BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İş Dünyası (Mete Tunç)

Merkeze alındıktan sonra (müteveffa) Recep Yazıcıoğlu konuşuyor, “Merkez valisi olarak hiçbir görevimiz, sorumluluğumuz yok; bizler devlette müsteşar, müsteşar yardımcısı, genel müdür olarak görevlendirilemez miyiz?” diye sorarak. Elbette, ama o mevkilerin bir sahipleri, bir de çoktandır bekleyenleri yok mu?!.. Aralık 2005’te Yargıtay, bir bürokratın açtığı dava münasebeti ile verdiği kararda, memurların görevlerinden (makamlarından) alındıktan sonra mutlaka başka bir göreve atanmaları gerektiğini belirtiyordu. Kimbilir, belki o bürokrat, “yattığım yerden para kazanmak helal değil; hiçbir iş yapmadan maaş almak onuruma dokunuyor” diye düşünmüş olabilir!?
&&&
Özel sektöre işe alımlarda sorulan veya sorulması beklenen soruların biri “5 yıl sonra nerede olmak istiyorsunuz” sualidir. Bunun çeviri bir cümle olduğu aşikardır. Doğru cevap(lar), sorunun yapısına münhasıran, mesela, kişinin zevk ve ilgi alanına bağlı olarak, “kumsalda”dır, “Himalayalarda”dır! Ancak, bu “doğru cevap(lar)” beklenen cevaplar değildir!..
&&&
“Yardımcı olabilir miyim?” “Yardımcı olayım.” “Yardımcı olabilir misiniz?”… Markette kasa görevlisi, “size yardımcı olayım,” diyor. İçimden, ‘yardım etmiyorsun, işini yapıyorsun,’ diyorum. Bu ifade, İngilizce’deki “can I help you” kaynaklıdır. İngilizce’deki kullanımı ne derece anlamlıdır, bilmiyorum; ancak Türkçe’ye birebir çevrilip kullanılması, nazik bir yaklaşım arz etse de, yapılan iş ile birebir uyumlu değildir.
&&&
Herhangi bir göreve “adayım” demekte, üstelik başka adaylarla, legal çerçevede kalınsa bile, bir mücadeleye girişmekte, yarışmakta sanki bir problem var! Aday, “ben” diyor, “ben yaparım,” “ben, ben” diyor. Demek zorunda tabii; ‘sistem’ bunu gerektiriyor… Bu, daha başlangıçta, muhtemel görevindeki davranış kalıplarının nasıl olacağını gösteriyor…

Platon’un “devletinde”, yönetim görevlerine layık insanlar o görevleri talep etmezler, “halk” onları tanır, liyakatlerini, erdemlerini bilir, ve onları o görevlere, adeta zorla getirir! Platon’un devleti 2500 yıldır kurulamadı!
&&&
Çoğu meslek saygındır, emek ister, bilgi donanımı, deneyim gerektirir. Ancak yapılan işler, bu çerçevede yürütülen ilişkiler saygın mıdır? Değildir. Günümüz kapitalist sistemi içinde buna dair sayısız örnek verilebilir (Bkz. Aşağıdaki notlar.). O nedenle, işiyle övünmemeli insan; zaten kendi başına kaldığında da övünmez, sadist, yüzsüz vs. değilse!
&&&
Nice insan var, şık giyimli, (yoluna gidersen!) büyük ölçüde nazik, iyi bir ebeveyn (intibaını verir)… Eşleri de öyle (görünür)… Ve bazıları “afra-tafra”lı… Aile/akraba/ahbap ortamında “steril”, “stressiz”… Peki işleri, iş ortamları nasıldır? Orada çoğunlukla gergindirler. Zaman zaman veya çoğu zaman onurları kırılır. Yetersizlikleri ortaya çıkar; bunları örtmek için uğraşırlar. Yüksek kazançlarından dolayı işlerinden nefret etmiyorlarsa dahi, iş arkadaşları/patronları ve iş yaptıkları insanları sevmezler, sevemezler. Yalakalık, alttan alma, siyasi davranma, mecazla konuşma gibi zorunluluklar, içten içe, içlerini karartır!

Çelişki buradadır: Nerede “aristokrat” aile babası/anası, nerede bir çalışan!..
&&&
Bir iş adamı hayatını anlatıyor. Çırakmış. Ustası ona çok kötü davranır, dövermiş. Aslında o da haylazmış… İş adamı, o yıllarda utanma duygusunu yitirdiğini, bu duygunun kaybettirildiği/duyguyu kaybeden insandan her türlü melanetin bekleneceğini söylüyor.

İş dünyasında “girişkenlik”in önemli bir etmen olduğu vurgulanır. Acaba o kapsamda; insanın hakaretlere maruz kaldığı, haysiyetinin ayaklar altına alındığı, rüşvet vermek zorunda kaldığı.. neden belirtilmez!?
&&&
İş ilanlarında “danışman” sıfatlı “pozisyonlara” rastlanır. Örneğin “satış danışmanı”. “Danışman” öyle cazip bir unvan ki… Belli ki, düpedüz “pazarlamacılık”tır sözkonusu iş. Özel sektörün “makam” hususundaki anlayışı devletinkinden pek farkı değil!

Not. “Uzman”, “süpervizör”… Bunlar da “danışman” paralelinde görevlerdir!
&&&
… Firma temsilcisinin asıl çarpıcı hikayesi Iraklı bir firmanın çalışanlarıyla, Türkiye’de bir gece yaşadıkları. Türk firma, Iraklı grubu bir gece kulübüne götürmüş; eğlenilmiş, içilmiş. Misafirler kadın istemişler! Bizimkiler “yol göstermişler”. Ancak Iraklılar Türk firmanın, onlarla iş görüşmelerini yürüten kadın personeli ile ilgileniyor, onu “istiyorlarmış”! Yetkili, Iraklıları bu isteklerinden vazgeçirmek için epey uğraştıklarını belirtti. Bunları komik bir öykü anlatır gibi anlatıyordu! Özel sektörde çalışmak (belki) devlette görevli olmaktan daha fazla bedel ödettiriyordu “hoş” kadınlara!..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8292, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

BAKARA MUCİZESİ (müteşabih böyle olur )

Şimdi aşağıdaaki meali internette bulunanlar 30-40 mealin olduğu
sitelere girip ( http://kuran.mollacami.com/ayetler.php?asn=192 hem Arapçasını
hemde Türkçe anlamı ve meali ile birlikte karşılaştırabilirler. Sizlerde ellerinizdeki Kuran mealleri ile karşılaştırarak anlatacağımız bu 7 ayeti herhangi bir sayı yada ebced olmadan yani herhangi bir sayı ile karşılaştırmadan ve Ne Arapça anlamına nede Türkçe mealinde değişiklik yapmadan sadece yukarıda ( PARANTEZ) içine aldığımız iki ANAHTAR kelimeyi çevirerek yukarıdan aşağı aynen kelime dizgisini bozmadan herhangi bir Arapçasında da değişiklik yapmadan yukarıdan aşağı okuyup bitirdiğimiz anda İNSAN BEYNİNDEKİ BİR HORMON’ a ulaşacağız.

Bakara suresi 67-73 Bismillahirrahmanirrahim

67. ayet Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir İnek (boğazlamanızı)
emrediyor.” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?” dediler.
O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

68- Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler.
O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inekki ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası
bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

69- – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da:
“Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

70 – -Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek
bize (benzer )geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” dediler.

71- O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan ne de ekin
sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir inektir.” dedi. Onlar da:
“İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine o ineği
bulup (Boğazladılar) Neredeyse yapmayacaklardı.

72- Ve o vakit birini öldürmüştünüz de, katili hakkında birbirinizle atışmış,
üstünüzden atmıştınız. Halbuki Allah gizlemiş olduğunuzu açığa çıkaracaktı.

73- Onun için dedik ki: “O’nun bir kısmı ile O’na vurun. .” İşte böyle,
Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir, taki aklınızı başınıza alasınız.

Yukarıdaki meallerden anladığımız şey : Hz. Musa zamanında biri öldürülmüş
ve katili aranmış , bulunamayınca da hz. Musaya müracaat etmişler ve tarif edilen bir inek istenmiş ve bulunmuş ve 73. ayettede Allah böylece ölüleri diriltir demiş olduğudur. Sonunda Allahın ölüleri diriltmekten bahsetmesi ve bu anlatacağımız anlamı ile okuduğumuz zaman İnsan beynindeki bir HORMON a ulaşmış olmak tabiî ki beni beyin araştırmalarına da sevketti. Ellerinizdeki meallere ve diğer meallerle karşılaştırdığınız zaman şu değişikliklere rastgeleceksiniz =

1= BAKARA kelimesi =Kiminde İNEK, kiminde SIĞIR kiminde DÜVE olarak anlatılmış, Bakara = ansiklopedik anlamına baktığımız zaman bir inek yada öküz cinsinden sığır olarak geçsede hiç bir Mealde ÖKÜZ kelimesine rastlıyamassınız. Çünki bu ayetlerde geçen bakara = dişi inek tir. Düve de ineğin küçük Olanına denir. İnek ve düve de Sığır cinsi olduğu içinde sığır olarak anılmasında bir mahsur görülmemiştir. Tabiî ki bu kelime MÜENNES olduğu için dişisi yani İnek olarak alınmıştır.

2= Birinci anahtar kelimemizdeki (boğazlayın) ise kesin yada kurban edin olarak Meallendirmişlerdir.

3= 73. ayette özellikle çoğu müfessirler (parantez arası) anlam kullanmışlardır.
Örneğin : Kesilen ineğin bir parçası ile öldürülen adama vurun,
Sığırın bir parçası ile ölen adama vurun gibi sadece Muhammed Esed
(Yahudi kökenli olup Yahudi kültürünü bildiği için ^^bu prensibi bu gibi olaylarda uygulayın ^^ Diye çevirmiş ve Mustafa İslam hocamızda aynen onun mealini alarak diğerlerinden Bu konuda ayrılmışlardır. Oysa bu kelimenin Arapça moda mod anlamı Elmalılının Tefsirlerinde de açıkladığı gibi ( O’nun bir Kısmıyla O’na vurun) dur.

Bu değişiklikleri açıkladıktan sonra yukarıdaki ayetleri ve ANAHTAR iki kelimeyi
Açarak kelime yapısını bozmadan yukarıdan aşağıya anlamlandıralım .

Birinci anahtar kelimemiz Allah size bir inek ( BOĞAZLAMANIZI) emrediyor
cümlesindeki boğazlamak kelimesi Arapça olarak en tezbehû
olarak geçen ZBH kelimesinin moda mod anlamı = BOĞAZIN YARILMASI dır.
Hayvanlar ellerinden ayaklarından değil sadece BOĞAZLARI YARILARAK işlem
yapıldığı için müfessirler burada ZBH kelimesini görüpte aşağıdaki ayetlerde
Bir parçası ile vurulmasından bahsedince ineğin kesilmesi yada boğazlanması
yada ineğin kurban edilmesi olarak çevirmişlerdir. Çünki en yaygın anlam budur. Aynı kelimeden türeyen kurbanlık = ZiBH ve bizde de kullanılan meZBaHa kelimesi Hep hayvanların BOĞAZI YARILARAK yapılan işlem olduğu için bu yönde kullanılır olmuştur.

Meallerdeki değişikliklerde bundan dolayı kaynaklanmıştır. Kesin,boğazlayın,kurban edin gibi

Bizde kelime bütünlüğünü bozmadan açıklayacağız dediğimize göre BOĞAZIN YARILMASI olarak anlamlandıracağız. Fakat genelde müfessirlerin düşündüğü gibi DIŞ BOĞAZI değil İÇ BOĞAZI YARACAĞIZ: yarılmak = İkiye ayrılmaktır ve müfessirler burada hep ineğin dış boğazının yarılmasını düşünmüşlerdir. Şimdi biz BOĞAZ deyince ne anlıyoruz ?
Örneğin boğazlı kazak yada boğazımda sivilce çıktı yada boğazıma bir şey kaçtı kelimelerindeki BOĞAZ kelimesi ikisi dış boğazı biri iç boğazı temsil etmektedir. anatomik olarak bakarsanız aslında BOĞAZ kelimesi İÇ BOĞAZI temsil etmektedir.
İÇ BOĞAZI NASIL YARACAĞIZ (ikiye ayıracağız ? )

Yani esnetin anlamı ile. Şimdi 67. ayeti okuyalım:

Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: “Allah size bir İnek
(boğazını yarmanızı=esnetmenizi) emrediyor.” Onlar da: “Ay! Bizimle eğlenip
alay mı ediyorsun?” dediler. O da: “O gibi cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.

Bizimle alaymı ediyorsun diyorlar çünki İNEKLER ESNEMEZ. Hz. Musa
zamanında da ESNEMİYOR du tabiî ki. Bakın mesela google ye girerek esneyen
Hayvanlar yazın ve arama motoruna basın yaklaşık 230.000 sayfa açılıyor.
Yüzlerce değişik hayvanların esnerken resimlerine rastgeleceksiniz. Kediler,
köpekler,atlar,aslanlar,vaşaklar, develer, kurtlar hatta yılanlar ve ülkemizde bulunmayan iguana ve daha bir çok hayvan türünün resimlerine rastgeldiğiniz halde bu kadar yaygın olan SIĞIR RESMİ göremiyeceksiniz. Çünki bilimsel olarak İnekler esnemez.
Bu cevap karşısında hz. Musada Bir peygamber olduğunu hatırlatıp Allah tan vahy Aldığınıda söyleyerek cahillerden olmaktan sakınırım böyle vahy geldi deyince İŞİN gerçek olduğunu anlıyorlar ve :

68 ayet = – Onlar: “Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: “Bir inek ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası
bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!” dedi.

Etraflarında esneyen İnek göremedikleri için bari bu esneyen İneği tarif et diyorlar. ne yaşlı nede genç ikisi ortası deyince yine bakıyorlarki esneyen inek yok ve tekrar danışıp sormak ihtiyacı duyuyorlar ve :

69. ayet = Onlar: “Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın” dediler. O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir inek.” dedi.

Bu sefer renginin sarı olduğu bildiriliyor ve etraflarında sarı inek var fakat esneyen İnek yok. Sonraki ayette farklı bir soru gelecek ve ikinci anahtar kelimemiz devreye girecek:

70. ayet =- -Onlar: “Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o inek bize (benzer )geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz.” Dediler

Orta yaşta inek arayıp sonrada sarı inekler de esneyenini arayıp bulamayınca
Bir anlam veremedikleri için Musa Bize bu inek (BENZER) geldi olarak meallenen ve çoğu meallerde bu inekler biri birine benzer olarak açıklanan bu ayetlerdeki İkinci Arapça kelime = teşâbehe kelimesidir.

Teşabehe kelimesinin kök anlamına baktığımız zaman TŞBH= benzetme,
yani bizim türkçemizde ve edebiyatımızdada çok sık kullanılan
TEŞBİH yani farklı benzetmedir. Örnek vermek gerekirse ^^cin gibi
Çocuk, yada cennet gibi vatan benzetmeleri hep TEŞBİH yapmakla
Yani benzetme ile alakalıdır. Hatta teşbihte (benzetmede) hata olmaz
deriz genelde.
İşte bu 70. ayettede Musanın etrafında bulunan insanlar Musa
Bize bu inek TEŞBİH yapılıyor gibi geldi deyince aşağıdaki ayetteki
Bu sorularının cevabı geliyor :

71. ayet = – O da: “Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne boyunduruk altına alınan, ne de yeri sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” dedi. Onlar da:
“İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Bunun üzerine onu
(boğazını yardılar = esnettiler) . Neredeyse yapmayacaklardı.

Yüzyıllardır belkide çok dikkat edilmeyen bir gerçeklik var bu ayette zaten
inekler ÇİFT sürüp boyunduruk altına alınmazlar. Bu gerçeği hem Allah biliyor
Hemde hz. Musa ve Musanın çevresindekiler biliyor. Diyorlarki İşte tam gerçeği
dile getirdin çünki İnekler çift sürmez ve bu gerçekten TEŞBİH. Yani benzetme.

Yüzlerce yıldır inekler çifte sürülüp boyunduruk altına alınmaz çünki koca
memeleri ile süt veren inekleri çifte sürerlerse sütten kesilir ve 50 lira iş
yapacaklar diye 500 liralık zarara uğramak istemez çiftçiler ve hayvancılık yapanlar. Bunun için devesini atını yada bu işi yapabilecek başka bir hayvan bulunur fakat süt veren ineklerini ahırda tutarlar..

İşte şimdi yapılacak en önemli iş bu TEŞBİH = benzetme yapılanı bulmaktır.
Bu ayetlerde Allah, öküz isteyebilirdi. Özellikle inek istediğine göre, ineğin vasıflarını
taşıyan bir benzetme olmalıydı.

İnekle öküzü biri birinden ayıran belirgin özellik nedir ? Her iki cinstede boynuz olabilir, derileri ve renkleri aynı olabilir ama ilk bakışta göze çarpan özellik ineğin MEMELİ olmasıdır.

Aramamız istenilen (teşbih=benzetme inek) , öncelikle ^^MEMELİ ^^ olmalıydı diye düşündüm. ayrıca yeri sürmeyen ve boyunduruk altına alınmayan inek istendiğine göre bu (teşbih-benzetme) MEMELİ ya denizde yada havada olmalıydı. Çünki ne denizde nede havadaki canlılar ne yeri sürüyor nede boyunduruk altına alınıyordu.

Araştırmaya denizden başladım bütün balıklar yumurtluyordu sadece balina,
yunus ve foklar MEMELİ idi. fakat 69. ayette renginin sarı ve üzerinde benek olmaması gerekiyordu. Denizde sarı balıklar vardı fakat memeli değildi. Memeli olanlardada sarı renki yoktu. Demekki yüzümü gökyüzüne çevirmem gerekiyordu. Gökyüzündede yüzlerce kuş türü vardı ve hepsi yumurtluyordu. Fakat Allah, sadece tek bir türü MEMELİ yaratmıştı. evet evet sadece tek tür Yarasalar…

Peki 69. ayette belirttiği gibi sarı renkli ve hiç alacası olmayan bir türü varmıydı ?
Tabiiki vardı vampir yarasa.

İşte (TEŞBİH= BENZETME ) yapılan MEMELİ vampir yarasa idi.
Şimdi asıl istenen şey =İNEK in esnemesi değil ( Teşbih = Benzetme ) MEMELİ olan YARASA nın esnetilmesidir. peki bu yarasayı nasıl esneteceğiz. Günümüz
dünyasına dönelim ve bu sorunun cevabını alalım. Günümüz şartlarında ve
tıbbi olarak düşünelim lütfen. Şayet uyutun denseydi uyku ilacı vururduk değilmi? Yarasayı esnetin dediğine göre bizde yarasayı esneten ilacı bulur şırıngaya koyar ve Ona enjekte ederdik değilmi ? eğer yarasa esnemeye başladı ise aradığımız ilaç doğru demekti. Şimdi elimizde bir yarasa ve diğer elimizdede içerisine onu esnetecek ilacı koyduğumuz şırınga var ve yarasaya enjekte ediyoruz. evet esnemeye başlıyor demekki ilaç doğru. Şimdide aynı şırıngayı ölen adama doğrultun ve 73. ayeti okuyun. Onun bir kısmıyla ona vurun.^^ Allah böylece ölüleri diriltir demiyormu ?

Onun ( şırıngadaki ilacın ) bir kısmıyla Ona ( öldürülen adama ) vurun
Aslında ölen adamı hayata döndürecek ilaç aynı zamanda yarasayı esnetiyor.

BU BİR FORMÜLÜN TARİFİ

Şırıngadaki ilacıda merak ettiğinize eminim = oksitosin hormonu . İnsan beyninin
hipofiz bezinde yer alan bir hormon.Gökyüzünün tek memeli hayvanı olan yarasayı esneten ilaç = insan beynindeki bir hormon. Bu sizce tesadüfmü ? yoksa Allahın gizemli yollarında birimi ?

Bakın , yukarıda dediğimiz gibi sadece İKİ ANAHTAR kelimeyi açarak ve
Meallerdeki kelimelerin yerini değiştirmeden ve iki anahtar kelimenin gerçek anlamına müdahale etmeden yola çıktık ve hiç bir matematiksel formüle başvurmadan Açıkladığımız ayetlerin sonunda İnsan beynindeki bir HORMON’A ulaştık.
Aslında MÜTEŞABİH AYET lerin gücünü göstermedeki en önemli ayetlerdir
Bakara 67-73 .

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12018, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

MEHDİ GELECEK diye bekleyenlere……

Hep bir kurtarıcı hayal edilir bazen Mehdi çoğu kezde Hızır…
geçmiş yüzyıllardada vardı böyle beklentiler..
Ne zaman gönderdi Allah peygamberlerini kurtarıcı olarak
hemen iskankar bir kavim oldular.
Çünki onların beklediği peygamberlerin
Altından sarayları olmalıydı..
Altlarından pınarlar akıyor olmalıydı..
Melekleri yada Allahın kendini indirmeliydi gökyüzünden..
Oysa yoktu kendiliğinden bir MUCİZE getirme yeteneği peygamberlerin
Yusuf…. yıllarca hapiste geçirdi Allahın peygamberi iken…
Nuh, azgın sularda dalgalarda ecel terleri döktü günlerce.
Bazı peygamberler öldürüldü….
Muhammed savaştı yıllarca…..
İbrahim ateşe atıldı…..
Meryem kavminde RECM cezası olduğu yıllarda babasız doğurdu İsayı…
Musa arkasında Firavun ve askerleri öldürmek için gelirken geçti denizden..
İsa yahudilerin hışmına uğradı yıllarca…
Gönderemezmiydi meleklerini kafirlerin ve Firavunların canını alsın..
neden yaşattı bütün peygamberlere sıkıntı ve azabı ?
Neden insanlar yaşarken tadıyor bu kadar sıkıntıyı ?
Peygamberlerine göstermediği bu ayırımcılığı sizemi göstermesini bekliyorsunuz ?
hala MESİH yada HIZIR diyerek bir KURTARICI bekliyormusunuz ?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5457, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Özlü Sözler 3 (Mete Tunç)

Bu bölümü 1914-15’te Sarıkamış’ta yetersiz ve merhametsiz paşanın (paşaların) kara gömdüğü insanlara (elbette onların temiz kalpli olanlarına) ithaf ediyorum.
Mete Tunç
+++

Mü’min olmak için özde îmân etmek yeterlidir; olmamak için ise çok şey gereklidir.

“Aklı olmayanın dîni yoktur” prensibi, dinsizlere ‘akılsız’ göndermesi yapacak şekilde yorumlanırsa, dinsizlerin ‘aklı, mantığı, bilgisi, cesâreti, vicdânı olanın dîni olmaz,’ deme hakları doğar.

Hurâfe, “dîne sonradan giren inanışlar ve kurallar” diye tanımlanıyor. Dinlerin; henüz ‘din’leşmediği başlangıçlarından îtibâren en az birkaç nesil sürecinde din hâline geldikleri ve bunu tâkiben birkaç yüz içinde kurumlaştıkları bilindiğine, bu merhâlede peyderpey yeni inanışları ve kuralları bünyelerine kattıklarına göre, dinlerin bizâtihî kendileri hurâfe olmuyor mu?

Kendinizi 7. yüzyıl Arabistan’ında düşünün. ‘Tanrı var’ varsayımından, içinde yaşadığınız ve yakın coğrafyalarda bildiğiniz kültürden, sosyal ortamdan, ekonomik yapıdan-çıkarlarınızdan, şahsî arzularınızdan hareketle neler düşünür, neler söylerdiniz? İşte Kuran budur.

Bâzı dindarlar “değerlerimiz”, “değerlerimize hakaret ediliyor” diyor. Günde 5 vakit, mikrofonla ve çok yüksek sesle yayınlanan ezan, ‘değer’ mi yoksa işkence mi? İşkenceyi ‘iğrenç’ diye tavsîf etmek hakâret mi?

‘Bilmek’ emek, sabır, cesâret ister, çünkü bilgiye ulaşmak için fizîkî, özellikle zihinsel çaba gerekir; üstelik her ulaşılan bilgi bilinmeyenleri artırır, belirsizliği çoğaltır. ‘Îmân etmek’ ise, mutlak bilgiyi (hakîkati) bildiğini sanmaktır, belirsizliği kabûl etmemektir; o yüzden inananlar bilgi okyanusuna açılamazlar, yapay gölleri umman zannederler.

İslâm ‘barıştır’, ‘barış dinidir’, diyorlar. Târih boyunca ve şimdi, islâmî otoritelerin (emirler, hükümdarlar, şeyhler, imamlar, profesörler..) ve cemâatlerin birbirleri hakkında söyledikleri ve birbirlerine yönelik eylemleri, ve pek çok müslümânın nefret dolu tavırları okunduğunda/işitildiğinde/görüldüğünde, ‘hangi barış’ sorusu meşrûdur!

Birileri “dinsiz toplum olmaz,” ve hattâ “ateistler aslında inanıyordur,” diyor. O hâlde, pagan, animist.. toplumların dinlerini meşrû görmekteler mi; bir ateist ‘ben aynı zamanda/aslında şamanım,’ derse, rahatlayacaklar mı; kendi îmanlarına saygı beklemelerine karşılık, bu tür inançlara saygı duyacaklar mı?

M. T.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15897, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar VI (Mete Tunç)

“Ay’dan baktığımızda dünya, ay’ın dünya’dan görülen çapına nispetle ne kadar büyük görünür?” Bu suali, rasathanedeki bir görevliye sormuştum. “İyi bir soru,” dedi, ama..!.. Acaba, dünyanın ekvator çapı (12.756 km) ay’ınkinden (3.476 km) 3.67 kez büyük olmasından hareketle, yaklaşık 4 ay çapında bir dünya mı görürdük, diye düşünüyordum…

Ekim 1989 tarihli Bilim ve Teknik dergisinde, ay’a inen (Apollo 15, 31 Temmuz 1971) astronotlardan James Irwin ile yapılan röportaj yer almaktadır. J. Irwin, “Tam başımın üstünde, uzayın karanlığı içinde mavi bir mücevher gibi duruyordu. Çok güzeldi. Küçük bir bilye kadardı. İki parmağımın arasında tutabilirdim. Başparmağımla üzerini kapatabiliyordum.” diyor.

Ay’daki bir noktadan dünya’nın sabit, hareketsiz olarak görüldüğünü/görüleceğini (maalesef) yeni öğrenmiştim. Hangi inişe ait olduğunu bilmediğim iyi bilenen bir fotoğrafta dünya, ufukta takriben beşte ikisine ay’ın gölgesi olacak biçimde görülmektedir. J. Irwin’in sözlerinden, onların ay’ın farklı bir bölgesine indikleri anlaşılıyor. Röportajda, dünya’nın ay’ı aydınlatmasına (mesela 2.nin 1.yi aydınlatması ile mukayese..), diğer gezegenleri görüp görmediğine, yıldızların dünya’dakinden farklı görülüp görülmediğine, güneşin ne biçimde görülebileceğine dair sorular sorulmamış… Peki, dünyayı, ufukta ve yüksek bir konumda gözleyen insan, ay’ı görürkenki yanılgıya maruz kalır mı? Yoksa, ay’da atmosfer olmadığından yanılgı söz konusu olmaz mı?..

Soruma dönelim. Astronotun dünya’nın büyüklüğüne ilişkin tasviri (“küçük bilye”) ve ‘ölçümü’ (“başparmağımla üzerini kapatabiliyordum”) cevap için ipucu sağlayabilir mi?.. Tasvir pek sağlamıyor.‘Ölçüm’? Kıyaslamalı bakalım: Kolumu uzatıp başparmağımı ay’ın üzerine yerleştirdiğimde, parmağımın yarısının biraz fazlası dışarıda kalıyor; öyleyse cevap ‘iki küsur katı büyüklüğünde görülür’ müdür?..

Not. Yukarıdaki sorularıma şimdiye dek rastlamadım. Dolayısıyla bir açıklama duymadım ve okumadım. Mutlaka vardır, ben tesadüf etmemişimdir…
+++
İnsanlı veya insansız, yeryüzünden büyük bir velvele, ateş ve duman ile kalkan roketlerin doğrudan ve (elbette kurtulma hızı için gerekli yakıtı içeren tanklar hariç) yekpare olarak ay’a indikleri sanar, bunların ay’dan (çekim büyüklüğü dünya’dakinden 6 kat az olmasına rağmen) nasıl ateşlendiklerini merak ederdim!.. Roketlerin izledikleri rota, ay’a aslında neyin indiği, inen aracın nasıl havalandığı gibi hususların* yer aldığı bir animasyon filmi neden yapılmaz?

* Şimdi bildiğim sadece şunlar: Roket (Satürn) dünya çevresinde bir buçuk tur atıp ay’a yönelir. Ay’ın yörüngesine girer. Astronotlar (2’si) roketi teşkil eden kısımlardan ay modülüne (Diğerleri: kumanda modülü ki astronotlardan biri orada kalır ve servis modülü ki içinde motor bulunur.) geçip bu parça ile ay’a inerler (Dünya’dan ayrıldıktan itibaren 3 günden biraz fazla zaman geçmiştir.). Ay’da yürüyüp, etrafı, dünyâ’yı ve gökyüzünü temaşa ve ‘büyük sözler’ terennüm edip planlanan görevlerini yerine getirdikten sonra biraz dinlenip modüle biner, onu çalıştırır ve roket ile kenetlenmek üzere yükselirler. Kenetlenme gerçekleşip astronotlar kumanda modülüne geçince ay modülü bırakılır… Dönüş yolunda servis modülü de bırakılır. Kumanda modülü okyanusa düşer. Deniz kuvvetleri onları alır…
+++
Aralık 2011. National Geographic Canal. Bir batıkta antik Yunan çağına ait bir tablet bulunmuş. Üzerinde birbirine bağlı çarklar varmış. Böylece yakın çağlara ait olduğunu bildiğimiz mekanizmanın tarihi taa eski Yunan’a kadar gidiyormuş. Verilen mesaj, esas olarak bu. Bu tabletin, çok sonraki yüzyıllarda, bir başka gemiden oraya karıştığı iddia edilmiş ama… Bir şüpheci iddia daha vardı; onu hatırlayamadım… Ekrana söz konusu cisme baktım. Çarklar, daha doğrusu çarkları andıran biçimler var gibiydi… Fakat, doğrusu bana ikna edici, mantıklı gelmedi. Hatta, Batı’nın, kültürünü, medeniyetini antik Yunan’a bağlama geleneğinin yeni bir tezahürü olarak komik ve salakça geldi!

Uyarı: Batı’da (aklı evvel birileri tarafından), antik Yunan’da pil yapıldığı bile iddia edilebilir..! Hiç şaşırmayın!
+++
Bâzı grafikleri, neden iki ekseni de logaritmik veyâ bir ekseni logaritmik ölçekli grafik kâğıtlarına çizeriz? Grafikte kullanılacak ölçüm değerleri/veriler düzgün (aritmetik) biçimde artıyorsa, sözgelişi, 0-100.000 arasında 1.000, 5.000, 20.000, 50.000, 75.000 ve 100.000 iseler, bunlar lineer eksende gösterilebilir; ama geometrik olarak artıyorsalar, sözgelişi, aynı aralıkta 0.1, 0.7, 15, 300, 1.500, 10.000, 100.000’e sâhipseler, bunlar lineer eksende gösterilemez (Teorik olarak gösterilebilir, ancak çok uzun bir grafik kağıdı gerekir, aynı zamanda diğer eksendeki ölçek ile uyumsuzluk ortaya çıkabilir.), bu sebeple logaritmik ölçekli eksen (grafik kağıdı) tercîh edilir/zorunludur.

Logaritmik artışa âit, dolayısıyla logaritmik hesap veyâhut grafikler gerektiren, bilinen bir örnek deprem büyüklükleridir. Sözgelişi, 7.1 ve 7.2 (lineer ölçekte aralarında 0.1 birim fark bulunan) büyüklükler değil logaritmik değerlerdir, yâni logaritmik eksende yazılan/okunan büyüklüklerdir (ki ikincisi birincisinin takrîben 1.26 katıdır). Daha somut olarak: 9 büyüklüğünde bir deprem 8 büyüklüğündekine nazaran 10 kat daha şiddetlidir.

Not. Yukarıdakiler, sâdece, ‘neden logaritmik ölçek..’ sorusunun kabaca yanıtı olan bilgilerdir.

SON

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8944, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

RİVAYETLER VİRÜS mü ?

İlahi bir PROGRAM var oda KURAN
Sonsuz bir AKLIN ilahi bir program olarak yüklediği kainat
ve 14 asır önce gönderilen ve o programı anlatan ayetler.
ve İnsan BEYNİ de O yazılımı anlamaya çalışan bir bilgisayar.
… Şimdi Bu programcı kendi yazılımını virüs ten korumuş
Fakat neden aynı KİTABI okuyan bir çok insan beyni (bilgisayar)
gerçekleri görmekten uzak ? neden arap ülkeleri bu halde ?
Sonsuz yaratıcı diyorki bak benim Kitabıma ayetleri yerleştirdim
ve karşılığı olan şeyleride kainata yerleştirdim. Kainat ayetlerine bakarak
kainat ayetlerini inceleyerek benim ayetlerimi inceleyip kitabımı ( yazılımımı ) anlıyabilirsiniz.
Peki insan ne yapmış ? Bizden evvel gelenler doğru söylüyordur
diye kalkmış kainat ayetlerine bakmak yerine kimin tarafından yazıldığı (uydurulduğu) belli olmayan VİRÜSLÜ yazılımları açmış okumuş.
Bu yalancı VİRÜS ler o kadar çoğalmış ki zaman geçtikte
DİN sannedilmiş ve hatta Allah kendine ve kitabına ORTAK kılmayı (ŞİRK)
istemediği halde o virüsler aslında Dinin iki kaynağı var diye öğretmişler.
Bir Kuran diğeride HADİS.
Virüsü alan kardeşler.Peygamber kalkıp sahabesine yazın benim
dediklerimide insanlar uysun diyebilirdi . ama dememiş. Birileri bişi demiş sonra oda ona demiş. miş miş. miş. Birde bu VİRÜS leri yaymak için bu Allahtan buda peygamberden diyerek bu VİRÜSlerin yayılmasını kolaylaştırmışlardır. Nedense iyi niyetli İlahiyatçılarda söyledikleri sözlerin
doğru olduğunu kanıtlasın diye her sözlerinin önüne yada ardına bu VİRÜS lü anlatıları insanlığa empoze etmeye çalışmışlardır.
PEKİ ÖNLEM NE ? NASIL KURTULACAĞIZ ?
İlk önemli iş bilgisayarı (beyinleri) RESET lemek.
Sonra ne kadar VİRÜS (rivayet ) varsa onları arap ülkelerine
iade etmek. Alın kardeşim rivayetlerinizi bize KURAN yeter.
Biz peygamberimizede inanıyoruz onun tebliğ görevi yaptığınada
inanıyoruz ve bütün peygamberlere inanıyoruz. Bunda sorun yok.
Sonrada Kuran ayetlerini açıp Kainat ayetleri ile karşılaştıracağız.
Tarihe bakacağız, insanlığa ve topluma bakacağız. Ahiret anlatıları dışında
her şeyin karşılığı var. Tek eksiklik o konular üzerinde bizim bilgi birikimimiz olmaması. Onun için çok çalışacak , araştıracak, aklımızı çalıştıracak, düşünecek ve akıl dışı (virüslü ) sözlere rağbet etmiyeceğiz.
Ankebut 51 : Karşılarında okunup duran Kitab’ı sana indirmemiz yetmedi mi onlara? Şüphesiz bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve ilahi bir ihtar vardır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10328, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

HZ: İBRAHİMDEN @ MAİL VAR :

Yüzyıllardır bana,eşime,oğlum İsmaile ettiğiniz İftiraların hepsi
Ruhumu acıtmakta ve İslam Alemi adınada büyük üzüntü duymaktayım.
Buna sebebin kimler olduğu açık. Rivayetçiler ve Kuranı anlamak
yerine uydurmalara inanan bir takım zümrenin ayetleri anlamadan
yaptığı açıklamalar ve Kuranda olmayan eklemelerde bulunmalarıdır.

^^ Bir masum insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmekle
eşdeğer^^ diye kitap gönderen ve bütün peygamberlerine aynı tebliği
emreden Allah bana = Oğlumu kes mi demiş ? Bu nasıl mantıktır?

Bazılarınızın iddiasına görede Allah bana emretmemiş ben öyle
anlamışım öylemi ? Yani sabah kalkıp kavmime ^^ Bir masum insanı
öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer ^^ diye tebliğ yapacağım
sonrada sırf rüyamda gördüm diye oğlumun gözlerini bağlayıp kesmeye
kalkacağım ve bir melek Koç getirecek ne bu ya MÜSAMEREMİ yapıyoruz?
Peki saffat suresi 100-107 de anlatılan olayın aslı ne diye sorduğunuz
kesin. Anlatayım da umarım anlar ve bana yaptığınız bu İFTİRALAR a bir
son verirsiniz : İŞTE OLAYIN ASLI :

Bana Allah tarafından peygamberlik EMREDİLDİĞİ günlerde idi. Heyecanla kavmime çıkıp TEBLİĞe başladım fakat her peygamberde olan tepki banada oldu ve
bağrışmalar ve hakaretlere maruz kaldım ve ben Kuranın anlattığı gibi
YUFKA yürekliyim. Moralimin çok bozuk olup eve döndüğüm bir gün acaba
benim oğlum ismailde mi benim peygamberliğime inanmıyor diye
düşünürken uykuya dalmışım. Rüyamda oğlum İsmaili putların yanında
gördüm ve İsmail bana dönüp baba bende senin peygamberliğine
inanmıyorum dediği anda onu boğazlamaya (ZBH ) kalktım. Kan ter
içindeydim ve sabahı zor yaptım. Sonra oğlum ismaili yanıma alarak bir
kenara çekildik ve ona sordum ^^oğulcağızım ben bir rüya gördüm
(rüyasını anlatır) ve seni boğazlıyordum.İsmailde = babacığım öyle şey
olurmu ben senin peygamberliğine ve allaha inanıyorum ( sen emronulan
şeyi yap ) dedi. Bana emronulan şey peygamberlik emri idi tabii. Bütün
endişe ve sıkıntılardan arındım ve oğluma sarılarak onunla kutlaştık
ve onu islama davet ettim o ayettede ESLEMA olarak bildirilen şey
ikimizinde İSLAMA TESLİM olduğumuzu anlatan ayetlerdi. O ayetlerdeki
AZİM kelimeside sadece büyüklüğü temsil etmez ŞEREF li manasıda vardır ve benim adımla anılacak ve kıyamete kadar sürecek ŞEREFLİ bir
KURBANLIK olayı müjdelenmişti.. Benim peygamberliğime karşı fidye
olarak verilen bir şeydi bu. Gerçekten bu yaşadıklarımız büyük bir BELA idi.
Çok sıkıntılar çektik . Tamam anlıyorum şimdi peki o ^^alnı üzerine
yatırdı ^^ kelimeside sizi yanıltmış galiba. Ben oğluma sarılıp
kutlaşırken oğlumun başını omuzuma yatırdım. Demek siz benim oğlumu
kestiğimi anladınız yüzlerce yıldır bu yalancı rivayetçiler yüzünden.
Ama bir masum canı öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer
olduğunu yazan ayetidemi okumadınız ? bravo size…. bravo sizlere…
Demek BİR DELİ KUYUYA BİR TAŞ ATTI ve 14 ASIRDIR bu kadar AKILLI
ÇIKARAMADI ÖYLEMİ ??

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6334, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar V (Mete Tunç)

Medeniyet: Nefis sözler, hârika sanat eserleri, muhteşem teknoloji… Dünyâ’nın bir kuyruklu yıldızla çarpışması, güneşteki çok büyük bir patlama, dünyâ’nın atmosferinin bozulması, bir nedenle güneş etrâfındaki yörüngesinden çıkması… Bunların, mezkûr hususları, birkaç sâniye ilâ bir süreç içinde, evrende bir hiç, hiç yaşanmamış mesâbesine getirebilecek olması, insan merkezli açıdan bakıldığında ne kadar trajik! Özellikle düşünen, üreten, yaratan insanlar için… En büyük, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar… Uzaya sinyal, CD, eşyâ.. göndermek boşuna; uygarlığı öğrenecek, paylaşacak, ‘evrensel bilinç târihine’ kaydedecek ‘kimse’ büyük ihtimâlle yok evrende (en azından ‘bizim’ gibi)…
+++
‘İnsanlık.. ne makrokozmos ne mikrokozmos ne biyoloji ne arkeoloji.. pek çok konuyu çözemeden sona erecek!.’ Yâni, bâzı problemler asla çözülemeyecek (Aynı fikri, bu fikrin geçtiği ilk kitabı okumadan düşünmüş ve yazmıştım.). İki örnek, evrenin (‘bir târihte’ meydana geldiyse) nasıl oluştuğu ve dünyâ’daki yaşamın başlangıcıdır.
+++
Acabâ üniversiteler, YÖK, dernekler.. yabancı ve îtibarlı (denilen) dergilerde makâle yayınlamayı sorgulamışlar mıdır? Yoksa salt, (pratik) bir ölçüt olarak mı değerlendirilmektedir. Bu politika ülke ve dünyâ bilimine ne katkı sağlamıştır, sağlamaktadır? Bu ve benzer soruların cevaplarının arandığı bir araştırmayı hiç duymadım.

Bilimciler, neden Türkçe yayın yapmaya, yâni Türkçe makâleler/ders kitapları ve popüler yazılar/kitaplar yazmaya, halkın anlayacağı modeller kurmaya ve dil geliştirmeye, halka seminerler vermeye yönlendirilmezler, teşvîk edilmezler; bu alanlarda yapılmış-yazılmış değerli, örnek, yeni çalışmalara ödüller verilmez?!..

Son paragrafı yazmamdan epey sonra, şimdi profesör olan veteriner arkadaşa bu suâli sordum. Akademisyenlerin makâle yayınlarından daha fazla puan aldıklarını söyledi. Şaşırmadım! İlâveten, yayınların daha ziyâde meslek insanlarının kendi aralarında ‘oynadıkları’ (sözcük benim) soyut mevzûlar etrâfında döndüğünü, halka/pratiğe dönük bir tarafının bulunmadığını telaffuz etti ki, bu ilginçti. Bu husus, herhâlde fizik için de geçerlidir!..

Not. Yabancı dergilerde makale yayınlanması hususundaki sahtekarlıklar malumu alemdir ki mevzu bağlamında olmasına rağmen ‘ahlak ve suç’ kapsamına da girdiği için ayrıca tetkiki gerekmektedir!
+++
26 Mayıs 2010. Gece, sabaha doğru, gökyüzünde, yaklaşık güney-kuzey yönünde hareket eden ve giderek büyüyen parlak bir cisim gördüm. Kamerayı almaya koşarken geri döndüm. Çünkü cisim hızlı biçimde küçülmekteydi. Aynı hızla gözden kayboldu. Bir uydu idiğini biliyordum, veyâ kuvvetle muhtemel öyle olduğunu tahmîn ediyordum. Bir arkadaşa gördüğümü anlattım. Sanki kendisi farklı bir şey görmüş gibi(!) açıkladı: Aynı minvâldeki gözlemini bir uzmana sormuş. Meğerse uydunun eksensel hareketi sırasında, kanatları güneş’ten aldığı ışığı yansıyormuş. Uydunun çok kısa bir süre büyüyüp küçülüyor tebâruz etmesinin sebebi buymuş.

2011. Yine yaklaşık güney-kuzey yönü. Daha tepede ve tam tepede bir ‘gezegen’, evet âdetâ venüs, ‘ipini koparmış’, yerden bakışla, en yüksek irtifâda yol alan uçağınkinden daha yüksek (birkaç kat) bir hızla gidiyor!.. Ne kadar parlaktı…

Bir türlü yakalayıp çekemiyorum. Ne zaman geçeceklerini bilmiyorum ki. Mutlakâ bir yerlerde yazıyordur. Venüs ve jüpiter kadar değil ama yıldız parlaklığındaki uydulara çok sık rastlıyorum.

Terasta yatılan güney illerimizde, özellikle çocukların, uyduların geçiş saatlerini öğrenerek gece onları izlemelerini, haklarında konuşmalarını, tartışmalarını, annelerinin ‘yatın artık, yarın devam edersiniz,’ demesini hayâl ediyorum!

+++
‘Bilgi’ nedir?.. Lügatlara, ansiklopedilere, felsefe kitaplarına bakılıp çeşitli tanımları okunabilir. Burada, sadece, ‘yanlış bilgi’ tabirinin gözüme-kulağıma doğru gelmediğini, bilgi’nin ‘doğru-yanlış’ diye tavsif edilemeyeceğini, ‘yanlış malumat-haber-iddia-yorum-algı..’ olabileceğini, malumatın-haberin-iddianın-yorumun-algının.. doğrulanabileceğini, doğru çıkabileceğini (veya tersi) not düşüyorum.
+++
Ağustos sonu, 2011. Bir örümceğin balkonun çamaşır ipi üzerinde ağını örüşüne tanık oldum. İşini bitirmek üzereydi. Gövdesinden çıkardığı iplikçik (ipek salgısı) ile içeri-merkeze doğru son halkaları çeviriyordu. İlmek atışları muhteşemdi (Tabii ki, salgının çıktığı yeri ve çıkışını -boyuttan dolayı- hiç, ilmekleri nasıl attığını ise -hızdan ötürü- hemen hemen göremiyordum.). Zıt yönlerdeki iki yere de bağlamış olduğu ağ, yere dik yâni yerçekimine paralel doğrultudaydı; buna rağmen (aşağı doğru) hiç deformasyon yoktu… Dizüstü ile fotoğrafını çekmeyi denedim, mümkün olmadı, ayrıca güneş’in karşıdan gelmesi, örümceği, hele ağın görünmesini imkânsız kılıyordu.

Örümcek, ağını hiç olmayacak yere örmüştü. Oraya spor tişörtümü asıyordum. Ama yuvasını ondan da önce kaybetti. Ağın yüzeysel esnekliğini sınayayım derken, ki sâdece hafifçe üflemiştim, örümcek ağın merkezinden düştü!.. Ağı inceledim. Elbette çok çok inceydi, elimde âdetâ eridi.

Dâvetsiz, cesur, yetenekli, fakat akılsız konuğumun ve eserinin resmini çekemedim; fakat internette ağ fotoğrafları buldum…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13051, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar IV (Mete Tunç)

‘Sayıları kafadan çarpma-bölme faaliyeti’ ilk ne zaman, kim veyâ kimler tarafından yapılmaya başlandı? Kuantumu Anlamak (Barry Parker, Çev. Elif Akın) kitabında 1900’lerin başına âit bir örnek var. Ama ilk hangi vakitte..? Herhâlde hiç bilinemeyecek? Belki çarpma-bölme işleminin ilk nerede ortaya çıktığı bilinirse..? Daha önce neden uygulanmadığı, hangi neden veyâ ihtiyaçla gündeme geldiği gibi sorularım da var!
+++
Gençler soyut matematiksel terminolojiyi nasıl ‘kapıyorlar’? İlk ve orta eğitimde mi? Özel derslerle ve âileden mi? Sanırım genlerde olamaz, kültürde de; zîrâ bu terminoloji (notasyon) ancak birkaç yüzyıllık bir geçmişe sâhip. Yoksa bu kadar süre yeterli mi? Elbette insanın soyutlama yeteneği var, bunlar genlerle geçebiliyordur… Bilmiyorum. Gerçekten ilginç bir konu. Kuvvetle muhtemel bir yerlerde araştırılmış, araştırılmaktadır… Aynı sorular bilgisayar için de geçerli. Herhâlde bunda daha somut veriler ve sonuçlar elde edilebilir.
+++
Ay’ın, güneş’in ve gezegenlerin yörüngeleri, ayrı ayrı ama gökkubbeyi temsîl eden tek bir yarı küresel bir düzenek içinde (birkaç metre çapında) çembersel gereçlerle (elektronik de olabilir) gösterilebilir mi? Gösterilebilirse ne hârika, eğitimsel bir ‘makine’ olur! Elbette yılın farklı zamanlarındaki, meselâ güneşin ‘doğduğu’ ve ‘battığı’ konumlardaki farklılıkları, meselâ yıldızların ve takımyıldızların ‘yer değiştirmelerini’ de gösterse iyi olur!

Yıldızevleri yukarıdaki işlevi elbette yerine getirebilirler, getiriyorlardır (Ülkemizde yok ki gidip göreyim!). Ben mütevazı ve öğrencilerin yaparak öğrenecekleri bir yapı düşlüyorum.
+++
Ay’ın çevresine dünyâ’dan görülebilecek büyüklükte (elbette kütlesi küçük) bir uydu oturtulabilir mi? Onun yörüngedeki hareketi yine dünyâ’dan izlenebilecek hıza sâhip olabilir mi? Farklı büyüklükte birkaç tâne olsa..!? Böyle bir ‘fanteziyi’ hiç duymadım, okumadım.

Peki, ya ‘temsîlî’ jüpiter ile 4 (Galilei) uydusu ve ‘halkalı’ satürn, dünyâ’dan çıplak gözle görülebilecek boyutlarda îmâl edilerek dünyâ yörüngesine oturtulabilir mi? Bâzen ‘jüpiter’ sâbit tutulup yalnızca uydularının hareketi sağlansa ve ‘satürn’ farklı açılarda konumlandırılıp, böylece halkasının değişik açılarda izlenmesi te’min edilse..!

Yukarıdaki fanteziler için hologram düşünülebilir… Yok, ‘gerçekçi’ olmaz!

+++
Neden çocuklar ve yetişkinler; ‘mâdem dünyâ, güneş etrâfında sâniyede 30 kilometre hızla dönüyor, bu arada ay’ı da peşinde sürüklüyor, o hâlde dünyâ-ay sisteminin dışına bir araç gönderip mezkûr hareketi görebilir miyiz,’ diye sormuyorlar!? Böyle bir soru ‘çekim etkisini’ bildiklerinden dolayı mı zihinlerinden geçmiyor? Büyük çoğu için, elbette cevap ‘hayır’dır. Doğrusu, benim bildiğim de bu kadar… Belki o yüzden, hâlâ, ‘güneş sisteminin yaklaşık düzlemine dik olarak ‘şu kadar’ mesâfeye çıkarsak, oradan gezegenlerin güneş çevresindeki dönüşlerini görebilir miyiz,’ diye düşünebiliyorum. Tabii ki, yine (bulunduğumuz o yerin) ‘çekim etkisini-etkilerini’ ve şimdi bilmediğim başka şartları-nedenleri de göz ardı etmeyerek…
+++
‘Meteor çarpacak!’ denir. Öyle bir algımız var ki, sanki dünyâ duruyor, meteor gelip bize çarpıyor! Hâlbuki, ‘çarpma’ değil, ‘çarpışma’dır söz konusu olan. Dünyâ şu kadar hız ile güneşin etrâfında dönüyorsa, meteor bize çarpmıyor, onunla çarpışıyoruz!
+++
İnsan yapımı uydular ve uzayla ilgili görüntülerin hangilerinin gerçek hangilerinin animasyon/simülasyon idiği belirtilmiyor…
+++
Jüpiter, her bir uydusundan bakıldığında gökte ne kadar yer kaplıyor ve nasıl-ne hızda hareket ediyor görünüyor? Ya uyduların göreli hareketleri; yâni bir uydudan baktığımızda diğer uydular nasıl görünüyorlar ve hareket ediyorlar?.. İleride, Galilei uydularına, gözlemevleri vâzîfesi yapacak uzay araçları indirebilecek ve bütün bunları ‘naklen’, ‘canlı’ seyredebilecek mi insanlık?
+++
‘Gezegen, yıldız, gökada.. gözlemlerinde ve ölçümlerinde dünyâ’nın (kendi ve güneş etrâfındaki) dönüşü nasıl hesâba katılıyor,’ diye düşünmüştüm. Bir belgesel rastladım: Fotoğraf (ve belki film) çekilirken teleskobun, dünyâ’nın dönüş hızlarıyla uyumlu (bir başka deyişle bahsi geçen hızları ‘nötralize’ edecek bir) biçimde hareketini sağlayan bir düzenek varmış.
+++
Düşsel-yalıtık bir odada ‘taban’da ayaktayım ve başımı kaldırdığımda görüyorum ki yüksekçe ‘tavan’da bir insan, ayakları tavana basacak biçimde, yâni ters, tepe aşağı duruyor. Bir anda yer değiştiriyoruz. Ben ‘tavan’a, o ‘taban’a geçiyor. Aa, şimdi o yine tepe aşağı..!.. Bu odada yerçekimi kânunu farklı: hem ‘tavan’ hem ‘taban’da çekim gücü var!..

Tavan yerine, (farazâ) insanların zıplayınca ötekine geçecek, hiç değilse diğerindeki canlıları ve binaları çıplak gözle izleyecek kadar birbirine yakın biçimde, bağıl (birbirlerine göre) ve özdönme (kendi ekseninde dönme) hareketlerine mâlik iki gezegeni düşünürsek daha zengin senaryolar ve görüntüler hayâl edebiliriz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16922, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bilime, Bilmeye, Bilimcilere ve Bilim Târihine İlişkin Notlar III (Mete Tunç)

Aynı yükseklikten bırakılan cisimlerin (aynı çaplı küre şeklinde olduklarını ve havanın rüzgârsız olduğunu varsayalım), kütleleri ne olursa olsun, aynı ivmeyle düşmeleri ve dolayısıyla yere aynı zamanda çarpmaları gerçeğini/kânununu çok az insan biliyor, bâzı ‘fizikçiler’ bile bilmiyor!

Bu yasanın keşfinin, ilginçtir, yalnızca 4 asırlık bir geçmişi vardır: Galileo Galilei (Galile) zeminle küçük bir açı yapacak biçimde yerleştirdiği rayın üzerindeki oyuğun aynı noktasından bıraktığı farklı kütleli bilyaların yuvarlanmalarını gözlemiş ve aynı ivmeyle hızlanarak zemine aynı anda ulaştıklarını ölçmüştür. I. Newton’un temelini attığı klâsik mekanik ve A. Einstein’in genel görelilik teorisi bu yasanın nedenine izâh getiremez (Bu teorilerin ‘merkezkaç’ kuvveti de açıklayamadığı belirtilmelidir!).
+++
Bilimsel alanda; târihte ve hâlihazırda yapılan kabûllerin, soyutlamaların, modellemelerin haddi hesâbı yok! Lâkin ‘dört dörtlük’ bir teori de yok!

Akademik ve popüler bilim kitaplarında, kitapların veyâ ilgili bölümlerin başlarında, o bilim dalına veyâ o bilim konusuna âit ilkeleri ortaya koyarken, teorileri inşâ ederken, yasaları oluştururken yapılan araştırmalara, kullanılan matematiğe, modellere ve yönteme ilişkin bilgi verilmelidir (Bir anketin sonuçları açıklanmadan önce, en başta o anketin künyesinin -kimlerle, nerede, ne zaman.. yapıldığının- belirtilmesi gibi.). Ve, teorilerin nerelerde tökezlediği sarâhaten bildirilmelidir.
+++
Kuantum mekaniği, genel görelilik teorisi, yüksek enerji fiziği gibi sahaların matematiğini sâdece ilgili alanın âlimleri anlıyorsa, bu, o kimselerin, kurallarını kendilerinin tespît ettikleri bir oyunu kendi aralarında oynamaları, aynı zamanda kuralların sarih ve oyunun seyredilir olmadığı anlamına gelmiyor mu? Üstelik oyuncular, izleyicilerden oyunu sevmelerini, oyunu doğru/güzel oynadıklarını kabûl etmelerini istiyorlarsa, burada bir mesele var demektir!
+++
‘Binyıllardır zihnimiz üç boyutla hemhâl oldu, o yüzden mevcut diğer boyutları algılayamıyoruz, ileriki onyıllar-yüzyıllarda zihnimiz bunlara alışacaktır,’ görüşü dile getirilir. İyi de o ‘mevcut boyutlar’ hep denklemlerde!
+++
Fizikte olaylar neden denklemlerle anlatılıyor? Neden denklem çözüyoruz? ‘Söz’, genel bir kuralı ortaya koyamadığı için mi? Bir şeyin tam çözülemediğinin/anlaşılamadığının bir ifâdesi mi? Fizik okumuş biri olarak bu soruları sormam abes mi?
+++
Genel görelilik’in ve kuantum fiziği’nin pek çok husûsu açıklayabildiği ifâde ediliyor. Hangi hususları ve nasıl..? Neleri îzâh edemiyor?.. Açıklamalar neden net değil?
+++
Popüler fizik kitaplarının çoğunda matematik hemen hemen yok. Olmayınca her şey havada kalıyor. Oysa, örnek-başlangıç olarak, herkesin anlayacağı birinci-ikinci dereceden denklemlerin, nasıl kuruldukları, ne anlama geldikleri, çözüm yolları, çözümleri ve bunların neyi-neleri ifâde ettikleri anlatıldıktan sonra asıl denklemler (tensörlü olanlar dâhil!), çözüm aşamaları geçilerek (ama dip notta birkaç cümleyle neler yapıldığı -yaklaşıklık, normalizasyon, bilgisayar yöntemi, seriler..- zikredilerek) açıklanabilir. Ya da açıklanabilmesi gerekiyor.

Fizikçiler, apardıkları veyâhut kendilerinin îcât ettikleri (soyut) matematiğin yapısının buna cevaz vermediğini söylüyor; mâmâfih, vâzettikleri denklemlerin, gözlemleri (‘büyük ölçüde’) doğruladığını iddiâ ediyorlarsa, ikinci argümanı amprik (sayısal) olarak, gözlem (veri)-denklem (çözüm) bazında ortaya koymalıdırlar.
+++
Her büyük cisim mâdem çevresindeki uzayı eğiyor.. peki ne derece eğiyor; güneş, dünyâ, ay..? Bunların eğrilikleri ne biçimde kesişiyor? Bunlar neden belirtilmez acep?! Çarşaf gerip ortasına önce ağır bir küresel cisim, ardından daha hafif-küçük yine küresel bir cisim atıp, ikinciyi birincinin çökerttiği yerin etrâfında döndürmeye çalışmaktan başka temsilî bir gösterim, model yok mu?!
+++
Bir yerli belgeselde bir türk hocaya, ‘kuantum mekaniği nereden, hangi boyuttan îtibâren başlıyor,’ sorusu yöneltildi. Hoca, ‘bilinemez’ minvâlinde cevap verdi! Güzel, yerinde bir suâldi, cevap ise sükûtu hayâldi!
+++
‘Kuantum fiziği: Bilememekten, gözleyememekten kaynaklanan Batı tarzı bir tanımlama, modelleme, teori,’ demiştim, kuantum fiziği ile ilgili çok sayıda kitap okumadan! ‘Batı tarzı’ndan kastım; makroâlemde gözlenen az sayıda ve belirsiz veriyi, çeşitli senaryolarla, burada matematikle mecz edip, mikroâleme, yâni görülmeyen/gözlenmeyen boyutlara has parçacıklar ihdâs edilmesi, onlara sayısız özellikler yakıştırılması ve onların tâbi olduğu yasalar vâzedilmiş olmasıdır.

Neyse ki (Batı’da), geleneği sorgulayan, kurumlardan/otoriteden çekinmeyen nâmuslu ve cesur insanlar da var; bu sâyede eleştirileri, özeleştirileri, farklı yorumları da okuyabiliyoruz. Böylece; ‘kendi analizlerim, kıyaslamalarım, gözlemlerim ve akıl yürütmelerim sonucunda ulaştığım yukarıdaki fikrin, genel çerçevesiyle doğru olma ihtimâli yüksektir,’ diyebiliyorum.

Kuantum mekaniği (ve görelilik ve yüksek enerji fiziği) kuram(lar)ı, yeni ilkelerle, yeni bir matematikle ve yeni modellemeler ile, biraz farklı veyâ bambaşka biçimde yeniden yazılabilir mi?.. Bu düşüncenin zihnimden geçmesinden sonra, satır aralarında rastladığım ve kulağıma çalındığı kadarıyla Batı’da böyle çalışmaların mevcut idiğini öğrendim…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17390, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.