BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

HZ: İBRAHİMDEN @ MAİL VAR :

Yüzyıllardır bana,eşime,oğlum İsmaile ettiğiniz İftiraların hepsi
Ruhumu acıtmakta ve İslam Alemi adınada büyük üzüntü duymaktayım.
Buna sebebin kimler olduğu açık. Rivayetçiler ve Kuranı anlamak
yerine uydurmalara inanan bir takım zümrenin ayetleri anlamadan
yaptığı açıklamalar ve Kuranda olmayan eklemelerde bulunmalarıdır.

^^ Bir masum insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmekle
eşdeğer^^ diye kitap gönderen ve bütün peygamberlerine aynı tebliği
emreden Allah bana = Oğlumu kes mi demiş ? Bu nasıl mantıktır?

Bazılarınızın iddiasına görede Allah bana emretmemiş ben öyle
anlamışım öylemi ? Yani sabah kalkıp kavmime ^^ Bir masum insanı
öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer ^^ diye tebliğ yapacağım
sonrada sırf rüyamda gördüm diye oğlumun gözlerini bağlayıp kesmeye
kalkacağım ve bir melek Koç getirecek ne bu ya MÜSAMEREMİ yapıyoruz?
Peki saffat suresi 100-107 de anlatılan olayın aslı ne diye sorduğunuz
kesin. Anlatayım da umarım anlar ve bana yaptığınız bu İFTİRALAR a bir
son verirsiniz : İŞTE OLAYIN ASLI :

Bana Allah tarafından peygamberlik EMREDİLDİĞİ günlerde idi. Heyecanla kavmime çıkıp TEBLİĞe başladım fakat her peygamberde olan tepki banada oldu ve
bağrışmalar ve hakaretlere maruz kaldım ve ben Kuranın anlattığı gibi
YUFKA yürekliyim. Moralimin çok bozuk olup eve döndüğüm bir gün acaba
benim oğlum ismailde mi benim peygamberliğime inanmıyor diye
düşünürken uykuya dalmışım. Rüyamda oğlum İsmaili putların yanında
gördüm ve İsmail bana dönüp baba bende senin peygamberliğine
inanmıyorum dediği anda onu boğazlamaya (ZBH ) kalktım. Kan ter
içindeydim ve sabahı zor yaptım. Sonra oğlum ismaili yanıma alarak bir
kenara çekildik ve ona sordum ^^oğulcağızım ben bir rüya gördüm
(rüyasını anlatır) ve seni boğazlıyordum.İsmailde = babacığım öyle şey
olurmu ben senin peygamberliğine ve allaha inanıyorum ( sen emronulan
şeyi yap ) dedi. Bana emronulan şey peygamberlik emri idi tabii. Bütün
endişe ve sıkıntılardan arındım ve oğluma sarılarak onunla kutlaştık
ve onu islama davet ettim o ayettede ESLEMA olarak bildirilen şey
ikimizinde İSLAMA TESLİM olduğumuzu anlatan ayetlerdi. O ayetlerdeki
AZİM kelimeside sadece büyüklüğü temsil etmez ŞEREF li manasıda vardır ve benim adımla anılacak ve kıyamete kadar sürecek ŞEREFLİ bir
KURBANLIK olayı müjdelenmişti.. Benim peygamberliğime karşı fidye
olarak verilen bir şeydi bu. Gerçekten bu yaşadıklarımız büyük bir BELA idi.
Çok sıkıntılar çektik . Tamam anlıyorum şimdi peki o ^^alnı üzerine
yatırdı ^^ kelimeside sizi yanıltmış galiba. Ben oğluma sarılıp
kutlaşırken oğlumun başını omuzuma yatırdım. Demek siz benim oğlumu
kestiğimi anladınız yüzlerce yıldır bu yalancı rivayetçiler yüzünden.
Ama bir masum canı öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer
olduğunu yazan ayetidemi okumadınız ? bravo size…. bravo sizlere…
Demek BİR DELİ KUYUYA BİR TAŞ ATTI ve 14 ASIRDIR bu kadar AKILLI
ÇIKARAMADI ÖYLEMİ ??

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5942, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar V (Mete Tunç)

Medeniyet: Nefis sözler, hârika sanat eserleri, muhteşem teknoloji… Dünyâ’nın bir kuyruklu yıldızla çarpışması, güneşteki çok büyük bir patlama, dünyâ’nın atmosferinin bozulması, bir nedenle güneş etrâfındaki yörüngesinden çıkması… Bunların, mezkûr hususları, birkaç sâniye ilâ bir süreç içinde, evrende bir hiç, hiç yaşanmamış mesâbesine getirebilecek olması, insan merkezli açıdan bakıldığında ne kadar trajik! Özellikle düşünen, üreten, yaratan insanlar için… En büyük, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar… Uzaya sinyal, CD, eşyâ.. göndermek boşuna; uygarlığı öğrenecek, paylaşacak, ‘evrensel bilinç târihine’ kaydedecek ‘kimse’ büyük ihtimâlle yok evrende (en azından ‘bizim’ gibi)…
+++
‘İnsanlık.. ne makrokozmos ne mikrokozmos ne biyoloji ne arkeoloji.. pek çok konuyu çözemeden sona erecek!.’ Yâni, bâzı problemler asla çözülemeyecek (Aynı fikri, bu fikrin geçtiği ilk kitabı okumadan düşünmüş ve yazmıştım.). İki örnek, evrenin (‘bir târihte’ meydana geldiyse) nasıl oluştuğu ve dünyâ’daki yaşamın başlangıcıdır.
+++
Acabâ üniversiteler, YÖK, dernekler.. yabancı ve îtibarlı (denilen) dergilerde makâle yayınlamayı sorgulamışlar mıdır? Yoksa salt, (pratik) bir ölçüt olarak mı değerlendirilmektedir. Bu politika ülke ve dünyâ bilimine ne katkı sağlamıştır, sağlamaktadır? Bu ve benzer soruların cevaplarının arandığı bir araştırmayı hiç duymadım.

Bilimciler, neden Türkçe yayın yapmaya, yâni Türkçe makâleler/ders kitapları ve popüler yazılar/kitaplar yazmaya, halkın anlayacağı modeller kurmaya ve dil geliştirmeye, halka seminerler vermeye yönlendirilmezler, teşvîk edilmezler; bu alanlarda yapılmış-yazılmış değerli, örnek, yeni çalışmalara ödüller verilmez?!..

Son paragrafı yazmamdan epey sonra, şimdi profesör olan veteriner arkadaşa bu suâli sordum. Akademisyenlerin makâle yayınlarından daha fazla puan aldıklarını söyledi. Şaşırmadım! İlâveten, yayınların daha ziyâde meslek insanlarının kendi aralarında ‘oynadıkları’ (sözcük benim) soyut mevzûlar etrâfında döndüğünü, halka/pratiğe dönük bir tarafının bulunmadığını telaffuz etti ki, bu ilginçti. Bu husus, herhâlde fizik için de geçerlidir!..

Not. Yabancı dergilerde makale yayınlanması hususundaki sahtekarlıklar malumu alemdir ki mevzu bağlamında olmasına rağmen ‘ahlak ve suç’ kapsamına da girdiği için ayrıca tetkiki gerekmektedir!
+++
26 Mayıs 2010. Gece, sabaha doğru, gökyüzünde, yaklaşık güney-kuzey yönünde hareket eden ve giderek büyüyen parlak bir cisim gördüm. Kamerayı almaya koşarken geri döndüm. Çünkü cisim hızlı biçimde küçülmekteydi. Aynı hızla gözden kayboldu. Bir uydu idiğini biliyordum, veyâ kuvvetle muhtemel öyle olduğunu tahmîn ediyordum. Bir arkadaşa gördüğümü anlattım. Sanki kendisi farklı bir şey görmüş gibi(!) açıkladı: Aynı minvâldeki gözlemini bir uzmana sormuş. Meğerse uydunun eksensel hareketi sırasında, kanatları güneş’ten aldığı ışığı yansıyormuş. Uydunun çok kısa bir süre büyüyüp küçülüyor tebâruz etmesinin sebebi buymuş.

2011. Yine yaklaşık güney-kuzey yönü. Daha tepede ve tam tepede bir ‘gezegen’, evet âdetâ venüs, ‘ipini koparmış’, yerden bakışla, en yüksek irtifâda yol alan uçağınkinden daha yüksek (birkaç kat) bir hızla gidiyor!.. Ne kadar parlaktı…

Bir türlü yakalayıp çekemiyorum. Ne zaman geçeceklerini bilmiyorum ki. Mutlakâ bir yerlerde yazıyordur. Venüs ve jüpiter kadar değil ama yıldız parlaklığındaki uydulara çok sık rastlıyorum.

Terasta yatılan güney illerimizde, özellikle çocukların, uyduların geçiş saatlerini öğrenerek gece onları izlemelerini, haklarında konuşmalarını, tartışmalarını, annelerinin ‘yatın artık, yarın devam edersiniz,’ demesini hayâl ediyorum!

+++
‘Bilgi’ nedir?.. Lügatlara, ansiklopedilere, felsefe kitaplarına bakılıp çeşitli tanımları okunabilir. Burada, sadece, ‘yanlış bilgi’ tabirinin gözüme-kulağıma doğru gelmediğini, bilgi’nin ‘doğru-yanlış’ diye tavsif edilemeyeceğini, ‘yanlış malumat-haber-iddia-yorum-algı..’ olabileceğini, malumatın-haberin-iddianın-yorumun-algının.. doğrulanabileceğini, doğru çıkabileceğini (veya tersi) not düşüyorum.
+++
Ağustos sonu, 2011. Bir örümceğin balkonun çamaşır ipi üzerinde ağını örüşüne tanık oldum. İşini bitirmek üzereydi. Gövdesinden çıkardığı iplikçik (ipek salgısı) ile içeri-merkeze doğru son halkaları çeviriyordu. İlmek atışları muhteşemdi (Tabii ki, salgının çıktığı yeri ve çıkışını -boyuttan dolayı- hiç, ilmekleri nasıl attığını ise -hızdan ötürü- hemen hemen göremiyordum.). Zıt yönlerdeki iki yere de bağlamış olduğu ağ, yere dik yâni yerçekimine paralel doğrultudaydı; buna rağmen (aşağı doğru) hiç deformasyon yoktu… Dizüstü ile fotoğrafını çekmeyi denedim, mümkün olmadı, ayrıca güneş’in karşıdan gelmesi, örümceği, hele ağın görünmesini imkânsız kılıyordu.

Örümcek, ağını hiç olmayacak yere örmüştü. Oraya spor tişörtümü asıyordum. Ama yuvasını ondan da önce kaybetti. Ağın yüzeysel esnekliğini sınayayım derken, ki sâdece hafifçe üflemiştim, örümcek ağın merkezinden düştü!.. Ağı inceledim. Elbette çok çok inceydi, elimde âdetâ eridi.

Dâvetsiz, cesur, yetenekli, fakat akılsız konuğumun ve eserinin resmini çekemedim; fakat internette ağ fotoğrafları buldum…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12843, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar IV (Mete Tunç)

‘Sayıları kafadan çarpma-bölme faaliyeti’ ilk ne zaman, kim veyâ kimler tarafından yapılmaya başlandı? Kuantumu Anlamak (Barry Parker, Çev. Elif Akın) kitabında 1900’lerin başına âit bir örnek var. Ama ilk hangi vakitte..? Herhâlde hiç bilinemeyecek? Belki çarpma-bölme işleminin ilk nerede ortaya çıktığı bilinirse..? Daha önce neden uygulanmadığı, hangi neden veyâ ihtiyaçla gündeme geldiği gibi sorularım da var!
+++
Gençler soyut matematiksel terminolojiyi nasıl ‘kapıyorlar’? İlk ve orta eğitimde mi? Özel derslerle ve âileden mi? Sanırım genlerde olamaz, kültürde de; zîrâ bu terminoloji (notasyon) ancak birkaç yüzyıllık bir geçmişe sâhip. Yoksa bu kadar süre yeterli mi? Elbette insanın soyutlama yeteneği var, bunlar genlerle geçebiliyordur… Bilmiyorum. Gerçekten ilginç bir konu. Kuvvetle muhtemel bir yerlerde araştırılmış, araştırılmaktadır… Aynı sorular bilgisayar için de geçerli. Herhâlde bunda daha somut veriler ve sonuçlar elde edilebilir.
+++
Ay’ın, güneş’in ve gezegenlerin yörüngeleri, ayrı ayrı ama gökkubbeyi temsîl eden tek bir yarı küresel bir düzenek içinde (birkaç metre çapında) çembersel gereçlerle (elektronik de olabilir) gösterilebilir mi? Gösterilebilirse ne hârika, eğitimsel bir ‘makine’ olur! Elbette yılın farklı zamanlarındaki, meselâ güneşin ‘doğduğu’ ve ‘battığı’ konumlardaki farklılıkları, meselâ yıldızların ve takımyıldızların ‘yer değiştirmelerini’ de gösterse iyi olur!

Yıldızevleri yukarıdaki işlevi elbette yerine getirebilirler, getiriyorlardır (Ülkemizde yok ki gidip göreyim!). Ben mütevazı ve öğrencilerin yaparak öğrenecekleri bir yapı düşlüyorum.
+++
Ay’ın çevresine dünyâ’dan görülebilecek büyüklükte (elbette kütlesi küçük) bir uydu oturtulabilir mi? Onun yörüngedeki hareketi yine dünyâ’dan izlenebilecek hıza sâhip olabilir mi? Farklı büyüklükte birkaç tâne olsa..!? Böyle bir ‘fanteziyi’ hiç duymadım, okumadım.

Peki, ya ‘temsîlî’ jüpiter ile 4 (Galilei) uydusu ve ‘halkalı’ satürn, dünyâ’dan çıplak gözle görülebilecek boyutlarda îmâl edilerek dünyâ yörüngesine oturtulabilir mi? Bâzen ‘jüpiter’ sâbit tutulup yalnızca uydularının hareketi sağlansa ve ‘satürn’ farklı açılarda konumlandırılıp, böylece halkasının değişik açılarda izlenmesi te’min edilse..!

Yukarıdaki fanteziler için hologram düşünülebilir… Yok, ‘gerçekçi’ olmaz!

+++
Neden çocuklar ve yetişkinler; ‘mâdem dünyâ, güneş etrâfında sâniyede 30 kilometre hızla dönüyor, bu arada ay’ı da peşinde sürüklüyor, o hâlde dünyâ-ay sisteminin dışına bir araç gönderip mezkûr hareketi görebilir miyiz,’ diye sormuyorlar!? Böyle bir soru ‘çekim etkisini’ bildiklerinden dolayı mı zihinlerinden geçmiyor? Büyük çoğu için, elbette cevap ‘hayır’dır. Doğrusu, benim bildiğim de bu kadar… Belki o yüzden, hâlâ, ‘güneş sisteminin yaklaşık düzlemine dik olarak ‘şu kadar’ mesâfeye çıkarsak, oradan gezegenlerin güneş çevresindeki dönüşlerini görebilir miyiz,’ diye düşünebiliyorum. Tabii ki, yine (bulunduğumuz o yerin) ‘çekim etkisini-etkilerini’ ve şimdi bilmediğim başka şartları-nedenleri de göz ardı etmeyerek…
+++
‘Meteor çarpacak!’ denir. Öyle bir algımız var ki, sanki dünyâ duruyor, meteor gelip bize çarpıyor! Hâlbuki, ‘çarpma’ değil, ‘çarpışma’dır söz konusu olan. Dünyâ şu kadar hız ile güneşin etrâfında dönüyorsa, meteor bize çarpmıyor, onunla çarpışıyoruz!
+++
İnsan yapımı uydular ve uzayla ilgili görüntülerin hangilerinin gerçek hangilerinin animasyon/simülasyon idiği belirtilmiyor…
+++
Jüpiter, her bir uydusundan bakıldığında gökte ne kadar yer kaplıyor ve nasıl-ne hızda hareket ediyor görünüyor? Ya uyduların göreli hareketleri; yâni bir uydudan baktığımızda diğer uydular nasıl görünüyorlar ve hareket ediyorlar?.. İleride, Galilei uydularına, gözlemevleri vâzîfesi yapacak uzay araçları indirebilecek ve bütün bunları ‘naklen’, ‘canlı’ seyredebilecek mi insanlık?
+++
‘Gezegen, yıldız, gökada.. gözlemlerinde ve ölçümlerinde dünyâ’nın (kendi ve güneş etrâfındaki) dönüşü nasıl hesâba katılıyor,’ diye düşünmüştüm. Bir belgesel rastladım: Fotoğraf (ve belki film) çekilirken teleskobun, dünyâ’nın dönüş hızlarıyla uyumlu (bir başka deyişle bahsi geçen hızları ‘nötralize’ edecek bir) biçimde hareketini sağlayan bir düzenek varmış.
+++
Düşsel-yalıtık bir odada ‘taban’da ayaktayım ve başımı kaldırdığımda görüyorum ki yüksekçe ‘tavan’da bir insan, ayakları tavana basacak biçimde, yâni ters, tepe aşağı duruyor. Bir anda yer değiştiriyoruz. Ben ‘tavan’a, o ‘taban’a geçiyor. Aa, şimdi o yine tepe aşağı..!.. Bu odada yerçekimi kânunu farklı: hem ‘tavan’ hem ‘taban’da çekim gücü var!..

Tavan yerine, (farazâ) insanların zıplayınca ötekine geçecek, hiç değilse diğerindeki canlıları ve binaları çıplak gözle izleyecek kadar birbirine yakın biçimde, bağıl (birbirlerine göre) ve özdönme (kendi ekseninde dönme) hareketlerine mâlik iki gezegeni düşünürsek daha zengin senaryolar ve görüntüler hayâl edebiliriz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16723, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar III (Mete Tunç)

Aynı yükseklikten bırakılan cisimlerin (aynı çaplı küre şeklinde olduklarını ve havanın rüzgârsız olduğunu varsayalım), kütleleri ne olursa olsun, aynı ivmeyle düşmeleri ve dolayısıyla yere aynı zamanda çarpmaları gerçeğini/kânununu çok az insan biliyor, bâzı ‘fizikçiler’ bile bilmiyor!

Bu yasanın keşfinin, ilginçtir, yalnızca 4 asırlık bir geçmişi vardır: Galileo Galilei (Galile) zeminle küçük bir açı yapacak biçimde yerleştirdiği rayın üzerindeki oyuğun aynı noktasından bıraktığı farklı kütleli bilyaların yuvarlanmalarını gözlemiş ve aynı ivmeyle hızlanarak zemine aynı anda ulaştıklarını ölçmüştür. I. Newton’un temelini attığı klâsik mekanik ve A. Einstein’in genel görelilik teorisi bu yasanın nedenine izâh getiremez (Bu teorilerin ‘merkezkaç’ kuvveti de açıklayamadığı belirtilmelidir!).
+++
Bilimsel alanda; târihte ve hâlihazırda yapılan kabûllerin, soyutlamaların, modellemelerin haddi hesâbı yok! Lâkin ‘dört dörtlük’ bir teori de yok!

Akademik ve popüler bilim kitaplarında, kitapların veyâ ilgili bölümlerin başlarında, o bilim dalına veyâ o bilim konusuna âit ilkeleri ortaya koyarken, teorileri inşâ ederken, yasaları oluştururken yapılan araştırmalara, kullanılan matematiğe, modellere ve yönteme ilişkin bilgi verilmelidir (Bir anketin sonuçları açıklanmadan önce, en başta o anketin künyesinin -kimlerle, nerede, ne zaman.. yapıldığının- belirtilmesi gibi.). Ve, teorilerin nerelerde tökezlediği sarâhaten bildirilmelidir.
+++
Kuantum mekaniği, genel görelilik teorisi, yüksek enerji fiziği gibi sahaların matematiğini sâdece ilgili alanın âlimleri anlıyorsa, bu, o kimselerin, kurallarını kendilerinin tespît ettikleri bir oyunu kendi aralarında oynamaları, aynı zamanda kuralların sarih ve oyunun seyredilir olmadığı anlamına gelmiyor mu? Üstelik oyuncular, izleyicilerden oyunu sevmelerini, oyunu doğru/güzel oynadıklarını kabûl etmelerini istiyorlarsa, burada bir mesele var demektir!
+++
‘Binyıllardır zihnimiz üç boyutla hemhâl oldu, o yüzden mevcut diğer boyutları algılayamıyoruz, ileriki onyıllar-yüzyıllarda zihnimiz bunlara alışacaktır,’ görüşü dile getirilir. İyi de o ‘mevcut boyutlar’ hep denklemlerde!
+++
Fizikte olaylar neden denklemlerle anlatılıyor? Neden denklem çözüyoruz? ‘Söz’, genel bir kuralı ortaya koyamadığı için mi? Bir şeyin tam çözülemediğinin/anlaşılamadığının bir ifâdesi mi? Fizik okumuş biri olarak bu soruları sormam abes mi?
+++
Genel görelilik’in ve kuantum fiziği’nin pek çok husûsu açıklayabildiği ifâde ediliyor. Hangi hususları ve nasıl..? Neleri îzâh edemiyor?.. Açıklamalar neden net değil?
+++
Popüler fizik kitaplarının çoğunda matematik hemen hemen yok. Olmayınca her şey havada kalıyor. Oysa, örnek-başlangıç olarak, herkesin anlayacağı birinci-ikinci dereceden denklemlerin, nasıl kuruldukları, ne anlama geldikleri, çözüm yolları, çözümleri ve bunların neyi-neleri ifâde ettikleri anlatıldıktan sonra asıl denklemler (tensörlü olanlar dâhil!), çözüm aşamaları geçilerek (ama dip notta birkaç cümleyle neler yapıldığı -yaklaşıklık, normalizasyon, bilgisayar yöntemi, seriler..- zikredilerek) açıklanabilir. Ya da açıklanabilmesi gerekiyor.

Fizikçiler, apardıkları veyâhut kendilerinin îcât ettikleri (soyut) matematiğin yapısının buna cevaz vermediğini söylüyor; mâmâfih, vâzettikleri denklemlerin, gözlemleri (‘büyük ölçüde’) doğruladığını iddiâ ediyorlarsa, ikinci argümanı amprik (sayısal) olarak, gözlem (veri)-denklem (çözüm) bazında ortaya koymalıdırlar.
+++
Her büyük cisim mâdem çevresindeki uzayı eğiyor.. peki ne derece eğiyor; güneş, dünyâ, ay..? Bunların eğrilikleri ne biçimde kesişiyor? Bunlar neden belirtilmez acep?! Çarşaf gerip ortasına önce ağır bir küresel cisim, ardından daha hafif-küçük yine küresel bir cisim atıp, ikinciyi birincinin çökerttiği yerin etrâfında döndürmeye çalışmaktan başka temsilî bir gösterim, model yok mu?!
+++
Bir yerli belgeselde bir türk hocaya, ‘kuantum mekaniği nereden, hangi boyuttan îtibâren başlıyor,’ sorusu yöneltildi. Hoca, ‘bilinemez’ minvâlinde cevap verdi! Güzel, yerinde bir suâldi, cevap ise sükûtu hayâldi!
+++
‘Kuantum fiziği: Bilememekten, gözleyememekten kaynaklanan Batı tarzı bir tanımlama, modelleme, teori,’ demiştim, kuantum fiziği ile ilgili çok sayıda kitap okumadan! ‘Batı tarzı’ndan kastım; makroâlemde gözlenen az sayıda ve belirsiz veriyi, çeşitli senaryolarla, burada matematikle mecz edip, mikroâleme, yâni görülmeyen/gözlenmeyen boyutlara has parçacıklar ihdâs edilmesi, onlara sayısız özellikler yakıştırılması ve onların tâbi olduğu yasalar vâzedilmiş olmasıdır.

Neyse ki (Batı’da), geleneği sorgulayan, kurumlardan/otoriteden çekinmeyen nâmuslu ve cesur insanlar da var; bu sâyede eleştirileri, özeleştirileri, farklı yorumları da okuyabiliyoruz. Böylece; ‘kendi analizlerim, kıyaslamalarım, gözlemlerim ve akıl yürütmelerim sonucunda ulaştığım yukarıdaki fikrin, genel çerçevesiyle doğru olma ihtimâli yüksektir,’ diyebiliyorum.

Kuantum mekaniği (ve görelilik ve yüksek enerji fiziği) kuram(lar)ı, yeni ilkelerle, yeni bir matematikle ve yeni modellemeler ile, biraz farklı veyâ bambaşka biçimde yeniden yazılabilir mi?.. Bu düşüncenin zihnimden geçmesinden sonra, satır aralarında rastladığım ve kulağıma çalındığı kadarıyla Batı’da böyle çalışmaların mevcut idiğini öğrendim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17143, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar II (Mete Tunç)

Açıklama: ‘Popüler Bilim Kitaplarından Alıntılar ve Yorumlar I, II, III’ ile ‘Popüler Bilim Dergilerinden Alıntılar ve Yorumlar’da yazı başlığı muvâcehesindeki pek çok iktibâsa yer vermiş ve bu alıntılara izâfeten kısa metinler kaleme almıştım; kezâ evvelce müstakilen aynı başlıklı bir yazı sunmuştum (Bkz. Yazı Arşivi/Kasım 2008). Aşağıdakiler (bu ve sonraki yazılar) o minvâlde; tezlerden, sorularımdan, yorumlarımdan, gözlemlerimden ve fantezilerimden müteşekkildir. Bunların bâzıları eğer cehâletimi ifşâ ediyorsa, mesele değildir, zîrâ şüphe duymak ve suâl etmek değil, araştırmamak ve öğrenmemektir hicâp edilmesi gereken.
^^^
Aristoteles’in (Aristo) Fizik kitabı… Fizik, o zaman, yâni eski Yunancada doğa demekmiş. Bilim târihinde bu neden belirtilmiyor da, Aristoteles âdetâ ‘bilim adamı’, ‘ilk fizikçi’ diye anlatılıyor?! Mâlûm sebeple:

Bilim çağlarından önce Kilise, ‘evreni’ ‘yeniden yorumlanmış’ Aristotelesçi görüşle îzâh ediyordu. Aynı coğrafya ne de olsa; akademi de yine yunan filozoflarına dayandı ve yeni keşiflerinde ve teorilerinde yeni terimler yaratmak yerine, sanki bunları kastetmişler gibi onların tasavvurlarını ve (terim demiyorum) kelimelerini aldı ve onları ‘yeniden yorumlayarak/çağdaş veriler doğrultusunda anlamlandırarak’ kullandı! Tabii ki böyle yapılınca yunan filozofları ‘bilim adamı’ olmuş oldular!

Sonuçta, felsefede ve bilimde tutarsız, anlaşılmaz, gerçekleri yansıtmayan.. fikirler, akımlar, teoriler.. peydâ oldu, kafalar karıştı!..
+++
Philosophiae Naturalis Principia Mathematica. Bu, Isaac Newton’un, meşhur mekaniğini anlattığı Latince uzunca makâlesi veyâ kitabı. İnternetten indirdim. İngilizcesi (Mathematical Principles of Natural Philosphy, Çev. Florian Cajori) de var (lâkin indiremedim). Türkçesi zâten yok (Neden?)!

Bu kitap -Latinceden- (ve Albert Eintein’ın Relativity The Special and General Theory’ -Almancadan-) ‘açıklamalı, târihsel gelişim anlatılarak ve eleştirel bakışla’ Türkçeye çevrilmedikçe Türkiye’de fizik yapıldığını kimse söylemesin!

‘Açıklamalı, târihsel gelişim anlatılarak ve eleştirel bakışla’ olmalıdır, çünkü I. Newton eserini yazarken kendisinden sonra öğrenilen pek çok bilgiden yoksundu; teorisi belki kendisinin dahi tanıyamayacağı hâllere evrildi ve çağında kullandığı üslûp, notasyon (simgelenim) ve yöntem farklıydı. Kitabı, bırakalım biz bu çağda yaşayanları, yazıldığı dönemde de pek kimsenin anlayamadığını yeni öğrendim (Isaac Newton Bilimsel Devrim, Gale E. Christianson, Çev. Zekeriya Aydın)!.. (A. Einstein’ın kitabı için de buna yakın şeyler söyleyebiliriz.)
+++
Bilim dili çetrefillidir, anlaşılmaz. ‘Kutsal’ metinlerinki gibi… Yâni amaç sanki bilgi vermek değil îman vâzetmektir. Müelliflerin, ‘herkes anlasın’ diye dertleri yoktur!

Bilim (ilkeleri, yöntemleri..) Avrupa’da gelişince, bilimciler kendilerini bir bakıma onun (lâik) peygamberleri olarak görmeye başladılar. Evreni ve insanı külliyen bildikleri iddiâsındaydılar. Aynen Kilise (Roma Katolik Kilisesi) ve râhipler gibi… Bilimin tanımı/yöntemi/doğası gereğince yanılma payını hatırla(t)salar da, îman geleneğinde yetiştiklerinden, ve adını koyarak-koymayarak kilisenin yerini aldıklarını düşündüklerinden, teorilerini ‘gerçek/hakîkat’ diye pazarlamaktan geri duramadılar. Teorileri de, yazdıkları da, kaçınılmaz olarak kutsal metinlere benzedi; yâni ‘anlaşılmaz’ oldu!

Elbette az sayıda da olsa bildiklerini paylaşmayı görev bilen insanlar çıkmıştır. Fakat teoriler, tâbir yerindeyse ‘bilimsel cincilik’ ile tavsîf edilecek hâle gelince..! Bilimdeki ‘cinleri’, şakayla karışık; ışık, atomlar, atom altı parçacıklar, yıldız-galaksi görüntüleri, beyin.. olarak sayıyorum. Din(ler)deki cinlerden farkları, bunların var olduklarının gözleniyor (ölçülüyor) olmaları yahut ‘orada bir şey olduğuna dâir’ izler sergilemeleridir; problem.. tanımlanmaları, etkileri, ne-nasıl fonksiyon icrâ ettikleri gibi hususlardır… Bilim insanları âdetâ kendi kazdıkları kuyuda (‘Kuyu’yu ‘matematik’ olarak niteleyebiliriz!) çırpınmakta ve, belki o kuyunun çizdiği sınırların ve biçiminin (yarattıkları matematiğin soyutluğunun ve dilinin) doğal sonucu olarak ‘paralel evrenler’ türünde ‘uçuk’ tezler ileri sürmektedirler ki, bunları da ‘bilimsel mistisizm’ diye vasıflandırabiliriz.

‘Bilimsel konular anlatılırken hâlâ yüzyıl, hattâ yüzyıllarca öncesinin dili kullanılıyor, o dönemlerin (ilk) örnekleri (yeniden düzenlenerek) veriliyor; çağdaş, yeni bir dil ve yeni örnekler gerekli,’ diye düşünüyordum; şimdi, bunun, hâlihazırdaki teorilerin ‘cinli’ ve ‘mistik’ yapıları ve soyutlukları yüzünden zor idiği kanâatindeyim.
+++
Bir şeyi hikâye edersiniz, ama en önemli noktayı atlarsınız. Bilerek, bilmeyerek. O nedenle nakledilenden hiçbir şey anlaşılmaz, kafada sorular oluşur. Zîrâ olayların sırasında, aralarındaki bağlantılarda.. problemler -kopukluklar, kronolojik hatalar..- vardır. Bilim târihini olurken bu tür sayısız durum bahis konusudur. Meselâ bir kuram bir varsayımdan, önkabûlden, düşünce deneyinden, denklemden hareketle ortaya çıkmışsa, bu, en başta belirtilmiyorsa…

Kezâ bu alanda yazanlar da.. olguları çağdaş değerlere, fikirlere ve terminolojiye göre değerlendiriyorlar, yorumluyorlar, eklemelerde bulunuyorlar, bâzı verileri ihmâl ediyorlar, ‘kahramanlara’ söylemediği sözler atfediyorlar… İdeolojik, devrimci, dinci târih yazıcılarından hiç farkları yok!
+++
Bilim târihi.. teorilerin, buluşların, keşiflerin büyük emeklerle, hattâ can pahasına yapıldığını, ama bunların birikimle (yâni öncekiler okunarak, görülerek) gerçekleştiğini, yâni hiçbir âlimin, kâşifin, mûcidin bir anda bir kânun bulmadığını, teori kurmadığını, keşfetmediğini, îcât etmediğini, hülâsa mûcize yaratmadığını gösteriyor.
+++
TV’de bir yerli bilim belgeselinde duydum: ‘Kepler, müneccimliği bilim yapmak için kabûl etmişti!’ Bilimciler Kepler’i ‘bilim insanı’ kabûl ediyorlar ve öyle lanse ediyorlar ya, müneccimliği ona yakıştıramıyorlar. Oysa, târihsel perspektiften, yaşadığı dönemin şartlarından baksalar hiç sorun olmayacak, Kepler’in değeri azalmayacak.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13293, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilimin Tarafsız Olması Gerekliliği

Yazar: Hüdai Çakmak (www.tersinim.net)

Materyalizm, var oluşun bir Var Edicinin eseri olduğuna inanan ve bu temel üzerine kurulu dine karıştırılan akıl, mantık ve bilim dışı ritüellere, hurafelere verilen tepkilerin sonucu kurulmuş bir felsefedir denilebilir. Fakat hurafelerin, akıl ve mantık dışı ritüellerin karıştırılması dinin bir eksikliği ya da hatası olmaması gerektiği dikkate alınmamış, bütün bunlardan doğrudan doğruya din sorumlu tutulmuştur. Gerçekte bunun sorumluluğu dinin değil, özçıkarları uğruna dine bu tür olguları sokanlarındır.

Son dönemlerde materyalizmi ve uzantısı olan felsefeleri savunma uğruna bilimden uzaklaşıldığını; sahtekârlıklar, aldatmacalar gibi bilim dışı yöntemlere başvurulduğunu, bir bakıma materyalizm ve uzantıları felsefelerin şiddetle tenkit edip karşı çıktıkları yozlaştırılmış din benzerliğine dönüştürüldüklerini hayret ve ibretle gözlemlemekteyiz.

* * * *

Birbirinin zıttı inançları temsil eden bu iki görüş nice bin yıllardan beri amansız bir mücadele halindedir.

Var oluş sorusunu kendisine soran herhangi bir insan bu yanıtlardan (varoluş sorusunun birbirine karşıt sadece iki yanıtı vardır) birini seçmek zorundadır. Yazının devamı →

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3754, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Müştak Baba’nın Kehaneti(!) II (Mete Tunç)

Murat Bardakçı’nın Hürriyet’teki 17 Nisan 2005 târihli makâlesini(1) 2006 yılında indirmiş, ama 2008 yılına kadar okumamıştım. İki sebebi vardı: Evvelâ o sıralar tek tanrılı dinler üzerinde çalışıyordum, kehânet konusunun dinlerle doğrudan (veyâ esasta) ilgisi bulunmuyordu; sâniyen şiir sanatına ve zevkine uzaktım, üstelik söz konusu şiir Osmanlıca idi…

Mevzû hakkında daha evvel ve bu süreçte bir fikrim vardı; yine de şiiri, çevirisini(!) ve kehânet yorumunu önyargısız ve nesnel bir bakışla okudum. İlk olarak çevirideki problem dikkatimi çekti, hemen ardından da yorumun zorlama ve yakıştırma idiği…

Bu bahisteki (kendimce) tespitlerimi, yukarıda belirttiğim eksikliklerime rağmen kaleme almaya hakkım var mıydı?..  ‘İddiânın dayanıksızlığına dâir sağlam argümanlarım varsa ve bir tezi (ortaya koymak için değil ama) çürütmek için o sahanın (alaylı veyâ mektepli) uzmanı olmak gerekmediğine göre, (ayrıntılarda tökezleme ihtimâli olsa da) yazabilirim, yazmalıyım,’ dedim ve yazdım (Bkz. ‘Müştak Baba’nın Kehaneti’ yazısı)

 Şimdi, önce reddiyemi, ilk yazımdan farklı bir formatta arz edeyim; sonra yazıya gelen tepkileri ve onlara verdiğim cevapları özetleyeyim; ve nihâyet birkaç bilgi-yorum-öneri ile yazımı bağlayayım. Tekrarlar olacaktır, lâkin bunlar, yazının insicâmı bakımından zorunluydu.   
+++

Müştak Baba’nın ‘meşhur’ şiiridir:       

 “Me’vâ-yı nâzenine kim elf olursa efser
Lâ-büdd olur o me’vâ İslâmbol ile hemser
Nun ve’l-kalem başından alınsa nun-ı Yunus
Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhâr
Miftâh-ı sûre-i Kaf serhad-i kaf tâ kaf
Munzamm olunmak ister Râ-yı Resûl-i Peygamber
Hây-ı huy ile âhir maksûd oldu zâhir
Beyt-i veliyyü’l-ekrem Elhâc Abd-i ekber
Ey pâdişâh-ı fehhâm Sultan Hacı Bayram
Revhân ister ikrâm-ı Müştâk-ı abd-i çâker”

Şiir, mezkûr makâleden aynen alınmış, sâdece ‘ser-had’ ‘serhad’ olarak değiştirilmiş ve ‘Peyamber’ maddî hatâsı ‘Peygamber’ olarak düzeltilmiştir. Şiirin, Arap alfabesinden Lâtin alfabesine hatâsız aktarıldığını kabûl ediyoruz.

Şiiri çevirmeyi denedim, hiç değilse neden bahsettiğini anlayayım istedim, başaramadım. Lâkin geçen kelimelerin sözlükteki (Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü) karşılıklarını (emin olamayıp soru işâretiyle gösterdiğim birkaç eksikle) veriyorum.(2) Sayın aziz -bundan böyle ‘Aziz bey’ olarak anılacaktır- beni, haklı olarak, sözlüğe bakmadığım için eleştirmişti. Bilâhare, başka bir vesîleyle almış olduğum kâmus mârifetiyle, ‘ödevimi’ zannederim yerine getirmiş oldum! 
+++

Makâledeki çeviri(!) şöyledir:

 “1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yâni tâc olarak konursa,
o belde İstanbul’dan farksız bir hâle gelir.
Sonra, Yunus Sûresi’ndeki NUN
…..
 ve Kaf Sûresi’ndeki KAF harfleri alınır.
Resul’ün, yâni Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara ilâve olunmak ister
ve maksad ‘hây-ı huy’ sözündeki ‘HE’ harfi ile tamamlanır.
…..
Ey anlayışlıların pâdişâhı olan Sultan Hacı Bayram!
Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor!”

Yazarın “basit ama serbest tercüme” dediği (ancak iki mısrâın yer almadığı) yukarıdaki metin, öğrenmek-anlamak isteyen biri için sükûtu hayâldir! Zîrâ yaptığı “serbest tercüme” değil, düpedüz ‘önyorum’dur, şiire tezine mesnet teşkîl edecek biçimi vermektir.

 Yazar, ardından şiiri yorumlar:

“Müştak Baba, şiirin ilk mısrâında ‘1000’ mânâsına gelen harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek’ diyor.

Müştak Baba, şiirin ilk mısrâında ‘1000′ mânâsına gelen ‘elf’ ve ‘tâc’ demek olan ‘efser’ sözlerini veriyor ve ‘efser’in başına ‘elf’in ilâve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesâbıyla 341 tutan ‘efser’e ‘elf’in, yâni ‘1000′ sayısının ilâvesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923′ün Hicrî takvimle karşılığı olan 1341 târihini elde ediyoruz.

Şâir, daha sonra beş mısrâda sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yâni, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan  ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek’ diyor.

Kehânet, Müştak Baba’nın yaptığı gibi, olayın yaşanacağı yerin adıyla ve târihiyle işte böyle yazılır ama Nostradamus’ta bu şekilde tek bir ifâde bile yoktur. Dolayısıyla, ithâl malı kâhinleri bir yana bırakalım ve bu işlere merakımız varsa, açık-seçik konuşan kendi kâhinlerimizin söylediklerinin üzerine eğilelim beyler!”

Yazarın amacının insanlara bilgi vermek, onları bilgi ile teçhîz etmek olmadığının kanıtıdır yukarıdaki paragraflar. Çünkü düzensizdir, karışıktır, tutarsızdır…

1. paragraftaki ifâdeler iki suâl sorduruyor: ‘1000’ mânâsına gelen kaç harf var?! İlk mısrâdaki hangi harfler hangi sırayla yazıldığında Ankara kelimesi çıkıyor?!..

Yazarın merâmını 2. ve 3. paragrafta çözebiliyoruz! Şöyle ki: Elf’in ebced hesâbındaki karşılığının ‘1000’, efser’in mânâsının tac idiğini sözlük teyît ediyor. Peki, efser’in ebced hesâbına göre değeri gerçekten 342 midir? Uzun makâlede, bunu gösteren bir paragraf yoktur. Ebced’de harf-sayı sistemi standart mıdır,’ sorusu da suâl edilmelidir. Tabii en önemli soru(n), ‘342’yi kabûl etsek bile, “Me’vâ-yı nâzenine kim elf olursa efser” mısrâının  “1000 mânâsına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yâni tâc olarak konursa” olarak nasıl anlaşılabildiği, ya da şâirin burada “efser’in başına elf’in ilâve edilmesi gerektiğini söylediğine” nasıl iknâ edileceğimizdir!.. İkinci mısrâın tercümesinde gâlibâ problem yok. Ancak ilk mısrâdaki me’vâ-yı nâzenin’in Ankara olması lâzım geliyor!!! Neye istinâden? 

Yazar, 3. paragrafta, “Şair, daha sonra beş mısrada sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor.” diyor. “Beş mısrâda”n kast ettiği hangilerdir? Nun 3.’de, kaf 5.’de, 6.’da, he 7.’de… Elif nerede? İlk mısrâdaki elf’i mi hesâba katıyor acabâ?! (Bkz. Not) Ama “daha sonra” demişti (‘Daha sonra’ olması gerekir, aksi takdirde bir mısradaki harfler hem târih hem kelime için kullanılmış olur. Çok fonksiyonlu harf!); ayrıca elif  ile elf farklı şeyler değil mi?!.. Gerçi elif olmasa da, hattâ he de olmasa, geri kalanlarla N-K-R çıkıyor(!). ‘Bu yetmez mi? ‘Ankara’daki sesli harfleri, yâni a’ları atarsak; aynen..!..’ Tekrar ciddî olup şunları soralım: 4. mısrâda ne söyleniyor? Şâirin, yazarın ‘formülünü’ izlediği nereden belli?..

4. ve son paragraftaki sözler üzerinde de durulmalı. Nostradamus’a dâir saptaması yerindedir; yalnız, TV’deki programında, “Nostradamus’u ilk ben, 80’lerde tanıttım, Türkiye’ye ben belâ ettim,” dediğine göre, demek ki o târihlerde farklı düşünüyormuş!.. Müştak Baba’nın ‘açık-seçik” konuştuğu ifâdesi karşısında ise ancak ‘insaf’ denilir. Şâirin ne anlattığı bile muammâdır ki şiiri iyi bilen yazar dahi düzgün biçimde çeviri yapamamış; ve fakat, şâire Ankara’yı başkent yaptırmaktan çekinmemiş!.. Yazarın, ömrü uzun olsun, 20-25 yıl sonra ‘Müştak Baba’yı 2000’lerde ben meşhûr ettim, insanlar haybeye meşgûl oldular,’ demeyeceği, düşünmeyeceği ne mâlûmdur?!.. Paragraftaki son sözcüğe takılmayalım, ‘ağız alışkanlığı’ diyelim.  

Yazar, makâlesinde, ayrıca,

“1846’da basılan ‘Dîvan’ındaki bâzı şiirlerde çok sayıda kehâneti vardı, hattâ basılmayan şiirlerinde de gelecekten haber vermedeydi…‘Müştak Baba Dîvanı’nın elyazması kütüphânelerinde çok sayıda nüshası bulunuyor ve onlarca şiir, ebced sisteminin gelecek tahmînine uyarlanmasını bilen kişiler tarafından şifrelerinin çözüleceği zamanı bekliyorlar.”

diyor.  Osmanlıca’ya ve dîvan şiirine ziyâdesiyle hâkim, ebced vesâir ‘bilgisini’ hâiz ve Müştak Baba’nın kehânetlerinden şüphe duymayan yazar, şâirin dîvânını neden bizâtihî tetkîk etmiyor, yeni kehânetleri ortaya çıkarmıyor da, bu işi ve îtibârını başkalarına tavsiye ve ikrâm ediyor!?

Aziz bey, benim ifâdemle “karşılaştırma ve akıl yürütme” üzerine kurulu reddiyemi, Osmanlıca bilmememden ve Murat Bardakçı’nın “çorba” çevirisine dayandırmamdan hareketle “saçmalama” diye tavsîf ediyor. Ancak şiirin mâkûl bir çevirisini o da vermiyor (İnternette de bulamadığımı not düşeyim.)!.. Elf’in ‘1000’ demek olduğunu ve efser’in tac mânâsına geldiğini belirtiyor ve sözlüğe bakmamı tavsiye ediyor ki yukarıda değinmiştim… Çevrilmeyen mısrâlar için, bunlarda “mânâya muhâlif bir şey” olmadığını belirtip, “beyitin önceki mısrâına bir nevi güzelleme var” diyor.   ‘Güzelleme’ acabâ hangi çevrilmeyen mısrâda yapılıyor; “Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhâr” da mı, yoksa “Beyt-i veliyyü’l-ekrem Elhâc Abd-i ekber” de mi, söylemiyor!,. Bu mısrâlar için,  “Bardakçı da çevirmek yerine bir imlâ kuralını kullanıp 3 nokta koymuş.” diyor. Oysa yazımda, karşılaştırma kolaylığı açısından [/], [//], [?] ve […] işâretlerinin tarafımdan konulduğunu vurgulamıştım… O göz ardı edilen mısrâlar da kullanılarak ‘harf-sayı oyunu’ yapılıp bambaşka kehânetlere, bu arada bahsi geçen tezi çürüten başka ‘bulgu’lara ulaşabilir mi acabâ?.. Son mısrâın çevirisindeki “Senin bulunduğun o güzel belde” ifâdesinin şiirde olup olmadığını sormuştum. “Hayır öyle bir ifâde yok.” cevâbını vermiş… Önce rakam sonra harf yorumu yapıldığına dâir îtirâzıma, ebced’de “hesap bir beyitte başlar ve yine o beyitte biter” karşılığını veriyor. Hâlbuki ‘hesap’ sâdece ilk mısrâda tebâruz ediyor! Daha/en önemlisi, bu cevapta, efser’in ebced’deki karşılığına dâir kesin ‘bilgi’nin ve o mısrâı ‘1341’ olarak anlamamızı sağlayacak bir doyurucu açıklamanın bulunmamasıdır… Elif’in nereden çıktığına, çıkarıldığına, elf’in elif olarak mı alındığına/görüldüğüne dâir soruma da yanıt alamamışım…   Aziz bey, son olarak, ebced’in mühim bir ilim olduğunu, kehânetleri Allah’ın sevgili kullarına ilhâm ettiğini, benim gibi “ateist”lerin bunları görmezden geldiklerini, meseleyi objektif değerlendirmem gerektiğini vurgulamaktadır.  Cümledeki ilk iki argüman, pek çok dindar insanın dahi kabûl etmediği hususlardır (‘Kültler’dir diyebilir miyiz?!); dolayısıyla kimi reddiyecileri ateistlikle (veya ateistlikleriyle) ithâm etmek yanlıştır ve  dahi târihte kimi ebcedçilerin zenduka (dinsizlik) ve ilhad (allahsızlık) ile suçlanmış olduklarını bilmek ya da hatırlamak gerekir! İlâveten mühim bir not: İçinde sayıların, eşleştirmelerin, toplamaların.. olduğu bir ‘ilim’ neden matematikçiler tarafından ihmâl edilmiş ve ediliyor?! Kezâ, bilmeyenler, M. Bardakçı’nın ‘yüksek matematik var,’ sözüne îtibar edip de ebced  hesâbında türev, integral, denklem olduğu yanılgısına düşmesinler; zîrâ en fazla dört işlemden ibârettir!.. Aziz bey’in ilk cevâbındaki savundukları ve benim yanıtlarım aşağı yukarı böyledir.

İkinci mektubunda, sorduğum suâllere yine tatmîn edici îzâhat maalesef bulunmamaktadır. Ebced hesâbının şiir sanatındaki yerine ve târih düşürmede istifâde edildiğine işâret etmektedir. “Lütfen, târihte, müslümanların yararına ve süregelen faydaları olan tek bir şey (ebcedle, rüyâ ile.. gerçekleşmiş) yazın.” talebime karşılık, vefk ilmiden,  buradan yola çıkılarak hazırlanan levhâlara bakan kadınların doğum yapmalarının kolaylaştığından bahsetmektedir… Aziz bey, âhir, müslüman’ın hayâtını ve îmânını vefk ve cifr gibi gizli ilimlerin olanakları üzerine kurmayacağını, klâsik islâmî kitaplarda kerâmetlerin delil olarak nitelenmediğini, zîrâ Şeytan’ın, mûcizeleri Allah’ın izniyle taklît edebileceğini belirtir ve “Bu nedenle aslında bir müslümânın, bu tür gizli ilimlerin yararlı olup olmadığı hakkında düşünmesi bile tefekkürî bir mesele değil, benim gibi zihni ekonomiyle bir parça müşevveş olan birinin zihnini dinlendirmek için meşgûl olduğu oyuncaklardır.” der.

Birkaç cümleyle de diğer mesajlardan bahsedeyim. Genelde yukarıdaki yazışmaları tâkîben, bir vesîle sayfaya girilerek bırakılan mesajların (şiir çevirisinde benim gibi zorlama-yakıştırma tespît etmiş bir-iki kişininki hâriç) hemen hepsi, ne yazık ki, sorgulama-araştırma yaklaşımına sâhip bulunmayanlar tarafından gönderilmiş. Böyle olunca, tartışmaya ve suâl edilen sorulara yönelik en küçük bir katkı yapılamamış. Bir-iki kimse de şahsım hakkında nâhoş sözler sarfetmiş; olsun..! 
+++

Yazıda temas etmediğim bir konu, Ankara’nın ‘başlara taç olması’ ‘çevirisindeki’ soru işâretidir. Bu ibâreyi, ‘başına taç giymesi’ diye tercüme etmekte de mahsur yoktur sanırım (Herhâlde yoktur, zîrâ ‘serbest çeviri’ yapıyoruz!)! Osmanlı dönemlerinde ‘taç’ sözcüğünün bilindiği, kimi serpuşlara ‘taç’ denildiği, başlıkların rütbe timsâli idiği vâkidir. Ancak Osmanlı protokollerinde ‘taç giymek’ yoktur: kılıç kuşanılır, posta oturulur/geçilir..!

‘Ankara’ ismini de sorgulamamıştım. Müştak Baba’nın zamanında şehrin isminin böyle mi telâffuz edilip yazıldığı da araştırılmalıdır. Ben burada, söylenilenin doğru idiğini kabul ettim. Değilse, sakatlık en başta demektir!       
+++

Aziz bey, muhakkak/belli ki donanımlı, kültürlü, saygıdeğer bir insandır. Zihnini dinlendirme yolu olarak keşke ‘gizli ilimleri’ değil, soyut matematiği, kuantum fiziğini, çekim kânunlarını, beynin işlevlerini (kapasitemizi, yeteneklerimizi..) tercîh etseydi. Zîrâ bunlar ‘gizli ilimlerden’ ziyâdesiyle gizemli ve değişik yorumlara cevaz veren sahalardır.

Murat Bardakçı ise şahsiyet analizi yapılacak kadar renkli ve bunun için ziyâdesiyle veri sunan (malzeme veren) bir kişidir… Afrika’da yaşayan bir adamın, çağırdığı ruhlarla konuştuğu için halk nezdinde büyük îtibârının olduğunu, oysa adamın vantrilok (karnından konuşan) idiğini, bu sâyede,  kendisi odanın ortasındayken kapıya biri gelmiş ve onunla konuşuyormuş algısı verebildiğini hikâye ediyor. Aynı M. Bardakçı, İstanbul’da cin çıkaran birinin evine gittiğini, adamın bir odada gerçekleştirdiği cin çıkarma işlemi sırasında kılıç sesleri duyduğunu samîmî bir şekilde anlatabilmektedir (Cincinin ve cinlerin hâlâ kılıç kullanıyor olmaları da bir meseledir!). Yanısıra, bahis ettiğimiz mevzûda ve başka konularda, gazetecilik refleksi, popüler olma, gündem yaratma, izlenebilirlik ve satış gibi sâiklerle hareket etmektedir. Bir dalda allâme olmak, o dal ile bağlantılı her alanda etik davranmayı sağlayamıyor maalesef!.. Yalnız, şunu kaydedeyim ki, yeteneklerine gıpta ederim, dil konusundaki hassâsiyetine saygı duyarım ve kendisinden öğrendiklerim için ona (gıyâbında) müteşekkirim.         

Aziz bey, Murat Bardakçı ve emsallerinin; geçmiş binyıllarda-yüzyıllarda, son derece kısıtlı bilgilere sâhip olan ve bildiklerini sandıkları şeylerin çoğu da yanlış olan ‘karizmatik’ insanların; egoları, îtibar arayışları, maddî beklentileri, ikbâl hırsları ve dönemlerindeki gözlemleri, mâlûmâtı, şartlar vesâir muvâcehesinde ortaya attıkları ve peyderpey sistemleştirilmiş, onlar ve ardılları tarafından tatbîk edilmiş ancak hiçbir somut netîce vermemiş, tersine, insanlara ve toplumlara boş hayâllerle avutulmaktan istismâr edilmeye kadar nice zarârı bulunmuş (Bunlara rağmen ve insanlığa yol gösteren tek bir eserleri dahi olmayan söz konusu zâtlar, yaşadıklarına/ yaşantılarına ‘sırlar’, ‘kerâmetler’, yalnızca onlarla yaratanları arasında kalması gereken ‘bilgiler’.. hurâfeleri uydurulup katılarak ‘mübârek’liklerini sürdüregelmişlerdir.), en mâsum tâbirleriyle ‘çocukça’ ve ‘komik’ iddiâları ve işleri bırakmalarını hakîrâne tavsiye ederim. Belki edebî açıdan bile kıymeti bulunmayan yukarıdaki gibi şiirlerde mânâ aramak ve çıkarmak (Onların müteveffâ şâirleri, yapılanları, konuşulup yazılanları duysalar eminim ‘mezarlarında ters dönerlerdi’!), târih ve onun kronolojisini bilen, aklıselim sâhibi ve münevver insanlara yakışmayan, onların üzerlerinde iğreti duran uğraşlardır. Unutulmamalıdır ki târih, kehânetler çöplüğüdür ve dünyâda tek bir kâhinin ve bir tâkipçisinin heykeli dikilmemiştir (‘Heykel’ mecâzîdir, ama belki gerçekte de yoktur!)!

Yok, ‘ille de meşgûl olacağım,’ diyenler varsa, gündeme getirdikleri kehânetler, lütfen, gelip geçmiş hâdiselere değil, gelecekte yaşanacaklara dâir ve ‘açık seçik’ olsun! Ve bütün kehânetleri ve onları serdedenleri kayıt eden bağımsız bir kuruluş olsun, ‘sonuçları’ her yıl yayınlasın!
+++

Her sahada yöntem, çok önemli bir araçtır. Meselâ mâlûm konuda, şâirin diğer şiirleri de araştırılarak ebced hesâbında nasıl bir yol izlediğinin tespît edilmesi gerekirdi. Tabii ki iddiâ sâhiplerinin böyle bir ilmî bir zahmete girme dertleri yoktur. O sebeple, kendilerinden çevriyazı aşamasından başlayarak kuşku duyulması meşrûdur.

Ebced’e (kökenine, sosyal-dînî-siyasî etkilerine, sistemine, kullandığı alfabelere ve takvimlere, popülerlik sebeplerine..) dâir bilimsel araştırmaların yapılması, bunların teşvîk edilmesi; tezler, makâleler, kitaplar yazılması gerekir. İşte o zaman bâzı insanlar, ‘gizli bilgi’ kapsamında mütâlâa ettikleri şeylerin, bütün bilim insanları, aydınlar, bağımsız-özgür kişiler tarafından ‘sahte mâlûmat’ kategorisinde değerlendirildiğine her tanık olduklarında, iddiâlı tezlerini serdederken ve savunurken üç kere düşüneceklerdir. Karizmatik görünüşleri, bilgiç tavırları, kendilerinden emin konuşmaları sâyesinde kandıracakları insan sayısı çok azalacaktır (Sayılan husûsiyetler, ‘bilen’ insanlar için vız gelir tırıs gider!). 

Şunu elbette biliyorum: Her çeşit (dini, din dışı) îtikâda, külte, hurâfeye ilişkin savları çürütecek sarih ve yeterli argümanlar, deliller.. getirilse de, insanların çoğu, genlerine, doğalarına/meşreplerine, çevrelerine, eğitimlerine göre inanma temâyülünden vazgeçemezler. Asgarî yapılması gereken, benim burada naçizâne ve hâlisâne yaptığımdır. Ola ki bir kısım insanın zikredilen ve benzeri yollara girerek zarar görmesini önleyeyim, ve varsın bir kısım insan hakîr fakire yakışıksız sözler sarfetsin.
+++

Yazıyı AnaBritannica’daki Hurûfîlik maddesinden alıntı ile bitireyim:

“İranlı mutasavvıf Fazlullah Hurûfî’nin harf ve rakamların çeşitli yorumları üzerine kurduğu inanç sistemi. Harf ve rakamların yorumlarına ilişkin bütün eski birikimlerle tasavvûfî, bâtınî (içsel) ve Şii inançların bir sentezinden oluşan Hurûfîlik, bir tarîkat ya da mezhepten çok başlı başına bir din özelliği taşımaktadır. 

 Harf ve rakamların yorumlanması ve aralarında muhtelif ilişkiler kurulması hemen bütün eski kültürlerde görülen bir olgudur. İslâm dünyâsında da harflerin simgeselliği ve sayısal değerleri önemli bir uğraş alanıydı. İlm-i hurûf (harfler bilimi)[?] olarak adlandırılan bu alanda, harflerin gizlerini ve simgelediği anlamları araştıran çalışmalar, lugaz, muammâ, remil, fal, cifr, vefk, azâim ve nücûm gibi bağımsız bilgi dallarını[?] ortaya çıkardı. Kuran sûrelerinin başlarında yer alan harfler de (hurûfü’l mukatta’a ya da fevâtih) yorumlandı. Hallac-ı Mansur ve İbn Arabî gibi sûfiler harflere çeşitli metafizik anlamlar yükleyerek sayısal değerleri ile geleceğe ilişkin bilgiler araştırdılar. Fazlullah Hurûfî, bütün bu birikimleri yeniden değerlendirip Bâtınîlerin yöntemlerini kullanarak Hurûfîliği sistemleştirdi…”

Metinde bilim ve bilgi’ye dâir ibârelerin yanlarındaki soru işâretlerini, bahsedilenlerin bilim ve bilgi alanı olmadıklarına, yâni bugün, akademide ‘harfler bilimi’nin ve adı geçen ‘bilgi dalları’nın yer almadığına; madde yazarının, yalnızca târihteki isimlendirmeye sâdık kaldığına işâret etmek için koydum.  
+++

Son söz: Bu yazıyı hazırlarken çok sıkıldığımı, çünkü mevzûdan HİÇ hoşlanmadığımı îtirâf edeyim.

Zevkli hâle getirecek bir uğraş; şiiri, şiirdeki kelimeleri keyfime göre yorumlayıp seçerek kendi hâyatıma veyâ dünyâ görüşüme dâir ‘yaşanmış/yaşanan hâdiseleri dikkate alıp’ kehânetler yaratmak olurdu. Ancak, bunun için ebced sistemi üzerinde küçük de olsa bir mesâî harcamam gerekecekti. Eğlenceli, hiciv için malzeme oluşturacak, ebced müdâfilerine ve inananlarına ders/uyarı niteliği taşıyacak böyle bir çalışmayı, ilgili konularda bilgi sâhibi olup beşeriyetin kandırılmasından rahatsızlık duyan insanlara teklîf eylerim efendim!     

 
(1)  http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=312289

 (2)  Şiirde geçen kelimeler:

Me’vâ: Ev, barınak, sığınak

Nâzenîn: Sevgili, zarif dilber, aziz, nârin

Kim: Kim, ki, çünkü

Elf: Bin

Efser: Tac

lâ-büdd: Zorunlu, gerekli

İslâmbol: İstanbul

Hemser: Eş, benzer, aynı rütbede, denk

Nun: 28. harf, ramazan ayının kısaltması, balık, sevgilinin nun harfine benzeyen kaşı, nun gibi eğri büğrü

Nun ve’l-kalem: Kalem sûresi 1. âyetin başı: hokka ve kalem (?)

Yunus: Yunus peygamber, yunus balığı, Yunus takımyıldızı, erkek adı

Harf-i diger: Öteki harf

Remz: Sembôl, îmâlı konuşma

Izhâr: Ortaya çıkarma, belirtme, vurgulama

Miftâh: Anahtar, şifre cetveli, çözümlü kitap

Sûre-i Kaf: Kaf suresi

Serhad, sehadd: Sınır, hudut, serhat

Kaf tâ kaf: Kaf’tan kaf’a kadar

Munzam: Ek, eklenmiş

Râ: Re sesi

Hây-ı hûy: Gürültü, patırtı, telâşe, hengâme; ‘Allah’ın iki ismi

Âhir: Sonuncu, sonunda

Maksûd: İstek, kast edilen, amaç

Zâhir: Açık, âşikâr, erkek adı

Beyt: Ev, beyit, Kâbe

Veliyyü’l-ekrem: En cömert/en eli açık olan (?)

Elhâc: Hacı

Abd-i ekber: En büyük köleniz/kulunuz (?)

Fehhâm: Çok anlayışlı

Revhân: ?

Revhânî: Ferahlık veren yer, iç açıcı yer; revh: huzur, rahatlık, rahmet, meltem serinliği

İkram: Ağırlama, saygı gösterme

Müştâk: Özleyen, arzulayan, erkek ismi,

Abd: Kul, köle, ben, bendeniz

Çâker: Kul, köle, hizmetçi, uşak, câriye
+++

 Not. Yazıyı hitâma erdirdikten sonra internette yaptığım sorgulamada Tamer Ayan imzâlı bir yazıya ulaştım. Burada; ‘elif nerede,’/elf-elif sorusuna/sorununa cevâbın efser’de olduğunu (Bu sözcükteki elif alınıyormuş.); şiirin farklı metinlerinin bulunduğunu; kehânette iki aylık bir hatânın söz konusu olduğunu; kehânetin gündeme getirilmesinin târihçesini; şiirdeki Miftah-ı sûre-i Kaf’ta yer alan M ve K harfleriyle Mustafa Kemâl’in, hay huy’la da İstiklâl Savaşı’nın açıklandığına ilişkin görüş olduğunu (‘İnnallâhe ma’assâbirîn!’) öğrendim. T. Ayan da çeviri yapmaya gerek görmemiş; neyse ki 1341’in nasıl çıkarıldığını belirtmiş (notasyon bana âittir): elf(1000) + efser(341) [e/elif(1) + f/fe(80) + s/sin(60) + r/rı(200)] = 1341. (Bkz. http://historicalsense.com/Archive/Ankara.htm)

++++++++

Açıklama:

Murat Bardakçı 15-16 Mart
2014 tarihli programında “Müştak Baba’nın başka hiçbir beyitinde keramet
yoktur.” demiştir. Hakikati itirafına bir adım kalmıştır.

 

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 14115, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Ölüm Hakkında – 6 (Mete Tunç)

HAYATIN ANLAMI

Hayatın anlamına dair üç farklı cepheden üç yorum:

24 Aralık 2004’te Güney Doğu Asya’da meydana gelen ve onbinlerce insanın ölümüne yol açan tsunamiden/deniz depreminden sonra yapılan bir TV programında, felâkette oğlunu kaybeden bir Avrupalı annenin sözleri yer alıyor. Anne, oğlunu, “güzel bir hayat yaşadı, sörf, kayak yapardı, dünyâyı gezdi,” sözleriyle anıyor! Bunu, kabaca, ‘insan, kaybettiklerini, sosyal-kültürel-ekonomik durumuna göre yad ediyor,’ diye yorumlayabilir miyiz?!..

TV’deki bir belgesele göre, yargılanan ve ölüme mahkûm edilen bir Nazi, “önemli değil, 8 hârika yıl yaşadım, bu yeter,” demiş. Belki ahlâkî kabûl edilemez ama adamın kendi hayat ölçütlerine göre mantıklı bir cevap.

60 küsur yıl parlak, zengin bir hayat yaşayan Zeki Müren’in, ömrünün sonuna doğru, ‘hayat boşmuş’ meâlinde bir söz söylediğini duymuş veya okumuştum. Ne acı, korkunç bir tahlil. Hayâtını kişisel, egoist yaşadığının bir îtirafı bu söz. Yaşadığı zevklere doyamadığının veya onlardan bir tat kalmadığının beyânı. Kendi ifâdesine göre, suyuna/içkisine siyanür atmaya kadar varan kıskanç bir çevre; onu, bizâtihi kendisi olduğu için seven tek bir yakınının, dostunun olmaması… Yazının devamı →

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6186, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Tersinim Teorisi ve Doğal İlkeler

Yazar: Hüdai Çakmak (www.tersinim.net)

-Evrimleşen tek şey bilimdir.-

Varoluş dediğimiz muazzam sistem tam bir düzen içindedir. Nice milyar yıllardan beri değişmeden var ve işler olan doğal kanun ve ilkeler bu düzenin inkâr edilemez kanıtlarıdır.

Düzensizliklerde kanun ve ilkeler bulunmaz. Bu nedenle düzensizdirler.

Kanun ve ilkelerin ortaya konulması, işlerlik kazanması bilgi, irade ve kudret üçlemesinin ürünleridir.

Doğal kanun ve ilkeler pek çoktur. Çoğu hakkında henüz bilgimiz bulunmamaktadır.

Şüphesiz ki gerçekleri arayan bilimde bu kanun ve ilkelerle doğrudan bağımlıdır. Kanun ve ilkelere ters düşen bilim olmaz.

Bilimde önce kanıt sonra sonuç ilkesi: Teorilerin kurgulanmasında; genelde doğru olduğu kuvvetle inanılan bir varsayım ya da fikir temel alınır, sonra da doğruluğu kanıtlanmaya çalışılır.

Temel, doğru ya da yanlışları ayıran bir mihenk taşı konumundadır.

Nedense temelin yanlış olabileceği (doğru olduğu kuvvetle inanıldığından) düşünülmez, kanıtlar temele uygun fakat yanlış teraziler de tartılır. Sonuç ise tam bir hüsran olur.

Bunun için kanıtlara göre sonuç ilkesi bilimin temellerinden biridir. Örneklemek gerekirse şunları yazabiliriz. Yazının devamı →

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5122, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Tersinim Teorisinin Ana Mantığı ve Kurgulama Yöntemleri

Yazar: Hüdai Çakmak

-Evrimleşen tek şey bilimdir.-

Tersinim genel anlamda düzen ve ve sistemlerde zaman içinde görünen ya da gözlemlenen değişme, başkalaşma, azalma, bozulma vb. demektir. Bu olgular genelde negatiftir ve canlı cansız tüm varoluşu kapsar. Bu nedenle tersinim olayı evrenseldir; durdurulması, engel olunması mümkün değildir. Bazı karşıt düzenlerle (örneğin yararlanma, korunma, savunma vb. mekanizmalarıyla) yavaşlatılabilir fakat etkisi asla sıfırlanamaz.

Bunun nedeni de evrenimizin kapalı bir sistem olmasıdır. Bir bakıma evrenimizin kapalı bir sistem olması ve buna bağlı olarak kütle çekimi, maddenin sakımı, entropi gibi tüm kanun ve ilkeler tersinimin kanıtları olur.

Tersinim hiç bir doğal kanun ve ilkeyle çelişmez.

Tersinimsel değişim karşımıza genelde çeşit azalması, sistemlerin bozulması, metal yorgunlukları, eskime, canlılarda ihtiyarlama vb. gibi onlarca şekilde karşımıza çıkar.

Evrenimiz saf enerjiden oluşmuş, ezelden gelip ebede giden bu nedenle durağan Bir Büyük Bütünün içinde (tıpkı okyanuslardaki hava kabarcıkları gibi, insansı ölçülerimize göre dev, evrensel ölçülere göre hiç denecek kadar küçük) bir küre şeklindedir. Yazının devamı →

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9623, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.