BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Evrim Karşıtlarına Dersler: Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia

Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia, evrim karşıtlarının sıkça alıntı yaptığı ve evrim karşıtı görüşlerine destek sağlamak için kullandıkları iki talihsiz bilim insanıdır. Gould ve Feduccia’dan yapılan alıntılarla, bu kişiler geçiş formlarının olmadığını savunuyormuş gibi gösterilmeye çalışılır ve böylece evrim karşıtı görüşler bilim insanları tarafından sanki geniş bir destek görüyormuş havası verilmeye çalışılır. Feduccia genellikle Archaeopteryx’in geçiş formu olup olmadığı konusunda alıntılanırken Gould, hem genel anlamda geçiş formları konusunda hem de Archaeopteryx’le ilgili olarak alıntılanır. Şimdi bu iki bilim insanının geçiş formları, Archaeopteryx ve yaratılışçıların taktikleriyle ilgili düşüncelerine bakalım.

İlk olarak Gould’un geçiş formlarının varlığı hakkında ne dediğine ve yaratılışçıların kendisini geçiş formlarının olmadığını söylüyormuş gibi göstermesiyle ilgili görüşlerine bakalım:

“Since we proposed punctuated equilibrium to explain trends, it is infuriating to be quoted again and again by creationists – whether through design or stupidity, I do not know – as admitting that the fossil record includes no transitional forms. Transitional forms are generally lacking at the species level but are abundant between larger groups.” (Gould, S. J. 1983. Hen’s Teeth and Horse’s Toes. p. 260)

Direk çeviri yapmadan Gould’un burada söylediği birkaç önemli noktaya değineyim. Kesintili denge (punctuated equilibrium) görüşünü sunduklarından beri yaratılışçılar tarafından fosil kayıtlarında geçiş formlarının olmadığını kabul ediyormuş gibi gösterilmenin sinir bozucu olduğunu söylüyor. Geçiş formlarının, tür seviyesinde genelde az olduğunu ama büyük canlı grupları arasında bol miktarda bulunduğunu söylüyor.

Bir de Gould’un Archaeopteryx hakkında ne söylediğine bakalım:

Archaeopteryx, the first bird, is as pretty an intermediate as paleontology could ever hope to find—a complex mélange of reptilian and avian features. (Gould, S. J. 1991. Bully for Brontosaurus. p. 144)

Archaeopteryx’in paleontologların hep bulmayı ümit edebilecekleri kadar güzel bir geçiş formu olduğunu ve sürüngen ile kuş özelliklerinin kompleks bir karşımı olduğunu söylüyor burada Gould.

Peki Gould’un hangi sözleri onun geçiş formlarının olmadığı veya Archaeopteryx’in bir geçiş formu olmadığı gibi görüşleri savunuyormuş gibi gösterilmesinde kullanılıyor? İşte alıntının orjinali şöyle:

At the higher level of evolutionary transition between basic morphological designs, gradualism has always been in trouble, though it remains the “official” position of most Western evolutionists. Smooth intermediates between Baupläne are almost impossible to construct, even in thought experiments; there is certainly no evidence for them in the fossil record (curious mosaics like Archaeopteryx do not count). (Gould, S. J. and Eldredge, N. “Punctuated equilibria: the tempo and mode of evolution reconsidered.” Paleobiology, Vol. 3. 1977. pp. 115-151. p. 147)

Bu bölüm Duane Gish’in, Evrim: Fosiller Hala Hayır Diyor adlı kitabında şöyle aktarılmış:

Kademeli değişim pek çok batılı evrimcinin resmi duruşu olarak kalsa bile morfolojik taslaklar arasındaki evrimsel dönüşümün daha yüksek seviyeleri söz konusu olduğunda daima başı belaya girmektedir. Bauplane arasında birbirleriyle bağlantılı olan geçiş formlarının bir araya getirilmesini düşünmek bile hemen hemen imkansızdır. Fosil kaydında bunlar için kesinlikle bir kanıt yoktur (Archaeopteryx gibi tuhaf karışımlar hesaba katılamaz).

Orijinal metinde dikkat edilmesi gereken birkaç terim var: Smooth intermediate, Baupläne ve mosaic. Bunların anlamlarını bilmeden bu bölümün yorumlanması ve buradan doğru sonuçlara varılması mümkün değildir. Smooth intermediate terimi Türkçe’ye en uygun şekilde “yumuşak bir geçişi gösteren ara form” olarak çevrilebilir. Baupläne terimi ise “vücut planı” anlamına gelmektedir. Kuşlar, sürüngenler, memeliler ve amfibiyenler tetrapod (dört üyeliler) vücut planına sahiptir. Omurgalılar içinde en yaygın vücut planı tetrapod vücut planıdır. Omurgalılardaki bir diğer vücut planına sahip canlılar Osteichthyes yani kemiklibalıklardır. Omurgasızlardaki en yaygın temel vücut planı ise Cephalopod yani kafadan bacaklı vücut planıdır. Mosaic ise kolayca tahmin edilebileceği gibi “mozaik” anlamına gelmektedir. Bu da farklı canlılardan farklı özelliklerin bir mozaik oluşturacak şekilde bir araya geldiğini, ortaya bir karışım çıktığını belirtmek için kullanılan bir kavramdır. Bu alıntıda Archaeopteryx’e mozaik demesinin nedenini daha önce verdiğim alıntısında gizli aslında: “sürüngen ile kuş özelliklerinin kompleks bir karşımı.” Bazı özelliklerini sürüngenlerden bazılarını ise kuşlardan aldığı için Archaeopteryx bir mozaik olarak değerlendirilmektedir Gould tarafından.

Tüm bu bilgilerin ışığında ilgili alıntıdan nasıl bir anlam çıkarmamız gerektiğini irdeleyebiliriz. Gould, vücut planları arasındaki yumuş geçişi gösteren ara formların düşünce deneylerinde bile oluşturulmasının neredeyse imkansız olduğunu ve fosil kayıtlarında bunlara dair hiçbir delil olmadığını söylüyor ve Archaeopteryx gibi mozaiklerin buna örnek olamayacağını ekliyor. Yukardaki tanımlar ışığında bu alıntıya bakınca aslında herkes gayet mantıklı ve normal gözüküyor. Farklı vücut planlarına sahip canlılar yukarda da açıkladığım gibi zaten birbirlerinden gayet uzak, oldukça farklı canlılar. Bunların arasındaki yumuşak geçişe dair fosiller olmaması çok doğal. Burada dikkat edilmesi gereken konu geçişin yumuşaklığıdır. Bu kadar farklı yapılar arasında yumuşak bir geçiş olması için vücudun birçok farklı bölümünün aynı anda ufak ufak değişmesi ve bunun devamlı bu şekilde ilerlemesi gerekir ki zaten Gould’un da ifade ettiği gibi bu tip birşeyi düşünsel olarak oluşturmak bile neredeyse imkansızdır. Zaten bu nedenle Archaeopteryx gibi mozaiklerin bunlara örnek olamayacağını söylüyor. Gould ve Eldredge’in ortaya koydukları kesintili denge görüşü bu gözlemlerle uyumludur.

Kısaca özetleme gerekirse Gould, vücut planları arasındaki yumuşak bir geçişe dair hiçbir delil olamadığını söylüyor. Ayrıca Archaeopteryx gibi mozaiklerin yumuşak bir geçişe dair delil sayılamayacaklarını söylüyor.

Bu söylenenlerin daha önceki alıntılarla çelişen bir yönü olmadığı çok açık. Türler arasındaki geçişe dair geçiş formlarının az olduğunu söylüyordu ki bu yumuşak geçişin zorluğu nedeniyle gayet doğal. Büyük canlı grupları arasındaki geçişi gösteren geçiş formlarının bol miktarda olduğunu söylüyordu ki bunlara da Archaeopteryx benzeri mozaikleri göstermek mümkündür. Ayrıca Archaeopteryx’in kuş ve sürüngen özellilerinin mükemmel bir karışımı ve çok güzel bir geçiş formu olduğunu söylüyordu ki bu da Archaeopteryx’in bir mozaik olarak değerlendirilmesiyle uyumuludur.

Sonuç olarak bu alıntıdan yola çıkarak Gould’un, ne geçiş formlarının var olmadığını ne de Archaeopteryx’in bir geçiş formu olmadığını savunduğu sonucuna varmak mümkün değildir. Daha doğrusu böyle bir sonuca varmak doğru ve gerçekleri ifade eden bir çıkarım değildir.

***

Alan Feduccia daha önce de belirttiğim gibi genellikle Archaeopteryx’in geçiş formu olmadığını iddia etmeye çalışan yaratılışçıların değişmez tercihidir. İlk olarak Feduccia’nın kuşların evrimiyle ilgili genel kabul gören görüşten farklı bir görüşü savunduğunu belirteyim. En yaygın görüşe göre kuşlar, theropod dinozorlardan evrimleşmiştir. Feduccia ve onunla benzer düşünen ufak bir grup ise kuşların, archosaur grubu canlılardan olan thecodont’lardan evrimleştiğini savunuyor. Yani kuşların kökeniyle ilgili genel görüşün dışında bir görüşü savunuyor. Ama sonuçta Feduccia da kuşların sürüngen kökenli olduğunu savunuyor çünkü thecodont’lar da dinozorlar gibi sürüngen sınıfında yer alıyor.

Şimdi gelelim Feduccia’nın Archaeopteryx’in

The Archaeopteryx fossil is, in fact, the most superb example of a specimen perfectly intermediate between two higher groups of living organisms—what has come to be called a ‘missing link’, a Rosetta stone of evolution. (Feduccia, A. 1996. The Origin and Evolution of Birds. p. 1.)

Archaeopteryx’in, yaşayan iki üst canlı grubu arasındaki mükemmel örnek olduğunu ve evrimin Rosetta taşı sayılabileceğini söylüyor. Yani Feduccia Archaeopteryx’in, kuşlar ile dinozorlar arasında değil ama kuşlar ile başka bir canlı grubu arasındaki geçişi mükemmel olarak gösterdiğini söylüyor.

Sonuçta Feduccia, Archaeopteryx’in kuşlar ve sürüngenler arasında mükemmel bir geçiş formu olduğunu kabul ediyor ama sürüngenler içinde hangi gruptan olduğu konusunda genel kabul gören görüşten farklı bir görüşü savunuyor.

Bu arada Feduccia’nın Discover Magazine’de yayımlanan bir röportajından bir bölüm aktarayım:

Creationists have used the bird-dinosaur dispute to cast doubt on evolution entirely. How do you feel about that?

Creationists are going to distort whatever arguments come up, and they’ve put me in company with luminaries like Stephen Jay Gould, so it doesn’t bother me a bit. Archaeopteryx is half reptile and half bird any way you cut the deck, and so it is a Rosetta stone for evolution, whether it is related to dinosaurs or not. These creationists are confusing an argument about minor details of evolution with the indisputable fact of evolution: Animals and plants have been changing. The corn in Mexico, originally the size of the head of a wheat plant, has no resemblance to modern-day corn. If that’s not evolution in action, I do not know what is.

Kendisine yaratılışçıların, kuş-dinozor anlaşmazlığını evrimin üzerine şüphe düşürmek için kullanmaları hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Feduccia kabaca şöyle bir cevap veriyor. Yaratılışçıların ortaya konan her türlü argümanı çarpıttığını ve kendisini Stephen Jay Gould gibi bir aydınla aynı gruba koymalarının kendisi açısından sıkıntı yaratmadığını söylüyor. Archaeopteryx’in yarı sürüngen yarı kuş olduğunu ve bunun Archaeopteryx’in dinozorlarla bağlantısı olup olmamasıyla bir ilgisi olmadığını söylüyor. Ayrıca yaratılışçıların, evrimin ufak bir detayıyla ilgili bir argümanla, evrimin inkâr edilemez gerçeği olan hayvanların ve bitkilerin değişmesini ayırt edemediklerini söylüyor.

Evrim karşıtları için bugünkü dersimiz bu kadar. Umarım ders bazı gerçekleri görmeniz için faydalı olmuştur ve bundan sonra Stephen Jay Gould ve Alan Feduccia’yı evrim karşıtlığı adına, geçiş fosillerinin olmadığını, Archaeopteryx’in geçiş formu olmadığı gibi temelsiz görüşlere destek sağlamaya çalışırken kullanmazsınız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13335, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Michael J. Behe’den Ortak Atadan Türeme Üzerine

the_edge_of_evolutionMichael J. Behe’nin, son kitabı olan The Edge of Evolution’da ortak atadan türemeyle ilgili yazdıkları yaratılışçılara ve akıllı tasarımın yaratılışçılığa yakın kanadına (ki maalesef kalabalık ve sesi çıkan kısmı bu kanatta bulunuyor)  adeta bir ders niteliğindedir. İlk olarak kitaptaki orijinal halini aktarıp ardından da bu bölümü elimden geldiğince Türkçeleştirmeye çalışacağım:

When two lineages share what appears to be an arbitrary genetic accident, the case for common descent becomes compelling, just as the case for plagiarism becomes overpowering when one writer makes the same unusual misspellings of another, within a copy of the same words. That sort of evidence is seen in the genomes of humans and chimpanzees. For example, both humans and chimps have a broken copy of a gene that in other mammals helps make vitamin C. As a result, neither humans nor chimps can make their own vitamin C. If an ancestor of the two species originally sustained the mutation and then passed it to both descendant species, that would neatly explain the situation.

More compelling evidence for the shared ancestry of humans and other primates comes from their hemoglobin—not just their working hemoglobin, but a broken hemoglobin gene, too. …. In the region between the two gamma genes and a gene that works after birth, human DNA contains a broken gene (called a “psedugoene”) that closely resembles a working gene for a beta chain, but has features in its sequence that preclude it from coding successfully for a protein.

Chimp DNA has a very similar pseudogene at the same position. The beginning of the human pseudogene has two particular changes in two nucleotides that seem to deactivate the gene. The chimp pseudogene has the exact same changes. A bit further down in the human pseudogene is a deletion mutation, where one particular letter is missing. For technical reasons, the deletion irrevocably messes up the gene’s coding. The very same letter is missing in the chimp gene. Toward the end of the human pseduogene another letter is missing. The chimp pseudogene is missing it, too.

The same mistakes in the same gene in the same positions of both human and chimp DNA. If a common ancestor first sustained the mutational mistakes and subsequently gave rise to those two modern species, that would very readily account for why both species have them now. It’s hard to imagine how there could be stronger evidence for common ancestry of chimps and humans.

That strong evidence from the pseudogene points well beyond the ancestry of humans. Despite some remaining puzzles, there’s no reason to doubt that Darwin had this point right, that all creatures on earth are biological relatives. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, p. 70-71)

M. Behe, insanlar ile şempanzelerin ortak atadan türediklerine dair görüşü ne kadar da güzel bir şekilde delilleriyle ortaya koymuş değil mi?

Bir yazarın başka bir yazarın bir kelimenin yazımında yaptığı alışılmadık bir yazımda hatasının aynısı yapmasında intihal iddiasının sağlamlaşması gibi iki farklı nesil, keyfi bir genetik kaza gibi gözüken birşeyi paylaştıklarında da ortak köken görüşü ikna edici hale gelir. Bu tür bir delil insan ve şempanze genomlarında görülür. Örneğin, insanlar ve şempanzeler diğer memelilerde C vitaminine yardımcı olan bir genin bozulmuş kopyalarını taşırlar. Bunun sonucunda ne insanlar ne de şempanzeler C vitamini yapabilirler. Eğer iki türün atası bu mutasyonu taşıyorsa ve onu soyundan gelen iki türe aktardıysa bu, durumu temiz bir şekilde açıklayacaktır.

İnsanlar ile diğer primatların ortak bir atayı paylaştıklarına dair daha ikna edici delil, sadece çalışan değil aynı zamanda bozulmuş hemoglobin genlerinden gelir. İnsan DNA’sında, iki gama geni ile doğumdan sonra çalışan bir genin arasında bozuk bir gen (buna “sözde gen” denir) vardır. Bu gen, bir beta zinciri için çalışan bir geni yakın şekilde andırsa da dilizimindeki özellikler nedeniyle başarılı bir şekilde protein kodlaması yapamaz.

Şempanze DNA’sı aynı pozsiyonda çok benzer bir sözde gene sahiptir. İnsan sözde geninin başlarında, genin deaktive olmasına neden olan iki tane belirli nükleotid değişikliği vardır. Şempanze sözde geninde de tam olarak aynı değişiklik vardır. İnsan sözde geninin biraz ilerilerinde bir yerde belirli bir harf eksiktir, burada eksilme mutasyonu olmuştur. Teknik deneylerden dolayı bu silinme, geri alınamaz şekilde genin kodlamasını karıştırmıştır. Tam da aynı harf şempanze geninde de bulunmamaktadır. İnsan sözde geninin sonlarına doğru bir harf daha kayıptır. Bu harf şempanze sözde geninde de kayıptır.

İnsan ve şempanze DNA’larındaki aynı genlerdeki aynı pozisyonlarda aynı hatalar. Eğer bir ortak ata ilk olarak bu mutasyonel hatalara sahip olup sonrasında bu iki modern türün doğuşuna neden olduysa, bu durum bu iki türün neden bu hatalara sahip olduğunu açıklayacaktır. Şempanzeler ile insanların ortak ataya sahip olduğu görüşüne daha kuvvetli nasıl bir delil olabileceğini hayal etmesi zor.

Sözde genlerde elde edilen bu kuvvetli delil insanların atasından çok ötesine işaret etmektedir. Geriye kalan birkaç bilmeceye rağmen Darwin’in, Dünya üzerindeki tüm canlıların biyolojik akrabalar olduğuna yönelik tespitinin doğruluğundan şüphe etmek için hiçbir sebep yok. (Michael J. Behe, The Edge of Evolution, s. 70-71)

Sanırım M. Behe herşeyi gayet açık bir şekilde ortaya koymuş. Bunun üzerine ortak atadan türemeyle ilgili yorum yapmayı gereksiz görüyorum. Sadece ufak bir noktaya açıklık getirmek isterim. Behe’nin evrim teorisini genel kabul gördüğü şekliyle desteklediğini iddia etmiyorum. Behe, elbette evrimin tamamen doğal nedenlerle, bilinçli bir tasarımcının tasarımı olmadan gerçekleşebileceğini kabul etmiyor. Benim burada göstermeye çalıştığım şey, ortak atadan türeme gibi su götürmez delillerle desteklenen, üzerinde tartışılması bile absürt olacak bilimsel gerçeklerin bazı insanlar tarafından hem de bilimsellik kisvesi altında saldırıya uğruyor olması ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan, dürüstlükten uzak yöntemlerle eleştiriliyor olmasıdır. Eğer gerçekleri biraz olsun önemseyen, dürüst, samimi biriyseniz bu tip bilimsel gerçekleri hedef alanlara karşı tavrınızı ortaya koymaktan çekinmeyin. Gerçekleri savunmakla nahai olarak hiçbir şey kaybetmezsiniz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23728, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Felsefi Fıkralar (Mete Tunç)

Giriş: “Felsefi fıkralar” ifadesi aşağıdakilerin çoğu için geçerli olmayıp daha ziyade arzu edileni yansıtan bir başlık… Özellikle felsefi (zeka ürünü/zekice, fikir veren, ufuk açıcı, analizci, öğretici, sorgulatıcı…) fıkraları, öğrendikçe buraya ekleyeceğim. Site üyesi arkadaşların bu minvâldeki fıkralarla katkıda bulunmalarını beklerim.
~~~~~~~~~
1. Hiç

Kadı huzuruna çıkarılan Bektaşi ile kadı arasında şöyle bir konuşma geçmiş:
“Baba erenler, koskoca adamsın. Böyle yaşamayı bırakıp kendine bir düzen kurmalısın.”
“Nasıl, kadı efendi?”
“Beni örnek al. Okudum, çalıştım; kadı oldum…”
“Sonra ne olacaksın kadı efendi?”
“Daha çalışırsam başkadı olabilirim, mesela.”
“Sonra?”
“Daha çok çabalarsam vezirlik payesine ulaşabilirim.”
“Sonra?”
“Daha da çok gayret edersem şeyhülislamlığa yükselebilirim.”
“Peki sonra?”
“Veziriazam bile olabilirim.”
“Ya sonra?”
“Hiç. O kadar.”
“Tamam işte kadı efendi. Ben, senin büyük çabalar harcadıktan sonra yine de bir ihtimal ulaşabileceğin yerdeyim. Yani ‘hiç’im. Dolayısıyla uğraşmama, düzenimi değiştirmeme gerek yok.”
***
2. Rekat ve değnek

Osmanlı dönemi. Bir ramazan ayı. İki Bektaşi demlenecek yer bulamayınca mezarlığa gitmişler ama orada bile görülüp yakalanmışlar… Karakolda, soracağımız soruları bilirseniz falakadan kurtulursunuz, denilmiş kendilerine. Sabah namazının kaç rekat olduğu sual edilmiş önce. Beş rekattır, cevabı üzerine, dörder değnek yemişler ayak tabanlarına. Öğle namazının yedi rekat olduğu yanıtlarına karşılık onar değnek… Yatsı namazı için onüçer değnek… Artık gidebileceklerini söylemiş görevliler. Ayakları üzerine basamayıp sürünerek binadan çıkarlarken biri, şurada az oturup dinlenelim, deyince öteki telaşla, ne oturması, yürü çabuk, teraviyi unuttular teraviyi, hatırlarına gelmeden kaçalım buradan, demiş.
***
3. Ramazan gider, gelir…

Bektaşi’yi ramazanda bir tavuk dolması yerken yakalamışlar:
– Saçından sakalından utan, demişler, herkes oruç tutarken, sen burada tıkanıp duruyorsun.
Bektaşi Babası başını kaldırmış:
– Ramazan gider, yine gelir, demiş; ama Baba erenler bir gitti mi, bir daha zor gelir…
(Çetin Altan’ın köşesinden)
***
4. Tarikat giriş şartları

Adamın biri tarikata girmek isteyince, şeyh efendi, “Şartlarım var!” demiş ve sıralamış: “Altı ay içki, sigara, kadın yok…” Adam kabul etmiş. Sürenin dolmasına az kala gariban, mahalledeki alışveriş merkezine girmiş. Gözü, önünde yürüyen dar etekli güzel kadının kalçasına takılmış. Tam bu sırada kadın elindeki elmalardan birini yere düşürmüş. Sonra dizlerini bükmeden öne doğru eğilmiş. Ne olduysa, işte o anda olmuş… Aradan birkaç hafta geçmiş. Meraklı bir arkadaşı sormuş: “Yahu senin bir tarikat işin vardı, oldu mu, girebildin mi? Bizimki yanıt vermiş: “Hayır giremedim, o bir şey değil şimdi bizim oradaki alışveriş merkezine de giremiyorum.
(Fıkrayı, bilmediğim bir tarihte, Melih Aşık’ın köşesinden aldığımı hatırlıyorum.)
***
5. Kriko-Mercedes

Temel barda bir Almanla tartışıyor ve sonunda, “Çık dışarı!” diyor. Beş dakika geçmeden Alman onu yaka paça, poposunu tekmeleyerek bara sokuyor. Temel, kan-revan içinde, acıyla inliyor. Alman, kasılarak, “Kung-fu, Kore.” diyor. Ertesi gün yine tartışma, dışarıya çıkma. Temel’in bara sokuluşu. Hali önceki günden farklı değil. Elbiseleri paramparça, burnu kırılmış… Alman, gururla, “Tekvando, Japonya.” diyor. Üçüncü gün yine tartışma ve Temel’in kavga isteği… Hayret, bu kez önde Alman, arkada onu tekmeleyen Temel. Alman, Temel’in ilk iki günkü durumuna benzer halde: Kanlı ve paramparça. Temel, Kemal Sunal’inkine benzer bir kasıntılı yürüyüşle barın ortasına geliyor. Meraklı bakışları daha fazla bekletmiyor: “Kriko, Mercedes.”
***
6. Kalpazanlar

Kalpazanlar para basmış fakat 20 bin yerine 18 binlik banknotlar çıkarmışlar. Ne yapacağız, diye kara kara düşünürken, birinin aklına, halkı saftır, diyerek Karadeniz bölgesine gitme fikri gelmiş. Yola çıkmışlar… Bölgeye gelince ilk önce bir köye rastlamışlar. Köyün bakkalından başlamayı düşünmüşler paraları dönüştürmeyi. Bakkala girip, uzatmışlar parayı; bunu bozar mısın, demişler bakkala. Bakkal bakmış, 18 binlik kağıt para. Tabii, demiş; neden olmasın, yalnız nasıl olsun, iki tane 9 binlik mi, üç tane 6 binlik mi?!
***
7. Speed limit

Temel Amerika’da otoyolda 100 mil/saat hızla giderken bir levha görmüş: ‘Speed Limit 80 mil’. Hemen azaltmış hızını. Bir süre sonra bir levha daha: ‘Speed Limit 60 mil’. ‘Bir bildikleri vardır bu Amerikalıların’ diye düşünüp hızını yine düşürmüş… Belli periyotlarla benzer levhalara rastlamış yol boyunca. ‘Speed Limit 40 mil… Speed Limit 10 mil’… Yol kenarında bisikletlilere rastlamış; artık onlar bile Temel’i geçiyorlarmış. Hatta kros yapanlardan dahi onu geçenler oluyormuş… Az ileride son bir levha görmüş Temel: ‘Welcome to Speed Limit’.
***
8. Devekuşu

Temel devekuşu avına çıkmış… Devekuşunu görünce tüfeğini onun başına doğrultmuş. O sırada devekuşu da Temel’i görmüş ve hemen başını kuma gömmüş… Temel şaşkınlıkla, çevreye bakınmış ve nereye gitti bu kuş, demiş!..
***
9. Golf

Dursun, Hüsnü ve Temel’e golf oynamayı teklif etmiş. Oyunu bilmeyen arkadaşlarına, önce gerekli malzemelerin isimlerini söylemiş: Sopa, top ve delik. Ve, bende sopa var, demiş Dursun. Hüsnü atılmış, bende de top var. Temel, bende delik yok, oynamıyorum deyip hemen oradan ayrılmış.
***
10. Fadime ve at

Temel, Dursun’a, eşin Fadime çok şişmanladı, ata bindir de zayıflasın, demiş. Dursun, Temel’in dediğini yapmış. Bir hafta sonra Temel sormuş, Fadime zayıfladı mı diye. Dursun, yok hiç zayıflayamadı, ama at 5 kilo verdi, demiş! (Oflu Ali’den)
***
11. Maymun avcısı Temel

Temel meşhur bir. maymun avcısıymış. Bir grup hemşerisiyle maymun avı için Hindistan’a giderlerken, arkadaşlarının, “Maymun yakalamaktaki ününü biliyoruz; ancak bunun sırrı, yöntemi nedir?” sorusunu “Safaride görürsünüz, anlatmakla olmaz.” diye yanıtlamış… Temel’in erkek kurt köpekleri Joe, William, Rafael, Avarel önde insanlar arkada, ormana girmişler, av başlamış… Küçük dişi bir maymunu Temel küçük bir taş ile düşürmüş. Joe’ya “git ve yakala” emrini vermiş. Joe, çapkın bir köpekmiş; dişi maymuna, onu oyunlarıyla iyice bitkin düşürdükten sonra resmen tecavüz etmiş. Temel maymunu özenle kucaklayıp kafese yerleştirmiş… Temel gördüğü birkaç erkek maymunu düşürmemiş. Dişi bir maymuna rastlayınca, onu biraz uğraşarak düşürmüş, William’a seslenmiş, “git ve yakala”. William Joe’dan daha azgınmış!.. Temel sıradaki dişi maymunu daha büyük bir taş ile düşürebilmiş. Rafael’e gerekli komutu vermiş. Onun acımasız oyunlarını ve vahşice tecavüzünü içleri sızlayarak izledikten sonra zavallı, mazlum dişi maymunlardan üçüncüsünü de kafese kapatmışlar… Büyükçe bir dişi maymuna tesadüf etmişler. Attığı küçüklü büyüklü taşlar maymunu ağaçtan indirmeye yetmeyince Temel ağaca çıkmaya karar vermiş. Oradan da taş atmış ama nafile. Hatta maymun onun attığı taşları yakalayıp iade ediyormuş. Bizzat yanına gidip, mücadele ederek indirmeye karar vermiş. Fakat, maymunun yerine kendisinin düşme ihtimalini, maymun yakalama sırasının en iri, en aptal ve en azgın köpek olan Avarel’e geldiğiyle birlikte düşününce… Temel arkadaşlarına seslenmiş: Maymunu düşürürsem sorun yok, Avarel onu halleder. Ama maymun beni düşürürse, maymunu değil Avarel’i vurun!
***
12. Çadır

Temel ve İdris dağ gezisine çıkarlar.
Dağa tırmanmadan önce kasabadan giyecek, yiyecek, çadır vs. alırlar.
Akşam olur. Bütün gün yürümüşler, tırmanmışlardır.
Yatıp uyumaya karar verirler…
Vakit gece yarısını geçmektedir.
İdris Temel’i dürter, ula Temel yukarı bak, ne görüyorsun der.
Temel uykulu gözler ve bir sesle, yıldızları görüyorum diye cevap verir.
Bundan sonra ikisi arasında, İdris’in giderek daha sert ve sinirli tonla sorular yönelttiği şu diyalog geçer:
İdris: Bu sana ne ifade ediyor?
Temel: Yıldızların buradan daha çok sayıda ve canlı göründüğünü…
İdris: Başka?!
Temel: Yarın havanın açık olacağını…
İdris: Başka?!
Temel: Tanrının ikimizi bu dağda yatırıp eserlerini seyrettirdiğini…
İdris: Hayır!
Temel: Ha! Fadime ile buna benzer bir gecede… Bildim mi?
İdris: Çadırı götürmüşler lan, çadırı!
***
13. Yanık parmak ve Yattara

Dursun işaret parmağını yakmış. Feryat figan halde. Fadime onu hastaneye götürmüş. Muayeneyi beklerken Dursun’un sürekli inlemesine sinirlenen Fadime, benim her gün oram buram yanıyor, bak parmaklarıma ne haldeler, senin parmağının ucu yandı, ne kadar bağırıyorsun, demiş. Dursun, öyle deme, insanın neresi acıyorsa canı oradadır, deyip “uy anam, vay parmağım” diye feryatlarını sürdürmüş. O sırada hastaneye Trabzonsporlu Yattara, futbolculara has rahat tavırlarla girmiş. Fadime onu görünce; sen parmağının ucu yandı diye etrafı velveleye veriyorsun, bak şu adama, her yanı yanmış, güle oynaya geliyor, demiş!.. (Oflu Ali’den)
***
14. Tünel

Mısır’da, Nil nehrinin altından tünel açılacakmış. İhaleye çıkılmış… İngiliz firması, nehrin iki kıyısından gireriz, ortasına geldiğimizde iki tüneli arasında en fazla 10 metre mesafe olur, küçük bir işlemle birleştiririz, demiş. Fransız firması, tünel çapını daha büyük yaptığımızdan ortaya geldiğimizde en çok 5 metrelik hata olur, demiş. Türk firmasının sözcüsü İdris, biz de iki kıyıdan gireriz, iki tünel ortada buluşur, buluşur; buluşamaz, iki tüneliniz olur, demiş!
***
15. İsim değiştirme

Bir adam ismini değiştirmek için mahkemeye başvurmuş… Hakim, yaşlı ve kulağı az duyan biriymiş. Dosyayı karıştırmış, adamın adını bulamayınca sormuş, ismini değiştirmek istiyormuşsun; ismin nedir? Alper Döt, yakınlarım bana döt Alper derler efendim, demiş adam. Hakim anlayamamış, daha yüksek sesle söylemesini istemiş ismini. Adam hakimin kulağının ağır işittiğini anlamış ve yukarıdakileri yüksek sesle söylemiş. Mübaşir yere düşmüş! Yazıcı kız, önündeki dosyayı devirmiş… Hakim, peki evladım, anlıyorum, değiştirebilirsin. Yeni isminin ne olmasını istiyorsun, diye sorunca, adam, sevinçle haykırmış, Eralp Döt olmasını istiyorum hakim bey!..
***
16. Oflu Ali ve cepçi

Metroda, vagondayım. Cebimde bir el hisseder hissetmez o eli yakaladım. Düşündüm: Bu cepçiyi etkisiz hale getirip polise teslim etsem, bir sürü işlem… Cezasını döverek vermeye kalksam onun da bana vurma, bana zarar verme, sonuçta karizmayı çizdirme ihtimali var. O halde… Elini yakaladığım kişiye, ya kardeşim, aynı meslekteniz, insan dayısına böyle şey yapar mı, dedim! (Oflu Ali’den) (Bu fıkrayı kendime uyarladığımda, eli yakaladığımda, acaba kendi elimi mi yakaladım diye düşünüp tutacaktaki elimin orada olup olmadığına bakıyorum!)
***
17. Hoca ve katır

[Nasrettin] Hoca merhum kendini mahir süvari addedermiş, haşarı bir katıra binmiş, fakat bakmış ki, hayvanın başını bir türlü istediği cihete çeviremiyor, “Nereye efendi?” diye o sırada kendine sual soran ahbabına dönmüş “Katırın istediği yere!” demiş. (Refik Halid Karay, Kirpinin Dedikleri)
***
18. Serbest piyasada alışveriş

… “Kaça bu eşek?”
“Bin lira!”
“Aldım gitti, ver elini helalleşelim!”
Birkaç kişi alıcının kulağına fısıldamış:
“Yahu görmüyor musun, bu eşek topal; onun için ucuza verdi!”
[Alıcı:]
“O eşek topal değil, tırnağının arasında taş kaçmış, topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!” [demiş.]
Eşeğe satana koşmuşlar:
“Yahu bu topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş:
“Eşek topal olmasına topal da, öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar:
“Yahu senin eşek gerçekten toplamış, taşı o koymuş. Seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış:
“Vay namussuz; eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı!”
(Hasan Pulur’un köşesinden)
***
19. Koyun

Üfürükçü, bir kadını onu rahatsız eden cinlerden kurtarmak için evine gitmiş. Tas içindeki su, onlara, cin sorununu halletmek uğruna, ne yapmaları gerektiğini söylüyormuş… İkisi de çırılçıplak kalmışlar. Sarılmaları gerekmiş, sarılmışlar. Tam o sırada kapı çalmış. Gelen, kadının avcı sevgilisiymiş. Üfürükçü büyükçe bir koyun postunun içine saklanmış. Kadın kapıyı açmış. Avcı, sevgilisini çırılçıplak görünce onunla hemen yatmak istemiş. Kadın kabul etmemiş. Adam kızmış. Ben de gider şu koyunla yaparım demiş… Üfürükçü, üzerindeki ağırlığın ve bir tarafındaki rahatsız edici baskının tahammül derecesini aşması üzerine bağırmaya başlamış: Yap-me, yap-mee, yap-me-e-e-e!
***
20. –ese, -kee

An American and a Japanese were sitting on the plane on the way to
Los Angeles. The American turned to the Japanese and asked, “What kind
-ese are you?” The Japanese, confused, replied, “Sorry but I don’t
understand what you mean.” The American repeated, “What kind of
-ese are you?” Again, the Japanese was confused over the question. The
American, now irritated, then yelled, “What kind of -ese are
you… Chinese, Japanese, Vietnamese!?” The Japanese then replied
calmly, “Oh, I am a Japanese.”
A while later the Japanese turned to the American and asked “What
kind of -kee are you?” The American, frustrated, yelled, “What do
you mean what kind of -kee am I?!” The Japanese said, “Are you Yankee,
donkee, or monkee?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29080, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-5) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Tarih-lenk
– Osmanlılar
– Bizim Hep İnanmamızı İstediler
– Halide Edib
– Çiğiltepe
– Paradigmanın İflası
– Kirpinin Dedikleri
^^^^^^^^^^
Okumada Eleştirel Yaklaşım

Alıntı: … okuduklarımızı aklın süzgecinden geçiriyor muyuz? Yoksa meşrebimize göre en yakın kuyumcu dükkânının rafında gördüğümüz ilk bileziği kolumuza takıyor ve haylice bir zaman, belki de ömrümüz boyunca hiç çıkarmıyor muyuz? “Üstat ne söylemişse güzel söylemiş, ne eylemişse güzel eylemiş” mi diyoruz. İsterseniz biraz demode bulabilirsiniz, “Akıl dediğin de bir sosyal mamul (social construct)” diyebilirsiniz. “Neredeymiş o mutlak akıl? Senin aklın sana, benim ki* [benimki] de bana” da diyebilirsiniz. Tartışmıyorum, neyin nesiyle, kimde ne kadar ve nasıl varsa o aklı kullanacak kadar cesur muyuz? Yoksa bazen gereğinden fazla cesuruz da hiçbir kayıt kuyutla bağlı olmaksızın, disiplinin iç kurallarını hiç takmıyoruz ve bizden önceki bilimsel faaliyetleri hiç dikkate almayacak kadar kendi aklımıza mı güveniyoruz? Veya bu şekilde pervasızca, kaygısızca ortaya dökülenleri baş tacı ediniyor, tarihi onların rehberliğinde okumanın rehavetine mi bırakıyoruz kendimizi?
(Tarih-lenk, Kusursuz Yazarlar, Kağıttan Mendiller, Y. Hakan Erdem)

Kitap hakkında. Türkçe’nin nasıl yazılabileceğini, zenginliğini gösteren örnek bir kitap. Mizahi üslubu da kitabın zevkle okunmasını sağlıyor. Kitap (ilk baskısı) boyunca hata (gramer, dizgi vs.) sayısı parmakla sayılacak kadar. Fakat, yazarın birkaç yerde kullandığı “bir şekilde” (“in a way’in çevirisi) ifadesi bu kitaba yakışmıyor!

Kitap; eski yazıdan yeni yazıya aktarılan (çevriyazı), Osmanlıca’dan sadeleştirilen, hatıra ve telif türü kitaplarda vs., bizzat söz konusu kitaplardan ve (kanıtlı) tarihi verilerden hareketle, göz ardı etmeleri, eklemeleri, tarihsel yanlışları ve saptırmaları, nasıl çalıntı yapıldığını vs. ortaya koyuyor…

Yazarın, kitabın önsözünde teşekkür ettiği kimi yazarların kitaplarından neden bahsetmediği sorulabilir ve onlar pürü pak mı ki denebilir. Bu, haklı (ama anlamsız) bir sorudur. Ne yapalım?! O insanların kitaplarını da başka bir yazar ele alsın; ama bu kitap kadar nitelikli olsun.

* Kitabın 4. baskısı yapılmış, ama bu hata duruyor!

Not. Takip edebildiğim kadarıyla yukarıdaki kitapta belirtilen hatalara, kasıtlı işlemlere, çalıntılara vs. karşı ilgili kişilerden ciddi (hatta hiç) bir itiraz gelmedi… Sadece biraz İlber Ortaylı’dan ki o da asıl eleştiri konularına dair bir şey diyemedi. Mesela bilgi ve dil hatalarıyla dolu, ve önceki yazılarından, röportajlarından, konferanslarından vs. (birilerince) derlenmiş ve farklı isimli-aynı metinli (popüler) kitapları hakkında… İ. Ortaylı’nın birkaç kitabını okuduktan sonra ve bir röportajında makalelerini (köşe yazılarını) “yazdırdığını” (dikte ettirdiğini) öğrenince (bu okuduğum makalelerinde aşikardı), elbette artık fazla bir şey katmadığını anlayıp onu okumayı bırakmıştım.

“Tarih-lenk”’te çok vesile ile geçen ve en ziyade rezil edilen isimlerden biri “Prof. Dr.” Ahmed Akgündüz”ü kitabı okuduktan epey sonra TV’de gördüm. Konu domuz etinin zararları idi. A. Akgündüz, zararları, malum gerekçeleri öne sürüp “bilimsel olarak” ve “tatlı tatlı” anlatırken sunucu, belki saflıkla belki gazeteci refleksiyle, bir okuyucu sorusunu yöneltti: “Domuzlar eşlerini kıskanmaz diyorsunuz, ama helal hayvanlarda da ensest ilişki var!?” “Hoca” bir an durdu, muhafazakar bir kanalda beklemediği bir soruydu; sunucuya, “bir komplo ile karşı karşıya mıyım acaba” veya “bir mümin bir mümine böyle yapar mı” diye yorumlanacak bir bakış attı, hemen ardından, tabii ki en önce Allah’ın takdiridir, bağlamında bir cümle sarf ettikten sonra “ilmî” izahatına devam etti… Ne yüzle çıkabiliyor TV’ye, hayret!

İ. Ortaylı’nın yazılarını, konuşmalarını derleyen (kullanan) kafa ve A. Akgündüz gibilerin kafası aynıdır: Bunlar “padişah efendimiz”cilerdir… Kitapları düzensizdir, sayısız bilgi ve Türkçe yanlışlarıyla doludur. Çünkü amaçları, sadece, bir kesim halka, onların imanlarını tatmin edecek şeyler söylemektir (Onun için aslında yüz kelime ve on cümle, yeter artar bile!). Bu, onlara göre kitabın kitap olması için yeterlidir… Dile özen göstermeyenler, ki bunların ne kendilerine ne okuyuculara ne de hizmet ettiklerini söyledikleri şeylere saygıları vardır; gün gelir itibarları (ne kadarsa) böyle ayaklar altında kalır, rezil olurlar!


Kültür ve Medeniyet

Emile Durkheim’e göre organik bir bütün olan toplum yapısını belirleyen üç temel olgu vardır: İletişim (communication) (dil ve öbür iletişim araçları); insanın iradesi dışında toplum yaşamını belirleyen dış koşullar (demografik, ekonomik olgular); örfüâdât, ahlâk ve hukuk gibi normatif kurallar. Durkheim’i izleyen Radcliffe Brown’a göre de her toplum-kültür, tümüyle özgür bir sistemdir ve bir sistem olarak ele alınmalıdır. Bu yapısal-işlevsel (structural-functionalist) kavrama göre, sosyal ilişkileri ve kültürü, içinde bulunduğu sosyal sistem belirler. Sistemin parçaları arasında işlevsel bağımlılık, sosyal ilişkileri tayin eder…

Bu görüş karşısında XIX. yüzyılın evrimci (evolutionist) sosyologlarına göre medeniyet, bir çizgide tek doğrultuda gelişen kültürün ileri bir aşamasından başka bir şey değildir. Bu gelişim çizgisinde medeniyet, işbölümü hayli gelişmiş, soyut ve aşkın (transcendental) bir Tanrı inancına erişmiş, bilgi ve teknolojide uzmanlaşmış kurumlara sahip toplumların temsil ettikleri bir sosyal-kültürel gelişim aşamasıdır. Nihâyet, medeniyetin bir kaynaktan çıkarak (babilonianism) kültür temasları ve alıntılarla yayıldığını ileri süren bir yaklaşım (diffusionist) vardır. Diffusion teorisinin başlıca temsilcisi [temsilcileri] Gordon Childe ve Arnold Toynbee’dir.

[Ziya] Gökalp’e göre, kültürü oluşturan en eski temel öge, ilkel inanç sistemidir. Evrensel dinler geldiği zaman da halk onu kendi inanç sistemine uydurmaya çalışır…

[Kürt sorunu] Türkiye acaba, sonuna dek direnmekle, hareketi küçümsemekle, tamiri imkânsız hâle gelebilecek bir duruma mı sürükleniyor?..

Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlı’dan devraldığımız çürümüş sistem ve alışkanlıklar süregelmiştir. Herkes, devleti soymayı, yolsuzluğu, haklı ve meşru bir yol saymıştır…

Ülkemiz, Tanzimat Dönemi’nde olduğundan daha kapsamlı, topyekûn bir kültürleşme bunalımı yaşamaktadır. Temel sorun, bir yandan küresel örgüt ve dinamiklere nasıl uyum sağlayabileceğimizi, öbür yandan onları millî hedefler doğrultusunda nasıl kullanabileceğimizi belirlemektir.

Hiçbir kültür öğesi, kendi-iç (intrinsic) değeri dolayısıyla yayılmaz, çoğu kez onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır.
(Osmanlılar, Fütuhat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler, Halil İnalcık)

Kitap hakkında: Farklı yerlerde çıkmış yayınların birleştirilmesi ile meydana getirilen kitapta, yazarın o yayınlarındaki hataları olduğu gibi taşınmış!.. H. İnalcık, bir kaynaktan hareketle Türkmenlerin yoğunluğundan bahsederken, bir başkasındaki, mealen, “her gün Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı bini buluyordu” ifadesine yer veriyor; ama “ne zaman, nerelerde ne düzeyde” karışım olmuş sualinin yanıtını (yine) bulamıyoruz (Ki belki hiç bilinemeyecek, belki gereksiz bir malumat, fakat tarihçinin bunu bilimsel bir çerçevede açıklaması gerekiyor.). Profesör, tarihi verilerden hareketle günümüz ve gelecek hakkında, ya sadece soru sorup açıklama yapmıyor, ya da yetersiz, tutarsız ve belli bir dayanağı (ideolojisi) olmayan görüşler ileri sürüyor… Yanı sıra, Osmanlı, Osmanlı-Avrupa ilişkileri ve hatta Avrupa tarihi konusunda çok yararlı bir kitap.


Yahudi Soykırımı(!) ve Fırınlar

Alıntı: … Peki 6 milyon kişiyi yakabilecek kapasitede kaç fırın vardı ve bir insanın yanması ne kadar zaman alırdı?
… Kanada’nın Calgary kentinde bir ölü yakma merkezinde müdür olarak çalışan Yvan Lagace… Birkenau toplama kampındaki fırınlar 24 saat tam kapasite çalışsa bile, en fazla 184 cesedin yakılabileceğini açıkladı. Yani fırınların hiç arıza yapmaması ve hiç ara verilmemesi halinde dahi, soykırımın yapıldığı iddia edilen 1941-1944 tarihleri arasında en fazla 150.000 cesedin yakılabileceğini söylüyordu…

Auschwitz’deki kampın girişinde asılı duran tabelada yazan ölü sayısı 4.000.000’dan 1.000.000’a indirildi. Ayrıca kampta gaz odası ve fırın olarak ziyarete açılan yerlerin bir kısmının sonradan sembolik olarak inşa edildiği gerçeğini de [Ernst] Zundel ispatladı.
(Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin, Gürkan Hacır)

Kitap hakkında: Kitabın başında “İnanmaya değil, Bilmeye İhtiyacımız Var!” sözünü görünce sevinmiştim (Benzer bir sözüm var ya!). Fakat okudukça… Bolca ifade bozukluğu, kelime hataları, yarım yamalak bilgiler, çelişkiler… Yazarın, denk gelen tarihlerde ve mekanlarda anlam araması; kendince mana bulduğu konulara ilişkin manasız sorularının cevaplarını okuyucuya bırakması; 1920’lerde transistorlu radyo sattırması; taraftar profilini sorgulamaksızın Fenerbahçe-Galatasaray dostluğunu talep etmesi… Tertipsiz ve özensiz bir kitap. Yine de, yukarıdaki gibi bilgiler, tespitler, yorumlar için okunabilir.

Not. Kitapta yok; G. Hacır TV’de Filistin Kurtuluş Örgütü lideri, müteveffa Yaser Arafat’ın şu kadar milyon dolarlık servetinin (nerenin vatandaşı olduğunu söylemediği) bir Yahudi tarafından yönetilmesini (doğruysa/ne derece doğruysa), büyük olay/şok bilgi olarak sunuyor. Serveti, İsrail yönetimi ve denetiminde olsaydı, dediği gibi “offf” bir durum olurdu! İnsan kimi nitelikli ve güvenilir buluyorsa parasını ona emanet eder… G. Hacır, Abdülhamit’in yatırımlarını (Osmanlı vatandaşı) bir Yahudi’nin idare etmesinden de, bunu başka doğru-yanlış verilerle birleştirerek bir mana çıkarabilir! 

Atatürk’ü Koruma Kanunu

Alıntı: 1951 Mayıs’ında… [Halide Edib Adıvar, Atatürk’ü Koruma Kanunu* hakkında konuşurken] Atatürk’e ilişkin görüşlerini de kürsüden şöyle ifade etmişti: … bu milleti Atatürk yoktan var etmiş değildir. Atatürk bu milletin evladıdır. … Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı Şark zihniyetinin mahsulü diye telakki ederim. … kabletarih [tarih boyunca] put haline gelen ve bugün yerlerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta put diye tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor…
(Halide Edib, Biyografisine Sığmayan Kadın, İpek Çalışlar)

Kitap hakkında: Halide Edib’in kendisinin kaleme aldıklarının ve hakkında tüm yazılanlarla söylenenlerin değerlendirilerek nesnel biçimde ve, hayatı ve fikirleri hakkında hemen hemen soru işareti bırakmayacak kadar ayrıntılı yazılmış bir kitap**… H. Edib’in, Türkçe çevirisi sorunlu (Bkz. Tarih-lenk, H. Erdem) “Turkish Ordeal” kitabından kesitler var… Bu kitap sayesinde, Anadolu’ya beraber geçtikleri, o da Milli Mücadele kadrosundan ve Cumhuriyet’in kurucularından olan eşi; beyefendi, üvey çocuklarına ve bütün çocuklara şevkatli, barışçı kişiliği ile Dr. Adnan Adıvar’ı da tanımak mümkün… Kitapta yer yer düşük cümleler, kopukluklar vs. söz konusu! Ayrıca yazar, “Ermeni kıyımı”na “takmış” ki, kitabın sonunda, H. Edib’e “söylettiği” sözlerde bu husus da var (İ. Çalışlar’ın, H. Edib’in “Ermeni kıyımı” (Adana) üzerine verdiği tepkiyi, izleyen yıllardaki “kıyımları”*** kapsayacak biçimde, sonuna kadar devam ettirmemesinden hayıflanmış olduğu anlaşılıyor.). Yukarıdaki eleştirilere rağmen, emek verilmiş, bilgi veren ve ufuk açan bir kitap…

* Bu kanunun çıkması ve üstelik 60 yıldır yürürlükte kalması utanç vericidir; ama devletin ve halkın geri kalmışlığının tipik göstergelerinden biridir.

** Bir soru: H. Edib için yurt dışında düzenlenen organizasyonlar (geziler, misafirlikler, konferanslar), onun “doğulu aydın bir kadın yazar” olmasından mı kaynaklanmaktadır, yoksa başka bir etmen mi vardır (H. Edib’in gelişini haber veren bazı gazeteler, onu “Yahudi yazar” diye lanse ediyorlar.)?! Kitapta buna dair bir yorum yok.

*** Bir kıyımın yaşandığı, pek çok masum Anadolu insanının mağdur olduğu ve katledildiği/yitirildiği kesindir. Fakat bunun sürekli olarak dünya ve Türkiye gündemde olması insani değil siyasi ve ekonomik temellidir (Salt insani sanıp, o refleksle hareket ederek aldananlar-kullanılanlar da çok elbette. Yazar bu gruptan sanırım!).

Not. O dönemde, artık nereden kaynaklanıyorsa, yurt dışındaki, Cumhuriyet’in bir medeniyet inşa ettiği, halkı ilkellikten çıkardığı babındaki yorumlara H. Edib, böyle olmadığını zaten bir medeniyetin, kültürün var olduğunu açıklıyor.

Miralay Reşat

Alıntı: Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa: “Miralay Reşat Bey! Yarın 12’ye kadar tepe alınacak. Alamazsanız, ben sizin yerinizde olsam yaşamam!” Tümen Kumandanı Reşat Bey: “Benim yerimde olmanıza gerek yok, ben zaten yaşamam!”

***
Mustafa Kemal Paşa’nın sesi sakin ve üslubu son derece nazikti. “Reşat Bey, merhaba, iyi olduğunuzu umuyorum. Niçin hedefinize ulaşamadınız?”
“… Yarım saat sonra … ulaşacağız… “
Başkumandan, “Peki kolay gelsin.” deyip ayrılırken kötü bir söz etmedi.
(Çiğiltepe, Miralay Reşat Bey (1879-1922), Cihangir Akşit (Em. Tümg))

Not. Kitabı okumadım (ve okumayı düşünmüyorum!). Ama arka kapağındaki yer alan yukarıdaki ilk paragrafı okuyunca karıştırdım ve sonraki sayfaların birinde ikinci paragrafı gördüm. Yazar sanki intihardan M. Kemal’i aklamaya çalışıyor. M. Kemal’in üslubunun nazik olması (balolarda ve sofrasında kadınlara hariç) mümkün değildir:

İpek Çalışlar “Halide Edib, Biyografisine Sığmayan Kadın”da, H. Edib’in “Turkish Ordeal” kitabına atfen: “… Yakınındaki komutanları yüreklendirmek yerine acı sözlerle üzen, kırıcı, tehditkar, acımasız, ölüme gidenler için üzüntü duymayan bir komutanla baş başa bırakıyordu okurunu. Ona göre Mustafa Kemal ‘Tamamen kalpsizdi. Uyumsuz, sabırsız, sert ve acımasızdı…” diyor.

Miralay (Albay) Reşat, (maalesef) M. Kemal’in azarlaması üzerine intihar etmiştir! Bu konuşmadan önce Nurettin paşanın aramış ve saçmalamış olmasına şaşırmam!.. Söylendiğine göre, generallerin istedikleri tepe Reşat bey intihar ederken alınmış. (Büyük Taarruz, Ağustos 1922, Çiğiltepe)

Bu kitap, daha doğrusu yukarıdaki “tez”, iman sahibi insanların kimi gerçekler karşısında nasıl rahatsızlık duyduklarının ve o gerçeği nasıl değiştirmeye, perdelemeye, saptırmaya çalıştıklarının tipik örneklerinden biri!


Emperyalizm ve Atatürk Türkiye’si

Alıntı: … emperyalizmin 1914-1945 arasındaki “yapısal krizi”, emperyalizmle olan ilişkilerin gevşemesi nedeniyle bir yanılsama yaratmaya olanak vermiş, sanki emperyalizmden bilinçli bir kopuş varmış izlenimi yaratmıştır. Emperyalizmin krizi, Cumhuriyet bürokrasisine ideolojik bir manipülasyon olanağı vermiştir*…
Cumhuriyetle başlayan dönem, Batı kapitalizmi ile bir hesaplaşma dönemi değil, yeni bir uzlaşma ve denge oluşturma dönemidir. Türkiye ekonomisini emperyalizme bağlayan zincir olduğu gibi kalmıştı. Bir ülkenin emperyalizmle olan sömürü ve bağımlılık ilişkisini belirleyen, ülkedeki üretim ilişkileri ve üretim ilişkilerin üzerine oturan egemen sınıf ittifakıdır. Emperyalizmle ilişkilerin değişmesi için, üretim ilişkilerinin dönüşüme uğratılması gerekir. üretim ilişkilerine dokunmadan yapılan “düzenlemeler”, inkılâplar olsun, abartıldığı gibi önemli olmadığı gibi, ekseri sömürü ve bağımlılık ilişkilerini de içselleştirip, sömürüyü derinleştirebilir.
(Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Fikret Başkaya)

Kitap hakkında: F. Başkaya, “Kitlelerin gönüllü katılımı olmadığı için, mahalli ayan, eşraf, şeyh, ağa ve tarikat reisi ve din adamlarının prestijinden yaralanılarak, kısıtlı bir katılım sağlanabilmiştir.” ve “Bunların yetersiz kaldığı koşullarda zor öğesi gündeme gelecekti.” demektedir. Cumhuriyetin ilk dönemini sosyalist bakış açısıyla eleştirmektedir. Müspet hiçbir gelişmenin belirtilmemesi ve Türkçe’sinin zayıflığına rağmen, hakkında soruşturma açılmış ve yargılanmış olan bu kitap okunmaya değer. (Beraat etmiş; satışı serbest.)

* Şöyle de söylenebilir: Avrupa devletleri savaştan sonra her alanda öyle bir çöküş yaşamıştı ki, kendini toparlayana dek, yani ikinci büyük savaşa kadar bizi bir başımıza bırakabildiler ve bu sayede tam bağımsızlığın keyfini çıkardık. (Savaştan sonra Avrupa yine çöktü, biz ABD’nin “mandası” olduk!)

Rasyonel Düşünce ve Hurafeler

Alıntı: Gerçekten Mustafa Kemal ve onun “inkılâpları”yla ilgili olarak yaratılan efsane, yedi yüzyıllık Hilâfet* ve Saltanat devrinde yaratılmamıştır. İlginç olan bir şey de, bu efsane üreticilerinin, sözde efsaneleri yıkmak, hurafeleri yok etmek amacıyla yola çıkmış olmalarıdır! Topluma rasyonel düşünceyi egemen kılmak amacıyla yola çıkanlar, hiçbir düzeyde görülmemiş düzeyde hurafe üretmiştiler, putları yıkmak için yola çıkanlar, hiçbir dönemde görülmemiş düzeyde put ürettiler. Cumhuriyet aydını, put üreticiliği ve bekçiliğine koşulmuştu!..**
(Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Fikret Başkaya)

* Osmanlı’da Hilâfet yedi yüzyıllık değildi.

** Bu yorum “ne yazık ki” günümüze dek gelen Cumhuriyet tarihinin tamamına şamil olacak biçimde doğrudur, geçerlidir. Laikçiler rasyonel düşünemez, iman sahibidirler; bu anlamda dincilerle aralarında hiç fark yoktur!

Türkiye’de İlk Trafik Kazası

Alıntı: Dar sokaklarda yaya gezenlerden misin? Evine giderken, Düüüt!.. Düüt!.. paşa çadırı kadar bir otomobil; gizliden bir iki vah vah… ‘Şöyle olmuş, böyle olmuş, müteveffa yanlış manevra yaptığından sola kaçmış da!’ gibi dört beş satır havadis… Ötesi ahiret! Hani o cani? Nerede o haydut? Niçin serbest o makinist?..
(Kirpinin Dedikleri, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Yazarın 2. meşrutiyet döneminde (20’li yaşlarının ilk yarısında!) kaleme aldığı, gazeteler ve dergilerde yayınlanan makalelerinden derlenmiş, güzel-akıcı bir Türkçe’yi ve mizahi-alaycı bir üslubu haiz kitapta, mükemmel tespitler ve öngörüler var; 100 yıl öncesinin olayları, insanları, siyaseti, İstanbul’da yaşam kalitesi vs. hakkında bilgi ve fikir sahibi olunabilir. R. H. Karay’ın burada tanıtılan (İnkılâp Kitapevi’nce basılan) diğer kitapları gibi bu da orijinal dilinden Latin alfabesine, sadeleştirilmeden aktarılmış (R. H. Karay’ın kitaplarının sadeleştirilmiş baskıları da var.). Bu kitaba, okuduğum-tanıttığım diğer kitaplardan daha ziyade özen gösterilmiş; hata sayısı çok az.

Not. Bu paragrafla ilgili “Harbiye Nazırının otomobili –ki İstanbul’da resmî ilk otomobildi- bir adam çiğnemişti.” dip not var! Türkiye’de her şey nasıl başlamışsa öyle gidiyor vesselam.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8686, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

En çok indirilen makaleler

Sitemize yükleniş makaleler içinde şimdiye kadar en çok indirilenlerin listesi aşağıdaki gibidir. Parantez içindeki sayılar indirilme sayılarıdır:

  1. Büyük patlama teorisi kelam kozmoloji argümanını destekler mi? – Rahim Acar (417)
  2. On the Possibility of An Actual Infinity – Josh Dever (239)
  3. The Evolutionary Origin of Complex Features – Richard Lenski (216)
  4. Natural Explanations for The Anthropic Coincidences – Victor Stenger (171)
  5. How bio-friendly is the universe? – Paul Davies (157)
  6. Multiverse Cosmological Models – Paul Davies (155)
  7. Coincidences and How to Reason about Them – Elliot Sober (151)
  8. Evolution as Fact, Theory, and Path – T. Ryan Gregory (149)
  9. Why (Almost All) Cosmologists are Atheists – Sean M. Carroll (145)
  10. Must Metaphysical Time Have a Beginning? – Wes Morriston (113)

Makalelerin tamamına Makale Arşivi sayfasından ulaşabilirsiniz.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3465, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 4

YA BU MARKSİZM DAHA ÖLMEDİ Mİ ?

Dünyada hiç bir bilim dalının karşısında, daha henüz Marksizme karşı verilen savaş verilmemiştir.Bütün bir dünya, dinler ve bilim kurumlarıda dahil olmak üzere neleri ver neleri yok Marksizm karşısında kullanmışlarıdır.Neden ? Çünkü doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış, belki ondandır.Ama sadece Marksizm değil aynı zamanda hemen hemen bütün peygamberlerde, büyük acılar çekmişlerdir, dünyada.Kimisi çarmaha gerilmiş, kimisi yıllarca zindanlarda kalmıştır.
Dünya yuvarlaktır ve güneşin çevresinde dönüyor, dedi diye öldürülen filozoflarda vardır tarihte.

Ne yaparsın insanlık hali.

İşte gine bu insanlık hali gereğince, kimi insanlar gözleri kapalı, ağızları yarı açık olduğu halde, Marksistlere hep şu soruları sorarlar.

Ya marksizm ölmedimi daha?
Niye savaşıyorsunuz, bu insanlar için değmez ki.
Benim boyum kısa senin boyun uzun herkes eşit olamaz.
Her kes eşit olursa tuvaletleri kim temizleyecek?

Karl Marks dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı filozoflarındandır ve marksizm toplum bilimler alanına giren sosyoloji biliminin en gerçekci dalıdır.Yani bir bilim dalıdır, başka birşey değildir.Bilimlerde ölmezler, insanlıkla birlikte hep yaşarlar.
Sosyoloji bilimi, bilim olabilmek için tıpkı kendisi gibi felsefeden türemiş diğer bilimlerden faydalanır.Daha doğru bir değişle kendi özel alanında yoğunlaşmış diğer bilimlerin bir toplamıdır.

– matematik
– psikoloji
SOSYOLOJİ – ekonomi- politik
– ekoloji
– kültür- ahlak

Eğer bütün bu bilim dallarından faydalanmaz ise sosyoloji kendi görevini yapamaz.Yani insanlık için faydalı olamaz.Konu insandır, onun yaşamı, onun yaşamının sağlıklılaşmasıdır.Bütün bu bilim dallarıda insan tarafından, insan için üretilmişlerdir.Öyleyse yaşamımızı sağlıklılaştırma gibi bir sorunumuz vardır.Bu bilimler bu nedenle geliştirilmektedirler.Sosyoloji gine aynı nedenden dolayı geliştirilmiştir.
Marksist sosyolojiyi anlamak içinde gine bir bütün olarak, tüm bilim dallarını bir arada düşünmek zorundasınız.Yoksa onu anlayamazsınız, yanlış anlarsınız.
Şimdi, dünayanın gelmiş geçmiş en büyük en kapsamlı, hümanist öğretisi olarak adlandırılan Marksizm karşısında yukarıdaki soruları soran kimseler, bütün diğer bilim dallarınada aynı soruları sorabilirlermi acaba ? Bir psikoloğa gidip, ya sen ne için yıllarca okuyorsun, değermi hiç dünyadaki psikolojik sorunlu insanlar hiç bitermi? Matematikciye, bu kadar okuyorsun, bak gözüne gözlük takmışsın, hiç değermi bırak boş ver.
Eğer tarih boyunca hep bu soruları soran yanlış yetişmiş, dünyayı yanlış anlamış, zihin tembeli insanları dinleseydik, şimdi hala mağrada yaşıyor olurduk herhalde.

Bilimsel çalışmalar deneme yanılma yöntemi ile ilerler.Bütün sosyalist denemeler, bilimsel çalışmaların deneme yanılma prensipleri gereğince ele alınmalıdır.Geçen yüzyılın başlarında, başta Rusya olmak üzere, Çin, Kuba, Arnavutluk, Kuzey Kore, Vietnam gibi ülkelerde birbirini izleyen sosyalist devrimler, insanlığın toplum bilimler alanındaki en muhteşem bilimsel girişimleridir.Bu bilimsel müdahaleler, yararlanabilecekleri diğer bilimlerin henüz tam olarak gelişmemiş olmasından dolayı, sosyal yaşantıya devrimden sonra gerekli müdahaleler zincirini gerçekleştirememiştir.Bunedenlede çözülmüşlerdir.
Evet ticari mantığa müdahale, çocuk ve yetişkin psikolojisi ve Allah inancı konularında gerekli yoğunlaşma sağlanamamıştır.

Ama her şeye rağmen bizler, bu günün insanları çalışmalarımızı yılmadan sürdürmeliyiz.İnsanlığın ahlakı ve terbiyesi gereği insani duruşumuzu hiç bir zaman bozmamalıyız.Elimizi her gün nasıl yıkıyorsak, dünyadaki her türlü soruna karşıda her an karşı olmak zorundayız.Bu yolda isteyenimiz birer bilim adamı, sosyolok, sanatcı, şair olabilir.Bakın bügün dünyamızdaki sorunları saymakla bitiremeyiz.Bir şeyler yapmalıyız, eğer şayet yapmıyorsak yapanlarıda engellememeliyiz, en azından belki desteklemeliyiz.Çabalarını gözümüz kapalı karalamak yerine anlamaya çalışmalıyız.Elimizi kalbimizin üstüne koyarak araştırmalıyız, okumalıyız, düşünmeliyiz.Yapacağımız şey bilgiye sevgi ile bakabilmeyi becermektir.

Zaten marksizm de bilgiye sevgi ile bakmaktan ve bu anlayışı insanlık yararına sistemleştirmekten başka birşey değildir.
Amaç açıktır
1- ALLAH İNANCINI TERKEMEDEN
2- TİCARİ MANTIĞI YOK ETMEK
3- BİLİM VE TEKNOLOJİYİ PAYLAŞMAK
Biraz ufkunuzu geniş tutun, biz insanlık neleri başarmadık ki, kendi yararımıza dünyayımı değiştiremiyeceğiz ?

ÇOCUKLARIMIZ HER ŞEY İÇİN DEĞER !!!

Teşekkürederim, saygılarımla.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5230, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bir kedinin ölümü.

Bu bir özür aslında. Derin, içten bir özür. Bu kadarını kendime borçluyum ve sizlerle paylaşmak istedim. Bir kedinin ölümü beni bu kadar etkileyebiliyorsa, ve de bir kedi bu kadar şeyi değiştirebiliyorsa, o sadece bir kedi olamaz.

Onu bir arkadaşımdan almıştım. Geldiğinde avucum kadar birşeydi. Büyüyüşünü, aslında herşeyini gözlemleme imkanım oldu. Aslında daha çok o buna izin veriyordu.

Bir süre sonra miyavlaşıyındaki farklılığı bile anlayabiliyordum. Kimi zaman acıkıyor, kimi zaman sinirleniyordu. Boynumda uyuyor, beni kimseyle paylaşmak istemiyordu. Biramın tadını merak ediyor, yakın arkadaşlarım bana geldiğinde onlara diklenip racon kesiyordu.

Ama en büyük değişimi ergenlikle birlikte yaşamaya başladık. Önce onu veterinere götürdüm. Bütün bunların normal olduğunu söyledi. Giderek daha da sinirli ve hükmedici tavırlar göstermeye başlamıştı. Bir de herşeye işemeye.

Bir süre sonra dayanılmaz bir hal almıştı benim için. Gece uyuyamaz olmuştum. Kapımı kapatıyordum ama bu sefer ortalığı kırıp geçiriyordu. Bütün ev onun çiş izleriyle buram buram kokuyordu. Öylesine abartmıştı ki, ders çalışmaya gelen arkadaşımın çantasına bile kaşla göz arasında işemişti.

Başka şeyler de beni çok zorluyordu. Onu evde tutamıyordum. Ama ne zaman dışarı salsam, yara ve çizik içinde geliyor, ben de buna dayanamıyordum. Salmayınca sinirleniyor, kumlarını her yere saçıp, kitaplarımı tırmalıyordu. Bu durumdan cesaretlenen annem, kedimi alıp kendi evlerine götürdü.

Ve onu kısırlaştırdılar.

Kedim yavaş yavaş bunalıma girdi. Yüzüme bile bakmıyordu. Birlikte televizyon seyrettiğim kedim değildi artık o. Zamanla bir şeyleri yapmak istediğini, ama ne yapmak için kendisinde istek bulabildiğini ne de istemekten vazgeçebildiğini anladık. Yada ben böyle düşünüyorum.

Ama kesin olan şu ki, kedim giderek kötüleşti. Ondan erkekliğini almıştık çünkü. Eskisi gibi testislerini gösterircesine gerine gerine yürümüyordu kedim. Çalım atmıyordu. Ve bize bakıp kafasını çevirip bir köşeye gidiyordu suçlarcasına. Hırçın, huysuz ve inatçı bir ihtiyar gibiydi artık.

Ne yaptıysak olmadı. Sonra annem onu kedi beslemek isteyen başka bir aileye verdi. Önce aileyle tanıştı, kanaat getirdi, sonra da verdi. Belki de düzelir diye düşündü. Biraz da dayanılır gibi değildi artık. Ondan kurtulmak kolayımıza geldi.

Ve kedim öldü.

Onun ölümü, başkalarının üzerimizde tasarruf hakkını sorgularken kendimizi ne kadar bundan uzak tuttuğumuzu öğretti bana. Hep bir yanlı ve bencildik. Aslında böyle bir tasarruf hakımız yoktu, bizimkisi resmen şımarıklıktı, kendini ve yerini bilmezlikti. Daha kötüsü veterinerin bunu bilmesi ve de bizimle paylaşması gerekiyordu, çünkü kedimin ölümüne neden oldu o işlem, işi de bunu bilmekti.

Aşıları tastamam, gayet sağlıklı beslenen bir kedinin 3 yaşında belli belirsiz ölümünü başka türlü açıklayamıyorum. Üstelik ona işkence ettik. Doğasının bir parçasını aldık. O ise yerine başka birşey koyamıyordu, zaten koyamazdı da, ve onu buna mahkum ettik.

Çok büyüttüğümü düşünüyorsanız fazla değil 3 hafta boyunca günde 300 mg sipreteron esatat içerek kendinizi kısırlaştırmayı deneyin. Çıldırmanın ve intiharın eşiğindeyken anlayabilirsiniz en çok ona yapılanı.

Sanırım bu yüzden, kedi beslemeye bir daha cesaret edemedim. Aslında hiçbir hayvanı. Hoş, artık kimin kimi beslediği bile tartışma konusu ya benim için. Ama düşünce dünyam baştan aşağı sallandı. Artık öldürmeye, işkenceye ve de tasarruf hakkını kendinde görme despotluğuna karşı bakışım çok daha radikalleşti. Dahası öldürmenin ve işkencenin başka başka yolları olduğunu öğrendim.

Sonunda bir manifesto oluştu kafamda. İnsan haklarının yanında artık hayvan hakları da yaşam hakkının bir parçası, ayrılmaz bir parçası olmak zorunda. Ve yaşam hakkı eveleyip gevelemeden saygı duymak, korumak ve kollamak zorunda olduğumuz bir kavram. Bu bir bütün, bölüp parçalayamıyorsunuz.

Ben diyorum ki, hayvan haklarını da ajandanıza dahil edin. Bu artık bir önkoşul olsun listenizde. İster duygusal, ister rasyonel (yazı çok uzayacağından bu kısmı geçmeyi tercih ediyorum, ancak emin olun ki size madde madde maddi nedenler de sayabilirim) düşünün. İster anlayın ister anlamayın, ama böyle listelerin acı tecrübelerle oluşturulduğunu unutmayın. Entel dantel laflar değil onlar. İlla ki sizin listeye katacağınız bir tecrübe yaşamanıza gerek yok. Emin olun hiç gerek yok.

Bir de unutmadan, iki de bir kurban bayramında kesilen hayvanlar için birşeyler yapılması için mektup yazanlara kalkıp “siz kendinize bakın, boğa güreşleri ne?” diye cevap yapıştıranlara kötü haber, çok şükür ki özrü kabahinden beter bir tepkinin dayanağı kalmadı, aynı zamanda bir vahşet şovu da tarihe gömüldü. Çünkü yasaklandı.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18918, bugün ise 5 kez görüntülenmiştir.

Dikkat, bu bir evrim yazısıdır.

Roni’nin evrimle ilgili yazısını okurken, artık evrim teorisinin hiçbir şekilde doğrulanamacağına olan inancımın olgunlaştığını hissettim. Bir konuda öyle yada böyle, bir kanıya varmak böyle birşey olsa gerek. Meyve gibi. Zamanla olgunlaşıyor.

Ateşli savunucuları ile ateşli karşıtları gibi, bir şekilde, başka nedenlerin de etkisiyle bakmıyorum evrim teorisine. Benim için, şu değil bu değil ama en çok da inançlarımın bir sağlaması değil. Herşeyden önce o bir teori. Ispatlanmak kadar çürütülmeye de açık. Bence fark şu, ıspatlandığı gün bambaşka sorularımız olacak, çürütüldüğü gün ise aynı. Herşey bir tarafa fikir özgürlüğüne giren her farklı görüş kadar savunulma yada reddedilme hakkına sahip. Bence karşıtları ile savunucularının bu denli hareretli oluşlarında da bir sorun yok. Bütün sorun herşeyin makul sınırlarında cereyan etmesi. Tadı kaçtı mı, ne olursa olsun önemli değil, tadı kaçıyor işte. Evrimi savunduğu yada evrime inanmadığı için birbirlerine düşmanlık besleyen insanlara tanık olduğum gün, bunlar bahane arıyorlar demiştim kendi kendime. Hala aynı şekilde düşünüyorum.

Evrim teorisine daha türlerin geçişinde katılmıyorum. Aslında bilimsel bir teoriye hiç de bilimsel olmayan bir şekilde yaklaştığımı biliyorum ama, her teorinin de üzerinde oturduğu bir düşünce var. Bence günün birinde büyük bir şaşkınlık yaşayabiliriz. Bana kalırsa türler başından beri belliydi. Herbir teferruat zaten hesaplanmıştı, çünkü evrende hesapsız kitapsız hiçbirşey bulamıyoruz. Hatta kaos dediğimiz şeyler bile buna dahil.

Dahası, evrimin türlerin kendi içinde yaşandığı fikrine kapıldım. Bu fikre kapılmanın esas nedeni kendi türümüz. Tarihimiz kendi türümüze ait iyi ve kötülerin mücadelesi üzerine yükseliyor. Kendi türümüze ait diyorum çünkü bunların tanımlarını da biz yapıyoruz. Yapabiliyor oluşumuz bile bize özgü. Kanlı geçmişimiz bir evrim hikayesi gibi. Başarılar ve başarısızlıklarla dolu olmasına rağmen öncesi ile sonrası arasında makas giderek açılıyor. Demek istediğim, tam da genlerimiz gibi, farklı koşullar altında farklı sonuçlar üretip, bazılarını baskılıyoruz, ve de gelecek nesillere miras bırakıyoruz. Ama her zaman başka bir genin tekrardan ve yeniden galip gelebilmesi mümkün. İdam cezası geliyor aklıma hemen. Belki de tarihimizin en kanlı cinayet günlerini yaşıyoruz, ama yine, tarihimizin belki de en insan haklarının geliştiği günler. İki zıtlık inanılmaz derecede yanyana ve içiçe. Esas olan şu, ortaçağda normal ve hatta yasal olan şeylerin pekçoğu bugün suç.

Bu düşüncelerim yüzünden, insan ve havyan genlerini melezleyip yeni türler üretmeyi konu edinen şu sıralar mantar gibi çekilen filmleri garip bir hadi canımlarla izliyorum. Dahası, sıkıcı da geliyor. Kabul etmeliyim Alien (1979) hala bu konuda benim için alternatifsiz ve de özgün. Filmin kültlüğü burada yatıyor.

Kendi türümüz dışında başka türlerde böyle bir durumu gözlemlemiyoruz. Hayvanların bazılarının evcilleştirilmesi belki kayda değer bir örnek olarak görülebilir ama, evcilleştirilebilir türler de belli. Karnı acıktığında penceremde taklalar atan kedinin, düpedüz ses tonuma göre tavrını değiştirdiğine tanık olmuşluğum vardır. Ve bu kedinin, bu politik davranışıyla birlikte öğrendiği bazı diğer vurucu (dayanamayıp yemek vermeme neden olan) numaraları yavrularına da öğrettiğini gözlemleyebiliyorum. National Geographic’deki belgeselde de bazı hayvanların öğrendiklerini yavrularına öğrettiklerini gördüğümde bu yüzden hiç şaşırmadım. Tek kelimeyle harika bir kedi, hele çiftleşme dönemlerinde peşine taktığı 9-10 kediyi nasıl idare ettiği, ve de 3 sene de 9 (2-3-4) yavru rekoltesi düşünüldüğünde hayranlık sınırlarımı zorluyor. Kafamdaki soru ise şu: bu kedi nereden ona kızdığımda kendini yere atıp sırtının üzerinde debelenince dayanamayacağımı biliyordu? Bence başından beri biliyordu ve zamanla deneyip öğrendi o kadar. Ve şu anda 9 yavrusu da bu numarayı öğrenmiş durumda. Ailece kendimizden çok kedilerin yemeklerini düşünüyoruz.

Son olarak, güçlü olanın yaşadığı fikrine de katılmıyorum. Pratikte işlerin öyle yürümediğini anlamak için fazla birşey yapmaya gerek yok, bakmak yeterli. Şayet her seferinde güçlü kazanmış olsaydı, tür mür ortada kalmazdı, avcının ava, avın da avcıya ihtiyacı oluşu gibi birşey bu.

Niye oturup böyle bir yazı yazıyorum ki? Sanırım yazıların başına dikkat evrim yazısıdır diye bir ibare koymalılar. Çünkü tutamıyorum kendimi, neydi bakayım şu evrim hakkındaki düşüncelerim diye. Bu bile aslında ona saygı duymamı hak ettiğini gösterir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 2637, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 3

TİCARİ MANTIK

Spermin ve dişi yumurtalıklarının birbirleri için oluşturulmalarının, cinsel organların birbirleri için uyumunun, başlangıcının bilinemezliği bir meteryalistik durumdur.Her ikiside çeşitli sıvı, doku ve kas bileşimlerinden oluşan meteryallerdirler.Biz insanlar biriktirmiş olduğumuz teknik ve teorik bilgiler ile spermi ve yumurtalıkları ayrı ayrı, yada birleştikten sonraki oluşumlarının her aşamasını bilebilir ve gözlemleyebiliriz.Bilemediğimiz nokta ise nasıl başladıkları ve nasıl bir birleri için var olabildikleridir.Bu nedenle daha önceki yazılarımda yaşamın yüzde doksanı bilinebilir fakat yüzde onu bilinemezdir demiştim.Bu konuda çok ilginç olan bu birleşimin çok ilkel dönemlerde başlatılabilmesinin biz bu günün insanları için bile bilinebilmesinin imkansızlığıdır.Bu çok ilginçtir, bin yıllardır yaptığımız gözlemlerde dahi görmeye alışık olmadığımız esrarengiz bir durumdur.
Ama işte bu durumu anlamamızı tamamlayan, onların bu birlikteliklerini ilahi kılan iki şey vardır.İşte bu iki gerçektir’ki bizi bu birleşimlerin meteryalistik yönünden uzaklaştırarak, ilahi yönlerine vardırır.Böylece varmış olduğumuz yaratıcı fikri adeta kesinleşir.
Bu gerçeklerin birincisi şüphesiz Cinsel Enerjidir.Bu meteryaller birbirlerine yönelebilmeleri ve gelecek kuşakları oluşturabilmeleri için büyük bir psikolojik, duygusal enerji ile yüklenmişlerdir.İşte burada meteryalistik ilkeleri aşan bir durum vardır.Neden ve nasıl böylesi bir doyum ihtiyacı ile dolu olabiliriz ve bu ihtiyacın sonucunda nasıl bu kadar müthiş bir fiziki durum gelişebilir.?
Cinsel enerji kurulmuş bu fiziki sistemliliği tamamlayan büyük bir ilahi unsurdur.İçerimizdeki spermi çıkarıp başka bir vucudun içersine ulaştırabilmemiz için bilinçli olarak geliştirilmiştir.Yoksa neden içerimizde var olduğunu bile bilmediğimiz bir sıvıyı çıkarmak için böylesi bir işe girişelim.
Bu fiziki birlekteliği ilahi kılan diğer unsur ise Anne Çocuk sevgisidir.Karşılıksız olan bu sevgi gine bizlere bu fiziki kurulmuşluğun tamamlayıcısı olma özelliğinde ilahi bir durumu gösterir.Anne çocuk sevgisi fiziki dünyanın ilahileşmesinin başlangıç noktasıdır.Hayvanların yuva kurma ve yavrularını koruma düzenlenişleride, gine ilahi özellikte bir gerçektir.Cinsel ihtiyaç, cinsel sevgi, eş ve çocuk sevgisi insanlığın ilahi bir düzen içersinde yaşadığının birer göstergesidirler.Çocuğunuzun gözünüzün önünde acı çektirilmesine ne tepki gösterirdiniz? Lütfen bir düşünün, bu sevgiyi aşabilirmisiniz ?Bu sevginin aşıldığı yerde psikolojik hastalıklar yokmudur?
Evet biligi bir dairedir dedik, görüyorsunuzki düşündükce, gözlemledikce bu dairenin hatları kendini kolaylıkla göstermekte.Hayvanların vucud dizaynı, kişilikleri, yaşam tarzları, bitki örtüsünün ve çiçeklerin güzelliği, bütün meyvelerin biz insanların avucuna sığacak bir boyutta olmaları ve yukarıda anlattıklarım bir dağire oluşturarak bizlere kurulmuş ve ayarlanmış ilahi bir düzen içersinde yaşadığımızı göstermektedir.

Ama bütün bunların yanında başka bir gerçek daha vardır’ki, bu gerçek hem yukarıda anlattıklarımın anlaşılmasını güçleştiren, hemde aynı zamanda yaşadığımız dünya sistemini ve psikolojilerimizi hastalandıran çok önmeli bir gerçektir.

Bu gerçek arkadaşlar TİCARİ MANTIK’tır

O ilkel bir bilinç virüsüdür.

Şimdi bilgi dairemizi oluşturma çalışmamızı, insanın düşünce dünyasına doğru uzanarak sürdürelim.Bu konuda birikmiş bilgilerden yararlanalım.

Hepimizin bildiği gibi, mantık biz insanların yaşamı anlayabilmemiz ve sürdürebilmemiz için zorunlu olarak sahip olmamız gereken insani bir özelliğimizdir.Bilinç, paradigma ve bir mantığa sahip olduğumuz için hayvanlardan ayrılırız.Dış düyamızla girişdiğimiz tüm ilişkilerde, beş duyu organımız ile beynimize çektiğimiz, ses ve görüntü bilgilerini sahip olduğumuz mantık çerçevesinde değerlendirip yorumlarız ve bu şekilde beynimizin hafıza bölümüne yerleştiririz. Böylece uzak ve yakın hafızalarımız oluşur.Bu oluşum aynı zamanda bilinç altı süreçlerimizin birikimidir.Bilinç altını, henüz bilince çıkmamış duygu, düşünce, anılarımızın bir toplamı olarak tanımlayabiliriz.Bilinç altı, bilinç dediğimiz şu anda farkında olduğumuz bilgilerden daha aktifdir.Günlük yaşantılarımızda bize en çok etki yapan şu anda farkında olduğumuz bilincimiz değil, farkında olmadığımız Bilinç altımızdır.
İşte Ticari Mantık, biliç ve bilinç altı süreçlerimize en fazla hakim olan bir mantık türüdür.Bizler bütün dünyaya bu mantığın etkisinde bakarız.Bu nedenle bu mantığın deşifrasyonu çok önemlidir.
Bu ilkel mantıktan dolayı dünya büyük bir pazara bizlerde birer pazarcıya dönüşmüş durumdayız.Dünyadaki hemen hemen bütün sorunların gerçek nedeni aslında bu ilkel bilinç virüsüdür.Günümüz insanlığının en karekteristik sorunu, devasa bir biligi ve teknik gelişme ile bu çok ilkel mantığı bir arada yaşatmaya çalışmaktır.Teknoloji ve bilimi paylaşmanın önündeki en büyük engel gine bu ilkel virüstür.Bu nedenle hiçbir yüzyılda görülmemiş büyüklükte bir bilgi ve teknik gelişmeye rağmen dünyanın dörte üçü açlık sınırında yaşamaktadır.
Dinler ve diğer hümaniter çalışmalarda gine bu virüsün etkisinde kendi özlerine yabancılaşmıştır.Birey olarak insan kendi potansiyel özelliklerine yabancılaşırken, toplumlar ve kurumlada kendi özlerine ve sağlıklı olana yabancılaşmışlardır.

Nasıl bir mantıktır bu? Nasıl oluşmuştur ? İnsan yaşamına nasıl girmiştir?

TİCARİ MANTIĞIN OLUŞUMU

İlkel, cehalet dönemlerinin doğal ve yararlı bir ilişki biçimi olan meta-para ilişkilerinin zamanla, beyinlere yerleşen bu mantık türüne dönüştüğünü görmekteyiz.Bu ilkel meta para ilişkileri, cehalettten dolayı çok uzun süre insan yaşamında kalmıştır.En uzun dönem olan feodal toplum dönemi ve bundan önceki köleci toplum’da gine ticari mantığın kendiliğinden gelişmekte olduğunu görüyoruz.Beyinlere, paradigmalarımıza yerleşmiş, bilimi, sanatı, dinleri, felsefeleri ve giderek bütün dünya sistemini etkisine alark dev bir sistem hastalığına dönüşmüştür.
Beyinden beyine çocuk yaşlarda, özellikle SÜPER EGO döneminde geçmektedir.Toplumun değer yargılarını kabuletmeye başladığımız, beş ile altı yaşlarına süper ego dönemi adı verilmektedir.Toplumsal yapıya ayak uydurmaya çalışan çocuğun henüz gelişmemiş kişiliğine nüfüz ederek yerleşmektedir.Doğal, doğuştan var olan bir karekteristik insanlık özelliği gibi görünmesinin nedeni budur.

Dünya sistemleri ne kadar değişirlerse değişsinler şayet kedilerinden önceki mantık ve anlayışları, dolayısıyla ticari mantığı yok edemezlerse asla bir önceki sistemden farklı olamazlar.Ancak biçimsel farklar olur ama özleri aynı kalır, işte bu öz yaşamını ve büyümesini farklı biçimlerde sürdürür.Sosyalist sistemlerin çökme nedeni kaba kapitalizme yönelmek fakat onun mantığına dokunmamaktan kaynaklanmıştır.Yıkılan sistemden kapitalist toplumda yetişen bireylerden daha fazla kapitalist kafalı insanlar çıkmıştır.Buna her kes şayittir.
Oysa komin felsefenin özünde ve gine dinlerimizin özünde bu mantığın zararları ve yok edilmesi gerktiği farklı biçimlerde anlatılmıştır, fakat benim yaptığım gibi anlayışlarına bölünerek, isimlendirilip, hedef haline getirilmemiştir.
Amaç aslında hep aynıdır, ticari mantığın değilde, çok farklı bir paradigma ve mantık türünün hakim olduğu, kişilik ve giderek dünya sistemidir.
Bin beşyüzyıl öncesinin ilkel toplumuna söylenmiş, Komşun aç yatarken sen tok yatma, zekat ver, gibi emirler, ticari mantık ile anlaşılamıyacak öğretilerdir.Dinlerde, dünya yaşamında her şeyin gelip geçici olduğu, para pula önem vermenin hiç bir anlamı olmadığı bir çok defa vurgulanmıştır.Fakat ne yazıkki bu emirler gine ticari matıktan dolayı tam olarak uygulanamamıştır.
Komin dönem insanı için Karl Marx’ın söylediği şu sözler aslında aynı şeyi ifade etmektedir, ( Gleceğin komin toplumu insanı güldüğünde bizler ağlıyacağız bizler güldüğümüzde ise onlar ağlıyacaklar ) yani tamamen farklı bir paradigma ve mantik biçimlerine sahip olacakları ifade edilmektedir.

Şimdide ticari mantığın anlayışlarına bir göz atalım.

TİCARİ MANTIĞIN ANLAYIŞLARI

Ticari Mantık başlıca dört anlayıştan oluşur.
ALIŞ – VERİŞ ANLAYIŞI-Her alışın bir verişi olmalıdır.Almadan vermek vermeden almak anlamsızdır.(Gözlerinizi kapatıp almadan vermenin, vermeden almanın olduğu bir yaşam düşünün)
KAR ANLAYIŞI-Her ilişkiye bir kar anlayışı hakimdir.Kar edmeden bir ilişkiye girmenin bir anlamı yoktur.(Gözlerinizi kapatıp Kar anlayışının olmadığı bir dünya düşünün)
ZARAR ANLAYIŞI-Bütün ilişki biçimleri bir korku ile gelişir bu korku zarar korkusudur.Zarardan korkmadan, kar beklentisis doğallıkla girişilen bir ilişki çok azdır.Alış ve veriş, kar beklentisi ve zarar korkusunun etkisiyle oluşmaktadır.Aile, arkadaşlık ve duygusal ilişkilerdede, kar ve zarar beklentisi hakimdir.Çünkü kişiler başka bir anlayış ve mantık biçimini hiç tanımamıştır. (Gözlerinizi kapatıp, zarar etmenin olmadığı bir yaşam düşünün)
DEĞER ANLAYIŞI-Bütün dünya sistemine bilinçlerimize kazınmış, dünya marketi ve paraya endeksli bir değer anlayışı vardır.Bu çok ilkel bir değer anlayışıdır.İnsanın gerçek ihtiyaçlarına verilen bir değer değil, kar’ a verilen, para ilişkilerine verilen suni ve sağlıksız bir değer anlayışıdır.Fazla, daha değerlidir, satış niteliği olan daha değerli satış niteliği olmayan daha değersizdir.Her hangi bir gelişme insanlığa getireceği faydaya göre değil markete getireceği faydaya göre değerlendirilmektedir.(Gözlerinizi kapatıp, size sadece insan olduğunuz için değer verilen, her şeye gerçekten sağlıklı olduğu için, gerçek değerine göre, Allah yarattığı için, değer verilen bir yaşam düşünün.)

Ticari mantığı kısaca bu şekilde anlatabiliriz.
Şimdi bizlere çok normal gelen ticari matığa dayalı ilişki biçimleri aslında çok ilkel ve sağlıksızdırlar.Hem tarihte, hemde bu gün, bu mantığın dışında ilişki biçimleri oldukca az geliştirilmiş olduğu için bizler, ticari mantığın anlayışları dışında farklı bir mantık ve anlayışlar sistemini hissedememekteyiz.Bizlere yukarda bahsettiğm anlayışlar insanlığın doğallığı gibi görünmektedirler.Ama aslında tarihsel nedenleri belli bir yanılgılar toplamından başka bir şey değildirler.Bunu anlayabilmek biz bireyler ve insanlık için çok önemlidir.Ben ikibinüç yılında çıkardığım MERHABA isimli kitabımda, bir baba çocuğunu severken, bir genç sevgilisinin elini tutarken, Ticari Mantığın etkisindedir demiştim. Şimdide on yaşında bir çocuk öğretmeniyle konuşurken, öğretmen ders verirken, pilot ucağını kullanırken, mümin namaz kılarken, gök bilimci göğü incelerken, anne çocuğunu doğururken bu mantığın etkisindedir diyorum.Bir gülü koklarken, denizi seyrederken, böyle ilkel ve sağlıksız bir mantığın etkisinde olmak nekadarda yanlıştır.Oysa bu vahşi mantık ne savaşlara, ne haksızlklara, ne yanlışlıklara neden olmuştur.Gerçek haz ve sağlıklı ilişkilerin önüne dikilmiş, duygu sistemlerimizi hastalandırmıştır.
Ticari mantık mutlaka insanlık sisteminden çıkarılmalı ve tarihin çöplüğüne gömülmelidir.
Allaha inanmayan fakat bu sevgiyi anlamaya çalışanlar ticari mantığın etkisinden çıkmadan bunu tam olarak yapamazlar.Yukarıda anlattığım fiziki gerçekler, ticari mantığın etkisinin dışına çıkıldığında daha iyi anlaşılırlar.Aynı şekilde Marksizmi anlamayanlarda gine ticari mantığın etkisinin dışına çıkarak bunu daha iyi yapabilirler.Bu anlamda Dinlerin ve Marksizmin özü tamamen aynıdır.Çünkü Allah bir ve tektir dünyayıda herkez için aynı kanunlar ile oluşturmuştur, bu anlamda gerçeğe yakın olan aklın yolu keşişir.Farklı yöntemler ile aynı şeyi söyler yada aynı şeyden kaçarlar.Marksizim ve dinler özde aynı şeyleri söylemiş ve amaç edinmişlerdir.

Ticari mantık, bu mantığın gelişimi, düşünce ve dünya sistemlerimizde yol açtığı tahribatların bizlere gösterdiği bir gerçek vardır bu gerçek diyalektik meteryalizim yasalarıyla işleyen düzyamızda, kötünün ve sağlıksızında başarı şansı olduğu gerçeğidir.Kötünün ve sağlıksızında başarı ve gelişme şansı olması Allah inancı ve Marksizmin anlaşılmamasının, yada yanlış anlaşılmasının bir diğer nedenidir.
Kötününde, sağlıksızında başarı ve gelişme şansı vardır.Allah kötüyede başarı şansı vermiştir.Daha önce bahsettiğim büyük zeka ve zekanın geliştirdiği inanılmazlıkların yanında ticari mantık gibi bir virüsün yaşam şansı bulması elbette tesadüf değildir.
Bu durumun bizlere gösterdiği gerçek dünyanın önemli olduğu, diyalektik meteryalizmi iyi bilmemiz ve anlamamız gerektiği ve gereklerini yapmamız gerektiğidir.El, vucud kirleri, evimizin, elbiselerimizin kirliliğiyle nasıl hergün mücadele ediyorsak, elbette insanlık sorunlarıylada mücadele etmeliyiz.
Dünyanın fizik kuralları değişmezdir. Bu kurallar hiç kimsenin yüzüsuyu hürmetine değişmeyecektir, tabi şayet bu kişi Allah tarafından seçilmiş özel bir insan değilse.Hz.İsa ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu güce ender sahip olmuş kişilerdendirler.İkiside insanlık yaşamı için çok değerli peygamberlerdir.Fakat seçilmiş insanlar dışında, hiçkimse fiziki kuralların dışına çıkamaz.Mesela bir insan düşünelim, çok iyi yürekli ve iyi davranışlı bir insan olsun.Hiç bir namazını kaçırmamış yada farklı bir ibadet yapıyorsada bu ibadeti yıllarca en iyi şekilde yapıyor olsun.Kimseyi kırmamış kimseye bir kötülük yapmamış olsun.Bu insan bile ufacık bir dikkatsizliğinde mesela yoldan karşıya geçerken araba çarpabilir, yada kötü bir insan onu hiç yoktan öldürebilir.Bir yere bir elma koyup, bütün iyi niyetli insanları, bütün dinlerden en fazla ibadet yapanları toplayıp, bu elmanın önüne getirip, günlerce ibadet ederek bu elmanın çürümemesini istemeleri, bu elmanın çürümesinde hiç bir engel oluşturamaz.Hiç kimseden dolayı ve hiç bir şeyden dolayı, dünyadaki hiç bir kanun değişmez.
Kötü ve sağlıksız durumlarda müdahale edilmediği sürece bu durumularını sürdürürler.Bu nedenle insan yaşamı müdahaleci olmak zorundadır.Müdahalecilik el ve vucud kirlerimize müdahale etmek gibidir, aynı zamandada bilimsel gelişmenin yegana yoludurda.Dünya sistemimizdeki bütün sağlıksız durumlara müdahale etmek zorundayız.Ticari mantıkta tüm insanlığın faydasına, müdahale edilmeyi beklemektedir.
Evet yukarıdada belirttiğim gibi Allah inancına ve Marksizme çoğu insanlar tarfından bir anlam verilmemesinin bir diğer nedenide budur, kötüye verilmiş olan başarı şansıdır.Ama aslınsa bu çok normal bir durumdur, dünya yaşamındaki büyük sır ve fiziksel kanunlarla alakalıdır.
Evet ben bu duruma BÜYÜK SIR diyorum.Dünayadaki fizik kanunları, diyalektik meteryalizim, tarihsel meteryalizim bu sırra dahil kanunlardır.Neden ilkel bir yaşamda birden bir var olup, doğal kanunları anlayarak ve gereklerini uygulayarak geliştiğimizi, ilerlediğimizi bilememekteyiz.Anlayamadığımız ve anlam veremediğimiz bir çok şey bu sırra dahildir.Yukarıda anlattığım gibi dünya bir oyuncak değildir, ciddi kanunlarla işleyen çok önemli bir mekandır, bu mekanda insanın görevi ve işlevi çok büyüktür.

İnsan bilgi yoluyla sevgiden kopmadan yolunu bulmak zorundadır.
Bunun için bizler BİLGİ VE SEVGİ ilişkisini çok doğru anlamak zorundayız.
Bilgi bugün olduğu gibi sevginin değilde, ticari mantığın atkisine girerse, sonuçları insanlık ve çocuklarımız için çok ağır olur. Tamamen yanlış yönde kötülüklerin, sevgisizliğin, saygısızlığın, sorumsuzluğun, sömürünün, ölüm makinalarının, bilgisi ve tekniğine dünüşür.

İşte bundan dolayıdır ki, bilime mal edilen, varoluş gerçeği ile ilgili olarak ortaya atılan maymunlardan geldik ve bununla parallel olarak üretilen, cinsel devrim teorileri insanlık yaşamına atılmış en büyük ve en tehlikeli iki teorik yalandır.Bu yalanlarla adeta insanlığı çapraz ateşe tutmuşlardır.Bu günümüz bilgi birikiminin ve bilgi anlayışının, sevgisizliğinin en açık göstergesidir.Bu bilgi sevgiden mahrum bir bilgidir.Bunlara ek olarak geliştirilmeye çalışılan Biyoloji çalışmaları, insanlık tarihinin görmüş olduğu en korkunç, en acımasız ve en bilgili ellerindedir.Oligarşinin iğrenç amaçlarından ve şeytani planlarından dolayı bugün sistemimize hakim olan, bigi ve sevgi değil, bilgi ve nefrettir.Bu güç gözümüzün önünde Irak’ta onbirbin çocuğu katletmiştir.Ülkenin en fazla ilaca ihtiyaç duyduğu bir zamanda bağdattaki en büyük ilaç fabrikasına füze fırlatmışlardır.Ellerindeki sihirli mikroskoplar ile kapandıkları labaratuarlarda, yaptıkları şeytani çalışmalarının gerçek sonuçlarını tabiki kimse bilmemektedir.İlk botanik biyoloji çalışmalarını geçen yüzyılın başlarında başlatan Rusya’ya kan kusan bu emperyalist ülkelerin oligarşileri ve gizli şeytani örgütleri bu gün en fazla ödeneklerini biyoloji alanına yapmaktadırlar.Rusyada botanik çalışmalarında amaç, sıcak iklimlerde yatişen bitkileri soğuk iklimlerde yaşayan insanlara götürebilmekti, aynı zamanda paylaşımı sağlayabilmek için üretimin artırılmasına çalışılıyordu, ama şimdi amaç nadir acaba.?
Ticari mantığın ve Allah inançsızlığının, çıldırttığı bu insanların amacı her alanda insanlığı bitirerek dünyada kokunç bir egemenlik, bir tür krallık geliştirmektir.Maymunlardan geldik ve cinsel tabuları yıkalım yalanlarının amacı, insanları asılsızlaştırmak ve içinden çıkılamıyacak bir anlamsızlık duygusunda boğmaktır. Şeytani sistemlerine başkaldıramıyacak Hedonist toplumlar oluşturmaktır.Çocuklarımızı bekleyen tehlike işte budur arkadaşlar.

Allah inancı ve Marksizim’in çekip alındığı toplumlarda HEDONİZM hastalığının geliştirilmesi en büyük amaçlarıdır.Hedonizim zevkten başka hiç bir şeye anlam verememe hastalığıdır.Bu hastalığı yaymak adına, psikoloji biliminin farkına vardığı çeşitli psikolojik yasaları, insanlığın alehine kullanmaktadırlar.

Hatırlarsanız yukarıda bir kaç temel psikolik yasadan bahsetmiştim.İşte bu gerçeklerin bizlere gösterdiği bir önemli konu daha vardır.Bu en önemli konu, dürtülerimizden gelen istek ve arzuları engellemek için sahip olmamız gereken psikolojik savunma mekanizmalarının en önemlisinin Allah inancı olduğudur.
Bir çok dürtüye ve iç güdüye sahipiz, açlık iç güdüsü, cinsel dürtü bunların başında gelir.İnsan potansiyelinde eğitilme ihtiyacı olan bir çok yön vardır.En önemlisi düşünebilen ve gelişmeye açık bir beyne sahip olduğumuz için eğitim şarttır.Aksi taktirde sapık olabilir, katil olabiliriz, alabildiğine barbarlaşabiliriz, potansiyelimizde bunlarda vardır.Üstün olmak için herkesi öldürmek isteyibiliriz.Ama en önemlisi sadece soyumuzu sürdürmek ve mutlu olmak için donatılmış olduğumuz cinsel arzularımızı yanlış yönde geliştirip sapıklaşabiliriz. Her kes ama her kes ile cinsel ilişki kurmak isteyebiliriz.Annemiz, kız kardeşimiz, başkalarının eşleri.Eşcinsel ilişki içinde evlenmekte dahil her şey yapılabilinir.Nasılki bilimi sömürü, ve kan dökme aracı olarak kullanmanın önünde bir engel yoksa dürtülerimizin her istediğini engelmeyede gerek yoktur.Bunu engellemeye çalışmak, gericilik, gelişmemişliktir.Bu kişi yada kişilerin kişiliği tam olarak gelişmemiştir.Onlar henüz o aşamaya varmamıştır.Bu gün Londra’da çok ünlü olan ve hiç bir sınır tanımayanların sözü olan şu deyimi onlar henüz anlayamamışlardır ( Just for fun – sadece eylenmek için).
Uzun süredir psikoloji, felsefede dahil olmak üzere her türlü konuda, okuyup ve yazan biri olarak on iki yıldır taksicilik yaptığım Londra’da gördüğüm ve duyduğum gerçeklik bundan başka birşey değil.Ve inanın bu daha hiç bir şey değildir.Şu anda İngiltere okullarında bir nesil yetişmektedir ki, görmelisiniz, dokuz yaşında kondom ile gezen kız çocuklarından, her türlü uyuşturucuyu satan ve kullanan çocuklara ve özellikle hızla yayılan lezbiyen ilişkilere raslamak çok normaldir.
İşte hedonizim budur arkadaşlar.Bu durum sözde gelişmiş zavallı Avrupanında içler acısı durumudur.
Allah inancı olmayan bir toplum er yada geç hedonistleşir, sapıklaşır.Haksızlıkların, sömürünün karşısında savaşamayacak kadar zevk budalası olur.Bunu anlayan oligarşi, hiç gecikmeden Allah inancına ve gine en büyük düşmanı olan Marksizme saldırmıştır.Şiddet ve bilimsel çalışmalar bu amaçta kullanılmıştır.Geliştirdikleri bütün şeytani planları önce kendi halkları üzerinde kulanmış, daha sonrada gittikleri yerlere zorla lanse etmeye çalışmışlardır.
İnsanlığın Süper Ego dönemine saldırılmaktadır.Bu dönemden Allah inancı çekilip alındığında, çocuğun dürtülerden gelen istek ve arzuları engelelemek için hiç bir gerekcesi kalmayacaktır, her şey ama her şey mümkün olacaktır.Çünkü biz insanlarda doğuştan var olan HAZ İLKESİ gereğince, elemden kaçma ve haz’a yönelme eğilimi vardır.Bu ve buna benzer bir çok psikolojik yönümüz en fazla eğitime ihtiyaç duyan yönlerimizdir.Bunu anlayan oligaşi bu alana yönelmiştir.
Bu gün zavallı Avrupa halkları bu irenç hastalığın elinde kan ağlamaktadır.İngiltere başbakanı kendi ağzından aile kavramlarının yok olması, dokuz, on, onbir yaşlarındaki kız çocuklarının hamile kalma oranının yükselmesi karşısında çaresiz olduklarını açıkca belirtmiştir.Eşcinsel ilişkilerin hat safada olması, alkol tüketimi ve uyuşturucu bağımlılığının inanılmaz düzeyde artmasını, konu edinememektedirler bile.Yabancılaşma, yalnızlaşma, sevgisislik ve inançsızlıktan dolayı, sadece Londra’da var olan, psikolkojik sorunlu insan sayısı bütün Türkiye’dekilerden fazladır.Hastaneler doğlu olduğu için bir çoğu evinde hap tedavisi görmektedir.Ayrıca hastane dışlarında, hemen hemen her mahallede onlar için ayrılmış evler vardır.Bu zavallı insanlar, devletin verdiği küçük bir sus ve sorun çıkarma, mağaşıyla ölümü beklemektedirler.Durumları içler acısıdır.
Ben biyoloji çalışmalarına bel bağlayarak, Allah inancını çürütmeye çalışan, özellikle Marksist, aydın çevreye çok üzülmekteyim.İçine düşdükleri traji-komik bir durumdur.Karşisinda gurur ve onurla kıyasıya savaştıkları, yılana sarılmışlardır. Tüm Dünya Marksistleri derhal bu savunmadan vaz geçmelidirler.

Geliştirmeye çalıştığım teorik sistemin en temel anlayışı olan, Sevgi-Bilgi ilişkisini bir sonraki yazımda inceleyeceğim.Ama şu kadarını söyleyim ki her şeyin sağlıklı olması sevgi ilişkisinden geçmektedir.Sevgi dünyanın harcıdır.Bu harcı anlamaya çalışmak bilgilenmek zorunluluğunu getirir, çünkü dünya bu harçla yani bilgi ile doludur.Bizler bütün bu ilişkileri ticari mantığın dışında düşünmeliyiz, çünkü ticari mantık tarihsel bir yanılsamadır.Allah inancını, insanı ve dünyayı bu yanılsamanın dışında anlamaya çalışmalıyız.Lütfen içinizde yuvalanmış ticari mantığı sorgulayın, onun yaşamınıza müdahalelerinin farkına varın.
Allah’ın bu dünyadaki en büyük muhatabı insandır.Allaha giden yol insandan geçmektedir.İnsanı sevmeyen Allahı sevemez.O halde insanı yani çocuğu sevmekle başlayacaktır her şey.Bir gün dünya, baştan sona, çouğun sağlıklı bir şekilde yetişmesi için örgütlenecektir.
Bu toplum HAK’KA İNANAN KOMİN TOPLUM OLACAKTIR.!! VE BU TOPLUMDA YARİN YANAĞINDAN GAYRİ HER ŞEY PAYLAŞILACAKTIR!!
Çocuk bir kapıdır, biligi bir yoldur ve varılacak yerde yüce HAK’ın sevgisidir
diyorum.
Bu temelde Ticari Mantığa karşı geliştirmeye çalıştığım MANTIK SAVAŞINA herkesi davet ediyorum.
Sevgi ve saygılarımla teşekkürederim.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8248, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Rıza Nur ve Hatıratı Hakkında (Mete Tunç)

Dr. Rızâ Nur’un ‘eski yazı-elyazması-tek cilt’ Hayat ve Hâtırâtım kitabını 4 cilt hâlinde basan Örgün Yayınevi’nin çıkardığı kitapları(1) okudum.  R. Nur ve yazdıkları hakkında, bu kitapların birinde, başka üç-dört kitapta ve biraz da internette yer alan açıklamaları ve eleştirileri de…

Aşağıdaki, bunları ve bunlardan hareketle yaptığım bâzı tespitleri ve yorumları, R. Nur’un kendini anlattığı cümleleri içeren bir yazıdır.

Evvelâ, R. Nur’un 1878 Sinop doğumlu, askerî tıbbiye mezûnu, cerrah, muallim (profesör), 1909 seçimleri netîcesinde mebus ve bilâhare aynı zamanda köşe yazarı, Milli Mücâdele’de milletvekili kezâ maarif vekili-diplomat-sıhhiye ve muâveneti içtimâiyye vekili, Lozan barış görüşmelerinde 2. delege, türk târihi ve dili konusunda araştırmacı ve yazar idiğini kaydedip muhâlifliğine ve, siyâseti bırakmasını tâkiben neler yaptığına ve hayâtına kısaca temâs edeyim.

R. Nur’un, Lozan’dan döndükten sonra siyâsetten bıktığı, 1908’den beri sürekli suikast riski altında yaşamasının getirdiği yorgunluk yüzünden ve gördüğü-duyduğu cinâyetlerden (Ki bunların bâzıları 1920’den îtibâren Mustafa Kemâl’in emriyle -suikast ve ‘yargılama’ yoluyla- veyâ onun haberi/onayı olmadan işlenmiştir.) dolayı canından daha fazla endişe etmeye başladığı, yeni rejimi bir diktatörlük olarak telakkî ettiği, iktidar kadrosunu yetersiz ve ahlâken düşük gördüğü, gelecekten umûdunu kestiği, bütün bunlardan mütevellit, artık sâdece sevdiği işi (araştırma, sanat, bilim) yapmak istediği anlaşılıyor. Ve karısının hastalığını bahâne ederek yurt dışına (Fransa’ya) çıkıyor (1926). Bir süre siyâsetle ilgilenmiyor. Ardından, abone olduğu, iktidar yanlısı bir türk gazetesinden (dönemin Milliyet’i) ve biraz da Fransa’ya gelen veyâ orada görevli kimi türklerden gündemi izlemeye başlıyor…

Zamanının çoğunu araştırmayla, dil-şiir-operet metni-târih konularında yazmakla ve operetlerde, kütüphânelerde (araştırmayla), bilimsel kongrelerde geçiriyor…

Çoğunlukla (veyâ tamâmen) yalnızdır, hiç dostu yoktur, karısı onu çok yıpratmaktadır. Onu  Hayat ve Hâtırâtım’ı yazmaya sevk eden veyâhut geniş biçimde yazmasına götüren başlıca sâikler bunlardır: Bir bakıma içini dökmektedir… Karısının dırdırından bu şekilde kurtulabilmektedir…

R. Nur’un (ikinci ve gönüllü) Mısır sürgün yıllarına (1933-1938) ve ömrünün Türkiye’deki son dört yılına âit pek bilgi edinemedim. Yalnızca şunları yazabiliyorum: Piyasada bulunmayan, kütüphâneden te’min edip kopyaladığım, 1941 basımı Hücumlara Cevablar isimli kitapçığında yazar,

“Ben fakirce yaşamağı tercîh ediyorum. Vicdânım rahat olsun, yeter. Bana sıhhîce iki üç oda, sâde hayâtı idâmeye kâfi kaloride bir gıdâ, mevsimlerin şiddetlerinden muhâfazaya kâfi iki üç kat elbise, kitab satın alacak ve kitab basdıracak ufak bir para; kâfi, vâfi. Bunu da bu yaşa geldim, dâimâ buldum. Ötesi başkasının olsun. Dünyâda keyf, eğlence ve rahatla yaşasınlar. Arta kalanı da ahrete götürsünler. Ben “fakrî, fahrî” (fakirliğim iftiharımdır) deyorum. Benim fakirliğim ve zenginliğim işte bu…”

diyor. Büyük ihtimâlle son yaşadığı ve belki vefât ettiği, kirada oturduğu dâirenin adresini de kitapçıktan öğreniyoruz: Taksim, Şehitmuhtar Caddesi, Sülün Palas, 23/5… R. Nur, 1942’de İstanbul’da ölmüş ve burada gömülmüştür. Mezar taşındaki ismi Orhun (Runik) alfabelidir.

Sâniyen, hâtırattaki/kitaplardaki dile ve metnin özgünlüğüne dâir birkaç husûsa değineyim.. Kitapları okuduğumda ilk dikkatimi çeken diliydi. Çünkü hâtırat, takrîben (veyâ tamâmen) 1928-1932 yıllarına tekâbül etmesine rağmen son derece sâdeydi, konuşma Türkçesiyle kaleme alınmıştı,  şu an kullanılmayan veyâ bilinmeyen az kelime vardı  (Mustafa Kemâl’in 1927’de okuduğu Nutuk’u ile mukâyese edilmelidir.). ‘Acabâ yayınevi sâdeleştirme mi yapmış,’ diye düşündüm. Kitapların başlarında bu bâbta hiç îzâhat yoktu. Fakat bir bâhusus’u, bu hususta diye okuyup aktardıklarını (Aktarmışlarsa!.. Kitabın nasıl -orijinalinden, yâni el yazmasından mı, yoksa mevcut bir çevriyazılı metinden mi- hazırlandığı bilgisi ciltlerin başlarında açıkça verilmesi gerekirdi, verilmemiş!) görünce ve R. Nur’un, “Yazıya başladığım günden beri, ben Türkçeyi pek sâde yazardım. Böylesi hoşuma giderdi. Fakat kimse beğenmez, basit bulurlardı.” açıklamasını okuyunca orijinaline sâdık kalındığına hükmettim. Tâ ki Hücumlara Cevablar’ı okuyuncaya kadar. Bunu ve mezkûr ciltleri kıyaslayınca Örgün Yayınevi’nin imlâya müdâhalede bulunduğu ortaya çıkıyordu. Böyle olunca, kelimelere de müdâhale ihtimâlini düşünmek îcâp etmektedir.

Peki, asıl önemlisi, sansür söz konusu muydu? Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde Nurer Uğurlu,

“Dr. Rızâ Nur’un … bu önemli kitabını, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in de dediği gibi ‘titiz bir ayıklama’ sonunda, … başlıklarıyla … yayınladık.”

diyor! Cümleden, müellifin kimi yazdıklarının ‘elendiği’ anlaşılıyor! Fakat… Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde ve Refik Hâlid Karay’ın (1960’ların başlarında yazdığı) Bir Ömür Boyunca kitabında belirtildiği gibi Hayat ve Hâtırâtım’ı ilk gündeme getiren, (1979’da silahlı saldırıda katledilmiş) C. O. Tütengil olmuş (Belleten, 1 Ekim 1963; Cumhuriyet, 9 Mart 1964; Cumhuriyet, 10 Ağustos 1964. Bu yazıları içeren Doktor Rızâ Nur Üzerine Üç Yazı isimli kitap.). C. O. Tütengil,

“Doktor Rızâ Nur’un çizdiği Atatürk portresi beşerî zaafları üzerine kuruludur [R. Nur’un mu, Atatürk’ün mü beşerî zaafları?!]. Cumhuriyet târihinin ve ricâlinin değişik bir perspektiften görünüşü olan bu eserler titiz bir ayıklama sonunda bâzı hakîkatlerin bilinmesini sağlayabilir.”

ve

“İnsanların tanrılaştırılmasından yana değiliz. Hakîkatler aranırken, elbette olaylara ve insanlara değişik, hattâ karşıt açılardan bakılması gerekir.”

diyor. Değerli müteveffâ profesörün “ayıklama” sözünü, N. Uğurlu’nun telaffuz ettiği gibi değil de, ‘R. Nur’un yazdıklarını belgelerle, olgularla ve başka hâtırâlarla karşılaştırıp yanlışlarını, abartılarını.. tespît etmek,’ diye anlarsak, mütâlâa edersek, ki bence C. O. Tütengil’in telmîhinin bu idiği açıktır, bu doğru bir yöntemdir.

‘Sansür uygulanmış mı,’ merâkımızı hâlâ gideremedik. Kitapları okuyunca, ‘R. Nur Mustafa Kemâl (Atatürk), ardından İsmet (İnönü) ve diğerleri hakkında söylemediği ne kalmış ki, sansür edilsin,’ diye düşünüyorum. Öyleyse, N. Uğurlu’nun kendini iyi ifâde edemediğini varsayabiliriz veyâhut o cümleyi yayınevine/yayıncıya yönelik bir tâkibâta ve olası bir cezâya karşı tedbir olarak değerlendirebiliriz.(2)

R. Nur, anılarını kaleme alırken özen göstermediğini, asıl çalışmalarının türk târihi, türk dili..  olduğunu yazıyor. Gerçekten de cümle düşüklükleri, imlâ hataları, paragraf  kusurları.. vardır (Bunların bir kısmının çevriyazı ve baskı aşamalarında meydana gelmesi muhtemeldir.) ve pek az kesim hariç, üst-alt başlıklar kullanmamıştır (Yayınevi/yayıncı/editör, her kimse, eğer metne mutlakâ müdâhale edecekse, başta ve tek tek belirterek biçimsel düzenlemeler yapmalı ve hatâları düzeltmelidir; hattâ şâibeli iddiâlar için şerhler düşmelidir!)… Bütün bunlara rağmen akıcıdır, heyecanla tâkip edilmektedir, müellifin kimi şahsiyet tahlilleri ve dahi özel-âile hayâtı ile alâkalı anlattığı trajik sahneler (İkincisi için cümleciği ‘maalesef’ ile bağlamalı mıyım, bilemiyorum; doğru ifâdeyi yahut sözcüğü bulamadım!) keyif alınarak okunmaktadır.

Sâlisen, Hayat ve Hâtırâtım okunduktan sonra akılda ilk kalanlardan birkaçını maddeler hâlinde arz edeyim.  R. Nur;

  • Çocukluğundan îtibâren bütün yaşadıklarını, duygularını, zayıf yönlerini, pişmanlıklarını.. bütün çıplaklığıyla anlatır.
  • Aşık olduğu dönemlerde hissettiklerini, davranışlarını, yaklaşımlarını bütün teferruâtıyla, hârika biçimde ifşâ eder.
  • Olayları ve insanları mükemmel derecede (elbette kendi zâviyesinden) hikâye ve tahlîl eder.
  • Kullandığı bâzı deyimler: “İnnallâhe ma’assâbirîn”-Allah sabredenlerin yanındadır-, “İllallâh, dâd-ü feryâd” (Yaşadığı ve gördüğü -duyduğu-okuduğu sinir bozucu olaylar için sabır dilerken.). “Bâde harâb-el Basra” (Tedbir almakta geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifâde ederken.). “İnnallâhe ve innâ ileyhi râciûn, el Fâtiha” (Bâzı kurumların asıl işlevlerini, amaçlarını yitirdiklerini, çalışmalarının artık bir anlam taşımadığını anlatırken.). “Havâs-ı bendegâh-ı hazret-i şehriyâr-i Cumhuriyet penâhı” (Yeni iktidar-Cumhuriyet kadrosunu Osmanlı saray çevresi ile kıyaslarken). (‘Agnostik’ R. Nur’un böyle ‘Allah’lı ifâdeleri kullandığına bakıp yanılmamak gerekiyor. R. H. Karay bir yazısında böyle ibârelere değinir ve onları telaffuz etmenin insanı rahatlattığını belirtir. Dolayısıyla kültürün, alışkanlığın bir tezâhürüdür.)
  • Birlikte çalıştığı insanlara ve yaşadığı olaylara atıf yaparak Millî Mücâdele’nin nasıl kazanılabildiğini sorar ve “eğrisine doğrusuna rast geldi,” der.
  • M. Kemâl’in yurt gezileri için (İzmir suikastından/suikastı iddiâsından sonra) “ziyâretleri kimi insanları cezâlandırmak ve rejim-koltuğu için korkutmak için yapıyor,” der.
  • M. Kemâl’in neredeyse Bolşevik olacağını, onu bundan kendisinin vazgeçirdiğini ifâde eder (Ki, bu abestir; çünkü M. Kemâl’in Bolşevik olmayı rüyâsında görmesi, hayâl etmesi bile mümkün değildir. Yaptığı belli ki sâdece politik bir manevradır; Sovyetler’e de hiç inandırıcı gelmemiştir!).
  • M. Kemâl’in, kendisini öldürteceği kanısındadır (Samîmî olduğu görülür, ancak sağlam, iknâ edici bir kanıt ortaya koyamaz. Bizzat kitapta yer alan, İsmet (İnönü) ve M. Kemâl’in “Rızâ Nur neden dönmüyor, dönsün artık,” sözlerinin arkasında, onun dediği gibi art niyet, plân değil, ‘içtenlik’ seziliyor.).

Sayısız madde yazılabilir, yorum yapılabilir; burada sâdece ‘lehte-ortada-aleyhte’ olan birkaç örnek vermekle yetindim.

Râbian, R. Nur’u kendi ağzından dinleyelim:

“…

  • Zekî bir adam olduğumu söylerler. Dünyâda iki şeye düşkünüm: Bana nâmuslu adam, çalışkan ve vatanperver adam desinler… Ömrüm sâde say ile geçmiştir…
  • Zekî, âlim kimselere, nâmuslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam… Türk milletine büyük ve aşk derecesinde muhabbetim vardır…
  • Hekimim; gazeteci, siyâsî, diplomat, profesör, nâşir, şâir, müverrih, müellif, devlet ricâli oldum. Hepsinden lekesiz çıktım… Kazandıklarım ile kütüphâne [Sinop’u anlatan TV programlarında ismi geçmeyen ve tur programlarına dâhil edilmeyen Sinop kütüphânesi!] yaptım. Millete yarasın diye buraya döktüm…
  • Gâyet serî hareketi severim… Bugünün işini yarına bıraktığım yoktur…
  • Fikrî tâkibim vardır. Başladığım işi ölsem bırakmam. Mutlakâ bitiririm…
  • Pozitif ve maddîyimdir…
  • Dindar değilim, fakat dîne hürmetim vardır…
  • Ne hayvan, ne de insan sevmem… Fakat mânevî bir insâniyete meftûnum. Ben tabiat, kır severim…
  • Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlakâ deliller göreyim ki inanayım…
  • Benim için hayatta bütün işlerde süs, zevk, debdebe mes’eleleri yoktur; ihtiyaç, sıhhat, millî ve şahsî mes’eleleri vardır.
  • Kibir benim aklımca bir ahmaklıktan başka bir şey değildir…
  • Dalkavukluk hiç yapmadığım ve hiç sevmediğim bir şeydir. Bil’âkis kafa tutarım…
  • İyi yazı yazarım. Ve yazılarımı dâimâ delillere istinâd ettirmeyi severim. … orijinal bir stilim ve bunun tatlı ve güzel olduğunu herkes müttefîkan söyler…
  • Cesur bir adam olduğumu zannediyorum. Anam tâ çocukluğumdan beri öyle derdi; fakat son dört beş yıldır cesâretimin azaldığını hissediyorum…
  • Nükteli söze bayılırım. Zekî ve âlim insanlarla sohbeti çok severim…
  • Mûsikîyi pek severim. Ama hiç bilmem… Ben bu nîmetten mahrûmum…
  • En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksızlık etmektir.

…”

(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Dr. Rızâ Nur)

Hâmisen, R. Nur ve hâtırâtı hakkında serdedilen, rastladığım görüşlere ve tepkilere yer vereyim. Yalnız, önce şunu bilmekte, anımsamakta yarar var: Çağdaşı insanların çoğu, belki hiçbiri, R. Nur’un kendilerine ilişkin yazdıklarını ve hattâ hâtırat yazdığını bilmeden öldü. Atatürk bunlardan biriydi. İnönü çok yaşadı, öğrendi. Onun ve diğer yaşayanların (ve onların, hâdiselere tanıklık etmiş veyâ hikâyelerini dinlemiş çocuklarının), R. Nur’un haklarında yazdıklarına dâir îtirâzî demeçlerine, röportajlarına, kitaplarına.. rastlamadım!..

İnternetteki R. Nur yorumları; onun hayâtına ve hâtırâtına dâir tek satır okumamış ama hasbelkader (ve ne yazık ki internette) yazmayı öğrenmiş, beyinleri sâdece ‘düşman-dost’ kodlarına göre ayarlanmış ‘robotların’ yalan-yanlış yâvelerinden birkaç esprili yoruma, oradan da, sayıları az da olsa, belli ki onu okumuş ve târih bilgisine sâhip insanların objektif, bilgi veren ve özlü mütâlâalarına dek değişiyor…

R. H. Karay’ın Bir Ömür Boyunca kitabında C. O. Tütengil’in makâlelerinden söz ettiğinden, müteveffâ profesörün ürünlerinden ve değerlendirmesinden yukarıda bahsetmiştim (Adı geçen kitabında R. H. Karay’ın sözlerinin nerede bittiği C. O. Tütengil’in makâle alıntısının nerede başladığı belirsizdir; ancak ‘dikkatli okuyucu’ bir gariplik sezip tekrar okuyunca fark etmiştir. İnkılâp Yayınevi’ne hürmetler!). Yalnız, R. H. Karay Hayat ve Hâtırâtım’ı okumamış görünüyor. Zîrâ, orada yer alan, R. Nur’un, ‘Refik’i severdim, fakat şimdi İngilizlerle içli dışlı,’ (mealindeki) ifâdesine ve duyum yoluyla anlattığı, onu “R. H.” diye ‘şifreli olarak’ bildirip, Şam’da bir kızla yakalandığına (1922’den sonra), evlenmesi şartıyla hapisten kurtulduğuna dâir olaylar için bir açıklama yapmamış (R. H. Karay’ın kitabının önceki bir bölümünde ‘olaylar’ anlatılmıyor, sâdece, evlendiğini söylediği kızın 14-15 yaşlarında olduğu anlaşılıyor!). R. H. Karay; kendisi Sinop’a sürgüne giderken (1908’den sonra), R. Nur’un (ve Ali Kemâl’in) Cemal paşa’ya dilenmesi sonucu, maaşlı olarak Avrupa’ya gönderildiğini (R. Nur’a göre teklif Cemal paşa’dan gelmiş!), (Lozan’da, 1923’te, kendisinin içinde olduğu) “150 kişinin af dışı bırakılması için canla başla çalıştı”ğını (R. Nur’a göre bâzı isimleri başkaları eklemiş.) yazarak onu yeriyor. R. H. Karay’ın diğer eleştirileri önemsizdir. Ayrıca, kendisi Sinop’tayken R. Nur’un gönderdiği nâzik bir mektubu da anıyor ve orada gördüğü babasını “eski bir balıkçı” diye hatırlıyor (R. Nur’un babası kunduracıdır! Karısı ona kızdığı zaman “kunduracının oğlu” demektedir!).

Turgut Özakman’ın yazdığı Dr. Rızâ Nur Dosyası kitabına internette tesâdüf ettim. Aldım ve okudum. Tahmîn ettiğim gibiymiş: Yazar, R. Nur’u ‘hasta’ ilân ediyor. Oysa R. Nur, bunu (rahatsızlığını ve ortaya çıktığı dönemleri) bizzat anlatıyor. Kezâ R. Nur’un ‘açık sözlülüğünü’ hastalığına bağlaması tamâmen yanlış ve hâtırâları okuyan aklıselim sâhibi kimsenin kabûl edebileceği bir görüş değil. R. Nur’un bir kısım sözlerini, başını-sonunu vermeden alıntılaması ‘kötü niyetinin’ bir göstergesi. Hâtırattaki kimi tespitleri, nakledilen somut olayları ise görmezden geliyor. T. Özakman, hâtırâtın künyesini vermemiş. Kitabının büyük kısmını R. Nur’un kitabından iktibaslar teşkîl ediyor. Yanısıra kitap, bu saptamalar muvâcehesinde okunursa faydalı. Yazarın birkaç çıkarım ve analizini isâbetli buldum…

Özetle, bu kitap sâyesinde, bir ‘rejim müdâfiinin’ aykırı bir târih anlatımı karşısında ve onun yazarı hakkında nasıl tavır aldığı, hangi yöntemleri kullandığı; R. Nur’un bâzı yanlışları, saptırmaları..; ve biraz da islâmcıların R. Nur’u ve anlattıklarını nasıl değerlendirdikleri öğrenilebiliyor.

Gürkan Hacır, Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin kitabında,

“Atatürk’ün onun hakkında ‘İngilizlerin adamıdır’ sözlerini âdetâ haklı çıkarmak istercesine anılarını British Museum’a yolladı. 1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!”

ve

“[anı kitabı] nerdeyse baştan sona Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye hakâretlerle doluydu… Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış olduğundan kimse ciddîye almadı. Ancak yeni kurulacak devlete “Türkiye” isminin konulması tartışmaları ve Lozan görüşmelerini anlattığı bölümlerdeki bilgi kırıntıları[?] bugün yaşadığımız sorunların kaynağı konusunda bizlere ipucu veriyor… Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti ismi Dr. Rızâ Nur’un teklîfiydi… Aslında kurucu kadronun ulus devlet inşâsının oluşmasında [Anlayan beri gelsin!] Rızâ Nur’un türkçü fikirlerinin büyük payı var.”

diyor. Neresini düzelteyim?! G. Hacır, Mustafa Kemâl’in “İngilizlerin adamıdır,” sözünü ne zaman ve ne gerekçeye telaffuz ettiğini açıklamıyor! Eğer 1920’deki “nasîhat heyeti”ne (Bkz. Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası) yönelik ise, (M. Kemâl) yanıldığını kısa süre sonra anlamıştır… R. Nur, çeşitli ürünlerini Fransa, Almanya ve Sinop kütüphânelerine de göndermiştir; Hayat ve Hâtırâtım’ı (ve diğer birkaç yazmayı) da British Museum’a göndermiş olmasının altında çapanoğlu aramanın mânâsı yoktur. Ayrıca, bir kopyasını da bir Fransız kütüphânesine göndereceğini yazıyor.). Yazmalar, “1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!” değil, ‘1960’tan önce okuyucuya sunulmaması’ şartıyla teslîm edilmiştir. “Neredeyse baştan sona… hakâret…” yorumu da yanlıştır, abartmadır; R. Nur’un M. Kemâl Atatürk ve İ. İnönü hakkında yazdığı kesimler ki bunların bir kısmı Nutuk’ta yazılanlara îtiraz niteliğindedir, elbette övgü içerikli değildir, ama Atatürk bahsi, kitabının en fazla yüzde onunu teşkîl etmektedir. “Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış,” hükmü de, “kimse ciddîye almadı,” hükmü de doğru değildir. Kimi yorumlarında kızgın ruh hâli ve mübâlâğa intibâı alınsa da, yazdıklarının büyük kısmı belgelerle ve başka tanıklıklarla sabittir. R. Nur, adı verilerek-verilmeyerek pek çok kitapta (ve konuşmalarda) kaynak olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır (Üstelik, adı geçen kitabında G. Hacır da kullanmış!). Ve yazdıkları, bâzılarının tahkîk edilmesi şartıyla, “bilgi kırıntısı”nın çok ötesinde zengin bir veri ve portre kaynağıdır! Nihâyet; R. Nur, “Türkiye Cumhuriyeti”ni değil, ‘Türkiya’ yerine (“… Avrupa bize Türkiye demiştir… [Türkiya] Türkçenin ahenk uyumuna mugâyirdir,” diyerek) ‘Türkiye’ ismini önermiş ve bu uygun bulunmuştur. G. Hacır, alıntının son cümlesinde R. Nur’un fikrî etkisini de teslîm etmiş: <… kurucu kadronun ulus-devlet inşasına R. Nur’un fikirlerinin katkısı…> Mutlakâ vardır; fakat nasıldır ve ne kadardır, henüz tam olarak bilmiyorum!

G. Hacır (da) R. Nur’u hiç okumamış gâlibâ. Ya da başka bir şey var!? Ben de onun bu ifâdelerinde bir çapanoğlu arayayım!.. Bir yargıda bulunuluyorsa, altı doldurulmalıdır!

Sitten, R. Nur’un siyâsî kimliğine, ona nasıl bakıldığına, onun nasıl algılandığına ve âdil-nesnel biyografi ve târih yazımına ilişkin özet ve genel birkaç kelâm edeyim.. R. Nur, görüşleri nedeniyle hiçbir kesim tarafından sâhiplenilmemiştir: Dinsiz (ve agnostik) olduğu için islâmcılar ve müslüman türkçüler; hânedana (özellikle Abdülhamid’e) sarfettiği sözlerinden dolayı (Haksızlık ettiğini belirtmektedir.) “pâdişah efendimiz”ciler (yâni pâdişahları/hânedanı putlaştıranlar); M. Kemâl’e ve fikirlerine ve icraatlarına karşı olduğundan lâik-cumhuriyetçiler; batı medeniyetini sorguladığı için batıcılar; türkçü olduğundan liberaller; faşist olmadığı için ırkçılar (R. Nur’un bugün ırkçı diye nitelenecek bâzı sözleri, yaşadığı dönemdeki olaylardan kaynaklanan duygusal tepkilerdir; başka sözlerine, yorumlarına, davranışlarına, yaklaşımlarına ve uygulamalarına bakıldığında -bağnaz, ideolojik, sistematik- bir ırkçı olmadığı tespît edilebilir.); antimilitarist olduğundan “Türk milleti askerdir”ciler, kezâ ordunun siyâsete müdâhalesine karşı olduğu (Burada kendinin de farkında olduğu bir çelişkisi vardır…) için darbeciler; antikomünist olduğundan ve bolşevik devrimiyle alâkalı yorumlarından dolayı sosyalistler…

R. Nur ve anıları hakkında, bugüne kadarki politika, meâlen, <deliydi, ‘şöyle-böyle’ydi, sırf hakâret ediyor; o yüzden yazdıklarını dikkate almayalım, almayın,> şeklinde özetlenebilir. Yâni Türkiye târihi boyunca, her zaman ve her alanda ve her kesim tarafından icrâ edilen; insanları karalama, olayları örtme ve inkâr, sorunları yok sayma ve öteleme, yapılmış hatâları kabûl etmeme siyâseti söz konusudur. Bu yaklaşım bugün-yarın değişecektir, değişmektedir. Çünkü artık mızrak çuvala sığmamaktadır Cumhuriyet târihçisi Prof. Dr. Cemil Koçak’ın dediği gibi,  târihimizi yeni öğrenmeye başlıyoruz.

Türkiye’de târihsel, târih yaratmış, târihe mal olmuş insanları özgürce/bağımsız olarak, tarafsız bir bakışla ve hakkâniyetle yazan ve yazacak biyografi yazarları ve akademisyenler vardır. R. Nur da bir gün bu anlamda kaleme alınacaktır. Onu yazanlar şanslı olacaklar; çünkü ellerinde, ‘birinci kaynaktan menkûl’ çok ayrıntılı ve ziyâdesiyle sağlam veriler olacaktır.

Sâbian, yukarıda R. H. Karay’ın ismi ile birlikte bahsedilen 150’likler ve yabancı vesâyetine/‘dostluğuna’ dâir bir bilgi verip birkaç yorum yapayım… Sedat Bingöl’ün 150’likler Meselesi, Bir İhânetin Anatomisi isimli kitabında Hayat ve Hâtırâtım’dan iktibâs edilen şu cümle yer almaktadır:

“İhânet edip işgâl zamânında, işgâl kuvvetlerine hizmet etmiş yüzelli Müslümanı afv-ı umûmîden istisnâ etmeyi İngilizler ile husûsî görüşerek hâllettim. İngilizler bu adamları kullanmışlar, bu hâle koymuşlar, şimdi de onları himâye etmediler. Ben burada adedi karşılaştırdım [?]”

R. H. Karay’ı te’yit eden bir cümle!.. ‘Kullanmış olabilirler ama gerçekten ajanlık etselerdi İngilizler korurdu,’ fikrindeyim (Nitekim korumamışlar.). Bu bağlamda, ‘bu kişiler sürgündeyken nasıl, ne kalitede yaşadılar,’ sorusunun cevâbı verilmelidir (Yukarıda ismi geçen kitabı okumadım. Belki cevap orada vardır.)…

19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Avrupa ve Rusya büyükelçilerini sık sık ziyâret ettikleri mâlûmu âlemdir… R. Nur, 1908 Devrimi sırasındaki gösterilerde, ahâli ile birlikte İngiliz Sefârethânesi’ne de uğrar (Hâtırâtında bunun yanlış bir davranış olduğunu bilâhare anladığını kaydeder.)… M. Kemâl (1918 sonları ve 1919 başlarında), harbiye nâzırı olmak için kulis yapmış, Anadolu’da bir vilâyete vâli olmak için İngilizlere mesajlar göndermiştir (Minber gazetesi, 17 Kasım 1918). İngilizler bu talebi kabûl etselerdi M. Kemâl Anadolu’ya farklı bir amaçla geçecekti!.. Bütün bunları bilince, o kültürde, şartlarda yetişmiş devlet adamlarını, siyâsetçileri, gazetecileri, askerleri, özellikle sırf Millî Mücâdele döneminde yer aldıkları taraf îtibârıyla kimi insanları eleştirmek ve onları bugün dahi ithâm etmek haksızlıktır, ideolojik bir tavırdır, târih bilmemektir…

Okumadım (ama yazarı ile yapılan bir sohbeti dinledim), ‘Kemâlist’ Orhan Karaveli’nin Ali Kemâl isimli kitabı, o döneme artık serinkanlı bakılabildiğinin bir tezâhürüdür.

Sâminen, Millî Mücâdele döneminin târihi ve şahsiyetleri üzerine mütâlâam şöyledir:

İnsanlarının, ideolojilerini salt düşmanlık üzerine binâ etmeleri onların görüşlerinin sığlığına işâret eder. M. K. Atatürk’e husûmet de bu kapsamdadır. Ancak, onun çağdaşlarından, onu Millî Mücâdele sırasında ‘eşitler arasında birinci’ olarak telakkî eden yol arkadaşlarını, onların sözlerini ve basılmış/basılmamış (muhâlif) anı kitaplarını ve bu arada R. Nur’u ve yazdıklarını farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yalnızca M. Kemâl ve (Millî Mücâdele’den sonraki yeni) çevresindeki bâzı şahsiyetler değil, bilâhare ona muhâlif olan kadro ve R. Nur da Millî Mücâdele kahramanlarıdır ve bu devletin kurucularıdır…(3) 21. yüzyıl Türkiye insanının, kurucu kadronun âzâları arasında (hattâ bunlarla Millî Mücâdele’ye karşı çıkmış insanların arasında), çok büyük ölçüde, dönemin şartlarına-siyâsetine-şüphelerine-korkularına-geçmişine ve aynı kişilerin şahsî çekişmelere, hırslara/egolara dayanan kavgalarına taraf olması aklî bir duruş değildir (Taraf olunuyorsa/olunuyor görünüyorsa, bu, mansıp veyâhut kültür/hissiyat yâhut menfaat kaynaklıdır.). Bizim ‘işimiz’, kanâatimce; okumak, öğrenmek, anlamak, mukâyese etmek, nesnel ve âdilâne biçimde yorumlamak, yapılan hatâlardan ders çıkarmaktır.

Tâsian, R. Nur’a ve yazdıklarına dâir son bir tahlille yazımı nihâyetlendireyim.. R. Nur’un sosyal, ekonomik, siyâsî vesâir görüşlerinin çoğuna (veyâ epeyine) iştirâk etmiyorum, “dîni-dînî kurumları türklük için kullanma” politikasını etik bulmuyorum, “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyâsı ve Fırka Programı”nı iptidâî, çelişkili, hattâ aptalca görüyorum. Kezâ bâzı düşüncelerini, yaklaşımlarını, kararlarını (sebebi ne olursa olsun) yanlış ve yakışıksız buluyorum. Bunlara karşılık, ‘insanî’/kişisel yönü, şahsî hayâtı (içtenliği, vicdan sâhibi olması, cesâreti, sabrı, fedâkârlığı, kendini sorgulaması..); araştırmacılığı, hizmetleri, ürünleri; nihâyet en önemlisi, yaşadığı dönemi, insanları, ilişkileri, hâdiseleri teferruâtı (ve özellikle mükemmel bir mîzâhî üslûp) ile yazıp çok kıymetli bilgiler verdiği için ben R. Nur’u takdîr ediyor, ona minnet ve sempati duyuyor, onu sâhipleniyorum. Sinop’a gittiğimde, ilk olarak eserini (kütüphânesini), teşekkür niyetiyle ve görev telakkî ederek ziyâret edeceğim.

(1) Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920) , İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Lozan Barış Konferansının Perde Arkası (1922-1923), Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933)

(2) Bugüne dek bu yayınlara yönelik bir şikâyet, soruşturma.. haberi çıkmadı; ciltler hâlihazırda kitapçı raflarındadır, satılmaktadır. Kezâ, Boğaziçi Yayınları’nın da, Hayat ve Hâtırâtım’dan ilgili bölümü alarak bastığı Lozan Hâtırâları kitabı var. Kitabın girişinde, sâdeleştirme yapıldığı ve bâzı ifâdelerin (herhâlde mâlûm “Atatürk’ü koruma” yasası nedeniyle) çıkarıldığı söylenmektedir. ‘Zâten çok sâde, neresini sâdeleştiriyorsunuz; mutlakâ kullanmak istiyorsanız, yeni Türkçe kelimeleri dip notlarla belirtin!.. Hakâret varsa, sayfanın altına şerh düşün; yanlış anlatımlar, iddiâlar varsa, delil getirerek ortaya koyun!’… Şu da var ki, yayınevine, böyle bir açıklamayı kitabın başına koyma dürüstlüğünü gösterdiği için saygı duymak da gerek.

(3) Bu ifâde ile, vatandaşı olduğum devleti kutsamak değil kastım. Sâdece vâkıâyı vurguluyorum. Dahası; devletin, benim gibi insanlardan müteşekkil bir toplumda lüzumsuz bir varlık hâline geleceğini ümîd ediyorum!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 22735, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.