BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İnsan Manzaraları IX (Mete Tunç)

(iş hayatından 2)

Yüzüne Gül Arkasından At

Komşu daireden bir şube müdürü eski başkanı olan ‘ateşe’ müsteşar yardımcısının karakteristik özelliklerini anlattı. Onu sevmediği açıktı. Ama naklettiği olaylar, sahneler ve üslup, ki  bunları zikrederken  ‘ateşe’nin mimiklerini de aynen taklit ediyordu, benim gözlemlerimi doğruluyordu. Müdürün hikaye ettiklerinin bir tanesi hala aklımda: ‘Ateşe’, toplantı mekanında, bir personel/kişi ile nezaketle, gülümseyerek konuşur, ama o kişi odadan çıkar çıkmaz, arkasından değişik mimiklerle ve sözlerle onu küçümseyen ifadeler kullanırmış.

Bizim ‘kadın’ başkan yardımcısı/başkan/başkan yardımcısı(!) ofiste müsteşar yardımcısı ile yapacağı görüşmeyi bekliyor ve bu arada sözkonusu onun sekreterine kızgınlığını belirtiyor. Bu durum, daha şiddetli derecede, telefonlarda ses yükseltme biçiminde, ileride sürüp gidecekti. Belli ki sekreter başkan yardımcısına iyi davranmıyordu. Peki nedendi, bunun kökeni neydi?.. Cevabı yukarıdaki paragraftadır. Senaryom şöyleydi: Müsteşar yardımcısı, hoşlanmadığı, kendini sinir eden vs. insanların arkasından nasıl sözler söylüyorsa, mimikler yapıyorsa başkan yardımcısı ile görüşmelerinden sonra da aynılarını yapıyordu. Bu sırada sekreter de yanındaysa… Sekreter, başkan yardımcısına, müsteşar yardımcısının ona gizli/açık tavırları doğrultusunda davranıyordu… Başkan yardımcısının bu durumun farkında olduğunu, bunun müsteşar yardımcısı ile aralarındaki gerginliği daha da alevlendirmiş olduğunu tahmin ediyorum…
&&&

Karşı Binada Cinayet

… Silah seslerini mi duydum, yoksa haber üzerine mi, hatırlamıyorum, giriş kapısının önüne çıktım. Karşı tarafındaki bir apartmanın önündeki hareketliliğe bakıyorduk. Polis aracı oradaydı. Bir genç erkek kaldırımda oturuyordu, belki titriyordu da, yanındaki bir adam onu sakinleştirmeye çalışıyordu; bir polis “su getirin” diyordu. Sekreter olsa gerektiler; iki genç kız korku içindeydi. Çok geçmedi; polisler elleri arkadan kelepçeli 25 yaşlarındaki bir genci binadan çıkartılıp polis arabası ile götürdüler. Araca götürülürken zanlı gencin yüzüne baktım: Uzaklarda bakışlar… Söylenceye göre maktul, zanlıdan, yurt dışına gönderme vaadi ile döviz olarak para almış; fakat sözünü yerine getirmemiş, parayı da iade etmemiş…
&&&

Masonlar

Seçimlerden önceki hükümetin sondan bir evvelki, dört yıla yakın görev yapmış, “öz Türkçeci” (yayınlarda, yazışmalarda hangi kelimelerin kullanılmayacağını/kullanılacağını içeren bir genelge de hazırlayıp bakanlık birimlerine göndermiş olan) bakanının mason olduğunu biliyorduk. Onu atadığı falanca genel müdürün de ve o arkadaşın da… Nazik, hoşsohbet bir insandı… Özbekistan Silahlı Kuvvetleri’nin özgün ismini ifade etmiş, ‘gözlerimizi yaşartmıştı’… Dilerim o arkadaşı, bu aidiyetini henüz bilmediğim zamanlar, masonluk ve masonlar hakkında alaycı biçimde konuşup incitmemişimdir.
&&&

Doğru Zamanlama

Esprili, espriden anlayan ve açık yürekli bir insandı. Bir ilin küçük bir ilçesinde şube müdürü yardımcısı pozisyonundayken merkezdeki bir şubenin müdür yardımcılığına getirileceğini duyduğunda, kendine ‘böyle bir makama layık mıyım acaba’ diye sormuşmuş. Söz konusu görevi yaptığı ve sonra şube müdürü unvanını aldığı süreç boyunca bakanlığı ve onun personelini sorguladığında ise, ‘ne kadar safmışım’ diye düşünmüş… Bazı yaşadıkları gerçekten filmlikti. Sözgelişi, yurt dışındaki bir seminere, bütün bürokratik işlemler tamamlandıktan sonra, gitmek üzere tam uçağa binmek üzereyken, bir yetkilinin onu durdurup, gidemeyeceğini, çünkü listenin değiştiğini bildirmesi…
&&&

Büyük Baş-Büyük Deniz

Daireyi beğenmemişti. Gözü yükseklerdeydi. Mesela yurt dışı görevlendirmelerin olduğu başka devlet dairelerinde. Bir konuşmamızda bu gündeme gelmiş, ben böyle dairelerde büyük çatışmalar, gerginlikler yaşandığını ifade etmiş, “büyük başın büyük belası olur” deyişini sarf etmiş; o da buna, “boğulacaksan büyük denizde boğul” deyişi ile karşılık vermişti… Sonuçta, yurt içi ve dışı görevlerin fazlaca olduğu bir devlet dairesine geçti… Öğrendiğime göre, gezilerden bıkmış ve yeni iş yerinde bunalım yaşıyormuş. Neticede büyük denizde boğulmuş!..
&&&

Melankolik

Dairedeki belki de en nitelikli, performansı yüksek, insan ilişkileri iyi olan personeldi. Doktora da yapıyordu. Ara sıra melankolikleşirdi… “Kasmak” ifadesini de ilk kez kendisinden duymuştum. Bir de “atıyorum” ifadesini; bir konuyu nicel veya nitel olarak örneklemek gerektiğinde, özellikle firma temsilcileri kullanıyordu… Komik bir kızdı da. “Hayırlı muvaffakiyetler” temennisini esprili bir biçimde söylerdi. Biriminde arkadaşlarıyla konuşurken, “biraz daha ortada olsaydım tam kafama düşecekti” ile biten sözlerinden, bir gece evlerinde avizenin masaya veya zemine düştüğü anlaşılıyordu. Bakanlıktaki bir genel müdürün kızıydı. Bir sabah babasıyla birlikte, bürokratları bakanlığa taşıyan servise binmiş. Gözlerine, kulaklarına inanamamış; koca koca yüksek bürokratlar çocuk gibiymişler!
&&&

Sert-Duygusal

Sert yüz hatlı, zayıf. Genelde makyajsız ve saçları toplu; saçlarını çok nadiren açıyor ve hiç makyaj yapmıyor veya çok az yapıyor. Sade bir giyim tarzını haiz. Ciddi, özgüvenli ve duygularına hakim bir insan intibaını veriyor ilk görüşte… İnsanların tavırlarıyla, duruşlarıyla, yaklaşımlarıyla vb. çok ilgileniyordu. Kadınca bir tavır denilebilirdi buna belki. Sözgelişi, müsteşar için, “onda S. Demirel’in tavırlarını, üslubunu görüyorum” demesi bunun bir göstergesiydi!.. Bazı müteahhitleri, personelin duyacağı biçimde, yüksek sesle azarlaması, kimi iktidar partisi milletvekillerinin taleplerini telefonda reddetmesi, sertlik/ciddiyet hususundaki ilk izlenimimi destekler nitelikte olsa da, bazı davranışları duygusal yönünün açığa çıkmasını engelleyemediğini ortaya koyuyordu… Atatürkçü, ulusalcı, ve ‘hippi kültürüne’ (sözgelişi dövmeye, frapan giyinmeye) karşı olan bir profil çiziyor…
&&&

Mikrofona Kafa

…’deki toplantıda, önündeki bir dokümanı okuyan New York’lu ‘Yahudi’ ABD’li, doğrulurken başını mikrofona çarpıyor. Tok bir ses duyuluyor. Katılımcılara bakıyor tebessüm ederek. Ben de göz gezdiriyorum salonu; hiçbiri fark etmemiş ki asık yüzlerinde en küçük bir değişiklik yok!.. Sempatik bir insan…
&&&

Bir Kavga

… Bir kadın kadrolu ‘memur/müdür’, diğer kadın danışmandı. Frekansları tutmuyordu. Memur, danışmanın ücretinden, performansından, tavırlarından şikayetçi ve, jipinden, zayıflamasından, kocasının zenginliğinden, danışman statüsünde olmasından vs. haset halindeydi; ve onun “İngilizce rüya görüyorum” sözüyle dalga geçiyordu (Bu çerçevede, benim konuyla ilgili fantezim, İngilizce bir metni veya konuşmayı okur veya dinlerken, bir süre onun İngilizce mi Türkçe mi olduğunu ayırt edemeyişimdi!). Danışman da onun “her şeyin üzerine atladığını, her şeye burnunu soktuğunu” ifade etmekteydi… Ofiste, bir dokümanı verip vermeme hususunda tartışma yaptılar. Ben tartışma başladığında tuvalette, lavabodaydım. Seslerden, memurun masasında, danışmanın da kapı ağzında olduğu anlaşılıyordu. Yüksek perdeden gerçekleşen tartışmanın ‘insicamını bozmamak’ için, danışman odasına gidene kadar tuvaletin kapısında bekledim!.. Bu iki kadının kadınca didişmelerinden hakir de nasibini aldı: Doküman, disket vs. alıp vermelerinde aracı/taşıyıcı olurken birbirleri hakkında söylediklerini işittim/‘yedim’; ama bunları yek diğerine taşımadım…
&&&

Bir Seminerde

… Seminere birkaç dakika geç gidiyorum. Hocanın ve arkadaşların dikkatini dağıtmamak için kapıya yakın bir bölümdeki koltuğa çöküyorum. Benimle birlikte koltuk da çöküyor gürültüyle. Anında ayaktayım tabii! Salonda bir kahkaha. Yandaki koltuğa geçiyorum, bu kez kontrollü biçimde. Buradan ne tahta veya tahta fonksiyonlu cisim, ne de hoca görünüyor. Daireden arkadaşlar “buraya, yerine gelsene” diyorlar. Kalkıyorum; arkadaşların ve hocanın önlerinden yerime doğru geçerken elimi yüzüme kapatıyorum; bir kahkaha daha yükseliyor…
&&&

Uzun Eşek

Dairenin bir biriminde, firma çalışanı, genç, yapılı, hoş; ‘Kafkasyalı’ danışmanın “benim boylarda” dediği (1.90 boylarında) bir kızdı. Merdivenlerde, birkaç kez firma personeline karşı sert çıkışlarına tesadüf etmiştim. Buna mukabil, bir akşam, merdivenlerden inip binanın çıkış kapısına yaklaşırken telefonla konuşurkenki üslubu ise farklıydı. Ben sesini duyduktan sonra koridordan çıkmıştım. Yani beni sonra görmüştü. Benim orada olduğumu bilseydi, telefonun karşı ucundaki sese, yumuşak bir ses tonu ve gülümseyen bir yüzle, “gel beni al” sözünü binadan çıktıktan sonra söyleyecekti!.. Kurum personelinden kimileri, bu firma çalışanının bazı davranışlarından rahatsızdılar. Herhalde malum, bilgi isteme, bilgi vermemeden dolayı olmalı… Bunlardan biri, bir fantezisini anlatmıştı: Bahçede uzun eşek oyunu. Üzerine sıçranılıp sırtına oturulacak kişi, o uzun kız olacaktı. “Neden” diye soruyor ve kendi cevaplıyordu: “Çünkü onun tutulacak yerleri var!”
&&&

Lensli

… Her insanı kendim gibi bildiğimden midir nedir, gözlerini yeşil sanıyordum; lens takıyormuş… Ürettiğim kişisel bir çalışmamı tanıdığım arkadaşların e-posta adreslerine farklı isimli e-posta adresimden (Ancak mektupta gerçek ismim geçiyordu.) göndermiştim. Aralarında o da vardı… Bir süre sonra, odada bulunmadığım bir sırada beni aramış; telefonu açan bir arkadaşa, kendisine gelen ve erotik içerikli-fotoğraflı bir e-mektubun benim tarafımdan gönderilip gönderilmediğini sormuş. Çalışmamı gönderdiğim e-posta adresiyle ilgisiz, benim tarafımdan gönderilmesi anlamsız, pek çok adrese gönderilen öyle bir posta için beni düşünmesi bilgisizliğine, salaklığına ve utanmazlığına karşılık, sadece o mektubun tarafımdan iletilmediğini ifade etmiştim telefon açarak. Elbette daha sonra…
&&&

Güleç

Yuvarlak bir yüz; ön dişlerini sergileyen, ilk anda veya uzaktan gülümsüyormuş gibi görünen, ama öyle olmayan bir ağız yapısı. Bu, bir birimin yeni müdürü… Romanya’da görev yaptığını, kitapları olduğunu, arkadaşları ‘nataşa’ peşindeyken kendisinin araştırma yaptığını vs. anlatıyor… Arkadaşlarla, ‘ben Romanya’dayken nataşalarla ilgilenmedim’ babında konuşup gülüyoruz… Bir toplantıda ‘ajan’ başkan yardımcısı, ecnebi yetkililerine, “bundan sonra sizinle gezilere şu (kadın) arkadaş değil bu gelecek” diyerek yanında oturan ‘güleç’in çıplak başına şap-şap vurmuş! ‘Güleç’ bu harekete gülümseyerek tepki vermiş! Buradan iki sonuç çıkarılabilir: Başkan yardımcısı, kadın arkadaşın, erkeklerin de olduğu yabancı görevlilerle geziye çıkmasını ve aynı otelde kalmasını ‘içine sindirememektedir’; ‘güleç’, (kendisinden yaşça ve hizmetçe küçük bir personel tarafından) bir resmi toplantıda kafasına vurulmasından, imalı sözler söylenmesinden rahatsız olmayacak kadar şahsiyetsizdir…
&&&

Çapkın

… Bir fotoğraf ve diyalog, ‘ajan’ başkan yardımcısının karakteristik özelliği ile örtüşüyordu: Bir öğle saatinde ‘kadın bir arkadaş’, onunla birlikte binadan çıkıyordu… Bir süre sonra bu arkadaş, odasında bana bir ‘sırrını’ anlatıyordu. Başkan yardımcısı, odasında, ona, “siz çapkın mısınız” diye sorunca şaşırmış, anlayamadığını söylemiş. Bunu üzerine “kocanı aldatır mısın” demiş. O da, “hayır, ben kocamı seviyorum” diye yanıtlamış suali… Arkadaş, bunları bana anlatırken, kendi kendine soruyordu, (binadan birlikte çıktıkları gün öğle yemeğine gidiyorlarmış), “onu yemeğe davet etmemi yanlış mı anladı; oysa ben o tarihten birkaç gün önce dairedeki bazı personel ile (başkan yardımcısı olması ‘şerefine’) birlikte gidilen, benim de olduğum bir öğle yemeğinin tüm parasını ödediği, ve kendimi borçlu hissettiğim için onu davet etmiştim” diye… ‘Her şeyin bir bedeli vardır’; kadınların ‘bir yerlere gelme’, ‘bir yerlerde olma/kalma’ bedeli daha ağır oluyor galiba…
&&&

Korkaklık

… Şimdi, konuşurkenki donuk bakışlarını hatırlayınca düşünüyorum da; diyaloglarımızda, bazen, adeta kendi kendisiyle konuşuyordu; ben sanki herhangi bir canlıydım!.. İnsan, kendi kendine, cansız nesnelerle, hayvanlarla, bebeklerle, ‘ruhani varlıklarla’ konuşmak yerine, daha somut olduğundan, karşısında bir yetişkin görmek istiyor. Bu da, içini dökme ihtiyacının bir başka boyutu galiba!.. Kocasıyla ilişkisinin yürümediğini, sabah uyandıklarında yüzünün asık olduğunu vs. vs. anlatıyor. İçimi sıkıntı basıyor: ‘Özel hayatını bana ne diye ifşa ediyorsun!? Bunları açıklıyorsan en iyi ve tek yol ayrılmanız.’ demek istiyor, diyemiyor, önerilerde bulunuyorum. Nasılsa, bir hafta sonra, bir teklifimi uyguladığını bildiriyor. Ama heyhat… İnternete ‘chat’ yapmaya takılıyor. Birisiyle veya birileriyle telefonla da konuşuyor sanki. Acaba buluşuyor da mı?! Neyse, bu beni ilgilendirmez… Bir konuşmamızda söz nereden geldiyse; durup dururken de, bilmediğim bir nedenden dolayı da söylemiş olabilir, “insan yaşlandıkça korkak oluyor” diyor. Ben, “insan, ‘yaşadıklarından deneyim sahibi oluyor’ biçiminde yorumlayamaz mıyız bunu” diyorum. Kesin biçimde reddediyor: “Hayır, korkak oluyor.” Tartışmıyorum. Dolayısıyla içimdeki örneği de söylemiyorum: ‘İnsanın sözgelişi gereksiz hareketler, acelecilik vs. yüzünden ayağını burkmakla, çatlatmakla ve kırmakla edindiği deneyim sonucu yürürken bile daha dikkatli olması korkaklık değildir!..’ ‘Korkaklık’ söyleminin ‘chat’ sorumla bir bağlantısı var mı?..
+++

Not. Yukarıda anlatılanlar 2000’lerin ilk yıllarına aittir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5236, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları VIII (Mete Tunç)

(iş hayatından)

Eleman

… pencereden bakıyorum. Yanımızdaki binanın girişinde, kurumun ‘kadrolu’ bir adamı, diğerine, “şu elemanları kullansana,” diye sesleniyor. Adamın gösterdiği, mavi önlüklü SSK’lı temizlik personeli arasındaki 20 yaşlarında, ‘temiz yüzlü’ (eğitim derecesi büyük ihtimalle o adamdan daha fazla olan) bir gencin duruşu ve bakışı dikkatimi çekiyor. Genç, sadece isimlendirmeden* değil, herhalde daha çok ‘yaklaşımdan’ dolayı adeta çöküyor, yaptığı iş’e ve emri altında çalıştığı insanlara lanet ediyor…

* Özel sektörde çoğunlukla (ve kamuda da bir ölçüde) kullanılan bu terim, elektronikteki ‘devre’yi çağrıştırmakta, insanı ‘parça’ yerine koyuyor intibaı vermektedir.
&&&

Güvenlik Komisyonunda

… İkinci toplantıda kurum korumalarının müdürü bina güvenliğine dair açıklamalarda bulundu. Çalıştığı binaya bıçaklı bir şahsın girdiğini ve onu nasıl etkisiz hale getirdiğini anlattı. Konuşmasını ayakta yaptı. Bıçaklı şahsı hangi hareketlerle etkisiz hale getirdiğini sormak aklıma geldi, ama sormadım. Konu mankeni olarak beni kullanabilirdi!.. O arada, başka bir zaman, bir korumanın silahının ateş aldığını ve kurşunun kendisini sıyırdığını anlattı… Bu müdürde kimbilir daha ne hikayeler vardı; fakat kendisini bir daha dinleme ve izleme fırsatı bulamadım!..
&&&

Kadın dili

… Bir tartışmaya ise şahit olmuştum. Hasbelkader ben de aynı odadayım. Ne konuştuklarını, neyin münakaşasını yaptıklarını ilk anda anlayamadım ve aşırı derecede sıkılmış halde odadan çıkıp onları baş başa (ve ‘saç saça’) bıraktım. Herhalde hesapları, kısaca, ‘neden onun dediği oluyor; benim dediğim olmalı’ ‘sorunsalı’ idi. Kadın dilinin ne kadar ‘kompleks’ olduğuna ilk kez bu kadar canlı bir şekilde tanık oluyordum…
&&&

Bankacı

50’li yaşlarda, bir bankada görev yapmış, anlattığı bir takım hadiseler, kişisel olaylar nedeniyle oradan emekli edilmiş (Kendini haklı çıkaran hikayesi ikna ediciydi ama bir de karşı tarafı dinlemek gerekirdi.), ve Azerbaycan’da da bir süre çalışmış bir bankacıydı… Hem “hoş geldiniz” demek hem de, danışman ya, tanışmaya vesile olsun diye İngilizce eğitimi üzerine yazdığım denemeyi göstermek için yanına gittim. Okudu. İlk yorumu, ilk satırda gördüğü ‘eski’ bir kelimeyi kastederek, “zaten bunu görünce…” idi… Sonraki her diyaloğumuzda, beyninin bir köşesinde bana karşı bir hükmün varlığını hissettim.. Güven vermeyen, yaşına ve iş tecrübesine rağmen saygın olmayan bir zattı. Kimi zaman ortak mekanları paylaştık, iş dolayısıyla iletişimimiz oldu; ancak ilk intibaımdan, tecrübemden sonra bir daha hiçbir konuda ona danışmadım!
&&&

İngilizce hatır sorma

Bir toplantı öncesi, başka bir daireden bir kadın görevli, o kadar nazik ve güleryüzlüydü ki en kaba insan dahi ona bir laf edeceğinde herhalde bir kez daha düşünürdü, ‘geveze’ ABD’liye, sempatik bir şekilde İngilizce bir cümleyle hatırını sormak istedi. Daha doğrusu, hiçbir şey ifade etmeyen cümlesinin, mimiklerinden hareketle bir hatır sorma cümlesi olduğu anlaşılıyordu. ABD’li de önce anlayamadı, düşündü, taşındı, sonra teşekkür etti!
&&&

Profesör

… ABD’li yetkili bir toplantıda yine hızlı biçimde konuşuyor ve uzun açıklamalar yapıyordu… Danışman hoca, “yes, yes” diyerek konsantre olmuş biçimde onu dinliyordu. Epeyce bir süre, dakikalar sonra hoca, yanındaki, çevirileri eksik yapan ama bir zamandır yapmayan arkadaşa dönüp, “ne diyor bu adam ya” dedi…
&&&

Norveçli

50’li yaşlarda, güleryüzlü Norveçli kadın uzman, bir toplantının başlamasını birim ofisimizde bekliyordu. Eğitimlerimizi, bunları nerelerde aldığımızı sordu. Ben, odadaki, o sırada mevcut olan ortaboy haritanın önünde, hangi illerde okuduğumu anlattım. Norveçli, “okullar eğitim için uygun koşulları taşımıyordu, değil mi” sorusunu yöneltti. Önyargıyla sorduğu sorunun beklediği, umduğu cevabını alamadı!
&&&

Yüzücü

… Seminerin yapıldığı otelde, akşam, birkaç arkadaşıyla birlikte termal havuzdalar. Havuzun bahçeye açılan bölümünde görüyorum onları. Beni görüyor, selamlaşıyoruz, “siz de gelsenize” diyor. Teşekkür ediyorum; o kollarını havuzun kenarına dayamış halde suda, ben dışarıda konuşuyoruz. Cömertçe sergilediği göğüsleri iri ve diri!.. Bir genel müdürlüğün çapkın olduğu rivayet edilen, genç, bekar genel müdür yardımcısı, sportif vücudu ve slip mayosuyla havuza balıklama atlamadan ‘yüzücü’ye sesleniyor, “yarışalım mı” diye. ‘Yüzücü’ kabul etmiyor…
&&&

Sınır ilçesinde

… Heyecanlı bir yapıya sahip olan kaymakam, ilçenin bizim alanımıza giren sorunları hakkında ‘acındırıcı’ bir brifing verdikten(!) (O sırada kendimi çok rahatsız hissettim; onunla göz göze gelmekten kaçınıp arkadaşı muhatap almasına çalıştım!) sonra… Alay sanki bir bahçe içindeydi. Öğle istirahatında olan, genellikle yüzbaşı rütbesindeki subaylarla tokalaştık. Hepsi, gerçi kiloları ‘sınırdaydı’ ama çakı gibiydiler. Yemyeşil dağ manzaralı geniş bir pencerenin önündeki koltukları bize bıraktılar. Alay komutanı, öğle uykusundan kalkıp katıldığı öğle yemeğinde ‘yerli’ il müdür yardımcısına karşı soğukluğunu, belki güvensizliğini hiç saklamıyordu!
&&&

Metres

Gece, il müdürlüğünün inşaatlarla ilgili orta yaşlı şube müdürü, bir inşaat firmasın temsilcisi ve biz iki görevliyi kendi arabasıyla G.Antep’e götürdü. Biçare ben hariç grubun amacı (Benimki hemen yatıp uyumaktı.) müzikli bir yerde yemek yiyip kafa çekmekti! İlk uğranılan yer kapalıydı. Müdürün daha önce de gittiği bu yer ve başka yerler bir saatten ziyade arandı. Nihayet, ben baygınlık geçirmek üzereyken, müzik programı olmayan bir otelde karar kılındı. Bu arada müdürün metresi iki kez arayıp hesap sordu (Arayanı, tabiaten eşi sanmıştım. Metresi idiğini firma temsilcisi yemekte bana fısıldıyor.)! Müdür, metresini, onu aldatmadığını, iş münasebetiyle dışarıda olduğunu iknaya uğraştı durdu!

Not. Yukarıda anlatılanlar 2000’lerin ilk yıllarına münhasırdır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8862, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Birkaç Sahada On Hayal Veyahut Öneri (Mete Tunç)

• Çocukların, büyüdüklerinde, hafızalarında güzel şeyler, anlar olmalı. Güzel kokulu- temiz-düzenli ortamlar, güven veren insanlar, paylaşımlar, erdemli davranışlar… Çok param olsa, onu sadece bu yolda harcayabilirdim.
• Çocukların hayatları boyunca karşılaşacakları insan ‘tipleri’ ve bunlara karşı nasıl davranılacağı/korunulacağı, eğlendirici-cezbedeci öğelerle, hikaye ve tiyatro oyunu halinde yazılıp, okunması ve oynanması-izletilmesi sağlansa…
• Fizik tarihini, fizikteki bütün temel varsayımları ve fikirleri, teorileri, onlara yapılan katkıları ve gelişim süreçlerini, gerçekleştirilen deneyleri ve onların düzeneklerini.. ihtiva edecek bir anabilim dalı olsa… Ve, bu bağlamda bir müze meydana getirilse…
• Temennim.. ‘Türkçe yazan’ bilim insanlarının ve bilim yazarlarının; hatta daha da fazlası, fiziği, parçacıklarıyla, kuvvetleriyle, modelleriyle, teorileriyle.. yeniden kuracak, yine ‘Türkçe yazan’ kişilerin veya ekiplerin var olması, yetişmesi…
• Resmi-askeri törenler çok yavan. Çocukken katılmaktan gına gelmişti, şimdi seyretmeye tahammül edemiyorum. Özelleştirilsin. Firmalara ihale edilsin!
• Sözlerini divan edebiyatından alan pop müzik yapılabilir mi? Bence ilginç olur, zenginlik katar, yeni fikirlere ve yaratılara yol açar.
• Türk Sanat Müziği yerine Osmanlı Müziği terimini öneriyorum. Çünkü bu müzik Osmanlı devirlerinde neşvünema bulmuş, zirvelere ulaşmıştır. Cumhuriyet devrinde yapılanlar ondan tevarüs edenlerdir/etmektedir. Osmanlı-Türk Müziği de denebilir.
• Devlet fişleme yapmalı! Çeşitli kurumlardaki en güvenilir ve zeki memurlar toplumun tümünü fişlemeli. Elbette şimdiki anlamda değil. Şöyle: ‘En itibarlı’ (çalışkan, ahlaklı, adaletli vs.) insanları belirlemeli. Bunlar adalette, trafikte.. her alandaki ‘parazitleri’ tespit etmeli. Raporları, kimlikleri saklı kalmak kaydıyla, delil kabul edilmeli. Tersine, doğru, namuslu iş yapanları da belirlemeliler ve bunlara resmi olarak tebrik ve teşekkür beratları gönderilmeli; bunların maaşları artırılmalı, liyakatleri ve eğitimleri uygunsa terfi ettirilmeli. Yukarıdaki uygulama, ‘en itibarlıların’ isimleri hariç, bütün toplumca bilinmeli.
• Camilerde ezan yerine güzel ilahiler okunmasını teklif ediyorum. Velev ki Arapça olsun! (‘Ezan şart’ deniyorsa hoparlörsüz okunsun; sonra içinde Allah’lı, Muhammed’li sözler olan ilahiler, ses düzeni iyi olmak koşuluyla yüksek sesle yayınlansın. Böylece çoğu mümin, kutsallarının isimleri cümle aleme duyurulduğu için yine tatmin ve komplekslerini gidermiş olacaktır.)
• Yeni kutsallar: İnsan, yazı, tüm insanlık mirası, hayvanlar, çevre-doğa, evren, hukuk… Yeni değerler: Özveri, saygı, kanaatkarlık, vicdan, diğerkamlık, sevecenlik… Bunlar örgün eğitime, yasalara, kurumlara, ekonomiye, hülasa bütün yaşamımıza girmeli.

(2011)

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6117, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları VII (Mete Tunç)

(askeriyeden)

Tertipler

Alay’a iki aylık temel ve uzmanlık eğitimlerini (!) yapmak üzere, 200 küsur kısa dönem asker geldi. Kimler yoktu ki… Tarzan merdiveninden düşüp kolunu kıran ve fiziğiyle, çizgi roman kahramanından aldığı lakabı hakeden çiko Ali; uzun atlamada bacağı çıkan kazak görünümlü, fakat kürt aksanı ile konuşan Mehmet; serçe parmağının ucunu tüfeğin mekanizmasına kaptıran fizik öğretmeni Selim; hakim islam anlayışını ve kurumsal uygulamaları eleştiren alevi ilahiyatçı Mustafa; sık sık arazi olarak içtimaları geciktiren organize islamcılar; günümüz türk ordusundaki eğitimi, fransız ordusunun 18.yüzyıldaki askerlik anlayışıyla ilintilendiren marksist Osman; geceleri, battaniyeyi başının üzerine çekip içli içli ve gizlice ağlayan hanımevladı Tuncay; yanındaki ranzada yatan arkadaşını, korkudan yataktan düşürecek derecede sesli ve sürekli horlayan, bütün koğuşun mutabakatı ile, sadece 10-12 koğuş nöbetinden sorumlu kılınan Kamil; G4’lerin, ellerinde tabanca gibi göründüğü 1.90-2.00 m’lik 1.bölük; “[1978 dünya kupasında Arjantinliler] Argentina diye değil, Arhentina diye tezahürat yapıyorlardı.” diyen züppeler; ilk karavana nöbetimizde, ayağı karavana arabasının tekeri altında kalıp serçe parmağı kırılan manga arkadaşım Tamer; genel kurmay başkanının ziyareti söz konusu olduğunda, tabur komutanının, teftişe hazırlık amacıyla,
“Bir problemin var mı, asker?” sorusuna verdiği,
“Yok komutanım; yalnız, askerlik süresinin 8 aydan 4 aya indirilmesi, daha verimli asker olmamızı sağlayacaktır, kanaatindeyim.” cevabıyla tabur komutanını şaşırtan Oktay…
&&&

“Bu da ..rak”

Telsiz taburu, çavuş talimgaha göre daha eğlenceliydi. Acemi erlerin önemli bir kısmı okuma-yazma bilmiyordu. Aralarında tuvalet görmemiş olanlara bile rastlanıyordu. Yürümede uyumu sağlamak için verilen ‘sol, sol’ komutu nedeniyle, sol adımlarını yere daha kuvvetli vuruyorlardı. Tekmil sırasında kaşınan erlere rastlanıyordu. Ve daha fazla ‘okşanıyorlardı’. Bölük komutanı, bizi (‘kadrolu’ er-erbaşı) eğitim sahasında toplayıp, sinirli bir biçimde, “Acemilere her şeyi göstererek öğreteceksiniz. Bu tüfek, bu el, bu bacak…” derken, birden, son kelimedeki son iki harfin çağrıştırmasıyla, bacaklarını yana açıp dizlerini büktü; elini yumruk yaparak öne doğru savurduğu sol kolunu, sağ eli pazusundan yakaladı: “Bu da ..rak.” dedi.
&&&

Nedamet

Bölük komutanı (Karadenizli) üsteğmen, o gün nöbetçi subaydı, gece dersine (!) geldi. Manasız birkaç soru-cevaptan sonra bir anısını anlattı. Harbiyede öğrenciyken, şimdi tam hatırlamadığım bir sebepten (ailesini özlemesi veyahut ‘ortamdan’ sıkılması veyahut bir hakarete maruz kalması) dolayı bir gece büyük bir üzüntü yaşamış. Sabah başını yıkarken bütün saçları lavaboya dökülmüş. Okul yönetimi bir-iki hafta izin vermiş; memleketine gitmiş… Üsteğmen bunları hikaye ederken, askerliği meslek olarak seçmekten duyduğu pişmanlık sözlerinde ve neredeyse ağlamaklı halinde o kadar aşikardı ki, içimde ona karşı merhamet hissi oluşmuştu.
&&&

Denetleme

Taburdan birkaç yüz metre ötede, daha aşağı bir irtifada, subayların bir takım halinde, dörtlü sırada dizildiğini görüyorum. Müfettiş, rütbesi neyse, ne diyorsa, subay takımından “sağol” nidası geliyor. Fakat öyle sönük ki. Müfettiş, yanındaki, onların komutanı pozisyonundaki subaya dönerek, elinin hareketinden anlıyorum, “bu ne” diyor. İhtimal, ‘merhaba asker/subay’ selamını yineleyip  tekrar cevap alıyor… Subayların o denetleme sırasındaki psikolojilerini, duygularını merak ederim.
&&&

Karavana ve 3’te 5 isabet

Şaban Bülbül, Konya’lı bir onbaşıydı. İsmi dolayısıyla, kendisini arabesk sanatçısı sanmıştım ilk günler. Evliydi, ancak bir türlü evci izni alamıyordu. O sebeple mi nedendir, tabur avlusunda ‘şaban şaban’ dolaşıyordu. Dalgınlığı, bölük komutanını fitil ediyordu. 25 m atışında, komşu kulvarın hedefine ateş ettiği, o kulvardaki hedefte, üç atışta beş isabet görülüp anlaşılınca, komutana, “Numara yapmıyorsan, ‘popomu’ ‘şeyettireyim’” dedirtmiş; ardından komutan, “bir daha saçma sapan bir şey yaparsa sırtında yürümeyeceğime kendi kendime söz vermiştim,” diyerek sırtında yürümüştü.
&&&

İstimna

Hamamdayım. Karşımdaki kurnanın yanında bölüğün sosyopat kadrolu/usta erlerinden biri var. Bir şey işaret ediyor. Anlamıyorum. Diğer elini külotunun içinde görünce ve “abi başka tarafa bak,” deyince anlıyorum… Acaba bazı insanların saldırganlıkları, sürekli ilişki kurabilecekleri bir partnerleri yoksa, kendilerini tatmin etmekten (‘cenabetlik kültüründen’ ötürü) kaçınmalarından mı kaynaklanıyor?! Askerdeki sözkonusu kişi(ler) için bu yargı doğrudur; çünkü o kişi(ler) sık sık kavga eder(ler)di!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9451, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları VI (Mete Tunç)

Şarkı söyleyen kızlar

Bir yaz günü. Bir apartmanın araçlardan ve insanlardan ırak yan duvarının yanında bir kilim üzerinde oturuyorlar. Dizlerinin üzerindeler. Bir halka oluşturmuşlar. Gözleri yerde, bakışları dalgın ama huzurlu. Sanki ibadet ediyorlar. Bunlar, yaşları 7 ile 10 arasındaki bir grup kız. Daha da yaklaşınca gruba, ilk gözlenenlere yeni gözlemler katılıyor: Hepsi şirin, güzel; hepsinin üzerinde, belli ki anneleri ve kendileri özen gösteriyorlar, temiz, yakışan elbiseler var… İyice yaklaşınca… Sesi de duyunca, adeta büyülü bir resim çıkıyor ortaya. Ses duygusal, söylenmesi zor bir şarkıya ait. Diğerlerinden yaşça daha büyük bir kızın yönetiminde sessizce, büyük bir uyum içerisinde, mükemmel biçimde söylüyorlar şarkıyı…
O şarkı olur olmaz zamanlarda aklıma gelir. Beynimde melodisini canlandırmaya çalışır, mırıldanırım. Ama hiçbir zaman o grubun söylediği gibi söyleyemeyeceğimi bilirim. Ve ressam olamadığıma en çok o grubu resmedemediğim için üzülürüm. Yaptığım en iyi resim olurdu mutlaka. İsmini de ‘Şarkı Söyleyen Kızlar’ koyardım.
&&&

İnsana hürmet

Memurdu (Sonra şef, bilahare öğretmen…). Sosyoloji mezunuydu. Bağlama çalar türkü söylerdi. İyi bir kitap okuruydu. İnsanı dinlerdi. Adildi. Esprili ve hoşsohbetti. İş disiplini tamdı. Bağnaz olmayan, özeleştiri yapabilen bir solcu ve ateistti (Ve fakat kendini “alevi” diye nitelerdi; bu herhalde kültürel bir husus.). Sünni-dindar kayınvalidesini yalnız bırakmamak için onunla sahura kalkardı…
&&&

Yakalanma

Uyuduğum odanın 50 m uzağından geçen yoldaki trafiğin fazla olmadığı, en fazla inşaatlara kum taşıyan kamyonların ses kirliliği yarattığı bir tarihte, o zamanlar pencere (sigara dumanı yüzünden) yaz-kış sürekli açık olduğundan,
“Ne yapıyorsun burada? Kim bu?!”
(erkek) bağırtısını net bir şekilde duymuştum.
“Dur, bekle!”
Yine aynı kişinin sesi mezkur yol üzerinden geliyordu. Tekerleri patinaj yaparak hızla uzaklaşan, uzaklaşırken de bir çarpma gürültüsü çıkaran otomobil sahneden çekildikten sonra o ilk ses, zaten (duyulan) ilk ve tek insan avazı onunkiydi,
“Arabaya da çarptı!”
diyor. Ardından tekrar ilk hitap ettiğine soruyor:
“Ne yapacaktın onunla; …işecektiniz, değil mi?”
Olay çözülmüştü. Çifti tanımıştım…
&&&

Tatil ve tipler

… ‘Denize gitmek’ o dönemlerde de revaçta bir tatil türüydü. Fakülte bahçesinde yürürken, “Bu sene denize nereye gidiyoruz?” diyen sakallı, suratsız yüzlü ve itici sesli erkek öğrenci kimlerle denize gidiyordu?! Yanlarından geçerken soruyu sorduğu kız öğrencileri gördüm ve seslerini duydum: Erkek öğrencininki gibi sevimsiz yüzler, insan kaçıran sözler… Böyle insanlarla denize gitmek cazip, imrenilecek bir şey değildi: ‘Boş’ dimağlar, ‘bulanık’ kafalar, ‘geyik’ sohbetler, ‘güm-güm’ disko…
&&&

Okulda bir çocuk

Sınıfta sırasına oturmuş, bahçeyi seyrediyor. Sanki biraz kırgın. Bir şeylere üzülmüş gibi. Sıkıldığında bahçeye çıkıp dolaşıyor. Veya kantine giderek kavrulmuş un ve şekerden yapılmış bir tatlı alıyor; ağzın içini kupkuru bırakan o tatlıyı kaşıkladıktan sonra çeşmeden su içiyor…
Ön bahçenin gürültüsünden uzaklaşmak istiyor, sessizliği arıyor adeta. Bu yüzden arka bahçeye yürüyor. Arka bahçede kimse yok. Yüksekçe bir kömür yığını önemli bir yer kaplıyor. Bahçenin bu kesimdeki duvarı yüksek, çünkü arkasından itibaren bir tepe yükseliyor. Yürüyor bahçede; dalgın ve düşünceli…
Önlüklü çocuk, iki farklı yaşına/sınıfına ve şehre tekabül eden yukarıdaki iki sahnede tam olarak nasıl bir his dünyası içerisindeydi, neler düşünüyordu? Bu sorunun cevabını verebilmeyi çok isterdim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8032, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları V (Mete Tunç)

(parkta 2)

Secde hali

Biri anlatsa şüpheyle karşılardım: Bir kadın. Yanında iki çocuğu. 7 ve 10 yaşlarındalar. Çocuklar kendi hallerinde oynarken kadın başörtüsünü çıkartıyor, başını örtüyor ve çimenlerin üzerinde namaza duruyor. Öyle kenarda filan değil, adeta orta yerde, ‘arkası’ parkura doğru olacak biçimde. Altında entari, etek türünden bir giysi değil, kot var. Secdeye vardığında yoldan geçenler şaşırmışlardır herhalde! Malum, namazdaki secde hali (neredeyse ve kısa süreli olarak) cinsi birleşmedeki bir pozisyon türüdür. Bir ayette, kastedilen ‘oyuklar’ değil de pozisyonsa, geçer!.. Tek bir numune ile psikolojik/sosyolojik bir çıkarımda bulunamam elbette. Ama o kadının ailesini, eşini yakın zamanda kaybedip kaybetmediğini, çevresini, duygularını merak ettim.
&&&

Teleseks

Koşuyorum. Yolun kenarındaki çam ağaçlarına doğru dönmüş 15-16 yaşlarında bir kız, biriyle konuşuyor gibi. İkinci turu atarken yine oralarda. Çamların arkasındaki oyun sahasının kenarına gelmiş, evet, biriyle konuşuyor. Üçüncü turdayım. Telefonla konuşuyormuş. Tam yanından geçerken, “salak, hayvani,” diyor ve ekliyor, “beni bir daha arama!”… Hattın öteki ucundaki delikanlı kızı soymuş ve icraatını anlatıyordu ki..!
&&&

Tezahürü hars

Liseli kız 3-5 kız arkadaşı ile güya spora gelmiş (Eşortmanlarını giyip, kapıya gelen arkadaşlarını göstererek ailesine böyle demiştir!). Erkek arkadaşı ile buluşuyor. Herhalde kamelyaların birinde ‘oturacaklar’. Kız, arkalarından yürüyen, onlara gıpta ile bakan arkadaşlarına, neden bilmem, küfürümsü, hakaretvari bir söz ediyor. Iııyyy. Cinsi latifin bu tür konuşması onları ‘kimi’ erkeklerden farksız kılıyor.

Bankta oturan bir grup genç. Birkaç erkek ve bir kız. Bir erkek, kızı kucaklamış. Diğerleri ‘izliyor’, ‘ulan biz ne zaman yapabileceğiz,’ diye düşünüyorlar. O erkek konuşuyor, sesi 100 metreden duyuluyor. Bir ifadesi aklımda kalıyor: “Cenabet gezersen…” Ööö.

&&&

Oynaşma

Liseli iki genç; biri oğlan diğeri kız. Semtin ilk (gecekondu dönemi-şimdi apartman daireleri olan) sakinlerinin çocukları, daha doğrusu torunları. Okuldan yeni çıkmış oldukları kızın okul formasından belli. İlk turda yanlarından geçerken el ele-diz dizeler. İkinci turda oğlan kızı kucaklamaktadır. Üçüncü turda öpüşüyorlardı; kız hareketsiz, her şeyi oğlana bırakmış, sadece dudakları işliyor gibiydi. O yüzden, ‘bu kız evlenene dek oğlanı/oğlanları uğraştırır,’ diye düşündüm. Benim yaklaşmakta olduğumu görünce ayrıldılar. Dördüncü turda, yine… Beşinci turda o durgun kız birden ayağa kalktı, “haydi bize gidelim,” dedi (Hakkında yanılmışım!). “Yine yakalanmayalım,” dedi oğlan tereddütlü. “Yakalanmayız,” dedi kız ve park çıkışına doğru koşmaya başladı. Kısa boylu ve toplucaydı. Oğlan ise zayıfça. Zıplama tarzı koşusuyla kıza yetişmeye çalışıyordu…
&&&

Evliliğe doğru

Parka tam girmiştim ki bir kamelyadan kadın sesi duydum. “Ama onu erkek tarafı yapar,” diyordu, kararlı bir üslupla. Birkaç adım sonra banktaki kızı ve karşısındakini görüyorum. Müstakbel kocasıyla konuşuyormuş. Tartışmalar, didişmeler daha evlenmeden başlıyor! Damat adayının yüzünde, şimdiden bıkmış, yılmış bir hal vardı! Zifaf gecesine kadar hevesini kaybetmesindi!? Yahut; acısını o gece mi çıkaracaktı!?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10161, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları IV (Mete Tunç)

(parkta)

“Ama çok siyahlar”

Koşuya başlarken, babaları halı saha maçında olan bir grup zenci çocuk oyun bahçesinde. Sonraki turda, yanlarındaki Türk çocuklardan biri, yanındaki arkadaşına, ne demişse, “ama çok siyahlar,” diyor. Gruptaki, iki-üç metre ötedeki 10-12 yaşlarındaki bir zenci kız, ki içlerinde en büyükleriydi ve güzel bir kadın olacaktı, o iki çocuğa doğru bakıyor; sanki sözleri, hususan son sözü ve tavrı anlamış gibi… İçim çok acıyor. Bir dahaki turda Afrikalı çocuklar oyun bahçesinde değiller! Hüzün.
&&&

“Ben de seninkini”

15 yaşlarındaki iki kız önce bir masada oturup sohbet ediyor sonra asfalt yolda yürüyorlar. Koşu-yürüyüş parkurunda onlara yaklaşırken, biri diğerinin kulağına eğilip bir şey söylüyor. Diğeri, “ben de seninkini,” diye mukabele ediyor! Suizanda bulunmuyorsam, ki kuvvetle muhtemel bulunmuyorum, birbirlerinin bir yerlerini öpüyorlar, evlerinde fiilen ve parkta hayalen!
&&&

İzalei bikr

18 ve 20’li yaşların başında olan iki kız koşu-yürüyüş parkurunda park çıkışına doğru yürüyorlar. Tam yanlarından geçerken 18 yaşında olan, “ablam kendime zarar veririm diye endişeleniyor,” diyor. Diğerinin “ablan haklı,” sözüne karşılık da “kendime neden zarar vereyim/verdireyim ki” diyor. Kızın bir erkek arkadaşı var ve bakire kalacak biçimde muaşaka edecek!
&&&

İki nevi özgüven

Barfiks çekerken arkamda iki kadın konuşuyor. Yabancı (kökenli) olanın sesini duymuyorum ama Türkçe konuşmuyor ki, öteki, “insan özgüvene sahip olmalı, diyorsun,” diyor. Sonra bir cümlesine istinaden, “anlıyorum, [şöyle] diyorsun,” diyor. Spekülasyon: Yabancı kadın bir Türk’le evli, üniversite mezunu-meslek sahibi, ama çalışmıyor, çocuk bakıyor, sıkılmış!.. Somut gerçek: Türk kadın yabancı dili anlıyor ama pratiği zayıf; özgüveni az!..
&&&

Yabancı gelinler

Türklerle evli yabancılara (Genelde rus, ukraynalı tipliler.. yanılmıyorsam) sıklıkla rastlıyorum. Anneleri de olabiliyor yanlarında; kızlarına arkadaşlık torunlarına bakıcılık yapıyorlar zaar. Çocuklarını, çocuk arabalarında itinayla ve vakur bir eda ile gezdiriyorlar. Birini türk eşiyle iki kez gördüm. İyi giyimli, takım elbiseli-kravatlı, kadından kısa olan adam, bebek gezdirmeye sanki zorla, eşi tarafından sürüklenmiş gibi; biraz önce eve gidelim/işime döneyim görüntüsünde!
&&&

Küfür günü

Aletler alanında, sol kısımda bir grup genç var. Alana yaklaşırken yüksek sesle konuşan bir çocuğun sesini duymaya başlayınca, ‘bunlar, taşra-varoş kültüründen çocuklar’ diye düşünmüş, alana girdikten sonra o çocuğun konuşmalarında küfürler de olduğunu işitmiştim: “..ına koyayım!” Yüksek ve çatlak bir ses. Hem aletlerde spor yapıyor hem de… Son ‘koymanın’ ardından o taraftaki 5 kadar genç ‘Allah Allah’, ‘yeter artık’ mealinde tepkilerle benim bulunduğum tarafa geçtiler. Meğerse o çocukla ilgileri yokmuş. “Koyma”ya ilaveten ‘birilerini veya bir şeyleri …tiği’ küfürler devam ediyor, her yaştan ve cinsten 10 kadar insan duymuyor gibi davranıyordu: Çünkü, 16 yaşlarındaki, uzun boylu bu çocuk ‘hasta’ydı!.. Diğer çocuklar sağ tarafta da duramayıp gittiler. Bir güvenlik görevlisi geldi, baktı, bir ses duymadı. Tam alandan çıkacakken, sol taraftan bir “..ına koyayım” sesi geldi! O cenaha yönelirken, yaşlı bir kadın, çocuğun hasta olduğunu açıklayıp ilişmemesini ima etti… Bu çocuk babaannesiyle geliyor parka. Masalarda onunla oturuyor, “babaanne” diyen sesi metreler öteden duyuluyor. Aletlerde spor yaparken, artık küfür etmeden (Sanırım ‘küfür günü’nde ilacını almamıştı, düşük dozda almıştı veya ilacın etkisi kaybolmuştu.), ama mesela “Mehmet Seyfioğlu” (artık her kimse) ismini veya mesela “bunun nereden kaynaklandığını açıkla bana” cümlesini (artık nerede duymuşsa) yine yüksek sesle ve arka arkaya tekrarlıyor… İki kez, alana girerken onun, “merhaba dayı” selamı ile karşılandım; gülümseyip “merhaba” dedim.
&&&

Yeni bir laf atma/tatmin yolu

Ortayaşlı bir kadın, yanında bir-iki, daha genç yaşta, kızı/kızları olabilir, cinsi latif… Yürüyüş-koşu parkurundalar. Az önce yanlarından geçtikleri 25’lerinde bir grup erkeği, özellikle, sırıtık yüzlü, uzun olanını güvenlik görevlilerine işaret ederek, “yanımdan geçerken telefonda konuşur gibi yapıp…” diyor. Son kısmı duyamadım veya anlayamadım ama bir tür taciz olduğu açık! Tahmin: Seks fakiri genç, kadın ve kızların yanından geçerken, telefonda, bir erkek arkadaşına, bir kadın ile yaptıklarını anlatıyor!.. Bu da bir tatmin yolu olmalı!.. Bilahare, bir başka grup içindeki bir gencin, parktaki salona giden ‘gece kıyafetli’, genç ve zarif görünümlü kadınların yanlarından geçerken, sanal telefon aramasında, “burada çok güzel kadınlar var,” dediğine şahit oldum. Daha masum bir cümle…
&&&

Bulaşıcı bir kriz hali

15 yaşlarında kumral kız adeta haykırarak ağlıyor. Esmer kız arkadaşı yanına geliyor. Ardından kızlı erkekli bir grup arkadaşı da. “Ne oldu, niye ağlıyorsun,” diyorlar. Anlayamıyorlar ve teskin-teselli edemeyeceklerini de farkedince uzaklaşıyorlar! Bilahare ilk gelen kız arkadaşı da az ileride ağlamaya başlıyor! Bir süre sonra sakinleşmiş halde birlikte yürüyüp parktan çıkıyorlar… Acaba, ilk kız, ki basket alanından çıktıktan sonra ‘kriz geçirmişti’, oradaki, ‘aşık olduğu’ oğlandan ilgi görmeyince mi..? Olabilir; çünkü sonraki günlerde, basket sahasındaki banklarda oğlanları izlerken görüyorum onu. Böyleyse öbür kız niye krize girmişti; kızlarda kriz bulaşıcı mıydı?!
&&&

Tutku ve ayrılık

Adam 40’larında, kır saçlı, orta boylu, yapılı, sert yüzlü, iş adamı tipli… Kadın 30’larında, kendi cinsine göre ve adamdan boylu, uzun yüzlü, balık etli, geniş kalçalı… Parkta buluşuyorlar, birlikte tempolu yürüyorlar. Bir buluşmalarında, kadın adamın belini tutuyor, ardından yanağını öpüyor… Spekülasyon: Evli değiller, sevgililer… Her ikisi de bekar mı; bilmiyorum… Koşunun ardından girdiğim aletler alanından çıkmış parkurdan yürürken, arkamda o adamın telefonda yüksek sesle konuşmasını duyuyorum: “Ne demek unuttum ya, ne demek unuttum!” Sesini biraz daha yükseltiyor, bağırıyor: “Sesimi yükseltirim! Bu, birbirimize verdiğimiz değerin bir ifadesi! Sinirlendim. Kapat, Kapat!” Böylece kadının, “sesini yükseltme,” dediği çıkıyor. Ve muhtemelen, kadının buluşmayı ‘unuttuğu’. Buradan hareketle, adamın, “birbirimize verdiğimiz değer” nitelemesinin yanlış idiğini, ‘senin bana verdiğin değer’ ifadesinin daha doğru olacağını düşünüyorum… Hep tempolu yürüyen adam, telefonu kapattıktan sonra yavaş ve düşünceli düşünceli yürümeye başlıyor!.. Adamı bir süre daha görüyorum, fakat ikisini birlikte hiç…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10870, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları III (Mete Tunç)

Görüntü ve tipoloji

Bir insanın vücut biçimi, duruşu, yürüyüşü.. onun karakteri ve özellikleri hakkında ipuçları sağlayabilir mi? Çeşitli olaylar karşısındaki tepkileri, konuşması, mimikleri..? Bunları hariç tutuyorum; bu konularda araştırmalar, araştırmacılar olduğunu biliyorum. Benim kast ettiğim ilk cümledeki çerçeve. Mesela, kalıplı, kilolu ve beli hafif ileri çıkık kadınların bencil olduğu söylenebilir mi?! Seri yürüyen, yere sert ve ayaklarını doksan dereceye yakın biçimde ayrık basan kadınların cinsel istekleri fazla mıdır?!.. Birkaç örnekle kesin bir sonuca varmak yanlış/yanıltıcı olabilir. O nedenle fazla uzatıp, lisedeyken bir arkadaşın, karşımızdan gelen kızın bacaklarındaki eğriliği, onun çok “yapmasına” bağlaması gibi, saçmalamaya başlamayayım!
+++

Danışma

Pek çok müslüman istihareye yatar veyahut danışırlar! Kime? Hocalarına, şeyhlerine, ulu bildiklerine… Bir emekli kurmay albayın da böyle bildiği birine danıştığını öğrendim. Kızım, öğrenim (doktora) için yurt dışına gidebilir mi, diye! Yeni evlenmişti kızı, eşi de aynı amaçla, onunla birlikte, aynı yere gidecekti… Yine de danışmış! Bu emekli albayın, hem dini hem de mesleki bilgisi ortanın epey üzerinde. O halde neden..?! Elbette dini çerçevede (gelenekte) açıklaması var. Fakat ikna etmiyor.
+++

Usta-çırak raconu

Oto sanayide, berberde… İşletme sahibinin çıraklara yönelik davranışlarına tanıklık ediyorum. Genelde çok sert davranıyorlar. Köleleri gibi. Hatta küfürlü sözlerle… “Racon” böyle midir, çıraklar bu davranışları hak ediyorlar mıdır, bu yöntemle mi adam olabiliyorlar? Bilmiyorum. Fakat öğretimdeki bu tür usta/patron-çırak ilişkisi hiç de “insani” değil!
+++

‘Bozuk’ yüzler

Tek kelime ile nasıl tanımlayabilirim? Asabi, sert, gülümsemez-gülmez yüz, ve daha çok yere yönelik bakışlar… “Bozuk” diyeyim!.. Biraz daha irdelediğimde bu yüzleri ve bakışları; hayal kırıklığı, yalnızlık, sevgisizlik, nefret, güvensizlik okuyorum. Belki her ekonomik katmanda rastlayabiliriz böyle insanlara. Ben, daha ziyade orta ve orta-üst sınıftakileri gözlemledim.

Bu tip insanlar, ki onları ancak öyle derinlemesine anlayabiliriz, romanlarda yazılmışlar mıdır, akademik olarak, makalelere, tezlere, kitaplara konu olmuşlar mıdır? Hayat hikayeleri nedir? Neden “böyle” olmuşlardır? “Kazık” mı yemişlerdir? Dostları var mıdır? Aile ilişkileri nasıldır?.. Apartmanlarda her konuda sorun çıkaran kimi insanlar ve aileler bu kapsamda mıdırlar? Olabilir!

Not. Sözkonusu kişilerin, en azından bir kısmının “doğuştan kötü” olma ihtimallerini de gözardı etmeyelim.
+++

Bir tarzı muhabbet

Özel sektörde çalışanların birbirleriyle yaptıkları sitemkar, manidar ve riyakar konuşmalara “bayılıyorum”. Bir kimse uzaktan bunlara baksa veya yakınlarında olup konuşmalardaki birkaç kelime ve cümleyi duymasa, bunların sohbet ettiklerini sanabilir. Çünkü konuşma tarzı argo değildir, ifadeler düzgündür, imalı sözler dahi adeta şifrelidir, bakışlar ve mimikler sözlerle tam bir uyum dahilindedir, konuşmalar başladığı gibi “sakince” nihayet bulur. Sektör çalışanları bu tarzı, özellikle hizmet sektöründeyseler, ilgili görünmese de, müşterilere yönelik yapmaları gereken konuşma ve diyalog tarzı sayesinde kazanmış olmalılar, diye düşünüyorum!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17545, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Maide suresi 38 EL KESME YANLIŞLIĞI :

MAİDE SURESİ 38 EL KESME YANLIŞLIĞI :

Daha önce bahsettiğim ve Tefsir ve mealcileri uyardığım MECAZ
Olan kelimelerin özellikle KIRMIZI yazı ile yazılması ve
insanların bu konuda İki taraflı düşünmesini istediğim
ayetlerden beklide bu konuda
çok hata Yapıldığı ve MECAZ ın şahsileştirilerek anlamının
kaydırıldığı en önemli Ayetlerden biridir Maide Suresi 38.
ayet.

Önce ayeti buraya aktaralım ve şu anda olan mealinden
Bir örnek vererek üzerinden konuşalım :

Ves sâriku ves sârikatu faktaû eydiyehumâ cezâen bimâ kesebâ nekâlen
minallâh(minallâhi) vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).
1. ve es sâriku : ve hırsız (erkek)
2. ve es sârikatu : ve hırsız (kadın)
3. fe iktaû : o halde, …olmak üzere kesin
4. eydiye humâ : ikisinin ellerini
5. cezâen : ceza, karşılık, bedel olarak
6. bimâ kesebâ : kazandıklarından, yaptıklarından dolayı
7. nekâlen : ibret verici
8. min Allâhi : Allâh’tan (c.c.)
9. ve allâhu : ve Allâh (c.c.)
10. azîzun : azîz, üstün, yüce
11. hakîmun : hüküm ve hikmet sahibi

Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden
kadın, suçları sabitleşince, yaptıklarının karşılığı ve Allah
tarafından kelepçek (caydırıcı bir ceza olmak üzere) ellerini kesin.
Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.

Bu ayette de EL kelimesini ve kesme eylemini duyan meal
ve tefsirciler maalesef Yine acaba burada MECAZ bir anlam varmı
diye sormadan YED=EL kelimesini bedensel EL olarak
algılamış ve bunun üzerine hüküm vermişlerdir. Oysa bir çok
ayette EL kelimesi geçmekte ve yedullah =
Allahın EL’inden bahsedilmektedir ? Peki Allahın EL’i
varmıdır ? Allah
Her şeyden münezzeh yani hiç bir yarattığına benzemiyorsa Allahın Eli
Olması mümkün değildir dolayısıyla yedullah geçen bu ayetlerdeki EL
Kelimesi MECAZ dır. Yani Yedullah= Allahın gücü ve kudreti manasınadır.

Allah elleri ile değil GÜÇ ve KUDRET i ile o fiilleri
gerçekleştirmiştir.
EL = Mecaz olarak GÜÇ ve KUDRET anlamındadır
Peki bu ayetlerde YED = Mecazmı ? yoksa gerçekten bedensel
olarak bildiğimiz El mi ?

EL kelimesinin MECAZ olduğu ile ilgili bir kaç
örnek verelim :

1= Vanda deprem olunca Devlet hemen şefkatli EL ini oraya uzattı
Bu örnektede EL = GÜÇ tür. Devlet hemen maddi ve
manevi GÜÇ
ünü oraya uzatmıştır yoksa Devletin fiziksel EL i olması
mümkün değildir.
2= Arkadaşlar işsizlik konusunada bir EL atalımda hükümeti uyaralım
der bir gazeteci arkadaşlarına. Buradaki EL de bir
eylem bir Güç tür

Birde bu ayetteki EL kelimesini mecaz olarak
meallendirelim sonra
Üzerinde konuşalım :

Hırsız kadın ve erkeğe, yaptıkları suça karşılık ibret
verici bir ceza verin
sonrada onların ELi (bu işi yapacak GÜCÜ ) kesin. Allah
güçlüdür. Hikmet sahibidir.

Hırsız kadın yada erkek hırsızlık yaptı onlara ibret
alacağı kadar ceza
verilir suç oranına göre yani bir bilezik çalanla
dolandırıcılık yapan ve
onlarca kişiyi dolandıran aynı cezayı almaz mantıksal olarak.
Mesela bilezik çaldı ve cezasını hakim 3 ay kesti fakat
onlarca kişiyi dolandıran ve bir çok kişileri mağdur
bırakan insana verilecek ibret olunacak cezada 5 yıl
diyelim. Cezayı kestik şimdide EL (gücü) yani hırsızlık
yapmaya iten bu GÜCÜ nasıl keseceğiz bunu düşünelim:
Bir insanı hırsızlığa iten GÜÇ lerden bir kaçı = İşsiz
yada parasız
kalmasıdır, borçlu olmasıdır,çoluğuna çocuğuna ekmek götürememesidir
tembel olup çalışmayı sevmemesidir yada Bir hastalık
neticesinde yani ihtiyacı olmadan yapılan eylemler vardır.
İşte hırsıza ibret alacağı kadar ceza vereceksiniz ama
bakacaksınız
Bu adam bu işi neden yaptı, İşsizse devlet yada kurumlar iş verecek,
açsa yardım edeceksiniz, çoluğu çocuğu muhtaçsa yardım edeceksiniz,
Tembel yada hasta ise tedavi edecek ve günümüzde olacak bir çalışma
Psikolojik tedavisini yaptıracaksınız. İşte bunu yaparsanız Hırsızın bu
Hırsızlık yapmaktaki EL (Güç) i kesmiş olursunuz.
Aslında ileriki toplumlarda şayet bir Hırsız yakalanırsa hem
Hırsız hemde DEVLET te suçlu sayılacak ve ikiside yargılanacaktır.
Neden yaptı hırsızlığı ? İşsiz kaldı, kirasını ödeyemedi çoluk
çocuk aç. Peki devlet nerdeydi ? neden EL( GüÇ) ini uzatmadı ?
Neden yardım etmedi. Bu adam çalışırken hemen ensesine yapışıp
Son kuruşuna kadar vergisini alıyordunuz ya Neden o adam muhtaç
kalınca aynı hassatiyeti göstermedin . İhtiyacı yokta çalıyorsa
Psikolojik destek verilmeli yada ihtiyacı yokta sırf HIRS uğruna
Bu hırsızlığı yapıyorsa İbret verici ve caydırıcı yüksek cezalar verilmeli
Ve yapılan her suçta suçu sabit görülürse ve aynı suçu yaparsa CEZA
her seferinde ikiye katlanmalı ve bu yüzüne karşı okunmalıdır.
Şöyle bir düşünsenize Devletin hemen sahip çıktığı ve işsizse
İş sağlanan insanlar ve aç ve açıkta ise yardım edilen insanlar neden
hırsızlık yapsın. Böyle bir toplum hayal edin ve bu nüfus 100 milyon
olsa bile şayet adaletle yönetiliyorsa ve insanlara hemen anında yardım
ediliyorsa bu nüfusta hırsız sayısı çok çok az beklide sıfıra
inecektir.

Kuranın indiği dönemler, peygamberimiz bu ayetleri açıklamış olmalı
Fakat aradan bir kaç asır geçipte rivayetler ve söylentilerle Kuran
Ayetlerini açıklamaya çalışan zihniyet bu ayetlerede EL attı ve bunu
Peygamber böyle söyledi diyerek meallere bu manada geçmesini
sağladılar ve sonraki yüzyıllarda da ülkelerin şeriatlarına böyle
yansıtıldığı için tefsirciler ve mealciler MECAZ anlamı değilde FİZİKİ
anlamı ile yer verdiler ve maalesef kimse dur diyecek bir
açıklama yapmadı.

Peki şimdide Fiziksel EL olma olasılığı gerçekten olabilirmi diye
Sorgulayıp cevaplarını mantıksal olarak alalım :
1= Bundan sonraki ayette Allah tövbeleri kabul ederim diyor. Peki
Adam hırsızlık yaptı fakat sonra pişman oldu tövbe etti ama EL gitti
yani Allah geri dönüşü olmayan CEZA verirmi ?
2= EL i gitti ise ömür boyu işsiz ve muhtaç kalmıyacakmı ?
belkide yeniden çalacak,hayat devam ediyor. Böyle bir olumsuz
çözüm önerebilirmi Allah. Bu yönü hiç düşünüldümü ?
3= 14 Asır evvel TIP yok adamın elini kestinizde sonra o
kanı nasıl
durduttunuz ? kaç kişi steril olmayan ortamlarda eli
kesildi ve sonrada
mikrop kaparak öldü ? Bunların vebalini kim verecek ?
insanların elini kesen zihniyet onları ömür boyu muhtaç bırakan o
KARA ZİHNİYET bunun hesabını nasıl verecek ?
4= Rahman (esirgeyen ) Rahim (bağışlayan) Allah tövbe ile
bağışlayacağı
Bir suça karşılık geri dönüşü olmayan ceza verirmi ?
Böyle bir anlayışı
Kabul etmek aslında Allaha iftira atmak değimlidir ?
5= Ali İmran suresi 7. ayette uyarmamış mı ? benim
kitabımın bir kısım ayetleri muhkemdirki bunlar kitabın
anasıdır (hüküm) içerir. Diğer kısmı ise
Müteşabihlerdir ( mecaz ve teşbihleri barındırır)
6= Bir ayette bir kelimenin MECAZ ve DÜZ anlamı
varsa bu güne
kadar o kara zihniyet düşünmemiş diyelim hala bu yüzyılda
bunların düşünülmemesi ve hala o kara zihniyetin peşinden
gitmek ne kadar doğrudur sorgulanması gerekmezmi ?
BEDENSEL EL i örnek alırsak vahşet,yanlışlık ve
sefalete düşürme
değilmidir insanları ? MECAZ anlamını aldığımızda işte çağdaş düşünce ve
Doğru olan değilmidir ? Hem ali İmran 7. ayeti yerine
getireceğiz hemde
Asıl DOĞRU olanı yerine getirmiş olacağız.

ALLAHIN SÜNNETİNDE (Sünnetullah ) ASLA BİR DEĞİŞİKLİK
BULAMASSINIZ

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 77156, bugün ise 18 kez görüntülenmiştir.

İnsan Manzaraları II (Mete Tunç)

Aldatma

Eski eşinin, kendisini işyerinden bir adamla aldattığı düşüncesi kafasını yıllarca meşgul ediyor. Daha evliyken kızını o adamla birlikte görmesi şüphelenmesinin sebeplerinden biri…

Eşini Kızılay’da bir kadın arkadaşı ile yürürken görmüş, bir gün bunu söylemiş ve biraz uzaktaydınız, aksi yönlerde yürüyorduk, seslenemedim, demiştim. Bu söz üzerine onda bir tedirginlik hali gözlemiştim. “Koca” ise, arkadaşı erkek mi kadın mıydı, diye sordu, “merakla”! Kadındı, dedim.

Evliliklerinin ilk yıllarında onları ziyarete gitmiştim. Evlerine 50-100 metre yaklaşmıştım ki eşini mezkur adamla eve girerken görmüştüm. Hatırladığım kadarıyla eşi de beni görmüştü. İçimden, kim bu adam, diye sormuş ve “en kötü” cevabı vermiştim. Kapıya geldim, zili çaldım, bir daha. Açılmadı. Bundan kimseye bahsetmedim!
+++

Zurna

Yan odada oturan meslektaşımın nikahında onun şahidi idim (Nikah masasında çekilmiş fotoğrafımız var.). Kurtuluş’ta, Hukuk Fakültesi’nin karşı sırasında bulunan düğün salonundaki düğün eğlencesine de katıldım. Beni annesi ve babası ile tanıştırdı. Sazlı, davullu-zurnalı, halaylı, gürültülü, kuru pastalı, limonatalı, kalabalık bir eğlence idi. Galiba fazla kalamamıştım.

Daha önce miydi? Sanırım. Keçiören taraflarında olsa gerek “bir yere” daha gitmiştim “gelin ve damat” ile. O yerin/binanın girişinde davulcu ve zurnacı mesleklerini icra ediyor ve geçenlerden bahşiş bekliyorlardı. Ben vermeyince, zurnacı zurnayı bana doğru yöneltmiş ve çaldığı ezgiyi, daha doğrusu bastığı sesi kulağıma doğru üflemişti!.. Gittiğimiz yerin cem evi (veya ismi şimdi ve o tarihte ne diye anılıyorsa artık) olduğunu o zaman biliyor muydum, söylenmiş miydi, hatırlamıyorum. İçerisi nasıldı, neler yapılmıştı, onları da! İlk ve tek kez bir cem evine gitmişim; lakin… Bir daha gidersem unutmam! Zurnanın sesini ise hiç unutmadım!
+++

Karın kaşıma

“Yüksek” bir bürokrata, size bağlı personelin içinde, mutlaka problemli, iş’ten kaytarmaya çalışan, verimsiz insanlar vardır; bunlarla muhatap kaldığınızda ne hissediyorsunuz, diye sormuştum. Cevaben; göstererek, mecazen, karnını kaşıdığını ifade etmişti!..
+++

Televole

Meslek sahibi, kültürlü insanların televole türü programları izlemelerini anlamlandıramazdım…

Bir arkadaş; mühendis, pozisyon sâhibi ablasının, akşamları bu programları seyrettiğini söyledi ve benim cevabını merak ettiğim soruyu yanıtladı: Kafasını bu şekilde boşaltıyor… Evet, bu kadar basitmiş cevap…

Akşama kadar sevmedikleri işleri yapıyor pek çok insan; türlü sorunlarla, sorunlu insanlarla yüzyüze geliyorlar. Akşamları, gün boyunca yaşadıklarını unutmak için, boş programları seyrederek kirlenen beyinlerini “temizliyorlar”! Keşke meslek, kariyer kadar değer verilse hobi sahibi olmaya…
+++

‘Nur’ yüzlüler

Gecelerini sıklıkla barda geçiren 25-30 yaşlarındaki genç erkeklerin birkaçının yüzlerini inceleme fırsatım oldu: İlk bakışta, “relaks bir yüz/insan” diye tarif edilebilirler belki. “Felsefeyle haşır neşir bir insan veya nurlanmış bir mümin” intibaı dahi uyandırabilirler. Bakışlarının bir doygunluk hali taşıdıkları da ifade edilebilir. Gözlerinin altı torbalanmaya adaydır… Daha fazla yazabilmek için daha fazla barcı incelemeliyim. Tabii böylelerini bar dışında bir yerlerde yakalayabilirsem!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9655, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.