ona fidye olarak verdik
bi zibhın : kurbanı
azîmin : büyük – şerefli

ayetlerdeki AZİM kelimeside sadece büyüklüğü temsil etmez ŞEREF li

manasıda vardır ve benim adımla anılacak ve kıyamete kadar sürecek

ŞEREFLİ bir KURBANLIK olayı müjdelenmişti. Benim peygamberliğime

karşı fidye olarak verilen bir şeydi bu. KURBAN emri vardı ama benim

oğlum İsmail ile hiç alakası olmayan bir şeydi. Demekki bu rivayetçiler

gerçekten USTA birer yalancı idi ki sizin gibi aklı ile sorgulayan insanların bile

etkisine alabilmişler. Umarım ahiret günü gelipte bütün Peygamberler

ŞAHİT olarak getirilince Allah bana gerçek rüyayı anlattıracaktır.

Peki o zaman kafalarınız önde eğik olmıyacakmı. Vay bizeki bilmeden

neler demişiz bu yalancılar tarafından dememeniz için bence ilk

yapılacak iş bu TEVİL i İnsanlara anlatmak ve ayet ayet açıklamak ve

Allahın masumu öldürmeyeceksin emrinin olduğunu ve ne Allahın,

nede Allahın emir ve yasaklarını kavmine anlatan bir peygamberin

bu sünnetullahı değiştiremiyeceğini bildirmendir.

Saygılar Allaha emanet olun.

NOT : Bu ayetlerin TEVİL ini yapmak için yüce bir peygamberin ağzından

anlatıyormuş gibi yapmam umarım affedilebilir bir şeydir.

Fakat yüzyıllardır, yapılan İftiraları görüp karşılaştıkça onların

yalanları ve iftiralarının yanında affedilebilir bir şey olur diye düşünüyor ve

hatam varsa önce Allahtan sonrada yüce bir peygamberden özür diliyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8909, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları IX (Mete Tunç)

(iş hayatından 2)

Yüzüne Gül Arkasından At

Komşu daireden bir şube müdürü eski başkanı olan ‘ateşe’ müsteşar yardımcısının karakteristik özelliklerini anlattı. Onu sevmediği açıktı. Ama naklettiği olaylar, sahneler ve üslup, ki  bunları zikrederken  ‘ateşe’nin mimiklerini de aynen taklit ediyordu, benim gözlemlerimi doğruluyordu. Müdürün hikaye ettiklerinin bir tanesi hala aklımda: ‘Ateşe’, toplantı mekanında, bir personel/kişi ile nezaketle, gülümseyerek konuşur, ama o kişi odadan çıkar çıkmaz, arkasından değişik mimiklerle ve sözlerle onu küçümseyen ifadeler kullanırmış.

Bizim ‘kadın’ başkan yardımcısı/başkan/başkan yardımcısı(!) ofiste müsteşar yardımcısı ile yapacağı görüşmeyi bekliyor ve bu arada sözkonusu onun sekreterine kızgınlığını belirtiyor. Bu durum, daha şiddetli derecede, telefonlarda ses yükseltme biçiminde, ileride sürüp gidecekti. Belli ki sekreter başkan yardımcısına iyi davranmıyordu. Peki nedendi, bunun kökeni neydi?.. Cevabı yukarıdaki paragraftadır. Senaryom şöyleydi: Müsteşar yardımcısı, hoşlanmadığı, kendini sinir eden vs. insanların arkasından nasıl sözler söylüyorsa, mimikler yapıyorsa başkan yardımcısı ile görüşmelerinden sonra da aynılarını yapıyordu. Bu sırada sekreter de yanındaysa… Sekreter, başkan yardımcısına, müsteşar yardımcısının ona gizli/açık tavırları doğrultusunda davranıyordu… Başkan yardımcısının bu durumun farkında olduğunu, bunun müsteşar yardımcısı ile aralarındaki gerginliği daha da alevlendirmiş olduğunu tahmin ediyorum…
&&&

Karşı Binada Cinayet

… Silah seslerini mi duydum, yoksa haber üzerine mi, hatırlamıyorum, giriş kapısının önüne çıktım. Karşı tarafındaki bir apartmanın önündeki hareketliliğe bakıyorduk. Polis aracı oradaydı. Bir genç erkek kaldırımda oturuyordu, belki titriyordu da, yanındaki bir adam onu sakinleştirmeye çalışıyordu; bir polis “su getirin” diyordu. Sekreter olsa gerektiler; iki genç kız korku içindeydi. Çok geçmedi; polisler elleri arkadan kelepçeli 25 yaşlarındaki bir genci binadan çıkartılıp polis arabası ile götürdüler. Araca götürülürken zanlı gencin yüzüne baktım: Uzaklarda bakışlar… Söylenceye göre maktul, zanlıdan, yurt dışına gönderme vaadi ile döviz olarak para almış; fakat sözünü yerine getirmemiş, parayı da iade etmemiş…
&&&

Masonlar

Seçimlerden önceki hükümetin sondan bir evvelki, dört yıla yakın görev yapmış, “öz Türkçeci” (yayınlarda, yazışmalarda hangi kelimelerin kullanılmayacağını/kullanılacağını içeren bir genelge de hazırlayıp bakanlık birimlerine göndermiş olan) bakanının mason olduğunu biliyorduk. Onu atadığı falanca genel müdürün de ve o arkadaşın da… Nazik, hoşsohbet bir insandı… Özbekistan Silahlı Kuvvetleri’nin özgün ismini ifade etmiş, ‘gözlerimizi yaşartmıştı’… Dilerim o arkadaşı, bu aidiyetini henüz bilmediğim zamanlar, masonluk ve masonlar hakkında alaycı biçimde konuşup incitmemişimdir.
&&&

Doğru Zamanlama

Esprili, espriden anlayan ve açık yürekli bir insandı. Bir ilin küçük bir ilçesinde şube müdürü yardımcısı pozisyonundayken merkezdeki bir şubenin müdür yardımcılığına getirileceğini duyduğunda, kendine ‘böyle bir makama layık mıyım acaba’ diye sormuşmuş. Söz konusu görevi yaptığı ve sonra şube müdürü unvanını aldığı süreç boyunca bakanlığı ve onun personelini sorguladığında ise, ‘ne kadar safmışım’ diye düşünmüş… Bazı yaşadıkları gerçekten filmlikti. Sözgelişi, yurt dışındaki bir seminere, bütün bürokratik işlemler tamamlandıktan sonra, gitmek üzere tam uçağa binmek üzereyken, bir yetkilinin onu durdurup, gidemeyeceğini, çünkü listenin değiştiğini bildirmesi…
&&&

Büyük Baş-Büyük Deniz

Daireyi beğenmemişti. Gözü yükseklerdeydi. Mesela yurt dışı görevlendirmelerin olduğu başka devlet dairelerinde. Bir konuşmamızda bu gündeme gelmiş, ben böyle dairelerde büyük çatışmalar, gerginlikler yaşandığını ifade etmiş, “büyük başın büyük belası olur” deyişini sarf etmiş; o da buna, “boğulacaksan büyük denizde boğul” deyişi ile karşılık vermişti… Sonuçta, yurt içi ve dışı görevlerin fazlaca olduğu bir devlet dairesine geçti… Öğrendiğime göre, gezilerden bıkmış ve yeni iş yerinde bunalım yaşıyormuş. Neticede büyük denizde boğulmuş!..
&&&

Melankolik

Dairedeki belki de en nitelikli, performansı yüksek, insan ilişkileri iyi olan personeldi. Doktora da yapıyordu. Ara sıra melankolikleşirdi… “Kasmak” ifadesini de ilk kez kendisinden duymuştum. Bir de “atıyorum” ifadesini; bir konuyu nicel veya nitel olarak örneklemek gerektiğinde, özellikle firma temsilcileri kullanıyordu… Komik bir kızdı da. “Hayırlı muvaffakiyetler” temennisini esprili bir biçimde söylerdi. Biriminde arkadaşlarıyla konuşurken, “biraz daha ortada olsaydım tam kafama düşecekti” ile biten sözlerinden, bir gece evlerinde avizenin masaya veya zemine düştüğü anlaşılıyordu. Bakanlıktaki bir genel müdürün kızıydı. Bir sabah babasıyla birlikte, bürokratları bakanlığa taşıyan servise binmiş. Gözlerine, kulaklarına inanamamış; koca koca yüksek bürokratlar çocuk gibiymişler!
&&&

Sert-Duygusal

Sert yüz hatlı, zayıf. Genelde makyajsız ve saçları toplu; saçlarını çok nadiren açıyor ve hiç makyaj yapmıyor veya çok az yapıyor. Sade bir giyim tarzını haiz. Ciddi, özgüvenli ve duygularına hakim bir insan intibaını veriyor ilk görüşte… İnsanların tavırlarıyla, duruşlarıyla, yaklaşımlarıyla vb. çok ilgileniyordu. Kadınca bir tavır denilebilirdi buna belki. Sözgelişi, müsteşar için, “onda S. Demirel’in tavırlarını, üslubunu görüyorum” demesi bunun bir göstergesiydi!.. Bazı müteahhitleri, personelin duyacağı biçimde, yüksek sesle azarlaması, kimi iktidar partisi milletvekillerinin taleplerini telefonda reddetmesi, sertlik/ciddiyet hususundaki ilk izlenimimi destekler nitelikte olsa da, bazı davranışları duygusal yönünün açığa çıkmasını engelleyemediğini ortaya koyuyordu… Atatürkçü, ulusalcı, ve ‘hippi kültürüne’ (sözgelişi dövmeye, frapan giyinmeye) karşı olan bir profil çiziyor…
&&&

Mikrofona Kafa

…’deki toplantıda, önündeki bir dokümanı okuyan New York’lu ‘Yahudi’ ABD’li, doğrulurken başını mikrofona çarpıyor. Tok bir ses duyuluyor. Katılımcılara bakıyor tebessüm ederek. Ben de göz gezdiriyorum salonu; hiçbiri fark etmemiş ki asık yüzlerinde en küçük bir değişiklik yok!.. Sempatik bir insan…
&&&

Bir Kavga

… Bir kadın kadrolu ‘memur/müdür’, diğer kadın danışmandı. Frekansları tutmuyordu. Memur, danışmanın ücretinden, performansından, tavırlarından şikayetçi ve, jipinden, zayıflamasından, kocasının zenginliğinden, danışman statüsünde olmasından vs. haset halindeydi; ve onun “İngilizce rüya görüyorum” sözüyle dalga geçiyordu (Bu çerçevede, benim konuyla ilgili fantezim, İngilizce bir metni veya konuşmayı okur veya dinlerken, bir süre onun İngilizce mi Türkçe mi olduğunu ayırt edemeyişimdi!). Danışman da onun “her şeyin üzerine atladığını, her şeye burnunu soktuğunu” ifade etmekteydi… Ofiste, bir dokümanı verip vermeme hususunda tartışma yaptılar. Ben tartışma başladığında tuvalette, lavabodaydım. Seslerden, memurun masasında, danışmanın da kapı ağzında olduğu anlaşılıyordu. Yüksek perdeden gerçekleşen tartışmanın ‘insicamını bozmamak’ için, danışman odasına gidene kadar tuvaletin kapısında bekledim!.. Bu iki kadının kadınca didişmelerinden hakir de nasibini aldı: Doküman, disket vs. alıp vermelerinde aracı/taşıyıcı olurken birbirleri hakkında söylediklerini işittim/‘yedim’; ama bunları yek diğerine taşımadım…
&&&

Bir Seminerde

… Seminere birkaç dakika geç gidiyorum. Hocanın ve arkadaşların dikkatini dağıtmamak için kapıya yakın bir bölümdeki koltuğa çöküyorum. Benimle birlikte koltuk da çöküyor gürültüyle. Anında ayaktayım tabii! Salonda bir kahkaha. Yandaki koltuğa geçiyorum, bu kez kontrollü biçimde. Buradan ne tahta veya tahta fonksiyonlu cisim, ne de hoca görünüyor. Daireden arkadaşlar “buraya, yerine gelsene” diyorlar. Kalkıyorum; arkadaşların ve hocanın önlerinden yerime doğru geçerken elimi yüzüme kapatıyorum; bir kahkaha daha yükseliyor…
&&&

Uzun Eşek

Dairenin bir biriminde, firma çalışanı, genç, yapılı, hoş; ‘Kafkasyalı’ danışmanın “benim boylarda” dediği (1.90 boylarında) bir kızdı. Merdivenlerde, birkaç kez firma personeline karşı sert çıkışlarına tesadüf etmiştim. Buna mukabil, bir akşam, merdivenlerden inip binanın çıkış kapısına yaklaşırken telefonla konuşurkenki üslubu ise farklıydı. Ben sesini duyduktan sonra koridordan çıkmıştım. Yani beni sonra görmüştü. Benim orada olduğumu bilseydi, telefonun karşı ucundaki sese, yumuşak bir ses tonu ve gülümseyen bir yüzle, “gel beni al” sözünü binadan çıktıktan sonra söyleyecekti!.. Kurum personelinden kimileri, bu firma çalışanının bazı davranışlarından rahatsızdılar. Herhalde malum, bilgi isteme, bilgi vermemeden dolayı olmalı… Bunlardan biri, bir fantezisini anlatmıştı: Bahçede uzun eşek oyunu. Üzerine sıçranılıp sırtına oturulacak kişi, o uzun kız olacaktı. “Neden” diye soruyor ve kendi cevaplıyordu: “Çünkü onun tutulacak yerleri var!”
&&&

Lensli

… Her insanı kendim gibi bildiğimden midir nedir, gözlerini yeşil sanıyordum; lens takıyormuş… Ürettiğim kişisel bir çalışmamı tanıdığım arkadaşların e-posta adreslerine farklı isimli e-posta adresimden (Ancak mektupta gerçek ismim geçiyordu.) göndermiştim. Aralarında o da vardı… Bir süre sonra, odada bulunmadığım bir sırada beni aramış; telefonu açan bir arkadaşa, kendisine gelen ve erotik içerikli-fotoğraflı bir e-mektubun benim tarafımdan gönderilip gönderilmediğini sormuş. Çalışmamı gönderdiğim e-posta adresiyle ilgisiz, benim tarafımdan gönderilmesi anlamsız, pek çok adrese gönderilen öyle bir posta için beni düşünmesi bilgisizliğine, salaklığına ve utanmazlığına karşılık, sadece o mektubun tarafımdan iletilmediğini ifade etmiştim telefon açarak. Elbette daha sonra…
&&&

Güleç

Yuvarlak bir yüz; ön dişlerini sergileyen, ilk anda veya uzaktan gülümsüyormuş gibi görünen, ama öyle olmayan bir ağız yapısı. Bu, bir birimin yeni müdürü… Romanya’da görev yaptığını, kitapları olduğunu, arkadaşları ‘nataşa’ peşindeyken kendisinin araştırma yaptığını vs. anlatıyor… Arkadaşlarla, ‘ben Romanya’dayken nataşalarla ilgilenmedim’ babında konuşup gülüyoruz… Bir toplantıda ‘ajan’ başkan yardımcısı, ecnebi yetkililerine, “bundan sonra sizinle gezilere şu (kadın) arkadaş değil bu gelecek” diyerek yanında oturan ‘güleç’in çıplak başına şap-şap vurmuş! ‘Güleç’ bu harekete gülümseyerek tepki vermiş! Buradan iki sonuç çıkarılabilir: Başkan yardımcısı, kadın arkadaşın, erkeklerin de olduğu yabancı görevlilerle geziye çıkmasını ve aynı otelde kalmasını ‘içine sindirememektedir’; ‘güleç’, (kendisinden yaşça ve hizmetçe küçük bir personel tarafından) bir resmi toplantıda kafasına vurulmasından, imalı sözler söylenmesinden rahatsız olmayacak kadar şahsiyetsizdir…
&&&

Çapkın

… Bir fotoğraf ve diyalog, ‘ajan’ başkan yardımcısının karakteristik özelliği ile örtüşüyordu: Bir öğle saatinde ‘kadın bir arkadaş’, onunla birlikte binadan çıkıyordu… Bir süre sonra bu arkadaş, odasında bana bir ‘sırrını’ anlatıyordu. Başkan yardımcısı, odasında, ona, “siz çapkın mısınız” diye sorunca şaşırmış, anlayamadığını söylemiş. Bunu üzerine “kocanı aldatır mısın” demiş. O da, “hayır, ben kocamı seviyorum” diye yanıtlamış suali… Arkadaş, bunları bana anlatırken, kendi kendine soruyordu, (binadan birlikte çıktıkları gün öğle yemeğine gidiyorlarmış), “onu yemeğe davet etmemi yanlış mı anladı; oysa ben o tarihten birkaç gün önce dairedeki bazı personel ile (başkan yardımcısı olması ‘şerefine’) birlikte gidilen, benim de olduğum bir öğle yemeğinin tüm parasını ödediği, ve kendimi borçlu hissettiğim için onu davet etmiştim” diye… ‘Her şeyin bir bedeli vardır’; kadınların ‘bir yerlere gelme’, ‘bir yerlerde olma/kalma’ bedeli daha ağır oluyor galiba…
&&&

Korkaklık

… Şimdi, konuşurkenki donuk bakışlarını hatırlayınca düşünüyorum da; diyaloglarımızda, bazen, adeta kendi kendisiyle konuşuyordu; ben sanki herhangi bir canlıydım!.. İnsan, kendi kendine, cansız nesnelerle, hayvanlarla, bebeklerle, ‘ruhani varlıklarla’ konuşmak yerine, daha somut olduğundan, karşısında bir yetişkin görmek istiyor. Bu da, içini dökme ihtiyacının bir başka boyutu galiba!.. Kocasıyla ilişkisinin yürümediğini, sabah uyandıklarında yüzünün asık olduğunu vs. vs. anlatıyor. İçimi sıkıntı basıyor: ‘Özel hayatını bana ne diye ifşa ediyorsun!? Bunları açıklıyorsan en iyi ve tek yol ayrılmanız.’ demek istiyor, diyemiyor, önerilerde bulunuyorum. Nasılsa, bir hafta sonra, bir teklifimi uyguladığını bildiriyor. Ama heyhat… İnternete ‘chat’ yapmaya takılıyor. Birisiyle veya birileriyle telefonla da konuşuyor sanki. Acaba buluşuyor da mı?! Neyse, bu beni ilgilendirmez… Bir konuşmamızda söz nereden geldiyse; durup dururken de, bilmediğim bir nedenden dolayı da söylemiş olabilir, “insan yaşlandıkça korkak oluyor” diyor. Ben, “insan, ‘yaşadıklarından deneyim sahibi oluyor’ biçiminde yorumlayamaz mıyız bunu” diyorum. Kesin biçimde reddediyor: “Hayır, korkak oluyor.” Tartışmıyorum. Dolayısıyla içimdeki örneği de söylemiyorum: ‘İnsanın sözgelişi gereksiz hareketler, acelecilik vs. yüzünden ayağını burkmakla, çatlatmakla ve kırmakla edindiği deneyim sonucu yürürken bile daha dikkatli olması korkaklık değildir!..’ ‘Korkaklık’ söyleminin ‘chat’ sorumla bir bağlantısı var mı?..
+++

Not. Yukarıda anlatılanlar 2000’lerin ilk yıllarına aittir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5463, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları VIII (Mete Tunç)

(iş hayatından)

Eleman

… pencereden bakıyorum. Yanımızdaki binanın girişinde, kurumun ‘kadrolu’ bir adamı, diğerine, “şu elemanları kullansana,” diye sesleniyor. Adamın gösterdiği, mavi önlüklü SSK’lı temizlik personeli arasındaki 20 yaşlarında, ‘temiz yüzlü’ (eğitim derecesi büyük ihtimalle o adamdan daha fazla olan) bir gencin duruşu ve bakışı dikkatimi çekiyor. Genç, sadece isimlendirmeden* değil, herhalde daha çok ‘yaklaşımdan’ dolayı adeta çöküyor, yaptığı iş’e ve emri altında çalıştığı insanlara lanet ediyor…

* Özel sektörde çoğunlukla (ve kamuda da bir ölçüde) kullanılan bu terim, elektronikteki ‘devre’yi çağrıştırmakta, insanı ‘parça’ yerine koyuyor intibaı vermektedir.
&&&

Güvenlik Komisyonunda

… İkinci toplantıda kurum korumalarının müdürü bina güvenliğine dair açıklamalarda bulundu. Çalıştığı binaya bıçaklı bir şahsın girdiğini ve onu nasıl etkisiz hale getirdiğini anlattı. Konuşmasını ayakta yaptı. Bıçaklı şahsı hangi hareketlerle etkisiz hale getirdiğini sormak aklıma geldi, ama sormadım. Konu mankeni olarak beni kullanabilirdi!.. O arada, başka bir zaman, bir korumanın silahının ateş aldığını ve kurşunun kendisini sıyırdığını anlattı… Bu müdürde kimbilir daha ne hikayeler vardı; fakat kendisini bir daha dinleme ve izleme fırsatı bulamadım!..
&&&

Kadın dili

… Bir tartışmaya ise şahit olmuştum. Hasbelkader ben de aynı odadayım. Ne konuştuklarını, neyin münakaşasını yaptıklarını ilk anda anlayamadım ve aşırı derecede sıkılmış halde odadan çıkıp onları baş başa (ve ‘saç saça’) bıraktım. Herhalde hesapları, kısaca, ‘neden onun dediği oluyor; benim dediğim olmalı’ ‘sorunsalı’ idi. Kadın dilinin ne kadar ‘kompleks’ olduğuna ilk kez bu kadar canlı bir şekilde tanık oluyordum…
&&&

Bankacı

50’li yaşlarda, bir bankada görev yapmış, anlattığı bir takım hadiseler, kişisel olaylar nedeniyle oradan emekli edilmiş (Kendini haklı çıkaran hikayesi ikna ediciydi ama bir de karşı tarafı dinlemek gerekirdi.), ve Azerbaycan’da da bir süre çalışmış bir bankacıydı… Hem “hoş geldiniz” demek hem de, danışman ya, tanışmaya vesile olsun diye İngilizce eğitimi üzerine yazdığım denemeyi göstermek için yanına gittim. Okudu. İlk yorumu, ilk satırda gördüğü ‘eski’ bir kelimeyi kastederek, “zaten bunu görünce…” idi… Sonraki her diyaloğumuzda, beyninin bir köşesinde bana karşı bir hükmün varlığını hissettim.. Güven vermeyen, yaşına ve iş tecrübesine rağmen saygın olmayan bir zattı. Kimi zaman ortak mekanları paylaştık, iş dolayısıyla iletişimimiz oldu; ancak ilk intibaımdan, tecrübemden sonra bir daha hiçbir konuda ona danışmadım!
&&&

İngilizce hatır sorma

Bir toplantı öncesi, başka bir daireden bir kadın görevli, o kadar nazik ve güleryüzlüydü ki en kaba insan dahi ona bir laf edeceğinde herhalde bir kez daha düşünürdü, ‘geveze’ ABD’liye, sempatik bir şekilde İngilizce bir cümleyle hatırını sormak istedi. Daha doğrusu, hiçbir şey ifade etmeyen cümlesinin, mimiklerinden hareketle bir hatır sorma cümlesi olduğu anlaşılıyordu. ABD’li de önce anlayamadı, düşündü, taşındı, sonra teşekkür etti!
&&&

Profesör

… ABD’li yetkili bir toplantıda yine hızlı biçimde konuşuyor ve uzun açıklamalar yapıyordu… Danışman hoca, “yes, yes” diyerek konsantre olmuş biçimde onu dinliyordu. Epeyce bir süre, dakikalar sonra hoca, yanındaki, çevirileri eksik yapan ama bir zamandır yapmayan arkadaşa dönüp, “ne diyor bu adam ya” dedi…
&&&

Norveçli

50’li yaşlarda, güleryüzlü Norveçli kadın uzman, bir toplantının başlamasını birim ofisimizde bekliyordu. Eğitimlerimizi, bunları nerelerde aldığımızı sordu. Ben, odadaki, o sırada mevcut olan ortaboy haritanın önünde, hangi illerde okuduğumu anlattım. Norveçli, “okullar eğitim için uygun koşulları taşımıyordu, değil mi” sorusunu yöneltti. Önyargıyla sorduğu sorunun beklediği, umduğu cevabını alamadı!
&&&

Yüzücü

… Seminerin yapıldığı otelde, akşam, birkaç arkadaşıyla birlikte termal havuzdalar. Havuzun bahçeye açılan bölümünde görüyorum onları. Beni görüyor, selamlaşıyoruz, “siz de gelsenize” diyor. Teşekkür ediyorum; o kollarını havuzun kenarına dayamış halde suda, ben dışarıda konuşuyoruz. Cömertçe sergilediği göğüsleri iri ve diri!.. Bir genel müdürlüğün çapkın olduğu rivayet edilen, genç, bekar genel müdür yardımcısı, sportif vücudu ve slip mayosuyla havuza balıklama atlamadan ‘yüzücü’ye sesleniyor, “yarışalım mı” diye. ‘Yüzücü’ kabul etmiyor…
&&&

Sınır ilçesinde

… Heyecanlı bir yapıya sahip olan kaymakam, ilçenin bizim alanımıza giren sorunları hakkında ‘acındırıcı’ bir brifing verdikten(!) (O sırada kendimi çok rahatsız hissettim; onunla göz göze gelmekten kaçınıp arkadaşı muhatap almasına çalıştım!) sonra… Alay sanki bir bahçe içindeydi. Öğle istirahatında olan, genellikle yüzbaşı rütbesindeki subaylarla tokalaştık. Hepsi, gerçi kiloları ‘sınırdaydı’ ama çakı gibiydiler. Yemyeşil dağ manzaralı geniş bir pencerenin önündeki koltukları bize bıraktılar. Alay komutanı, öğle uykusundan kalkıp katıldığı öğle yemeğinde ‘yerli’ il müdür yardımcısına karşı soğukluğunu, belki güvensizliğini hiç saklamıyordu!
&&&

Metres

Gece, il müdürlüğünün inşaatlarla ilgili orta yaşlı şube müdürü, bir inşaat firmasın temsilcisi ve biz iki görevliyi kendi arabasıyla G.Antep’e götürdü. Biçare ben hariç grubun amacı (Benimki hemen yatıp uyumaktı.) müzikli bir yerde yemek yiyip kafa çekmekti! İlk uğranılan yer kapalıydı. Müdürün daha önce de gittiği bu yer ve başka yerler bir saatten ziyade arandı. Nihayet, ben baygınlık geçirmek üzereyken, müzik programı olmayan bir otelde karar kılındı. Bu arada müdürün metresi iki kez arayıp hesap sordu (Arayanı, tabiaten eşi sanmıştım. Metresi idiğini firma temsilcisi yemekte bana fısıldıyor.)! Müdür, metresini, onu aldatmadığını, iş münasebetiyle dışarıda olduğunu iknaya uğraştı durdu!

Not. Yukarıda anlatılanlar 2000’lerin ilk yıllarına münhasırdır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9073, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Birkaç Sahada On Hayal Veyahut Öneri (Mete Tunç)

• Çocukların, büyüdüklerinde, hafızalarında güzel şeyler, anlar olmalı. Güzel kokulu- temiz-düzenli ortamlar, güven veren insanlar, paylaşımlar, erdemli davranışlar… Çok param olsa, onu sadece bu yolda harcayabilirdim.
• Çocukların hayatları boyunca karşılaşacakları insan ‘tipleri’ ve bunlara karşı nasıl davranılacağı/korunulacağı, eğlendirici-cezbedeci öğelerle, hikaye ve tiyatro oyunu halinde yazılıp, okunması ve oynanması-izletilmesi sağlansa…
• Fizik tarihini, fizikteki bütün temel varsayımları ve fikirleri, teorileri, onlara yapılan katkıları ve gelişim süreçlerini, gerçekleştirilen deneyleri ve onların düzeneklerini.. ihtiva edecek bir anabilim dalı olsa… Ve, bu bağlamda bir müze meydana getirilse…
• Temennim.. ‘Türkçe yazan’ bilim insanlarının ve bilim yazarlarının; hatta daha da fazlası, fiziği, parçacıklarıyla, kuvvetleriyle, modelleriyle, teorileriyle.. yeniden kuracak, yine ‘Türkçe yazan’ kişilerin veya ekiplerin var olması, yetişmesi…
• Resmi-askeri törenler çok yavan. Çocukken katılmaktan gına gelmişti, şimdi seyretmeye tahammül edemiyorum. Özelleştirilsin. Firmalara ihale edilsin!
• Sözlerini divan edebiyatından alan pop müzik yapılabilir mi? Bence ilginç olur, zenginlik katar, yeni fikirlere ve yaratılara yol açar.
• Türk Sanat Müziği yerine Osmanlı Müziği terimini öneriyorum. Çünkü bu müzik Osmanlı devirlerinde neşvünema bulmuş, zirvelere ulaşmıştır. Cumhuriyet devrinde yapılanlar ondan tevarüs edenlerdir/etmektedir. Osmanlı-Türk Müziği de denebilir.
• Devlet fişleme yapmalı! Çeşitli kurumlardaki en güvenilir ve zeki memurlar toplumun tümünü fişlemeli. Elbette şimdiki anlamda değil. Şöyle: ‘En itibarlı’ (çalışkan, ahlaklı, adaletli vs.) insanları belirlemeli. Bunlar adalette, trafikte.. her alandaki ‘parazitleri’ tespit etmeli. Raporları, kimlikleri saklı kalmak kaydıyla, delil kabul edilmeli. Tersine, doğru, namuslu iş yapanları da belirlemeliler ve bunlara resmi olarak tebrik ve teşekkür beratları gönderilmeli; bunların maaşları artırılmalı, liyakatleri ve eğitimleri uygunsa terfi ettirilmeli. Yukarıdaki uygulama, ‘en itibarlıların’ isimleri hariç, bütün toplumca bilinmeli.
• Camilerde ezan yerine güzel ilahiler okunmasını teklif ediyorum. Velev ki Arapça olsun! (‘Ezan şart’ deniyorsa hoparlörsüz okunsun; sonra içinde Allah’lı, Muhammed’li sözler olan ilahiler, ses düzeni iyi olmak koşuluyla yüksek sesle yayınlansın. Böylece çoğu mümin, kutsallarının isimleri cümle aleme duyurulduğu için yine tatmin ve komplekslerini gidermiş olacaktır.)
• Yeni kutsallar: İnsan, yazı, tüm insanlık mirası, hayvanlar, çevre-doğa, evren, hukuk… Yeni değerler: Özveri, saygı, kanaatkarlık, vicdan, diğerkamlık, sevecenlik… Bunlar örgün eğitime, yasalara, kurumlara, ekonomiye, hülasa bütün yaşamımıza girmeli.

(2011)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6349, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları VII (Mete Tunç)

(askeriyeden)

Tertipler

Alay’a iki aylık temel ve uzmanlık eğitimlerini (!) yapmak üzere, 200 küsur kısa dönem asker geldi. Kimler yoktu ki… Tarzan merdiveninden düşüp kolunu kıran ve fiziğiyle, çizgi roman kahramanından aldığı lakabı hakeden çiko Ali; uzun atlamada bacağı çıkan kazak görünümlü, fakat kürt aksanı ile konuşan Mehmet; serçe parmağının ucunu tüfeğin mekanizmasına kaptıran fizik öğretmeni Selim; hakim islam anlayışını ve kurumsal uygulamaları eleştiren alevi ilahiyatçı Mustafa; sık sık arazi olarak içtimaları geciktiren organize islamcılar; günümüz türk ordusundaki eğitimi, fransız ordusunun 18.yüzyıldaki askerlik anlayışıyla ilintilendiren marksist Osman; geceleri, battaniyeyi başının üzerine çekip içli içli ve gizlice ağlayan hanımevladı Tuncay; yanındaki ranzada yatan arkadaşını, korkudan yataktan düşürecek derecede sesli ve sürekli horlayan, bütün koğuşun mutabakatı ile, sadece 10-12 koğuş nöbetinden sorumlu kılınan Kamil; G4’lerin, ellerinde tabanca gibi göründüğü 1.90-2.00 m’lik 1.bölük; “[1978 dünya kupasında Arjantinliler] Argentina diye değil, Arhentina diye tezahürat yapıyorlardı.” diyen züppeler; ilk karavana nöbetimizde, ayağı karavana arabasının tekeri altında kalıp serçe parmağı kırılan manga arkadaşım Tamer; genel kurmay başkanının ziyareti söz konusu olduğunda, tabur komutanının, teftişe hazırlık amacıyla,
“Bir problemin var mı, asker?” sorusuna verdiği,
“Yok komutanım; yalnız, askerlik süresinin 8 aydan 4 aya indirilmesi, daha verimli asker olmamızı sağlayacaktır, kanaatindeyim.” cevabıyla tabur komutanını şaşırtan Oktay…
&&&

“Bu da ..rak”

Telsiz taburu, çavuş talimgaha göre daha eğlenceliydi. Acemi erlerin önemli bir kısmı okuma-yazma bilmiyordu. Aralarında tuvalet görmemiş olanlara bile rastlanıyordu. Yürümede uyumu sağlamak için verilen ‘sol, sol’ komutu nedeniyle, sol adımlarını yere daha kuvvetli vuruyorlardı. Tekmil sırasında kaşınan erlere rastlanıyordu. Ve daha fazla ‘okşanıyorlardı’. Bölük komutanı, bizi (‘kadrolu’ er-erbaşı) eğitim sahasında toplayıp, sinirli bir biçimde, “Acemilere her şeyi göstererek öğreteceksiniz. Bu tüfek, bu el, bu bacak…” derken, birden, son kelimedeki son iki harfin çağrıştırmasıyla, bacaklarını yana açıp dizlerini büktü; elini yumruk yaparak öne doğru savurduğu sol kolunu, sağ eli pazusundan yakaladı: “Bu da ..rak.” dedi.
&&&

Nedamet

Bölük komutanı (Karadenizli) üsteğmen, o gün nöbetçi subaydı, gece dersine (!) geldi. Manasız birkaç soru-cevaptan sonra bir anısını anlattı. Harbiyede öğrenciyken, şimdi tam hatırlamadığım bir sebepten (ailesini özlemesi veyahut ‘ortamdan’ sıkılması veyahut bir hakarete maruz kalması) dolayı bir gece büyük bir üzüntü yaşamış. Sabah başını yıkarken bütün saçları lavaboya dökülmüş. Okul yönetimi bir-iki hafta izin vermiş; memleketine gitmiş… Üsteğmen bunları hikaye ederken, askerliği meslek olarak seçmekten duyduğu pişmanlık sözlerinde ve neredeyse ağlamaklı halinde o kadar aşikardı ki, içimde ona karşı merhamet hissi oluşmuştu.
&&&

Denetleme

Taburdan birkaç yüz metre ötede, daha aşağı bir irtifada, subayların bir takım halinde, dörtlü sırada dizildiğini görüyorum. Müfettiş, rütbesi neyse, ne diyorsa, subay takımından “sağol” nidası geliyor. Fakat öyle sönük ki. Müfettiş, yanındaki, onların komutanı pozisyonundaki subaya dönerek, elinin hareketinden anlıyorum, “bu ne” diyor. İhtimal, ‘merhaba asker/subay’ selamını yineleyip  tekrar cevap alıyor… Subayların o denetleme sırasındaki psikolojilerini, duygularını merak ederim.
&&&

Karavana ve 3’te 5 isabet

Şaban Bülbül, Konya’lı bir onbaşıydı. İsmi dolayısıyla, kendisini arabesk sanatçısı sanmıştım ilk günler. Evliydi, ancak bir türlü evci izni alamıyordu. O sebeple mi nedendir, tabur avlusunda ‘şaban şaban’ dolaşıyordu. Dalgınlığı, bölük komutanını fitil ediyordu. 25 m atışında, komşu kulvarın hedefine ateş ettiği, o kulvardaki hedefte, üç atışta beş isabet görülüp anlaşılınca, komutana, “Numara yapmıyorsan, ‘popomu’ ‘şeyettireyim’” dedirtmiş; ardından komutan, “bir daha saçma sapan bir şey yaparsa sırtında yürümeyeceğime kendi kendime söz vermiştim,” diyerek sırtında yürümüştü.
&&&

İstimna

Hamamdayım. Karşımdaki kurnanın yanında bölüğün sosyopat kadrolu/usta erlerinden biri var. Bir şey işaret ediyor. Anlamıyorum. Diğer elini külotunun içinde görünce ve “abi başka tarafa bak,” deyince anlıyorum… Acaba bazı insanların saldırganlıkları, sürekli ilişki kurabilecekleri bir partnerleri yoksa, kendilerini tatmin etmekten (‘cenabetlik kültüründen’ ötürü) kaçınmalarından mı kaynaklanıyor?! Askerdeki sözkonusu kişi(ler) için bu yargı doğrudur; çünkü o kişi(ler) sık sık kavga eder(ler)di!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9741, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.