BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-3) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Bilim Tanrı’yı Buldu mu?
– Atheist Universe
– Her Şeyin Anlamı
– Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim
– Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Açıklama: Aşağıdaki alıntıların bazıları “popüler bilim” kapsamında olsa da onların içinde olduğu (yukarıdaki) kitaplar “din-hurafeler-sahte bilim-bilim… ilişkileri” kategorisinde sayıldığından bu bölüm “Popüler Bilim Kitapları…” başlığını taşımamaktadır. 

**********

Kuantum Mistisizmi

Alıntı: “Kuantum” sözcüğü alternatif tıp üzerine yazılan her yazıda görülmektedir. Duyuötesi algı ve diğer ruhsal ve mistik kavramlar için kurumsal bir çatı kurmaya çalışan kitap ve makalelerde de bu sözcüğe rastlayabilirsiniz… Kuantum mekaniği tuhaf olduğu için, tuhaf olan her şeyin de kuantum mekaniği olması gerekiyor sanki.

Kuantum mekaniğinin, duyuötesi algı ve bununla ilintili olan ve genelde “psikokinez” diye adlandırılan, zihnin madde üzerindeki etkisini desteklediği savunulmaktadır. Öne sürülen bu değişik ruhsal olgular çoklukla Yunanca ψ harfinden gelen psi ifadesiyle adlandırılır. Bu harf ayrıca bir sistemin kuantum durumunu belirten dalga fonksiyonunu göstermek için kuantum teoreminde kullanılan bir semboldür. Kuşkusuz bu, kuantum mekaniği ile ruhsal olguları ilişkilendirenler için uygun bir rastlantıdır. Kuantum deneylerinde gözlemcinin gözlemlediği varlıkla dolaşıklık içinde bulunma biçimi, insan bilincinin sahiden gerçekliği kontrol ettiği sonucunu çıkarsamak için yanlış şekilde sıkça kullanılmaktadır. Buna göre eğer bu kitabı alırsak kendimizi sağlıklı ve aslında ölümsüz bulabiliriz. “Kuantum Tedavi” kuantum mekaniğinin yanıltıcı bir yorumuna dayanmaktadır.
(Bilim Tanrı’yı Buldu mu?, Evrende Amaç Araştırmasında Son Bulgular, Victor J. Stenger, Çev. Orhan Düz)

Kitap hakkında: Başarılı olmayan bir çeviri!.. Bazı kesimleri fizik ve matematik bilgisi gerektiren, popüler düzeyin bir basamak üzerinde bir kitap…

What is Gravity?/Yerçekimi Nedir?

Alıntı: … if I ask why a rock thrown skyward soon falls back to Earth, it would be meaningless to respond, “it’s the law of gravity.” “Gravity” or “the law of gravity” is simply the name and description we assign to the observed phenomenon. The true, underlying reason why all objects in the universe attract each other is, to this day, a baffling enigma. True, Einstein showed that massive objects distort space-time and produce gravitational effects. But why do massive objects distort space-time? Such questions are still unanswered, and are by no means addressed by saying “It’s just the law of gravitation.” A physical law, then, is a man-made description, rather than a causal explanation, of how the universe consistently behaves.
(Atheist Universe, The Thinking Person’s Answer to Christian Fundamentalism, David Mills)

Çeviri: Yukarı doğru attığımız bir taşın neden hemen yere düştüğü sorusu anlamsız gelebilir ve “tabii ki yerçekimi kanunu sebebiyle” denir. “Yerçekimi kanunu” sadece bir isim ve gözlenen olaya atfettiğimiz bir tanımlamadır. Evrendeki bütün cisimlerin birbirlerini çekmelerinin asıl nedeni, bugün için muammadır. Einstein, [çok büyük] kütleyi haiz cisimlerin uzay-zamanı bozduklarını (eğdiklerini) ve çekim etkisi yarattıklarını göstermişti. Peki ama, kütleli cisimler uzay-zamanı niçin eğmektedir? Bu ve benzer sorular hala cevapsızdır ve “yalnızca yerçekimi kanunu sayesinde” demek asla bir yanıt değildir. Bir fizik yasası, evrendeki süregelen hareketlerin/olayların nedenini/niçinini açıklamaktan ziyade insan-üretimi bir nitelemedir [Gözlenenleri, mikro ve makro evrendeki işleyişi tarif etmeye çalışır].

Kitap hakkında: Pornonun çocuklara zararı olmadığını savunan yazar, görüşüne destek sağlamak için, isimli bir kişinin sözlerini çarpıtmaktan çekinmiyor!.. Güneş sisteminin devamı için Jüpiter’in öneminden, Dünya’nın belirli bir eksende dönmesinde Ay’ın rolünden habersiz; gezegenleri olan başka yıldız sistemlerinin fotoğraflandığını söyleyecek kadar da cüretkar!.. Dine karşı ileri sürdüğü argümanlarının bazıları çok basit ve anlamsız. Kimi paragraflarda yersiz ifadeler bulunmakta. Aşina olunan kelimeler yerine az bilinen kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Bütün bunlara rağmen, dine ve bilime dair verdiği birkaç bilgi ve bunlara ilişkin tespitleri, yorumları yararlı.

Deneyde, Veride ve Algıda Seçicilik

Alıntı: … bir şey olduktan sonra, onun olma olasılığını veya şansını hesaplamanın mantık götürür bir yanı [yoktur]… psikologların genel ilkesidir; testleri öyle ayarlarlar ki olan şeylerin şans eseri olma olasılığı çok küçük…olur …* Gördüğün gibi, özelliği buluyorsun, sonra da buna uygun durumu seçiyorsun…

Pek çok insan çok sayıda vaka yerine sadece bir vakanın bulunduğu anekdotlara inanır…Bu anekdotların bir özelliği de tüm koşulların [ayrıntıların] tarif edilmemesidir…

Vereme yakalandığında [eski eşi] hoş büyük sayıları olan bir saat vermiştim ona. Çok beğenmişti… Hastalığının ilerlediği dört, beş, altı yıl boyunca onu sürekli yatağının başucunda tutuyordu. Nihayetinde bir gün vefat etti. Akşam saat 9.22’de ölmüştü. Saat de akşam 9.22’de durdu ve bir daha hiç çalışmadı. Şans eseri, bu anekdot ile ilgili size anlatmak zorunda olduğum bir şeyi fark ettim. Beş yıl sora [sonra] saatin dizleri boşalmış gibiydi. Arda bir onu ayarlamak zorundaydım; zembereği gevşemişti. İkinci olarak da, ölüm belgesini dolduran hemşire, ölüm anını yazmak üzere, odada ışık loş olduğundan rakamları iyi görebilmek için saati yukarı kaldırarak baktı ve yerine bıraktı. Bunları fark etmeseydim başım tekrar derde girecekti. Bu nedenle, böyle anekdotları anlatırken tüm koşullar [ayrıntılar] hatırda tutulmalıdır. Zira farkında bile varmadığınız şeyler gizemin açıklaması olabilir.**
(Her Şeyin Anlamı, Richard Feynman, Çev. Osman Çeviktay)

Kitap hakkında: R. Feynman’ın bir konferansının kitap haline getirilmiş metni. Konuşmanın tamamı, çoğu veya bir kısmı irticalen yapıldığı için, doğal olarak kitap tertibi, akışı yok… Rastladığım en kötü çevirilerden biri.

* Benzer durum; seçilen deneklerin, deney yöntemlerinin, elde edilen verilerin vs. “uygun biçimde ayarlandığı” kamuoyu araştırması, gıda, tıp, fizik vs. alanlarında da ayniyle vakidir.

** Demek istiyor ki: Karımın ölümü ile saatin durmasının eş zamanlı (dakikalı) olması gizemli bir durum değildir; çünkü hemşire ölüm zamanı tespit için saate bakıp onu masaya koyarken, saat bozuldu ve durdu. Bu ayrıntı bilinmezse/atlanırsa, iki olayın eşzamanlı vuku bulması birilerince “mucize” diye açıklanırdı.

Tanrılara Dayanmak

Alıntı: Çoğu dinler, bir dizi reçete sunuyor –insanların yapmaları gereken şeyler- ve bu buyrukların bir tanrı ya da tanrılar tarafından verildiğini iddia ediyorlar. Örneğin Hammurabi Kanunu, MÖ ikinci millenyumda Babil’de düzenlenen ilk kanun olan Hammurabi Kanunu, kendi ifadesine göre ona Tanrı Marduk tarafından sunulmuştu. Günümüzde pek az sayıda Marduk’çu kalmış olacağına göre Marduk’un söylediğini palavra olarak nitelersem ya da din şakası dersem alınan hiç kimse bulamayız karşımızda. Şayet Hammurabi deseydi ki, “Herkesin yapması gerekenin bunlar olduğunu düşünüyorum”[,] Babil Kralı olmasına rağmen, “Tanrı şunları yapmanızı söylüyor” mesajıyla sağladığından daha az başarı sağlardı.

Bundan sonraki adım olarak günümüzde çok iyi tanınan kanun koyucularının da aynı durumda olduklarını söyleyince insafsızlığımı saldırı kabul edeceklerini biliyorum ama yine de söylediklerimin üstünde durmanızı istiyorum. Eski zamanlarda, koşullar bu kadar rafine değilken bazı davranış biçimleri[ni] kabul ettirmek isteyenlerin bunların bir tanrı ya da tanrılar tarafından sunulduğunu öne sürmeleri muhtemel değil mi[?]

Peki, dinsel inanç ve alışılmış ahlakilik[,] toplumda işlerin yürütülmesi için gereklidir[,] dediğiniz anda, ülkeyi denetimleri altında tutanların, herkesi aynı çizgiye getirmek için bunları birer alet gibi kullandıkları kuşkusunu yaratıyorsunuz.
(Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim, Carl Sagan, Çev. Reşit Aşçıoğlu)

Kitap hakkında: C. Sagan’ın ölümünden sonra, bir konferansındaki konuşmaları derlenerek hazırlanmış. Kitabın özgün ismi “The Varieties of Scientific Experience”, imiş, yani “Bilimsel Deneyimin Çeşitliliği”. Kitap okunduğunda, Bilim’in Tanrı’nın kapısını çaldığına dair en ufak bir emare yok! Herhalde satış için böyle bir yol denenmiş. Dindarlar aldanmasın! Yahudi (kökenli) yazar dinsizdir, ateisttir; kitapta, zarif bir biçimde, “kutsal” dinlerin tezlerini, tanrı modellerini sorguluyor… Kitap iyi ciltlenmemiş, parçalandı!.. Çeviri berbat!

Bir dinleyicinin, “Dinciler hayalet ve mucizeler sunuyorlar. Fizikçiler denklemler sunuyorlar. Bunlar arasındaki temel fark nedir?” sorusuna verdiği cevapta “tekrarlanabilirlik ve tahkik edilebilirlik” hususlarını belirtiyor ve Newton fiziğinden örnek veriyor. Dinleyici, “denklemler” derken, klasik fizik yerine kuantum (ve parçacık) fiziğini kastediyor olmasındı?!

Bir başka dinleyicinin “Şayet evren genişlemekteyse, nereye doğru genişliyor? Evrende olmayan bir şeye doğru mu?” sorusuna ise “balon örneği”ni veriyor (Şişen balon üzerindeki “iki boyutlu” varlıkların birbirlerinden uzaklaştıklarını (iki boyut) görebilecekleri ancak balonun nereye şiştiğini (3. boyut) fark edemeyeceklerini; buradan hareketle sadece üç boyutu algılayan insanların evrenin nereye genişlediğini göremeyeceklerini vazeder.). Bu sadece benzetmedir ve ikna edici değildir!

“Demokritus’un Samanyolu Galaksisi’nin yıldızlardan oluştuğu fikri… “ ve “onun bildiği gezegen sayısı…” ve “maddenin atomlardan oluştuğu kanısındaydı” ifadeleri, Yunan felsefesinin abartılması geleneğinin Carl Sagan’da bile sürebildiğini gösteriyor!

Sahte Bilimler ve Batıl İnançlar Listesi

Alıntı: Sahte bilim ve batıl inanışların en bilinen ürünleri –belirtmek isterim ki bunlar listenin tamamı değil, yalnızca birkaç örnek- arasında yıldız falı; Bermuda Şeytan Üçgeni; … hayaletler; telepati, önsezi, telekinezi ve uzak yerlerin “uzaktan görünmesi” gibi duyu ötesi algılar; 13 rakamının uğursuz olduğu saplantısı…; kanayan heykeller; suyla büyü yapma;… Nostradamus’un kehanetleri; … eğitimsiz solucanların daha eğitimli solucanların kalıntılarını yiyerek bir işi öğrenebildikleri yolundaki sözde keşif; dolunay zamanın suç oranında artış olduğu görüşü; el falı; numeroloji; yalan makineleri;… uyanık ya da baygın … diğer kâhinlerin sözleri; zayıflama diyeti şarlatanlığı; … geleceği görme sahtekârlığı; yüz hatlarından ya da baştaki yumrulardan karakter okuma; … doğru olmasını istediğiniz herhangi bir şeyin gerçekten doğru olduğu iddiaları; aniden alev alıp yanarak kendilerinden geriye küçücük kömür parçaları kalan insanlar; sınırsız enerji kaynağı vaat eden (ama her nedense bilim adamlarının incelemesine sunulmayan) devridaim makineleri; … Yehova Şahitleri’nin dünyanın 1917’de yok olacağı şeklindeki kehanetleri ve benzeri diğer öngörüler; … [Benzeri türden iddialara ilişkin kapsamlı tartışmaları Encyclopedia of the Paranormal’da (Normalüstü Olaylar Ansiklopedisi), (Gordon Stein, ed., Buffola: Prometheus Boks, 1996) bulabilirsiniz.]

Bu öğretilerin bir çoğu, İncil öyle buyurduğu için köktenci Hıristiyan ve Musevilerce anında reddediliyor. Deuteronomy (Tesniye) (18:10,11) şöyle diyor (Kral James’in çeviri edisyonundan):

“Aranızdan hiçbiriniz oğlunu ya da kızını ateşten geçirmek; kâhine, bakıcıya, büyücüye ya da cadıya gitmek gafletinde bulunmasın. Ne de sihirbaza ruh çağırıcıya, tılsımcıya, muskacıya başvursun.”

Yıldız falı, temas kurma, alfabeli ibreli tahtalar, gelecek konusunda kehanetlerde bulunma ve benzeri birçok eylem dini yasaklar listesindeydi. Deuteronomy’nin yazarı, bu eylemlerin vaat ettikleri sonuca ulaşmada başarısız olduklarını öne sürmüyor. Kitapta altı çizilen nokta, bu işlerin “kâfirlik” olduğu ve başka uluslarca uygulansa bile, Tanrı’ya inananlar için mümkün olmadığı…

On ikinci yüzyıl Musevi düşünürü İbn Meymun, Deuteronomy’den de ileri giderek bu tür sahte bilimsel uygulamaların kesinlikle işe yaramayacağını öne sürüyor:

“Yıldız falcılığına başvurmak, ruh çağırmak, büyülü sözler fısıldamak yasaktır… bu uygulamalar eski putperestlerce insanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için kullanılmış düzmece ve yalanlardan başka bir şey değildir… bilge ve zeki kişiler çok daha iyisini bilir.”* [Mishneh Torah, Avodah Zara, 11. Bölüm’den.]
(Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli)

Kitap hakkında: Pulitzer ödüllü C. Sagan sade yazmaz, dili sanatlı kullanır (diyebiliriz herhalde); fakat bu, çevirinin düşük cümlelerle dolu olmasını gerektirmez/affettirmez; çeviri kitabın 18. basımında dahi sayısız hata (cümle düşüklüğü vs.) var!

C. Sagan, çeşitli konularda (sahte bilimler, dini inançlar, batıl inançlar, siyaset…); kutsal kitapları, tarihsel verileri, mevcut uygulamaları ortaya koyarak olayların ayrıntılarını, perde arkalarını irdeliyor ve uygun sorular sorularak yanılgılardan, kandırmalardan nasıl uzak durulabileceğini gösteriyor… Büyü sahtekarlığının perde arkasına (bunlar kimlerdir, karakterleri nasıldır, neleri nasıl yaparlar, nasıl ve kimleri etkilerler, sonuçları nelerdir vs.) çok az yer vermesi (herhalde bilmediğinden!), (süper güç olsa da) ABD’ye has hususlara fazlaca değinmesi (Bunlar ABD’li olmayanlara yabancı ve bazıları onları doğrudan ilgilendirmiyor) vs. kitabın kusurları. Böyle eksiklerine, kusurlarına (ve eğer Türkçe’si okunacaksa çeviri yanlışlarına) rağmen çok yararlı, mutlaka okunması lazım gelen bir kitap.

Not. Bir cahilliğim bu kitap sayesinde ortaya çıktı: Avrupa’da (ve herhalde bir ölçüde ABD’de) cadı avları ve yakılmalarının gerekçesinin, (tabii ki önce “dinin” emirlerine karşı gelmek ve) “halkın hurafelerle kandırılmasının önlenmesi” olduğunu sanıyordum. Pek safmışım: Meğerse halkın yanı sıra Kilise de cadıların büyü ile olacakları tayin ettiklerine inanıyormuş da..!

* Kulları tanrılarından daha ileride!

Popüler Bilim ve Kuantum Mekaniği

Alıntı: Bilimi popülerleştirmeye, bu [aritmetikten grup teorisine kadar matematik bilgisi] ön eğitiminden [eğitimden] geçmemiş genel bir kitleye kuantum mekaniği konusunda fikir vermeye çalışan kişinin işi çok, ama çok zordur. Kanımca, kısmen bu nedene bağlı olarak, kuantum mekaniğini halk düzeyinde açıklayan bir betimleme şimdiye değin yapılmadı. Bu matematiksel karmaşıklıklara bir de kuantum mekaniğinin sezgisel bir kavrayışa kesinlikle elvermeyişi ekleniyor. Sağduyu, bu konuya yaklaşmada yararsız kalıyor. Richard Feynman bir keresinde, bunun neden böyle olduğunun önem taşımadığını söylemişti. Kimse neden böyle olduğunu bilmiyor; sadece böyle olduğunu biliyoruz.*
(Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli)

* “kabul ediyoruz”!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7987, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Işık kirliliği

Uzaydan fark edilmek…

Hava kirliliği, toprak kirliliği, su kirliliği, gürültü kirliliği derken modern insanın karşısına bir de ışık kirliliği ve ışık kirliliğiyle mücadele etme yöntemi çıkıverdi. Peki, çevremizde fark ettiğimiz ve rahatsız olduğumuz ışığın neden bu kadar fazla kullanıldığı sorusunu ürkek şekilde kendimize sorduğumuzda oluyor zaman zaman. Fakat algısal olarak rahatsız olduğumuz ışık yoğunluğu normal olan – olmayan şeklinde bir değerlendirmeye de giremiyoruz. Çünkü bize gelişmişliğin ve modernliğin göstergesi olarak sunulmakta ve bu şekilde yutturulmaktadır.

Çok değil birkaç yıl önce izlediğim bir programda Avrupa’nın, Amerika’nın, Çin’in, Hindistan’ın, Dubai ve Singapur’un bazı şehirleri gece uzaydan bakılınca fark ediliyormuş gerçekliğini öğrendim. Ve kendi kendime şu soruyu sordum: uzaydan bakılınca neden ülkemiz büyük şehirlerinden İstanbul, Ankara, İzmir ve benzeri iller görünmüyor. Günümüzde biraz araştırmayla gördüm ki önemli olan uzaydan falan görünmek değil, önemli olan ürettiğin veya satın aldığın elektrik enerjisini nasıl kullandığındır. Eğer düzgün ve doygun bir biçimde kullanılırsan hem israftan kaçınmış olursun hem de aşağıda açıklayacağım üzere çevreye verdiğin zararı en aza indirirsin….

Gelin beraber ışık kirliliğinin ne olduğu konusunda yapılan bilimsel tanımlamaya bakalım.

Işık Kirliliği:

Işık kirliliği kısaca dış aydınlatmanın bir yan ürünü olarak da tanımlanabilir. Işık kirliliğini azaltmak için aydınlatılması zorunlu bölgelerin, yalnızca aydınlatılması gereken zaman diliminde ve gereken düzeyde aydınlatılması gereklidir. Işık kirliliği hakkında bilgi verirken, üç temel bileşenden bahsedilmektedir. Bunlar:

  • Gök parlaması
  • Işığın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşması
  • Kamaşma

Görüldüğü üzere ışığı fazlaca kullanmanın üç temel zararı vardır. Bunlardan birinci madde daha çok astronomi ile ilgili bir zararın sonucudur. Gökyüzüne yöneltilen ışığın yıldızları tam anlamıyla göremememize, uzaydaki cisimlerin gözlemlenememesi, Gök parlamasının artması gökyüzündeki karanlık bölgelerin parıltısının da artması anlamına gelir. Siyah gök fonunun üzerinde yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin oluşturduğu kontrast azalır. Astronomlar gözlem yapacaklarında havanın kuru, gökyüzünün açık olduğu, karanlık geceleri tercih ederler. Şehir dışındaki yerleşim alanlarının tipik gökyüzü koşullarındaki zenit parıltısı, doğal gök koşullarındaki zenit parıltısından 5 ila 10 kat daha fazladır. Şehir merkezlerinde ise zenit parıltısı doğal geri plan parıltısından 25-50 kat daha parlak olabilir. Profesyonel ve amatör astronomların ölçüm sonuçlarına göre, gök parlaması değerleri tüm dünyada hızla artış göstermektedir. Teknik olarak bu şekilde bir zarara yol açmaktadır. …

İkinci maddede ise tamamen ışığın kullanım amacının dışına çıkılması gibi bir durum vardır. Estetikten yoksun alelade ve ilgiyi dağıtan kalitesiz bir ışıklandırma yöntemi ortaya çıkmaktadır. Açıkçası arap yağı bol bulunca ……… sürermiş gibi bir durumdur yani…

Üçüncü maddede ise tamamen doğal ışık düzeyinin dışına çıkılmasının ortaya çıkardığı bir durumdur. İnsan ve hayvanlar üzerinde bu kamaşma bir karmaşa olarak meydana gelmektedir. Kamaşma beraberinde algının ve ilginin dağılması ve bunun dışında psikolojik ve fizyolojik olarak zarar vermektedir…

Yukarıda sıraladığımız bu zararların canlılar üzerindeki etkileri kaçınılmaz. Gelin haftaya bu zararların astronomik araştırmalar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler üzerindeki etkilerine bilimsel araştırmalar ışığında bakalım…

Saygılarımla..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8089, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Kediler ve Köpekler Üzerine (Mete Tunç)

ÖNSÖZ

 Aşağıdaki yazı, birkaç tanım ve küçük çapta deneyler içermekle beraber akademik değildir; büyük kısmı şahsi gözlemlere ve anılara dayanmaktadır.  

 İlk iki kesim mizah ve hüzün ile süslenmiş gözlemlerden ve anılardan müteşekkil… Üçüncü kesim ise konuyla alakalı bir hatırayı, bir hikayeyi, bazı terimlerin izahını ve birkaç kişisel yorumu ihtiva ediyor.

 Bilginin, mizahın, hüznün (ve sevginin) bir arada bulunduğu bir yazı…      

 I. KEDİ-KÖPEK GÖZLEMLERİM, ANILARIM

 Sadık, vefalı köpek

 Köpeğini başka birine vermek zorunda kaldığını, yıllar sonra, köpeğinin, onu bıraktığı evin önünden geçerken kendisini gördüğünü, havlamaya başladığını, yola inmek için balkon demirlerini zorladığını… Adam neredeyse ağlayacaktı. Hüznüne, yüzüme acı çekiyormuş mimikler vererek iştirak ediyor göründüm ve köpeğinin ne kadar vefalı, sevgi dolu, iyi hafızaya sahip olduğunu mırıldandım; ama içimden gülmek geldi: bir köpek için neydi, nedendi böyle dramatik hisler?! Ondan ayrıldıktan sonra, onu taklit edip sesli olarak güldüm.

 Yıllar sonra aldığım ders: Gülme komşuna gelir başına!

 Doğum

 Çocuktum. Kapı önünde beslediğimiz, hamile ve doğurmak üzere olan kedi ile evin içinde kovalamaca oynuyoruz. Amacım onu rahat biçimde doğum yapabileceği bir yere götürmek. Yakalayamıyorum. Dolabın, kolumun ulaşamadığı en arka bölümüne giriyor ve orada doğum yapıyor…

 Çıkardığım ders: Doğum yapacak kediyi kendi haline bırakacaksın!

 Horlama

 … Masada yemekteydik. Sağımdaki, 50’li yaşlardaki adam kentin 50’li yıllardaki panoramasını anlatıyordu. İlgi ile dinliyordum. Dinlemekten yorulduğumu hissettiğim anda bir horlama sesi gelmeye başladı. Ev sahibi arkadaş karşımdaydı, uyanıktı, o değildi. Solumdaki adam..? Neredeyse masayı titretecek düzeyde bir horlama. Soluma bakamıyordum. Her an gülebilirdim. Bu gülmenin bir patlama şeklinde husule gelmesi çok kötü olurdu. Horlama kesintisiz, aynı gürültüyle sürüyordu. Arkadaş sanki o korkunç gürültü hiç yokmuş gibi sakin bir şekilde dinliyordu; adam da, karşısındaki gürültü kaynağı(?) adama doğru bakabiliyordu gayet medeni biçimde! Acaba o kaynak nasıl bir pozisyondaydı; yani başını geriye doğru atarak mı, masaya kapanarak mı, yoksa masaya dirseğini dayayıp çenesini avucuna almış halde mi horluyordu?! Ne olacaksa olsun, gerekirse bir kahkaha patlatayım, bakmaya karar verdim. Başımı yavaşça sola çevirdim. Adam sabırla, gözleri açık ve ağzı kapalı olarak dinliyordu… O korkunç horlama sesi masanın altında yatan köpekten geliyormuş!

 Sonuç: Bazı köpeklerin horlama sesi insanınkinden farksızmış!

 Kalçamın ısırılışı

 Bir kış günü. Her yer karla kaplı. Akşamın ilerleyen saatleri. Bir arkadaşla sinemadan çıkıp evine doğru yürüyoruz… Dört, orta boy köpek tarafından durduruluyoruz. Belli ki açlar. Birkaç metre uzağımızdaki, giderek güçlenen havlayışları, hırlayışları, daha da yaklaşmaları, kocaman ağızları, keskin dişleri ürpertiyor insanı. Buna rağmen sakinim (“Kriz adamı!”). Köpekten çok korkan arkadaşıma sarılıp, onu sakinleştirmeye çalışıyor, köpeklerin bir şey yapmayacaklarını söylüyorum. Köpeklerle de konuşuyorum! “Çocuklar, lütfen gidin; ablanızı korkutmayın artık.” Ne de olsa “nazik” semtteyiz! Dinlemiyorlar. Bu semtte ecnebiler de var; belki İngilizce de biliyorlardır düşüncesiyle, bu kez, “Please friends; leave us that we could go home.” diyorum. Daha da yakınlaşıyor ve daha da sert havlıyorlar. Arkadaş sessizce haykırıyor: “Şimdi parçalayacaklar. Biz öldük!” Ben,  “Küstüm sizinle!” diyorum ve kolundan tuttuğum arkadaşla yürümeye koyuluyoruz. Üç adım atmadan köpeklerin biri kalçamı kavrıyor ağzı ve dişleriyle. Neyse ki palto ve kot pantolon sayesinde dişlerini geçiremiyor. Bu kadarı da yeter düşüncesiyle, artık dayanamayıp, eğilip bir avuç kar alıyorum elime ve sertçe uyarıyorum. Kalçamı ısırmaya çalışan “şefleri” olmalı. O geri hamle yapınca diğerleri de onu takip ediyor… 

 Not. Sokak köpekleri tek tek veya grup halinde karşımdan geliyorlarsa veya yanımdan geçiyorlarsa onları görmemiş gibi davranıyorum!.. Yine de birkaç kez köpeklerin saldırı girişimlerine maruz kaldım. “Eeyt” diyor, taş alıyormuşçasına eğiliyorum. Bazı köpek türleri ve durumlar için bunun yetmediği muhakkaktır; öyle hallerde bir yerlerin üzerine çıkmak veya bir yerlere tırmanmak lazımdır!.. Köpek saldırıları (büyük oranda) açlıktan, korkudan ve kışkırtılmaktan kaynaklanıyor.

Tavsiye: Kışın, karlı günlerde, ıssız yerlerden geçeceksiniz yanınızda ekmek parçaları taşıyınız!

 Marko ve Karlos

 “Tatildeydik. Eşim, bir kedinin bir köpeğe saldırdığımı görmüş…” Bunu, yaşlıca bir kadının; siyah uzun tüylü, hiperaktif köpeğinin, Panter (Kesim II) ile bir karış mesafedeki kısa süreli bakışmalarından ve “endişelenmeden izlediniz” soru formlu cümlesine verdiğim “benim kedinin çok seri olduğunu biliyorum da ondan” cevabımdan sonra söylüyor. “Can korkusuyla saldırmış olabilir” diyorum…

 Köpeğini daha önce de bahçede görmüştüm. Kedi mıntıkamızda, kediler için bıraktığım çorbayı (ciğer suyunu), sahibinin “yapma Marko” diye bağırmasına rağmen içmişti. Bahçeye kakasını yapmış köpek de büyük ihtimalle oydu!

 Karşılaştığımızda koşup sürtünüyor Marko; köpekçe bir musafaha… Yine bir gün sahibinin önünde bahçede dolanıyor, “dağınık” hareketlerle. Bahçeye bir süreliğine katılan, uzaktan miyavlayan, mama isteyen, yanına geldiğimde hırlayan (dişi) kedi ile bir metre mesafeden bakışıyorlar. Marko kedinin keskin bakışlarına daha fazla dayanamayıp dönüp giderken kedi üzerine atlıyor. Marko “kıy kıy” diyerek sahibine koşuyor. “Olay”, kedinin köpeğin üzerine atlaması, bunu fark eden köpeğin savunma refleksi ile geri dönmesi anında da olmuş olabilir! Neyse, neticede Makro’nun poposunda artık bir ısırık izi ve onun acısı vardı! Sahibi beni pencerede görüyor ve “ne oldu” der gibi bakıyor. “Böyle böyle oldu” diyorum… İlginçti. Kadının bir-iki hafta önce anlattığı olay, gözümün önünde yaşanmıştı ve üstelik kendi köpeğinin başına gelmişti. 

Bir süre sonra Marko’yu “cısçıplak” görüyorum; tıraş edilmiş. Bir köpek daha var yanında. Daha küçük türden veya yavru bir köpek. O da hiperaktif! Marko’nun yavrusu mu yoksa? Bilmiyorum. Kayboluyor! Sahibi kadın sesleniyor: Karloos!

 Not. 2009; yaşlı kadını Karlos’la gördüm. Marko’yu sordum. Ölmüş… 2010; yaşlı kadını yalnız gördüm. Karlos’u soramadım.

 Koşu ve köpekler

 Şimdiye dek iki köpek, bir süreliğine eşlik etti koşularıma. Beraber koştuk iri köpekçiklerle; biraz korktum ama ses etmedim!.. 

 Bir kadının gezdirdiği köpek tarafından neredeyse ısırılıyordum; iyi bir reflekse yola atlayıp kurtuldum! Sahibine tasallutta bulunacağımı vehmetmiş olabilir!

 Not. Bir TV programında karşıdan gelen köpek ve sahibi çiftinin hangi yanından geçilmesi gerektiği anlatılıyordu. Maalesef, kanalı programın ortasında açtığımdan anlayamadım. Öğrenilmeli.

 “İnsani” bir ses

 Evdeyim. Saat gece yarısını geçmiş. Dışarıdan bir ses. Önce aldırmıyorum. Ama kesilmiyor. Kulak kabartıyorum. Sanki birisi ağlıyor, inliyor…

 Lambayı yakmadan ve sessizce balkona çıkıyorum. Balkon camını açtığımda görüyorum ki ses, apartmanın önündeki bir köpekten geliyor! Yavru bir köpek. Betonun üzerine yatmış, arka bacağını havaya kaldırmış ve kaşınıyor. Pozisyonunu değiştiriyor, kaşınmaya devam ediyor. Bu doğal da, ya sesi?! İçerideyken duyduğum gibi, gerçekten insanınkine benziyor. “Kelimeleri” bile anlayabiliyorum: “Uy, uy, uuuyyy; aman, aman, amaan; uy anam, vay anam; anam, anam…”

 “Muhteşem” bir sahne. Bunu bir komşu bozuyor: “Pışt, pışt!” Uyuz köpek, sitemli bir bakış atıp “vıy, vıy” diyerek apartmanın önünden uzaklaşıyor. 

 Sıkıştırma

 Geceyarısını çoktan geçmiş, sabaha yakın bir saatte arka bahçeden gelen ürkütücü köpek sesleri. Camı açtım; tam pencerenin altında iki köpek üçüncü bir köpeği duvarın kenarına sıkıştırmışlar. Karşılıklı havlayışlar birkaç saniye daha sürüyor. Üçüncüsü, başını bir karşı-sağındaki, bir karşı-solundaki köpeğe çevirerek havlıyor. Sıkıştıran iki köpek nasılsa ve nedense uzaklaşıyor. Üçüncü köpeğin belirttiğim biçimdeki havlayışı, “boşluğa karşı” devam ediyor!  “Gittiler akıllım” diyorum. 

 Yılan ve kedi

 Kedilerin yılandan korktukları söylenir. Herhalde bu göreli bir korku: TV’de izliyorum: Bir apartmanın park yeri. Seslerden ve gülüşmelerden anlaşılıyor ki insanlar eğlence olsun diye küçük bir yılanı salıvermişler. Bir kediyi de arkasından. Yılan sürünüyor, kaçıyor. Kedi yanında yürüyor ve patisini yılanın başına dokunuyor, vuruyor. Yılan “yapma”, “git” dercesine başını ona doğru savuruyor. Bu birkaç kez tekrar ediyor… Neyse ki zararsız bir eğlence. 

 Baba kedi/kediler

 Dişi kediler bir dönemde yalnızca bir erkek kediyle çiftleşmiyorlar. Peki bir batında sadece bir erkek kediden mi gebe kalıyorlar?! Bilmiyorum, öğreneyim. Ama bir gözlemim var:

 Bahçedeki dişi kedinin etrafında birkaç erkek kedi görüyordum. Bu dişi kedi son doğumunda 6 yavru dünyaya getirdi Yavruların renkleri, şu sıralar bahçede bulunan erkek kedilerin renklerine birebir uyuyor: “Zenci”nin, bıyıkları bile kara olan kedinin babası şu kara kedi; boz renkli kedinin babası şu boz renkli erkek kedi; beyaz-gri renkli kedinin babası şu beyaz-gri renkli kedi..?

 Bir soru daha: bir doğumda yavru kedilerin iki veya daha fazlası aynı kürk biçimine sahipseler, ana kedi, bir dönemde çiftleştiği erkek kedilerden biri ile birden çok mu çiftleşmiştir?!

 Prenses

 Dişi. En güzel ve zarif kedi. Prenses ismini veriyorum. Apartman girişi merdiven duvarının üzerinde uyukluyor. “miyaav” diyorum, aynı “sözle” cevap veriyor. Çok tatlı. Doğum yapıyor. Yavrularını, üç(+1) taneydi (Bkz. Farklı karakterler) ve hepsi birbirinden güzeldi, munisti, özenle emziriyor… Kediler yavrularını büyüttükten sonra bırakır ama gelip kontrol ederleşmiş. Prenses yavrularını büyüttükten sonra apartmandan ayrıldı. Arasıra geldi. Yavrularını kontrol için miydi, bilmiyorum… Yıllar sonra yakın bir apartmanın park yerinde gördüm, miyavlaması üzerine. Beni tanımış mıydı da..? Yaklaştı ve dokunmama izin verdi. Elbette artık genç değildi; yine de prensesti. En üzücü olan ise kuyruğunun artık olmamasıydı… Prenses bir kez daha apartmana geldi, sevdim. 2010: Prenses yaşıyor; yakın apartmanın park yerinde yeni gördüm, yine miyavlaması üzerine…

 Farklı karakterler

Karakter açısından kediler de farklı farklı… Prenses (ve bir komşu) tarafından bodrumda beslenip büyütülen, ardından bahçeye çıkan 3 kardeş kediden biri sırtıma atlayıp başımı yalıyor, kedice bir teşekkür. Pamuk (Bkz. Kaplumbağa ve kedi) bembeyaz, karakteri annesine yakın. Bir diğeri pek çekingen; toplu yemekte sofra dışında kalıyor, o nedenle payını ayırıp özel olarak veriyorum… 4. bir kardeşleri var, üvey, başka anneden, onlardan bir hafta küçük; Prenses onu da kendi yavrusu gibi besliyor, bodrum penceresinden ilk çıkışlarında ona yardım ediyorum (Bu dört kedi, komşu tarafından, taşınırken götürüldü.)… Bir anne kediye vahşiliğinden yaklaşamıyorum bile, hırlıyor, kaçıyor… Bir yavru kediyi sevme teşebbüsüm tırmık yemem ve elimin kanaması ile son buluyor… Yine bir başka grup kardeş kedilerden biri aile dışından gelen bir kedinin tabağa yaklaştığını fark edince, başını çevirmeden ve yemeğe devam ederken bir patisini, “gelme, buradan yiyemezsin” anlamında, tabağın kenarına sertçe vuruyor.   

 Not. İnsanlarda olduğu gibi yetişilen çevrenin, ilginin, beslenmenin vs. de önemi var(dır) elbette.

 Kaplumbağa ve kedi

 Bahçede kirpiye tesadüf edilmiş bir zamanlar. Bir kaplumbağanın varlığına da ilk ben şahit oldum. Apartman girişi merdiven duvarına doğru yaklaşıyordu kaplumbağa hızıyla. Apartmanın genç kedilerinden biri,  Pamuk, hemen yanıbaşındaydı. Başını hafifçe bir yana yatırmış, şaşkınlıkla bakıyordu: Bu nedir ya?!

 Not. Pamuk ve kardeşleri şanslı kedi grubuydu. Birkaç kanaldan besleniyorlardı. Bir gece, sabaha doğru penceremin altında “of-puf” diye sesler duydum. Baktım, Pamuk “turluyor”. Aşırı yemekten sindirim sorunu yaşıyor, mide fesadı geçiriyor olmalıydı!

 Kediler ve ağaç

 Apartmanın yavru-genç kedilerini beslerken bir sesin yaklaştığını duydum ve akabinde, apartman girişi merdiven duvarının arkasından, aşina olduğum genç, siyah-beyaz tüylü, çevik köpek ortaya çıktı. Beni görünce uzaklaştı. Kedilerin olduğu tarafa döndüğümde kediler sofrada yoklardı. Biraz sonra yandaki ağaçtan teker teker inmeye, “dökülmeye” başladılar!

 Not1. Kedilere, yemeklerini yedikten sonra, “silkinin” diyorum, silkiniyorlar, hemen ardından “patileriniz yalayın” diyorum, patilerini yalıyorlar!

 Not2. Kedi, kuyruğuna yanlışlıkla basılırsa, bunu bilir, derler. Bir-iki kez böyle deneyim yaşadım: kuyruklarına yanlışlıkla bastığım kediler ne kaçtılar ne kızdılar!

 Korsan

Siyah-beyaz tüylü. Erkek. Korsan ismi, bir gözünün
çevresindeki tüylerin, bandı andırır biçimde siyah olmasından, kaybettiği
gözünün üzerini bantla kapatan korsana benzediği için
  geliyor. Sevgi dolu bir hayvan. Bir sonraki doğumda dünyaya gelen anne bir kardeşlerini, anneleri bırakıp gittiğinden, bir anne gibi kucaklıyor, yavrular sanki memeleri varmış gibi Korsan’ın karnındalar!.. Korsan büyüdü, etrafı kolaçan etmeye başladı. Nasıl olduysa bacağı soyuldu. Bir komşu mikrop kapıp ölmesin diye 2-3 hafta eve kapattı. Başka insanlar bunun yanlışlığını dile getirdiler. Birkaç kez veterinere götürüp iğne yaptırdı. Birinde ben götürdüm. Komşu nihayet salmaya karar verdi. Bahçeye bıraktığında oradaydım. Korsan kafesten çıkıp çimlere ayak bastığında boğuk, uzun bir çığlık attı. Ardından hızla uzaklaştı ve galiba bir kediyle kavga etti… Kavgaları bilahare devam etti, çünkü çevresinde erkek kedi istemiyor. Bildiğim iki eşi ona sokuluyorlar… Biriyle çiftleşmesine tesadüf ettim. Diğer erkek kediler gibi birleşme sırasında dişilerin boyunlarını ısırmıyor; patisiyle dişisini okşuyor!.. Artık kirli görünümlü ve bana pek yaklaşmıyor. 2010: Korsan yaşıyor. Baba oluyor. Bir dişi yavru kedi var, tıpkı o!

 İzmirli

 … Panter’in annesi. Yılışıklık derecesinde herkese yakın. Çok da güzel. Kedilere karşı korku ve nefret duyan herkesin duygularını değiştirecek bir kedi…   
***
Üst komşu merdivenlerden çıkıyor. İzmirli de arkasından. Komşu kolunu ileri uzatarak “gelme” diyor. İzmirli duruyor ve merdivenlerden inip bize geliyor. İzmirli “anlıyor”!..
***
Eve geliyor, besliyorum, seviyorum, gündüz uyumasına da izin veriyorum, ama gece çıkarıyorum. Zaten çoğunlukla kendi çıkmak istiyor, evin giriş kapısına gelip miyavlayarak…
***
Onu kızdırdığım da oluyor. Üzerine deodoran püskürttüğümde kaçıyor, saklanıyor; gizlendiği yerden “tetikte” bakışlarla beni gözlüyor. Eve girmesini istemediğim günler, elimde deodoran kabını tutar ve parmaklarımı da püskürtür gibi yaparak, pıs-pıs diye sesler çıkarıyorum; bu durumda bana uzak duruyor ve sanki üzerine deodoran püskürtülmüş gibi silkeleniyor. (Burunlarının çok hassas olduğunu öğreniyorum bir komşumdan… Bir daha üzerine deodoran püskürtmüyorum.)   
***
Peyniri dilimlemiş, antrede, gazetenin üzerine bırakarak bir süre yemesini izlemiş, sonra salona geçmiştim. Bilahare evden çok garip, hayatımda ilk kez işittiğim sesler gelmeye başladı. Ne sesi olduğu anlaşılmaz, şarkı gibi desem değil, derinden gelen, güçlü, ürkütücü olmasa da tedirgin edici ve merak uyandırıcı bir ses. Salondan fırlayıp koridor boyunca odalara doğru yönelmişken, o sesi İzmirli’nin çıkardığını farkettim. Peyniri iştahla yiyor ve o garip sesi, mırıldanmayı yine çıkartıyor. Bir zevk inlemesi miydi?! Galiba.
***
Apartmandan kapısından çıkarırken, İzmirli, kapının hemen dışındaki yavrusunun (Panter) başına hafifçe vuruyor, selamlama babında… İkisi önümde yan yana yürüyerek bana eşlik ediyorlar… Apartman duvarına patilerini dayanıp miyavlayarak pencereden yemek atmamı isteyen İzmirli’yi yavrusu taklit ediyor.
***
Kaldırımda yürüyorum. İzmirli bacaklarıma sürünüp boğuk bir ses çıkararak hızla yolun karşısına geçiyor. Bu beni tanıdığının göstergesi ve kedice bir selamlama.
***
Karşı komşu şehir dışındaki işi nedeniyle gitmiş; günlerce belki haftalarca gelmeyecek. İzmirli evde hapis kalmış. Miyavlamaların karşı daireden geldiğini anlayınca komşunun babasını çağırmak zorunda kaldık. Ah yaramaz İzmirli. Hemen su ve yemek verdim.
***
Can taşıyor bu hayvanlar. Sevmek, ilgilenmek güzel de, bakımları özen istiyor, sorumluluk gerektiriyor. Ve, mutlaka kuvvetli bir bağ oluşuyordur zamanla… Kayıpları üzüyordur sahiplerini… Ben yine anlattığım ölçüde ilgileneyim İzmirliyle… Bazı günler apartman girişinde göremeyince endişeleniyorum. Soluk alıp verişi çok hırıltılı, hasta mı acaba!? 
***
… İzmirli bir daha gelmedi. Bekledim, özledim… Ve üzüldüm. Gerçi ölüsüne rast gelmedim ama…  

II.  ÖZEL BİR KEDİ: PANTER

 İzmirlinin iki yavrusu köpekler tarafından boğazlandı… Köpekler kedileri belki “zevk için” öldürüyor, belki artıkları paylaşmayı istemediklerinden… Kimbilir, belki de kediler onları sinir ediyordur!.. Ama kesinlikle beslenmek için değil! Bilmiyoruz. Yaratışçıların denge, Allah’ın lütfu vs. yorumlarını değiştirmeleri gerekiyor!
***
Yaşayan tek yavru (dişi) yanıma yaklaşıyor ama hala dokunmama izin vermiyor…
***
… Artık yavruluktan gençliğe adım atan dişi kedi apartmandaki bir kedisever tarafından veterinere götürülüp kısırlaştırıldı. Sol kalçasının üzerinde tıraşlı bir bölge var: operasyonun yapıldığı yer. 
***
Ağzının kenarlarını, kaşınıyor ki, sivri yerlere sürtüyor. Bahçede karşılaşıyoruz. Çöküp, kolumu ona doğru uzatıp bekliyorum. Yumuşak bir ses tonuyla bir şeyler söylüyorum. Yavaşça gelip ağzının kenarını parmağıma sürtüyor. Artık dostuz!

Not. Deneme-yanılma yöntemiyle öğrendiğim bir kural: Kedilerle, onlara yaklaşarak değil, onların yaklaşmasını bekleyerek ve sağlayarak yakınlık kurulabiliyor (İzmirli bu kuralı bozan kedilerdendi!) 
***
2005 yılının kışında, iki hafta kalkmayan karın ardından apartman girişinde diğer birkaç kedi ile birlikte görüyorum onu. Beni tanıyor, miyavlıyor. Kendi ekseni etrafındaki dönüşü sevincinin tezahürü. O aylardan itibaren bana ve eve alışıyor. Son iki yıldır da her gün geliyor ve her gece evde uyuyor…
***
Ona Panter ismini verdim. Çok çevik ve yüksek atlama rekortmeni!
***
Az bir kıymayı kedilere vermek üzere bahçeye çıkıyorum. Panter ve bir-iki kedi yemiyorlar, toklar galiba. Tüyleri yer yer dökülmüş, büyük ihtimalle hastalıklı bir yavru köpek geliyor ve kıymayı istiyor. Ona getirmedim ki. Uzaklaştırmak istiyorum gitmiyor. Kabı yere bırakıyorum. Çevresinde ben, yavru köpek ve kediler. Bir süre sessizce bekliyoruz. Adeta yemek duasındayız! Yavru köpek ve Panter yan yana! Bir anda… Köpek, Panter’e yöneliyor, Panter büyük bir çeviklikle kaçıyor ve açık penceresinden, bebekliğini geçirdiği kömürlüğe atlıyor… Kıyma köpeğe kısmet oluyor. Üç saniyede bitiriyor kıymayı köpek ve sırt üstü yatıp “beni sev” diyor. Okşuyorum çaresiz!.. Kediler ve köpekler arasında dostluklara da rastlanıyor. Panter, köpeklerle dostluk kuracak karakterde bir kedi galiba. 
***
Annesi gibi kokmuyor. Kısırlaştırıldığından mı? Ama insanlar için kötü, erkek kediler için herhalde cezbedici o kokunun yokluğuna rağmen, bir gece bir erkek kedinin tasallutuna maruz kaldı. Bir komşu ile beraber kurtardık… Sahi; dişi kediler kısırlaştırıldıklarında hiç mi şey yapmıyorlar?! Yapmıyor, yapamıyorlarsa, o halde yapılan operasyon kısırlaştırma değil hadımlaştırma olmuyor mu?!

 Not. Bazı hayvanseverler, evcil dişi hayvanların ilk doğumlarından sonra “kısırlaştırılması” gerektiğini savunuyorlar.
***
Koltuğa kurulmuş, mutat yalama faaliyetini gerçekleştiriyordu. Yavaşça yanına yaklaştım, başımı başına, burnumu ağzına doğru yaklaştırdım. Önce bir baktı “bu ne yapıyor” diye, sonra burnumu iki kez yaladı, zımpara gibi diliyle.

Not. Kedileri bu kadar yaklaşmak hatadır, tırmık yeme riski yüksektir… Ben o zaman iyi cesaret etmişim. Demek daha başlangıçta karşılıklı güven tesis etmişiz aramızda…
***
Panteri “ev hayvanı” olarak tanımlamak yanlış olur. Çünkü dilediği zaman gelip dilediğinde çıkıyor. Özgür. “Yarı zamanlı ev hayvanı” tanımı uygundur. Kediler için en doğru yöntemin bu olduğu kanaatindeyim. Köpekler hakkında ise, tecrübem bulunmadığından, bir fikir sahibi değilim.
***
Öğleden sonra uykusuna geliyor. Koridordan, o sırada oradaysam oturduğum odanın yanından, yorgun adımlarla ve ilgisiz bir bakış atarak geçip diğer odaya yürüyor ve yatağa, başını yastığa koyarak yatıyor… Kedilerin ortalama uyuma süresinin insanlarınkine göre çok fazla (galiba iki katmış) olduğunu öğreniyorum.
***
Bazen yaklaşmama izin vermiyor, kaçıyor, gizleniyor. Kaçmaları bir tür oyun mu yoksa doğasından gelen bir özellik mi? Veya her ikisi mi?
***
Evde kalmaya başladığı ilk yıl gençti, çok ataktı. Bir gece salonda, balkonda adeta cirit atıyor, ok gibi bir oraya bir buraya “uçuyordu”. Evde avlayacağı bir hayvan yoktu oysa. Sonunda balkondaki saksıyı devirip kırdı. Biraz kızdım. Mutfak penceresini açtım, çıktı.
***
Kedilerin hafızasın çok iyi olduğunu okudum bir yerlerde. Öyleyse, neden, Panter’e kaç defa “fare getirme” dediğim, getirdiği fareleri dışarı attığım halde, neden yakaladığı fareleri yine eve getiriyor!? Kedilerin hafızası iyidir de, sadece yiyecek ve canlarına kast eden tehlikeler konusunda; yoksa insanları sinir edecek konularda değil!

Kediler güya, yakaladıkları fareleri, kendilerini besleyen eve, insana, bir minnet ifadesi olarak getirirlermiş. Hayır efendim; bir övünme vesilesi olarak getirdiklerini söyleseler daha mantıklıdır! Panter’in fare yakaladığını ve getirdiğini, çıkardığı zafer seslerinden (Bir tür, iki notalı ve ince perdenden bir şarkı!) anlıyor, yanında gittiğimde onu farenin yanında yatmış halde, ona “sevgiyle” bakarken buluyorum. Herhalde biraz oynadıktan sonra “afiyetle” yiyordur.

Salondayım. Panter, ağzında kocaman bir lağım faresiyle kapıdan giriyor; planının onu balkona götürüp başarısını kutlamak olduğu belli. Ama bu kez sanki gizlice yapmak istiyormuş gibi sessiz davranıyor. Ama görüyorum. O da bana bakıyor, sakınan, suçlu, ağzı kocaman açık olduğundan kısık gözlerle. Bağırıyorum, kovalıyorum. Fare ağzında dışarı kaçıyor.

Not. Kedileri sevmeyen apartman ve site sakinleri, faresiz bir hayat sundukları için onlara teşekkür etmeliler!
***
Kediler sıkıldıklarında köpekler eğlendiklerinde kuyruklarını sallarlarmış. Panter genellikle “dimdik” kuyrukla geziyor!
***
Bir gün ve gece hiç gelmiyor. Ertesi gün keşfe çıkıyorum. Aparmanın bir kömürlüğünde kilitli kalmış.
***
Kediler kıskanç olur, diyorlar. Bence yanlış; insanlar, insansal özellikleri kedilere yakıştırıyorlar! İstisnai, özel bir örnek denebilir ama, yavru bir kediyi (Korsan) severek Panter’in yanına geldim, ona yaklaştırdım. Yavru kedinin başını yaladı… Sonra Korsan, Panter’in en sevdiği arkadaşı oldu. Karşı karşıya geldiklerinde burunlarını birbirine değdirdiklerini görmek ve, benimkinin yönlendirdiği ve birkaç kez tekrar eden, “Panter’in duvarın arkasına “saklanıp” birden ortaya çıkması, Korsan’a doğru koşması, ikisinin ayakları üzerlerinde yükselip patilerini değdirmeleri, nihayet Panter’in Korsan’ı kovalaması, tekrar…” oyununu(“kedi saklambacı/ebekaçı/elimsendesi”) seyredebildiğim için bahtiyarım: harikaydı, harikaydılar. Aslında çok şaşırmadım, çünkü Panter daha önce başka bir kediye de oyun yapıyordu: apartman girişi merdiven duvarının arkasından aniden çıkıp kediye patisini atıyor, ona hafifçe sarılıyordu.

 Not. Hayvanların plan yapma/pusu kurma özellikleri malumdur. “Kedi saklambacı” da bu çerçevede ve “oyun alt türünde” bir organizasyon yeteneğidir. 
*** 
Yere, yanına uzanıp ciğerini yediği kaba başımı yaklaştırıyorum. Hatta bunu yaparken başını hafifçe itiyorum. Yer gibi yapıyorum. İtiraz etmiyor. Bencil değil, paylaşıyor.

 Ciğerini yerken arkasındaki buzdolabı devrini değiştiriyor. Anında arkasına dönüyor. İnceliyor. Tehlike görmeyince yemeğe devam ediyor. Aynı yerdeki sonraki benzer seslerde irkiliyor ama artık arkasına dönmüyor, çünkü “biliyor”.

 Yemek kabının yanında siyah bir poşet kalmıştı. Katlanmamış haldeydi. Herhalde hava cereyanından biraz kıpırdadı veya kıpırdıyordu. Canlı sandı ki, bir sağa hamle yaptı bir sola (“kedi ikspivi”); ardından bir dokunuş… Cansız olduğunu anladı, ciğere yumuldu!

 Panteri pişmiş ciğerle besliyorum… Peki, önüne, yan yana iki kapta, çiğ ve pişmiş ciğerler verilirse, hangisi tercih edecekti? Bu “deneyi” yaptım: Çiğ olanı tercih etti.

 Not. Ciğeri, bahçedeki kedileri beslerken karşılaşıp kediler üzerine sohbet ettiğimiz yakın bir apartmanda ikamet eden güzel, zarif, genç, kedisever bir kadının önerisi (hatırası!) üzerine pişiriyorum…
***
Panter bir küçük kuş, herhalde serçe yakalamış. Bahçede, yavaş yavaş ve bütün halinde yuttuğuna şahit oldum.
***
Kedilerin geceleyin, göz yapılarından dolayı, daha iyi gördükleri bilinir/söylenir. Ya gündüz? Ne kadar..? Apartman girişi üst-duvarının üzerinde çevreyi (yaşam alanını) temaşa eden Panter, bahçede, 10 metre ötede bir av gördüğünü sanarak onun yanına bütün çevikliği ve seriliği ile gidiyor ki… Av sandığı yavru bir kediydi oysa. “Panter, o fare değil, gitme” demedim, zaten deseydim de dinlemezdi! Fare olmadığını anlayıp geri dönüşünü izledim: Kös kös ricat ediyordu! Acaba Panter’in gözlerinde sorun mu var?
***
Kucağıma alıp okşarken tavanda, duvarda bir yere bakıyor sanki. Orada bir şey mi var, diye kontrol ediyorum: Yok. Öyleyse “boş boş” bakıyor!
***
Odanın kapısını, nedense, çıkmasın diye mi, girmesin diye mi, aniden kapatıyorum. Arada kalıyor. İçim cız ediyor. Neyse ki hiç bir şey olmuyor.
***
Televizyonda kuşların ve balıkların yer aldığı bir belgeseli büyük bir dikkatle ve “ilgiyle” izledi!..
***
Apartman girişi üst-duvarına çıkıp mutfak penceresinin önündeki demirlere (ferforje) atlayıp mutfağa giriyor (Geldiğini demire çarpma sesinden anlıyorum!) ve aynı yolla çıkıyor genelde. Fakat son zamanlarda (bazen) giriş kapısından almaya başladım ve (genelde) pencereden değil ev kapısından çıkmak istiyor, ki o nedenle kapının yanında bekliyor!
***
Seslere karşı aşırı duyarlı. Bir sazımı yay kullanarak çalmayı denediğimde, yandaki koltukta durup bütün dikkati ile bakıyor, ilk kez duyduğu sesin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yazıcı çalıştığında yanına gidiyor. Seslerin nereden geldiğini öğrenmek istiyor…

Elektrikli süpürgeden çok korkuyor, başka odaya kaçıyor.
***
Yatakta sırt üstü yatıyor, onu karnımın, göğsümün üzerine koyuyor, okşuyorum. Başına “tık-tık” vuruyorum, “başın sadece kemik, taş kafa” diyerek. Mest hali devam ediyor. Şiddeti artıyorum. Biraz duraksıyor. İyice sert vuruyorum. Aniden bakışları sertleşiyor, homurtulu bir ses çıkarıyor ve aynı anda elimi dişleriyle yakalıyor! Isırmıyor, hemen bırakıyor. Özür dilercesine sarılıyor ve usul usul okşamaya devam ediyorum! Bir daha dener miyim!
***
Beraber uyuyoruz veya gecenin bir yarısı yanıma geliyor. Odanın kapısının kapalı olduğu günler, uyuduğu balkondan gelip, odanın kapısını tırmalayarak (“çalarak”) içeri almamı istiyor.

Bir keresinde yatağın ortasında yayıp uyudu; kaldıramadım…

Bir arkadaşım bir kediyle uyuduğum için bana şaşıyor. Bazen, bir hayvanla yatıyor olmak benim de garibime gitmiyor değil; çünkü “ne de olsa bir hayvan…” Fakat,  Panter sadece bana güveniyor, yalnızca benimle yatıyor, ellerimi yalıyor, kendini bana sevdiriyor, patisiyle bana sarılıyor, diye düşününce…
***
Bir sabah yanağımı yalayarak uyandırdı. Çişi gelmiş, çıkardım. Bir gece yarısı da çıkmak istedi. Tuvaletini yapıp geldi. Eve hiç tuvaletini yapmadı (Sadece iki kez kustu! Döktüğü tüyleri hiç saymıyorum!). Bu eğitimin veya “aklının” bir sonucu değil; yavruyken tuvaletini dışarıda yapmayı öğrenmesinden kaynaklanıyor kanımca.
***
 İki kez, sabah uyandığımda, yanımda, yüzü bana dönük halde yatar ve çekik, iri gözlerini bana dikmiş halde buluyorum onu. İnsan gibi bakıyor! İçime işliyor. Müthiş, heyecan ve mutluluğun bir arada olduğu bir duygu. O sırada “aklından” neler geçtiğini bilmeyi ne kadar isterdim. Sadece “anlamak istiyor” diyebilirim ama o da kesin değil: insan çeşitli nedenlerle yakıştırmalarda bulunabiliyor.
***
Bazen arabaya atlıyor, içinde dolaşıyor, hareket edecekken iniyor. Bir seferinde inmesine fırsat vermeden kapıyı kapatıp yola çıktım. Şaşırdı, belki korktu. Biraz dolaştırıp indirdim.
***
Panter bana hayvan/kedi gibi görünmüyor! Peki ben Panter’e nasıl görünüyorum acaba; “amorf” bir kedi gibi mi?!.. Şaka/mecazi anlam bir yana, kediler, iki ayaklı ve kendilerinden onlarca kat büyük bir canlı olan insanları nasıl, ne biçimde, renkte görüyor, algılıyorlar?! Bir bilebilsek!..
***
Pille çalışan, havlayan bir oyuncak köpek vardı evde bir zamanlar. Herhalde depodadır. Onu çıkarıp bir odada havlatayım. Diğer odadaki Panterin tepkisini izleyeyim!

 Not. İnternette bir arkadaşa Panter’i, radyatörün yanındaki minderde uyurken gösteriyorum… Arkadaş minik bir köpeği olduğunu,  uyurken iç çektiğini söylüyor. Panter’i onun köpeği ile bir araya getirmeyi düşündüm…
***
Ön ve arka bacakları havada sırtüstü, ön ve arka bacakları gergin halde yan, ön ve arka bacaklarını vücudunun altına alarak başı havada uyurken çok şirin. 
***
TV’de bir kedi aynadaki görüntüsüne saldırıyordu. Panterin karşısına ayna koydum. Aldırmadı!
***
Panter, yemeğini hazırlarken sabırla bekliyor. Annesi tekrar tekrar tezgaha zıplardı.
***
Kedilerin kulaklarını çevirebilmeleri, radar/gözlemevi gibi hareket ettirmeleri ilginç. Panter’de bunu gözlemek eğlendirici.
***
“Kedilerin yüz ifadesi yok” deniyor, çünkü yüz kasları yokmuş. Ama gözler..? Yağmurlu bir akşam apartman penceresinin arkasında görüyorum Panter’i. Islanmış, miyavlıyor. Gözleri, daha doğrusu bakışları “beni içeri al lütfen” diyor.
***
Burnumu her daim ıslak burnuna sürtüyorum. Dudaklarımı içeri kıvırıp yanaklarından öpüyorum.
***
İzmirli de öyleydi; Panter’in masrafı çok az, dertsiz… Sevgi veriyor. Ve tabii ki öğretiyor: kediler hakkında çok şey öğreniyorum ondan… 
***
***
Bir akşam misafirliğe giderken evde kapalı kalacağını “anladı” ve çıkmak istedi. Dönüşte yoktu. Ertesi gün akşama kadar gelmedi. Akşam, apartmana yakın çamlığın ortasındaydı. Boğulmuştu… Hıçkırık. Haykırmamı boğazımın çıkışında engelleyişim… Son kez okşadım yüzünü, başını… Kaskatıydı, diğer (boğulmuş) kedi leşlerinde görüldüğü gibi tüyleri sanki ıslanmıştı… Boğazında geniş bir ısırık izi vardı. Canım, sıkıştı kaldı mı çalılar arasına? Yoksa uykudayken mi?.. Çamların yanındaki çukur, yanındaki çamur birikintisi ve taş onun için hazırlanmıştı adeta. Gömdüm. 08.11.2007. 3.5 yıl yaşadı.

Gece gelmeyince mutfak penceresinden sık sık baktım; fakat bahçeye çıkıp seslenseydim mutlaka çıkardı. Akşam giderken veya gece geldiğimde pencereyi açık bıraksaydım…Vicdanım sızlıyor. “Keşke” demek fayda etmiyor…

Öldürülürken hiç acı çekmemiş olması ihtimali küçük arkadaşımın, dostumun, kızımın, sevgilimin, bir teselli olacaktır.

2010 Mayıs. Geçenlerde alışveriş merkezine gittim. Et reyonunun önünden geçerken Panter’e ciğer alışlarım ve Panter aklıma geldi. Gözlerim doldu… Onu özlüyorum… Hayatımda başka kedi olmadı! İnsan bir kere severmiş!

 İçime hep hüzün doluyor
Yine sensiz sabah oluyor
Geçiyor günler ömür doluyor.
(Yıldırım Gürses)

 III. ALINTILAR VE YORUMLAR

 Nefret ve merhamet

 Alıntı: … kedi[yi]… Kapı dışarı edeceğim. Acıyor, yapamıyorum. Kâh da canım burnumun ucuna geliyor, şunu öldüreyim diyorum. Yine yapamıyorum. Çekiyorum… Bir düziye bağırıyor. Aç da değil. Dükkandan gelirken bolet getirdim, verdim. Henüz yedi. Uyku gitti. Sinirlendim. Elime geçen bir şeyle kediye vurdum. Bir elim de yaralandı…

 Dinlenip uyuyacağım. Yine bağırmaya başladı. Çıldırmamak bir şey değil. Uyuyamadım. Şu kediyi sokağa atıvermeli, yahut çekmesin diye öldürmeyi kaç kere düşündüm. Hayvandır, ne kabahati vardır diye yapamadım. Onun yerine ben çekiyorum. Bu belâlı hayatımda, hiç görmediğim ağır günlerimde bir de üste kediyi çekmek pek güç, ama çekiyorum. Şimdi de istirahatı bırakıp ona süt almalı. Bugün kasaplar kapalı. Bir hekim, böyle hayvanla, pislikle [pisliğiyle] yaşasın, olmaz şey. 
(Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası, Dr. Rıza Nur)

Not. Evde kedi-köpek beslenmeye şiddetle karşı olan Rıza Nur’un (Fransa’dayken) kediye bakmak zorunda kalması ve nefretine rağmen merhamet hissi istihzalı ve dramatik bir durum!

Zarafet

Alıntı: Ahmet-ür-Rıfai… Uykuya daldığı bir Cuma günü bir kedi eteğinde yatar, uyur. Uyanınca kedinin yattığını ve namaz vaktinin de geldiğini görünce hanımından bir makas ister. Getirilen makasla kediyi uyandırmadan eteğini keser. Sonra, eteği kesilmiş olarak namaza gider. Dönüşte kedi uyanmış ve kesilen bıraktığı eteğin parçasından kalkmıştır. Eteğin kesik parçasını eline alır ve yerine diker. Hanımının bundan hoşlanmadığını görünce,”Şeyh Salih’in kızı” der, “sıkılma, bu hayırdan başka bir şey olmadı. Bana da bir zorluk vermedi. Bilakis bunda iyilikler hasıl oldu.”
(Tarikatlar, Ahmet Güner)

Not. Yanıbaşında bir şey “kırt-kırt” diye kesilecek de kedi uyanmayacak! Kedi sağır mıymış?! Yapay da olsa bu hikâyeyi sevdim. Ben de olsam öyle yapardım.

Kuran’da, Allah’ın kimi kafirleri-mecazen veya değil- maymunlara/domuzlara çevirdiğini anlatan ayetlerde bir sıfat dikkat çeker: aşağılık. “Allah” kendi yarattığı, üstelik genetik olarak, insanla yüzde 98 küsur oranlarında aynı yarattığı hayvanları “aşağılık” diye anmaktadır! Ne “insanca” bir söylemdir!.. Kuran’da hayvan hakkı, hayvan sevgisi/dostluğu hakkında ayet(ler) var mıdır, hatırlamıyorum. Peki, bizim toplumumuza mensup pek çok insanda görülen hayvanlara eziyet etme davranışı İslam kaynaklı mıdır? “Evet” demek haksızlık olur; ama belirtildiği gibi, temeli Kuran’a dayalı bir alışkanlık, bir gelenek, bir kültür kurulamamış, yaratılamamıştır. Fakat, tarihsel süreçte, toplumdaki merhametli insanlar sayesinde veya “yüzünden”, mesela, imamlar tarafından hadisler uydurularak veya yukarıdaki gibi öykülerle İslam’a hayvan sevgisi dahil edilmiştir. Böylece, söz gelişi, hayvanlara zulmeden kişilere hitaben, eziyet ettiği hayvan kast edilerek “o da Allah’ın bir kulu” deyişi ortaya çıkabilmiştir.       

Bilinç

Alıntı: İnsani koşullarda bilinç kelimesi, onun türlü anlamlarını tamamıyla örten bir anlam ve çağrışım bütününü ifade etmek için kullanılır: Zihin, zeka, akıl, amaç, niyet, farkındalık, özgür irade kullanımı, vb. Bu  kavramların bazıları yüksek düzeydeki hayvanların bilinçli davranışını ve bazıları da amip gibi basit yaratıklarınkini betimlemek için kullanılır.”
(Kuantum Benlik, Donah Zohar, Çev. Seda Kervanoğlu, s. 264)

“Öleceğini bilen tek canlı insandır” deniyor belgesellerde. Hayvanların tehlikeden (mesela avcı hayvanlardan) kaçması sadece içgüdüsel bir davranış mıdır? Bu soruya “evet” desek bile, hayvanlar, türdaşlarının veya başka hayvanların avlandıklarını veyahut onların leşlerini görmüyorlar mı?! Ya fillerin kendilerinden önceki fillerin öldükleri yerleri, onların kemiklerini ziyaret etmeleri (Ne derece doğruysa?)?.. Elbette başka, çok sayıda örnek… O nedenle, hayvanlar hakkındaki hüküm içeren sözlere hemen itibar etmemek gerek!

 İnsan biçimcilik (Antropomorfizm)

 Alıntı: Yun. ανθρωπος/anthrōpos = insan; μορφη/morphē = şekil, biçim), insan niteliklerini başka bir varlığa atfedilmesi. Hayvanlar, cansız varlıklar, doğa güçleri ve çok ve tektanrılı dinlerdeki Tanrılar ve daha başka kavramlar, antropomorfizm konusu olabilir.

 Eski Yunan dinlerinde antropomorfizm, Homeros ve Hesiodos’un Tanrıları insan gibi anlatmasıyla başladı.Buna karşılık, pek çok Eski Yunan düşünürü, yurttaşlarının dini görüşlerine karşı çıktı, antropomorfizmi eleştirdi, soyut tek tanrılı inancı savundu. Mesela Aristo’nun Fizik kitabındaki ilk unsur, hiç bir insani özellik taşımaz. İslam dini, Tanrı’nın antropomorfik düşünülmesine karşı çıkan dinlerin başında gelir.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan_bi%C3%A7imcilik)

Alıntı. İnsan niteliklerini başka bir varlığa, özellikle Tanrı’ya aktarılması.

İlkel insanlarda başlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla başlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeşitli mitolojilerde görüldüğü gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçağ Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve insan niteliğinde olarak düşünmeleriyle başlamıştır. Homeros-Hesiodos’un mitolojik tanrıları, insanlar gibi; sevişirler, düşünürler, kıskanırlar, acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın nedeni, Yunanlıların her şeyi canlı, devimli[?] biçimli düşünme eğilimleridir ve ilkel canlıcılığın izlerini taşır. Antropomorfizmin örnekleri ilahi dinlerde de görülür. Örneğin Hıristiyanlığın Andians tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını önerir ve örneğin tanrının eli deyimini etki anlamında değil insanlardaki al [el] anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’de bu örtülü bir biçimde gerçekleşmiştir. (http://mitoloji.info/felsefe-sozlugu/antropomorfizm.nedir)

Hayvanlarda, bilinç kapsamına giren, mesela zekayı gözleyebiliyoruz. Peki farkındalık’ı? Örnekleyeyim: Panter kendisinin bir tür, benim farklı bir tür olduğumun farkında mıydı? “Tabii yani” denecektir. Ama, farkındalık”ı bir adım daha genişletip, soruyu “Panter farklı türler olduğumuzu, niteliklerimizi, yapabildiklerimizi vs. fark ettiği (“düşündüğü”) zaman kendini mutsuz hissetmiş midir” diye sorarsam, ve cevap olarak “evet” dersem, herhalde antropomorfizm yapıyor olurum!.. Panter’in son haftalardaki davranışlarını, bakışlarını “analiz edince”, yukarıdaki olasılığı düşünmüştüm. Elbette buna “iman etmemiştim”, doğruluğunun ihtimalini düşük görmüştüm. Hala düşük görüyorum.
***
Kimi insanların kedilerinin sözcük ifade ettiği iddiaları (mesela, “bana anneciğim” dedi söylemleri) herhalde antropomorfizme örnek teşkil eder. Kedisinin gözbebeğinde kuş gördüğünü söyleyen birine dahi rastladım; bu “iman” hangi terimle açıklanır acaba?!

 Biyofili

 Alıntı: … biyofili… insanoğlunun diğer canlı organizmalara karşı doğuştan gelme [gelen] duygusal yakınlığı…
(Doğanın Gizli Bahçesi, Edward O. Wilson, Çev. Aslı Biçen)

Kedi hastalarına bilimsel dilde acaba “aşırı biyofili” mi deniyor?! Böyle insanlar tanıdım. “Allah” onların yakınlarına, komşularına, iş arkadaşlarına ecir sabır versin!.. Tabii, “anti biyofili”lere de merhamet duygusu..! Kedilerden korkanlar ise… Onu da onlar düşünsün!

Etoloji

Alıntı: Etoloji doğal ortamında hayvan davranışını inceleyen bilim dalıdır. Radikal etolojik yaklaşımda, davranışsal incelemeler vahşi doğada yapılmak zorundadır, çünkü hayvanların tepkilerinin doğal ortamları dışındayken bir anlamı olamaz. Hayvan tek başına tüm sistemin yalnızca bir bileşenidir, ve sistem onun içinde bulunduğu ortamı da içermek zorundadır.
***
Hayvan davranışı kabaca üç ana sınıfta toplanabilir:

Refleksler: belirli dış etkiler sonucu tetiklenen ani, istem dışı tepkilerdir. Reflekssel davranış yalnızca ona neden olan etki varolduğu sürece devam eder. Dahası, tepki şiddeti etkinin gücüne bağlıdır. Refleksler yürüme ve diğer yüksek koordinasyon gerektiren işlerde kullanılırlar.

Yönelimler: hayvanı bir etkinin geldiği yöne veya ters yöne doğru yönelten davranışsal tepkilerdir. Yönelimler birçok farklı tür hayvanda görsel, kimyasal, mekanik ve elektromanyetik olaylar karşısında oluşur. Karıncaların yol takibi kimyasal, sinek larvalarının ışığa ilerlemesi ışıksal yönelime birer örnektir.

Sabit davranış kalıpları: refleksler gibi bir etki karşısında oluşur, fakat etkinin bitiminden sonra da sürer. Tepkinin şiddeti ve süresi de, reflekslerin aksine, etkinin şiddeti ve süresine bağlı değildir. Sabit davranış kalıpları istemli olabilir, ve basit bir reflekse sebep olanlardan çok daha geniş bir etki yelpazesi sonucu oluşabilirler. Örnek olarak ağustosböceklerinin ötüşü ve çekirgelerin uçuş kalıpları verilebilir.
***
Canlılarda davranışa neden olan başlıca uyarılar; sıcak, soğuk, ışık, ses, kimyasal maddeler, yer çekimi gibi dış faktörlerle açlık, susuzluk, ağrı gibi iç faktörlerdir. Ayrıca organizmalar, çevredeki diğer canlı ve cansızlara karşı da belirli bir tepki gösterir.
***
Davranışın organizmalar sağladığı iki temel yarar şöyle verilebilir:

  • Bireyin yaşamını sürdürebilmesini sağlar.
  • Yavru yapma düzenini etkileyerek türün devamına yardımcı olur.

Canlıların hayatta kalmasını sağlayan davranışları besin sağlamaya, düşmanlarından kaçıp korunmaya, üremeye ve yavrularını büyütmeye yönelik tepkilerdir.
***
Davranış biliminin öncüleri:

Ivan Petrovich Pavlov: Rus Fizyolog Ivan Pavlov her ne kadar en iyi çalışmalarını davranış alanında yapsa da 1904’te tıp alanında Nobel ödülü aldı.

John B. Watson (1879-1958): Amerikan psikolog.Davranış biliminin kurucusu olarak tanınır. John Watson davranışlar gözlenirken aynı zamanda kişilerin iç dünyalarının, düşüncelerinin ve hislerinin de incelenmesi gerektiğine inanıyordu.

Konrad Lorenz: Avusturyalı zoolog.  Konrad Lorenz 1973’te tıp alanında Nobel ödülü almıştır. Çağdaş davranış biliminin kurucusu olarak bilinir. İnsanlar ve hayvanların davranışlarında iç dünyalarının yanı sıra çevredeki olayların ve genetiğin de etkisi olduğunu savunurdu.(http://www.msxlabs.org/forum/zooloji/12792-etoloji-hayvan-davranis-bilimi.html)

 Hayvanların “bilmesinin” yalnızca veya çoğunlukla genlerle (içgüdü) açıklanabildiği birçok örnek gözlemliyoruz, okuyoruz, dinliyoruz. İnsanlar için somut örnekler nelerdir ve genlerle gelen bilgi ne derece etkilidir, ne orandadır; bu konuda pek bilgim olmadığından fikrim de yok!
***
Bir habere göre, (galiba) 30 yıla kadar hayvanlarla iletişim kurulabilecekmiş. Herhalde, ne istedikleri, nerelerinin ağrıdıkları vs. anlaşılabilecekmiş. Böyle haberlere şüpheyle yaklaşmak gerek…
***
Yazıyı birer alıntı ve soruyla nihayetlendireyim:

… [insan] beynin[in] kaba yapılanmasını yani morfolojisini oldukça iyi biliyoruz, bunu gösterebilecek yöntemleri kullanıyoruz. Ama açık söylemek gerekirse Ama açık söylemek gerekirse, beynin fizyolojisi söz konusu olduğunda o kadar iyi değiliz.

 Beyni çözebilmek için birçok soru soruluyor: Utanma duygusu nereden geliyor? Ayıp ile beynin ilişkisi ne? Omurilik, beyin, orta beyin[,] üst beyin arasında bir ilişki var mı? Beyin tabanındaki çekirdekçikler nedir, niye gereklidir? Ağrı çekmenin frontal loblarla ilişkisi var mı? Bunları merak ediyorum, ama maalesef bildiğim şeyler, merak ettiğim şeylerin cevabını vermeye yetmiyor. (Prof. Dr. Yücel Kanpolat, NTVBLM, Nisan 2010)

 İnsan beyni hakkında bildiklerimiz-bilmediklerimiz bunlarmış; hayvanların beyinlerini çözmek daha mı kolay?!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15787, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Kader Nedir?

Yazar: Mesut Bigalıoğlu

Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreç içindeki yaşamında, başından geçen olayların önceden planlanmış olduğuna dair inanç, alınyazısı, yazgı. Bu inanca göre bir insanın hayatı boyunca başından geçen bütün olaylar ilahi bir güç tarafından önceden planlanmıştır. Zamanı geldiğinde planlanan bu olaylar sırayla gerçekleşecektir.

Kadercilik anlayışı:

Öngörülebilir veya yaşanmış olaylar sonucunda, inanç olgusunun ortaya çıkardığı, kabullenmeye, boyun eğmeye dayalı bir anlayış biçimidir. Kadercilik anlayışı inanca veya dine dayalı ön kabuller üzerine kurulur.

Kadere ilişkin üç hakim görüş mevcuttur.

1. Bir insanın kaderi ilahi bir güç tarafından önceden planlanır ve zamanı geldiğinde insan daha önceden planlamış kaderini yaşar.
2. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlıktır. Kendi kaderini kendisi planlar ve seçimleriyle kendi kaderini yaşar.
3. Kader diye bir şey yoktur.

1.görüşe göre insanın yaratıcısı olan ilahi güç insana dair her şeyin başını ve sonunu bilmektedir. Bu görüş biraz düşünüldüğünde mantıksız gibi görünüyor. Zira her şey başından sonuna kadar belli ise bizim var oluşumuzun ne anlamı var? Yaşadığımız olayları doğrudan kadere bağlamak, kendimiz için sorgulamadan, mücadele etmeden olayları kabullenmek, boyun eğmek bence doğru değil.

2. görüş biraz daha mantıklı. Bu görüşteki en önemli husus özgür iradedir. İnsan seçimlerini kendisi yapar ve bu seçimler neticesinde kendi kaderini kendisi oluşturur.

3. görüş ise fazla iddialı geliyor bana. Çünkü ne yaparsak yapalım hayatımızın kontrolü tam anlamıyla bizde değildir. Hayatımızı ne kadar planlarsak planlayalım mutlaka bir terslik veya hesapta olmayan bir şey çıkar karşımıza.

Kadercilik anlayışının çıkış noktası bana göre hayatımızda kontrol edemeyeceğimiz şeylerin olduğunu, yaşıyor, görüyor oluşumuz. Bazen birkaç günlük planlar yaparız kendimiz için ve uygulamaya koyarız. Ancak yaptığımız planlar hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Mutlaka bir yerlerde bir aksilik çıkar. Bu hepimizin başına gelmiştir. Ne tam anlamıyla kendimizi kontrol altına alabiliriz, nede hayatımızı. Aşık oluruz, terk ediliriz, bir yakınımızın başına bir kaza gelir, arkadaşımız hayatını kaybeder. Bazen otoyolda giderken en olmadık yerlerde karşınıza araç çıkar. Bazen hiç ummadığınız bir yerde bir arkadaşınıza rastlarsınız. Bazen “bu kadar rastlantıda fazla” dediğiniz anlar olur. Bazen “tesadüfün bu kadarına pes doğrusu” dediğiniz anlar olur. İşte kadercilik anlayışı yaşadığınız o anlarda aklınıza işlemeye başlar.

Ben,Tanrı’nın insana dair her şeyi önceden planladığını ve Tanrı’nın planladığı hayatlarımızı yaşadığımıza inanmıyorum. Ben insanın bir özgür iradeye sahip olduğunu ve insanın yaptığı seçimler yoluyla kaderini kendi çizdiğine inanıyorum.

Kadere doğrudan yada dolaylı yoldan etki eden bazı temel unsurlar vardır.

1. İnsanın sahip olduğu genetik program. DNA kodumuz, kalıtımsal materyal. Genetik programımız, tıpkı bir bilgisayar programı gibidir. Ebeveynlerimizden geçen bilgileri de taşır. Ölünceye dek değişmeyecek olan karakteristik özelliklerimiz bu program içerinde kodlanmıştır. Huylarımız, yeteneklerimiz bu program içinde bulunur. Bazı programlar zekidir, bazıları aptal, bazıları sanatsal yeteneklerde donatılmıştır, bazıları sayısal. Bazıları dürüsttür, bazılar yalancı.

Bir çocuğun ilk eğitimi ailede başlar, sonra ilkokul. İlköğretimde genelde öğretmenler, öğrencilerin nasıl karakteristik özellikler taşıdığını az çok anlarlar. Bazı çocuklar zekidir. Bazıları oyundan başka bir şey düşünmez. Eğer ki siz güzel resim yapan ve sanata meraklı bir çocuğu bu yetenekleri doğrultusunda eğitirseniz, ortaya mükemmel bir sanatçı çıkacaktır. İlköğretimde genelde başarısız çocuklar göz ardı edilir. Aslında bu çok yanlıştır, göz ardı ettiğiniz o başarısız çocuk gelecekte bir katil olabilir ve yetiştirdiğiniz muhteşem ressamı öldürebilir.
2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar. “İnsan yaşantılarının ürünüdür” diye bir söz vardır. Bu söz kısmen doğrudur ama tamamen değil. Çevresel etkenlerle kazandıklarımızı yine çevresel etkenlerle kaybedebiliriz. Yada çevresel etkenler nedeniyle kişi bir davranış problemi yaşıyorsa gelecekte bu problem düzeltilebilir. Ancak genetik özelliklerimiz de pek değişiklik olmaz. “Can çıkar,huy çıkmaz” sözü bunu anlatır.
3. Seçimlerimiz. İnsan seçimlerinin sonucudur. Kaderimizi seçimlerimizin çizdiğini söyleyebiliriz. Ancak, aslında bu pek doğru değildir. Bizler herhangi bir konuda bir seçim yaparken, genetik programımızın ve geçmiş yaşantımızın etkisi altında yaparız. Mesela ben, köpekten korkarım. Nedeni çocukluğumda beni bir köpeğin koşturması ve köpek korkusunu üzerimde taşıyor olmam. Bu korkuyu büyük oranda üzerimden atmış olsam da yabancı bir yere girerken köpek var mı diye dikkat ederim. Eğer orada köpek varsa kesinlikle oraya girmem. Yada liseli genç bir kız, modaya uyup arkadaşlarının giydiği kıyafetin aynısını alır. Onun seçiminde geçmiş yaşantısının etkisi olur. Seçimlerimizi etkileyen bir unsur daha vardır. Manevi yönümüz, yani inancımızın, umudumuzun, sevgimizin, duygularımızın kaynağı ruhumuz.

Toparlayacak olursak, kaderimizi etkileyen unsurlar;

1. Genetik programımız.
2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar.
3. Seçimlerimiz.

Şimdi gelelim işin ilahi boyutuna. Tanrı, ana rahmindeki ceninin kalp atışının başlamasından kişinin ölünceye dek geçirdiği yaşam sürecinde nasıl ve ne zaman müdahalede bulunmuş olabilir? Hiçbir zaman. Muallakta kalan tek nokta cinsel ilişkiden sonra hangi spermin yumurtaya ulaşabileceği konusu. Çünkü milyonlarca spermin her birinin kalıtımsal özellikleri farklılık içerebilir.

Tanrı iki şekilde bir insanın kaderini bilebilir.

1. Evrenin başlangıcından sonuna kadar geçen sürecin tümü planlanmıştır. Tanrı, bu sürecin dışında, zamansız bir ortamda, süreci bir film şeridi gibi seyretmektedir.
2. Tanrı insanın sadece kalıtımsal programının nelere sebep olabileceğini doğru bir şekilde öngörür ki, bir insanın yaşantısını dikkatli bir şekilde izlerseniz bunu sizde yapabilirsiniz.

İlahi olarak kaderin bilinmesi ve kaderin planlanıp yaşanması birbirinden faklı şeydir. Tanrı, bir insanın nasıl davranışlarda bulunacağı öngörebilir ve bunu bilebilir. Ancak müdahalede bulunmaz. Davranışı gerçekleştiren bizzat insanın kendisidir. Bu güne kadar, inanç veya sezginin dışında davranışına dışarıdan ilahi bir müdahale olmuş bir tek insan bile yoktur.

Var oluşumuzun zemini özgür irademiz, var oluşumuzun amacı hayal gücümüz, yaratıcılığımız ve ortaya çıkartabileceklerimizdir. Yeryüzündeki doğanın dışında, insanoğlunun ortaya çıkardıklarına bakarsanız hayal gücümüzün ve yaratıcılığımızın neler ortaya çıkartabildiğini görebilirsiniz. Hepsini biz yaptık. Elbette yaptıklarımız Tanrı’nın yaptıkları yanında hiçte mükemmel değiller. O yüzden büyüklenmek yerine kendimiz için, yarattıklarımız için daha dikkatli olmalıyız. Yoksa kendimiz için çizdiğimiz kader bizi karanlık yarınlara götürebilir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23829, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Evo-Devo “Hox Genleri”

Gelişim sırasında gen anlatımı morfolojiyi şekillendirir.

Jartiyer yılanı döletleri bacak geliştirmezler. Yılan gelişimi sırasında gen anlatımı tetrapod bacak oluşumunu engelleyerek, döletin hemen bütün omurlarını, kaburga taşıyacak biçime dönüştürür. (Fotoğraf, Anne C. Burke izniyle)

EVRİM VE GELİŞME

Çok hücreli canlılarda gördüğümüz büyük morfolojik karmaşık ve farklılık, doğal seçilimle ortaya çıkan gelişim aşamaları sonucudur.

Peki ama bu gelişim aşamaları nasıl evrimleşti?

Hayvanlardaki doğrudan gelişim bu soruyla ilgili önemli konuları tanımlamaktadır. Doğrudan gelişim, embriyolar larval dönemlerden (dolaylı gelişim) geçmeden doğrudan erişkin formlara eriştiklerinde olur. Gelişim evrimindeki bu çarpıcı farklılık pek çok hayvan soy hatlarında (denizkestaneleri,ascidianlar, kurbağalar ve semendeler) birbirinden bağımsız olarak evrimleşti. Gelişim sırasındaki genetik mekanizmalar ve yaşam öyküsünde bu kadar kökten ve bazen hızlı değişikliklere yol açan evrimsel güçler, biyologları son yüzyıldır büyülemekte. Dölet oluşumu (Embriyogenez) ve larval morfogenezin karşılaştırılması, özellikle deniz omurgasızlarında, hem klasik gelişim biyolojisi hem de modern evrimsel gelişim biyolojisinde belli başlı konulardır.

Hox Genleri ve Modern EGB’nin Doğuşu

Geoffray Saint-Hilarie (1772-1844), Karl Ernst von Baer (1792-1876) zamanındaki biyologlar ve Darwin, türler arasındaki benzerlik ve farklılık örneklerinden etkilenmişlerdi. Ancak çok yakın zamana kadar, evrimsel biyoloji ve gelişim biyolojisi alanları birbirinden bağımsız olarak farklı yollarda, farklı araştırma konularında ve yöntemlerinde ilerlediler (Gould 1977; Depew ve Weber 1944; Wilkins 2002). Buna rağmen son 30 yılda, morfogenezin genetik mekanizmaları hakkında filizlenen bilgiler ve bu verilere ulaşmak için geliştirilen genetik teknikler, pek çok evrim araştırmalarıyla birleşerek, EGB olarak bilinen disipliner arası alanı ortaya koydu.

1970 ve 80’lerde hayvanlarda homebox genlerinin keşfi ve karakterizasyonu, modern Evrimsel Gelişim Biyolojisinin (EGB) doğuşuna işaret eder (Wilkins 2002). Hox genleri, homeobox genleri arasında iyi bilinen seçilim genlerindendir. Hox genleri, tüm metazoonlardaki anterior-posterior vücut eksenindeki parçaların kimliğini kontrol eder.

Hox gen mutasyonları genellikle bir tür bölütün diğerine dönüşümüyle sonuçlanır. Örneğin, Drosophila melanogaster’de Ultrabithorax (Ubx) geninde mutasyon, normal olarak halterleri (dört kanatlı sineklerdeki arka kanadın Drosophila homologu) barından üçüncü toraks bölütünü (T3) kanatların olduğu ikinci bölüte (T2) dönüşmüştür. Diğer bir Hox geni Antennapedia’da olan mutasyon, Antp proteinin yanlış anlatımına yola açarak normalde oluşması gereken antenin yerine bacak oluşumuna yol açar. Normalde Antp sadece ikinci toraks bölütünde (T2) anlatım gösterir ve T2’ye has bacak gibi vücut özelliklerinin gelişimini kontrol eder.

Drosophila’da Hox genleri iki gen kompleksli (kümesi) şeklinde kromozom 3 üzerinde bulunurlar. Bunlar Antennapedia ve bithorax gen komplekslerdir. Bithorax gen kompleksindeki öncü genetik çalışmalar E.B.Lewis tarafından, 1940’larda ve 1970’lerde ve Antennapedia kompleksi içinde 1970’lerde ve 1980’lerde Thomas Kaufman vd. tarafından yapılmıştı. Bu araştırmacılar, söz konusu iki kompleksteki genlerin sırasının, anterior-posterior bölütlerin kimliğini kontrol ettiklerini göstermiştir. Ayrıca bu araştırmacılar, sekiz Drosophila Hox geninin aynı gen ailesine ait olduklarını ve ürettikleri proteinlerde DNA’ya bağlanabilen benzer bir amino asit dizisi (protein düzeyinde homeodomain, DNA düzeyinde homeobox bulunduğunu keşfettiler. Bu buluş, 1960’larda Lewis’in ortaya attığı Hox genlerinin diğer genlerin yazılımını kontrol ettiği fikrini destekledi. Diğer araştırmacılar, diğer bütün hayvan filumlarında da Hox genleri olduğunu bulduklarında, oldukça şaşırmışlardı. Bu genlerin Drosophila’daki genlerle aynı şekilde sıralanmış ve  yönlenmişlerdi (çoğu hayvanda bu genlerin tek bir kompleks oluşturması dışında). Memelilerde değişik genomik bölgelerde dört tane Hox gen kompleksi (Hoxa,Hoxb,Hoxc,Hoxd), 13 farklı Hox geni vardır (Drosophila’da sadece 8 tane vardır). Ancak, her kompleks içinde 13  genin hepsi yoktur.

Hox proteinleri ya da mRNA’ları boyandığında anterior-posterior gen anlatımının mutant fenotiple ilintili olduğunu göstermiştir. Örneğin, Ubx, T3 bölütünde anlatım gösterir. Ubx’in bu bölgedeki anlatımının normal bölüt oluşumunda gerekli olduğu çok uzun zamandır biliniyordu.

Drosophila'da Gen Anlatımı

Ortada, Antennapedia ve bithorax gen komplekslerindeki genlerin haritası. Işlevsel domenler renkli olarak gösterilmektedir. Drosophila döleti blastoderminde hox geni anlatımını gösteren bölgeler (aşağıda) ve bu bölgelerden oluşan erişkin sinekteki bölütler ( yukarıda ). Koyu gölgeli bölgeler gen anlatımının en çok olduğu bölgeleri göstermektedir (yani en çok proteini üreten bölgelerdir) (Dessain vd. 1992 ve Kaufman vd. 1990).

Omurgalı Hox genlerin anlatım örüntüsü daha karmaşık olmasına rağmen, genellikle yine özel anterior-posterior örüntü biçiminde anlatım gösterir.

Metazoan filogenetik ağaçta, Hox genlerinin varlığının ve yokluğunun haritalanması evrimsel geçmişlerini gösterir.  İki Hox geni radial simetrik Cnidaryalarda (denizanaları, mercanlar) (Bilateria’nın kardeş grubu) bulunmuştur. Birkaç yeni Hox geni bütün Bilateria’yı oluşturacak soylarda ortaya çıktı. Bu yeni Hox sınıfları (homeodomain dizileri kanıttır) artan derecede anterior-posterior eksen kimliğini tanımlayabilir.

Metazoan Hox Genlerinin olası evrimi

Metazoan Hox Genlerinin olası evrimi.

Hox genlerinin keşfinin, hayvan çeşitliliğinin evrimini anlatmamızdaki önemini ne kadar vurgulasak azdır. Bu sayede ilk kez ortak bir gelişim genetik çerçevesinde bütün metazoan ontogenisi (bireyoluş) birleşti. Bundan önce, sadece birkaç biyolog omurgalılarla omurgasızlar arasında ortak bir gelişim altyapısı olabileceğini  hayal edebilirdi. Bu buluşlar, hayvanlar arasında, gelişimin diğer yönleriyle (örneğin, dorsal-ventral yapılar ve uzuv gelişimi) ilgili potansiyel benzerlikler konusunda yeni araştırmaların önünü açmış oldu ki bulunan benzerlikler oldukça fazlaydı (Carroll vd. 2001, Wilkins 2002). İronik olarak, morfolojik evrime olan bu ilgi, evrimleşmiş yerine korunmuş olan özelliklerin keşfi ile hızlanmıştır. Doğal olarak hemen yeni sorular ortaya çıktı : Hayvan taksonları arasında vücut yapı farklılıklarının temeli nedir ? Korunmuş oldukları görünen genetik etmenlerin, bu farklılıklarda ne rolleri olabilir?

Bu sorular günümüz EGB’de en çok araştırılan konulardır. Örneğin, Ubx geni, erken bir hipotezi (Dipteran sinekleri ve kelebeklerdeki arka kanat farklılıkları gibi önemli yapısal farklılıklar, sadece belli bir Hox geninin yazılımının açılması ya da kapatılması ile ortaya çıkıyor olabilir) kanıtlamak için test edilmişti. Sean Carroll vd. , ufak Drosophila halter ve kelebek arka kanatlarındaki farklılıklarının Hox gen anlatımı nedeniyle olmadığını, ikisinde de Ubx’in anlatım gösterdiğini saptadılar(Warren vd. 1994). Yani, taksonlar arasındaki arka kanat morfolojisindeki farklılıkları, başka gen anlatımları yüzünden olmalıydı. Hox genleri, DNA kontrol bölgelerine (promoter, arttırıcı ya da cis-düzenleyici elamanlar) bağlanan ve arkalarındaki hedef genlerin yazılımı düzenleyen proteinleri (yazılım etmeni) üretirler. Bu nedenle, morfoloji değişikler, Hox genlerinin düzenledikleri genlerdeki değişikliklere bağlanabilir. Aslında, Drosophila ve kelebek arka kanatlarındaki farklılık, birkaç Ubx geninin anlatımından doğar (Carroll vd. 1995; Weatherbee vd. 1998).

“En etkileyici mutasyonlar arasında gelişimsel yolaklardaki diğer genlerin anlatımını düzenleyen “ana kontrol genleri” (master control genes) vardır. Örneğin HOMEOTİK SEÇİCİ GENLER (homeotic selector genler) her bir bölümün özelliğini belirleyen vde diğer genleri kontrol eden DNA-bağlayıcı  proteinler üreterek gelişmekte olan vücudun her bir bölümüne ayrı bir kimlik yükleyerek bir canlının temel vücut planını belirlerler. Bu genler adlarını Drosophila’daki homeotik mutasyonlardan alırlar, bunlar bir vücut bölümünün (segment) başka birine gelişmesini yönlendirirler. Antennapedia gen grubundaki mutasyonlar örneğin, duyargaların bacakların gelişmesine neden olurlar. Bir diğer ana kontrol geni, Pax6, memeliler, böcekler ve diğer birçok hayvanda göz gelişimi için gerekli 2500 diğer geni açarak çalışmasını sağlar (Gehring ve Ikeo 1999). Bu gendeki mutasyonlar gözlerin kaybına ya da şekil bozukluklarına neden olur.

Gelişmeyi bir rotadan diğerine değiştiren homeotik mutasyonların şiddetli fenotipik etkisi.

Gelişmeyi bir rotadan diğerine değiştiren homeotik mutasyonların şiddetli fenotipik etkisi. (Soldaki) Normal duyarda ve ağız parçalarını gösteren, yabanı-tip Drosophila melanogaster kafasının önden görünüşü. (Sağdaki) Duyargaları bacaklara dönüştüren, Antennapedia mutasyonu taşıyan bir sineğin kafası. Antennapedia geni vücudun bölümlerine kimlik veren Hox genlerinin bir kısmıdır. (Fotoğraf , F.R. Turner)

İkinci bir tip araştırmaya göre ise bölgesel  Hox anlatım yapıları, hayvanların vücut planlarının evrimiyle çarpıcı şekilde ilintilidir. Örneğin, bazal branchipodlar dışındaki bütün krustaselerde (sadece bir tip toraks üyesi vardır), Ubx ve AbdA anlatımının ön sınırı maxilliped (küçük beslenme amaçlı bacak benzeri uzantılar) bölümleri ile toraksa üyeleri arasına denk gelir.   Bu gözlem, Hox genlerinin anlatım bölgelerinin değişmesi sonucu bu bölgelere ait uzantıların farklılaşmasını (bireyselleşmiş) sağlamış olabileceğini göstermektedir. Bu tür bağıntılar tüm Bilateriada (Caroll vd. 2001) görülmüştür. Bu da, filumlar içinde ve arasındaki vücut plan uyarlanmasının altında, Hox genlerinin anlatım farklılıklarının evrimine işaret etmektedir.

Hox genlerinin hayvan farklılaşmasındaki rollerinin anlaşılması morfolojik evrime yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bu da, morfolojik evrimin önemli nedenlerinden birinin, ortak genlerin (bazen “alet çantası” denir,Caroll vd. 2001) anlatımının zamana ve yere göre değişmesi olduğu fikridir.¹

Derin genetik homoloji olgusu meraktan öte birşeydir. Eğer tüm hayvanlar gözlerin, kalbin, sinir şeritlerinin ve segmentlenmenin oluşumunda görev alan lokusları ortak olarak paylaşıyorsa, bu durum hayvanların ortak atasında da bu genlerin bulunduğuna işaret eder. Bu yolla, derin homolojinin anlaşılması ortak atanın nasıl bir şey olduğunu ve belki de nasıl yaşamış olduğunu (fosil kayıtları bulunmasa da) canlandırmamıza yardımcı olabilir.

Bilateral simetrili hayvanlarda olduğu gibi, derin homolojiler ortak atanıın şu özelliklere sahip olduğunu göstermektedir (Arthur vd. 1999; ve Knoll ve Carroll 1999) :

  • Kompleks segment farklılaşması olmaksızın, bazı vücut bölümlerinin seri halinde tekrarlanması,
  • Kompleks üye değil, basit tipte bir üye,
  • Hassas görüntü oluşturan bir göz değil, basit fotoreseptör kümeleri,
  • Bir kalp yerine kasılabilen bir kan damarı ve
  • Sinir şeridi içerisinde sinir hücresi gövdeleri yoğunlaşması, fakat bir beyin değil.

Kısacası, gelişimin evrimsel yönü ile ilgili araştırmalar, paleontologlar için sınanacak güçlü tahminler üretmektedir. Laboratuvar çalışmalarından elde edinilen sonuçlar, kayaların içerisinde neyi aramamız gerektiğini gösterir. Bilateral simetrili hayvanlar yönüyle, atanın Kambriyen döneminin ilk kımından önce yaşamış olması gerektiğini biliyoruz. Atanın türevleri olan hayvanların organ sisemlerinin temelindeki derin homoloji, atanın morfolojik özellikleri hakkında kabul edilebilir bir taslak sağlar. Atanın ne zaman yaşadığı ve nasıl birşey olduu hakkında yapılan tahminler sayesinde, paleontologlar derin homoloji hipotezinin doğruluğunu test edebilirler. Eğer bu durum doğru ise, bilateral hayvanların atalarına benzeyen fosillerii yakında ortaya çıkartılması gerekir.2

Kaynakça :

1.Douglas, Futuyma J. “Evrim” Palme Yayıncılık, Çev. Aykut Kence, A.Nihat Bozcuk, 2008 , s. 474-489

2.Freeman, Scott – Herron, Jon C. “Evrimsel Analiz” Palme Yayıncılık, Çev. Battal Çıplak, Hasan H. Başıbüyük, Süphan Karaytuğ, İslam Gündüz, s. 606

Konunun Özeti

Hayvan ve bitki formlarının çeşitliliği, büyük ölçüde embriyoda düzeni kontrol eden az sayıdaki genlerin birbiriyle etkileşimi ve sayısındaki evrimsel çeşitliliğe bağlanabilir. Bu kontrol, homeotik gen komplekslerindeki lokuslarca kodlanan transkripsiyon faktörünlerinin aktivitesiyle yönetilmektedir. Hayvanların vücut planlarının çeşitliliği ve segmentlenmesinin evrimi homeotik gen komplekslerindeki genlerin sayısında meydana gelen değişimler ile bağlantılı olabilir. Hox kompleksi lokusları ve diğer genlerin ifadelerindeki uzaysal ve zamansasl değişiklikler, segmentli vücut planlarının çeşitliliği ve incelikli yapı kazanmış dörtüyeli ve eklembacaklı üyelerinin evriminde önemli olmuştur. Karşılaştırmalı kanıtlar kapalı tohumların çeşitlenmesinin de homeotik lokuslarla bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Bitkilerde çiçek gelişimini belirleyen ve seri olarak tekrarlanan çiçek kısımlarının kimliğini kontrol eden birçok homeotik gen tanımlanmıştır. Null mutantları ve lokusların etkileşimleri hayvanlardaki Hox genlerininki ile analogdurlar. Genetik temel benzerliği dışında birbirine benzemediği düşünülen yapılar (eklembacaklı ve dörtüyeli üyeleri gibi) arasında derin bir homolojinin varlığını gösterir ve bu genetik bir kontrol mekanizma ağının kalıtıldığı ortak atada bulunan yapıların çeşitliliği hakkında tahminler yapmaya yol açar.¹

Özet KAYNAKÇASI :

1. Freeman, Scott – Herron, Jon C. “Evrimsel Analiz” Palme Yayıncılık, Çev. Battal Çıplak, Hasan H. Başıbüyük, Süphan Karaytuğ, İslam Gündüz, s. 607

ÖNEMLİ NOT: [Metin belirtilen kaynaklardan alınmıştır. Özgün makale değildir. Konu hakkında, ilgimize, biyolojik bilimler eksenli akademik kaynaklar tabanlı tarafımdan bilgi sunma isteği üzerine vs.  eklenmiştir.]

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15707, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Popüler Bilim Kitapları-Alıntılar ve Yorumlar (2010-1) (Mete Tunç)

Açıklamalar 

  • Popüler Bilim Kitapları’nda alıntı yapılacak kitaplar çoğunlukla Fizik üzerine olmasına rağmen astronomi, biyoloji, genel bilim konularında da birkaç kitabın bulunması nedeniyle başlıkta “bilim” sözcüğü yer almaktadır.    
  • Burada amaç, “Kitap Alıntıları ve Yorumlar” bölümlerindekiyle aynıdır: İnternet ortamına “eli yüzü düzgün” Türkçe bilgi/kaynak aktarmak ve ilgili kitaplar hakkında malumat vermek… İlaveten, mümkün olabilirse, alıntı yapılan ve onlara koşut alanlarda bilgi paylaşımı ve tartışma ortamı sağlamak… 
  • Alıntı yapılar kitaplar:

– Schrödinger’in Kedisinin Peşinde

– Schrödinger’in Yavru Kedileri

– Parçacık Fiziği

– Kuantum Benlik

– Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar

– Altı Kolay Parça

– Mr Tompkins in Paperback

– Fizik ve Ötesi

Biraz Kuantum’dan Zarar Gelmez

– Gökyüzünü Tanıyalım

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

Atom, Bohr modeli

Alıntı: Birçok popüler bilim tarihi anlatısı atom fikrinin ta eski Yunanlılara, yani bilimin doğduğu zamana kadar dayandığını söyler ve sonra da maddenin gerçek yapısını çok önceden algıladıkları için bu insanları över. Fakat bu anlatı bir parça abartılıdır… İngiliz Robert Boyle on yedinci yüzyılda atom kavramını kimya ile ilgili çalışmalarında kullanmış, Newton da fizik ve optikle ilgili çalışmalarında bu kavramı hep göz önünde bulundurmuş olsa da, atom ancak on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Fransız kimyager Antoine Lavoisier’nin yanma olayını araştırmasıyla bilimsel düşüncenin gerçekten bir parçası haline gelmiştir… On dokuzuncu yüzyılın ilk yıllarında John Dalton atomların kimyadaki rolünü sağlam bir zemine oturtmuştur… Demek ki bugün ders kitaplarında okutulduğu haliyle atoma dayalı maddi dünya görüşü ancak iki yüzyıldan daha az bir süre önce gerçekten vücuda gelmiştir…

Gerçekliğin parçacık ve dalga yanının aynı ölçüde önemli olduğu çok küçüklerin dünyasında şeyler gündelik hayattaki tecrübelerimizle herhangi bir şekilde anlayabileceğimiz bir davranış göstermiyorlar. Sadece Bohr’un elektron “yörünge”li resmi yanlış değil; bütün resimler yanlış ve atomların içinde olup bitenleri bize anlatacak hiçbir fiziksel analoji mevcut değil. Atomlar atom gibi davranır, başka bir şey gibi değil. Sir Arthur Eddington, 1929’da… “Elektronların çevresine bildik hiçbir kavram örülemez” diyor ve atomla ilgili yaptığımız en iyi tarif sonuçta “bilinmeyen bir şey, ne olduğunu bilmediğimiz bir şey yapıyor”a varıyor…

(Schrödinger’in Kedisinin Peşinde, Kuantum Fiziği ve Gerçeklik, John Gribin, Çev. Nedim Çatlı)

Not. Terimin eski Yunanca’dan alınması dışında atom’un Yunan felsefesinde vazedilen atomla alakasızlığının (“bir parça” ifadesi kullanılsa da) belirtilmesi müspet bir gelişme. Ama Yunan felsefesini “bilimin doğduğu zaman” diye nitelenmesi Batı’da anakronizmin hala sürdüğünü göstermektedir.

Kitap hakkında: Kitabın arka kapağındaki “Bu kitabın Türkçe’de kuantum fiziği hakkında yayımlanmış en derli toplu kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” sözü bana göre de gerçeğin bir ifadesidir (Elbette anlatımın yetersiz kaldığı birkaç kesim var. Hiç matematik olmaması da eksikliktir; gerekli formüller ekte sunulabilirdi.). Kitabın arkasındaki dizin, sözlük ve konuyla ilgili kitaplar hakkında verilen kısa bilgiler kitabın zenginlikleridir. “Schrödinger’in Kedisinin Peşinde” ve devamı niteliğindeki “Schrödinger’in Yavru Kedileri” kitapları fizik okuyanlar, fizikçiler ve fizikle ilgilenenler tarafından mutlaka okunmalıdır. Çeviri çok iyi’ye yakındır; hataların yeni baskılarda giderileceği umut edilir. Metis Yayıncılık’a teşekkürler.     


Elektron spini

Alıntı: Elektronun “spin” (bir cisimin kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan açısal momentum) denilen bir özelliğinin… Bu spin denilen şey çocukların oynadıkları topaca ya da dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinde dönerken kendi ekseninde dönüşüne filan benzemez… çünkü elektronun başladığı yere gelebilmesi için iki kere spin atması gerekir… [Spinin, klasik deneyle ölçülemediği için,] hiçbir klasik anlamı yoktur.       

Pauli’nin dördüncü kuantum sayısının elektron “spin”ini tarif ettiği fikri çok geçmeden pek tutuldu. Spin ya aşağıyı ya da yukarıyı işaret ediyor olarak düşünülebilirdi, böylece iki değerli hoş bir kuantum sayısı verecekti. Bunu ilk öneren kişi Ralph Kronig olmuştur…

Spin atan elektron kuramı çok geçmeden tayf çizgilerinin baş belası bölünmesini tamamen açıklayacak şekilde incelikli hale getirildi… 

… şu anda kuantum fiziğinde klasik terminoloji kullanılamayacağını ne kadar vurgularsak vurgulayın, hatta bu konuda kampanya bile yapın başarılı olma şansınız yok.

(Schrödinger’in Kedisinin Peşinde)


Matematik notasyon

Alıntı: İsviçreli Leonard Euler [1707-1783]… Modern matematik ve fizik aritmetik terimleriyle, denklemlerle ifade edilir; bu aritmetik ifadenin dayalı olduğu teknikler büyük oranda Euler tarafından geliştirilmiş, Euler bu süreç içinde günümüzde de kullanılan yalın işaretleme yöntemleri bulmuştur; bir dairenin çevresinin, çapına olan oranı için “pi” ismini; eksi birin karekökünü göstermek için i harfini… ve matematikçilerin integral denilen işlemi göstermek için kullandıkları işaretleri ilk o ortaya atmıştır.

(Schrödinger’in Kedisinin Peşinde)

Not. Yukarıdaki paragraf, hep merak ettiğim, bir matematik profesöründen cevap alamadığım sorunun, tam/yeterli olmasa da, cevabıdır. 


Kopenhag yorumu (Kuantum mekaniğinin standart modeli)

Alıntı: Kuantum dünyasını sadece deney yaparak araştırabiliriz… Bizim sorduğumuz sorular gündelik hayattaki tecrübelerimizle epey kirlenmiştir, öyle ki, “momentum” ve “dalga boyu” gibi özellikleri ararız ve o terimler cinsinden yorumladığımız “cevaplar” elde ederiz. Bu deneylerin [terimlerin?] kökeni klasik fiziktedir, oysa biliyoruz ki klasik fizik tarifini vermede işe yaramaz. Ayrıca bunları gözlemleyebilmemiz için atom süreçlerine müdahale etmemiz gerekir ki bu da, [Niels] Bohr’un dediği gibi, biz onlara bakmadığımız sırada atomların ne yaptığını sormak anlamsız oluyor. [Max] Born’un açıkladığı gibi yapabileceğimiz tek şey belli bir deneyin belli bir sonuç çıkarma olasılığını hesaplamaktır.

Bu fikirler demetine –belirsizlik, tamamlayıcılık, olasılık ve gözlenen sistemin gözlemci tarafından bozulması- hep birlikte kuantum mekaniğinin “Kopenhag yorumu” deniyor… Bohr bu kavramı ilk defa Eylül 1927’de İtalya’nın Como kentindeki bir konferansta insanlara sunmuştur. 

(Schrödinger’in Kedisinin Peşinde)


Camera obscura (Karanlık oda)

Alıntı: Ebu Ali el-Hasan bin el-Heysem [MS 1000 civarı]… Avrupa’da… Alhazen adıyla tanınmıştır…

Alhazen’e göre ışık etkisinin dışarıdan geldiğini kanıtlayan başka örnekler de vardı. Işığın davranışına dair bilimsel bir anlayışın geliştirilmesine en büyük etkiyi, resimlerin “camera obscura” içinde oluşması meselesini ele alış tarzı yapmıştır. Kelime anlamı “karanlık” oda olan bu fenomeni eski âlimler kesinlikle biliyorlardı; fakat bu fenomenin elimizdeki en eski ve açık tarifi Alhazen’in yazılarında bulunmaktadır. Bu fenomeni iş başında görmek için güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün karanlık bir odada ayakta durun ve pencereyi kalın bir kumaşla örtün. Kumaşta minik bir delik açın- yaklaşık tükenmez kalemin ucundaki bilye kadar- ve odaya buradan ışık girmesini sağlayın. Göreceğiniz şey dışarıdaki dünyanın pencerenin karşısındaki duvara ters olarak düşmüş tam renkli resmidir…

… Aynı fenomen iğne deliği fotoğraf makinesinde de olur. Burada karanlık “oda” bir ayakkabı kutusu ya da o büyüklükte bir şeydir. Bir ucunda iğne deliği olan kutunun kesilmiş karşı ucundaki bir kopya kağıdı da perde görevi yapar. Deliği ışıkta, kutunun perde kısmını ve başınızı ise gölgede tutarak baktığınızda (mesela ceketinizi kafanızın üzerine geçirebilirsiniz) bu minik perdede dünyanın ters dönmüş resmini görürsünüz. Camera obscura daha sonra fotoğraf makinesine dönüşmüştür. Peki ama nasıl çalışır?

Alhazen’in fark ettiği gibi kilit nokta ışığın doğrusal hareket etmesidir. Bahçede camera obscura’nın gördüğü belli uzaklıktaki bir ağacı düşünün. Ağacın tepesinden gelip perdedeki delikten geçen düz bir çizgi, karşıdaki duvarın yere yakın bir noktasına doğru devam edecektir. Fakat ağacın dibinden gelen düz bir çizgi delikten yukarı doğru geçecek ve duvarın tavana yakın bir noktasına çarpacaktır. Ağaçtaki diğer bütün noktalardan gelen noktalar delikten geçip benzer şekilde tam yerlerine çarpacaklardır. Sonuç ağacın (ve bahçedeki her şeyin) baş aşağı çevrilmiş resmidir.      

(Schrödinger’in Yavru Kedileri, Gerçekliğin Peşinde, John Gribin, Çev. Nedim Çatlı)

Kitap hakkında: Yazar, bunlar sadece teoridir, demesine rağmen, anlatılan teorileri okurken zaman zaman  “büyüklere bilimsel masallar” duygusuna kapıldım!.. Başlangıçta “düşünce deneyi” olan çift yarık deneyinde yarıkların genişliğinin ve yarıklar arası mesafenin ne olması gerektiğini belirten bir izahı bu kitapta da bulamadım… Keza yazarın, çift yarık (foton ve elektronlarla) ve EPR düşünce deneylerinin artık hayata geçirilebildiğine dair açıklamaları, deneyin yapıldığına ilişkin kayıtlar verse de, “aslında” ne yapıldığı ve ne bulunduğu “şüpheli” olduğundan veya “kesin” olmadığından bana ikna edici gelmedi.      


Parçacık fiziğinin standart modeli

Alıntı: … Andrew Pickering… Constructing Quarks’ta… Önsöz’ünde şöyle diyor: “Burada savunulan görüş kuarkların gerçekliğinin parçacık fizikçilerinin uygulamalarının sonuçları olduğudur, tersi değil.”…

Pek çok fizikçi standart modelin sadece bir model olduğunu unutma tehlikesiyle karşı karşıya. Protonlar üç kuark içeriyormuş gibi davranırlar; ama bu, kuarkların “gerçekten var olduğunu” “ispat etmez”.

… Pickering… soruyor. Parçacık fiziğinin standart modeline giden yol kaçınılmaz mıydı? Dünyanın işleyişi hakkında gerçek (ya da tek) hakikat bu mu? Bizi standart modele götüren kuramların hiçbiri kusursuz değildi, diyor Pickering, parçacık fizikçileri de sürekli hangi kuramları terk edeceklerine ve deneyle daha uyumlu olmak üzere hangilerini geliştirmek için seçeceklerine karar vermek zorundaydı. Geliştirmek için seçtikleri kuramlar aynı zamanda hangi deneylerin gerçekleştirileceği seçimini de etkilemiş ve bu etkileşimli kararlar zinciri yeni fiziği yaratmıştır. Yeni fizik içinde yaratıldığı kültürün bir ürünüdür.   

(Schrödinger’in Yavru Kedileri)


Fizik ve kültür

Alıntı: Fizikçilerin gerçeklik modellerini bulmaya (ya da icat etmeye) fiilen nasıl koyulduklarına dair en son ve en ikna edici açıklamalardan birini… Martin Krieger ilgi uyandırıcı kitabı Doing Physics’te (Fizik Yapmak) sunmuştur. Krieger 20. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiş analojiler ve modellere bakıp bunların köklerinin nasıl modern kültürle (özellikle bu dönemde Amerikan kültürüyle) sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermiş…

(Schrödinger’in Yavru Kedileri)


Evrendeki 4 Kuvvet/Etkileşim

Alıntı: Günlük yaşamımızı sürdürdüğümüz şartlarda temel etkileşimlerin dört çeşidini ayırt edebiliriz… İlki pilleri, elektrikli aletleri ve mıknatısları çalıştırmak, sürtünme kuvvetine ve aklımıza gelen tüm kimyasal etkileşimlere sebep vermek gibi pratik pek çok marifetlere sahip olan elektromanyetik etkileşimdir. Franklin, Volt, Coulomb, Amper, Ohm, Faraday, Maxwell, Hertz ve birçokları onu tanımlamak için yıllarca emek vermiştir. İkinci etkileşim küçük ve gizemli kuarklardan protonları, nötronları ve parçacık karnavalında geçit yapan tüm o ilginç parçacıkları oluşturan ve hatta hatta proton ve nötronları atom çekirdeklerinde bir arada tutan güçlü etkileşimdir. Mimarları Gell-Mann, Mishijima, Ne’eman, Zweig ve birçok diğerleridir. Üçüncüsü Fermi’nin icat ettiği zayıf etkileşimdir ve o tüm radyoaktif bozunmalardan ve parçacıkların birbirine dönüşmesi meselelerinden sorumludur. Sonuncusu da Newton Ve Einstein’in kadim, saygın ve ağırbaşlı kütleçekim etkileşimidir. O, Newton’un elmasını düşürebilir, gezegenleri ve yıldızları yörüngelerinde döndürebilir, galaksileri çarpıştırabilir, hatta karadelikleri bile yaratabilir.  

(Parçacık Fiziği, En Küçüğü Keşfetme Macerası, Sezen Sekmen)

Kitap hakkında: Türkçe’si mükemmele yakın (Birkaç hata sonraki baskılarda giderilebilir.), üslubu çok güzel. Birkaçı hariç, konular gayet açık, anlaşılır anlatılmış. Ancak antik çağdaki düşüncelere ve faaliyetlere olduğundan fazla değer verilmiş ve parçacık fiziği teorilerine eleştirel yaklaşılmamış… Yazar; amacı (“Fiziği, uzmanları dışındaki insanlar da anlasın!”), konuya hakimiyeti, ifade gücü sayesinde Türkiye’nin İLK popüler bilim yazarı olabilir. Yukarıdaki iki eleştiriyi dikkate alması şartıyla, dilerim olur!

Not. Kitap ODTÜ (Toplum ve Bilim Merkezi) tarafından çıkarılmış. Başka alanlarda da kitaplar yayınlıyorlar. Nihayet! 50 yıl gecikmiş bir çalışma.        


Beynin Kuantumu

Alıntı: … insan bilincinin kuantum mekaniğine özgü doğasını anlayarak (bilinci bir kuantum fenomeni olarak görmek) zihinsel yaşamımızın kökenini geriye, onun parçacık fiziğindeki köklerine dek izleyebiliriz; bu tıpkı fiziksel varlığımızın kökenini araştırmak gibidir. İnsandaki zihin/beden (zihin/beyin) ikiliği, tüm bu sorunsalın altında yatan dalga/parçacık ikiliğinin bir yansımasıdır. Böylece insan kozmik varlığın ufak bir mikrokozmosudur…

Herhangi bir seçimin kendisi, en basit anlamda, “olası bir düşünce”nin dalga fonksiyonunun çökertilip belirli bir tek düşünceye dönüşmesidir. Bu oluşumun fiziği de beynin Bose-Einstein yoğunluğunun çok olasılıklı kuantum durumundan daha belirgin, klasiğe yakın duruma geçirilmesidir. Seçimlerin hepsi beynin temel kuantum belirsizliği yüzünden özgür ve serbest dolaşır haldedir.

(Kuantum Benlik, Danah Zohar, Çev. Seda Kervanoğlu)

Kitap hakkında: Kitap özetle beynin fonksiyonlarını (bilinç, hafıza…) kuantum mekaniği terimleriyle açıklama gayretindedir. İsmi (Orijinalinin ismi “The Quantum Self” imiş) piyasadaki, sahtekarların yazdıkları “kuantum” adının geçtiği palavra kitapların isimlerini andırsa da, bunlar gibi değildir; ciddidir, kuantum fiziğinin argümanları hakkında doğru bilgi verir; savunduğunun sadece bir tez olduğu akılda tutularak okunması şartıyla yararlıdır. Çeviri iyidir. 


Gözlem, hipotez, model, kuram, yasa ve sözdebilim

Alıntı: Bilim gözlemler ile başlar. Gecenin yarısında bir gürültü gözlediniz. Eğer gürültünün nedeni hakkındaki genel anlayışınız veya hipoteziniz doğruysa, gürültüye kediyi kovalayan köpeğin neden olduğunu öngörebildiniz. Kalkıp böyle bir  durum için kanıt aradığınızda bir deney yapıyorsunz[dur]…

Bir deneyin öngörü ile uyum içinde olduğu her seferinde hipotez güvenirliği ve inanırlığı artar. Birçok sınamadan sonra hipoteze bir kuram denilebilir (Einstein’ın Görecelik Kuramı gibi). Kuramlar çoğu zaman da bir yasayı açıklar. Yasa ise doğadaki bir çeşit düzenlilikle ilgili bir beyandır (Newton’un Yerçekimi Yasası gibi). Kuramlar yasanın düzenliliğinin temel neden(ler)ini gerçek olarak varsayar. Diğer bir hipotez çeşidine ise model denilir ki bu da gözlenen olayların açıklanması için icat edilen gerçeğin bir temsili ya da benzetimidir (Yeryüzünün Tabaka Tektoniği Modeli gibi)…

 (Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar, Charles M. Wynn, Arthur W. Wiggins. Çev. Aykut Kence)

Not. Gözlem-hipotez/model-öngörü [beklenti]-deney-kuram-yasa… Bu sıra her bilim dalı ve onların içindeki her farklı konu için, herhalde geçerli olmayabilir ve bu terimlerle açıklanmayabilir. O nedenle “formülü” sabit, her yerde geçerli olarak telakki etmemek lazımdır.  

Kitap hakkında. 1. Kötü bir çeviri. TÜBİTAK, kitabı 6. kez basmasına rağmen düzeltme ihtiyacı hissetmemiş!..  

2. Kitapta, konuyla alakası bulunmamasına rağmen “Yahudi soykırımı”na, onun inkar edilemeyeceğine dair bir yazı da var! TÜBİTAK, bu durumu bir dip notla bile olsun açıklamaya gerek duymamış! Duysa şaşardım zaten!

3. TÜBİTAK yayınları için genel: TÜBİTAK’ın yayınladığı bilim kitapları (çevirileri) önemli bir hizmettir. Ancak kurumun ve kitap/dergi yazarlarının/çevirmenlerinin “özTürkçe” politikası ve fikriyatı sonucunda dilin ahengi, akışı bozulmakta, zenginliği kaybolmakta, bu da okumada zorlanmaya ve okumaktan zevk alınmamasına neden olmaktadırlar (Aynı problem yüzünden neredeyse yarım asırlık Bilim ve Teknik dergisi kendine has, sıcak bir dil (anlatım) geliştirememiştır.) Keza, bazı (nispeten ağır) kitapların çevirilerinin daha uzman kişilere yaptırılmasını tavsiye ederim! Kitapların “ucuz” olması, onların diline özen gösterilmemesi anlamına gelmemeli! 


Sözdebilim

Sözdebilimlere inancın artması küresel bir eğilimdir. Bu, özlemini çektiğimiz fakat bir türlü bulamadığımız kişisel [ruhsal] güçler arayışına yanıt veriyor. Hastalıklara dermen bulma sözü veriyor. Ölümün son olmadığı sözü bile veriyor. İnsanların, kesin şeyler için doymak bilmeyen iştihasını tatmin ederken, aynı zamanda kolay ve anında yanıtlar sunuyor. Güçlü duygusal gereksinimleri karşılıyor ve manevi açlıkları tatmin ediyor. İnsanlara hiç olmayan şeyleri vermeyi vaat ediyor. Bu nedenle yirmi birinci yüzyıl bilim çağı, sözdebilim çağı olma tehlikesi ile karşı karşıyadır…

 Taraftarlarının bilimsellik iddiasında bulunduğu en çok inanılan beş fikir,

 UFO’lar ve uzaylılarca adam kaçırmalar

  1. Yıldızlara ışınlanma gibi olağandışı beden-dışı deneyimler, ölümden dönme deneyimleri, ruhlar ve hayaletler gibi varlıklar
  2. Astroloji
  3. Yaratılışçılık
  4. ESP ve psikokinez gibi olağandışı güçler

(Yanlış Yönde Kuantum Sıçramalar)


 Kütleçekimi-Kuantum Mekaniği

 Alıntı: … Hepimiz dünyanın güneş çevresinde nasıl döndüğünü betimliyoruz, ama onu döndürenin ne olduğundan söz edenimiz yok. Newton bu konuda varsayımlar yapmadı; mekanizmasına ulaşmaksızın ne yaptığını bulmakla yetindi. Kimse verilmiş herhangi bir mekanizmaya sahip değil. Sahip oldukları bu soyut karakter fiziksel yasaların bir karakteristiğidir. Enerjinin korunumu yasası, mekanizmanın adını almadan, hesaplanmış  ve birbirine eklenmiş niceliklere ilişkin bir teoremdir ve mekaniğin büyük yasaları da mekanizması olmadığı için nicel matematiksel yasalardır. Doğayı niçin arkasında yatan mekanizma olmaksızın betimlemek için matematik kullanıyoruz? Böyle sürdürüyoruz, çünkü bu yolla daha çoğunu bulup çıkarıyoruz…

 … “Kuantum Mekaniği” maddenin, tüm ayrıntılarıyla, davranışının ve atomik ölçüde olup bitenlerin bir betimidir. Çok küçük ölçekteki nesneler, hakkında dolaysız herhangi bir deneyime sahip olduğumuz şeylerin hiçbiri gibi davranmaz. Onlar, dalgalar gibi davranmazlar, bulutlar, bilardo topları, sıçrayan ağırlıklar ya da her zaman gördüklerinizin herhangi biri gibi de davranmazlar…

 … Atomik davranış olağan yaşantıya o denli benzemez ki, ona alışmak çok güçtür ve o herkese, hem yeni hem deneyimli fizikçilere garip ve anlaşılması zor gelir. Uzmanlar bile onu istedikleri biçimde anlayamazlar ve buna güç yetiremeyişleri tamamıyla akla yakındır, çünkü insanca deneyim ve sezginin hepsi doğrudan doğruya büyük cisimlere uygulanır. Büyük cisimlerin nasıl davrandığını biliriz, ama küçük ölçekteki nesneler bu biçimde davranmazlar. O nedenle onlar hakkında öğrendiklerimizi bir tür soyut ya da hayali ve dolaysız deneyimimizle bağlantısız bir tarzda öğreniyoruz.

 (Altı Kolay Parça, Richard P. Feynman, Çeviri Celal Çapkın, Tolga Birkandan)

 Kitap hakkında. Kötü bir çeviridir. Kitabın arka kapağında “Fiziğin Başlıca Konularını Onun En Parlak Öğretmeni Anlatıyor” yemini yemeyin! Bunlara rağmen, fizikçilerin, az da olsa faydalı yorumlar bulabilecekleri bir kitapçık. (ABD’de R. Feynman’ın ölüsünden para kazanma tezgahı var gibi: Onun adının geçtiği kitaplar yayınlanıyor ve Türkçe’ye de çevriliyor.)


 Belirsizlik İlkesi

 Alıntı: Remembering that momentum is the product of the mass of the moving particle and its velocity, we can write

 Δvparticle x Δqparticle ~  h/mparticle

 For bodies which we usually handle this is ridiciously small. For a lighter particle of dust with mass 0.000.000.1 gm both position and velocity can be measured with an accuracy of 0.000.000.01 %! However, for an electron (with the mass 10-27 gm) the product ΔvΔq should be of the order 1. Inside the atom the velocity of an electron should be defined at least within ±108 cm/sec otherwise it will be escape from the atom. This gives for the uncertanity position 10-8 cm, i.e. the total dimentions of an atom. Thus ‘the orbit’ of an electron in an atom is spread out by such extent that ‘the thickness’ of the trajectory becomes equal to its ‘radius’. Thus the electron appears simultaneously all around the nucleus.

(Mr Tompkins in Paperback, George Gamow)

 Çeviri: Momentumun hareketli parçacığın kütlesi ile onun hızının çarpımı olduğunu hatırlarsak,

Δvparçacık x Δqparçacık ~  h/mparçacık

yazabiliriz. Ele aldığımız cisimler tuhaf derecede küçüktür. 0.000.000.1 gr kütleli bir toz parçacığının hem yeri hem hızı %0.000.000.01’lik bir kesinlikte ölçülebilir. Ancak,  10-27 gr kütleyi haiz bir elektron için ΔvΔq çarpımı 1 mertebesinde olmalıdır. Atomun içinde elektronun hızı en az ±108 cm/sn sınırları dahilinde bulunmalıdır; aksi taktirde elektron atomdan kaçacaktır. Böylece konumdaki belirsizlik 10-8 cm olarak çıkar; bu da bir atomun büyüklüğüdür. Atom içindeki bir elektronun “yörüngesi” atomun içinde öyle yayılır ki, yörüngenin “kalınlığı” onun “yarıçapına” eşit olur. Bu da elektronun çekirdeğin etrafındaki her yerde eş zamanlı olarak göründüğü anlamına gelir.   

 Açıklama: h (Plack sabiti) 10-27 büyüklüğündedir. Keza melektron~10-27  ve (elektron atomun içinde-en fazla çapı sınırlarında bulunduğu için) Δq~ratom~10-8 olduğundan, Δv x Δq =  h/m eşitliğinden

Δve 10-8 ~  10-27/10-27 ve buradan Δv~  ±108 cm/sn elde ederiz.

Kitap hakkında: G. Gamow, kuantum fiziğinin neredeyse daha yeni inşa edildiği yıllarda popüler düzeyde yazmayı düşünmüş ve bunu gerçekleştirmiş. İlk baskısı 1940 yılında çıkan kitap sonraki on yıllarda yenilenmiş. Çok sade bir dile ve esprili bir anlatıma sahip (Yabancı dil öğrenmek isteyenlere çok önemli bir ipucu: Gramer kitaplarını ve hikaye kitaplarını atın. Çok az kullanılan gramer özelliklerini ve kelimeleri ezberlemeyi bırakın. Öğrendikleriniz kafidir. Hangi konularla ilgileniyorsanız, hangi alanlara meyliniz/yeteneğiniz varsa, o konulardaki ve alanlardaki yabancı dille yazılmış kitapları okuyun. Örneğin, eğer söz konusu olan fizik ise, burada tanıtılan kitabı okumakla başlayın!) Bir zamanlar Bilim ve Teknik dergisinde Mr. Tompkins’in Maceraları ismiyle kesim kesim yayınlanmıştı. Aynı isimli çevirisi de var; incelemediğim için hakkında yorum yapamıyorum.


Fizik: Matematik, Kütleçekim, Elektromanyetizma, Alanlar, Uzay-Zaman, Gelecekte Fizik

Alıntı: O zamanlar fizik, hesaplama yöntemleri geliştirilmeden ilerleyemeyecek bir noktaya dayanmıştı. İlerleme yapabilmek için, fiziğin bugün diferansiyel ve entegral hesap olarak adlandırdığımız matematik dalına gereksinimi vardı. Tabii ki Newton da bunu anlamış ve diferansiyel hesap yöntemini geliştirmişti. Ama o tek değildi. Büyük matematikçi ve filozof Gottfried Wilhelm Leibniz  de, Newton’dan bağımsız olarak ve Newton’un varlığından habersiz aynı konuyu geliştirmişti [Leibniz: 1684, Newton: 1704]…

İnsanlar çoğunlukla anlayamayacağın şeyler söylerler. Belki de kendileri iyi anlatamıyorlardır. Belki de söyledikleri şey zaten yanlıştır. Bir şey doğru değilse, o anlaşılamaz. İnsanlar senden bir şey istedikleri zaman, sana sık sık doğru olmayan şeyler anlatırlar. Eğer senden istedikleri sadece senin paran ise mutlu olmalısın. Bir şeyi anlamadığında her zaman bu sorunun, senden mi, yoksa başka nedenlerden mi kaynaklandığını soracak kadar yürekli olmalısın…

Doğada toplam dört kuvvet vardır: elektriksel  kuvvet, zayıf kuvvet, yeğin (şiddetli) kuvvet ve kütleçekim (gravitasyon) kuvveti. Belki başka kuvvetler de vardır ve bunları bulabiliriz diye zaman zaman epey çalışma yapanlar oldu ama şimdiye kadar hiç kimse beşinci bir kuvvetin varlığını kanıtlayamadı…

Aslında atomlarla moleküller arasındaki etkin kuvvet, elektriksel kuvvettir (çoğunlukla “elektriksel kuvvet” yerine… “elektromagnetik kuvvet” denir ama, magnetizma, elektriksel kuvvetin sadece bir yan oluşumudur…).

Bu kuvvetlerin her biri için “alan parçacıkları” vardır. Alan parçacığı, maddesel nesnelerdeki gibidir. “Parçacık” dediğimiz madde parçacığı, en küçük elemanter birimlerden oluşur. Kuvvetler, “alanlarla” iletilir… bu alanların da… elemanter birimlerden oluştukları görülür. Yani “alan parçacıklarından”…

Elektriksel kuvvet için foton, yeğin kuvvet için gluonlar, zayıf kuvvet için W ve Z parçacıkları ve gravitasyonel kuvvet (kütleçekimi) için de bir olasılıkla gravitonlar vardır. Bir olasılıkla diyoruz, çünkü şimdiye kadar gravitonlar kanıtlanabilmiş değildirler.

… alan parçacıkları, bir cismin kimliği ile doğrudan ilişkili değillerdir. Alan parçacıklarının ara sıra, sadece kısa bir süre var olduklarını gözardı edersek [… var olsalar bile], bunlar yine de tümüyle reel yani gerçektirler. Kütleleri, yükleri ve başka özellikleri belirlenebilir. Aynı maddesel parçacıklar gibi…

Bir alanı bir yere ittiğimde, bu bozulum, alanda dalga olarak yayılır…

[Sicim kuramı] … oldukça [yeterince] işlenmemiş, karmakarışık kuram[…]… Sadece bu [kuramı ortaya atan] uzman kişiler kendi sicim kuramlarını anlarlar, başka kimse değil…

Bazı kimseler, bir dalganın boyunun ve konumunun aynı anda belirlenmesindeki kesinsizliği [belirsizliği], parçacığın kendine özgü, ayrılmaz bir özelliğiymiş gibi sunup, buna “mikroskobik dünya” adını veriyorlar. Ve böylece fiziğin mikroskobik dünyada, hiçbir şeyin kesinlikle belirlenemeyeceğini ortaya koyduğunu ileri sürüp alaycı bir tavır takınıyorlar. Başkaları da burada bilimin nesnelliğinin sona erdiğini ağızlarında geveliyorlar… Sınırlı dalga katarındaki kesinsizliğin, parçacıklarla ya da parçacık olmayanlarla hiçbir ilgisi yok…

Birçok kitapta “parçacıklar, bazen de dalgalardır” anlamında yazılar vardır. Bununla çok bir şey söylenmemiş olduğundan, parçacıkların dalga olmadıkları anda, bunların ne olduğu sorusu akla gelir. Kitaplar çoğunlukla bunu açık olarak yazmıyorlar, ama bağlantılardan, parçacıkların aslında nokta olarak varsayıldıkları açıktır. Parçacık dalgalarının madde ile etkileşmesi noktasal soğurma ile sonuçlandığından, buradan “noktasal parçacık” kavramının türetildiğine inanıyorum. Bu bakımdan parçacıklar noktalardır. Parçacıklar karşılıklı etkileşmelerde noktalar gibi davranırlar, ama bunun dışında bunlar dalgalardır… 

… fizikçi olmayan birisi… Hawking’in sunduğu kurguların (spekülasyonların) gerçek fizik olduğunu düşünüp, yanlış bir izlenime de yapılır, çünkü o çok ünlü bir fizikçidir ve kara delikleri bile bulduğundan, onun söylediği her şey doğru olmalıdır[?]..

Bay Hawking’in düşüncesi, mekanın ve zamanın bir küreye doğru büküldüğüdür… tüm bunlar sadece düşüncededir, gerçekte bugün elimizde, büyük patlamaya bir saniyenin çok çok azıcık bir anı kadar bile yaklaşacak düşünce araçları yoktur…

Her kim bilgisayarların insanların yerine geçeceğini söylüyorsa, ya bir soytarıdır, ya da senden karşılığını vermeden bir şey istiyordur, belki de istediği paradır…

… bilgisayar düşünemez ve hiçbir zaman düşünemeyecektir de! Düşünme, birdenbire (spontane), apansız olan bir olaydır, bilgisayarlar apansız, birdenbire değillerdir…

Günün birinde evreni tümüyle anlayabilecek miyiz? Evet, beynimiz yeterli kapasitede olduğu zaman… Fizik[,] ilerledikçe kolaylaşır. c=sabit, E(evren)=sabit, F=Δp/Δt, E=mc2, E=hf, S=k lnW; bunlar etkin, kesin bağıntılar. Hepsi tümüyle eksiksiz ve basittir. Bunlardan, evrenin temelde dayandığı çok büyük basit yapı kestirilebilir. Bakarsınız bin yıl sonra bu fizik kitabı üç ya da dört sayfaya indirilebilir…

(Fizik ve Ötesi, Hans Grassman, Çev. Çiğdem Buğdaycı, Çeviri Yenileme ve Türkçeye Bilimsel Uyarlama Yüksek Atakan)   

Not. Yazarın “En ünlü Yunan atom fizikçisi 2400 yıl önce yaşamış… Demokritos’un nasıl olup da atomları akıl ettiğini bilemiyoruz.” demesi, üstelik Demokritos’u “atom fizikçisi” yapması kitabın en komik cümlelerinden biridir!.. “Tevrat’ın en eski bölümü olan Yaradılış Tarihi’nin yazarları ise onlardan [eski Yunanlılardan] daha da ileriydiler. Daha ilk sayfada, yani sadece tek bir sayfada, evrenin oluşumu bir çırpıda, bir sayfanın alabileceği kadar ayrıntıyla anlatılır. Hem de hiçbir formülün başaramayacağı kadar kısa, derli toplu bir anlatım ki bilimsel olarak da doğru. Kimsede bunu ders programlarına alacak yürek olmadığından bunlar okulda öğretilmez. Buna rağmen bunlar doğrudur. Bunu ilk kitabımda anlatmıştım zaten.” yorumu ise tam bir faciadır!


Kuantum sisi

Alıntı: Atom bombası üzerine çalışan ve 1965 Nobel Fizik  Ödülü sahibi Feynman’ın II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli fizikçisi olduğu söylenebilir. Yani, kuantum teorisinin fikirlerini biraz zor buluyorsanız, kendinizi yalnız hissetmenize gerek yok. Kuantum teorisinin doğumunun üzerinden geçen 80 küsur yılın ardından, fizikçiler halen teorinin üzerindeki sisin kalkmasını beklemekte. Belki de ancak o zaman teorinin bize temel gerçeklik hakkında ne anlatmaya çalıştığın net bir şekilde görebileceğiz. Feynman’ın da dediği gibi: “Sanırım henüz kimsenin kuantum mekaniğini anlamamış olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.”

(Biraz Kuantum’dan Zarar Gelmez, Evren Hakkında Kışkırtıcı Bir Kılavuz, Marcus Chown, Çev. Taylan Taftaf)

Kitap hakkında: Yazarın Batı bilim geleneğinin/siyasetinin yansıması olan kimi varsayımları, modellemeleri, teorileri; varolagelen, gerçek, kanun gibi sunması fiziği bilmeyenleri yanıltabilir… Çeviri mükemmele yakın. 


Burçlar ve astroloji

Alıntı: … diğer taraftan kolayca adresleyebilmek için, gökbilimciler gökyüzünü çeşitli büyüklükte parçalar şeklinde parsellemişler ve bunlara genellikle mitolojik kökenli isimler vermişlerdir. Parsellerin her biri bir takımyıldız’a* (constellation) karşılık gelir. Kuzey ve Güney Yarımküreler dahil bütün gökyüzündeki toplam takımyıldız parsellerinin sayısı 88’dir… [Bunların 12’si] Güneş’in yıl boyunca gökyüzünde hareket ediyor gibi göründüğü yol boyunca sıralanmış takımyıldızlar olup, Burçlar Kuşağı [Ekliptik/Tutulum Çemberi] olarak adlandırılırlar… Zodyak Takımyıldızları olarak da bilinirler… Bu hat, Dünya’nın güneş çevresindeki yörüngesinin oluşturduğu düzlemin gökküre üzerine olan [gökküre üzerindeki] izdüşümünü belirler… Bütün gezegenler [ve ay] yaklaşık olarak Tutulum Çemberi düzleminde bulunurlar.

Güneş, 1 yıl süresinde [burçların] her birinde  yaklaşık bir ay misafir kal[ır]… Doğum tarihimizde Güneş’in içinde bulunduğu [Güneş’in, doğup yükselirken “içinden geçmekte” olduğu] burç yaygın olarak kullanıldığı şekliyle “bizim burcumuz” olur… Doğum sırasında burçların, yıldız ve gezegen konumlarının insanların yaşamları üzerinde etkili olduğu şeklinde yaygın olarak günümüze kadar gelmiş olan ve Astroloji olarak da bilinen görüş ve inançların bilimsel hiçbir dayanağı yoktur…  

Ne yazık ki, astrolojiye inananların veya inanmak ihtiyacı duyanların çoğu, astrologlardan, iddia ve tahminlerin doğrulanması talebinde bulunmazlar; tersine, astrolog ve falcıların karışık, dumanlı öngörü [tahmin] ve tavsiyelerine sorgusuz sualsiz inanmayı tercih ederler. Fala ve falcıya inanç, inanan kişi için, kolay anlayamadıkları, bu nedenle karar vermede zorlandıkları karmaşık dünyadan bir kaçış, ona karşı bir sığınak sağlıyor olabilir… Yani, falcılar, en iyimser yorumla, bir “sosyal hizmet” yapıyor olabilirler. Ancak, onlara güvenerek yapılan planlamaların çoğu zaman hüsranla sonuçlandığını veya sonuçlanacağını söylemeliyiz.

(Gökyüzünü Tanıyalım, M. Emin Özel, A. Talat Saygaç) 

Kitap hakkında: Defalarca basılmasına rağmen hataların giderilmesine tenezzül edilmemiş!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 14444, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Evrensel Kayıt Sistemi

Yazar: Mesut Bigalıoğlu

İnsan beyni kısmen geçici bir hafızaya sahiptir. Yaşamımızın başlangıcından sonuna kadar geçen süreç içerisinde edinilen her yeni bilgiyle, geçmişe dair hayat bilgilerimiz kaybolur veya bu bilgilere erişim zorlaşır. Yaşantımız boyunca başımızdan geçen güzel ve mutlu anları kayıt etmek isteriz. Bunu bazen yazıya dökeriz, bazen fotoğraflarız, bazen de videoya çekeriz. Yaşadığımız güzel olayları, unutulmaz yapmaya çalışırız. Çünkü bu konuda beynimize, hafızamıza yeterince güvenmeyiz. İnsan bir bakıma bunu yaparak geçmişiyle yaşar.

İnsan toplulukları da tarih boyunca aynı şeyi yapar. Şehirler kurar, medeniyetler oluşturur, kitabeler, yazıtlar, anıtlar diker. Yaşantıları boyunca kendilerine fayda sağlayacak şeyleri kayıt etmeye çalışır. İlk zamanlarda mağara duvarına yapılan resimler, yerini taşlara yazılan kelimelere bırakır. Sonrasında kağıda dökülür bütün bilgiler, günümüzde ise dijital depolama aygıtlarına.

Bugün bilime meraklı bir çok insan hep merak eder, üzerinde yaşadığımız Dünya’nın nasıl ortaya çıktığını. Dünya üzerindeki canlılığın nasıl oluştuğunu. Bir çoklarımız merak ederiz dinozorlar zamanında nasıl yaşam olduğunu. Öte yandan iç çekeriz. Bütün bu yaşanılanlar bir daha hiç hatırlanmayacak. Hiçbir zaman bilemeyeceğiz, göremeyeceğiz Dünya’nın ilk zamanlarında nasıl olduğunu.

Bilimin ilerlemesi ve bilginin çoğalmasıyla birlikte kendimize dair, Dünyamıza dair, evrene dair gerçekleri daha net görebiliyoruz artık. Canlıların yaşamı, Dünyamızın yaşamı ve evrenimizin yaşamına ilişkin bilgilerin kayıt altına alınamaması çok üzücü gerçekten. Bütün yaşam, bütün bu oluşumlar milyonlarca yıl sonra yok olup gidecek.

Ancak, böyle olmayabilirde. Bu güne kadar edindiğimiz bilgi birikimlerimiz sayesinde Kendimize ilişkin, Dünyamıza ilişkin pek çok şeyi biliyoruz artık. Ancak, evrene dair bilgilerimiz henüz çok fazla değil. Evren hakkındaki bilgilerimiz son derece sınırlı. Evrenle ilgili öğreneceğimiz daha çok şey var.

Bu bağlamda evrende gözlemlediğimiz oluşumlar ve hareketlerle ilgili bir şey dikkatimi çekti. Gözlemlediğimiz evrende cisimlerin iki türlü hareketi var. Birincisi, enerjinin maddeye dönüşmesi. İkincisi, cisimlerin sürekli olarak kendi ekseni veya başka cisimlerin etrafında dönmesi. Bu olaylar yaşanırken de cisimler bir yöne doğru hareket etmekte.

Evrende hiçbir cisim iki defa aynı noktadan geçmiyor. Dünyamızı ele alalım.

Dünyamızın birinci hareketi, kendi ekseni etrafında dönmesi.
Dünyamızın ikinci hareketi, Güneşin etrafında dönmesi.
Dünyamızın üçüncü hareketi, Güneşin galaksi etrafında dönmesi.
Dünyamızın dördüncü hareketi, Galaksimizin hareket halinde olması.

Dünya üzerinde yaşayan bir insan ömrü hayatı boyunca hiç hareket etmese bile, evrende iki defa aynı yeri işgal edemez. Evrenin genişlemesi ve cisimlerin sürekli hareket etmesi mükemmel bir evrensel kayıt sisteminin ortaya çıkmasına neden oluyor. Evrendeki canlı cansız bütün oluşumlar evrendeki farklı bir boyuta iz bırakıyor. Buda evrenin oluşumunda bu yana her şeyin kayıt altına alınmasını sağlıyor.

Bunu bir örnekle daha iyi açıklayabiliriz. Siz hasta oldunuz ve 24 saat boyunca hareketsiz bir şekilde yatmanız gerekti. Hareketsiz bir şekilde 24 saat boyunca hasta yatağınızda yatıyor olsanız bile, sizin kaydınız evrensel kayıt sistemine işlenir. Çünkü siz yatarken Dünya 24 saatte kendi ekseni etrafında bir tam dönüş yapar. Siz 36 saat hareketsiz yatsanız bile, 24 saatlik izinizin üzerinden geçmezsiniz. Çünkü 24 saatin sonunda Dünya Güneşin etrafında 365/1 oranında hareket etmiştir. Eğer Dünya, Güneşin etrafında dönmüyor olsaydı, 24 saat sonra evrende eski bıraktığınız izin üzerine yeni bir iz oluşturmaya başlardınız.

Bir yıl yani 365 günde Dünya Güneşin etrafında bir tam dönüşünü bitirir. 365 gün hareketsiz olarak yatsanız bile yine evrende bıraktığınız kendi izinizin üzerinden geçmezsiniz. Çünkü Güneş, galaksi etrafında dönüşünde bir miktar yol almıştır.

Dünya, galaksi etrafında bir tam dönüşünü bitirdiğinde bile Dünya’nın evrende bıraktığı iz silinmez. Çünkü galaksimizde kendi ekseni etrafında dönerken aynı zamanda belli bir yöne doğru hareket etmektedir.

Bütün bu genişleme ve dönme hareketleri bize gösteriyor ki, uzayda ceviz büyüklüğünde bir astroid parçası bile evrende bir iz bırakıyor ve kaydı tutuluyor. Bu kayıt sistemi evrende olan biteni tekrar görebilmek için mükemmel bir sistem.

Konu Dünyalılara yani bize gelince, Dünyanın yok oluşunun ardından sonuçta her şeyin koca bir hiç olması çok kötü olurdu. Çevrenizdeki yaşama, canlılara baktığınızda, kendi yaşantınıza, ortaya çıkardığınız medeniyetlere baktığınızda her şeyin sonuçta koca bir hiç olabileceğini düşünmek çok zor olsa gerek.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6279, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

GENEL BİR YANILGI ÜZERİNE

Ateistlerin en önemli yanılgılarından biriside ”bilimin henüz aydınlatamadığı deliklere neden hemen tanrı görüşünü yerleştiriyorsunuzki” eleştirisidir burada aslında tüm tanrı argümanlarının aydınlatılamamış halen çalışmaların sürdüğü alanlardan geldiği havası verilmeye çalışılmakta, bu son derece yanlış öncelikle kendimden ve çevremdeki insanlardan gördüğüm kadarıyla hiçbir entellektüel bazda inançlı insan Allahı bilimin aydınlatamadığı yerlerden değil aksine tamda aydınlattığı kısımlardan bulmaktadır söz gelimi hayatın kökeni ele alalım bugün hayatın kökenine dair teorik olarak dahi adam akıllı bir açıklama yapılamıyor bunun nedeni bilimin henüz daha yeni bu alana girmiş olması veya bu alanda deney vs uğraşlarda bulunulmaması değil aksine bilimin yıllardır bu alanda olmasına rağmen teorik olarak hiçbir açıklama yapamamış olmasıdır mesela oksijenin varlığını ele alalım son zamanlarda yapılan çalışmalar ilkel atmosferde oksijenin bulunduğunu göstermiştir oksijenin varlığı ise tesadüfçüler için ciddi sıkıntıdır çünkü oksijen herhangi bir şekilde oluşmuş bir aminoasiti derhal yokedecektir zaten dünyanın ilk zamanlarındaki dünya atmosferine çok yüksek miktarlarda ultraviole ışınları düştüğüne dair sağlam iddialar var bunuda hesaba kattığınızda oksijenin ilkel atmosferde bulunduğu sonucuna varıyorsunuz buda tesadüf iddiaları için kötü haber.

Burdan evrenbilimede girebiliriz bundan yüzyıl önce evren yaratılmıştır desek muhtemelen bilinmeyenler üzerinden spekülsyon üretmekle suçlanabilirdik lakin şuanda bu iddianın birçok kanıtı vardır bigbang evrenin yaratıldığının en büyük ispatlarından biridir üstelik bigbangden sonra hayat için ideal bir evren oluşabilmesi için ihtimaller olağanüstü derecede düşüktür(bknz insani ilkeler) yani şuanda evren bir yaratıcı tarafından içinde yaşam oluşması için yaratılmıştır demek bunun tersini söylemekten daha çok kanıta sahiptir (hatta tersi için bir kanıt dahi yok)

Evrimin olmazsa olmazı mutasyon tarafına geçelim bugün biz bu mutasyonlarla küçük adaptasyonlar haricinde (bundan yararlanan bireyler için hayati olması bunun makro bir değişiklik olduğunu göstermez insanlardaki orak hücre anemiside hayatidir ama kimse bu tip mutasyonların toplamı ile evrim ilerler diyememektedir) herhangi birşey olmadığını görüyoruz hatta gördüklerimizin ezici çoğunluğu mutasyonların genelde canlıların yaşam uyumlarını yoketmeleri olmuştur, söz gelimi bakterilerin streptomisin bağışıklığını ele alalım bu bağışıklık Ya da direnç, streptomisinin bağlandığı bölgedeki bir şekil değişikliği dolayısıyla gerçekleşiyor yani streptomisin bağlanarak etkisiz hale getirdiği bakterinin ilgili bölgesine artık bağlanamamaktadır böylelikle bakteri streptomisini altetmiştir ama streptomisinin bulunmadığı ortamlarda bu değişimi yaşayan bakterilerin diğerleri kadar hızlı üreyemediği ve yaşam uyumunu ciddi bir şekilde kaybettiği görülmektedir burada meydana gelen değişim bakteri için hayatide olsa genel itibari ile zararlı ve makro anlamda önemsiz bir değişimdir şimdi biz bu ve benzeri mutasyon örneklerine bakıp bakın elimizdeki verilerin söylediği mutasyonlar çok sıklıkla faydalı bilgi ekleyemezler yararlı mutsyonlar azdır yararlı olan azınlığında evrimleştirici etkisi yoktur o halde farklı ilke de düşünülebilir tesadüfi mutasyonların yanında dediğimizde bize bilgisizlikten gelen fikirlerin sahipleri gözüyle bakıyorlar şimdi soruyorum size şu yukarıdaki savlar ki hepsinin bir bilimsel altyapısı var yani biryerlerimizden uydurmuyoruz, bilgisizlikten ötürümü çıkmıştır Ya da bilim daha hiç çalışma yapmadan biz inançlarımız doğrultusundamı konuşuyoruz ehh biraz insaf diyorsunuz demi..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 5850, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Bir Kitap Analizi: İstiklal Harbimiz I-V; Kazım Karabekir, Haz.: Faruk Özerengin (Mete Tunç)

Açıklamalar:
– Adı geçen kitap dizisini okuduğum ve, aşağıdaki alıntı ve yorumları yazdığım yıl 2006’dır.

– Geçen yaklaşık dört yıl boyunca Milli Mücadele ile Cumhuriyet’in ilk dönemlerine ve kadrolarına ilişkin pek çok bilgi ve iddia daha özgürce yazılabilmiş ve dile getirilebilmiştir. Yanısıra, hala korku, önyargı, çıkar, meşruiyet, iman, saptırma/iftira-karşı saptırma/iftira, örtülü yazma/konuşma vb. eksenli davranış, duygu ve refleksler etkilidir…

– “Birileri” K. Karabekir’in M. Kemal hakkında olumsuz ifadeler kullanmadığını söylemektedir. Palavradır…

– “Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Riyâseti”nin K. Karabekir’e itibarını teslim etmesi (2010) önemlidir…

***

Öncelikle; Kazım Karabekir’in notlarından derlenen 5 ciltlik kitapta, özgün diliyle (ağdalı Osmanlıca) verilen uzun telgrafların çoğunu “hızlı” okuduğumu belirtmeliyim!..

M. Kemal ordudan ihracından veya istifasından sonra Erzurum’a üniformalı ve madalya, yaver kordonu takmış halde gelir ve kongrenin başlangıcına da böyle katılır. Tepkiler (tahakküm kuracağı eleştirileri?) üzerine sivil kıyafet giyer.

K. Karabekir, “… emrinizdeyim paşam” hikayesini farklı anlatır: M. Kemal ve karargahını şehir dışında karşılar. Onu teselli eder. “Bu işi birlikte yapacağız” mealli konuşur.

K. Karabekir, 1919 yılının Eylül ayında Erzurum’a gelen Amerikan askerî heyetinden bahseder. Ve bu heyet için düzenlenen etkinliklerden, onlara verdiği ziyâfetlerden ayrıntıyla söz eder.
(Bu ziyâret sırasında, heyetle birlikte gelen görevliler fotoğraf ve film çekerler. Bu fotoğraf ve filmler ABD’de midir, TC tarafından hiç sorulmuş mudur?)

K. Karabekir Şeyh Eşref hâdisesini anlatır. 1919 yazında, bir köyde, etrafında 400 kişi toplayan bir şeyh, kendine kutsî görevler biçerek ayaklanır… Onu yakalamaya giden bir müfreze müritlerce derdest edilir… Bu arada şeyhin mânevi olarak korunduğu, ona kurşun işlemediği, topun ateş almayacağı safsatası etrâfa yayılır. Bütün iknâ çabalarından netice alınamayınca K. Karabekir şeyhin üzerine, içinde iki topun da olduğu büyük bir birlik gönderir. “Teslim ol” çağrıları cevapsız kalır. Çatışma başlar. Bir süre sonra köyden haber gelir: Şeyh, ailesi, yakın müritleri top ateşinde ölmüştür; derdest edilen subay ve erler sağdır; müritler teslim olmak istemektedirler. Bu çatışmada, onlarca mürit öldürülmüş, 18 er şehit olmuş, 3 subay ve 43 er yaralanmıştır. Tutuklanan müritlerden birkaçının (doğudaki) dîvânı harp’te idâma mahkûm olduğunu yazan K. Karabekir, ekserisinin Ankara’daki mahkemece serbest bırakıldığını söyler ve bunun hatâ olduğunu kaydeder. Olaydaki “espri”, ilk top atış hamlesinin başarısız olmasıdır: Top fitillenir, ama ateş almaz. Çoğu er buz keser. Neyse ki ikinci top devreye girer ve atışlar başlar.
(88 yıl sonra dahi, “şeyh tapıcılığı” hâlâ revaçtadır ülkemizde!..)

O dönemde Sivas Koçhisar’da bir heykelimiz varmış: K. Karabekir, “cadde ortasında yüksek bir sütun üzerindeki Sultan Osman heykeli memleketteki yegâne heykel” diyor.

K. Karabekir, Kars civarında yerleşmiş Malakanlardan bahseder. Rusça konuşan, yapılı, uzun sakallı bu insanların savaşmaya, kan dökmeye karşı ve çok çalışkan, temiz, üretken, ahlâklı olduklarından, üretim araçlarının yeni ve bakımlı, ancak motorlu olmadığından bahsediyor. K. Karabekir I. Dünyâ Savaşı’nda bu halkı nakliye işlerinde kullanmış; bu iş’te dahi isteksizlermiş. Malakanları savaştan sonra örnek bir grup olarak Anadolu içlerine yerleştirmeyi düşündüğünü söyleyen K. Karabekir, Kars’ın tekrar alındığı 1920 yılı Ekim ayı dolaylarında Bolşevikliğin etkisini girdiklerini, bu nedenle Anadolu’dan çıkartıldıklarını ifade ediyor
(İnternette, Malakanların Polonya kökenli oldukları ve Ortodoks kilisesinin bâzı inançlarını kabûl etmedikleri belirtiliyor. K. Karabekir’in getirdiği zorunlu askerlik’in Malakanların kaçmalarına sebep olduğu ve son grup Malakan’ın 1962’de yurttan ayrıldığı bilgisi veriliyor… Doğrusu, bu halkı ülkeden kaçırmakla yazık etmişiz!.. Adı geçen kitapta (ve internette) Malakanları okuduğumda, Amerikalı Amiş’ler (Amish) aklıma geldi.).

K. Karabekir, günlük olayları ve ajansları naklederken, İstanbul’da, falan târihte Ay’ın (hilâl) Venüs “yıldızı” ile birlikte bayrağımızın şeklini oluşturduğunu yazmış
(Venüs’ün yıldız değil gezegen olduğunu bilmiyorlar mıymış o zamanlar?!.. Hep “ay-yıldız” diyoruz bayağımızı tanımlarken. Oradaki “yıldız” Venüs ise, “ay-gezegen” dememiz gerekmez mi?!)

K. Karabekir, bir-iki yerde Lazlar ve Kürtler hakkında iyi sözler söylemez!.. Kürtlerin eğitilmeleri ve adını koymadan asimile edilmeleri gerektiğini ifâde eder. Bunun yöntemine de değinir: Türkçe öğretilmesi, “Kürdistan”da nitelikli insanların görevlendirilmesi vs. Kendisinin bölgeyi iyi bildiğini, halkın kendisini tanıdığını; belirttiği yöntemle ve halka ılımlı yaklaşarak Kürtleri kazanacağını savunur. Ankara’ya raporlar yazar. Fakat, Ankara’ya geldiğinde fark eder ki, Ankara bölgeyi ve Kürtleri hiç tanımamaktadır. M. Kemal de onun bir an önce oradan Ankara’ya gelmesini istemekte, doğuda güçlü bir paşanın bulunmasını tehlikeli görmektedir. Dolayısıyla harpten sonra doğuda görevlendirilmesi sözkonusu bile olmaz…

K. Karabekir, “Paşaların Kavgası”nda İzmir’e giden M. Kemal’in vagonuna girdiğinde kesif bir içki-rakı kokusu ile karşılaştığını (M. Kemal, “Karabekir rakı içmez, ona bira verin” demiş!); “İstiklal Harbimiz”de ise, 1919’dan îtibâren M. Kemal hakkında yapılan, kumar oynadığına ve “içkici” olduğuna dâir muhâlefete karşı onu koruduğunu, kezâ I. Dünyâ Savaşı sırasında bir paşanın içkiye düşkünlüğünü, İstiklâl Harbi sırasında da bir vâlinin içki ve kadın âlemi yaptığını anlatır.
(Genel kabûlün aksine, sivil ve askerî bürokrasinin “içki kültürü”, Cumhuriyet’le başlamayıp I. Dünyâ Savaşı dönemine ve elbette çok daha öncesine kadar gidiyor anlaşılan!)

Kars’ın (tekrar) alınmasından sonra, barış görüşmeleri yapılmadan önce, hâriciye vekâletinden (Ankara), Vekil Ahmet Muhtar imzâsıyla, şahsa özel gelen iki mektuptaki birkaç husus dikkate değerdir:

“Sevr Muahedenamesi Ermenistan’a verilen bizim şark ile ittisalimizi kesmek ve Yunanlılarla müştereken hayat ve inkişafımıza mani daimi bir bekçi olmak vazifesini Ermenistan payidar oldukça bittabi ifaya çalışacaktır. Büyük bir İslam muhiti ortasında bulunan Ermenistan’ın o zalim jandarma vazifesinden kanaat-i kalbiye ile feragat ederek mukadderatını şeraiti Türkiye ve İslamiye ortasında tamamen kaynaştırmak istemesi gayr-ı mümkündür. Binaenaleyh Ermenistan’ı siyaseten ve maddeten ortadan kaldırmak elzemdir…

Türkiye’yi Azerbaycan’a rapteden bütün yolları elimizde bulundurmak cihetlerinde istihsal-i gayret iktiza etmektedir…

Azerbaycan’ı müstakil bir Türk hükümeti haline koyacak bir kuvvet-i milliye ihzarı hususuna başkaca gayret buyurulacaktır…

Rus kıtaatıyla sıkı temas vaki olunca her iki milletin cihan emperyalizmine karşı müşterek muharebe ettiklerinden Rusya’nın bizi tanıyan ve münasabata girişen yegane devlet olduğundan ve bizi cüzi dahi olsa muavenetleri olacağından bahis ile mehadenet ahitnamesi imzalanması dahi münasebatımızda hususat-ı mezkurenin nazardan dur tutulmamasını rica ederim…

… ve Irak mandası Londra meclis-i mebusanında münakaşa edilirken sabık başvekil Asquiti tarafından Musul’un muhafaza edilebilmesi için Karadeniz’e çıkmak lazımdır, dediğine göre…

Ankara hükümetinin memleketimize ihtiyaç ve asra muvafık içtimai ıslahatı ve inkılabatı ihdas için istihzaratda bulunmakta ise de bunun ecnebiler tarafından veya onların tasdik ve müdahalesi ile yapılmasına müsaade eylemeyeceğinin her fırsatta ihsas buyurulmasını rica ederim.”

Kars’ın tekrar ele geçirilmesini izleyen süreçte, Ankara hükümetinden, Bolşeviklere karşı Menşevik Gürcü hükümetine yardım edilmesine dâir bir tebliğ gelir. K. Karabekir gerekçesini açıklayıp ve herhâlde bildirip emri yerine getirmez; zihninde bu karârın nedenini sorgular, Ankara hükümetinin de temsil edildiği Londra konferansının bir rolü var mı, diye. Emin olamaz. (Gerçekten ilginçtir; Rusya ile âdetâ ortak bir savaş verilirken bu kararın anlamı nedir?!)

Dr. Rıza Nur’un (1921 târihli) raporunda (da), pek çok insanın ancak Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra öğrenebildiği/dile getirebildiği, mükemmel tespitler vardır. Sovyetler Birliği ile ilgili olan uzunca rapor, 1917 Bolşevik devrimine, devrimin ilk yıllarına, Rusların panoramasına vb. ışık tutmaktadır
(R. Nur’un burada kaydedilmeyen kimi ideolojik yorum ve önerileri, kanaatim, sezgim ve bilgim dâhilinde yanlıdır, yönlendirme amaçlıdır. Murâdım farklı olduğundan, onları buraya almıyor, sâdece not düşüyorum.):

“Avrupa proletaryasını ayaklandırarak şimdiki Avrupa devletlerini yıkmak hayalinde koşup da bunun olamayacağını son zamanlarda kanaat getirerek bütün ümidini şarka bağlamak dolayısıyla da Rusya bizimle bir dostluk ahitnamesi yapmak mecburiyetinde idi… Onlar da tıpkı İngilizler gibi Türkiye’den pek ihtiraz ediyorlar. Bizim ne ölmemizi ne de onmamızı istemiyorlar…

Rusya’da bugün Ruslar millet-i mahkume halindedir, Rusya’nın dahilindeki Ruslardan gayri milletler idareyi ellerine almışlar, Rusları ezip duruyorlar. Sanki bu milletlerde asırlardan beri Rus’a karşı yığılmış olan gayz patlamıştır. Sanki şimdi Rus’tan çektiklerinin intikamını alıyorlar. Bu babda Yahudiler en ileridedirler. Rusları burjuva diye soymuşlar ve ezmişlerdir. Ruslar çaristtir ve nasyonalisttir… Gürcüler ve Ermeniler komünizm perdesine bürünmüş, kendi milletlerini kurtarmaya çalışıyorlar… Rusya yine eski Rusya’dır. Bolşeviklik bir maskedir…

Rusya’da hükümet yoktur. Hakim bir eşkıya çetesi vardır… Ne hürriyet, ne mal, ne can emniyeti yoktur… Amele diktatörlüğü diyorlar, halbuki amele üzerinde bir avuç komünist diktatörlüğü vardır. Bu hükümet ancak terörizm ile tutunuyor…

Hiçbir fert dürüst çalışmıyor. Angarya addedip kötü iş yapıyor. Ve fırsat bulunca savuşup gidiyor. Mesela bir kilit tamiri için hükümet nezdinde sefilane dolaşarak yirmi günde bir çilingir bulunabilir, o da işini tam yapmadan savuşur. Yiyecek almak için mahsus açılmış dükkanlar önünde yüzlerce halk, kar ve soğukta saatlerce bekler, nihayet biraz darı alır. İrtikap müthiştir, su-i istimalat tarifsiz derecededir. Ahali de hemen kamilen hırsız olmuştur…

Moskova’da bir sokak gezdim, manzara gayet feci idi. Bir dilim ekmek parası bulabilmek için kimi tabağı ayrı bir fincan bulmuş satıyor, kimi eski bir don, kimisi de bir kundura satıyordu… [Rusya’da çok benzer görüntülerin Sovyetler Birliği’nin (bâzıları yaşamı boyunca, ama özellikle) çökmesinden sonra da yaşanması şâyânı dikkattir.]

[Kuzey] Azerbaycan: Ahalide Şiilik ehemmiyetini kaybetmiştir… [Azerbaycan] Türklerin[in] içinde kitabete kadir insan yoktur… Maarife pek ihtiyaçları vardır. Münevverleri yok gibidir. Hiç muallimleri yok.. Bizim muallimleri sefalet ve açlığa mahkum edip kaçırıyorlar…

Bolşeviklik bizim nokta-i nazarımıza göre Rusya’daki Türklük alemine muzir ise de çarizme nispetle pek ehven-i şerdir. Hatta faideli bir şeydir. Bizim için onun devamı bir cihetten bir de Rusya’yı yıkmasından temenni olunmalıdır. Rusya’da komünizmin bir faidesi de vaktiyle ölen Bizans’ın bütün dini azametini kucağına alarak bize düşman yaptığı Ortodoksluğu müthiş bir surette darbelemesidir…

Ruslar dört beş asır evvel Moskova etrafında iki üç milyonluk bir millet iken ve bütün şimdiki Rusya Türk iken bugün safi 70 milyon Rus vardır. Bunlar da dilleri, dinleri unutturulmuş, seleksiyon ile üretilmiş Türklerdir… ”
(Abartıyor gibi, ama, Alev Alatlı, “Aydınlanma değil merhamet” kitabında, Rus aydınları arasındaki “Rus’u biraz kazısan altından Moğol çıkar” sözünü nakleder.)

K. Karabekir alfabe değişikliğine îtiraz etmiş ve Arap harfli alfabenin Türkçe’nin yapısına uygun biçimde düzenlenerek kullanılmasının daha doğru olduğu görüşünü savunmuştur… Mehmet Akif’in şiirinden marş olamayacağı fikrindedir. O şiirden ilâhi olabileceğini söyler. Milli marşta dînî ibârelerin bulunmaması gerektiğini zikreder.

“Dindardır” K. Karabekir. Ama bir şenlikte kadınların ve kızların olmadığını fark ederek, iki sene önceki şenlikte vardılar, şimdi neden yoklar, diye sorması ve katılımlarını istemesi, “Paşaların Kavgası”da, satır arasında, “sosyal içici” dahi olsa bira içtiğini ifâde etmesi ve “İstiklal Harbimiz”de, din adamlarıyla Kuran’da anılan “cin”lerin aslında mikrop olduğu hususunda tartışması (Aslında konu temizlik, hijyendir.), onun “kendine has” dindarlığının göstergeleridir.
(Diğer açıdan bakarsak, herhâlde “laiklik” konusunda Atatürk’ten çok da farklı düşünmemektedir. Sadece (“reformcu” bir) modernist muhafazakardır. İslamcıların umdukları, bildikleri, kafalarında yarattıkları bir dindar profiline sahip değildir. Not. Cinlere ilişkin söylediklerinin Muhammed Abduh’a âit olduğu, Osmanlı’nın son döneminde kimi İslâmcı Osmanlı aydınlarının, onun bu bağlamdaki yorumlarından etkilendikleri ifâde ediliyor. (Yakınçağ Türkiye Tarihi I, Bölüm Yazarı Selahattin Hilav). Ki günümüzde dahi kimi İslâm/Kuran yorumlayıcılarınca savunulduğunu TV’de duyuyorum!)

K. Karabekir Fevzi Çakmak’tan sıklıkla bahseder: Askerlik/kurmaylık yönünün eksikliğini vurgular. Ama “uyumludur”! F. Çakmak K. Karabekir’e, özel bir konuşmalarında, (bir) muharebede M. Kemal’in “yenildik” dediğini, kendisinin ısrâr etmesi sâyesinde savaşı kazandıklarını anlatır. F. Çakmak, M. Kemal’in kişilik özellikleri, davranışları ve bâzı kararları hususunda dert yanar!

Mustafa Kemal, Sivas’ta iken, Dâhiliye Nâzırı Adil Bey’in emri doğrultusunda (Bir Kürt aşîretinin adamları ve İngiliz subay Noel komutasındaki müfrezeyle birlikte) Harput Vâlisi Ali Galip Bey mârifeti ile kendisi ve kongre heyetinin tutuklanarak İstanbul’a götürülme plânını öğrenir. Vâli’nin kuvvetlerinin üzerine bir müfreze yollar; Vâli, mutasarrıf ve İngiliz subay kaçarlar… M. Kemal, Nâzır Adil’e aşağıdaki telgrafı “döşenir”:

“Milleti padişahına maruzatta bulunmaktan menediyorsunuz. Alçaklar, caniler, hainler! Düşmanla millet aleyhinde tertibat-ı hainanede bulunuyorsunuz. Fakat vatan ve millete karşı hainane ve mezbuhane harekette bulunacağınıza inanmak istemiyorum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip bey ve hempaları gibi belehanın ahmakça olan mevhum vaatlerine kapılarak ve mister Novil gibi milletimiz ve vatanımız için muzir olan ecnebilere vicdanınızı satarak irtikap ettiğiniz denaetlerin milletçe tatbik olunacak mesuliyetini nazar-ı dikkatte tutunuz. Gönderdiğiniz eşhas ile merkumun akibetini öğrendiğiniz zaman kendi akibetiniz ile mukayeseyi de unutmayınız.”

(Kelimeler:
Mezbuhane: Son, fakat ümitsiz bir gayretle
Hempa: Ayaktaş, yoldaş
Beleha: ? (Belâhân: evet diyen; bela okuyan)
Mevhum: Aslı olmaksızın vehim ve hayâlde varlık bulan
Muzir (muzır): Zarârı dokunan, ziyan veren
İrtikap: Kötü bir iş, bir günah işleme; rüşvet alma
Denaet: alçaklık, adîlik, zillet, aşağılık
Eşhas: Şahıslar, kişiler
Merkum: İsmi yukarıda yazılı
M. Kemal’in bu telgrafı aşırı sinirli bir hâldeyken çektiği, çelişkilerinden ve tehditlerinden âşikârdır! Ama cesurcadır; Taha Akyol, “Ama Hangi Atatürk”te, bu telgrafın Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası olduğunu ifâde etmektedir.)

K. Karabekir, genç bir subay ile M. Kemal arasındaki meseleye değinir. Subayı, barışmaları için M. Kemal’in yanına gönderirler. Ama barışma gerçekleşmez. Tersine, subay, M. Kemal’in yanından hiddetle çıkar. “Benim nâmusumla oynadı” diye bağırır. Bunun ne anlama geldiği kitapta açık değildir!

Not1. K. Karabekir’in saltanat ve halîfelik konusundaki görüşlerini tam olarak anlayamadım. Sanki, notlarında, sonraki gelişmeleri dikkate alarak değişiklik yapmış gibi. Dolayısıyla belgeli olmayan tüm yazdıklarına “temkinli” yaklaşmak, haksızlık sayılmaz! Ve kitabı yayına hazırlayanların olası müdahalelerini de- ekleme/düzeltme/çıkarma- aklımızın bir kenarında tutmalıyız!

Bu ihtimallere rağmen, sanılanın aksine, ne derece yaygın ve doğruysa, gerek kendisi gerek İstiklâl Harbi’ne katılan kimi insanların mevcut pâdişaha tepkilerini, kendi aralarındaki konuşmalarda dile getirdikleri anlaşılıyor. Cumhuriyet fikrinin de az çok tartışıldığı görülüyor; resmî târihin va’zettiğinin aksine!

Not2. Aklımda kalan son birkaç başlık: M. Kemal, K. Karabekir’e yeterli ve zamanında bilgi vermez, onu atlayıp mâiyetindekiler ile irtibat kurar. Ankara Genelkurmay’ı, K. Karabekir’in bir süre önce bilgilendirdiği bir hususu kendisine sorar (Okunmamış gâlibâ!)! K. Karabekir “kaale alınmamaktan” yakınır… İ. İnönü’nün çeşitli zamanlarda K. Karabekir’e gönderdiği mektuplar içtendir, dostânedir… K. Karabekir, R. Nur’un Ani harabelerinin tümüyle yıkılması önerisini, bu yapılasa bile tamamen ortadan kalkmayacağını ve Avrupa’dan turistlerin geldiğini söyleyerek kabul etmez… İsim vermeden bazı insanların ikişer-üçer rütbe aldıklarını yazar (Bildiğim kadarıyla Fevzi (Çakmak) paşa 2, M. Kemal paşa 3 rütbe birden almışlardır!).

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 21692, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

İki Kitap (“Tabu Can Çekişiyor, Din Bu”-“Gerçek Din Bu”) Analizi, Mukayesesi ve Yorumlar (Mete Tunç)

Açıklama: “Tabu Can Çekişiyor, Din Bu I, II, III” (Turan Dursun) ve “Gerçek Din Bu I, II” (Süleyman Ateş) kitaplarını din sorgusuna kitaplar bazında başladığım yıl olan 2005’te okumuş ve aşağıdaki analiz, mukayese ve yorumları aynı yıl kaleme almıştım. Din üzerine ilk yazılarımdandır. Dip notlar sonraki yıllara aittir.

– (O da “din adamı” kökenli olduğu için, bir bakıma halefi kabul edilebilecek Arif Tekin gibi) T. Dursun, “solcu” değildir. Din hakkındakini görüşlerini ancak sol dergilerde duyurabilmiş ve kitaplarını sol yayınevleri sayesinde yayımlatabilmiştir. Bu nedenle olsa gerek, yazılarında, (herhalde editörlerin de “katkısıyla”) “19. yüzyıla has” sol bir terminoloji, vurgu, üslup, söylem kullandığı dikkati çekmektedir. Belki, yine aynı nedenle, kimi görüşleri objektiflikten uzak, tarzı lüzumsuz derecede alaycı ve saldırgandır.(1)

– Kuran yorumlarında tevil yapıldığını vurgulayan T. Dursun, kitaplarında, dinleri terketmiş “mutlu bir insanlık”, “barışçıl bir dünya” söylemleriyle, bir kısım sol’un, tarihi ve toplumu “tevil eden” anlayışını sergilemekte; savaşların kaynağı olarak dinleri göstermekte ama son büyük ve en çok insanın öldüğü savaşın hiç de din kaynaklı olmadığını, “dinsiz” ülkelerde de katliamlar yaşandığını, ve sonuçta “dinsiz” olmanın (elbette “dinli” olmak gibi) tek başına mutluluk ve barış sebebi olamayacağını gözardı etmektedir.

– Kuran’ı (ve elbette buna dayanan dini kitapları da) okuduğumda mutlaka dikkati çeken, ama galiba “özel hayattır” düşüncesiyle makaleye (dinleri sorgulayan tek kitap okumadan kaleme aldığım bir yazı) yazmadığım, hanımlarının Muhammed’e karşı tutumlarını ve kıskançlılarını anlatan ayetler, iniş sebepleriyle birlikte T. Dursun’un kitaplarında ayrıntıları ile açıklanmaktadır.

(Özü (kıskançlık) itibarıyla İslami kesimin de kabul ettiği bu yorumlardan/bilgiden hareketle; makalede belirttiğim, bir hadiste, “Onlar gökteki yıldızlar gibidirler…”, ve din kitaplarında “Sonraki Müslümanlar onların tırnağı bile olamazlar” gibi sözlerle yüceltilen, ancak Kuran’da açıkça yazıldığı üzere, gelmekte olan bir kervanı duyunca mescidi Peygamber’den izin almadan terketmiş, ganimetin paylaşımında Peygamber’le tartışmış, savaşa gitmekten (“cihat etmekten”) kaçmış, ve nihayet Peygamber’in ölümünden sonra birbirlerini katletmiş sahabiler gibi; kıskanan (Bunun eşini başka kadınlarla paylaşan bir kadın için doğal bir tepki olmasını bir tarafa bırakalım.) ve benzer “sıradan” duygulara sahip, “düzenler kuran”, bu nedenle ayetlerle uyarılan, öyleyse hiç de “kamile” olmayan ama, “öğretmenler”, “örnek kadınlar”, “müminlerin anneleri” olarak takdim edilen Peygamber eşlerinin de, aslında, Kuran’dan anlaşıldığı gibi değil, sonra eklemlenen, “düzeltilen”, “inşa edilen”, kurgulanan bir yorum çerçevesinde sunulduğu göze çarpmaktadır.)

– S. Ateş’in üslubu, bir ilim adamına yakışır tarzdadır. T. Dursun’un hadislerle ilgili çelişkisini ortaya koymakta ve bunlara dayanan birkaç görüşünü kolaylıkla çürütmektedir. Ancak Kuran’a dönük eleştirilerine verdiği cevapların çoğu tatminkar değildir. Hatta, daha derin sorulara yol açan tezatlar içermektedir. Bazı ayetleri “bilimsel olarak” yorumlayıp sayfalarca “biyoloji” dersi vermektedir! S. Ateş bunun yanısıra nesneldir de; “Kuran’ın getirdiği yasalar, Yahudi prensipleri ile şifahi Arap geleneklerinin karışımıdır” demektedir!..

– “Kuran değiştirilmiştir.” ile özetlenen görüşe karşılık, S. Ateş’in, en azından, sadece birkaç kelime için olsa bile, vahy edilen kelimelerin eş anlamlıları ile değiştirilmiş olabileceğini ifade etmesi ilginçtir. Bugüne dek, “Peygambere indirilen ayetlerin tek kelimesinin dahi değiştirilmediği”ni biliyorduk!..
– Kuran’ın kitap haline getirilmesinin aşamaları hususunda T. Dursun ve S. Ateş hemen hemen mutabıktırlar.

(Halife Ebubekir, kitap önerisine önce karşı çıkar, “Peygamber’in yapmadığını mı yapacağız?” diyerek!.. Öyleyse Muhammed’in kitaplaştırma konusunda hiçbir talimatı olmamıştır! Ve Ebubekir diretseydi Müslümanlar “kitapsız” kalacaklar, şifahi bilgiyle yetineceklerdi; bu durumda da İslam, belki, “aslına uygun olarak” Araplara has bir din olarak kalacaktı! “Ayetler indiğinde sahabiler onları taşlara, kemiklere, hurma dallarına, derilere vs. yazıyorlardı. Büyük kısmı balyalanmış olarak Ebubekir’in evindeydi… Bazıları kitap komisyonun tarafından sahabilerin evlerinde bulundu, getirtildi. Böylece bazı ayetler üzerindeki ihtilaf giderildi.” Yüzlerce, binlerce sahabinin “inen” Kuran’ın hafızı olduğunu “öğretmişlerdi” bize! Ayrıca, “Allah”ın son kitabını teşkil edecek ayetlerinin saklanma usulü ne kadar ciddiyetsiz!)

S. Ateş, ilk yazılan Kuran nüshasının bugünkü sırada olmadığını, düzenlenmenin ikinci nüshada yapıldığını da söylüyor! Hani Kuran ayetlerinin nasıl sıralanacağını Muhammed, ayetler inerken, ölmeden önce belirliyordu/belirlemişti! Bunu S. Ateş de söylüyor ve çelişkiye düşüyor.

– Her iki yazarın aktardığı bir olay, Peygamber’in ölüm döşeğinde bir şey yazdırmak istemesi, ama Ömer’in, “Hastadır; aklı yerinde olmayabilir.” diyerek bunu yaptırmaması hususudur.

(Tamam, peygamberler de insandır, ama, “Allah” peygamberine yanlış bir şey söyletir mi?! “Mantıken” yani! Ömer de kim oluyor!?)

– Her iki kitapta hadis konusunda sıkıcı bir teferruat vardır. Ama “Hadis uydurulmasının gerekçesi nedir; uyduranlar kimlerdir, ruh hali nasıl insanlardır, hangi duygularla bunu yapmışlardır..?” sorularıma cevap bulabildiğim için mutluyum.(2)

– Benim de makalede belirttiğim “Allah istemedikçe iman edemezsiniz.” bağlamındaki ayetleri T. Dursun irdelemiş… S. Ateş’in kader konusundaki kendi ifadeleri, yorumları ve aktardığı farklı ekollerin yorumları insanları tatmin etmek bir yana daha da “kuşkulandıracak” içerikte.

– Kuran’ın edebi olarak aşkın bir “şaheser” olduğu söylenir. T. Dursun bu bağlamdaki bir soruya cevap verebilecek kadar yaşatılmamıştır.(3) S. Ateş ise bunu belirtiyor ama neden böyle olduğunu açıklamıyor, örneklemiyor… Yoksa bu da “belletilen” hususlardan biri mi!?..

– T. Dursun Kuran’daki yeminlere dikkat çeker: Allah kendi kendine yemin etmektedir! S. Ateş, bunun, Araplardaki ant içme geleneğinden ve vahyin melek aracılığı gelmesinden kaynaklandığını söyler.

– Nesh edilme (gelen bazı ayetlerin “Allah” tarafından iptal edilmesi, yok sayılması) olayının bir başka veçhesini bu kitaplar sayesinde öğrendim. Daha önce bunun sadece Kuran’ın kendi içinde yapıldığını biliyordum (içki ile ilgili ayetler(4) gibi). Oysa bazı veya pek çok ayetin geldikten bir süre sonra “Tanrı’nın emriyle” geçersiz sayılması da sözkonusuymuş (Bunların içeriği neydi acaba?!). S. Ateş, nesh edilen ayetlerin Peygamber’in hafızasından da silindiğini belirtiyor bir ayete dayanarak!

– T. Dursun bir ayetten (Mekkelilerin “Muhammed’e onlar öğretiyorlar” demeleri üzerine “gelen” ayet.) yola çıkarak Muhammed’in kimi Yahudi ve Hıristiyanlarla görüştüğüne ilişkin aktarılanlara yer verir. S. Ateş bu ayete ve aktarılanlara yer vermez.

– Makalede, Kuran’ın orijinal Tevrat ve İncil’de, nerelerde ve ne ölçüde tahrif yapıldığını ifade etmediğini belirtmiştim. T. Dursun, yaptığı ayet yorumlarında, Kuran’ın, tersine, “mevcut” Tevrat’ı ve İncilleri onayladığını yazmaktadır.(5) S. Ateş’in bu husustaki yorumu net değildir.

(1) “Kimi görüşleri” şerhiyle ifade etmeme rağmen “objektiflik, alaycılık ve saldırganlık” yorumum o dönemime aittir; sözkonusu kitap serisini tekrar okursam ne düşünürüm bilmiyorum… Din(ler) konusundaki sorgulayıcı, eleştirel makalelerin ve yazıların hakaretten, saldırganlıktan, kışkırtmadan uzak ve mutlaka nesnel olmaları gerektiğini bugün de söylüyorum. İlaveten dinsizlerin, samimi ve namuslu dindarlarla ortak çalışmalar yapacak yaklaşımları, projeleri haiz olmalarını da… Ama kimi naslar ve uygulamalar hakkında, onların anlamları, çelişkileri, yararları-zararları vs. bağlamında mizahi üslup, örnekler kullanmak, ölçüyü kaçırmamak şartıyla doğaldır, hatta bu dindarlar için fayda sağlayacaktır.

(2) Kitaplar, bir arkadaşımdan okumak üzere aldığım için elimde değil. O nedenle, T. Dursun’un veya S. Ateş’in, ya da her ikisinin, hadislerin hangi dönemde, hangi saiklerle uydurulduğuna dair verdikleri ve ondan alıntı yaptıkları, değerli olduğunu tahmin ettiğim telif bir kitabın ve yazarının ismini maalesef burada yazamıyorum.

(3) (1934 – 4 Eylül 1990). Cinayetin fail(ler)i “meçhuldür”!!!

(4) Murat Utkucu’nun “Kuran Okumaları, Vahiy Bilgisinin Eleştirisi” kitabı sayesinde, kumarın, fayda-zarar bağlamında, içki ile birlikte anıldığını fark ettim (Bakara, 219). Tefsirciler, kumarın ne faydası var(dı), açıklamalıdırlar. (2009. Açıklamışlar: Kumardaki paranın bir kısmı fakirlere gidiyormuş!..)

(5) Ayetler, gerçekten çok net. Bakara, 41: “… elinizde bulunan Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim Kuran’a inanın…”. Sadece bu değil. Bakara, 89, 91; Ali İmran, 3 (İncil’i de tasdik), 50; Saf, 6 (İsa Tevrat’ı tasdik ediyor)

Not. 2004’teki bir yazımda “Tanrı” konusundaki bir tartışmanın yapılabilirliğini sormuş ve yararını dile getirmiştim. Meğerse T. Dursun, ta 15 yıl önce bunu dile getiriyor ve “meydan okuyormuş”! S. Ateş de, adil olması şartıyla ve (mealen) kendi dengi/klasmanında görmese de, T. Dursun’la tartışmayı kabul etmiş (Ateş’in, yukarıda adı kitaplarını, T. Dursun’un ölümünden (katledilmesinden) sonra yazdığı ve/veya yayınladığı ifade ediliyor!). Elbette şifahi bir tartışma yararlı olurdu; ama her ikisinin, sözsel tartışma değerinde, hatta ondan daha değerli kitapları, konu hakkında düşünenlere, öğrenmek ve fikir sahibi olmak isteyenlere, kitapların teferruat ve tekrar özellikleri hariç iyi birer kaynaktırlar.

Tarihimizdeki “İlk Cesur İmam” olan Turan Dursun’u hürmetle anıyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18762, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.