BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-6) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Psikolojik Savaş
– Bilim Merakı
– İran’ın Etnik Yapısı
– Biraz da Ben Konuşayım
– Öteki Tarih
– Arapların Gözünden Haçlı Seferleri
– Bir Avuç Saçma
– Büyü, Gizem ve Bilim
– Istanbul
^^^^^^^^

Narsist kimdir?
Alıntı: … gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar [menfaatçidirler]. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanır ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı [?] bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.
Egosu büyük ama her şeyi küçük olan [?] bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye [?] ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.
Rekabeti çok kullanırlar,[;] sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.
Diğer insanlar narsistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.
(Psikolojik, Savaş, Gri Propaganda, Nevzat Tarhan)

Kitap hakkında: 1. Akademik unvan, sadece ders kitaplarında, bilimsel makalelerde kullanılmalıdır. Bu kitabın dış ve iç kapağındaki gibi, yazar isminin başındaki “Prof. Dr.” titri, ucuz bir pazarlama usulüdür. Buna en başta unvanlı yazarların karşı çıkması gerekir!
2. Ciddi Türkçe kusurları (düşük cümleler, imla-gramer hataları…) söz konusu… Okuduğum ciltte, 12. baskı, Tarhan Erdem “Prof. Dr.” olmayı sürdürüyor!
3. Kitap yer yer “28 Şubatçı generaller” için mi yazılmış intibaını veriyor!.. “Psikolojik propaganda”dan bahsediyor; fakat savaşlarda insanların dini duygular, inançlar kullanılarak ölüme gönderilmesini aynı bağlamda değerlendirmeyerek çelişkiye düşüyor (2010. GKB’nin, bazı iddialara karşısında, bizim ordumuz “Allah Allah” diye saldırır mealindeki sözünü, İslamcılar, istihza ile, sadece ölüme giderken “Allah Allah” diyerek ciddiye almadılar!). Keza kitapta belirsiz ifadeler, önkabule dayalı tanımlamalar ve yorumlar mevcut. Özetle yazar, psikiyatri uzmanlığı ile dindarlığı “bağlayamamış” görünüyor. Yine de, sık sık sorgulamayı önererek (inancı sorgulamayı değil), insanların, inananların her şeye gözü kapalı kanmamaları hususunda çaba sarfediyor. Bu önemlidir.
4. Yazar, mealen, “seksi giyinen/görünen kadınlar seksi sevmezler” ifadesini sanki dindarları avutmak için söylemiş gibi. İstatistiki açıdan haklıdır da; bu sözün içini, bir bilim insanı olarak doldurması beklenirdi. Yani, kimi kadınlar neden böyle giyiniyorlar, davranıyorlar, görünüyorlar; “ruh” dünyaları nasıldır, nelerden/kimlerden hoşlanırlar, ne umuyorlar vs. sorularına cevap olacak açıklamalar yapması gerekirdi. Bu da önemlidir. Şu da var ki, bu konunun, dindar değil laik bir insan tarafından yazılmasının daha etkili/yararlı olacağı kanaatindeyim.

Neptünyum ve “Osminyum”
Alıntı: … e-mail… özetle diyor ki: “Ülkemizde, toprak altında 127.000 ton neptünyum elementi vardır ve bunun parasal değeri de 9 milyon USD tutmaktadır, ancak her işte olduğu gibi biz Türkler bu zenginliği değerlendiremiyoruz.” Bu ipe, sapa gelmez bir iddiadır. Ülkemizde değil 127.000 ton, 127 kilogram neptünyum dahi yoktur. Zira neptünyum doğada bulunmayan, transuran [yapay elementler] ailesinden bir elementtir ve ilk olarak 1940 yılında uranyumoksitin nötronlarla bombardımanı yoluyla eser miktarda –yapay olarak- elde edilmiştir. Halen de özel tip atom reaktörlerinde artık ürün olarak, ancak kilogram mertebesinde üretilebilmektedir. Neptünyumdan kritik kütle oluşturarak atom silahları yapılması kuramsal açıdan mümkün ise de çok pahalıya çıkacağı bilinen bu işe herhalde hiçbir ülke girişmek istemez.
2007 yılı içinde, bu sefer osminyum elementi osminyum uydurma adı altında, ne tuhaf ki yine 127.000 tonluk miktarı ve 9 trilyon USD’lik parasal değeri ile yine aynı mantıkla Türkiye’nin gündemine getirildi.
Söz konusu iddialara internette hâlâ rastlıyoruz. Bu iddialara akıllı uslu yanıtlar da veriliyor, zira birileri bu ve benzeri konularda doğruları söylemez ise böyle iddiaları yarın gazetelerde ve televizyon kanallarında haber olarak da görebiliriz. Maalesef, genellikle her duyduğumuzu okuyup araştırmadan kabul eden insanlarız.*
(Bilim Merakı, Yurdaer İhsan Aksoy)

* Osminyum ismi ilginç; Osmanlı’yı çağrıştırıyor! Kim ne amaçla yapmış, organize bir iş mi? Faili sadece muziplik olsun diye düşünen biri mi? Bu tür soruların cevapları var mı, bilmiyorum… Yalnız, Osmium isimli bir element (metal) varmış (22.6 gr/cm3). Türkiye’deki rezervi vs. nedir acaba?!

Kitap hakkında: 1. Yazarın, dergi yazılarının genişletilerek, güncellenerek derlenmiş kitabı. Faydalı bilgiler ihtiva ediyor. İki bölüm (Popüler Bilim Yazıları, Tarih ve Mitoloji Yazıları) halinde teşkil edilmiş kitap, ayrı ayrı iki kitap olabilir(miş). Yazar Türkçe’yi mükemmel derecede güzel kullanıyor.
2. Yunan filozoflarına çağdaş bilgilerin atfedilmesine alışkınız; yazar daha da ileriye giderek Eratosthenes’e [M.Ö. 276-194] trigonometri formülleri kullandırıyor, çarpma-bölme işlemleri yaptırıyor! Keza yazarın mitolojiye ilgisi anlaşılabilir de, onda mana, mantık araması şaşırtıcı: Bir masaldaki bir çelişkiye işaret ediyor!

Sasaniler, Bizans, Araplar
Alıntı: Özellikle uzun savaş yılları Sâsâni devletinin iç ekonomik dengelerini sarsmış ve zayıf düşürmüştü. Aynı durum Bizans için de geçerliydi ve bölgede ortaya çıkabilecek üçüncü bir güç tarafları için ciddi bir tehlike ortamı hazırlayabilirdi. İşte bu tehdit tarih boyunca ciddi bir siyasi güç merkezi olamamış Arabistan yarımadasından geldi.
Bu yıllarda Arabistan’da İslamiyetin yeni bir din olarak ortaya çıkmasın sonucunda siyasi bir birlik kurmuş olan Araplar… Yeni tebliğ edilmiş bir dinin cihad anlayışı ile yönlendirmesi ile motive olmuş Arap kuvvetleri…
Son Sâsâni hükümdarı III. Yazdagert 637 yılında gerçekleşen Kadisiyye savaşıyla Araplar önünde ilk yenilgisini aldı. Sonrasında da 642 yılındaki Nihavend meydan muharebesi ile Araplar’ın önünde diz çöktüler. Böylece, kendilerinin de beklemedikleri bir şekilde Büyük Kisranî hanedanlığı Arapların birkaç darbesi karşısında yok olup gitmişti. Araplar’ın da buna gerçekten şaşırmış oldukları görülmektedir. Halife Ömer, ortaya çıkan bu olaylara bir anlam veremediğinden, kesin olarak İran’la yapılan savaşın kazanılmasına rağmen tedirginliğini gizleyememiş ve ordunun Irak’tan öteye gitmesine izin vermemiştir. Araplar Kisra’nın gerçek kuvvetlerinin ülkenin içinde olduğunu düşünüyorlardı. Oysa, bu sırada Sâsâni hükümdarı hazineyi ve çevresindeki birlikleri toplayıp ülkenin doğusuna doğru kaçmaktaydı.
Araplar, İran sınırında beklemekten usanmış olacaklar ki 644 yılında Abdullah b. Bedil emrindeki Arap birlikleriyle pek fazla bir direnişle karşılaşmadan İsfahan’ı ele geçirdiler. Bu hareket Sâsâni gücünün bir abartmadan ibaret olduğunu kanıtladı.
… Halifeler komutanların başına buyruk davranışlarına ses çıkarmıyorlardı, çünkü her zafer ile sonuçlanan savaş, hilafet sarayı için yeni bir gelir kaynağı demekti…
(İran’ın Etnik Yapısı (Yakın Dönem ve Günümüzde), Aygün Attar (Haşimzade))

Kitap hakkında: 1. Arka kapağındaki “İngilizce” ve yetersiz harita hesaba katılmazsa kitapta hiç harita bulunmaması büyük eksiklik.
2. Yazarın başındaki Prof. Dr. unvanı fazla! Zira kitap ders kitabı değil.
3. Kitap dil, tutarlılık.. açılarından yeniden gözden geçirilmeye muhtaç.
4. Kitabın ana tezi, İran’a, aslında küçük bir azınlığa ait Fars kültürünün ve dilinin dayatıldığı; oysa 20. yüzyıl başlarında dahi sayıları milyonları bulan, farklı dil konuşan halkların var olduğu… Azerilerin eski bir İran halkı değil Türk olduğu… Bu tezin, tezlerin ne derece doğru idiğini bilmiyorum. Fakat Farsça’nın bin yıldan ziyade yazılı eserleri bulunduğunu, Selçuklularda (Büyük ve Anadolu) devlet dili olduğunu herhalde biliyorum! Keza, Azerilerin önemli veya büyük kısmının kendilerini salt “Azeri” diye tanımladıklarını da!.. Kitapta pek çok halkın isimleri verilmesine karşılık İran’ın Horasan bölgesindeki Türkmenlerden bahsedilmemesi gariptir.
5. İran-Azeri asıllı idiği anlaşılan yazar, mevcut Fars egemenliğini eleştirmesine rağmen, İran’a yönelik halihazırdaki emperyalist planlara karşı çıkarak anavatanına ihanet etmemekte, böylece, etnik kökeni ne olursa olsun halkını katliamdan sakınmaktadır.

Not. Yukarıdaki alıntı, Müslümanlar açısından “tarihteki şanslı bir anı” belirtmektedir. Söz konusu savaş, (Sünni) İslam resmi tarihinde elbette bu şekilde anlatılmaz!.. Yazar cihat’ın, aslında, ganimet için meşruiyet gerekçesi olduğunu da vurguluyor.

Mütareke’de Hükümet Teşkili ve İttihat-Terakki
Alıntı: [1918-1919. Hükümet teşkilindeki] sıkıntının saiki rical kıtlığı değil, fakat her gelenin İttihadçıların tehdidine maruz kalması idi. Çünkü İttihad ve Terakki mensuplarının en ileri gelenleri memleketten kaçmış idiyse de teşkilâtı ve taraftarları mükemmelen yerli yerinde duruyor ve polis müdüründen mâada bütün zabıta teşkilâtını ellerinde tutuyorlardı…
Padişah…:
-Hâlâ bir kabine teşkili mümkün olamıyor, çünkü kimi davet ettikse evvelâ makamı kabul ediyor, fakat bir gün sonra kabine reisine itizar ediyor. Kimisi istihareye yattığından ve istiharenin uygun çıkmadığından bahisle kabul etmek istemediğini ve teşe’üm ettiğini vesile-i mazeret addederek çekiliyor. Kimisi de refikası çok sinirli olduğu için reddetmeğe mecbur olduğunu söylüyor. Kimisi de sıhhatini bahane ediyor ve anladığımıza göre tertibat ve teşkilâtını hâlâ muhafaza etmekte olan İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından merkez mühürüyle mühürlenmiş imzasız tehditnâmeler gönderiyor ve bu itizarlar bundan tevellüd ediyormuş…
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Kitap hakkında: 1. Kitabın girişindeki açıklamalar çok yararlı. Rıza Tevfik’in bazı yanlışları dip notlarda düzeltilmiş. Fakat kitabın sonunda onun bariz çelişkilerine ve hatta karakter analizine dair bir bölüm yazılması gerekirdi.
2. R. Tevfik nefis, mükemmel bir Türkçe kullanıyor… Ancak kitapta, galiba eski yazıdan aktarılırken olsa gerek, hatalar var.
3. Annesi (Ali Kemal’inki gibi) Çerkez köle imiş. Esarete nefretlerini belirttikten sonra insaniyetsizlik ile cihat etmek suretiyle, (kendi sözleriyle) “annelerimizin vasiyetini yerine getirmek ve intikamını almakla mükellef ve meşgul” olduklarını söylüyor!
4. Kendi siyasi kimliği yüzünden kardeşi, Ahmed Nazif tutuklanıyor… Haftalar sonra öğreniyor. Buna karşı tutumu son derece pasif, ödlekçe!.. Kardeşi hapishanede intihar ediyor. Hımbıllığından cenazesine bile gidemiyor… 1897 Osmanlı-Yunan savaşı gazisi, musikişinas, klasik kemençe çalan, edebiyatla alakadar, zarif kişilikli A. Nazif’in ağabeyine gönderdiği mektup: “Aman birader, başıma nâgihânî bir belâ isabet etti. Nereden geldiğini bilmiyorum. Zerre kadar bir kabahat işlediğimi de hatırlamıyorum. Beni gece yarısı Fericek’teki evimden kaldırdılar, ellerime kelepçe vurarak buraya getirdiler. Kırk üç günden beri dar bir hücrede mahpusum. Bu âna kadar da hiçbir şey soran olmadı. Mümkünse beni görmeye gel ve bana bir parça sabun ile iki fanile getir, rica ederim!..” Bekirağa Bölüğü’nden Mülâzım Nazif…
5. R. Tevfik’in Sevr anlaşmasını imzalamayı kabul etmesinin temel nedeninin, “fırsat bu fırsattır” düşünceleriyle, salt, hayran olduğu Batı’ya, Paris’e gitme arzusu olduğu anlaşılıyor. Mealen, “ben gitmesem nasılsa biri gidip imzalayacaktı” diyor.
6. 150’liklerden Rıza Tevfik, Atatürk’ün ölümünden sonra yurda döner. Onun hakkındaki sözleri, Refik Halid Karay’ınki gibi “yalaka” değil, siyasidir…
7. R. Tevfik de, açıkça yazmasa da dinsizdir. Anlamadığım (yine dinsiz olan Rıza Nur gibi onun da) kendisine yönelik “dinsiz” söyleminden rahatsız olmasıdır… Sürgündeyken, içinde olduğu grupla umre yapar. Buna dair yazdıklarından dini bilgisinin ne kadar zayıf olduğu veya olmadığı, ve aslında “inanmadığı” fark edilebiliyor.
8. Bir Osmanlı entelektüeli olan R. Tevfik’in renkli profili, Batı hayranlığı ve siyasetin gri bulutlarıyla, maalesef buğulanmış görünüyor.

Abdülhamid ve Larousse
Alıntı: … büfenin bir tarafında Larousse’un büyük ansiklopedisinin birinci cildi duruyordu… “Abdülhamid” ismine baktım. Bu isme tafsilât veren zat hazret-i padişahın tuttuğu politikadan bahsediyor ve Türkiye’de hukuk-u umumiyeyi ayaklar altına aldığını nezaketsiz bir lisanla söylüyordu. Halbuki benim dışarıda eyâdî-i nasta, görüp okuduğum aynı nüshalarda padişahımızın ismine verilen tafsilâtta memleketimizi nice nice felâketlerden bir hikmet-i bülend izhâr ettiğini ve mümkün olduğu derecede terakkiyât-i mülke ve ıslâh-ı mâliyeye hizmet eylediğini muharrir naklediyordu. Yekdiğerini nâkıs olan bu iki rivâyetten bir hakikat çıkardım. Ve Fransızların bir kendileri için, bir de bizim için bir Larousse tab’ettiklerini anladım.
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Not. Rıza Tevfik Abdülhamid devrinde eski yüzyıllardan kalma bazı meşhur din kitaplarının yakıldığını söyledikten sonra “Buhârî-i Şerîf nüshalarını da ortadan kaldırıp içinde hoşa gitmeyen ehâdis-i nebeviyeyi tardederek yeniden bir Buhâri nüshası tertib ettirip Matbaa-i Âmire’sinde bastırarak Sahîh-i Buhârî nâmıyla tahrif olunmuş bir kitabı mevkî-i tedâvüle atardı.” diyor. Kitabı hazırlayanın dip notu: “Büyük muhaddis Muhammed b. İsmâil Buhârî’nin Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en güvenilir kitap kabul edilen el-Câmiu’s-sahîh adlı eseri, 600.000 hadis arasından seçilerek on altı yılda hazırlanan eser, İslâm dünyasında büyük ilgi görmüş, İstanbul başta olmak üzere çeşitli ülkelerde defalarca basılmıştır.” Bu notu şerh edelim: O zaman, içinde 600.000 hadis bulunan ve yüzyıllarca en güvenilir hadis kitabı diye bilinen kitaptan “beğenilmeyen” pek çok hadis çıkartılmış. Ve yeni/kırpılmış haliyle yeniden basılmış!.. 21. yüzyılın başında da Diyanet İşleri Başkanlığı, eldeki (yenilenmiş veya değil) hadis kitaplarını yeniden gözden geçirmiştir (gözden geçirmek zorunda kalmıştır)!.. Her iki ayıklamada çıkartılan hadisleri ihtiva eden bir kitap/kitaplar teşkil olsa..!
R. Tevfik, “Mızraklı İlmihal”i de kaldıran hükûmetin İngilizlerden tahkirâta hedef olduğunu da ifade ediyor. Ancak yakma-kaldırma nedeninin “muzır addedilmeleri” olduğunu kaydediyor.

Zeka ve jurnal
Alıntı. Bizim İstanbul halkı zekâ-i fıtrî nokta-i nazarından şüphesiz birçok akvâm-ı mütemeddiyeneye faik görünür. Hele hiç mevzuu olmayan, hiç aslı faslı olmayan tezvirâtı, iftiraları bir hakikat şekilden gösterip bir jurnal kıyafetine sokabilmek için doksan dokuz dereden su getiren müzevirler ve dessas birçok kişilerin bu hususta hiç sermaye olmadan, vak’a olmadan, el hâsıl hiç yoktan bir sürü münasebetli ve müselsel yalanlar tertip etmekte gösterdikleri zekâveti zannederim dünyada hiçbir millet ibrâz edememiştir. Hattâ Bizantinler bile!
Lâkin şâyân-ı mülâhaza ve te’vil değil midir ki fıtraten bu derece zekî olan bu sınıf-ı halk ilim ve fen âleminde beş paralık fayda temin eder bir keşfe muvaffak olamasınlar.
(Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik, Yay. Haz. Abdullah Uçman)

Not1. R. Tevfik bu satırların ardından kurnazlığı zekavet farz ettiğimizi belirtip buluş sahibi Avrupalı bilim adamlarını örnek vererek, bunların dalgın, safderun.. insanlar olduklarını söylüyor. İçlerinde I. Newton da var. Sanırım R. Tevfik zamanında iyi tanınmıyordu; Newton hilekar, kindar, eli kanlı.. biridir aynı zamanda!
Not2. Jurnal devrinden sonra, ki aslında hiç bitmemiştir, daha başka, mesela, Cumhuriyet devrinde ne hatıralar yazılmıştır ki, o hatıraları yazdığı vazedilen müteveffa kişiler hatıra yazdıklarını bilemeden ölmüşlerdir!

Merkezi-Feodal Devlet; Talan ve Üretim
Alıntı: 16. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı, üstelik saldırı kapasitesinin en üst düzeye çıktığı bir zamanda içsel bir çürüme sürecine girerken, Avrupa, feodal parçalanmışlığın olanakları üzerinden üretim tekniklerini artıran bir değişim sürecine giriyordu. Üretim tekniklerini ve bununla örtüşmek üzere savaş teknolojisini geliştiren Avrupa, buna bağlı olarak yalan ve talan kapasitesini güçlendirmeye başlıyordu. Bu değişim hem ekonomik düzlemde Osmanlı’dan Avrupa’ya kaynak akışında hem de 17. yüzyıl sonrası savaşların kaderinde değişim olarak belirginleşecekti.
Osmanlı ise, nedenini anlayamadığı bu durumu, kendi geleneksel yapısına daha sıkı sarılarak, astarı yüzünden pahalı hale gelmeye başlayan yeni fetih akınlarıyla göğüslemeye çalışacaktır: Ancak yeterli talan geliri sağlamayan, hele ki yenilgilerle biten savaşlar, dış ticaret açığını, peşi sıra iç talanı artırarak sorunu daha da derinleştirecektir.

Üretici olmayan harcamalar yanında sürekli savaşlar ve denetimin zorunlu kıldığı devasa bir bürokrasinin halkın sırtından lükse beslenmesi bu sürecin öncelikli failleridir. Bu arada en yoğun altın ve gümüş talanını gerçekleştiren, hatta Osmanlı pazarında parası en geniş dolaşım olanağı bulan İspanya’nın da geri kalmasına karşın, bu dönemde dışsal talandan pay almayan, üstelik 17. yüzyılda 350 devletçik olarak yaşamış olan Almanya’nın kalkınması, sorunun üretim ilişkilerinin niteliğinde yattığını göstermektedir.
(Öteki Tarih, Erdoğan Aydın)

Kitap hakkında: 1. Erdoğan Aydın’ın Türkçesi ve anlatımı, ideolojik “öz Türkçe saplantısı” yüzünden zengin ve cezbedici değildir.
2. Kitap dergi yazılarının bir araya getirilmesinden meydana gelmiş. Hatalar düzeltilmemiş!
3. Yazar, Önsöz’de… “… geçmişi iyi bilmek, öncelikle ‘ona günümüz rasyonel ve evrensel değerleri açısından bakabilmekle mümkündür…’ ” demekle tarihi yanlış bir perspektiften analiz ettiğini ortaya koyuyor. Salt Marksist yorum tarihsel olayları ve gelişmeleri (özellikle Doğu’da) izah edemiyor. Yazarın, “Alevi bakış açısı” da, Alevi ozanların şiirlerini “günümüz rasyonel ve evrensel değerleri açısından” yorumlamasına yol açıyor ki, o şiirlerde, okunduğunda hemen anlaşılıyor ki, Osmanlı’ya haklı/haksız kinden/küfürden başka bir “değer” yoktur.
4. Kitabın üçüncü bölümü (İmparatorluk ve Gerileme) büyük ölçüde nesnel ve adil hazırlanmış; öğretici…

Evlat Edinilen Şövalye
Alıntı: 1098… Gerçekten de Ermeni şehrinin vaziyeti kaygı vericidir. Şehirden kaçabilmiş az sayıdaki Müslüman haber aşır. Baudouin adındaki Frenk komutanı şubat ayında yüzlerce şövalye ve iki binden fazla yaya askerin başında çıkagelmişti. Şehrin yaşlı Ermeni prensi Toros, Türk savaşçıların ardı arkası kesilmeyen akınları karşısında garnizonunu güçlendirebilmek için ona başvurmuştur. Ama Baudouin sadece paralı askerlik yapmayı reddeder. Toros’un meşru halefi olarak ilan edilmeyi şart koşar. Yaşlı bir çocuksuz bir adam olan Toros da bu şartı kabul eder. Ermeni âdetleri uyarınca resmi bir evlat edinme töreni düzenlenir. Toros üzerine çok geniş beyaz bir entari giyer; belden yukarısı çıplak olan Baudouin ise “babasının” giysini içine girip bedenini onun bedenine yapıştırır. Sonra aynı merasim “annesi”yle de yinelenir ve Baudouin Toros’un karısının giysisiyle çıplak teninin arasına kayar. Töreni muzip bakışlarla izleyenler, bu evlat edinme ritüelinin, evlat edinilen “oğul” kocaman ve kıllı bir şövalye olunca, biraz yersiz kaçtığını mırıldanırlar.
Kendilerine anlatılan bu sahneyi gözlerinin önüne getiren Müslüman askerler kahkahalarla gülerler. Ama öykünün devamı tüylerini ürpertir: Merasimden birkaç gün sonra “oğul”un kışkırtmasıyla kalabalık “anne ile baba”yı linç eder; bu cinayeti kılı bir kıpırdamadan izleyen Baudouin kendini Urfa “kontu” ilan eder ve ordu ile idarenin tüm önemli görevlerini Frenk silah arkadaşlarına dağıtır.
(Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Çev. Ali Berktay)

Kitap hakkında: 1. Amin Maalouf’un mükemmel bir üslubu var. Bu, çeviride fark edildiğine göre, çeviri başarılı; hata sayısı az.
2. Çoğunlukla Arap saray tarihçilerinin yazdıklarını kaynak olarak kullanan yazar, Ortadoğu’daki yaklaşık 200 yıllık Haçlı işgali dönemini, bütün taraflarını, yansız bir gözle; sıkılmadan, şaşırarak, zevkle okunacak biçimde kaleme almış.
3. Yazar Sonsöz’de çuvallamış. Şöyle diyor: “Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hemen hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişiliklerin hangileri Araptı?” Sormak gerek: “Yabancı” dediklerin, senin de söylediği gibi, Müslüman Türkler, Kürtler ve Ermenilerdi. Bunları “Peygamberin ümmeti” saymıyor musun?! Üstelik bunların çoğu da Araplaşmış!
Yazarın, “… Müslümanlar… Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediğin bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göz alıp kararlı bir biçimde modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Ne İran, ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi başarabildi;…” ifadesi de tartışmalı. İkilem olduğu ve hala tam olarak başarılamadığı doğru; fakat asıl, İslam dünyasının neden kendi içinden, kendine has, kendine uygun bir modernleşme hamlesi yapamadığı ve, kendinden ve yeni çok şeyler katmadıkça, sadece mukallitlikle nereye kadar gidilebileceği sorgulanmalıdır bence!

Kadın
Pembe, nemli ağzından her kelime süslenerek, renklenerek, rayihalara bulanarak, tuvalet odasından çıkar gibi çıkıyor; her kelimesinde vücudunun kıvraklığı, bakışının derinliği ve gülüşünün tazeliği seziliyordu. Sesinde sade ahenk değil, tat, tenasüp, hararet de vardı… heceleri ne kadar ılık, ne kadar lezzetli ve süslü… Ağzından nasıl bir çeşni, bir hassa, bir marifet ve bir keramet mevcuttu ki kelimeler yaldız varaklara sarılmış şekerlemeler gibi hem tatlı, hem telli pullu idi… Onları birer birer, zihnimin parmaklarıyla açıyor ve aklımın iştihası ile yiyordum. Her kelimesini dudaklarından ağzımla, bir kiraz koparır gibi almak, dişlerimin arasında ezmek istiyordum.
(Bir Avuç Saçma, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Eski yazıdan aktarıldığından mı kaynaklanıyor bilmiyorum, fazla olmasa da hatalar mevcut. Artık kullanılmayan veya az bilinen kelimelerin dip not olarak açıklanması yararlı. Ama, yanı sıra, bazı kelimelerin, makalelerin yazıldığı dönemdeki anlamları da belirtilmeli. Mesela, yukarıdaki paragrafta geçen “tuvalet”, “bakım, makyaj” manasında kullanılmaktadır. Keza, “tuvaletini yapmak”, “defni hacet etmek” değil, “bakım/makyaj yapmak” demektir… “Benimsemek” ise, “ele geçirmek”, “hakim olmak”, “kontrolü altına almak” anlamlarına gelmektedir.

Mısır’da Mumyalama; Kalp ve Beyin
Mumyalama töreni çok ayrıntılı bir süreçti. Ilk olarak beden kurutulurdu. Bu işlem, cesedin Nil kıyılarında bulunan ve derinin gözeneklerinden nemi çekip alacak soda benzeri bir madde olan natronla kaplanması gerekirdi. Ancak bedendeki nemin büyük bir kısmı iç organlarda toplandığından, genelde bu organlar çıkartılır, ayrıca mumyalanır ve dirilme anında bedenle yeniden birleşebilmeleri için tabutun yeni başındaki kavanozlara yerleştirilirdi. Kayda değer iki istisna, beyin ve kalpti. Mısırlılara göre, zekânın mekânı kalpti; kalpten çıkan ve kalbe giren kan damarlarını, düşünceleri ve duyguları yayan aktarıcı ortam olarak görürlerdi. Ayrıca, kalbin canlı ve etkin olduğu çok açıktı; atışları hissedilebiliyordu. Son derece önemli olduğu için, kalp bedende bırakılır ve dirilişin temel bir öğesi olduğu düşünülürdü.
Beyin ise tam tersine, mumyalamadan sorumlu Mısırlı rahiplerin gözünde pek az bir değere sahipti. Bu yüzden onu çıkartıp atarlardı. Ancak ilk önce burun deliklerinin birinden soktukları bir demir çubukla kafatasının içindeki gri maddeyi parçalara ayırır, sonra da kaşıkla çıkarır ve su vererek dışarı boşaltırlardı. Ardından beyin boşluğu, nemi emmesi ve beynin çıkarılırken zarar görmesi durumunda başa doğal görünümünü geri kazandırması amacıyla ketenle doldurulurdu.
(Büyü, Gizem ve Bilim, Batı Uygarlığında Okült, Dan Burton, David Grandy, Çev. Yasemin Tokatlı)

Kitap hakkında: 1. Büyüyü, astrolojiyi, cadı yakma olaylarını, metafizik varlıklara olan inançları vs., çağımız algıları, bilgileri ile değil, kadim çağların algıları, öğretileri ile tetkik eden, bilim eleştirisi de yapan bir kitap. İyi bir çeviri.

Not. Kitaptaki “… daha deneysel eğilimli olan Mısırlı hekimler, beyni yaşamsal bir organ olarak görür ve hatta düzeltme amaçlı cerrahi müdahalelerde bulunurlardı.” iddiasını daha önce biliyor ve kaynağını merak ediyordum. Bu cümle için referans verilen kitap ve ilgili cümle kitabın Notlar kısmında yer alıyor. Burada, o kitabın yazarlarının “Cerrahlık Papirüsünü incelerken ‘sinir sisteminin kontrol merkezi olarak beyin hakkında bir şeyler söylediği’” ifade ediliyor. Bu mu yani iddianın kaynağı, delili?!.. Çoğu, haydi büyük kısmı diyelim, bilim insanları, verilerle oynamak ve onları imanları, fantezileri, kurguları, çıkarları doğrultusunda yorumlamak açısından dindar teologlara ne kadar benziyorlar!

Jews and Pagans in Constantinople
(Konstantinopol’de Yahudiler ve Paganlar)
Alıntı: Theodosius was determined to stamp out heresies, and during his reign he issued a total of eighteen edicts directed against schismatic sects. He was on the other hand tolerant towards Jews, and on several occasions he issued orders for the rebuilding of synagogues that had been destroyed by Christians, punishing those who had demolished them. He was totally opposed to paganism, enacting several laws banning sacrifices for divination and allowing a number of temples to be destroyed or converted into churches. The most drastic laws against paganism were issued in 391-2, in which all sacrifices were prohibited and the temples throughout the empire were closed to the public, with even private worship of the old pagan gods forbidden under the pain of severe penalties.
(Istanbul, The Imperial City, John Freely)

Çeviri: Theodosius heterodoks inançları ortadan kaldırmaya kararlıydı. Saltanatı boyunca hizipçi mezheplere yönelik on sekiz ferman yayınlamıştır. Öte yandan Yahudilere karşı müsamahalıydı; bazı vesilelerle, Hıristiyanlar tarafından yıkılmış sinagogların yeniden inşası için emirnameler yayınladı. Sinagogları yıkanları cezalandırdı. Paganizme tamamen karşıydı. Fal için kurban kesilmesinin yasaklanmasına ve, bir takım tapınakların yıkılmasına veya kiliselere dönüştürülmesine izin veren birkaç yasayı yürürlüğe koydu. Paganizme karşı en şiddetli kanun 391-2’de yayınlandı: bütün kurban kesimleri yasaklandı ve imparatorluk topraklarındaki tapınaklar halka kapatıldı. Eski pagan tanrılarına özel ibadet bile sert cezalarla yasaklandı.

Kitap hakkında: İstanbul’u, kuruluşundan Osmanlı’nın yıkılışına kadar (ve kısaca 1995’e kadar Cumhuriyet dönemini) sade bir dille anlatan bir kitap. İktidar mücadeleleri, saray dedikoduları, inşa edilen anıtlar/taklar/saraylar vs… Sanat tarihi ile alakası bulunmayan okuyucuların sanat terimleri için sözlük karıştırmaları vakit kaybı, israfı olur.

Not. Kitabın sonraki sayfalarında İstanbul’da, 501’de pagan festivali yapıldığından söz ediliyor. Festival paganlık adına mı yapılmış, yoksa bir geleneğin uygulaması mıdır; bu husus kitapta net değil… Ama, Anadolu’da pagan inançlı insanların ve belki tapınakların varlığının daha birkaç yüz yıl daha yaşadığı belgelerle sabittir. Pagan inançların, geleneklerin Hıristiyanlığa eklemlenerek sürmesi ise ayrı bir husustur.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 21232, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Popüler Bilim Kitapları-Alıntılar ve Yorumlar (2010-2) (Mete Tunç)

Alıntı ve yorum yapılar kitaplar:

– Doğanın Gizli Bahçesi
– Evren Nasıl Oluştu?
– Maddenin Son Yapıtaşları
– Kuvantum Fiziği: Yanılsama mı, Gerçek mi?
– Kuvantumu Anlamak
– Kuvantum Dünyası
– Zamanın Daha Kısa Tarihi
– Einstein
– Relativity

Açıklamalar:
1. “Quantum” terimi Türkçe’ye “kuvantum” ve “kuantum” olarak çevrilmektedir. Üniversitelerin fizik, kimya.. bölümlerinde ve ders kitaplarında “kuantum” (çeviri) terimi tercih edilmektedir…
2. “Kuantum fiziği” alanı/konusu/dersi, “kuantum mekaniği” ile aynı anlamdadır, aynı kapsamı haizdir.
3. Alıntı metinlerde yer alan köşeli parantez içindeki ifadeler (düzeltmeler ve açıklamalar) bana aittir.
^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

İnsan Zekası, Doğası ve Çevre

Alıntı: İnsan türü, tek kelimeyle, bir çevre felaketidir. Zekânın yanlış türde ortaya çıkmasının biyosfer için ölümcül bir kombinasyon olacağı önceden belirlenmiş olabilir. Belki de zekânın kendini yok etmesi bir evrim kanunudur.

Bu haşin senaryo, genetik kalıtımları tarafından çok bencil olmaya programlandıkları için insanların küresel bir sorumluluk hissine kavuşmakta çok geç kalacaklarını iddia eden, [“]ezici insan doğası kuramı[“] olarak adlandırılabilecek kurama dayandırılmıştır. Bireyler önce kendilerini, sonra ailelerini, sonra kabilelerini düşünürler, dünyanın geri kalanı ise ancak dördüncü sıradadır. Genleri de onları bir, en fazla iki nesil öteyi düşünmeye eğilimli kılar. Günlük hayatın küçük sorunları ve çekişmeleri üzerinde çok dururlar, statülerine ya da kabile güvenliklerine azıcık meydan okunduğunda hızlı ve genellikle zalimce bir tepki verirler. Ama tuhaftır, psikologların keşfettiği gibi, insanlar aynı zamanda büyük depremler ve kasırgalar gibi doğal afetlerin gerçekleşme olasılığını ve yaratacağı etkiyi hafife almaya eğilimlidir.
(Doğanın Gizli Bahçesi, Edward O. Wilson, Çev. Aslı Biçen)

Kitap hakkında: Yazar Pulitzer ödüllüymüş. “Süslü” yazayım derken anlaşılır olmaktan fedakarlık yapmış gibi! Çeviride de problemler söz konusu. Bunlara rağmen; karıncalar, köpek balıkları, yılanlar, kuşlar, böcekler hakkında ilginç bilgiler mevcut.

Evrenin Toplam Kütlesi

Alıntı: NASA… Haziran 2001’de uzaya yeni bir uydu gönderdi… Uydunun verileri, evrendeki toplam maddenin %4’ünün bildiğimiz anlamda görünen madde; %22’sinin, ne ışık yayan ne de ışık soğuran ve bilinmeyen karanlık madde; geriye kalan %74’ünün de genişlemeyi hızlandırdığı düşünülen esrarengiz karanlık enerji olduğunu göstermektedir…
(Evren Nasıl Oluştu?, Yazarlar: … Editör: Halil Kırbıyık)

Kitap hakkında: 1. Küçük boy, 150 sayfacık kitabın 5 yazarı var, 4’ü profesör!.. Çeviri kokusu hissediliyor! Biri çevirmiş, diğerlerinin isimleri mi konmuş? Eksik, belirsiz ifadeler; düşük cümleler; konular iyi derlenip anlatılamamış… Berbat bir kitap!
2. Böyle bir kitapta aramak tabii ki saçma ama, benzer iddiaları dile getiren tüm bilim yazarlarına soralım: Falanca Yunan filozofunun/filozoflarının çağlarının ötesinde gözlemleri ve tespitleri olduğuna dair savlarınızı teyit edecek, söz konusu filozofun/filozofların kitaplarından ya da yazdıklarını aktaran kitaplardan ilgili kesimi neden vermezsiniz? Yoksa, tam olarak ifade ettiğiniz gibi söylemiyorlar da siz mi öyle yorumluyorsunuz?!

Standart Model ve Her Şeyin Teorisi

Alıntı: Bu [Standart Model], [atom-altı dünyadaki] bilinen tüm parçacıklar ile aralarındaki bilinen tüm kuvvetlerin matematiksel anlatımıdır. Bu matematiksel model bu parçacıkların davranışlarını açıklamamıza yardımcı olur…
***
İnsanlık, Evren hakkında tam bir görüşe sahip oluncaya kadar belki de çok zaman geçecek. Belki de aranan yok vardır ama sınırlı zekâmız yüzünden onu hiçbir zaman bulamayacağız. Daha önce söylediğim gibi, ben bu son görüşe şans tanımıyorum.*
(Maddenin Son Yapıtaşları, Gerard’t Hooft, Çev. Mehmet Koca, Nazife Özdeş Koca)

* Ben (zekamızın/duyularımızın sınırlı olmasından ve yanı sıra doğanın yapısından dolayı) tanıyorum!..

Kitap hakkında: Kitap parçacık (yüksek enerji) fiziği öğrencilerine ve bu konuyu bilenlere hitap ediyor. Yine de fikir edinmek ve özdeğerlendirme nitelikli paragraflar için okunmaya değer. Çeviri kusursuz (“Öztürkçe” olmasına rağmen!).

Dolu Asansördeki Fizikçi

Alıntı: [Martius Veltman’ın] hem kütleçekim teorisine hem de karmaşık modern yönteme hâkimiyetini gösteren küçük bir olay… Tamamen dolu bir asansöre son girenlerden biri de Veltman olmuştu. Asansörün düğmesine basıldığında, sesle birlikte bir sinyal yanıp sönmeye başladı: fazla yük. Veltman, asansöre giren hem son, hem de en ağır kişi olduğundan bütün bakışlar ona çevrildi. Fakat Veltman inmesi gerektiği görüşünde değildi. “Evet” dediğimde düğmeye basın diye seslendi. Dizlerini büktü ve onun cüssesindeki birinden beklenmeyecek bir şekilde zıpladı. “EVET” dedi ve asansör hareket etti. Veltman yere indiğinde, motor asansörü hareket ettirecek kadar hız kazanmıştı.
(Maddenin Son Yapıtaşları, Gerard’t Hooft, Çev. Mehmet Koca, Nazife Özdeş Koca)

Model ve Teori

Alıntı: Bu çalışmalar, o zamana kadar gözlenmiş olan parçacıkların davranışlarındaki herhangi bir özelliği açıklamak için yapılmış bir teşebbüs olarak düşünülmemelidir. Yaptıkları hesap, soyut ve gerçekçi olamayacak kadar basit ve bir “hayal âlemi” olarak algılanabilecek bir çalışmaydı. Bu çalışma, teorik fizikte giderek alışkanlık haline gelen ve matematiksel bilgimizi derinleştirmek şeklinde görülmesi gereken bir cins alıştırmadır. Bu durumda bir “model”den bahsediyoruz demektir. Aslında “teori” sözcüğünü, bir model bir gerçeği (muhtemelen idealize edilmiş olan gerçeği) anlattığını iddia ettiği zaman kullanmalıyız. Ne yazık ki “model” ve “teori” sözcükleri günümüzdeki yayınlarda sıkça birbirine karıştırılıyor. Yazarlar, yaptıkları çalışmalarda gerçek dünyayı anlatmak için en küçük bir girişimde bulunmasalar bile, çalışmalarına “teori” demekten kaçınmıyorlar.
(Maddenin Son Yapıtaşları, Gerard’t Hooft, Çev. Mehmet Koca, Nazife Özdeş Koca)

Kuantum Fiziğinde Belirsizlik ve İndeterminizm

Alıntı: Belirsizlik ilkesinin bilimsel ölçme düşünme biçimlerimize etkileri derindir. Uzun bir süre, herhangi bir ölçme kesinliğinde her zaman uygulamadan doğan sınırlamaların olduğu düşünülmüştür, ancak kuvantum fiziğinden önce kural olarak deneysel tekniklerimizi geliştirerek, istenen kesinliğe ulaşılmaması için hiçbir neden yoktu. Fakat dalga parçacık ikiliği ve Heisenberg’in belirsizlik ilkesi, bir foton[un] momentum[u] ve konumu gibi iki fiziksel niceliğin aynı anda ölçümlerindeki kesinliğe temel bir sınır koymuştur. Bu fikir ileri sürüldükten sonra, belirsizlik ilkesinin izin verdiğinden daha “kesin” ölçümlerin yapılabildiği deneyler öneren bir çok çaba vardı, ancak her defasından dikkatli çözümleme bunun olası olmadığını göstermiştir. Şimdilerde belirsizlik ilkesinin… kavramsal ve felsefi fikirlere yol açan kuvantum fiziğinin garip ve devrimsel sonuçlarından sadece birisi olduğu algılanmıştır…

…kuvantum fiziğinin belirlediği, en azından bazı olayların temelde önceden kestirilemeyeceği sonucu evrenin davranışı mekanik yasalar ile yönetilir savını sürdüren fiziğin klasik bakışı ile tümden çelişir. Klasik olarak parçacıkların belirli kuvvetlerin etkisi altında hareket ettiği düşünülmüştür ve eğer tüm bu kuvvetler parçacıkların herhangi bir andaki konum ve hızları ile beraber biliniyorsa bir fiziksel sistemin daha sonraki davranışı önceden kestirilebilir. Kuşkusuz, bu tür hesaplamalar sadece basit durumlara uygulanabilir, ancak kural olarak herhangi bir fiziksel sistemin, tüm evrenin bile davranışını önceden kestirmek olasıdır.

Kuvantum fiziği bu deterministik bakışı yok etmiştir ve indeterminizm ve belirsizlik kuramın temelinde yapılanmıştır. Genelde fiziksel bir sistemin daha sonraki davranışı, şimdiki durumu ne kadar kesin bilinirse bilinsin, önceden kestirilemez…

Fiziksel evrenin etkileşen ve tek başlarına var olan mikroskobik parçacıkların bir topluluğu olduğu fikri, sadece düşüncemize kök salmamış, aynı zamanda, bazılarınca, eksiksiz bir fiziksel kuramın vazgeçilmez parçası olduğu düşünülmüştür. Bir yandan tüm gerçekliği değişmelere veren, diğer yandan, değişenin, tutarlı bir betimlemesini yapmanın mümkün olmadığını ifade eden bir fiziksel dünya modelini kabullenmek zordur… [İlya] Prigogine yalın bir biçimde şunu der: Kuvantumsal bir olay, uygulamada elde edilemez olarak düşünülmek yerine, kuralda imkansız olarak varsayılmalıdır.*
(Kuvantum Fiziği: Yanılsama mı, Gerçek mi?, Alastair, I. M. Rae, Çev. Yurdahan Güler)

Kitap hakkında: Kuantum fiziğinin felsefesini (temel düzeyde) tartışan ve fakat bundaki başarısı tartışılır bir kitap! Çeviri iyi değil.

* Kitabın özü: “Vardır” ama “tanımlanamaz”!

Kuantum Mekaniğinde Gizli Değişkenler ve Determinizm

Alıntı: … von Neumann kuvantum mekaniğinin mantıksal olarak tam bir teori olup olmadığının ya da “gizli parametrelerin, yani bilinen değişkenlerin aksine, ölçülemeyen ve dolayısıyla belirsizlik prensibinin sınırlamalarına bağlı olmayan ilave değişkenlerin girişiyle, determinist bir teori olarak formüle edilip edilemeyeceğini,” irdeler. Vardığı sonuca göre “kuvantum mekaniğinin şimdiki sistemi, temel prosesin istatistiksel olana göre daha olası olduğu için, nesnel olarak yanlış olmak zorunda olacaktı.”*
(Kuantumu Anlamak, Barry Parker, Çev. Elif Alkın)

Kitap hakkında: “Kuantumu anla”tamayan kitaplardan biri! Çeviri de iyi değil.

* Bir cümlede 6 tane “ol” köklü sözcük: ÇÜ… pardon, YU… özür, İNSAF!

Kuantum Mekaniği Neye Yarar?

Alıntı: Cebimize bile girebilecek kadar küçük hesap makineleri, dijital saatler, evimizdeki bilgisayarlar, dijital radyolar, televizyon, lazerler ve tüm cihazlarla, otomobillerdeki göstergeler gibi günlük hayatımızda kullandığımız pek çok alette kuvantum mekaniği olarak bilinen bir fizik dalının izleri bulunmaktadır. Kuvantum mekaniği, çoğunlukla direkt olarak olmasa da, her an hayatımızı etkilemektedir; ancak pek çok insan neredeyse adını bile hiç duymamıştır.*
(Kuantumu Anlamak, Barry Parker, Çev. Elif Alkın)

Alıntı: Kuvantum kuramı önemli bir başarının sahibidir, çağdaş bilimin ve teknolojinin temelini oluşturur. Televizyon ve bilgisayar gibi elektronik aygıtların temel unsurları olan transistorların ve integrallerin [entegrelerin, entegre devrelerin] işleyişini yönettiği gibi, çağdaş kimya ve biyolojinin de temelidir.* Kuvantum mekaniğinin fizik bilimine henüz gerektiği gibi dahil olamadığı tek alan, kütleçekimi ve evrenin büyük ölçekli yapısıdır… Einstein’in genel görelilik kuramı diğer kuramlarla tutarlı olmak için dahi, kuvantum mekaniklerinin [mekaniğinin] belirsizlik ilkesini hesaba katmaz.
(Zamanın Daha Kısa Tarihi, Stephen Hawking, Leonard Mlodinow, Çev. Selma Öğünç)

* Kuantum fiziği hakkındaki kitaplarda bu tür sözlere rastlanır, fakat “nasıl” sorusunun cevabı verilmez! Yoksa teknolojik ürünler; kuantum teorisi, kuantum ilkeleri sayesinde yaratılmamıştır da, yakıştırma mı yapılmaktadır; bu bağlamda, en fazla, o ürünlerin işleyişi kuantum fiziğine mi bağlamak istenmektedir? Umarım cevabını “kuantumlu veya kuantumsuz” bir gün öğreniriz!

Kuantum Fiziği Ne Söyler?

Alıntı: Peki ‘kuvantum mekaniği’ nedir? “Ürkütücü bir teori”dir… Fizikçiler genellikle birbirlerine, kuvantum mekaniğini çok fazla düşündüklerinde başlarının döndüğünü söylerler… kuvantum mekaniği sağduyuya karşı geldiği için sadece ürkütücü değildir [kuantum mekaniği sadece sağduyuya karşı geldiği için ürkütücü değildir]. Daha derin nedenlerden dolayı tuhaftır da: gözlemlenemeyen niceliklerle ilgilidir; doğanın temel kanunlarının olasılıkları [olasılıklara] dayandığını gösterir [söyler]; parçacıkların aynı anda iki veya daha fazla devinim durumunda olmasına onay verir; bir parçacığın kendisiyle karışmasına [girişim yapmasına] izin verir; birbirlerinden oldukça uzak parçacıkların karışabileceğini [girişim yapabileceğini]. Bütün bunlar çoğu fizikçiyi atomun içindeni [içindeki] fenomenleri açıklamasındaki uzun ve kusursuz başarı listesine[???] rağmen, kuvantum mekaniğinin eksik olduğuna inanmaya yöneltir.
(Kuvantum Dünyası, Herkes İçin Kuvantum Fiziği, Kenneth W. Ford, Neslihan Sabuncu)

Kitap hakkında: Tavsiye edilmeyecek kitaplardan biri (Ne orijinali ne bu çevirisi)… Yayınevi ciddi bir iş yapmamış: Cildi parçalandı. Matematik gösterim hataları gani… Çeviri kötü olmasa da; “Olasılığın özünü kesin olmama durumu oluşturduğu için, olasılığın kesin olup olmaması nasıl anlaşılır?” gibi Türkçe’yi katleden cümleleri haiz; bazı “nötrinolar” “nötron”a “dönüşmüş” vs. En “komiği”, terimlerin fizik terimleri sözlüğünden değil genel bir sözlükten bakarak yazılması: reddetme[dışarlama], heyecanlı[uyarılmış], mekanikleri[mekanik], karışım[girişim], kırılma[kırınım], kara vücut[kara cisim], kara cisim[kara madde], yay teorisi[sicim teorisi]… Bu kitabı okuyanın sadece kuantumdan değil terimlerden de kafası karışır!

Özel Görelilik (Relativite) Teorisi (Kuramı)

Alıntı: Einstein’ın özel görelilik teorisi iki temel kabul (postulate) üzerine kurulmuştur. Bunlardan ilki, Newton’un da söylediği, fizik yasalarının birbirine göre sabit hızla hareket eden tüm gözlemciler için aynı olduğuydu. Diğer bir deyişle, bir yıldıza göre ışığın hızının yarı hızıyla ilerleyen bir uzay gemisine fizik laboratuarı kurarsak ve bu uzay gemisinin [hareket yönünün] tam tersi yönde, aynı yıldıza göre, ışığın yarı hızında ilerleyen başka bir uzay gemisine de başka bir fizik laboratuarı kurarsak, her iki laboratuarımızda yürüttüğümüz deneylerde aldığımız sonuçlar aynıdır. Bu şu anlama gelir; bütün bu gözlemciler kendisinin durduğunu, diğer gözlemcilerin hareket ettiğini söyler ve özel atalet referans koordinat sistemi yoktur. Özel teorinin ikinci kabulü, Maxwell denklemlerini olduğu gibi kabul ederek, bu tür gözlemcilerin ışığın hızını (genellikle c ile yazılır) ölçtüklerinde hepsinin daima aynı sonucu bulacaklarını söyler…

Bu teori sadece sabit hızla ve doğrusal ilerleyen, yani sabit vektörel hızla hareket eden cisimler için geçerlidir.
(Einstein, Bilim Dünyasından Bir Hayat, Michael White, John Gribbin, Çev. Yelda Türedi)

Kitap hakkında: Orijinalinin de rolünün olduğunu sandığım çelişkili, anlaşılmayan, ifade bozukluğunu haiz cümlelerin epeyce yer tuttuğu bir çeviri… A. Einstein’ın özel hayatı ve bilimsel çalışmaları, bilgim ve tahlilim ölçüsünde nesnel biçimde anlatılıyor; A. Einstein ve teorileri hakkındaki bazı boşlukları/soru işaretlerini bu kitapta, satır aralarında, bulmak mümkün. Mesela; 1. Dünya Savaşı sonrasında halkların asker olmayan bir “kahramana” ihtiyaç duyması, Einstein’ın biraz da bu nedenle öne çıkartılması… (1919 güneş tutulması sırasında yapılan gözlemler sonucunda elde edilip genel göreliliğin kanıtı diye sunulan delillerin şüpheli olduğuna dair iddiaya sanırım başka bir kitapta rastladım.)

Not. 1905 tarihli bu teoriyi, A. Einstein’ın hocası Hermann Minkowski, 1908’de, dört boyutlu (üç uzay, bir zaman) uzayzaman geometrisiyle tasvir etmiştir.

Fotoelektrik Olay ve Fotonlar

Alıntı: … Einstein’ı “fotonların” keşfine götüren, Macar araştırmacı Philip Leanard’ın çalışmasıydı.

Leanard’ın deneyi, fotoelektrik etki konusunda iki şeyi belirledi. İlk olarak, metal yüzey üzerine yansıtılan ışığın rengi [dalgaboyu/frekansı] aynı olduğu sürece, ışığın parlaklığından bağımsız olarak, ışığın metal yüzeyden çarpıp sıçrattığı elektronların enerjilerinin aynı olduğu kanıtlandı. Günlük hayatta edindiğimiz sağduyumuz bizi bu noktaya götürmez. Daha parlak ışıkta, daha fazla enerji vardır, bu yüzden elektronlara daha güçlü çarpıp, elektronların metalden daha büyük enerjiyle fırlayacağını düşünürüz. Ama bu düşünce yanlıştır. Belli bir ışık [renk] için (bu belli bir frekans demektir), ışığın parlaklığını (gücünü) iki katına çıkardığınızda, metal yüzeyden bir saniyede fırlayan elektron sayısı iki katına çıkabilir, ama bu elektronların hepsinin hızı [enerjisi] aynıdır, bu da bütün elektronların eşit miktarda enerji emdiği anlamına gelir.

Leanard’ın yaptığı ikinci keşif, ışığın rengi değiştirildiğinde, her bir elektronun taşıdığı enerjinin, yani elektronların hızının değiştiğiydi. Hepsi aynı parlaklıkta olan ışık kaynaklarında bile, elektronların taşıdığı enerji frekansla orantılıydı. Örneğin metal bir yüzey üzerine kırmızı ışık yansıtılması, hepsi aynı enerjide [olan] elektronların yayılmasına yol açar, ama enerjileri, metal yüzeye mavi-beyaz ışık yansıtıldığında yansıyan elektronların enerjilerinden azdır, üstelik bunun ikinci ışığın parlaklığıyla hiçbir ilişkisi yoktur (mavi ışığın kırmızı ışığa göre frekansı daha yüksek ve dalga boyu daha kısadır).

Einstein bu durumu… bir ışık ışınının, enerjileri [Max] Planck’ın E=hf formülü ile hesaplanabilen kuantum (foton) parçacıkları içerdiğini [söyleyerek açıkladı]. Bu durumda, bir atoma bir foton çarptığında elektron metal yüzeyden yayılacaktı [kopartılacaktı]… belli bir frekans için (yani belli bir renk için) her fotonun enerjisi aynı olacaktı. Yani, her durumda, yayılan elektronun enerjisi aynı olacaktı. Einstein, parlak kırmızı ışıkla soluk kırmızı ışık arasındaki fark, her fotonun enerjisinin farklı olması değil, parlak ışıkta daha fazla foton olmasıydı, diyordu. Elbette mavi ışık için f daha büyük olduğundan, metal yüzeye mavi ışık yansıtıldığında [gönderildiğinde] yayılan elektronlar kırmızı ışıkla yayılan elektronlardan daha fazla enerjiye sahip olacaktı.
(Einstein, Bilim Dünyasından Bir Hayat, Michael White, John Gribbin, Çev. Yelda Türedi)

Not. Yazar, fotoelektrik olayı güzel anlatmış.

Genel Görelilik Teorisi

Alıntı: Einstein’ın ihtiyacı olan ve [Marcel] Grossman’ın[,] [Bernhard] Riemann’ın çalışmalarıyla Einstein’a gösterdiği, dört boyutlu uzayzamanın eğrisel olarak matematiksel tanımlanmasıydı. Eğri uzayzamanla uğraşmak için doğru denklemler, tıpkı Newton’un yerçekimi teorisini geliştirmek için calculusa (“basit” calculusa) ihtiyaç duyması gibi, [“]tensor calculusun[“] [?] gelişimini gerektiriyordu. Ancak, Newton’un tersine Einstein, bu yeni calculusu kendisi icat etmedi; hazırdı: XIX. Yüzyıl matematikçileri [Bernhard] Riemann, Bruno Christoffel, Gregorio Ricci ve Tullio Levi-Civita’nın çalışmalarıyla hazırlanmıştı…

Genel Görelilik Teorisi (Einstein[,] Grossman’dan öğrendiği tensor [tensör] denklemlerini teoriye yerleştirdiğinde) bir ışığın Güneş’in yanından geçerken, laboratuvar[laboratuar]daki ivmelenen referans cismine göre bir fizikçinin göreceği bükülmeye tam olarak eşit olacak şekilde, ne kadar eğrileceğini öngörür…

Genel görelilik, geometrik bir teorisidir. Madde, uzay ve zamanın tamamen belirlenmiş bir geometriye göre çok iyi tanımlanmış fiziksel alanını sunar…

Aslında Einstein… devrimsel anlamda Newton’un yerini almamıştır. Çok özel durumlar hariç, genel göreliliğin yerçekimi kanını ters kare kanunudur. Fark, Einstein’ın uzayzamanın bükülmesiyle bu ters kare kanununun nedenini açıklamasıdır. Bu anlamda, ışık[,] bükülmüş uzayzamanda doğrusal hareket eder – geodice denilen bu yol iki nokta arasındaki en kısa yoldur -; burada bükülen ışık değil[,] uzayzamandır. Genel teori Newton’un yerçekimine dair fikirlerini genişletir, ama hem Newton’un yerçekimini hem de özel görelilik teorisini içinde barındırır.
(Einstein, Bilim Dünyasından Bir Hayat, Michael White, John Gribbin, Çev. Yelda Türedi)

Farklı Kütleli Cisimlerin Her İklimde, Semadan Zemine Eş Zamanlı Olarak Düşmesidir!*

Alıntı: Newton’un kütleçekimi[kütleçekim] kuramı, cisimlerin kuvvete nasıl tepki gösterdiğini tanımlayan hareket yasalarına ek olarak, belirli bir kuvvetin, kütleçekimi kuvvetinin gücünü nasıl belirlediğini de açıklar. Dediğimiz gibi, bu kurama göre her cisim diğer bir cismi kütleleriyle doğru orantılı bir güçle çeker. Yani cisimlerden birinin kütlesi (A cisminin diyelim) iki katına çıkarsa, iki cismin arasındaki kuvvet de iki katına çıkar. Bu beklenen bir sonuçtur, çünkü bu yeni A cisminin her biri başlangıçtaki kütleye sahip iki cisimden oluştuğu düşünülebilir. Her iki A cismi, B cismini başlangıçtaki kuvvetle çeker. Böylece A ve B cisimleri arasındaki kuvvet başlangıçtakinin iki katı olur. Diyelim ki cisimlerden birinin kütlesi altı kat fazla ya da biri iki kat, diğeri de üç kat kütleye sahip; bu durumda aralarındaki kuvvet altı kat güçlü olacaktır.

Şimdi bütün cisimlerin neden aynı hızla düştüğünü anlayabilirsiniz. Newton’un kütleçekimi yasasına göre kütlesi iki kat ağır olan bir cismin yere çekilme kuvveti de iki kat fazla olacaktır. Ancak kütlesi iki kat fazla olduğu için Newton’un ikinci yasasına göre her kuvvet birimi başına hızı yarı yarıya azalacaktır. Newton yasalarına göre bu iki etki birbirini götüreceği için hız, ağırlık ne olursa olsun aynı kalacaktır.**
(Zamanın Daha Kısa Tarihi, Stephen Hawking, Leonard Mlodinow, Çev. Selma Öğünç)

Kitap hakkında: Orijinal kitap sade bir İngilizce ile kaleme alınmış. Buna rağmen çeviride ifade bozuklukları, gramer hataları, çeviri terim yanlışları epey fazla!

* Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki başlıklara teşbihle; ona hürmetle ve muhabbetle…

** Eş zamanlı düşme açıklanamamış veya Newton yasaları (klasik mekanik) olayı “aslında” izah edemiyor (Genel Görelilik Teorisi keza…)!

Deflection of Light (Işığın Bükülmesi)

Quoted passage: … according to the general theory of relativity, a ray of light will experience a curvature of its path when passing through a gravitational field, this curvature being similar to that experienced by the path of a body which is projected through a gravitational field. As a result of this theory, we should expect that a ray of light which is passing close to heavenly body would be deviated towards the latter…

It may be added that, according to the theory, half of this deflection is produced by Newtonian field of attraction of the sun, and the other half by the geometrical modification (“curvature”) of space caused by the sun.
(Relativity: The Special and General Theory, Albert Einstein, Trans. Robert W. Lawson)

Çeviri: Genel Görelilik Teorisi’ne göre, bir ışık ışınının yörüngesi bir kütleçekim alanının içerisinden geçerken bükülecektir. Bu, bir kütleçekim alanında fırlatılan bir cismin yörüngesine (yeryüzünde yatay veya eğik atış hareketinin yörüngesi) benzer. Teoriye göre, bir gök cisminin yakınından geçen bir ışık ışınının cisme doğru sapacağını ifade edebiliriz…

Şu da ilave edilmelidir ki, teoriye göre, [gök cisminin güneş olması halinde] bu bükülmenin yarısı güneşin (Newtonyen) çekim alanından, diğer yarısı uzayın güneşin sebep olduğu geometrik değişiminden (“bükülme”) kaynaklanır.*

Kitap hakkında: A. Einstein’in 1916 tarihli Almanca kitabının İngilizce çevirisi. Gerek dil, gerek konuları izah açısından tatmin etmiyor. Belki orijinalinde sorun var, yani belki A. Einstein “kalemi güçlü” bir yazar değil (Süslü, anlaşılmaz, “felsefi” cümleler kurmak iyi yazarlığa işaret etmez!). Tek bir ders kitabı ve kapsamlı yine tek bir popüler kitap yazmamış, yazamamış!..
Türkçe’de, İngilizce’den çevrilmiş “İzafiyet Teorisi” isimli bir kitap var. O da, “doğal olarak” diyelim, iyi değil. İsmini kaydetmediğim bir çeviri daha mevcut, ki bu tam bir rezalet, kepazelik: çevirisiyle, karmaşıklığıyla ve matematiksel gösterim hatalarıyla.

* Bu yorum bugün hala geçerli mi; bilmiyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8977, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Evrim Karşıtlarına Dersler: Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia

Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia, evrim karşıtlarının sıkça alıntı yaptığı ve evrim karşıtı görüşlerine destek sağlamak için kullandıkları iki talihsiz bilim insanıdır. Gould ve Feduccia’dan yapılan alıntılarla, bu kişiler geçiş formlarının olmadığını savunuyormuş gibi gösterilmeye çalışılır ve böylece evrim karşıtı görüşler bilim insanları tarafından sanki geniş bir destek görüyormuş havası verilmeye çalışılır. Feduccia genellikle Archaeopteryx’in geçiş formu olup olmadığı konusunda alıntılanırken Gould, hem genel anlamda geçiş formları konusunda hem de Archaeopteryx’le ilgili olarak alıntılanır. Şimdi bu iki bilim insanının geçiş formları, Archaeopteryx ve yaratılışçıların taktikleriyle ilgili düşüncelerine bakalım.

İlk olarak Gould’un geçiş formlarının varlığı hakkında ne dediğine ve yaratılışçıların kendisini geçiş formlarının olmadığını söylüyormuş gibi göstermesiyle ilgili görüşlerine bakalım:

“Since we proposed punctuated equilibrium to explain trends, it is infuriating to be quoted again and again by creationists – whether through design or stupidity, I do not know – as admitting that the fossil record includes no transitional forms. Transitional forms are generally lacking at the species level but are abundant between larger groups.” (Gould, S. J. 1983. Hen’s Teeth and Horse’s Toes. p. 260)

Direk çeviri yapmadan Gould’un burada söylediği birkaç önemli noktaya değineyim. Kesintili denge (punctuated equilibrium) görüşünü sunduklarından beri yaratılışçılar tarafından fosil kayıtlarında geçiş formlarının olmadığını kabul ediyormuş gibi gösterilmenin sinir bozucu olduğunu söylüyor. Geçiş formlarının, tür seviyesinde genelde az olduğunu ama büyük canlı grupları arasında bol miktarda bulunduğunu söylüyor.

Bir de Gould’un Archaeopteryx hakkında ne söylediğine bakalım:

Archaeopteryx, the first bird, is as pretty an intermediate as paleontology could ever hope to find—a complex mélange of reptilian and avian features. (Gould, S. J. 1991. Bully for Brontosaurus. p. 144)

Archaeopteryx’in paleontologların hep bulmayı ümit edebilecekleri kadar güzel bir geçiş formu olduğunu ve sürüngen ile kuş özelliklerinin kompleks bir karşımı olduğunu söylüyor burada Gould.

Peki Gould’un hangi sözleri onun geçiş formlarının olmadığı veya Archaeopteryx’in bir geçiş formu olmadığı gibi görüşleri savunuyormuş gibi gösterilmesinde kullanılıyor? İşte alıntının orjinali şöyle:

At the higher level of evolutionary transition between basic morphological designs, gradualism has always been in trouble, though it remains the “official” position of most Western evolutionists. Smooth intermediates between Baupläne are almost impossible to construct, even in thought experiments; there is certainly no evidence for them in the fossil record (curious mosaics like Archaeopteryx do not count). (Gould, S. J. and Eldredge, N. “Punctuated equilibria: the tempo and mode of evolution reconsidered.” Paleobiology, Vol. 3. 1977. pp. 115-151. p. 147)

Bu bölüm Duane Gish’in, Evrim: Fosiller Hala Hayır Diyor adlı kitabında şöyle aktarılmış:

Kademeli değişim pek çok batılı evrimcinin resmi duruşu olarak kalsa bile morfolojik taslaklar arasındaki evrimsel dönüşümün daha yüksek seviyeleri söz konusu olduğunda daima başı belaya girmektedir. Bauplane arasında birbirleriyle bağlantılı olan geçiş formlarının bir araya getirilmesini düşünmek bile hemen hemen imkansızdır. Fosil kaydında bunlar için kesinlikle bir kanıt yoktur (Archaeopteryx gibi tuhaf karışımlar hesaba katılamaz).

Orijinal metinde dikkat edilmesi gereken birkaç terim var: Smooth intermediate, Baupläne ve mosaic. Bunların anlamlarını bilmeden bu bölümün yorumlanması ve buradan doğru sonuçlara varılması mümkün değildir. Smooth intermediate terimi Türkçe’ye en uygun şekilde “yumuşak bir geçişi gösteren ara form” olarak çevrilebilir. Baupläne terimi ise “vücut planı” anlamına gelmektedir. Kuşlar, sürüngenler, memeliler ve amfibiyenler tetrapod (dört üyeliler) vücut planına sahiptir. Omurgalılar içinde en yaygın vücut planı tetrapod vücut planıdır. Omurgalılardaki bir diğer vücut planına sahip canlılar Osteichthyes yani kemiklibalıklardır. Omurgasızlardaki en yaygın temel vücut planı ise Cephalopod yani kafadan bacaklı vücut planıdır. Mosaic ise kolayca tahmin edilebileceği gibi “mozaik” anlamına gelmektedir. Bu da farklı canlılardan farklı özelliklerin bir mozaik oluşturacak şekilde bir araya geldiğini, ortaya bir karışım çıktığını belirtmek için kullanılan bir kavramdır. Bu alıntıda Archaeopteryx’e mozaik demesinin nedenini daha önce verdiğim alıntısında gizli aslında: “sürüngen ile kuş özelliklerinin kompleks bir karşımı.” Bazı özelliklerini sürüngenlerden bazılarını ise kuşlardan aldığı için Archaeopteryx bir mozaik olarak değerlendirilmektedir Gould tarafından.

Tüm bu bilgilerin ışığında ilgili alıntıdan nasıl bir anlam çıkarmamız gerektiğini irdeleyebiliriz. Gould, vücut planları arasındaki yumuş geçişi gösteren ara formların düşünce deneylerinde bile oluşturulmasının neredeyse imkansız olduğunu ve fosil kayıtlarında bunlara dair hiçbir delil olmadığını söylüyor ve Archaeopteryx gibi mozaiklerin buna örnek olamayacağını ekliyor. Yukardaki tanımlar ışığında bu alıntıya bakınca aslında herkes gayet mantıklı ve normal gözüküyor. Farklı vücut planlarına sahip canlılar yukarda da açıkladığım gibi zaten birbirlerinden gayet uzak, oldukça farklı canlılar. Bunların arasındaki yumuşak geçişe dair fosiller olmaması çok doğal. Burada dikkat edilmesi gereken konu geçişin yumuşaklığıdır. Bu kadar farklı yapılar arasında yumuşak bir geçiş olması için vücudun birçok farklı bölümünün aynı anda ufak ufak değişmesi ve bunun devamlı bu şekilde ilerlemesi gerekir ki zaten Gould’un da ifade ettiği gibi bu tip birşeyi düşünsel olarak oluşturmak bile neredeyse imkansızdır. Zaten bu nedenle Archaeopteryx gibi mozaiklerin bunlara örnek olamayacağını söylüyor. Gould ve Eldredge’in ortaya koydukları kesintili denge görüşü bu gözlemlerle uyumludur.

Kısaca özetleme gerekirse Gould, vücut planları arasındaki yumuşak bir geçişe dair hiçbir delil olamadığını söylüyor. Ayrıca Archaeopteryx gibi mozaiklerin yumuşak bir geçişe dair delil sayılamayacaklarını söylüyor.

Bu söylenenlerin daha önceki alıntılarla çelişen bir yönü olmadığı çok açık. Türler arasındaki geçişe dair geçiş formlarının az olduğunu söylüyordu ki bu yumuşak geçişin zorluğu nedeniyle gayet doğal. Büyük canlı grupları arasındaki geçişi gösteren geçiş formlarının bol miktarda olduğunu söylüyordu ki bunlara da Archaeopteryx benzeri mozaikleri göstermek mümkündür. Ayrıca Archaeopteryx’in kuş ve sürüngen özellilerinin mükemmel bir karışımı ve çok güzel bir geçiş formu olduğunu söylüyordu ki bu da Archaeopteryx’in bir mozaik olarak değerlendirilmesiyle uyumuludur.

Sonuç olarak bu alıntıdan yola çıkarak Gould’un, ne geçiş formlarının var olmadığını ne de Archaeopteryx’in bir geçiş formu olmadığını savunduğu sonucuna varmak mümkün değildir. Daha doğrusu böyle bir sonuca varmak doğru ve gerçekleri ifade eden bir çıkarım değildir.

***

Alan Feduccia daha önce de belirttiğim gibi genellikle Archaeopteryx’in geçiş formu olmadığını iddia etmeye çalışan yaratılışçıların değişmez tercihidir. İlk olarak Feduccia’nın kuşların evrimiyle ilgili genel kabul gören görüşten farklı bir görüşü savunduğunu belirteyim. En yaygın görüşe göre kuşlar, theropod dinozorlardan evrimleşmiştir. Feduccia ve onunla benzer düşünen ufak bir grup ise kuşların, archosaur grubu canlılardan olan thecodont’lardan evrimleştiğini savunuyor. Yani kuşların kökeniyle ilgili genel görüşün dışında bir görüşü savunuyor. Ama sonuçta Feduccia da kuşların sürüngen kökenli olduğunu savunuyor çünkü thecodont’lar da dinozorlar gibi sürüngen sınıfında yer alıyor.

Şimdi gelelim Feduccia’nın Archaeopteryx’in

The Archaeopteryx fossil is, in fact, the most superb example of a specimen perfectly intermediate between two higher groups of living organisms—what has come to be called a ‘missing link’, a Rosetta stone of evolution. (Feduccia, A. 1996. The Origin and Evolution of Birds. p. 1.)

Archaeopteryx’in, yaşayan iki üst canlı grubu arasındaki mükemmel örnek olduğunu ve evrimin Rosetta taşı sayılabileceğini söylüyor. Yani Feduccia Archaeopteryx’in, kuşlar ile dinozorlar arasında değil ama kuşlar ile başka bir canlı grubu arasındaki geçişi mükemmel olarak gösterdiğini söylüyor.

Sonuçta Feduccia, Archaeopteryx’in kuşlar ve sürüngenler arasında mükemmel bir geçiş formu olduğunu kabul ediyor ama sürüngenler içinde hangi gruptan olduğu konusunda genel kabul gören görüşten farklı bir görüşü savunuyor.

Bu arada Feduccia’nın Discover Magazine’de yayımlanan bir röportajından bir bölüm aktarayım:

Creationists have used the bird-dinosaur dispute to cast doubt on evolution entirely. How do you feel about that?

Creationists are going to distort whatever arguments come up, and they’ve put me in company with luminaries like Stephen Jay Gould, so it doesn’t bother me a bit. Archaeopteryx is half reptile and half bird any way you cut the deck, and so it is a Rosetta stone for evolution, whether it is related to dinosaurs or not. These creationists are confusing an argument about minor details of evolution with the indisputable fact of evolution: Animals and plants have been changing. The corn in Mexico, originally the size of the head of a wheat plant, has no resemblance to modern-day corn. If that’s not evolution in action, I do not know what is.

Kendisine yaratılışçıların, kuş-dinozor anlaşmazlığını evrimin üzerine şüphe düşürmek için kullanmaları hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Feduccia kabaca şöyle bir cevap veriyor. Yaratılışçıların ortaya konan her türlü argümanı çarpıttığını ve kendisini Stephen Jay Gould gibi bir aydınla aynı gruba koymalarının kendisi açısından sıkıntı yaratmadığını söylüyor. Archaeopteryx’in yarı sürüngen yarı kuş olduğunu ve bunun Archaeopteryx’in dinozorlarla bağlantısı olup olmamasıyla bir ilgisi olmadığını söylüyor. Ayrıca yaratılışçıların, evrimin ufak bir detayıyla ilgili bir argümanla, evrimin inkâr edilemez gerçeği olan hayvanların ve bitkilerin değişmesini ayırt edemediklerini söylüyor.

Evrim karşıtları için bugünkü dersimiz bu kadar. Umarım ders bazı gerçekleri görmeniz için faydalı olmuştur ve bundan sonra Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia’yı evrim karşıtlığı adına, geçiş fosillerinin olmadığını, Archaeopteryx’in geçiş formu olmadığı gibi temelsiz görüşlere destek sağlamaya çalışırken kullanmazsınız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13551, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Michael J. Behe’den Ortak Atadan Türeme Üzerine

the_edge_of_evolutionMichael J. Behe’nin, son kitabı olan The Edge of Evolution’da ortak atadan türemeyle ilgili yazdıkları yaratılışçılara ve akıllı tasarımın yaratılışçılığa yakın kanadına (ki maalesef kalabalık ve sesi çıkan kısmı bu kanatta bulunuyor)  adeta bir ders niteliğindedir. İlk olarak kitaptaki orijinal halini aktarıp ardından da bu bölümü elimden geldiğince Türkçeleştirmeye çalışacağım:

When two lineages share what appears to be an arbitrary genetic accident, the case for common descent becomes compelling, just as the case for plagiarism becomes overpowering when one writer makes the same unusual misspellings of another, within a copy of the same words. That sort of evidence is seen in the genomes of humans and chimpanzees. For example, both humans and chimps have a broken copy of a gene that in other mammals helps make vitamin C. As a result, neither humans nor chimps can make their own vitamin C. If an ancestor of the two species originally sustained the mutation and then passed it to both descendant species, that would neatly explain the situation.

More compelling evidence for the shared ancestry of humans and other primates comes from their hemoglobin—not just their working hemoglobin, but a broken hemoglobin gene, too. …. In the region between the two gamma genes and a gene that works after birth, human DNA contains a broken gene (called a “psedugoene”) that closely resembles a working gene for a beta chain, but has features in its sequence that preclude it from coding successfully for a protein.

Chimp DNA has a very similar pseudogene at the same position. The beginning of the human pseudogene has two particular changes in two nucleotides that seem to deactivate the gene. The chimp pseudogene has the exact same changes. A bit further down in the human pseudogene is a deletion mutation, where one particular letter is missing. For technical reasons, the deletion irrevocably messes up the gene’s coding. The very same letter is missing in the chimp gene. Toward the end of the human pseduogene another letter is missing. The chimp pseudogene is missing it, too.

The same mistakes in the same gene in the same positions of both human and chimp DNA. If a common ancestor first sustained the mutational mistakes and subsequently gave rise to those two modern species, that would very readily account for why both species have them now. It’s hard to imagine how there could be stronger evidence for common ancestry of chimps and humans.

That strong evidence from the pseudogene points well beyond the ancestry of humans. Despite some remaining puzzles, there’s no reason to doubt that Darwin had this point right, that all creatures on earth are biological relatives. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, p. 70-71)

M. Behe, insanlar ile şempanzelerin ortak atadan türediklerine dair görüşü ne kadar da güzel bir şekilde delilleriyle ortaya koymuş değil mi?

Bir yazarın başka bir yazarın bir kelimenin yazımında yaptığı alışılmadık bir yazımda hatasının aynısı yapmasında intihal iddiasının sağlamlaşması gibi iki farklı nesil, keyfi bir genetik kaza gibi gözüken birşeyi paylaştıklarında da ortak köken görüşü ikna edici hale gelir. Bu tür bir delil insan ve şempanze genomlarında görülür. Örneğin, insanlar ve şempanzeler diğer memelilerde C vitaminine yardımcı olan bir genin bozulmuş kopyalarını taşırlar. Bunun sonucunda ne insanlar ne de şempanzeler C vitamini yapabilirler. Eğer iki türün atası bu mutasyonu taşıyorsa ve onu soyundan gelen iki türe aktardıysa bu, durumu temiz bir şekilde açıklayacaktır.

İnsanlar ile diğer primatların ortak bir atayı paylaştıklarına dair daha ikna edici delil, sadece çalışan değil aynı zamanda bozulmuş hemoglobin genlerinden gelir. İnsan DNA’sında, iki gama geni ile doğumdan sonra çalışan bir genin arasında bozuk bir gen (buna “sözde gen” denir) vardır. Bu gen, bir beta zinciri için çalışan bir geni yakın şekilde andırsa da dilizimindeki özellikler nedeniyle başarılı bir şekilde protein kodlaması yapamaz.

Şempanze DNA’sı aynı pozsiyonda çok benzer bir sözde gene sahiptir. İnsan sözde geninin başlarında, genin deaktive olmasına neden olan iki tane belirli nükleotid değişikliği vardır. Şempanze sözde geninde de tam olarak aynı değişiklik vardır. İnsan sözde geninin biraz ilerilerinde bir yerde belirli bir harf eksiktir, burada eksilme mutasyonu olmuştur. Teknik deneylerden dolayı bu silinme, geri alınamaz şekilde genin kodlamasını karıştırmıştır. Tam da aynı harf şempanze geninde de bulunmamaktadır. İnsan sözde geninin sonlarına doğru bir harf daha kayıptır. Bu harf şempanze sözde geninde de kayıptır.

İnsan ve şempanze DNA’larındaki aynı genlerdeki aynı pozisyonlarda aynı hatalar. Eğer bir ortak ata ilk olarak bu mutasyonel hatalara sahip olup sonrasında bu iki modern türün doğuşuna neden olduysa, bu durum bu iki türün neden bu hatalara sahip olduğunu açıklayacaktır. Şempanzeler ile insanların ortak ataya sahip olduğu görüşüne daha kuvvetli nasıl bir delil olabileceğini hayal etmesi zor.

Sözde genlerde elde edilen bu kuvvetli delil insanların atasından çok ötesine işaret etmektedir. Geriye kalan birkaç bilmeceye rağmen Darwin’in, Dünya üzerindeki tüm canlıların biyolojik akrabalar olduğuna yönelik tespitinin doğruluğundan şüphe etmek için hiçbir sebep yok. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, s. 70-71)

Sanırım M. Behe herşeyi gayet açık bir şekilde ortaya koymuş. Bunun üzerine ortak atadan türemeyle ilgili yorum yapmayı gereksiz görüyorum. Sadece ufak bir noktaya açıklık getirmek isterim. Behe’nin evrim teorisini genel kabul gördüğü şekliyle desteklediğini iddia etmiyorum. Behe, elbette evrimin tamamen doğal nedenlerle, bilinçli bir tasarımcının tasarımı olmadan gerçekleşebileceğini kabul etmiyor. Benim burada göstermeye çalıştığım şey, ortak atadan türeme gibi su götürmez delillerle desteklenen, üzerinde tartışılması bile absürt olacak bilimsel gerçeklerin bazı insanlar tarafından hem de bilimsellik kisvesi altında saldırıya uğruyor olması ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, dürüstlükten uzak yöntemlerle eleştiriliyor olmasıdır. Eğer gerçekleri biraz olsun önemseyen, dürüst, samimi biriyseniz bu tip bilimsel gerçekleri hedef alanlara karşı tavrınızı ortaya koymaktan çekinmeyin. Gerçekleri savunmakla nahai olarak hiçbir şey kaybetmezsiniz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 24029, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Felsefi Fıkralar (Mete Tunç)

Giriş: “Felsefi fıkralar” ifadesi aşağıdakilerin çoğu için geçerli olmayıp daha ziyade arzu edileni yansıtan bir başlık… Özellikle felsefi (zeka ürünü/zekice, fikir veren, ufuk açıcı, analizci, öğretici, sorgulatıcı…) fıkraları, öğrendikçe buraya ekleyeceğim. Site üyesi arkadaşların bu minvâldeki fıkralarla katkıda bulunmalarını beklerim.
~~~~~~~~~
1. Hiç

Kadı huzuruna çıkarılan Bektaşi ile kadı arasında şöyle bir konuşma geçmiş:
“Baba erenler, koskoca adamsın. Böyle yaşamayı bırakıp kendine bir düzen kurmalısın.”
“Nasıl, kadı efendi?”
“Beni örnek al. Okudum, çalıştım; kadı oldum…”
“Sonra ne olacaksın kadı efendi?”
“Daha çalışırsam başkadı olabilirim, mesela.”
“Sonra?”
“Daha çok çabalarsam vezirlik payesine ulaşabilirim.”
“Sonra?”
“Daha da çok gayret edersem şeyhülislamlığa yükselebilirim.”
“Peki sonra?”
“Veziriazam bile olabilirim.”
“Ya sonra?”
“Hiç. O kadar.”
“Tamam işte kadı efendi. Ben, senin büyük çabalar harcadıktan sonra yine de bir ihtimal ulaşabileceğin yerdeyim. Yani ‘hiç’im. Dolayısıyla uğraşmama, düzenimi değiştirmeme gerek yok.”
***
2. Rekat ve değnek

Osmanlı dönemi. Bir ramazan ayı. İki Bektaşi demlenecek yer bulamayınca mezarlığa gitmişler ama orada bile görülüp yakalanmışlar… Karakolda, soracağımız soruları bilirseniz falakadan kurtulursunuz, denilmiş kendilerine. Sabah namazının kaç rekat olduğu sual edilmiş önce. Beş rekattır, cevabı üzerine, dörder değnek yemişler ayak tabanlarına. Öğle namazının yedi rekat olduğu yanıtlarına karşılık onar değnek… Yatsı namazı için onüçer değnek… Artık gidebileceklerini söylemiş görevliler. Ayakları üzerine basamayıp sürünerek binadan çıkarlarken biri, şurada az oturup dinlenelim, deyince öteki telaşla, ne oturması, yürü çabuk, teraviyi unuttular teraviyi, hatırlarına gelmeden kaçalım buradan, demiş.
***
3. Ramazan gider, gelir…

Bektaşi’yi ramazanda bir tavuk dolması yerken yakalamışlar:
– Saçından sakalından utan, demişler, herkes oruç tutarken, sen burada tıkanıp duruyorsun.
Bektaşi Babası başını kaldırmış:
– Ramazan gider, yine gelir, demiş; ama Baba erenler bir gitti mi, bir daha zor gelir…
(Çetin Altan’ın köşesinden)
***
4. Tarikat giriş şartları

Adamın biri tarikata girmek isteyince, şeyh efendi, “Şartlarım var!” demiş ve sıralamış: “Altı ay içki, sigara, kadın yok…” Adam kabul etmiş. Sürenin dolmasına az kala gariban, mahalledeki alışveriş merkezine girmiş. Gözü, önünde yürüyen dar etekli güzel kadının kalçasına takılmış. Tam bu sırada kadın elindeki elmalardan birini yere düşürmüş. Sonra dizlerini bükmeden öne doğru eğilmiş. Ne olduysa, işte o anda olmuş… Aradan birkaç hafta geçmiş. Meraklı bir arkadaşı sormuş: “Yahu senin bir tarikat işin vardı, oldu mu, girebildin mi? Bizimki yanıt vermiş: “Hayır giremedim, o bir şey değil şimdi bizim oradaki alışveriş merkezine de giremiyorum.
(Fıkrayı, bilmediğim bir tarihte, Melih Aşık’ın köşesinden aldığımı hatırlıyorum.)
***
5. Kriko-Mercedes

Temel barda bir Almanla tartışıyor ve sonunda, “Çık dışarı!” diyor. Beş dakika geçmeden Alman onu yaka paça, poposunu tekmeleyerek bara sokuyor. Temel, kan-revan içinde, acıyla inliyor. Alman, kasılarak, “Kung-fu, Kore.” diyor. Ertesi gün yine tartışma, dışarıya çıkma. Temel’in bara sokuluşu. Hali önceki günden farklı değil. Elbiseleri paramparça, burnu kırılmış… Alman, gururla, “Tekvando, Japonya.” diyor. Üçüncü gün yine tartışma ve Temel’in kavga isteği… Hayret, bu kez önde Alman, arkada onu tekmeleyen Temel. Alman, Temel’in ilk iki günkü durumuna benzer halde: Kanlı ve paramparça. Temel, Kemal Sunal’inkine benzer bir kasıntılı yürüyüşle barın ortasına geliyor. Meraklı bakışları daha fazla bekletmiyor: “Kriko, Mercedes.”
***
6. Kalpazanlar

Kalpazanlar para basmış fakat 20 bin yerine 18 binlik banknotlar çıkarmışlar. Ne yapacağız, diye kara kara düşünürken, birinin aklına, halkı saftır, diyerek Karadeniz bölgesine gitme fikri gelmiş. Yola çıkmışlar… Bölgeye gelince ilk önce bir köye rastlamışlar. Köyün bakkalından başlamayı düşünmüşler paraları dönüştürmeyi. Bakkala girip, uzatmışlar parayı; bunu bozar mısın, demişler bakkala. Bakkal bakmış, 18 binlik kağıt para. Tabii, demiş; neden olmasın, yalnız nasıl olsun, iki tane 9 binlik mi, üç tane 6 binlik mi?!
***
7. Speed limit

Temel Amerika’da otoyolda 100 mil/saat hızla giderken bir levha görmüş: ‘Speed Limit 80 mil’. Hemen azaltmış hızını. Bir süre sonra bir levha daha: ‘Speed Limit 60 mil’. ‘Bir bildikleri vardır bu Amerikalıların’ diye düşünüp hızını yine düşürmüş… Belli periyotlarla benzer levhalara rastlamış yol boyunca. ‘Speed Limit 40 mil… Speed Limit 10 mil’… Yol kenarında bisikletlilere rastlamış; artık onlar bile Temel’i geçiyorlarmış. Hatta kros yapanlardan dahi onu geçenler oluyormuş… Az ileride son bir levha görmüş Temel: ‘Welcome to Speed Limit’.
***
8. Devekuşu

Temel devekuşu avına çıkmış… Devekuşunu görünce tüfeğini onun başına doğrultmuş. O sırada devekuşu da Temel’i görmüş ve hemen başını kuma gömmüş… Temel şaşkınlıkla, çevreye bakınmış ve nereye gitti bu kuş, demiş!..
***
9. Golf

Dursun, Hüsnü ve Temel’e golf oynamayı teklif etmiş. Oyunu bilmeyen arkadaşlarına, önce gerekli malzemelerin isimlerini söylemiş: Sopa, top ve delik. Ve, bende sopa var, demiş Dursun. Hüsnü atılmış, bende de top var. Temel, bende delik yok, oynamıyorum deyip hemen oradan ayrılmış.
***
10. Fadime ve at

Temel, Dursun’a, eşin Fadime çok şişmanladı, ata bindir de zayıflasın, demiş. Dursun, Temel’in dediğini yapmış. Bir hafta sonra Temel sormuş, Fadime zayıfladı mı diye. Dursun, yok hiç zayıflayamadı, ama at 5 kilo verdi, demiş! (Oflu Ali’den)
***
11. Maymun avcısı Temel

Temel meşhur bir. maymun avcısıymış. Bir grup hemşerisiyle maymun avı için Hindistan’a giderlerken, arkadaşlarının, “Maymun yakalamaktaki ününü biliyoruz; ancak bunun sırrı, yöntemi nedir?” sorusunu “Safaride görürsünüz, anlatmakla olmaz.” diye yanıtlamış… Temel’in erkek kurt köpekleri Joe, William, Rafael, Avarel önde insanlar arkada, ormana girmişler, av başlamış… Küçük dişi bir maymunu Temel küçük bir taş ile düşürmüş. Joe’ya “git ve yakala” emrini vermiş. Joe, çapkın bir köpekmiş; dişi maymuna, onu oyunlarıyla iyice bitkin düşürdükten sonra resmen tecavüz etmiş. Temel maymunu özenle kucaklayıp kafese yerleştirmiş… Temel gördüğü birkaç erkek maymunu düşürmemiş. Dişi bir maymuna rastlayınca, onu biraz uğraşarak düşürmüş, William’a seslenmiş, “git ve yakala”. William Joe’dan daha azgınmış!.. Temel sıradaki dişi maymunu daha büyük bir taş ile düşürebilmiş. Rafael’e gerekli komutu vermiş. Onun acımasız oyunlarını ve vahşice tecavüzünü içleri sızlayarak izledikten sonra zavallı, mazlum dişi maymunlardan üçüncüsünü de kafese kapatmışlar… Büyükçe bir dişi maymuna tesadüf etmişler. Attığı küçüklü büyüklü taşlar maymunu ağaçtan indirmeye yetmeyince Temel ağaca çıkmaya karar vermiş. Oradan da taş atmış ama nafile. Hatta maymun onun attığı taşları yakalayıp iade ediyormuş. Bizzat yanına gidip, mücadele ederek indirmeye karar vermiş. Fakat, maymunun yerine kendisinin düşme ihtimalini, maymun yakalama sırasının en iri, en aptal ve en azgın köpek olan Avarel’e geldiğiyle birlikte düşününce… Temel arkadaşlarına seslenmiş: Maymunu düşürürsem sorun yok, Avarel onu halleder. Ama maymun beni düşürürse, maymunu değil Avarel’i vurun!
***
12. Çadır

Temel ve İdris dağ gezisine çıkarlar.
Dağa tırmanmadan önce kasabadan giyecek, yiyecek, çadır vs. alırlar.
Akşam olur. Bütün gün yürümüşler, tırmanmışlardır.
Yatıp uyumaya karar verirler…
Vakit gece yarısını geçmektedir.
İdris Temel’i dürter, ula Temel yukarı bak, ne görüyorsun der.
Temel uykulu gözler ve bir sesle, yıldızları görüyorum diye cevap verir.
Bundan sonra ikisi arasında, İdris’in giderek daha sert ve sinirli tonla sorular yönelttiği şu diyalog geçer:
İdris: Bu sana ne ifade ediyor?
Temel: Yıldızların buradan daha çok sayıda ve canlı göründüğünü…
İdris: Başka?!
Temel: Yarın havanın açık olacağını…
İdris: Başka?!
Temel: Tanrının ikimizi bu dağda yatırıp eserlerini seyrettirdiğini…
İdris: Hayır!
Temel: Ha! Fadime ile buna benzer bir gecede… Bildim mi?
İdris: Çadırı götürmüşler lan, çadırı!
***
13. Yanık parmak ve Yattara

Dursun işaret parmağını yakmış. Feryat figan halde. Fadime onu hastaneye götürmüş. Muayeneyi beklerken Dursun’un sürekli inlemesine sinirlenen Fadime, benim her gün oram buram yanıyor, bak parmaklarıma ne haldeler, senin parmağının ucu yandı, ne kadar bağırıyorsun, demiş. Dursun, öyle deme, insanın neresi acıyorsa canı oradadır, deyip “uy anam, vay parmağım” diye feryatlarını sürdürmüş. O sırada hastaneye Trabzonsporlu Yattara, futbolculara has rahat tavırlarla girmiş. Fadime onu görünce; sen parmağının ucu yandı diye etrafı velveleye veriyorsun, bak şu adama, her yanı yanmış, güle oynaya geliyor, demiş!.. (Oflu Ali’den)
***
14. Tünel

Mısır’da, Nil nehrinin altından tünel açılacakmış. İhaleye çıkılmış… İngiliz firması, nehrin iki kıyısından gireriz, ortasına geldiğimizde iki tüneli arasında en fazla 10 metre mesafe olur, küçük bir işlemle birleştiririz, demiş. Fransız firması, tünel çapını daha büyük yaptığımızdan ortaya geldiğimizde en çok 5 metrelik hata olur, demiş. Türk firmasının sözcüsü İdris, biz de iki kıyıdan gireriz, iki tünel ortada buluşur, buluşur; buluşamaz, iki tüneliniz olur, demiş!
***
15. İsim değiştirme

Bir adam ismini değiştirmek için mahkemeye başvurmuş… Hakim, yaşlı ve kulağı az duyan biriymiş. Dosyayı karıştırmış, adamın adını bulamayınca sormuş, ismini değiştirmek istiyormuşsun; ismin nedir? Alper Döt, yakınlarım bana döt Alper derler efendim, demiş adam. Hakim anlayamamış, daha yüksek sesle söylemesini istemiş ismini. Adam hakimin kulağının ağır işittiğini anlamış ve yukarıdakileri yüksek sesle söylemiş. Mübaşir yere düşmüş! Yazıcı kız, önündeki dosyayı devirmiş… Hakim, peki evladım, anlıyorum, değiştirebilirsin. Yeni isminin ne olmasını istiyorsun, diye sorunca, adam, sevinçle haykırmış, Eralp Döt olmasını istiyorum hakim bey!..
***
16. Oflu Ali ve cepçi

Metroda, vagondayım. Cebimde bir el hisseder hissetmez o eli yakaladım. Düşündüm: Bu cepçiyi etkisiz hale getirip polise teslim etsem, bir sürü işlem… Cezasını döverek vermeye kalksam onun da bana vurma, bana zarar verme, sonuçta karizmayı çizdirme ihtimali var. O halde… Elini yakaladığım kişiye, ya kardeşim, aynı meslekteniz, insan dayısına böyle şey yapar mı, dedim! (Oflu Ali’den) (Bu fıkrayı kendime uyarladığımda, eli yakaladığımda, acaba kendi elimi mi yakaladım diye düşünüp tutacaktaki elimin orada olup olmadığına bakıyorum!)
***
17. Hoca ve katır

[Nasrettin] Hoca merhum kendini mahir süvari addedermiş, haşarı bir katıra binmiş, fakat bakmış ki, hayvanın başını bir türlü istediği cihete çeviremiyor, “Nereye efendi?” diye o sırada kendine sual soran ahbabına dönmüş “Katırın istediği yere!” demiş. (Refik Halid Karay, Kirpinin Dedikleri)
***
18. Serbest piyasada alışveriş

… “Kaça bu eşek?”
“Bin lira!”
“Aldım gitti, ver elini helalleşelim!”
Birkaç kişi alıcının kulağına fısıldamış:
“Yahu görmüyor musun, bu eşek topal; onun için ucuza verdi!”
[Alıcı:]
“O eşek topal değil, tırnağının arasında taş kaçmış, topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!” [demiş.]
Eşeğe satana koşmuşlar:
“Yahu bu topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş:
“Eşek topal olmasına topal da, öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar:
“Yahu senin eşek gerçekten toplamış, taşı o koymuş. Seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış:
“Vay namussuz; eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı!”
(Hasan Pulur’un köşesinden)
***
19. Koyun

Üfürükçü, bir kadını onu rahatsız eden cinlerden kurtarmak için evine gitmiş. Tas içindeki su, onlara, cin sorununu halletmek uğruna, ne yapmaları gerektiğini söylüyormuş… İkisi de çırılçıplak kalmışlar. Sarılmaları gerekmiş, sarılmışlar. Tam o sırada kapı çalmış. Gelen, kadının avcı sevgilisiymiş. Üfürükçü büyükçe bir koyun postunun içine saklanmış. Kadın kapıyı açmış. Avcı, sevgilisini çırılçıplak görünce onunla hemen yatmak istemiş. Kadın kabul etmemiş. Adam kızmış. Ben de gider şu koyunla yaparım demiş… Üfürükçü, üzerindeki ağırlığın ve bir tarafındaki rahatsız edici baskının tahammül derecesini aşması üzerine bağırmaya başlamış: Yap-me, yap-mee, yap-me-e-e-e!
***
20. –ese, -kee

An American and a Japanese were sitting on the plane on the way to
Los Angeles. The American turned to the Japanese and asked, “What kind
-ese are you?” The Japanese, confused, replied, “Sorry but I don’t
understand what you mean.” The American repeated, “What kind of
-ese are you?” Again, the Japanese was confused over the question. The
American, now irritated, then yelled, “What kind of -ese are
you… Chinese, Japanese, Vietnamese!?” The Japanese then replied
calmly, “Oh, I am a Japanese.”
A while later the Japanese turned to the American and asked “What
kind of -kee are you?” The American, frustrated, yelled, “What do
you mean what kind of -kee am I?!” The Japanese said, “Are you Yankee,
donkee, or monkee?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29845, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-5) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Tarih-lenk
– Osmanlılar
– Bizim Hep İnanmamızı İstediler
– Halide Edib
– Çiğiltepe
– Paradigmanın İflası
– Kirpinin Dedikleri
^^^^^^^^^^
Okumada Eleştirel Yaklaşım

Alıntı: … okuduklarımızı aklın süzgecinden geçiriyor muyuz? Yoksa meşrebimize göre en yakın kuyumcu dükkânının rafında gördüğümüz ilk bileziği kolumuza takıyor ve haylice bir zaman, belki de ömrümüz boyunca hiç çıkarmıyor muyuz? “Üstat ne söylemişse güzel söylemiş, ne eylemişse güzel eylemiş” mi diyoruz. İsterseniz biraz demode bulabilirsiniz, “Akıl dediğin de bir sosyal mamul (social construct)” diyebilirsiniz. “Neredeymiş o mutlak akıl? Senin aklın sana, benim ki* [benimki] de bana” da diyebilirsiniz. Tartışmıyorum, neyin nesiyle, kimde ne kadar ve nasıl varsa o aklı kullanacak kadar cesur muyuz? Yoksa bazen gereğinden fazla cesuruz da hiçbir kayıt kuyutla bağlı olmaksızın, disiplinin iç kurallarını hiç takmıyoruz ve bizden önceki bilimsel faaliyetleri hiç dikkate almayacak kadar kendi aklımıza mı güveniyoruz? Veya bu şekilde pervasızca, kaygısızca ortaya dökülenleri baş tacı ediniyor, tarihi onların rehberliğinde okumanın rehavetine mi bırakıyoruz kendimizi?
(Tarih-lenk, Kusursuz Yazarlar, Kağıttan Mendiller, Y. Hakan Erdem)

Kitap hakkında. Türkçe’nin nasıl yazılabileceğini, zenginliğini gösteren örnek bir kitap. Mizahi üslubu da kitabın zevkle okunmasını sağlıyor. Kitap (ilk baskısı) boyunca hata (gramer, dizgi vs.) sayısı parmakla sayılacak kadar. Fakat, yazarın birkaç yerde kullandığı “bir şekilde” (“in a way’in çevirisi) ifadesi bu kitaba yakışmıyor!

Kitap; eski yazıdan yeni yazıya aktarılan (çevriyazı), Osmanlıca’dan sadeleştirilen, hatıra ve telif türü kitaplarda vs., bizzat söz konusu kitaplardan ve (kanıtlı) tarihi verilerden hareketle, göz ardı etmeleri, eklemeleri, tarihsel yanlışları ve saptırmaları, nasıl çalıntı yapıldığını vs. ortaya koyuyor…

Yazarın, kitabın önsözünde teşekkür ettiği kimi yazarların kitaplarından neden bahsetmediği sorulabilir ve onlar pürü pak mı ki denebilir. Bu, haklı (ama anlamsız) bir sorudur. Ne yapalım?! O insanların kitaplarını da başka bir yazar ele alsın; ama bu kitap kadar nitelikli olsun.

* Kitabın 4. baskısı yapılmış, ama bu hata duruyor!

Not. Takip edebildiğim kadarıyla yukarıdaki kitapta belirtilen hatalara, kasıtlı işlemlere, çalıntılara vs. karşı ilgili kişilerden ciddi (hatta hiç) bir itiraz gelmedi… Sadece biraz İlber Ortaylı’dan ki o da asıl eleştiri konularına dair bir şey diyemedi. Mesela bilgi ve dil hatalarıyla dolu, ve önceki yazılarından, röportajlarından, konferanslarından vs. (birilerince) derlenmiş ve farklı isimli-aynı metinli (popüler) kitapları hakkında… İ. Ortaylı’nın birkaç kitabını okuduktan sonra ve bir röportajında makalelerini (köşe yazılarını) “yazdırdığını” (dikte ettirdiğini) öğrenince (bu okuduğum makalelerinde aşikardı), elbette artık fazla bir şey katmadığını anlayıp onu okumayı bırakmıştım.

“Tarih-lenk”’te çok vesile ile geçen ve en ziyade rezil edilen isimlerden biri “Prof. Dr.” Ahmed Akgündüz”ü kitabı okuduktan epey sonra TV’de gördüm. Konu domuz etinin zararları idi. A. Akgündüz, zararları, malum gerekçeleri öne sürüp “bilimsel olarak” ve “tatlı tatlı” anlatırken sunucu, belki saflıkla belki gazeteci refleksiyle, bir okuyucu sorusunu yöneltti: “Domuzlar eşlerini kıskanmaz diyorsunuz, ama helal hayvanlarda da ensest ilişki var!?” “Hoca” bir an durdu, muhafazakar bir kanalda beklemediği bir soruydu; sunucuya, “bir komplo ile karşı karşıya mıyım acaba” veya “bir mümin bir mümine böyle yapar mı” diye yorumlanacak bir bakış attı, hemen ardından, tabii ki en önce Allah’ın takdiridir, bağlamında bir cümle sarf ettikten sonra “ilmî” izahatına devam etti… Ne yüzle çıkabiliyor TV’ye, hayret!

İ. Ortaylı’nın yazılarını, konuşmalarını derleyen (kullanan) kafa ve A. Akgündüz gibilerin kafası aynıdır: Bunlar “padişah efendimiz”cilerdir… Kitapları düzensizdir, sayısız bilgi ve Türkçe yanlışlarıyla doludur. Çünkü amaçları, sadece, bir kesim halka, onların imanlarını tatmin edecek şeyler söylemektir (Onun için aslında yüz kelime ve on cümle, yeter artar bile!). Bu, onlara göre kitabın kitap olması için yeterlidir… Dile özen göstermeyenler, ki bunların ne kendilerine ne okuyuculara ne de hizmet ettiklerini söyledikleri şeylere saygıları vardır; gün gelir itibarları (ne kadarsa) böyle ayaklar altında kalır, rezil olurlar!


Kültür ve Medeniyet

Emile Durkheim’e göre organik bir bütün olan toplum yapısını belirleyen üç temel olgu vardır: İletişim (communication) (dil ve öbür iletişim araçları); insanın iradesi dışında toplum yaşamını belirleyen dış koşullar (demografik, ekonomik olgular); örfüâdât, ahlâk ve hukuk gibi normatif kurallar. Durkheim’i izleyen Radcliffe Brown’a göre de her toplum-kültür, tümüyle özgür bir sistemdir ve bir sistem olarak ele alınmalıdır. Bu yapısal-işlevsel (structural-functionalist) kavrama göre, sosyal ilişkileri ve kültürü, içinde bulunduğu sosyal sistem belirler. Sistemin parçaları arasında işlevsel bağımlılık, sosyal ilişkileri tayin eder…

Bu görüş karşısında XIX. yüzyılın evrimci (evolutionist) sosyologlarına göre medeniyet, bir çizgide tek doğrultuda gelişen kültürün ileri bir aşamasından başka bir şey değildir. Bu gelişim çizgisinde medeniyet, işbölümü hayli gelişmiş, soyut ve aşkın (transcendental) bir Tanrı inancına erişmiş, bilgi ve teknolojide uzmanlaşmış kurumlara sahip toplumların temsil ettikleri bir sosyal-kültürel gelişim aşamasıdır. Nihâyet, medeniyetin bir kaynaktan çıkarak (babilonianism) kültür temasları ve alıntılarla yayıldığını ileri süren bir yaklaşım (diffusionist) vardır. Diffusion teorisinin başlıca temsilcisi [temsilcileri] Gordon Childe ve Arnold Toynbee’dir.

[Ziya] Gökalp’e göre, kültürü oluşturan en eski temel öge, ilkel inanç sistemidir. Evrensel dinler geldiği zaman da halk onu kendi inanç sistemine uydurmaya çalışır…

[Kürt sorunu] Türkiye acaba, sonuna dek direnmekle, hareketi küçümsemekle, tamiri imkânsız hâle gelebilecek bir duruma mı sürükleniyor?..

Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlı’dan devraldığımız çürümüş sistem ve alışkanlıklar süregelmiştir. Herkes, devleti soymayı, yolsuzluğu, haklı ve meşru bir yol saymıştır…

Ülkemiz, Tanzimat Dönemi’nde olduğundan daha kapsamlı, topyekûn bir kültürleşme bunalımı yaşamaktadır. Temel sorun, bir yandan küresel örgüt ve dinamiklere nasıl uyum sağlayabileceğimizi, öbür yandan onları millî hedefler doğrultusunda nasıl kullanabileceğimizi belirlemektir.

Hiçbir kültür öğesi, kendi-iç (intrinsic) değeri dolayısıyla yayılmaz, çoğu kez onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır.
(Osmanlılar, Fütuhat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler, Halil İnalcık)

Kitap hakkında: Farklı yerlerde çıkmış yayınların birleştirilmesi ile meydana getirilen kitapta, yazarın o yayınlarındaki hataları olduğu gibi taşınmış!.. H. İnalcık, bir kaynaktan hareketle Türkmenlerin yoğunluğundan bahsederken, bir başkasındaki, mealen, “her gün Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı bini buluyordu” ifadesine yer veriyor; ama “ne zaman, nerelerde ne düzeyde” karışım olmuş sualinin yanıtını (yine) bulamıyoruz (Ki belki hiç bilinemeyecek, belki gereksiz bir malumat, fakat tarihçinin bunu bilimsel bir çerçevede açıklaması gerekiyor.). Profesör, tarihi verilerden hareketle günümüz ve gelecek hakkında, ya sadece soru sorup açıklama yapmıyor, ya da yetersiz, tutarsız ve belli bir dayanağı (ideolojisi) olmayan görüşler ileri sürüyor… Yanı sıra, Osmanlı, Osmanlı-Avrupa ilişkileri ve hatta Avrupa tarihi konusunda çok yararlı bir kitap.


Yahudi Soykırımı(!) ve Fırınlar

Alıntı: … Peki 6 milyon kişiyi yakabilecek kapasitede kaç fırın vardı ve bir insanın yanması ne kadar zaman alırdı?
… Kanada’nın Calgary kentinde bir ölü yakma merkezinde müdür olarak çalışan Yvan Lagace… Birkenau toplama kampındaki fırınlar 24 saat tam kapasite çalışsa bile, en fazla 184 cesedin yakılabileceğini açıkladı. Yani fırınların hiç arıza yapmaması ve hiç ara verilmemesi halinde dahi, soykırımın yapıldığı iddia edilen 1941-1944 tarihleri arasında en fazla 150.000 cesedin yakılabileceğini söylüyordu…

Auschwitz’deki kampın girişinde asılı duran tabelada yazan ölü sayısı 4.000.000’dan 1.000.000’a indirildi. Ayrıca kampta gaz odası ve fırın olarak ziyarete açılan yerlerin bir kısmının sonradan sembolik olarak inşa edildiği gerçeğini de [Ernst] Zundel ispatladı.
(Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin, Gürkan Hacır)

Kitap hakkında: Kitabın başında “İnanmaya değil, Bilmeye İhtiyacımız Var!” sözünü görünce sevinmiştim (Benzer bir sözüm var ya!). Fakat okudukça… Bolca ifade bozukluğu, kelime hataları, yarım yamalak bilgiler, çelişkiler… Yazarın, denk gelen tarihlerde ve mekanlarda anlam araması; kendince mana bulduğu konulara ilişkin manasız sorularının cevaplarını okuyucuya bırakması; 1920’lerde transistorlu radyo sattırması; taraftar profilini sorgulamaksızın Fenerbahçe-Galatasaray dostluğunu talep etmesi… Tertipsiz ve özensiz bir kitap. Yine de, yukarıdaki gibi bilgiler, tespitler, yorumlar için okunabilir.

Not. Kitapta yok; G. Hacır TV’de Filistin Kurtuluş Örgütü lideri, müteveffa Yaser Arafat’ın şu kadar milyon dolarlık servetinin (nerenin vatandaşı olduğunu söylemediği) bir Yahudi tarafından yönetilmesini (doğruysa/ne derece doğruysa), büyük olay/şok bilgi olarak sunuyor. Serveti, İsrail yönetimi ve denetiminde olsaydı, dediği gibi “offf” bir durum olurdu! İnsan kimi nitelikli ve güvenilir buluyorsa parasını ona emanet eder… G. Hacır, Abdülhamit’in yatırımlarını (Osmanlı vatandaşı) bir Yahudi’nin idare etmesinden de, bunu başka doğru-yanlış verilerle birleştirerek bir mana çıkarabilir! 

Atatürk’ü Koruma Kanunu

Alıntı: 1951 Mayıs’ında… [Halide Edib Adıvar, Atatürk’ü Koruma Kanunu* hakkında konuşurken] Atatürk’e ilişkin görüşlerini de kürsüden şöyle ifade etmişti: … bu milleti Atatürk yoktan var etmiş değildir. Atatürk bu milletin evladıdır. … Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı Şark zihniyetinin mahsulü diye telakki ederim. … kabletarih [tarih boyunca] put haline gelen ve bugün yerlerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta put diye tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor…
(Halide Edib, Biyografisine Sığmayan Kadın, İpek Çalışlar)

Kitap hakkında: Halide Edib’in kendisinin kaleme aldıklarının ve hakkında tüm yazılanlarla söylenenlerin değerlendirilerek nesnel biçimde ve, hayatı ve fikirleri hakkında hemen hemen soru işareti bırakmayacak kadar ayrıntılı yazılmış bir kitap**… H. Edib’in, Türkçe çevirisi sorunlu (Bkz. Tarih-lenk, H. Erdem) “Turkish Ordeal” kitabından kesitler var… Bu kitap sayesinde, Anadolu’ya beraber geçtikleri, o da Milli Mücadele kadrosundan ve Cumhuriyet’in kurucularından olan eşi; beyefendi, üvey çocuklarına ve bütün çocuklara şevkatli, barışçı kişiliği ile Dr. Adnan Adıvar’ı da tanımak mümkün… Kitapta yer yer düşük cümleler, kopukluklar vs. söz konusu! Ayrıca yazar, “Ermeni kıyımı”na “takmış” ki, kitabın sonunda, H. Edib’e “söylettiği” sözlerde bu husus da var (İ. Çalışlar’ın, H. Edib’in “Ermeni kıyımı” (Adana) üzerine verdiği tepkiyi, izleyen yıllardaki “kıyımları”*** kapsayacak biçimde, sonuna kadar devam ettirmemesinden hayıflanmış olduğu anlaşılıyor.). Yukarıdaki eleştirilere rağmen, emek verilmiş, bilgi veren ve ufuk açan bir kitap…

* Bu kanunun çıkması ve üstelik 60 yıldır yürürlükte kalması utanç vericidir; ama devletin ve halkın geri kalmışlığının tipik göstergelerinden biridir.

** Bir soru: H. Edib için yurt dışında düzenlenen organizasyonlar (geziler, misafirlikler, konferanslar), onun “doğulu aydın bir kadın yazar” olmasından mı kaynaklanmaktadır, yoksa başka bir etmen mi vardır (H. Edib’in gelişini haber veren bazı gazeteler, onu “Yahudi yazar” diye lanse ediyorlar.)?! Kitapta buna dair bir yorum yok.

*** Bir kıyımın yaşandığı, pek çok masum Anadolu insanının mağdur olduğu ve katledildiği/yitirildiği kesindir. Fakat bunun sürekli olarak dünya ve Türkiye gündemde olması insani değil siyasi ve ekonomik temellidir (Salt insani sanıp, o refleksle hareket ederek aldananlar-kullanılanlar da çok elbette. Yazar bu gruptan sanırım!).

Not. O dönemde, artık nereden kaynaklanıyorsa, yurt dışındaki, Cumhuriyet’in bir medeniyet inşa ettiği, halkı ilkellikten çıkardığı babındaki yorumlara H. Edib, böyle olmadığını zaten bir medeniyetin, kültürün var olduğunu açıklıyor.

Miralay Reşat

Alıntı: Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa: “Miralay Reşat Bey! Yarın 12’ye kadar tepe alınacak. Alamazsanız, ben sizin yerinizde olsam yaşamam!” Tümen Kumandanı Reşat Bey: “Benim yerimde olmanıza gerek yok, ben zaten yaşamam!”

***
Mustafa Kemal Paşa’nın sesi sakin ve üslubu son derece nazikti. “Reşat Bey, merhaba, iyi olduğunuzu umuyorum. Niçin hedefinize ulaşamadınız?”
“… Yarım saat sonra … ulaşacağız… “
Başkumandan, “Peki kolay gelsin.” deyip ayrılırken kötü bir söz etmedi.
(Çiğiltepe, Miralay Reşat Bey (1879-1922), Cihangir Akşit (Em. Tümg))

Not. Kitabı okumadım (ve okumayı düşünmüyorum!). Ama arka kapağındaki yer alan yukarıdaki ilk paragrafı okuyunca karıştırdım ve sonraki sayfaların birinde ikinci paragrafı gördüm. Yazar sanki intihardan M. Kemal’i aklamaya çalışıyor. M. Kemal’in üslubunun nazik olması (balolarda ve sofrasında kadınlara hariç) mümkün değildir:

İpek Çalışlar “Halide Edib, Biyografisine Sığmayan Kadın”da, H. Edib’in “Turkish Ordeal” kitabına atfen: “… Yakınındaki komutanları yüreklendirmek yerine acı sözlerle üzen, kırıcı, tehditkar, acımasız, ölüme gidenler için üzüntü duymayan bir komutanla baş başa bırakıyordu okurunu. Ona göre Mustafa Kemal ‘Tamamen kalpsizdi. Uyumsuz, sabırsız, sert ve acımasızdı…” diyor.

Miralay (Albay) Reşat, (maalesef) M. Kemal’in azarlaması üzerine intihar etmiştir! Bu konuşmadan önce Nurettin paşanın aramış ve saçmalamış olmasına şaşırmam!.. Söylendiğine göre, generallerin istedikleri tepe Reşat bey intihar ederken alınmış. (Büyük Taarruz, Ağustos 1922, Çiğiltepe)

Bu kitap, daha doğrusu yukarıdaki “tez”, iman sahibi insanların kimi gerçekler karşısında nasıl rahatsızlık duyduklarının ve o gerçeği nasıl değiştirmeye, perdelemeye, saptırmaya çalıştıklarının tipik örneklerinden biri!


Emperyalizm ve Atatürk Türkiye’si

Alıntı: … emperyalizmin 1914-1945 arasındaki “yapısal krizi”, emperyalizmle olan ilişkilerin gevşemesi nedeniyle bir yanılsama yaratmaya olanak vermiş, sanki emperyalizmden bilinçli bir kopuş varmış izlenimi yaratmıştır. Emperyalizmin krizi, Cumhuriyet bürokrasisine ideolojik bir manipülasyon olanağı vermiştir*…
Cumhuriyetle başlayan dönem, Batı kapitalizmi ile bir hesaplaşma dönemi değil, yeni bir uzlaşma ve denge oluşturma dönemidir. Türkiye ekonomisini emperyalizme bağlayan zincir olduğu gibi kalmıştı. Bir ülkenin emperyalizmle olan sömürü ve bağımlılık ilişkisini belirleyen, ülkedeki üretim ilişkileri ve üretim ilişkilerin üzerine oturan egemen sınıf ittifakıdır. Emperyalizmle ilişkilerin değişmesi için, üretim ilişkilerinin dönüşüme uğratılması gerekir. üretim ilişkilerine dokunmadan yapılan “düzenlemeler”, inkılâplar olsun, abartıldığı gibi önemli olmadığı gibi, ekseri sömürü ve bağımlılık ilişkilerini de içselleştirip, sömürüyü derinleştirebilir.
(Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Fikret Başkaya)

Kitap hakkında: F. Başkaya, “Kitlelerin gönüllü katılımı olmadığı için, mahalli ayan, eşraf, şeyh, ağa ve tarikat reisi ve din adamlarının prestijinden yaralanılarak, kısıtlı bir katılım sağlanabilmiştir.” ve “Bunların yetersiz kaldığı koşullarda zor öğesi gündeme gelecekti.” demektedir. Cumhuriyetin ilk dönemini sosyalist bakış açısıyla eleştirmektedir. Müspet hiçbir gelişmenin belirtilmemesi ve Türkçe’sinin zayıflığına rağmen, hakkında soruşturma açılmış ve yargılanmış olan bu kitap okunmaya değer. (Beraat etmiş; satışı serbest.)

* Şöyle de söylenebilir: Avrupa devletleri savaştan sonra her alanda öyle bir çöküş yaşamıştı ki, kendini toparlayana dek, yani ikinci büyük savaşa kadar bizi bir başımıza bırakabildiler ve bu sayede tam bağımsızlığın keyfini çıkardık. (Savaştan sonra Avrupa yine çöktü, biz ABD’nin “mandası” olduk!)

Rasyonel Düşünce ve Hurafeler

Alıntı: Gerçekten Mustafa Kemal ve onun “inkılâpları”yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüzyıllık Hilâfet* ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de, bu efsane üreticilerinin, sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olmalarıdır! Topluma rasyonel düşünceyi egemen kılmak amacıyla yola çıkanlar, hiçbir düzeyde görülmemiş düzeyde hurafe üretmiştiler, putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler. Cumhuriyet aydını, put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!..**
(Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Fikret Başkaya)

* Osmanlı’da Hilâfet yedi yüzyıllık değildi.

** Bu yorum “ne yazık ki” günümüze dek gelen Cumhuriyet tarihinin tamamına şamil olacak biçimde doğrudur, geçerlidir. Laikçiler rasyonel düşünemez, iman sahibidirler; bu anlamda dincilerle aralarında hiç fark yoktur!

Türkiye’de İlk Trafik Kazası

Alıntı: Dar sokaklarda yaya gezenlerden misin? Evine giderken, Düüüt!.. Düüt!.. paşa çadırı kadar bir otomobil; gizliden bir iki vah vah… ‘Şöyle olmuş, böyle olmuş, müteveffa yanlış manevra yaptığından sola kaçmış da!’ gibi dört beş satır havadis… Ötesi ahiret! Hani o cani? Nerede o haydut? Niçin serbest o makinist?..
(Kirpinin Dedikleri, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Yazarın 2. meşrutiyet döneminde (20’li yaşlarının ilk yarısında!) kaleme aldığı, gazeteler ve dergilerde yayınlanan makalelerinden derlenmiş, güzel-akıcı bir Türkçe’yi ve mizahi-alaycı bir üslubu haiz kitapta, mükemmel tespitler ve öngörüler var; 100 yıl öncesinin olayları, insanları, siyaseti, İstanbul’da yaşam kalitesi vs. hakkında bilgi ve fikir sahibi olunabilir. R. H. Karay’ın burada tanıtılan (İnkılâp Kitapevi’nce basılan) diğer kitapları gibi bu da orijinal dilinden Latin alfabesine, sadeleştirilmeden aktarılmış (R. H. Karay’ın kitaplarının sadeleştirilmiş baskıları da var.). Bu kitaba, okuduğum-tanıttığım diğer kitaplardan daha ziyade özen gösterilmiş; hata sayısı çok az.

Not. Bu paragrafla ilgili “Harbiye Nazırının otomobili –ki İstanbul’da resmî ilk otomobildi- bir adam çiğnemişti.” dip not var! Türkiye’de her şey nasıl başlamışsa öyle gidiyor vesselam.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8784, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

En çok indirilen makaleler

Sitemize yükleniş makaleler içinde şimdiye kadar en çok indirilenlerin listesi aşağıdaki gibidir. Parantez içindeki sayılar indirilme sayılarıdır:

  1. Büyük patlama teorisi kelam kozmoloji argümanını destekler mi? – Rahim Acar (417)
  2. On the Possibility of An Actual Infinity – Josh Dever (239)
  3. The Evolutionary Origin of Complex Features – Richard Lenski (216)
  4. Natural Explanations for The Anthropic Coincidences – Victor Stenger (171)
  5. How bio-friendly is the universe? – Paul Davies (157)
  6. Multiverse Cosmological Models – Paul Davies (155)
  7. Coincidences and How to Reason about Them – Elliot Sober (151)
  8. Evolution as Fact, Theory, and Path – T. Ryan Gregory (149)
  9. Why (Almost All) Cosmologists are Atheists – Sean M. Carroll (145)
  10. Must Metaphysical Time Have a Beginning? – Wes Morriston (113)

Makalelerin tamamına Makale Arşivi sayfasından ulaşabilirsiniz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3558, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 4

YA BU MARKSİZM DAHA ÖLMEDİ Mİ ?

Dünyada hiç bir bilim dalının karşısında, daha henüz Marksizme karşı verilen savaş verilmemiştir.Bütün bir dünya, dinler ve bilim kurumlarıda dahil olmak üzere neleri ver neleri yok Marksizm karşısında kullanmışlarıdır.Neden ? Çünkü doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış, belki ondandır.Ama sadece Marksizm değil aynı zamanda hemen hemen bütün peygamberlerde, büyük acılar çekmişlerdir, dünyada.Kimisi çarmaha gerilmiş, kimisi yıllarca zindanlarda kalmıştır.
Dünya yuvarlaktır ve güneşin çevresinde dönüyor, dedi diye öldürülen filozoflarda vardır tarihte.

Ne yaparsın insanlık hali.

İşte gine bu insanlık hali gereğince, kimi insanlar gözleri kapalı, ağızları yarı açık olduğu halde, Marksistlere hep şu soruları sorarlar.

Ya marksizm ölmedimi daha?
Niye savaşıyorsunuz, bu insanlar için değmez ki.
Benim boyum kısa senin boyun uzun herkes eşit olamaz.
Her kes eşit olursa tuvaletleri kim temizleyecek?

Karl Marks dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı filozoflarındandır ve marksizm toplum bilimler alanına giren sosyoloji biliminin en gerçekci dalıdır.Yani bir bilim dalıdır, başka birşey değildir.Bilimlerde ölmezler, insanlıkla birlikte hep yaşarlar.
Sosyoloji bilimi, bilim olabilmek için tıpkı kendisi gibi felsefeden türemiş diğer bilimlerden faydalanır.Daha doğru bir değişle kendi özel alanında yoğunlaşmış diğer bilimlerin bir toplamıdır.

– matematik
– psikoloji
SOSYOLOJİ – ekonomi- politik
– ekoloji
– kültür- ahlak

Eğer bütün bu bilim dallarından faydalanmaz ise sosyoloji kendi görevini yapamaz.Yani insanlık için faydalı olamaz.Konu insandır, onun yaşamı, onun yaşamının sağlıklılaşmasıdır.Bütün bu bilim dallarıda insan tarafından, insan için üretilmişlerdir.Öyleyse yaşamımızı sağlıklılaştırma gibi bir sorunumuz vardır.Bu bilimler bu nedenle geliştirilmektedirler.Sosyoloji gine aynı nedenden dolayı geliştirilmiştir.
Marksist sosyolojiyi anlamak içinde gine bir bütün olarak, tüm bilim dallarını bir arada düşünmek zorundasınız.Yoksa onu anlayamazsınız, yanlış anlarsınız.
Şimdi, dünayanın gelmiş geçmiş en büyük en kapsamlı, hümanist öğretisi olarak adlandırılan Marksizm karşısında yukarıdaki soruları soran kimseler, bütün diğer bilim dallarınada aynı soruları sorabilirlermi acaba ? Bir psikoloğa gidip, ya sen ne için yıllarca okuyorsun, değermi hiç dünyadaki psikolojik sorunlu insanlar hiç bitermi? Matematikciye, bu kadar okuyorsun, bak gözüne gözlük takmışsın, hiç değermi bırak boş ver.
Eğer tarih boyunca hep bu soruları soran yanlış yetişmiş, dünyayı yanlış anlamış, zihin tembeli insanları dinleseydik, şimdi hala mağrada yaşıyor olurduk herhalde.

Bilimsel çalışmalar deneme yanılma yöntemi ile ilerler.Bütün sosyalist denemeler, bilimsel çalışmaların deneme yanılma prensipleri gereğince ele alınmalıdır.Geçen yüzyılın başlarında, başta Rusya olmak üzere, Çin, Kuba, Arnavutluk, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerde birbirini izleyen sosyalist devrimler, insanlığın toplum bilimler alanındaki en muhteşem bilimsel girişimleridir.Bu bilimsel müdahaleler, yararlanabilecekleri diğer bilimlerin henüz tam olarak gelişmemiş olmasından dolayı, sosyal yaşantıya devrimden sonra gerekli müdahaleler zincirini gerçekleştirememiştir.Bunedenlede çözülmüşlerdir.
Evet ticari mantığa müdahale, çocuk ve yetişkin psikolojisi ve Allah inancı konularında gerekli yoğunlaşma sağlanamamıştır.

Ama her şeye rağmen bizler, bu günün insanları çalışmalarımızı yılmadan sürdürmeliyiz.İnsanlığın ahlakı ve terbiyesi gereği insani duruşumuzu hiç bir zaman bozmamalıyız.Elimizi her gün nasıl yıkıyorsak, dünyadaki her türlü soruna karşıda her an karşı olmak zorundayız.Bu yolda isteyenimiz birer bilim adamı, sosyolok, sanatcı, şair olabilir.Bakın bügün dünyamızdaki sorunları saymakla bitiremeyiz.Bir şeyler yapmalıyız, eğer şayet yapmıyorsak yapanlarıda engellememeliyiz, en azından belki desteklemeliyiz.Çabalarını gözümüz kapalı karalamak yerine anlamaya çalışmalıyız.Elimizi kalbimizin üstüne koyarak araştırmalıyız, okumalıyız, düşünmeliyiz.Yapacağımız şey bilgiye sevgi ile bakabilmeyi becermektir.

Zaten marksizm de bilgiye sevgi ile bakmaktan ve bu anlayışı insanlık yararına sistemleştirmekten başka birşey değildir.
Amaç açıktır
1- ALLAH İNANCINI TERKEMEDEN
2- TİCARİ MANTIĞI YOK ETMEK
3- BİLİM VE TEKNOLOJİYİ PAYLAŞMAK
Biraz ufkunuzu geniş tutun, biz insanlık neleri başarmadık ki, kendi yararımıza dünyayımı değiştiremiyeceğiz ?

ÇOCUKLARIMIZ HER ŞEY İÇİN DEĞER !!!

Teşekkürederim, saygılarımla.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5274, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bir kedinin ölümü.

Bu bir özür aslında. Derin, içten bir özür. Bu kadarını kendime borçluyum ve sizlerle paylaşmak istedim. Bir kedinin ölümü beni bu kadar etkileyebiliyorsa, ve de bir kedi bu kadar şeyi değiştirebiliyorsa, o sadece bir kedi olamaz.

Onu bir arkadaşımdan almıştım. Geldiğinde avucum kadar birşeydi. Büyüyüşünü, aslında herşeyini gözlemleme imkanım oldu. Aslında daha çok o buna izin veriyordu.

Bir süre sonra miyavlaşıyındaki farklılığı bile anlayabiliyordum. Kimi zaman acıkıyor, kimi zaman sinirleniyordu. Boynumda uyuyor, beni kimseyle paylaşmak istemiyordu. Biramın tadını merak ediyor, yakın arkadaşlarım bana geldiğinde onlara diklenip racon kesiyordu.

Ama en büyük değişimi ergenlikle birlikte yaşamaya başladık. Önce onu veterinere götürdüm. Bütün bunların normal olduğunu söyledi. Giderek daha da sinirli ve hükmedici tavırlar göstermeye başlamıştı. Bir de herşeye işemeye.

Bir süre sonra dayanılmaz bir hal almıştı benim için. Gece uyuyamaz olmuştum. Kapımı kapatıyordum ama bu sefer ortalığı kırıp geçiriyordu. Bütün ev onun çiş izleriyle buram buram kokuyordu. Öylesine abartmıştı ki, ders çalışmaya gelen arkadaşımın çantasına bile kaşla göz arasında işemişti.

Başka şeyler de beni çok zorluyordu. Onu evde tutamıyordum. Ama ne zaman dışarı salsam, yara ve çizik içinde geliyor, ben de buna dayanamıyordum. Salmayınca sinirleniyor, kumlarını her yere saçıp, kitaplarımı tırmalıyordu. Bu durumdan cesaretlenen annem, kedimi alıp kendi evlerine götürdü.

Ve onu kısırlaştırdılar.

Kedim yavaş yavaş bunalıma girdi. Yüzüme bile bakmıyordu. Birlikte televizyon seyrettiğim kedim değildi artık o. Zamanla bir şeyleri yapmak istediğini, ama ne yapmak için kendisinde istek bulabildiğini ne de istemekten vazgeçebildiğini anladık. Yada ben böyle düşünüyorum.

Ama kesin olan şu ki, kedim giderek kötüleşti. Ondan erkekliğini almıştık çünkü. Eskisi gibi testislerini gösterircesine gerine gerine yürümüyordu kedim. Çalım atmıyordu. Ve bize bakıp kafasını çevirip bir köşeye gidiyordu suçlarcasına. Hırçın, huysuz ve inatçı bir ihtiyar gibiydi artık.

Ne yaptıysak olmadı. Sonra annem onu kedi beslemek isteyen başka bir aileye verdi. Önce aileyle tanıştı, kanaat getirdi, sonra da verdi. Belki de düzelir diye düşündü. Biraz da dayanılır gibi değildi artık. Ondan kurtulmak kolayımıza geldi.

Ve kedim öldü.

Onun ölümü, başkalarının üzerimizde tasarruf hakkını sorgularken kendimizi ne kadar bundan uzak tuttuğumuzu öğretti bana. Hep bir yanlı ve bencildik. Aslında böyle bir tasarruf hakımız yoktu, bizimkisi resmen şımarıklıktı, kendini ve yerini bilmezlikti. Daha kötüsü veterinerin bunu bilmesi ve de bizimle paylaşması gerekiyordu, çünkü kedimin ölümüne neden oldu o işlem, işi de bunu bilmekti.

Aşıları tastamam, gayet sağlıklı beslenen bir kedinin 3 yaşında belli belirsiz ölümünü başka türlü açıklayamıyorum. Üstelik ona işkence ettik. Doğasının bir parçasını aldık. O ise yerine başka birşey koyamıyordu, zaten koyamazdı da, ve onu buna mahkum ettik.

Çok büyüttüğümü düşünüyorsanız fazla değil 3 hafta boyunca günde 300 mg sipreteron esatat içerek kendinizi kısırlaştırmayı deneyin. Çıldırmanın ve intiharın eşiğindeyken anlayabilirsiniz en çok ona yapılanı.

Sanırım bu yüzden, kedi beslemeye bir daha cesaret edemedim. Aslında hiçbir hayvanı. Hoş, artık kimin kimi beslediği bile tartışma konusu ya benim için. Ama düşünce dünyam baştan aşağı sallandı. Artık öldürmeye, işkenceye ve de tasarruf hakkını kendinde görme despotluğuna karşı bakışım çok daha radikalleşti. Dahası öldürmenin ve işkencenin başka başka yolları olduğunu öğrendim.

Sonunda bir manifesto oluştu kafamda. İnsan haklarının yanında artık hayvan hakları da yaşam hakkının bir parçası, ayrılmaz bir parçası olmak zorunda. Ve yaşam hakkı eveleyip gevelemeden saygı duymak, korumak ve kollamak zorunda olduğumuz bir kavram. Bu bir bütün, bölüp parçalayamıyorsunuz.

Ben diyorum ki, hayvan haklarını da ajandanıza dahil edin. Bu artık bir önkoşul olsun listenizde. İster duygusal, ister rasyonel (yazı çok uzayacağından bu kısmı geçmeyi tercih ediyorum, ancak emin olun ki size madde madde maddi nedenler de sayabilirim) düşünün. İster anlayın ister anlamayın, ama böyle listelerin acı tecrübelerle oluşturulduğunu unutmayın. Entel dantel laflar değil onlar. İlla ki sizin listeye katacağınız bir tecrübe yaşamanıza gerek yok. Emin olun hiç gerek yok.

Bir de unutmadan, iki de bir kurban bayramında kesilen hayvanlar için birşeyler yapılması için mektup yazanlara kalkıp “siz kendinize bakın, boğa güreşleri ne?” diye cevap yapıştıranlara kötü haber, çok şükür ki özrü kabahinden beter bir tepkinin dayanağı kalmadı, aynı zamanda bir vahşet şovu da tarihe gömüldü. Çünkü yasaklandı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 19861, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Dikkat, bu bir evrim yazısıdır.

Roni’nin evrimle ilgili yazısını okurken, artık evrim teorisinin hiçbir şekilde doğrulanamacağına olan inancımın olgunlaştığını hissettim. Bir konuda öyle yada böyle, bir kanıya varmak böyle birşey olsa gerek. Meyve gibi. Zamanla olgunlaşıyor.

Ateşli savunucuları ile ateşli karşıtları gibi, bir şekilde, başka nedenlerin de etkisiyle bakmıyorum evrim teorisine. Benim için, şu değil bu değil ama en çok da inançlarımın bir sağlaması değil. Herşeyden önce o bir teori. Ispatlanmak kadar çürütülmeye de açık. Bence fark şu, ıspatlandığı gün bambaşka sorularımız olacak, çürütüldüğü gün ise aynı. Herşey bir tarafa fikir özgürlüğüne giren her farklı görüş kadar savunulma yada reddedilme hakkına sahip. Bence karşıtları ile savunucularının bu denli hareretli oluşlarında da bir sorun yok. Bütün sorun herşeyin makul sınırlarında cereyan etmesi. Tadı kaçtı mı, ne olursa olsun önemli değil, tadı kaçıyor işte. Evrimi savunduğu yada evrime inanmadığı için birbirlerine düşmanlık besleyen insanlara tanık olduğum gün, bunlar bahane arıyorlar demiştim kendi kendime. Hala aynı şekilde düşünüyorum.

Evrim teorisine daha türlerin geçişinde katılmıyorum. Aslında bilimsel bir teoriye hiç de bilimsel olmayan bir şekilde yaklaştığımı biliyorum ama, her teorinin de üzerinde oturduğu bir düşünce var. Bence günün birinde büyük bir şaşkınlık yaşayabiliriz. Bana kalırsa türler başından beri belliydi. Herbir teferruat zaten hesaplanmıştı, çünkü evrende hesapsız kitapsız hiçbirşey bulamıyoruz. Hatta kaos dediğimiz şeyler bile buna dahil.

Dahası, evrimin türlerin kendi içinde yaşandığı fikrine kapıldım. Bu fikre kapılmanın esas nedeni kendi türümüz. Tarihimiz kendi türümüze ait iyi ve kötülerin mücadelesi üzerine yükseliyor. Kendi türümüze ait diyorum çünkü bunların tanımlarını da biz yapıyoruz. Yapabiliyor oluşumuz bile bize özgü. Kanlı geçmişimiz bir evrim hikayesi gibi. Başarılar ve başarısızlıklarla dolu olmasına rağmen öncesi ile sonrası arasında makas giderek açılıyor. Demek istediğim, tam da genlerimiz gibi, farklı koşullar altında farklı sonuçlar üretip, bazılarını baskılıyoruz, ve de gelecek nesillere miras bırakıyoruz. Ama her zaman başka bir genin tekrardan ve yeniden galip gelebilmesi mümkün. İdam cezası geliyor aklıma hemen. Belki de tarihimizin en kanlı cinayet günlerini yaşıyoruz, ama yine, tarihimizin belki de en insan haklarının geliştiği günler. İki zıtlık inanılmaz derecede yanyana ve içiçe. Esas olan şu, ortaçağda normal ve hatta yasal olan şeylerin pekçoğu bugün suç.

Bu düşüncelerim yüzünden, insan ve havyan genlerini melezleyip yeni türler üretmeyi konu edinen şu sıralar mantar gibi çekilen filmleri garip bir hadi canımlarla izliyorum. Dahası, sıkıcı da geliyor. Kabul etmeliyim Alien (1979) hala bu konuda benim için alternatifsiz ve de özgün. Filmin kültlüğü burada yatıyor.

Kendi türümüz dışında başka türlerde böyle bir durumu gözlemlemiyoruz. Hayvanların bazılarının evcilleştirilmesi belki kayda değer bir örnek olarak görülebilir ama, evcilleştirilebilir türler de belli. Karnı acıktığında penceremde taklalar atan kedinin, düpedüz ses tonuma göre tavrını değiştirdiğine tanık olmuşluğum vardır. Ve bu kedinin, bu politik davranışıyla birlikte öğrendiği bazı diğer vurucu (dayanamayıp yemek vermeme neden olan) numaraları yavrularına da öğrettiğini gözlemleyebiliyorum. National Geographic’deki belgeselde de bazı hayvanların öğrendiklerini yavrularına öğrettiklerini gördüğümde bu yüzden hiç şaşırmadım. Tek kelimeyle harika bir kedi, hele çiftleşme dönemlerinde peşine taktığı 9-10 kediyi nasıl idare ettiği, ve de 3 sene de 9 (2-3-4) yavru rekoltesi düşünüldüğünde hayranlık sınırlarımı zorluyor. Kafamdaki soru ise şu: bu kedi nereden ona kızdığımda kendini yere atıp sırtının üzerinde debelenince dayanamayacağımı biliyordu? Bence başından beri biliyordu ve zamanla deneyip öğrendi o kadar. Ve şu anda 9 yavrusu da bu numarayı öğrenmiş durumda. Ailece kendimizden çok kedilerin yemeklerini düşünüyoruz.

Son olarak, güçlü olanın yaşadığı fikrine de katılmıyorum. Pratikte işlerin öyle yürümediğini anlamak için fazla birşey yapmaya gerek yok, bakmak yeterli. Şayet her seferinde güçlü kazanmış olsaydı, tür mür ortada kalmazdı, avcının ava, avın da avcıya ihtiyacı oluşu gibi birşey bu.

Niye oturup böyle bir yazı yazıyorum ki? Sanırım yazıların başına dikkat evrim yazısıdır diye bir ibare koymalılar. Çünkü tutamıyorum kendimi, neydi bakayım şu evrim hakkındaki düşüncelerim diye. Bu bile aslında ona saygı duymamı hak ettiğini gösterir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 2721, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.