BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 3

TİCARİ MANTIK

Spermin ve dişi yumurtalıklarının birbirleri için oluşturulmalarının, cinsel organların birbirleri için uyumunun, başlangıcının bilinemezliği bir meteryalistik durumdur.Her ikiside çeşitli sıvı, doku ve kas bileşimlerinden oluşan meteryallerdirler.Biz insanlar biriktirmiş olduğumuz teknik ve teorik bilgiler ile spermi ve yumurtalıkları ayrı ayrı, yada birleştikten sonraki oluşumlarının her aşamasını bilebilir ve gözlemleyebiliriz.Bilemediğimiz nokta ise nasıl başladıkları ve nasıl bir birleri için var olabildikleridir.Bu nedenle daha önceki yazılarımda yaşamın yüzde doksanı bilinebilir fakat yüzde onu bilinemezdir demiştim.Bu konuda çok ilginç olan bu birleşimin çok ilkel dönemlerde başlatılabilmesinin biz bu günün insanları için bile bilinebilmesinin imkansızlığıdır.Bu çok ilginçtir, bin yıllardır yaptığımız gözlemlerde dahi görmeye alışık olmadığımız esrarengiz bir durumdur.
Ama işte bu durumu anlamamızı tamamlayan, onların bu birlikteliklerini ilahi kılan iki şey vardır.İşte bu iki gerçektir’ki bizi bu birleşimlerin meteryalistik yönünden uzaklaştırarak, ilahi yönlerine vardırır.Böylece varmış olduğumuz yaratıcı fikri adeta kesinleşir.
Bu gerçeklerin birincisi şüphesiz Cinsel Enerjidir.Bu meteryaller birbirlerine yönelebilmeleri ve gelecek kuşakları oluşturabilmeleri için büyük bir psikolojik, duygusal enerji ile yüklenmişlerdir.İşte burada meteryalistik ilkeleri aşan bir durum vardır.Neden ve nasıl böylesi bir doyum ihtiyacı ile dolu olabiliriz ve bu ihtiyacın sonucunda nasıl bu kadar müthiş bir fiziki durum gelişebilir.?
Cinsel enerji kurulmuş bu fiziki sistemliliği tamamlayan büyük bir ilahi unsurdur.İçerimizdeki spermi çıkarıp başka bir vucudun içersine ulaştırabilmemiz için bilinçli olarak geliştirilmiştir.Yoksa neden içerimizde var olduğunu bile bilmediğimiz bir sıvıyı çıkarmak için böylesi bir işe girişelim.
Bu fiziki birlekteliği ilahi kılan diğer unsur ise Anne Çocuk sevgisidir.Karşılıksız olan bu sevgi gine bizlere bu fiziki kurulmuşluğun tamamlayıcısı olma özelliğinde ilahi bir durumu gösterir.Anne çocuk sevgisi fiziki dünyanın ilahileşmesinin başlangıç noktasıdır.Hayvanların yuva kurma ve yavrularını koruma düzenlenişleride, gine ilahi özellikte bir gerçektir.Cinsel ihtiyaç, cinsel sevgi, eş ve çocuk sevgisi insanlığın ilahi bir düzen içersinde yaşadığının birer göstergesidirler.Çocuğunuzun gözünüzün önünde acı çektirilmesine ne tepki gösterirdiniz? Lütfen bir düşünün, bu sevgiyi aşabilirmisiniz ?Bu sevginin aşıldığı yerde psikolojik hastalıklar yokmudur?
Evet biligi bir dairedir dedik, görüyorsunuzki düşündükce, gözlemledikce bu dairenin hatları kendini kolaylıkla göstermekte.Hayvanların vucud dizaynı, kişilikleri, yaşam tarzları, bitki örtüsünün ve çiçeklerin güzelliği, bütün meyvelerin biz insanların avucuna sığacak bir boyutta olmaları ve yukarıda anlattıklarım bir dağire oluşturarak bizlere kurulmuş ve ayarlanmış ilahi bir düzen içersinde yaşadığımızı göstermektedir.

Ama bütün bunların yanında başka bir gerçek daha vardır’ki, bu gerçek hem yukarıda anlattıklarımın anlaşılmasını güçleştiren, hemde aynı zamanda yaşadığımız dünya sistemini ve psikolojilerimizi hastalandıran çok önmeli bir gerçektir.

Bu gerçek arkadaşlar TİCARİ MANTIK’tır

O ilkel bir bilinç virüsüdür.

Şimdi bilgi dairemizi oluşturma çalışmamızı, insanın düşünce dünyasına doğru uzanarak sürdürelim.Bu konuda birikmiş bilgilerden yararlanalım.

Hepimizin bildiği gibi, mantık biz insanların yaşamı anlayabilmemiz ve sürdürebilmemiz için zorunlu olarak sahip olmamız gereken insani bir özelliğimizdir.Bilinç, paradigma ve bir mantığa sahip olduğumuz için hayvanlardan ayrılırız.Dış düyamızla girişdiğimiz tüm ilişkilerde, beş duyu organımız ile beynimize çektiğimiz, ses ve görüntü bilgilerini sahip olduğumuz mantık çerçevesinde değerlendirip yorumlarız ve bu şekilde beynimizin hafıza bölümüne yerleştiririz. Böylece uzak ve yakın hafızalarımız oluşur.Bu oluşum aynı zamanda bilinç altı süreçlerimizin birikimidir.Bilinç altını, henüz bilince çıkmamış duygu, düşünce, anılarımızın bir toplamı olarak tanımlayabiliriz.Bilinç altı, bilinç dediğimiz şu anda farkında olduğumuz bilgilerden daha aktifdir.Günlük yaşantılarımızda bize en çok etki yapan şu anda farkında olduğumuz bilincimiz değil, farkında olmadığımız Bilinç altımızdır.
İşte Ticari Mantık, biliç ve bilinç altı süreçlerimize en fazla hakim olan bir mantık türüdür.Bizler bütün dünyaya bu mantığın etkisinde bakarız.Bu nedenle bu mantığın deşifrasyonu çok önemlidir.
Bu ilkel mantıktan dolayı dünya büyük bir pazara bizlerde birer pazarcıya dönüşmüş durumdayız.Dünyadaki hemen hemen bütün sorunların gerçek nedeni aslında bu ilkel bilinç virüsüdür.Günümüz insanlığının en karekteristik sorunu, devasa bir biligi ve teknik gelişme ile bu çok ilkel mantığı bir arada yaşatmaya çalışmaktır.Teknoloji ve bilimi paylaşmanın önündeki en büyük engel gine bu ilkel virüstür.Bu nedenle hiçbir yüzyılda görülmemiş büyüklükte bir bilgi ve teknik gelişmeye rağmen dünyanın dörte üçü açlık sınırında yaşamaktadır.
Dinler ve diğer hümaniter çalışmalarda gine bu virüsün etkisinde kendi özlerine yabancılaşmıştır.Birey olarak insan kendi potansiyel özelliklerine yabancılaşırken, toplumlar ve kurumlada kendi özlerine ve sağlıklı olana yabancılaşmışlardır.

Nasıl bir mantıktır bu? Nasıl oluşmuştur ? İnsan yaşamına nasıl girmiştir?

TİCARİ MANTIĞIN OLUŞUMU

İlkel, cehalet dönemlerinin doğal ve yararlı bir ilişki biçimi olan meta-para ilişkilerinin zamanla, beyinlere yerleşen bu mantık türüne dönüştüğünü görmekteyiz.Bu ilkel meta para ilişkileri, cehalettten dolayı çok uzun süre insan yaşamında kalmıştır.En uzun dönem olan feodal toplum dönemi ve bundan önceki köleci toplum’da gine ticari mantığın kendiliğinden gelişmekte olduğunu görüyoruz.Beyinlere, paradigmalarımıza yerleşmiş, bilimi, sanatı, dinleri, felsefeleri ve giderek bütün dünya sistemini etkisine alark dev bir sistem hastalığına dönüşmüştür.
Beyinden beyine çocuk yaşlarda, özellikle SÜPER EGO döneminde geçmektedir.Toplumun değer yargılarını kabuletmeye başladığımız, beş ile altı yaşlarına süper ego dönemi adı verilmektedir.Toplumsal yapıya ayak uydurmaya çalışan çocuğun henüz gelişmemiş kişiliğine nüfüz ederek yerleşmektedir.Doğal, doğuştan var olan bir karekteristik insanlık özelliği gibi görünmesinin nedeni budur.

Dünya sistemleri ne kadar değişirlerse değişsinler şayet kedilerinden önceki mantık ve anlayışları, dolayısıyla ticari mantığı yok edemezlerse asla bir önceki sistemden farklı olamazlar.Ancak biçimsel farklar olur ama özleri aynı kalır, işte bu öz yaşamını ve büyümesini farklı biçimlerde sürdürür.Sosyalist sistemlerin çökme nedeni kaba kapitalizme yönelmek fakat onun mantığına dokunmamaktan kaynaklanmıştır.Yıkılan sistemden kapitalist toplumda yetişen bireylerden daha fazla kapitalist kafalı insanlar çıkmıştır.Buna her kes şayittir.
Oysa komin felsefenin özünde ve gine dinlerimizin özünde bu mantığın zararları ve yok edilmesi gerktiği farklı biçimlerde anlatılmıştır, fakat benim yaptığım gibi anlayışlarına bölünerek, isimlendirilip, hedef haline getirilmemiştir.
Amaç aslında hep aynıdır, ticari mantığın değilde, çok farklı bir paradigma ve mantık türünün hakim olduğu, kişilik ve giderek dünya sistemidir.
Bin beşyüzyıl öncesinin ilkel toplumuna söylenmiş, Komşun aç yatarken sen tok yatma, zekat ver, gibi emirler, ticari mantık ile anlaşılamıyacak öğretilerdir.Dinlerde, dünya yaşamında her şeyin gelip geçici olduğu, para pula önem vermenin hiç bir anlamı olmadığı bir çok defa vurgulanmıştır.Fakat ne yazıkki bu emirler gine ticari matıktan dolayı tam olarak uygulanamamıştır.
Komin dönem insanı için Karl Marx’ın söylediği şu sözler aslında aynı şeyi ifade etmektedir, ( Gleceğin komin toplumu insanı güldüğünde bizler ağlıyacağız bizler güldüğümüzde ise onlar ağlıyacaklar ) yani tamamen farklı bir paradigma ve mantik biçimlerine sahip olacakları ifade edilmektedir.

Şimdide ticari mantığın anlayışlarına bir göz atalım.

TİCARİ MANTIĞIN ANLAYIŞLARI

Ticari Mantık başlıca dört anlayıştan oluşur.
ALIŞ – VERİŞ ANLAYIŞI-Her alışın bir verişi olmalıdır.Almadan vermek vermeden almak anlamsızdır.(Gözlerinizi kapatıp almadan vermenin, vermeden almanın olduğu bir yaşam düşünün)
KAR ANLAYIŞI-Her ilişkiye bir kar anlayışı hakimdir.Kar edmeden bir ilişkiye girmenin bir anlamı yoktur.(Gözlerinizi kapatıp Kar anlayışının olmadığı bir dünya düşünün)
ZARAR ANLAYIŞI-Bütün ilişki biçimleri bir korku ile gelişir bu korku zarar korkusudur.Zarardan korkmadan, kar beklentisis doğallıkla girişilen bir ilişki çok azdır.Alış ve veriş, kar beklentisi ve zarar korkusunun etkisiyle oluşmaktadır.Aile, arkadaşlık ve duygusal ilişkilerdede, kar ve zarar beklentisi hakimdir.Çünkü kişiler başka bir anlayış ve mantık biçimini hiç tanımamıştır. (Gözlerinizi kapatıp, zarar etmenin olmadığı bir yaşam düşünün)
DEĞER ANLAYIŞI-Bütün dünya sistemine bilinçlerimize kazınmış, dünya marketi ve paraya endeksli bir değer anlayışı vardır.Bu çok ilkel bir değer anlayışıdır.İnsanın gerçek ihtiyaçlarına verilen bir değer değil, kar’ a verilen, para ilişkilerine verilen suni ve sağlıksız bir değer anlayışıdır.Fazla, daha değerlidir, satış niteliği olan daha değerli satış niteliği olmayan daha değersizdir.Her hangi bir gelişme insanlığa getireceği faydaya göre değil markete getireceği faydaya göre değerlendirilmektedir.(Gözlerinizi kapatıp, size sadece insan olduğunuz için değer verilen, her şeye gerçekten sağlıklı olduğu için, gerçek değerine göre, Allah yarattığı için, değer verilen bir yaşam düşünün.)

Ticari mantığı kısaca bu şekilde anlatabiliriz.
Şimdi bizlere çok normal gelen ticari matığa dayalı ilişki biçimleri aslında çok ilkel ve sağlıksızdırlar.Hem tarihte, hemde bu gün, bu mantığın dışında ilişki biçimleri oldukca az geliştirilmiş olduğu için bizler, ticari mantığın anlayışları dışında farklı bir mantık ve anlayışlar sistemini hissedememekteyiz.Bizlere yukarda bahsettiğm anlayışlar insanlığın doğallığı gibi görünmektedirler.Ama aslında tarihsel nedenleri belli bir yanılgılar toplamından başka bir şey değildirler.Bunu anlayabilmek biz bireyler ve insanlık için çok önemlidir.Ben ikibinüç yılında çıkardığım MERHABA isimli kitabımda, bir baba çocuğunu severken, bir genç sevgilisinin elini tutarken, Ticari Mantığın etkisindedir demiştim. Şimdide on yaşında bir çocuk öğretmeniyle konuşurken, öğretmen ders verirken, pilot ucağını kullanırken, mümin namaz kılarken, gök bilimci göğü incelerken, anne çocuğunu doğururken bu mantığın etkisindedir diyorum.Bir gülü koklarken, denizi seyrederken, böyle ilkel ve sağlıksız bir mantığın etkisinde olmak nekadarda yanlıştır.Oysa bu vahşi mantık ne savaşlara, ne haksızlklara, ne yanlışlıklara neden olmuştur.Gerçek haz ve sağlıklı ilişkilerin önüne dikilmiş, duygu sistemlerimizi hastalandırmıştır.
Ticari mantık mutlaka insanlık sisteminden çıkarılmalı ve tarihin çöplüğüne gömülmelidir.
Allaha inanmayan fakat bu sevgiyi anlamaya çalışanlar ticari mantığın etkisinden çıkmadan bunu tam olarak yapamazlar.Yukarıda anlattığım fiziki gerçekler, ticari mantığın etkisinin dışına çıkıldığında daha iyi anlaşılırlar.Aynı şekilde Marksizmi anlamayanlarda gine ticari mantığın etkisinin dışına çıkarak bunu daha iyi yapabilirler.Bu anlamda Dinlerin ve Marksizmin özü tamamen aynıdır.Çünkü Allah bir ve tektir dünyayıda herkez için aynı kanunlar ile oluşturmuştur, bu anlamda gerçeğe yakın olan aklın yolu keşişir.Farklı yöntemler ile aynı şeyi söyler yada aynı şeyden kaçarlar.Marksizim ve dinler özde aynı şeyleri söylemiş ve amaç edinmişlerdir.

Ticari mantık, bu mantığın gelişimi, düşünce ve dünya sistemlerimizde yol açtığı tahribatların bizlere gösterdiği bir gerçek vardır bu gerçek diyalektik meteryalizim yasalarıyla işleyen düzyamızda, kötünün ve sağlıksızında başarı şansı olduğu gerçeğidir.Kötünün ve sağlıksızında başarı ve gelişme şansı olması Allah inancı ve Marksizmin anlaşılmamasının, yada yanlış anlaşılmasının bir diğer nedenidir.
Kötününde, sağlıksızında başarı ve gelişme şansı vardır.Allah kötüyede başarı şansı vermiştir.Daha önce bahsettiğim büyük zeka ve zekanın geliştirdiği inanılmazlıkların yanında ticari mantık gibi bir virüsün yaşam şansı bulması elbette tesadüf değildir.
Bu durumun bizlere gösterdiği gerçek dünyanın önemli olduğu, diyalektik meteryalizmi iyi bilmemiz ve anlamamız gerektiği ve gereklerini yapmamız gerektiğidir.El, vucud kirleri, evimizin, elbiselerimizin kirliliğiyle nasıl hergün mücadele ediyorsak, elbette insanlık sorunlarıylada mücadele etmeliyiz.
Dünyanın fizik kuralları değişmezdir. Bu kurallar hiç kimsenin yüzüsuyu hürmetine değişmeyecektir, tabi şayet bu kişi Allah tarafından seçilmiş özel bir insan değilse.Hz.İsa ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu güce ender sahip olmuş kişilerdendirler.İkiside insanlık yaşamı için çok değerli peygamberlerdir.Fakat seçilmiş insanlar dışında, hiçkimse fiziki kuralların dışına çıkamaz.Mesela bir insan düşünelim, çok iyi yürekli ve iyi davranışlı bir insan olsun.Hiç bir namazını kaçırmamış yada farklı bir ibadet yapıyorsada bu ibadeti yıllarca en iyi şekilde yapıyor olsun.Kimseyi kırmamış kimseye bir kötülük yapmamış olsun.Bu insan bile ufacık bir dikkatsizliğinde mesela yoldan karşıya geçerken araba çarpabilir, yada kötü bir insan onu hiç yoktan öldürebilir.Bir yere bir elma koyup, bütün iyi niyetli insanları, bütün dinlerden en fazla ibadet yapanları toplayıp, bu elmanın önüne getirip, günlerce ibadet ederek bu elmanın çürümemesini istemeleri, bu elmanın çürümesinde hiç bir engel oluşturamaz.Hiç kimseden dolayı ve hiç bir şeyden dolayı, dünyadaki hiç bir kanun değişmez.
Kötü ve sağlıksız durumlarda müdahale edilmediği sürece bu durumularını sürdürürler.Bu nedenle insan yaşamı müdahaleci olmak zorundadır.Müdahalecilik el ve vucud kirlerimize müdahale etmek gibidir, aynı zamandada bilimsel gelişmenin yegana yoludurda.Dünya sistemimizdeki bütün sağlıksız durumlara müdahale etmek zorundayız.Ticari mantıkta tüm insanlığın faydasına, müdahale edilmeyi beklemektedir.
Evet yukarıdada belirttiğim gibi Allah inancına ve Marksizme çoğu insanlar tarfından bir anlam verilmemesinin bir diğer nedenide budur, kötüye verilmiş olan başarı şansıdır.Ama aslınsa bu çok normal bir durumdur, dünya yaşamındaki büyük sır ve fiziksel kanunlarla alakalıdır.
Evet ben bu duruma BÜYÜK SIR diyorum.Dünayadaki fizik kanunları, diyalektik meteryalizim, tarihsel meteryalizim bu sırra dahil kanunlardır.Neden ilkel bir yaşamda birden bir var olup, doğal kanunları anlayarak ve gereklerini uygulayarak geliştiğimizi, ilerlediğimizi bilememekteyiz.Anlayamadığımız ve anlam veremediğimiz bir çok şey bu sırra dahildir.Yukarıda anlattığım gibi dünya bir oyuncak değildir, ciddi kanunlarla işleyen çok önemli bir mekandır, bu mekanda insanın görevi ve işlevi çok büyüktür.

İnsan bilgi yoluyla sevgiden kopmadan yolunu bulmak zorundadır.
Bunun için bizler BİLGİ VE SEVGİ ilişkisini çok doğru anlamak zorundayız.
Bilgi bugün olduğu gibi sevginin değilde, ticari mantığın atkisine girerse, sonuçları insanlık ve çocuklarımız için çok ağır olur. Tamamen yanlış yönde kötülüklerin, sevgisizliğin, saygısızlığın, sorumsuzluğun, sömürünün, ölüm makinalarının, bilgisi ve tekniğine dünüşür.

İşte bundan dolayıdır ki, bilime mal edilen, varoluş gerçeği ile ilgili olarak ortaya atılan maymunlardan geldik ve bununla parallel olarak üretilen, cinsel devrim teorileri insanlık yaşamına atılmış en büyük ve en tehlikeli iki teorik yalandır.Bu yalanlarla adeta insanlığı çapraz ateşe tutmuşlardır.Bu günümüz bilgi birikiminin ve bilgi anlayışının, sevgisizliğinin en açık göstergesidir.Bu bilgi sevgiden mahrum bir bilgidir.Bunlara ek olarak geliştirilmeye çalışılan Biyoloji çalışmaları, insanlık tarihinin görmüş olduğu en korkunç, en acımasız ve en bilgili ellerindedir.Oligarşinin iğrenç amaçlarından ve şeytani planlarından dolayı bugün sistemimize hakim olan, bigi ve sevgi değil, bilgi ve nefrettir.Bu güç gözümüzün önünde Irak’ta onbirbin çocuğu katletmiştir.Ülkenin en fazla ilaca ihtiyaç duyduğu bir zamanda bağdattaki en büyük ilaç fabrikasına füze fırlatmışlardır.Ellerindeki sihirli mikroskoplar ile kapandıkları labaratuarlarda, yaptıkları şeytani çalışmalarının gerçek sonuçlarını tabiki kimse bilmemektedir.İlk botanik biyoloji çalışmalarını geçen yüzyılın başlarında başlatan Rusya’ya kan kusan bu emperyalist ülkelerin oligarşileri ve gizli şeytani örgütleri bu gün en fazla ödeneklerini biyoloji alanına yapmaktadırlar.Rusyada botanik çalışmalarında amaç, sıcak iklimlerde yatişen bitkileri soğuk iklimlerde yaşayan insanlara götürebilmekti, aynı zamanda paylaşımı sağlayabilmek için üretimin artırılmasına çalışılıyordu, ama şimdi amaç nadir acaba.?
Ticari mantığın ve Allah inançsızlığının, çıldırttığı bu insanların amacı her alanda insanlığı bitirerek dünyada kokunç bir egemenlik, bir tür krallık geliştirmektir.Maymunlardan geldik ve cinsel tabuları yıkalım yalanlarının amacı, insanları asılsızlaştırmak ve içinden çıkılamıyacak bir anlamsızlık duygusunda boğmaktır. Şeytani sistemlerine başkaldıramıyacak Hedonist toplumlar oluşturmaktır.Çocuklarımızı bekleyen tehlike işte budur arkadaşlar.

Allah inancı ve Marksizim’in çekip alındığı toplumlarda HEDONİZM hastalığının geliştirilmesi en büyük amaçlarıdır.Hedonizim zevkten başka hiç bir şeye anlam verememe hastalığıdır.Bu hastalığı yaymak adına, psikoloji biliminin farkına vardığı çeşitli psikolojik yasaları, insanlığın alehine kullanmaktadırlar.

Hatırlarsanız yukarıda bir kaç temel psikolik yasadan bahsetmiştim.İşte bu gerçeklerin bizlere gösterdiği bir önemli konu daha vardır.Bu en önemli konu, dürtülerimizden gelen istek ve arzuları engellemek için sahip olmamız gereken psikolojik savunma mekanizmalarının en önemlisinin Allah inancı olduğudur.
Bir çok dürtüye ve iç güdüye sahipiz, açlık iç güdüsü, cinsel dürtü bunların başında gelir.İnsan potansiyelinde eğitilme ihtiyacı olan bir çok yön vardır.En önemlisi düşünebilen ve gelişmeye açık bir beyne sahip olduğumuz için eğitim şarttır.Aksi taktirde sapık olabilir, katil olabiliriz, alabildiğine barbarlaşabiliriz, potansiyelimizde bunlarda vardır.Üstün olmak için herkesi öldürmek isteyibiliriz.Ama en önemlisi sadece soyumuzu sürdürmek ve mutlu olmak için donatılmış olduğumuz cinsel arzularımızı yanlış yönde geliştirip sapıklaşabiliriz. Her kes ama her kes ile cinsel ilişki kurmak isteyebiliriz.Annemiz, kız kardeşimiz, başkalarının eşleri.Eşcinsel ilişki içinde evlenmekte dahil her şey yapılabilinir.Nasılki bilimi sömürü, ve kan dökme aracı olarak kullanmanın önünde bir engel yoksa dürtülerimizin her istediğini engelmeyede gerek yoktur.Bunu engellemeye çalışmak, gericilik, gelişmemişliktir.Bu kişi yada kişilerin kişiliği tam olarak gelişmemiştir.Onlar henüz o aşamaya varmamıştır.Bu gün Londra’da çok ünlü olan ve hiç bir sınır tanımayanların sözü olan şu deyimi onlar henüz anlayamamışlardır ( Just for fun – sadece eylenmek için).
Uzun süredir psikoloji, felsefede dahil olmak üzere her türlü konuda, okuyup ve yazan biri olarak on iki yıldır taksicilik yaptığım Londra’da gördüğüm ve duyduğum gerçeklik bundan başka birşey değil.Ve inanın bu daha hiç bir şey değildir.Şu anda İngiltere okullarında bir nesil yetişmektedir ki, görmelisiniz, dokuz yaşında kondom ile gezen kız çocuklarından, her türlü uyuşturucuyu satan ve kullanan çocuklara ve özellikle hızla yayılan lezbiyen ilişkilere raslamak çok normaldir.
İşte hedonizim budur arkadaşlar.Bu durum sözde gelişmiş zavallı Avrupanında içler acısı durumudur.
Allah inancı olmayan bir toplum er yada geç hedonistleşir, sapıklaşır.Haksızlıkların, sömürünün karşısında savaşamayacak kadar zevk budalası olur.Bunu anlayan oligarşi, hiç gecikmeden Allah inancına ve gine en büyük düşmanı olan Marksizme saldırmıştır.Şiddet ve bilimsel çalışmalar bu amaçta kullanılmıştır.Geliştirdikleri bütün şeytani planları önce kendi halkları üzerinde kulanmış, daha sonrada gittikleri yerlere zorla lanse etmeye çalışmışlardır.
İnsanlığın Süper Ego dönemine saldırılmaktadır.Bu dönemden Allah inancı çekilip alındığında, çocuğun dürtülerden gelen istek ve arzuları engelelemek için hiç bir gerekcesi kalmayacaktır, her şey ama her şey mümkün olacaktır.Çünkü biz insanlarda doğuştan var olan HAZ İLKESİ gereğince, elemden kaçma ve haz’a yönelme eğilimi vardır.Bu ve buna benzer bir çok psikolojik yönümüz en fazla eğitime ihtiyaç duyan yönlerimizdir.Bunu anlayan oligaşi bu alana yönelmiştir.
Bu gün zavallı Avrupa halkları bu irenç hastalığın elinde kan ağlamaktadır.İngiltere başbakanı kendi ağzından aile kavramlarının yok olması, dokuz, on, onbir yaşlarındaki kız çocuklarının hamile kalma oranının yükselmesi karşısında çaresiz olduklarını açıkca belirtmiştir.Eşcinsel ilişkilerin hat safada olması, alkol tüketimi ve uyuşturucu bağımlılığının inanılmaz düzeyde artmasını, konu edinememektedirler bile.Yabancılaşma, yalnızlaşma, sevgisislik ve inançsızlıktan dolayı, sadece Londra’da var olan, psikolkojik sorunlu insan sayısı bütün Türkiye’dekilerden fazladır.Hastaneler doğlu olduğu için bir çoğu evinde hap tedavisi görmektedir.Ayrıca hastane dışlarında, hemen hemen her mahallede onlar için ayrılmış evler vardır.Bu zavallı insanlar, devletin verdiği küçük bir sus ve sorun çıkarma, mağaşıyla ölümü beklemektedirler.Durumları içler acısıdır.
Ben biyoloji çalışmalarına bel bağlayarak, Allah inancını çürütmeye çalışan, özellikle Marksist, aydın çevreye çok üzülmekteyim.İçine düşdükleri traji-komik bir durumdur.Karşisinda gurur ve onurla kıyasıya savaştıkları, yılana sarılmışlardır. Tüm Dünya Marksistleri derhal bu savunmadan vaz geçmelidirler.

Geliştirmeye çalıştığım teorik sistemin en temel anlayışı olan, Sevgi-Bilgi ilişkisini bir sonraki yazımda inceleyeceğim.Ama şu kadarını söyleyim ki her şeyin sağlıklı olması sevgi ilişkisinden geçmektedir.Sevgi dünyanın harcıdır.Bu harcı anlamaya çalışmak bilgilenmek zorunluluğunu getirir, çünkü dünya bu harçla yani bilgi ile doludur.Bizler bütün bu ilişkileri ticari mantığın dışında düşünmeliyiz, çünkü ticari mantık tarihsel bir yanılsamadır.Allah inancını, insanı ve dünyayı bu yanılsamanın dışında anlamaya çalışmalıyız.Lütfen içinizde yuvalanmış ticari mantığı sorgulayın, onun yaşamınıza müdahalelerinin farkına varın.
Allah’ın bu dünyadaki en büyük muhatabı insandır.Allaha giden yol insandan geçmektedir.İnsanı sevmeyen Allahı sevemez.O halde insanı yani çocuğu sevmekle başlayacaktır her şey.Bir gün dünya, baştan sona, çouğun sağlıklı bir şekilde yetişmesi için örgütlenecektir.
Bu toplum HAK’KA İNANAN KOMİN TOPLUM OLACAKTIR.!! VE BU TOPLUMDA YARİN YANAĞINDAN GAYRİ HER ŞEY PAYLAŞILACAKTIR!!
Çocuk bir kapıdır, biligi bir yoldur ve varılacak yerde yüce HAK’ın sevgisidir
diyorum.
Bu temelde Ticari Mantığa karşı geliştirmeye çalıştığım MANTIK SAVAŞINA herkesi davet ediyorum.
Sevgi ve saygılarımla teşekkürederim.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8401, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Rıza Nur ve Hatıratı Hakkında (Mete Tunç)

Dr. Rızâ Nur’un ‘eski yazı-elyazması-tek cilt’ Hayat ve Hâtırâtım kitabını 4 cilt hâlinde basan Örgün Yayınevi’nin çıkardığı kitapları(1) okudum.  R. Nur ve yazdıkları hakkında, bu kitapların birinde, başka üç-dört kitapta ve biraz da internette yer alan açıklamaları ve eleştirileri de…

Aşağıdaki, bunları ve bunlardan hareketle yaptığım bâzı tespitleri ve yorumları, R. Nur’un kendini anlattığı cümleleri içeren bir yazıdır.

Evvelâ, R. Nur’un 1878 Sinop doğumlu, askerî tıbbiye mezûnu, cerrah, muallim (profesör), 1909 seçimleri netîcesinde mebus ve bilâhare aynı zamanda köşe yazarı, Milli Mücâdele’de milletvekili kezâ maarif vekili-diplomat-sıhhiye ve muâveneti içtimâiyye vekili, Lozan barış görüşmelerinde 2. delege, türk târihi ve dili konusunda araştırmacı ve yazar idiğini kaydedip muhâlifliğine ve, siyâseti bırakmasını tâkiben neler yaptığına ve hayâtına kısaca temâs edeyim.

R. Nur’un, Lozan’dan döndükten sonra siyâsetten bıktığı, 1908’den beri sürekli suikast riski altında yaşamasının getirdiği yorgunluk yüzünden ve gördüğü-duyduğu cinâyetlerden (Ki bunların bâzıları 1920’den îtibâren Mustafa Kemâl’in emriyle -suikast ve ‘yargılama’ yoluyla- veyâ onun haberi/onayı olmadan işlenmiştir.) dolayı canından daha fazla endişe etmeye başladığı, yeni rejimi bir diktatörlük olarak telakkî ettiği, iktidar kadrosunu yetersiz ve ahlâken düşük gördüğü, gelecekten umûdunu kestiği, bütün bunlardan mütevellit, artık sâdece sevdiği işi (araştırma, sanat, bilim) yapmak istediği anlaşılıyor. Ve karısının hastalığını bahâne ederek yurt dışına (Fransa’ya) çıkıyor (1926). Bir süre siyâsetle ilgilenmiyor. Ardından, abone olduğu, iktidar yanlısı bir türk gazetesinden (dönemin Milliyet’i) ve biraz da Fransa’ya gelen veyâ orada görevli kimi türklerden gündemi izlemeye başlıyor…

Zamanının çoğunu araştırmayla, dil-şiir-operet metni-târih konularında yazmakla ve operetlerde, kütüphânelerde (araştırmayla), bilimsel kongrelerde geçiriyor…

Çoğunlukla (veyâ tamâmen) yalnızdır, hiç dostu yoktur, karısı onu çok yıpratmaktadır. Onu  Hayat ve Hâtırâtım’ı yazmaya sevk eden veyâhut geniş biçimde yazmasına götüren başlıca sâikler bunlardır: Bir bakıma içini dökmektedir… Karısının dırdırından bu şekilde kurtulabilmektedir…

R. Nur’un (ikinci ve gönüllü) Mısır sürgün yıllarına (1933-1938) ve ömrünün Türkiye’deki son dört yılına âit pek bilgi edinemedim. Yalnızca şunları yazabiliyorum: Piyasada bulunmayan, kütüphâneden te’min edip kopyaladığım, 1941 basımı Hücumlara Cevablar isimli kitapçığında yazar,

“Ben fakirce yaşamağı tercîh ediyorum. Vicdânım rahat olsun, yeter. Bana sıhhîce iki üç oda, sâde hayâtı idâmeye kâfi kaloride bir gıdâ, mevsimlerin şiddetlerinden muhâfazaya kâfi iki üç kat elbise, kitab satın alacak ve kitab basdıracak ufak bir para; kâfi, vâfi. Bunu da bu yaşa geldim, dâimâ buldum. Ötesi başkasının olsun. Dünyâda keyf, eğlence ve rahatla yaşasınlar. Arta kalanı da ahrete götürsünler. Ben “fakrî, fahrî” (fakirliğim iftiharımdır) deyorum. Benim fakirliğim ve zenginliğim işte bu…”

diyor. Büyük ihtimâlle son yaşadığı ve belki vefât ettiği, kirada oturduğu dâirenin adresini de kitapçıktan öğreniyoruz: Taksim, Şehitmuhtar Caddesi, Sülün Palas, 23/5… R. Nur, 1942’de İstanbul’da ölmüş ve burada gömülmüştür. Mezar taşındaki ismi Orhun (Runik) alfabelidir.

Sâniyen, hâtırattaki/kitaplardaki dile ve metnin özgünlüğüne dâir birkaç husûsa değineyim.. Kitapları okuduğumda ilk dikkatimi çeken diliydi. Çünkü hâtırat, takrîben (veyâ tamâmen) 1928-1932 yıllarına tekâbül etmesine rağmen son derece sâdeydi, konuşma Türkçesiyle kaleme alınmıştı,  şu an kullanılmayan veyâ bilinmeyen az kelime vardı  (Mustafa Kemâl’in 1927’de okuduğu Nutuk’u ile mukâyese edilmelidir.). ‘Acabâ yayınevi sâdeleştirme mi yapmış,’ diye düşündüm. Kitapların başlarında bu bâbta hiç îzâhat yoktu. Fakat bir bâhusus’u, bu hususta diye okuyup aktardıklarını (Aktarmışlarsa!.. Kitabın nasıl -orijinalinden, yâni el yazmasından mı, yoksa mevcut bir çevriyazılı metinden mi- hazırlandığı bilgisi ciltlerin başlarında açıkça verilmesi gerekirdi, verilmemiş!) görünce ve R. Nur’un, “Yazıya başladığım günden beri, ben Türkçeyi pek sâde yazardım. Böylesi hoşuma giderdi. Fakat kimse beğenmez, basit bulurlardı.” açıklamasını okuyunca orijinaline sâdık kalındığına hükmettim. Tâ ki Hücumlara Cevablar’ı okuyuncaya kadar. Bunu ve mezkûr ciltleri kıyaslayınca Örgün Yayınevi’nin imlâya müdâhalede bulunduğu ortaya çıkıyordu. Böyle olunca, kelimelere de müdâhale ihtimâlini düşünmek îcâp etmektedir.

Peki, asıl önemlisi, sansür söz konusu muydu? Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde Nurer Uğurlu,

“Dr. Rızâ Nur’un … bu önemli kitabını, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in de dediği gibi ‘titiz bir ayıklama’ sonunda, … başlıklarıyla … yayınladık.”

diyor! Cümleden, müellifin kimi yazdıklarının ‘elendiği’ anlaşılıyor! Fakat… Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası’nın girişinde ve Refik Hâlid Karay’ın (1960’ların başlarında yazdığı) Bir Ömür Boyunca kitabında belirtildiği gibi Hayat ve Hâtırâtım’ı ilk gündeme getiren, (1979’da silahlı saldırıda katledilmiş) C. O. Tütengil olmuş (Belleten, 1 Ekim 1963; Cumhuriyet, 9 Mart 1964; Cumhuriyet, 10 Ağustos 1964. Bu yazıları içeren Doktor Rızâ Nur Üzerine Üç Yazı isimli kitap.). C. O. Tütengil,

“Doktor Rızâ Nur’un çizdiği Atatürk portresi beşerî zaafları üzerine kuruludur [R. Nur’un mu, Atatürk’ün mü beşerî zaafları?!]. Cumhuriyet târihinin ve ricâlinin değişik bir perspektiften görünüşü olan bu eserler titiz bir ayıklama sonunda bâzı hakîkatlerin bilinmesini sağlayabilir.”

ve

“İnsanların tanrılaştırılmasından yana değiliz. Hakîkatler aranırken, elbette olaylara ve insanlara değişik, hattâ karşıt açılardan bakılması gerekir.”

diyor. Değerli müteveffâ profesörün “ayıklama” sözünü, N. Uğurlu’nun telaffuz ettiği gibi değil de, ‘R. Nur’un yazdıklarını belgelerle, olgularla ve başka hâtırâlarla karşılaştırıp yanlışlarını, abartılarını.. tespît etmek,’ diye anlarsak, mütâlâa edersek, ki bence C. O. Tütengil’in telmîhinin bu idiği açıktır, bu doğru bir yöntemdir.

‘Sansür uygulanmış mı,’ merâkımızı hâlâ gideremedik. Kitapları okuyunca, ‘R. Nur Mustafa Kemâl (Atatürk), ardından İsmet (İnönü) ve diğerleri hakkında söylemediği ne kalmış ki, sansür edilsin,’ diye düşünüyorum. Öyleyse, N. Uğurlu’nun kendini iyi ifâde edemediğini varsayabiliriz veyâhut o cümleyi yayınevine/yayıncıya yönelik bir tâkibâta ve olası bir cezâya karşı tedbir olarak değerlendirebiliriz.(2)

R. Nur, anılarını kaleme alırken özen göstermediğini, asıl çalışmalarının türk târihi, türk dili..  olduğunu yazıyor. Gerçekten de cümle düşüklükleri, imlâ hataları, paragraf  kusurları.. vardır (Bunların bir kısmının çevriyazı ve baskı aşamalarında meydana gelmesi muhtemeldir.) ve pek az kesim hariç, üst-alt başlıklar kullanmamıştır (Yayınevi/yayıncı/editör, her kimse, eğer metne mutlakâ müdâhale edecekse, başta ve tek tek belirterek biçimsel düzenlemeler yapmalı ve hatâları düzeltmelidir; hattâ şâibeli iddiâlar için şerhler düşmelidir!)… Bütün bunlara rağmen akıcıdır, heyecanla tâkip edilmektedir, müellifin kimi şahsiyet tahlilleri ve dahi özel-âile hayâtı ile alâkalı anlattığı trajik sahneler (İkincisi için cümleciği ‘maalesef’ ile bağlamalı mıyım, bilemiyorum; doğru ifâdeyi yahut sözcüğü bulamadım!) keyif alınarak okunmaktadır.

Sâlisen, Hayat ve Hâtırâtım okunduktan sonra akılda ilk kalanlardan birkaçını maddeler hâlinde arz edeyim.  R. Nur;

  • Çocukluğundan îtibâren bütün yaşadıklarını, duygularını, zayıf yönlerini, pişmanlıklarını.. bütün çıplaklığıyla anlatır.
  • Aşık olduğu dönemlerde hissettiklerini, davranışlarını, yaklaşımlarını bütün teferruâtıyla, hârika biçimde ifşâ eder.
  • Olayları ve insanları mükemmel derecede (elbette kendi zâviyesinden) hikâye ve tahlîl eder.
  • Kullandığı bâzı deyimler: “İnnallâhe ma’assâbirîn”-Allah sabredenlerin yanındadır-, “İllallâh, dâd-ü feryâd” (Yaşadığı ve gördüğü -duyduğu-okuduğu sinir bozucu olaylar için sabır dilerken.). “Bâde harâb-el Basra” (Tedbir almakta geç kalındığını, iş işten geçtiğini ifâde ederken.). “İnnallâhe ve innâ ileyhi râciûn, el Fâtiha” (Bâzı kurumların asıl işlevlerini, amaçlarını yitirdiklerini, çalışmalarının artık bir anlam taşımadığını anlatırken.). “Havâs-ı bendegâh-ı hazret-i şehriyâr-i Cumhuriyet penâhı” (Yeni iktidar-Cumhuriyet kadrosunu Osmanlı saray çevresi ile kıyaslarken). (‘Agnostik’ R. Nur’un böyle ‘Allah’lı ifâdeleri kullandığına bakıp yanılmamak gerekiyor. R. H. Karay bir yazısında böyle ibârelere değinir ve onları telaffuz etmenin insanı rahatlattığını belirtir. Dolayısıyla kültürün, alışkanlığın bir tezâhürüdür.)
  • Birlikte çalıştığı insanlara ve yaşadığı olaylara atıf yaparak Millî Mücâdele’nin nasıl kazanılabildiğini sorar ve “eğrisine doğrusuna rast geldi,” der.
  • M. Kemâl’in yurt gezileri için (İzmir suikastından/suikastı iddiâsından sonra) “ziyâretleri kimi insanları cezâlandırmak ve rejim-koltuğu için korkutmak için yapıyor,” der.
  • M. Kemâl’in neredeyse Bolşevik olacağını, onu bundan kendisinin vazgeçirdiğini ifâde eder (Ki, bu abestir; çünkü M. Kemâl’in Bolşevik olmayı rüyâsında görmesi, hayâl etmesi bile mümkün değildir. Yaptığı belli ki sâdece politik bir manevradır; Sovyetler’e de hiç inandırıcı gelmemiştir!).
  • M. Kemâl’in, kendisini öldürteceği kanısındadır (Samîmî olduğu görülür, ancak sağlam, iknâ edici bir kanıt ortaya koyamaz. Bizzat kitapta yer alan, İsmet (İnönü) ve M. Kemâl’in “Rızâ Nur neden dönmüyor, dönsün artık,” sözlerinin arkasında, onun dediği gibi art niyet, plân değil, ‘içtenlik’ seziliyor.).

Sayısız madde yazılabilir, yorum yapılabilir; burada sâdece ‘lehte-ortada-aleyhte’ olan birkaç örnek vermekle yetindim.

Râbian, R. Nur’u kendi ağzından dinleyelim:

“…

  • Zekî bir adam olduğumu söylerler. Dünyâda iki şeye düşkünüm: Bana nâmuslu adam, çalışkan ve vatanperver adam desinler… Ömrüm sâde say ile geçmiştir…
  • Zekî, âlim kimselere, nâmuslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam… Türk milletine büyük ve aşk derecesinde muhabbetim vardır…
  • Hekimim; gazeteci, siyâsî, diplomat, profesör, nâşir, şâir, müverrih, müellif, devlet ricâli oldum. Hepsinden lekesiz çıktım… Kazandıklarım ile kütüphâne [Sinop’u anlatan TV programlarında ismi geçmeyen ve tur programlarına dâhil edilmeyen Sinop kütüphânesi!] yaptım. Millete yarasın diye buraya döktüm…
  • Gâyet serî hareketi severim… Bugünün işini yarına bıraktığım yoktur…
  • Fikrî tâkibim vardır. Başladığım işi ölsem bırakmam. Mutlakâ bitiririm…
  • Pozitif ve maddîyimdir…
  • Dindar değilim, fakat dîne hürmetim vardır…
  • Ne hayvan, ne de insan sevmem… Fakat mânevî bir insâniyete meftûnum. Ben tabiat, kır severim…
  • Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlakâ deliller göreyim ki inanayım…
  • Benim için hayatta bütün işlerde süs, zevk, debdebe mes’eleleri yoktur; ihtiyaç, sıhhat, millî ve şahsî mes’eleleri vardır.
  • Kibir benim aklımca bir ahmaklıktan başka bir şey değildir…
  • Dalkavukluk hiç yapmadığım ve hiç sevmediğim bir şeydir. Bil’âkis kafa tutarım…
  • İyi yazı yazarım. Ve yazılarımı dâimâ delillere istinâd ettirmeyi severim. … orijinal bir stilim ve bunun tatlı ve güzel olduğunu herkes müttefîkan söyler…
  • Cesur bir adam olduğumu zannediyorum. Anam tâ çocukluğumdan beri öyle derdi; fakat son dört beş yıldır cesâretimin azaldığını hissediyorum…
  • Nükteli söze bayılırım. Zekî ve âlim insanlarla sohbeti çok severim…
  • Mûsikîyi pek severim. Ama hiç bilmem… Ben bu nîmetten mahrûmum…
  • En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksızlık etmektir.

…”

(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Dr. Rızâ Nur)

Hâmisen, R. Nur ve hâtırâtı hakkında serdedilen, rastladığım görüşlere ve tepkilere yer vereyim. Yalnız, önce şunu bilmekte, anımsamakta yarar var: Çağdaşı insanların çoğu, belki hiçbiri, R. Nur’un kendilerine ilişkin yazdıklarını ve hattâ hâtırat yazdığını bilmeden öldü. Atatürk bunlardan biriydi. İnönü çok yaşadı, öğrendi. Onun ve diğer yaşayanların (ve onların, hâdiselere tanıklık etmiş veyâ hikâyelerini dinlemiş çocuklarının), R. Nur’un haklarında yazdıklarına dâir îtirâzî demeçlerine, röportajlarına, kitaplarına.. rastlamadım!..

İnternetteki R. Nur yorumları; onun hayâtına ve hâtırâtına dâir tek satır okumamış ama hasbelkader (ve ne yazık ki internette) yazmayı öğrenmiş, beyinleri sâdece ‘düşman-dost’ kodlarına göre ayarlanmış ‘robotların’ yalan-yanlış yâvelerinden birkaç esprili yoruma, oradan da, sayıları az da olsa, belli ki onu okumuş ve târih bilgisine sâhip insanların objektif, bilgi veren ve özlü mütâlâalarına dek değişiyor…

R. H. Karay’ın Bir Ömür Boyunca kitabında C. O. Tütengil’in makâlelerinden söz ettiğinden, müteveffâ profesörün ürünlerinden ve değerlendirmesinden yukarıda bahsetmiştim (Adı geçen kitabında R. H. Karay’ın sözlerinin nerede bittiği C. O. Tütengil’in makâle alıntısının nerede başladığı belirsizdir; ancak ‘dikkatli okuyucu’ bir gariplik sezip tekrar okuyunca fark etmiştir. İnkılâp Yayınevi’ne hürmetler!). Yalnız, R. H. Karay Hayat ve Hâtırâtım’ı okumamış görünüyor. Zîrâ, orada yer alan, R. Nur’un, ‘Refik’i severdim, fakat şimdi İngilizlerle içli dışlı,’ (mealindeki) ifâdesine ve duyum yoluyla anlattığı, onu “R. H.” diye ‘şifreli olarak’ bildirip, Şam’da bir kızla yakalandığına (1922’den sonra), evlenmesi şartıyla hapisten kurtulduğuna dâir olaylar için bir açıklama yapmamış (R. H. Karay’ın kitabının önceki bir bölümünde ‘olaylar’ anlatılmıyor, sâdece, evlendiğini söylediği kızın 14-15 yaşlarında olduğu anlaşılıyor!). R. H. Karay; kendisi Sinop’a sürgüne giderken (1908’den sonra), R. Nur’un (ve Ali Kemâl’in) Cemal paşa’ya dilenmesi sonucu, maaşlı olarak Avrupa’ya gönderildiğini (R. Nur’a göre teklif Cemal paşa’dan gelmiş!), (Lozan’da, 1923’te, kendisinin içinde olduğu) “150 kişinin af dışı bırakılması için canla başla çalıştı”ğını (R. Nur’a göre bâzı isimleri başkaları eklemiş.) yazarak onu yeriyor. R. H. Karay’ın diğer eleştirileri önemsizdir. Ayrıca, kendisi Sinop’tayken R. Nur’un gönderdiği nâzik bir mektubu da anıyor ve orada gördüğü babasını “eski bir balıkçı” diye hatırlıyor (R. Nur’un babası kunduracıdır! Karısı ona kızdığı zaman “kunduracının oğlu” demektedir!).

Turgut Özakman’ın yazdığı Dr. Rızâ Nur Dosyası kitabına internette tesâdüf ettim. Aldım ve okudum. Tahmîn ettiğim gibiymiş: Yazar, R. Nur’u ‘hasta’ ilân ediyor. Oysa R. Nur, bunu (rahatsızlığını ve ortaya çıktığı dönemleri) bizzat anlatıyor. Kezâ R. Nur’un ‘açık sözlülüğünü’ hastalığına bağlaması tamâmen yanlış ve hâtırâları okuyan aklıselim sâhibi kimsenin kabûl edebileceği bir görüş değil. R. Nur’un bir kısım sözlerini, başını-sonunu vermeden alıntılaması ‘kötü niyetinin’ bir göstergesi. Hâtırattaki kimi tespitleri, nakledilen somut olayları ise görmezden geliyor. T. Özakman, hâtırâtın künyesini vermemiş. Kitabının büyük kısmını R. Nur’un kitabından iktibaslar teşkîl ediyor. Yanısıra kitap, bu saptamalar muvâcehesinde okunursa faydalı. Yazarın birkaç çıkarım ve analizini isâbetli buldum…

Özetle, bu kitap sâyesinde, bir ‘rejim müdâfiinin’ aykırı bir târih anlatımı karşısında ve onun yazarı hakkında nasıl tavır aldığı, hangi yöntemleri kullandığı; R. Nur’un bâzı yanlışları, saptırmaları..; ve biraz da islâmcıların R. Nur’u ve anlattıklarını nasıl değerlendirdikleri öğrenilebiliyor.

Gürkan Hacır, Bizim Hep İnanmamızı İstediler, Ma’amin kitabında,

“Atatürk’ün onun hakkında ‘İngilizlerin adamıdır’ sözlerini âdetâ haklı çıkarmak istercesine anılarını British Museum’a yolladı. 1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!”

ve

“[anı kitabı] nerdeyse baştan sona Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye hakâretlerle doluydu… Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış olduğundan kimse ciddîye almadı. Ancak yeni kurulacak devlete “Türkiye” isminin konulması tartışmaları ve Lozan görüşmelerini anlattığı bölümlerdeki bilgi kırıntıları[?] bugün yaşadığımız sorunların kaynağı konusunda bizlere ipucu veriyor… Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti ismi Dr. Rızâ Nur’un teklîfiydi… Aslında kurucu kadronun ulus devlet inşâsının oluşmasında [Anlayan beri gelsin!] Rızâ Nur’un türkçü fikirlerinin büyük payı var.”

diyor. Neresini düzelteyim?! G. Hacır, Mustafa Kemâl’in “İngilizlerin adamıdır,” sözünü ne zaman ve ne gerekçeye telaffuz ettiğini açıklamıyor! Eğer 1920’deki “nasîhat heyeti”ne (Bkz. Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası) yönelik ise, (M. Kemâl) yanıldığını kısa süre sonra anlamıştır… R. Nur, çeşitli ürünlerini Fransa, Almanya ve Sinop kütüphânelerine de göndermiştir; Hayat ve Hâtırâtım’ı (ve diğer birkaç yazmayı) da British Museum’a göndermiş olmasının altında çapanoğlu aramanın mânâsı yoktur. Ayrıca, bir kopyasını da bir Fransız kütüphânesine göndereceğini yazıyor.). Yazmalar, “1960 yılına kadar saklanmak veyâ ölümünden sonra açıklanması koşuluyla!” değil, ‘1960’tan önce okuyucuya sunulmaması’ şartıyla teslîm edilmiştir. “Neredeyse baştan sona… hakâret…” yorumu da yanlıştır, abartmadır; R. Nur’un M. Kemâl Atatürk ve İ. İnönü hakkında yazdığı kesimler ki bunların bir kısmı Nutuk’ta yazılanlara îtiraz niteliğindedir, elbette övgü içerikli değildir, ama Atatürk bahsi, kitabının en fazla yüzde onunu teşkîl etmektedir. “Sübjektif, kinle ve nefretle yazılmış,” hükmü de, “kimse ciddîye almadı,” hükmü de doğru değildir. Kimi yorumlarında kızgın ruh hâli ve mübâlâğa intibâı alınsa da, yazdıklarının büyük kısmı belgelerle ve başka tanıklıklarla sabittir. R. Nur, adı verilerek-verilmeyerek pek çok kitapta (ve konuşmalarda) kaynak olarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır (Üstelik, adı geçen kitabında G. Hacır da kullanmış!). Ve yazdıkları, bâzılarının tahkîk edilmesi şartıyla, “bilgi kırıntısı”nın çok ötesinde zengin bir veri ve portre kaynağıdır! Nihâyet; R. Nur, “Türkiye Cumhuriyeti”ni değil, ‘Türkiya’ yerine (“… Avrupa bize Türkiye demiştir… [Türkiya] Türkçenin ahenk uyumuna mugâyirdir,” diyerek) ‘Türkiye’ ismini önermiş ve bu uygun bulunmuştur. G. Hacır, alıntının son cümlesinde R. Nur’un fikrî etkisini de teslîm etmiş: <… kurucu kadronun ulus-devlet inşasına R. Nur’un fikirlerinin katkısı…> Mutlakâ vardır; fakat nasıldır ve ne kadardır, henüz tam olarak bilmiyorum!

G. Hacır (da) R. Nur’u hiç okumamış gâlibâ. Ya da başka bir şey var!? Ben de onun bu ifâdelerinde bir çapanoğlu arayayım!.. Bir yargıda bulunuluyorsa, altı doldurulmalıdır!

Sitten, R. Nur’un siyâsî kimliğine, ona nasıl bakıldığına, onun nasıl algılandığına ve âdil-nesnel biyografi ve târih yazımına ilişkin özet ve genel birkaç kelâm edeyim.. R. Nur, görüşleri nedeniyle hiçbir kesim tarafından sâhiplenilmemiştir: Dinsiz (ve agnostik) olduğu için islâmcılar ve müslüman türkçüler; hânedana (özellikle Abdülhamid’e) sarfettiği sözlerinden dolayı (Haksızlık ettiğini belirtmektedir.) “pâdişah efendimiz”ciler (yâni pâdişahları/hânedanı putlaştıranlar); M. Kemâl’e ve fikirlerine ve icraatlarına karşı olduğundan lâik-cumhuriyetçiler; batı medeniyetini sorguladığı için batıcılar; türkçü olduğundan liberaller; faşist olmadığı için ırkçılar (R. Nur’un bugün ırkçı diye nitelenecek bâzı sözleri, yaşadığı dönemdeki olaylardan kaynaklanan duygusal tepkilerdir; başka sözlerine, yorumlarına, davranışlarına, yaklaşımlarına ve uygulamalarına bakıldığında -bağnaz, ideolojik, sistematik- bir ırkçı olmadığı tespît edilebilir.); antimilitarist olduğundan “Türk milleti askerdir”ciler, kezâ ordunun siyâsete müdâhalesine karşı olduğu (Burada kendinin de farkında olduğu bir çelişkisi vardır…) için darbeciler; antikomünist olduğundan ve bolşevik devrimiyle alâkalı yorumlarından dolayı sosyalistler…

R. Nur ve anıları hakkında, bugüne kadarki politika, meâlen, <deliydi, ‘şöyle-böyle’ydi, sırf hakâret ediyor; o yüzden yazdıklarını dikkate almayalım, almayın,> şeklinde özetlenebilir. Yâni Türkiye târihi boyunca, her zaman ve her alanda ve her kesim tarafından icrâ edilen; insanları karalama, olayları örtme ve inkâr, sorunları yok sayma ve öteleme, yapılmış hatâları kabûl etmeme siyâseti söz konusudur. Bu yaklaşım bugün-yarın değişecektir, değişmektedir. Çünkü artık mızrak çuvala sığmamaktadır Cumhuriyet târihçisi Prof. Dr. Cemil Koçak’ın dediği gibi,  târihimizi yeni öğrenmeye başlıyoruz.

Türkiye’de târihsel, târih yaratmış, târihe mal olmuş insanları özgürce/bağımsız olarak, tarafsız bir bakışla ve hakkâniyetle yazan ve yazacak biyografi yazarları ve akademisyenler vardır. R. Nur da bir gün bu anlamda kaleme alınacaktır. Onu yazanlar şanslı olacaklar; çünkü ellerinde, ‘birinci kaynaktan menkûl’ çok ayrıntılı ve ziyâdesiyle sağlam veriler olacaktır.

Sâbian, yukarıda R. H. Karay’ın ismi ile birlikte bahsedilen 150’likler ve yabancı vesâyetine/‘dostluğuna’ dâir bir bilgi verip birkaç yorum yapayım… Sedat Bingöl’ün 150’likler Meselesi, Bir İhânetin Anatomisi isimli kitabında Hayat ve Hâtırâtım’dan iktibâs edilen şu cümle yer almaktadır:

“İhânet edip işgâl zamânında, işgâl kuvvetlerine hizmet etmiş yüzelli Müslümanı afv-ı umûmîden istisnâ etmeyi İngilizler ile husûsî görüşerek hâllettim. İngilizler bu adamları kullanmışlar, bu hâle koymuşlar, şimdi de onları himâye etmediler. Ben burada adedi karşılaştırdım [?]”

R. H. Karay’ı te’yit eden bir cümle!.. ‘Kullanmış olabilirler ama gerçekten ajanlık etselerdi İngilizler korurdu,’ fikrindeyim (Nitekim korumamışlar.). Bu bağlamda, ‘bu kişiler sürgündeyken nasıl, ne kalitede yaşadılar,’ sorusunun cevâbı verilmelidir (Yukarıda ismi geçen kitabı okumadım. Belki cevap orada vardır.)…

19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Avrupa ve Rusya büyükelçilerini sık sık ziyâret ettikleri mâlûmu âlemdir… R. Nur, 1908 Devrimi sırasındaki gösterilerde, ahâli ile birlikte İngiliz Sefârethânesi’ne de uğrar (Hâtırâtında bunun yanlış bir davranış olduğunu bilâhare anladığını kaydeder.)… M. Kemâl (1918 sonları ve 1919 başlarında), harbiye nâzırı olmak için kulis yapmış, Anadolu’da bir vilâyete vâli olmak için İngilizlere mesajlar göndermiştir (Minber gazetesi, 17 Kasım 1918). İngilizler bu talebi kabûl etselerdi M. Kemâl Anadolu’ya farklı bir amaçla geçecekti!.. Bütün bunları bilince, o kültürde, şartlarda yetişmiş devlet adamlarını, siyâsetçileri, gazetecileri, askerleri, özellikle sırf Millî Mücâdele döneminde yer aldıkları taraf îtibârıyla kimi insanları eleştirmek ve onları bugün dahi ithâm etmek haksızlıktır, ideolojik bir tavırdır, târih bilmemektir…

Okumadım (ama yazarı ile yapılan bir sohbeti dinledim), ‘Kemâlist’ Orhan Karaveli’nin Ali Kemâl isimli kitabı, o döneme artık serinkanlı bakılabildiğinin bir tezâhürüdür.

Sâminen, Millî Mücâdele döneminin târihi ve şahsiyetleri üzerine mütâlâam şöyledir:

İnsanlarının, ideolojilerini salt düşmanlık üzerine binâ etmeleri onların görüşlerinin sığlığına işâret eder. M. K. Atatürk’e husûmet de bu kapsamdadır. Ancak, onun çağdaşlarından, onu Millî Mücâdele sırasında ‘eşitler arasında birinci’ olarak telakkî eden yol arkadaşlarını, onların sözlerini ve basılmış/basılmamış (muhâlif) anı kitaplarını ve bu arada R. Nur’u ve yazdıklarını farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü yalnızca M. Kemâl ve (Millî Mücâdele’den sonraki yeni) çevresindeki bâzı şahsiyetler değil, bilâhare ona muhâlif olan kadro ve R. Nur da Millî Mücâdele kahramanlarıdır ve bu devletin kurucularıdır…(3) 21. yüzyıl Türkiye insanının, kurucu kadronun âzâları arasında (hattâ bunlarla Millî Mücâdele’ye karşı çıkmış insanların arasında), çok büyük ölçüde, dönemin şartlarına-siyâsetine-şüphelerine-korkularına-geçmişine ve aynı kişilerin şahsî çekişmelere, hırslara/egolara dayanan kavgalarına taraf olması aklî bir duruş değildir (Taraf olunuyorsa/olunuyor görünüyorsa, bu, mansıp veyâhut kültür/hissiyat yâhut menfaat kaynaklıdır.). Bizim ‘işimiz’, kanâatimce; okumak, öğrenmek, anlamak, mukâyese etmek, nesnel ve âdilâne biçimde yorumlamak, yapılan hatâlardan ders çıkarmaktır.

Tâsian, R. Nur’a ve yazdıklarına dâir son bir tahlille yazımı nihâyetlendireyim.. R. Nur’un sosyal, ekonomik, siyâsî vesâir görüşlerinin çoğuna (veyâ epeyine) iştirâk etmiyorum, “dîni-dînî kurumları türklük için kullanma” politikasını etik bulmuyorum, “Türkiye’nin Yeni Baştan İhyâsı ve Fırka Programı”nı iptidâî, çelişkili, hattâ aptalca görüyorum. Kezâ bâzı düşüncelerini, yaklaşımlarını, kararlarını (sebebi ne olursa olsun) yanlış ve yakışıksız buluyorum. Bunlara karşılık, ‘insanî’/kişisel yönü, şahsî hayâtı (içtenliği, vicdan sâhibi olması, cesâreti, sabrı, fedâkârlığı, kendini sorgulaması..); araştırmacılığı, hizmetleri, ürünleri; nihâyet en önemlisi, yaşadığı dönemi, insanları, ilişkileri, hâdiseleri teferruâtı (ve özellikle mükemmel bir mîzâhî üslûp) ile yazıp çok kıymetli bilgiler verdiği için ben R. Nur’u takdîr ediyor, ona minnet ve sempati duyuyor, onu sâhipleniyorum. Sinop’a gittiğimde, ilk olarak eserini (kütüphânesini), teşekkür niyetiyle ve görev telakkî ederek ziyâret edeceğim.

(1) Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920) , İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Lozan Barış Konferansının Perde Arkası (1922-1923), Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933)

(2) Bugüne dek bu yayınlara yönelik bir şikâyet, soruşturma.. haberi çıkmadı; ciltler hâlihazırda kitapçı raflarındadır, satılmaktadır. Kezâ, Boğaziçi Yayınları’nın da, Hayat ve Hâtırâtım’dan ilgili bölümü alarak bastığı Lozan Hâtırâları kitabı var. Kitabın girişinde, sâdeleştirme yapıldığı ve bâzı ifâdelerin (herhâlde mâlûm “Atatürk’ü koruma” yasası nedeniyle) çıkarıldığı söylenmektedir. ‘Zâten çok sâde, neresini sâdeleştiriyorsunuz; mutlakâ kullanmak istiyorsanız, yeni Türkçe kelimeleri dip notlarla belirtin!.. Hakâret varsa, sayfanın altına şerh düşün; yanlış anlatımlar, iddiâlar varsa, delil getirerek ortaya koyun!’… Şu da var ki, yayınevine, böyle bir açıklamayı kitabın başına koyma dürüstlüğünü gösterdiği için saygı duymak da gerek.

(3) Bu ifâde ile, vatandaşı olduğum devleti kutsamak değil kastım. Sâdece vâkıâyı vurguluyorum. Dahası; devletin, benim gibi insanlardan müteşekkil bir toplumda lüzumsuz bir varlık hâline geleceğini ümîd ediyorum!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23172, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 2

.
Tekrar merhaba arkadaşlar.
Ben bütün kalbimle, umuyorumki aşağıdaki yazımda ve bundan sonraki yazılarımdanda, herkes kendi payına düşeni, hiç bir düşmanlık yapmadan, ön yargısız ve saygıyla alır, üzerinde düşünür ve değerlendirir.Benim yazılarımda ve çalışmalarımda amaç, karalamak, düşmanlık yapmak değil, doğruya yaklaşmaktır.Fikirlerim, düşüncelerim, dolayısıyla geliştirmeye çalıştığım çizgi, geliştirmeye çalıştığım yol, doğruya giden yegane yol değildir zaten.Elbette aynı tarafa giden farklı yollarda olmalıdır.Benim çalışmalarımda ancak bu yolların tamamlayıcısı olabilir.
Zaten insan yaşamı bir bilgiler toplamıdır ve bu bilgilerin diyalektik işleyişi, piyanonun üzerindeki notalara benzer.Piyanodaki tuşların üzerinde, tiz notalara doğru gittikce pes seslere, pes notalara doğru gittikce tiz seslere ulaşırsınız.Yani müzik bir dağiredir.Bizlere gine bir kurucunun varlığını gösteren, yedi gün, yedi gece, yedi nota, yedi renk, esrarengiz bir dağire gibi, birbirlerine dönüşerek yaşamı oluştururlar.Dünyadaki bilgilerde bir dairedir aslında, derinleştikce aynı yere ulaşır, ama er ama gec aynı yere varır.Bu nedenle eskiler çok doğru demiştir, aklın yolu birdir.
Aklın yolu eleştiri ile ilerlenen bir yoldur aynı zamanda.Sanat, bilim önce gözlemler, sonra eleştirir ve eleştirilerek gelişirler.Fakat eleştiri ile karalama arasında bir fark vardır.Karalama çağresizliğe, eleştiri ise gelişme ve öğrenme arzusuna işarettir.Ben okuduğum yazıları eleştiriye tabi tutarken, önce sakin bir şekilkde bu yazıda anlatılmak isteneni anlamaya çalışırım.Harf hatalarına ve buna benzer yazım hatalarına takılarak hiç vakit kaybetmem.Bu nedenle bana bu yönlü gelen eleştirileride hiç kayde almam.Çünkü güzel yazı yazma yarışı içersinde değilizidir.Amaç güzel yazı yazmaktan çok güzel şeyler söylemektir.Tabiki yazı yazmanın doğruluğuda önamlidir ama bu içerikten sonra gelen bir ayrıntıdır, tabi şeyet güzel yazı yazma yarışmasında değilseniz.

1 nolu yazıma malum kişi tarafından yapılan eleştiri aslında bir karalamadır ve çağresizliğe işarettir.Harf hatalarım nedeniyle çok kızan, adeta çıldıran, (bilmiyorum kafasını sağa sola çarptımı) bu kişi, çok açık bir şekilde gerçekler karşısında somut bir şeyler geliştirememenin kızgınlığını bu şekilde dışa vurmuştur.Saldırganlaşıp pervazsızlaşmıştır.Bilinç altı çağresizliğin neden olduğu sinir nöbetlerine tutulmuştur. Yıllarca emme basma tulumba gibi bir kafa sallama yöntemi ile okuyup bu okuduklarını farklı şekillerde yazarak, ama hiç bir yaratıcı düşünceye baş vurmadan, dünyayı açıklamaya çalışan bütün az gelişmiş insanlar işte bu resmiyetin, kuralların, güzel konuşmanın arkasına sığınarak, kendi kendilerini tatminederler.Amaç fayda sağlamak değil tatmin olmaktır.Bu bir tür duygu mastürbasyonudur.Bu insanları ciddiye almamanız konusunda siz değerli halkımı uyarıyorum.Bunlar hiç bir şey yapmaz, ama kimseyede bir şey yaptırmazlar.Bildiğimiz psikolojik sorunlu insanlardan biraz daha gelişmiş olan bu tür, güzel konuşup, iyi yazabilir ama hiç elle tutulur bir şey söylemezler.Yaşamları bir tekrardan ibarettir.Büyük fikir ve düşüncelerin arkasına gizlenmişlerdir.Dünyaya gizlendikleri bu yerden bakarlar.Bu nedenle gerçek kişilikleri hep gizli kalır.Ama bazen işte ezberledikleri bilgilerle çelişen gerçeklerle karşılaşınca gerçek yüzlerini ortaya koyarlar, tıpkı bu örnekte olduğu gibi.
Bu kişi benim yalan, yanlış yazmış olduğumu savunmuş, soruyorum spermin, yumurta sistemlerinin neresi yalan yanlıştır.?Böyle bir system yokmudur?Asıl siz cevap verin, bu sperm ve yumurtalar sistemi nasıl gelişti?Nasıl başladı?Cevap verin, bu cevabınızı bekliyorum, bekliyoruz.
İşte bu yazı gerçek bir numune oldu, lütfen saklayın.Siz beni tanımadan karalamaya çalıştınız ben ise artık nerdeyse tamamen tanıdığım birini halka teşhir ettim.Bu güzel bir çalışma oldu.

Şimdi ticari mantığın ne tür bir mantık olduğuna ve hem bütün bir dünya sistemi hemde düşünce sistemlerimiz üzerindeki etkilerine dair açıklamalara geçmeden önce 1. nolu yazımda sizlerle paylaştığım bilgileri tamamlayan bir kaç açıklama daha eklemek istiyorum.
Evet evrim teorisi genelde dış koşulların etki tepki bileşimlerini inceleyerek ilerler.Mesela bir elmayı güneş, su, toprak ve ağaç ile bağlantılandırarak anlar ve açıklar.Tabiki bu doğru bir açıklamadır.Kalbi kan ile mideyi bağırsaklar ile, hücreyi diğer hücreler ve içinde bulunduğu vucud ile, elleri çok çalışmak ile, gözleri çok bakmak ile, bacak kaslarını çok yürümek ile vs.vs. bağlantılandırarak açıklar.Bütün bu bağlantılar elbette doğrudur.Yaşamda etki tepki olmadan, değişmeden ve gelişmeden belli bir akış olmadan yaşam söz konusu olamaz zaten.
Ama bütün bu bağlantılar mutlaka birbirlerine temas etmek, fiziki etki yapmak zorundadır.Bunedenle yaşamın büyük bir bölümü fiziki etki tepki ilişkilenmeleri ile gelişir.Bir şey her hangi bir etki olmadığı sürece yer değiştirmez, bu diyalektiğin yani yaşamın kuralıdır.
Ama işte bu mantık ile açıklanamayan bir ilişki sistemi vardır ki bu sperm ve yumurtalıklar sistemidir.Çünkü bu inanılmaz kurulmuşluğun bir fiziki bağı söz konusu değildir.Dünyada bu sistemler dışında diyalektik mantık ile açıklanamayan başka bir ilişki yoktur.BU NEDENLE DÜNYANIN YÜZDE DOKSANI BİLİNEBİLİR FAKAT YÜZDE ONU BİLİNEMEZDİR.Yaşamın yüzde doksanında geçerli olan diyalektik mantık yani evrim teorisi işte bu gerçek karşısında hiç bir açıklama yapamamaktadır.Ama bu gerçekte dünyanın en önemli gerçeğidir.Sizcede dünyanın en müthiş şeyi bizlerin dünyaya gelmesi değilmidir?
Üstün bir zekanın kuruculuğu olmadan var olması mümkün olmayan sperm ve yumurtalık sistemlerimiz, kendi dışlarında, hiç bir şekilde fiziki bir ilişki sözkonusu olmadan inanılmaz bir şekilde bir birleri için geliştirilmişlerdir.Bu gelişim, doğal yaşam koşullarıyla açıklanabilecek türden bir gelişme değildir.Nasıl başladığına dağir bilimsel bir şeyler söylemek biz insanların kapasitesinin çok dışındadır.Ama müthiştir, inanılmazdır, korkunç bir labaratuar ortamını gerektirmektedir.İçimizde bizlerin bilincinin dışında oluşan bu inanılmaz sıvı sperm başka bir vucudun içersinde yapacağı bu dünyanın en büyük ve önemli işini nereden bilmektedir?Bizim bilincimizin dışında gelişen bu gerçeklik bizim dışımızda ama bizimle çok alakalı olan büyük bir zekanın varlığına işarettir.Cinsel organların yapıları bile, korkunç müthiştir.Resmen bir birleri için için üretilmişlerdir.Çünkü yapılarında, şekil ve işlevlerinde bir zeka söz konusudur.Bu büyük zeka onları birbirleri için üretmiştir.

Peki bilimsel çalışmalar neden bu durumun aksini ıspatlar gibi görünmektedir.?
Her bilimsel gelişmenin, her bilimsel buluşun geliştirilmesiyle, bakın evrim teorisi doğru fakat bir yaratıcının varlığı yanlıştır ve bunu tekrar ıspatladık dermiş gibi algılanmasının gerçek suçlusu ne yazıkki yanlış insanların, özellikle toplumsal değişim ve gelişimi istemeyen, bundan hiç bir çıkarı olmayan, imparatorların, padişahların, varlıklı kesimin etkisinde kalmış, cahil eller tarafından çarpıklaştırılmış dinlerin, aslında özü değil ama çarpıklaştırılmış, kendisine yabancılaştırılmış biçimleridir.Cahillikle iç içe geçmiş, özünden uzaklaştığı için kendini geliştirememiş dinlerin, bilim karşısındaki tutumları, bilim insanlarını onlardan uzaklaştırmış ve bir birlerine öcü gibi bakar olmuşlardır.Eğer islam dini bilim çin dede olsa git, zekat ver, komşun aç yatarken sen tok yatma gibi öğretileri yeterince yerine getirebilmiş olsaydı, bu gün bilimin merkezi çok eskilerde olduğu gibi gine Asya olacaktı.İslam içersindeki eski dönem insanları için geliştirilmiş bir takım kurallar çoktan değiştirilmiş olacaktı.Bu kurallarki günümüzün gelişmişliğine uymadıkları için bir çok insanı İslamdan ve Allah inancından uzaklaştırmaktadır.Mesela, tekniği geliştirip insanların tümünü kurtarmak yerine, fakire sadaka vermek, giyim kuşam, şeytan icadları anlayışı, dayak cennetten çıkmıştır, kadın köledir, vs. vs gibi.Ama bunların içinde en önemlileri ki ben kitabımda bu konuya geniş yer verdim KADERCİLİK tir.
Kaderimizi tahmin etmeye çalışmak, her şeyi kadere yüklemek yanlış, günah ve anti bilimselliktir.Kader vardır ama kişilerin yaşamında ne kadar ve nerede vardır bunu kimse bilemez.Kadere inanmak gerekir fakat bunun yaşamımızın yalnızca küçük bir bölümünde olduğunu unutmadan.Kadere tapmak bir bakıma şeytan ile sağlıksız kötü durumlar ile anlaşma yapmak gibidir.Yaşamı doğru anlamak ise yaratıcıya saygıdır, çünkü beraberinde sağlıklı gelişmeyi ve doğru duruşu getirir.Zaten bilimsel çalışmalar doğası gereği kader anlayışını direk olarak kabul edemezler.Bu nedenle din kendi özüne yani bilime yabancılaşır.

Bir bilimdalı olan Marksizmin’ de dinlere ve Allah inancına yaklaşımı bu temeldedir.Toplum bilimler alanına ait, sosyoloji biliminin bir dalı olan Marksizm, egemen sınıflara karşı verdiği mücadelenin oldukca zor koşullarında gelişmiştir. Bu koşullar tamamen dini monarşik yapılanmalar ile yönetilen sistemlerin belirlediği koşullardır..Binseküzyüzlerin ortalarında, aslında ASİL İNSAN için indirilmiş dinler, cahil insanların elinde, halkı çok zor yaşam koşullarına başkaldırmamaları için kullanılan bir afyon ve uyuşturucu olma niteliğindedirler.Tanrı kıralı korusun sloganı, dinlerin ne kadar özüne yabancılaştığını zaten açık bir şekilde gösterir.Bu koşullarda, despot ve acımasız ve cahil yönetimlere karşı savaşarak gelişen Marksist felsefe, bu koşullarda benim yukarıda bahsettiğim konular üzerine eğilememiştir.Cahil, sözde din insanlarının tersden etkisine girerek, sadece onların söylemleri üzerinden dinleri ve bununla beraberde Allah inancını mahkum etmiştir.Bu durumun bilim karşıtlığına düşmeme kaygısı ilede alakası vardır.Çünkü geliştirilen öğretinin adı zaten BİLİMSEL SOSYALİZM’dir.Bu nedenle bilim kurumlarından gelen her türlü bilgi direk olarak kabul edilmektedir.
Oysa Oligarşinin, bilim kurumlarını teorik kuşatma karargahları haline getirmiş oldukları gerçeği göz ardı edilmiştir.Okuyan, düşünen, imanlı, iyi niyetli, paylaşımcı, namuslu, mücadeleci, onurlu, gerektiğinde kendi ve başkalarının hakkı için savaşabilecek, Komin kişilik karşısında geliştirilmeye çalışılan, lümpen, zevke tapan, sex, uyuşturucu, ve eylenceden başka birşeye anlam veremeyen HEDONİST kişilik, bilim kurumlarından gelen bilgiler doğrultusunda oluşturulmuştur.Bu konu başlı başına başka bir yazı konusudur, müsadenizle bu konuyu, başka bir yazı çalışmamda inceleyeceğim.

Evet butün bunların yanında beni etkileyen inanmama neden olan başka gerçeklerde vardır.Mesela meyvaların, elma, armut, şeftali, elimize sığacak boyutta olmaları, portakalın dilimli olması gibi.Bu dev dünyada neden meyveler elimize sığacak bir boyutta, dev bir bina boyundada olabilirlerdi.Hiç bina boyunda, yada bir araba boyunda bir meyve gördünüzmü ?
Londra’da pek çok park vardır bu parklar bir çok bitki çeşiti ile doludur ve Londra sanki ormanın içine kurulmuş gibidir.Ben bu park gezilerimde bütün bitkilerin müthiş bir dizayna sahip olduklarını hayranlıkla fark ettim.Daha önce bunları tesadüfen çıkmış çalıçırpı zannederdim.Şu anda bir çoğunuzun zannettiği gibi.Karman çorman, düzensiz, rasgele çıkan bitki karmaşası.Oysa en karmaşık ve rasgele oluşmuş görünümdeki bir bitki bile kendine has bir yaprak dizaynına ve dizilişine sahip.Hiç tesadüf bir şey yok.
Bir çiçek hayranı olarakta çiçeklerdeki bilinçli zekayı çok net bir şekilde gördüm.Çiçekler güzellermi yoksa bizemi güzel görünüyorlar sorusunun cevabını bulduğuma inanıyorum. Çiçeklerdeki güzellik üç özelliği kendilerinde toplayarak oluştuğu için bir zaka söz konusudur.Çünkü üç ayrı güzellik bilinçli olarak bir araya getirilmiştir.Bilinç zeka demektir.Bu üç özellik ayrı ayrı olsalardı, tamamen biçimsiz olsalardı, rast gele olsalardı bu çok farklı olurdu.Bu özellikler şekil, koku ve inanılmaz renk dağılımıdır.Bu çok şaşırtıcı bir durumdur.İlk zaman filozoflarıda buna şaşırmış ve düşünmeye çıçekler neden güzeldir sorusunu sorarak başlamışlardır.Bu nadenle onlara doğa filozofu denmiştir.O ne müthiş şekiller ve kokular o ne güzel renk dağılımı gerçekten hayranlık verici.
Başka bir gerçekte hayvanlardır.Hayvanların şekilleri çok hoştur.Alabildiğine şirin ve farklı bir dizaynları vardır.Zürefa, zepra, deve, tavus kuşu, gergedan, fil, bülbül, geyik.Renklerini bırakıp sadece şekillerini çizseniz ginede çok hoş ve şirinlerdir.Bu nedenle bunların oyuncakları dahi çokcukların çok hoşuna giderler, eğer çok biçimsiz ve rasgele olsalarıdı çocukların hoşuna gitmezlerdi, çocuklar bunlardan korkarlardı. Hayvanlar şirin oldukları için, rakiplerini korkutmak amacıyla kendilerini çirkinleştirirler, korkunç sesler çıkarırlar, tabi o zaman çocuklarda, büyüklerde korkar.Yani demek istediğm şudur, gine çiçekler örneğinde olduğu gibi, onlar bizim gözümüze güzel görünmüyor, onlar gerçekten güzelleştirilmişlerdir.
İşte bütün bu güzellikler, bütün bu dizayn benim yukarıda belirttiğim sperm ve yumurtalıklar sistemlerinin çok üstün bir zeka tarafından geliştirildiğini bizlere defalarca gösterir ve bu doğruyu destekler.Bu nedenle bir yaratıcı vardır ve bu yaratıcı dinlerde bizlere gösterildiği gibi yüce HAK tır.
Bir sonraki yazımda, Allah inancı olmayan ve Ticari Mantığı yok edemeyen her toplumun mutlaka, er yada geç hedonistleşeceğini işleyeceğim.Ayrıca anlayışlarıyla birlikte Ticari Mantığı inceliyeceğim.
Teşekkürederim

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8584, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

ALLAHA İNANAN MARKSİZM 1

Herkese merhaba.
Ben BİLGİ VE SEVGİYE inanan bir Marksistim.Yıllardır okuyorum ve yazıyorum.Ama en önemlisi düşünüyorum.
En son yazmış olduğum, NEDEN İNANMIYORDUM- NEDEN İNANIYORUM DÜŞMAN BİLİNCİ VE ŞİİRLERİM isimli kitabımda incelediğim bir takım bulguları, fark ettiğim doğruları sizlerle paylaşmak için sabırsızlanmaktaydım.
Kitabı henüz çeşitli nedenlerden dolayı basamadım.Kitapların, yazı çalışmalarının, basılmadan önce tartışılması, eleştirilmesi çok önemlidir.Bu nedenle, Bilimfelsefedin sitesinin bana verdiği yazarlık imkanından dolayı bu sitenin kurucu ve yöneticilerine buradan teşekküretmek istiyorum.Onların geliştirdiği bu imkamlar sayesinde fikirlerimi sizlerle tartışabileceğim.
Şimdi bu ilginç bulguları tartışmaya açmak istiyorum.Amacım bir yandan fikirlerimi tartışmaya açmak bir yandanda sizleri bu konuda ikna etmeye çalışmaktır.Ben diyorumki, söylemlerim karşısında somut şeyler söyleyemiyeceksiniz ve söylediklerimi dürüstce kabul etmek zorunda kalacaksınız.Evet yanlış anlamadınız, bu bir iddea.Bizler konuları her zaman sakin sakin tartışıyoruz, konularımız birazda iddealı olsun ve tatlı bir rekabet eşliğinde geliştirilsin, belkide tartışmalar daha eylenceli olur diye düşünüyorum.
Ortaya atacağım sadece üç tane konu var.Bu konularda ben iddeamı söyleyeceğim ve ondan sonra tartışma başlayacak.
1 BİR YARATICININ VARLIĞI
2 TİCARİ MANTIK
3 HEDONİZİM
Dilerseniz bu üç konuyu teker teker tartışalım ve sonradan toparlayalım.
Şimdi işte benim birinci iddeam, ki bu iddea bir yaratıcı fikrine inanmayanlarınızın inanmasını sağlıyacak, yada kafanızda çok büyük soru işaretleri bırakacak ve aksini ıspatlayamayacaksınız.
Bu gerçek ki fark ettiğmde benimde inanmama neden oldu ve henüz aksini kendime ıspatlayamadım.Aslında iyi bir ateisken inanan biri oluverdim, ama Marksist felsefe öğretisinin doğruluğuyla ilgili fikirlerim dahada güçlendi.
Bildiğiniz gibi ateğizim evrim teorisine dayalı bir inanıştır.Evrim teorisi ise iki temel fikre inanır bunlardan biri MİLYONLARCA YIL diğeri ise TESADÜFLER DİZGESİDİR.Bu bağlamda her şey dış koşullara ve etki tepki mantığına bağlanarak açıklanır.Çok koşduk, çok yürüdük, çok çalıştık, çetin yaşam koşullarına karşı mücadele verdik bu nedenle hayvandan insana doğru geliştik.
İşte benim farkına vardığım gerçek bu iki inanışla açıklanamayacağı için bir üstün zekanın varlığı kesindir diyorum.
Benim farkına vardığım gerçek nedir ?
Benim farkına vardığım gerçek başta dünyanın en zeki sıvısı olan SPERM dir.Evet sperm, biz erkeklerin vucudunun ürettiği ama bizim bilincimizin dışında ürettiği bu dünyanın en becerikli sıvısı. Bu sıvı billeşe bilmek için ve amacına ulaşabilmek için müthiş bir bileşimler toplamına sahip olmak zorundadır.Bu bileşimlerki işte bizim var oluş gerçeğimizdir.Hiç çamurlarda bulduğumuz bir takım fügür ve şekillere eğilip milyonlarca yıllara varan tahminlere ve varsayımlara gerek yok, var oluş gerçeğimiz bu haliyle zaten gözümüzün önündedir.Biz erkekler en ilkel dönemlerdede ve bu günde sperm yapabilecek süper bir beceriye sahip değildik, öyleya kimilerimiz bir çiçek resmi bile yapamaz, bu kadar büyük bir gücü bizim vucudumuz nasıl üretebilir ? Nasıl böyle bir süper amaçlı bir süper sıvıyı bizim bilincimiz dışında, bize rağmen üretebilir ?
Tamamen içimizde gelişen ve çok üstün bir labaratuar birikimini gerektıren bu gerçek tesadüf olamaz.
Peki sperm’in kendisine hayal gücümüzü zorlayarak tesadüftür desek bile, onun hiç bir şekilde temas etmediği, fiziki bir bağı olmadığı, başka bir iç ortam için bir amaca sahip olması tesadüf olabilirmi ? Sizce burada, bir üstün zekanın, karşılıklı ayarlamış, birbirleri için geliştirmiş olduğu bir iç durum yokmudur ? Bir bebek yumurtalar ile birlikte doğuyor.Bu başka süper bir iç ortam.Bu nasıl tesadüf olabilir ? Birlbireri ile hiç bir fiziki teması olmayan, birbirlerini gün ışığında hiç bir zaman göremeyen bu iki süper ortam bir birleri için varlar.Bu biz insanların literatüründeki tesadüf kavramının çok dışında bir gerçekliktir.
Görüldüğü gibi hiç bir biyolojik bağı olmayan iki iç ortamın birbirleri için süper bir zeka tarafından geliştirildikleri çok açık bir şekilde önümüzdedir.Bu iç ortamlar her hangi bir milyon yılda çok koşarak yada zıplayarak gelişemezler, bu mümkün değildir.Gözlemlemelere dayanan, bilim kurumları veya hiç bir bilim insanı, yukarıda bahsettiğim gözlemi red edemez, etmemelidir.
Peki hayal güzümüzü biraz daha zorlayarak bu iki süper ortamın bu inanılmaz yapılarına tekrar tesadüf dedik diyelim, cinsel organların birinin dışa doğru çıkık, diğerinin içe doğru girik olmasıdamı tesadüftür ? Soruyorum böyle bir tesadüf olabilirmi ? Çok somut ve çok müthiş bu var olma gerçeğmizle ilgili üst üste kaç defa tesadüf diyeceğiz ?
Bütün bu durumlara bir kere daha tesadüf desek bile, bu sefer delicesine doğlu olduğumuz cinsel enerjiye ne diyeceğiz, nasıl açıklayacağız ? Eller kollar değil ama cinsel organlar iç içe geçmek için nasıl böyle güçlü bir istekle doğlu olabilirler ? İkiside kastan oluşmaktadırlar tıpkı bütün vucud gibi.
Evet konu bu arkadaşlar.
Ben iddea ediyorum bu gerçek tesadüf olamaz.Evrim teorisi, yada kısaca diyalektik meteryalizim toplumlar tarihi ve insan psikolojisi için doğrudur ama var oluş gerçeğimiz için doğru değildir.Dünyanın yüzde doksanı bilinebilir fakat yüzde onu bilinemezdir.
Sağolun çok teşekkür ederim saygılarımla.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 7846, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-4) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası
– İlk Meclisin Perde Arkası
– Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası
– Minelbab İlelmihrab
– Bir Ömür Boyunca
– Anılarım
– Türkiye’de Beş Yıl

^^^^^^^^

İngiliz Oyunu

Alıntı: … Ayasofya Meydanı hınca hınç dolu idi. Nakıye Hanım, ben, Hamdullah nutuk söyledik. Bu miting çok tehlikeli idi. Hiç kimse farkında değildi; benim içim oynuyordu. Birtakım canların gitmesine, fena akıbetlere sebep olabilirdi. Aynı zamanda millette hayat olduğunu göstermek, İtilâf devletleri üzerine lehimize bir tesir yapmak gibi menfaatleri de vardı. Bunun için yapıyorduk.

Ben İngiliz politikasını tetkik etmiş bir adamım. Hint, bilhassa Mısır’da buraların tarihlerinin tetkiki sayesinde nasıl hareket ederler biliyorum. Hele Mısır’da vakaların birkaçında bulundum da. Böyle miting olursa âlâ, olmazsa İngilizler el altından yaptırırlar. Sonra kalabalığın arasına birkaç silâhlı adam korlar. Bunlar bir aralık silâh patlatırlar. Ahaliden de silâh atan olur. İngiliz askeri gelir; isyan bastırıyorum diye halkı kırar…
(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920), Dr. Rıza Nur)

Kitap hakkında: Dr. Rıza Nur’un el yazması “Hayat ve Hatıralarım” kitabı yayınevince dört cilt/kitap haline getirilerek basılmış. Bu cilt 2010’da yayınlanmış. 2007’de yayınlanan diğer ciltlere (aşağıda alıntı yapılan kitaplar) göre daha az hata (imla, gramer, dizgi…) içeriyor… Belirtilmemiş: Kitabın arkasındaki ek R. Nur’un yazdıklarından değil Cemal paşanın hatıratından alıntı!  

1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında Osmanlı ülkesinde okullar, insan davranışları ve ilişkileri, yolculuklar, yönetim, II. Meşrutiyet, 31 Mart,… Fransa ve Mısır manzaraları, Milli Mücadele… Sayısız olay, insan ve yorum… Nefis, ayrıntılı, (oto)sansürsüz bir anlatımı haiz, bilginin, komedinin, acının, pek çok şeyin bir arada olduğu; birçok kesimini okurken aşağı-yukarı 100 yıl öncesinin değil, günümüzde yaşayanların ve yaşananların anlatıldığını sanıp neredeyse kuşkuya düşülen harika ve şaşırtıcı bir kitap. Mutlaka okunmalı.

Birinci Meclis Azaları

Alıntı: İstanbul’da Meclis kapanınca Mustafa Kemal her tarafa emirler vermiş. Her şehirden âdeta sokaktan toplarcasına beşer kişiyi mebus diye yollamışlar. Onlar da yavaş yavaş geliyor. Bunlar ekseriyetle her şehrin yerli ahalisinden, birkaç da döküntü ve değersiz adam var. O vakit herkes Ankara’dakilerin nasıl olsa bir gün yakalanıp asılacaklarına kani idiler. Bazı şehirler sevmedikleri birini varsın gebersin diye mebus olarak yolluyorlardı. Sonra Anadolu’yu dolaşırken bunu bana çok yerde anlattılar. Meselâ Bursa’dan bu fikirle Operatör Emin’i yollamışlar. Bu mebusların bir kısmı da korkup gelmemiş. Zorla yollamışlar. Meselâ Sinop’tan Arnavut Rıza, köye kaçıp saklanmış olduğu halde, jandarma ile bulup yollamışlar.
(Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası (1908-1920), Dr. Rıza Nur)

Not. Milli Mücadele’nin (özellikle başlangıçta) ne M. Kemal’in (Nutuk’ta) ne de şimdilerde kimilerinin iddia ettiği gibi planlı-programlı bir hareket olmadığı görülüyor. Yani “it ürür kervan yürür” veya “kervan yolda düzülür” “sistemi” uygulanmış!.. Savaş şartlarında meclisin olması ve çalışmasının M. Kemal’in (demokrasiye demesek de) meşrutiyete bağlılığının bir göstergesi sayardım; bilahare, tarih okumalarımı ve sorgulamalarımı artırınca,  önce M. Kemal, karakteri ve görüşleri itibarıyla o meclise ve azalarına nasıl tahammül edebilmiş diye düşündüm ve ardından meclisi mücadelenin meşruiyeti için kullandığını anladım. Nitekim Cumhuriyet’i 1. değil, (yenilenen, “düzenlenen”) 2. meclis ilan edecektir. “düzlenen” 3. (4., …)  meclis ise (artık) “memurlardan” müteşekkil kalacaktır. (Sahi; “Millet Meclisi” tabiri (de) R. Nur’unmuş. Pek Arabî diye tanımladığı Meclisi Mebusan yerine bunu teklif etmiş, kabul edilmiş; M. Kemal  de “büyük” kelimesini eklemiş.)

Çar ve Etrafı, Namuslu Halk, Edepsizler

Alıntı: … Moskova… Bu amele başlarından birinin sözü imiş. Pek meşhur olmuş. Bu adam demiş ki: “Çok zamandır tepemizde çarlar ve onun etrafı vardı. Milleti eziyorlardı. Bunun altında namuslu halk yani biz alın teriyle yaşayanlar, bizim altımızda da edepsiz vardı. Bu bir gelenek halinde idi. Dedik, artık yeter. Şunu eğelim de ufkî vaziyete getirelim. Çar ve adamları, elinin emeği ile yaşayanlar ve edepsiz güruhu aynı seviyede bulunsunlar. Müsavi olsunlar. Eğdik, fakat… öyle çevirmişiz ki, üstü altına, altı üstüne geldi, Çar ve adamları alta düştü. Edepsizler üste çıktı. Biz yine eskisi gibi ortada kaldık.”
(İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Dr. Rıza Nur, Grace Ellison)

Kitap hakkında: İlk BMM’den portreler, Ankara-Moskova yolculuğu, Kafkasya’nın ve Moskova’nın panoraması, Sakarya Savaşı… Çok değerli bir kaynak kitap.
Künyesinden, kitabı Rıza Nur’un, Grace Ellison’la birlikte yazmış izlenimi ediniliyor. Öyle değildir; İngiliz (kadın) yazar G. Ellison’un kitabı buraya eklemlenmiştir! Büyük ihtimalle, yayınevinin, kitap hakkında dava açılırsa bir savunma gerekçesi teşkil etsin diye… G. Ellison Mustafa Kemal hayranı, romantik, maceracı, Doğu’nun öz kimliğini koruyup Batılı değerleri de almasından yana (diye özetlenebilecek) bir tip! Berbat bir çeviri olan bu bölümü/kitabı okurken “oryantalistik” bakış açılarını içeren bazı sözlerinden dolayı yazardan tiksindim, (Eylül 1922’den sonra, İzmir’den) Ankara’ya gelene dek her konakladığı evde çay içmesine ise şaşırdım (Herhalde başka yere seyahatiyle karıştırmış!)! Sonraki baskılarda, umarım yayınevi bu “iğrenç bölümü” kitaptan çıkarır. Yanı sıra, o bölümün ayrı bir kitap halinde, ama şerhli olarak basılmasında fayda mülahaza edilir! (Bir batılının; geri olarak tespit veya telakki ettiği bir ülkede gördüğü necaseti, eblehiyyeti, sefaleti, cehaleti, ataleti dile getirmesi, hatta kibirli olması değil, sahte tavırları ve mürebbiye yaklaşımı rahatsız edicidir. G. Ellison ikinci türden…)

Güneş Dil Teorisi

Alıntı: 25 Ağustos 1932. 22 Ağustos Milliyet’te “Türk kültürünü bütün dünyaya tanıtacağız” ve “Yeni Türk lügati hakkında Gazi Hazretlerinin gösterdikleri en küçük misâl” büyük serlevhalarıyla bir makale var. Bu gazeteciler dalkavukluğun artık çok çirkin ve son devrine vardılar. Zavallı millet! Nelere kaldın? Gazi, Yunus Nadi’ye buyurmuş ki; “(Hülaseten): Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinde “Kilturmak” var. Mak lâhikasını kaldır. Kiltur kalır. Bu işte Frenklerin culture kelimesinin aslıdır. Bu kelime hars manasınadır. Bizden onlara geçmiştir.” İmdada koşun, ayol! Ağlayayım mı, güleyim mi, öleyim mi? Yahu! Bu adamın bu sözlerini okudukça Paris’te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir… Bir düziye öyle işler yapıyor. Goygoycular ve şakşakçılar da hay hay’ı tutturuyorlar, innallahe maassabirin. Bu iki kelimeyi bir yapmak için yürüttüğü muhakemeler o kadar gülünç ki, ancak bir cahil kafasından çıkabilir. Şimdi ben izah edeyim: Bu Kilturmak sadece bizim (getirmek) mastarının [fiilinin] Çağatay şivesinden ibarettir. Bunda hars manası nerede?
(Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933), Dr. Rıza Nur)

Kitap hakkında: R. Nur’un daha ziyade Fransa günlerini içeren anıları. Ayrıca, basın yoluyla ve görüştüğü kişilerden okuduğu ve dinlediği haberlerden hareketle M. Kemal’i ve İ. İnönü’yü eleştiriyor.  Karısını ve onunla “mücadelesi”ni anlattığı bölümler ayrı bir kitap ve hatta film olarak kadar geniş ve teferruatlı! Avrupa şehirleri, hayatı, bilimsel faaliyetler vs. hakkında da malumatlar var.

Not. İmparatorların, padişahların, devlet başkanlarının vs., zengin olmalarını, zenginleşmelerini anlamsız bulurdum, daha doğrusu bu doğrultudaki iddiaları ciddiye almazdım (Bu da saflıklarımdan biriymiş.). Bu kitap sayesinde, sadece makam’ın, karizma’nın vs. güç, egemenlik vs. için yeterli olmadığını, bunların sürekliliği için insanlara ihsan’da bulunmak gerektiğini, bunun da para’yla mümkün olacağını vs. (nihayet) anladım!

İki Nutuk: İfrât-ü Tefrit

Alıntı: … Mektebi Sultani ziyafeti gözümde canlanıyor…

Sadrazam… Ferit Paşa… Bu ne kısık, ne de yavaş bir sesti; acemi yorgun bir çırak elinde inleyen bir patlak körük sesiydi; o kadar nağmesiz, ahenksiz ve sevimsiz bir nutuk ki, işittiğim halde anlayamıyordum. Kâh süratleniyor, kâh duralıyor, titriyor, tepreşiyor [depreşiyor], can çekişiyordu.

“Hayır,” diyordum, “kabil değil nutkun sonunu bulamayacağız… ses yarı yolda ölecek!” Zaten o ölmese, ben ölecektim; kendimi aşağı yukarı kaybetmiştim, alkış fırtınası ile ayıldım. Lakin “Oh!” demeye vakit kalmadı, Ali Kemal Bey’in bir narası salonu zangırdattı… Mektebi Sultani tesis edildi edileli, hatta o bina kışla iken hatta yangında tulumbalar ve itfaiye arabaları etrafını sarmışken bile böyle müthiş, dehşet, hayret ve korku verici bir seda işitilmemiştir.

… Bana öyle geldi ki bizi hak ile yeksan ettikten başka Beyoğlu Caddesi’nde de her ses ve her hareketi durdururdu. Artık ne tramvaylar işliyor ve ne otomobillerin borusu ötüyor, halk yerinde mıhlanmış, bu sur-u İsrafili haşyetle dinliyor.

Sadrazam ise, kendine meydan okuyan ve aczini meydana koyan nara silsilesinden, hem bizim gibi ürkmüş, hem fazla olarak, galiba, utanmıştı…
(Minelbab İlelmihrab, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Mütareke (işgal) dönemi İstanbul’unu anlatan önemli bir hatıra kitabı.

Filozof Rıza Tevfik

Alıntı: [Rıza Tevfik]… Moda iskelesinde sırtına bir hamal sırtlığı alır, müşteri veya yük, ne bulursa bunu yokuşun başına çıkarır, idman yaparmış; “mış” değil; yakın dostları anlatmışlar, kendisi de tasdik etmişti…

Yine bendeki yirmi otuz fotoğrafı içinde ne tiptekiler yoktur ki… Hiçbir karakter ve makyaj aktörü, o kadar değişik suratlar alamamıştır. Bakarsınız bir resminde İngiliz soyzadesi, öbüründe göbeğine kadar sakallı bir eski zaman Haham namzeti, İşte, elinde “Lir” dedikleri musiki aleti bir Yunan şairi, bir Homer. İşte bu da sırtında kolsun pelerin yahut harmani, sanki Lamartine! Kütük kırarken, portakal ağaçlarını tararken, oduncu, bahçıvan, ırgat görünüşlü fotoğrafları bile vardır; fevkalade fotojenikti…

… “Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere” diye başladığı şiirle gurbetten şimdi sesi geliyor, sanki… Amman çölünden:

Uçun kuşlar… Burada vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aksi sada yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
(Bir Ömür Boyunca, Refik Halid Karay)

Kitap hakkında: Ne kadarından yazar ne kadarından yayınevi sorumlu bilmiyorum, kitapta epey gramer-imla-dizgi hatası var. Bir iş yapıyorsunuz, doğru düzgün yapın!.. Yayınevleri personel ve ücret verme sıkıntısı çekiyorlarsa, gerekli niteliğe sahibim ve hayrına..!
Kitap son dönem Osmanlı’daki aydın, idareci, asker profilleri ile o dönemde geçen olaylar hakkında ve yazarın sürgün yıllarında yaşadıklarına dair bilgi ve fikir vermesi açısından okumaya değer; elbette eleştirel ve kuşkucu bir gözle!

Köprüde İnsanlar

Alıntı: 1933… Galata… Köprünün orta yerine vardığımda, döndüm, sırtımı o noktada bir balkon gibi dışa doğru kıvrılan korkuluğuna yasladım ve gelen geçenleri seyre daldım…

İnsanların kafatası biçimlerinin ve fizyonomilerinin çeşitliliği, farklılığı çarpıcıydı. Bu canlı gerçeklik karşısında, nasyonal-sosyalist ırk teorisi, bir farsa dönüşüyordu. Buracıkta, “köprü”nün üzerinde, kaynaşan insan tiplerinin yanyanalığı, içiçeliği gerçeğinde, sadece çok uluslu bir devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu yaşamaya devam etmiyor, Eski Çağlardan kalma yüzler de görünüyordu. Bu Eski Çağ yüzlerinin, Babil, Hitit, hatta Mısır, Helenistik ve Roma heykelleriyle, tasvirleriyle benzerliği şaşırtıcıydı. Küçük Asya’nın binlerce yıllık tarihi gözlerimin önünden geçmekteydi.
(Anılarım, Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Ernst E. Hirsch, Çev. Fatma Suphi )

Kitap hakkında: Özenle çevrilmiş ve hazırlanmış bir kitap. I. Dünya Savaşı öncesi, savaş sırası, II. Dünya Savaşı arifesi Almanya’sında toplumsal yaşam, kültür, eğitim, çalışma hayatı; 1933-1952 arasında Türkiye’de üniversite, Türk ve (çoğu Yahudi asıllı) Alman insan portreleri, olaylar; nihayet savaş sonrası Almanya’nın durumu hakkında bilgilerin bulunacağı değerli bir hatıra kitabı…

Not1. Bu kitapta, Yahudilerin tümüyle gettolarda oturmadıklarını, belli bir tarihe kadar Alman toplumuna entegre olarak yaşadıklarını, dışlanmadıklarını, Almanlarla evlilikler yaptıklarını vs. görüyoruz. Acaba, Hayrullah Örs’ün dediği gibi (Bkz. “Musa ve Yahudilik”) getto yaşamı (bir kısım, dindar) Yahudilerin bir tercihi miydi?.. E. Hirsch’in dinle ve siyasetle pek alakadar olmadığı, pek çok Yahudi kökenli (veya değil) Alman bilim adamı gibi bireyci yapıya sahip olduğu, iş durumunda problem ve genel bir tehdit söz konusu olmasa Nazi Almanya’sında bile hayatını sürdürebileceği anlaşılıyor… İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinin kurulmasında büyük emeği olan E. Hirsch Türkiye’de sadece kendisine verilen görevleri yapmış, (işi dışında) hemen hiçbir konuda itirazda veya öneride bulunmamış… Profesör 1952’de Almanya’ya dönmüş, orada rektörlük yapmış, bir hesap içerisine girmemiştir. Kitabında Yahudi “soykırımından” bahsetmemiştir.

Not2. Bu kitabı okurken aklıma geldi (bunca yıldan sonra “çok şükür”): Atatürk, “akademik” sofrasına, Alman bilim adamlarından, teknisyenlerinden davet ettiği olmuş mudur?.. Böyle bir davet olduğunu hiç duymadım, okumadım. Anılarını okuduğum iki Alman bilim adamının hiç davet edilmediklerini, kitaplarından biliyorum!.. Bu bağlamda şunu da ilave edeyim: Atatürk’ün, çevresinde kendisi kadar zeki insanlar bulamadığı için içtiği, şeklindeki görüşe, ki bir ölçüde katılıyordum, son zamanlardaki bilgilerim ve tahlillerim neticesinde, artık hiç katılmıyorum!

Not3. Nazilerin Yahudi kökenli (veya değil) Alman bilim adamlarını neden kaçırdıklarını veya onların kaçmalarına izin verdiklerini düşünürdüm. Bu kitaptan, Almanya’da o dönemde bilim adamı enflasyonu olduğu anlaşılıyor!.. Ellerinde, “saf kan!” sayısız bilim adamı, mühendis, teknisyen varmış ki… Başka kitaplardan öğreniyorum ki, fizikçi de sebil gibi; Albert Einstein, Yahudi kökenli olmasından değil siyasi tavrından (antimilitarist, özgürlükçü) dolayı sevilmiyor ve genel görelilik teorisi ciddiye alınmıyor…

Hal ve Zihniyet

 1914… Teftiş etmek istediğim birliklere levazım dairesi başkanı tarafından alelacele yeni elbiseler gönderiliyor; fakat ben gittikten sonra bunlar geri alınıyordu. Neredeyse hep aynı kıyafetleri gördüğüm için mümkün olduğunda çok kısa bir süre önceden haber vererek teftişlere çıktım. Sadece elbise göndermekle kalınmıyordu, insanlara da yer değiştiriliyordu [değiştirtiliyordu]. Alman generalin, çirkin ve nahoş şeyler görüp şikâyet etmemesi için hastalar, zayıf bünyeliler ve kötü eğitilmiş olanlar saklanıyordu.*
(Türkiye’de Beş Yıl, Liman Von Sanders, Çev. Eşref Bengi Özbilen)

  * Neredeyse 100 yıl geçmiş; ama özümüzü koruyoruz!

 Kitap hakkında: I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı ordusunun ıslahı ile görevlendirilen Alman Askeri Misyonunun başkanı olarak İstanbul’a gelen ve savaşta Çanakkale’de ve Filistin’de Osmanlı ordularına kumandanlık eden generalin, zaferleri daha ziyade Alman subaylara atfetmiş olsa da, yenilgilerde Alman ve özellikle Türk merkez (harbiye nezareti, genelkurmay) yetkililerin değerlendirme eksikliklerinin ve planlarının rolü, Osmanlı devletinin savaştığı bütün cepheler, Enver paşa vs. hakkında bilgiler ve olduğunca nesnel yorumlar içeren değerli bir anı kitabı.  L. V. Sanders yaşadığı ve gördüğü  (kültürel, idari, askeri…) menfilikleri (yer yer ben merkezci ve abartılı tavırlar sergilese de) dürüstçe, açıkça dile getiriyor… Generalin savaştaki her olaya salt askeri açıdan baktığı, siyaseti takip etmediği ve bazı kararlarda siyasetin etkisini fark edemediği anlaşılıyor… Bu kitap sayesinde, savaşlarda insan hayatının ne kadar ucuz olduğu ve kutsal denilen şeylerin nasıl tutarsız biçimde istismar edildiği, daha doğrusu nasıl yerlerde süründüğü de ortaya çıkıyor… Çeviri vasat! 

 Not1. Kitap Almanca baskısından (1920) hemen sonra (1337-1921) İstanbul (Osmanlı) genelkurmayınca veya harbiye nezaretince (Askerî Tarih Encümeni) çevrilip basılmış. Çok önemli bu kitabın 90 yıl sonra, orijinalinden çevrilerek ve encümenin ilk baskıdaki şerhleri ve eki korunarak) ikinci (ve Latin harfli) baskısı yapılıyor! Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, gecikmiş ama taktire şayan bir iş yapmış. 

 Not2. L. V. Sanders, İstanbul’da yaşayan sivil Almanların görevli Almanlar hakkında Almanya makamlarına ilettikleri “tenkit eden ve küçük gören değerlendirmeleri”ni, “ilgili kişinin haberi olmaksızın memlekete gizlice rapor verme”lerini “entrika” diye niteliyor. Valla “dolap çevirme” denilir bizde, yani argoda; fakat bu iki sözcük de yapılan işin tamamını içeriyor. Yoksa, yetkili makamlara gönderilen “rapor”a biz “jurnal” deriz (veya derdik).
(Demek entrika/komplo bize has bir şey değilmiş… Sanders de bir alem: olumsuz rapor ilgili kişiye haber verilerek yazılıp devlete gönderilir mi; doğasına aykırı! Keza, generalin “raporlar, değerlendirilmesi yapılan kişinin mevkice çok altında olanlar tarafından gönderiliyorlardı” ifadesindeki Alman mantığını anlayamadım! )

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 9189, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Işık kirliliği 2

Deniz kaplumbağaları…

Geçmiş yazımda ışık kirliliğini kısaca şöyle tanımlamıştım; bir bölgenin yalnızca aydınlatılması gereken zaman diliminde ve gereken düzeyde aydınlatılmasıdır. Bunun dışında aşırı ve gereksiz aydınlatma ışık kirliliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bizde ışık kirliliğini zararları yönünden ele alacağız. Işık kirliliğinin Astronomi üzerinde zararları olduğu gibi insanlar ve hayvanlar üzerinde de olmaktadır.

Işık kirliliği en başta İnsan ve hayvanlar üzerinde gözün kamaşması olarak ortaya çıkmaktadır. Kamaşma beraberinde algının ve ilginin dağılması ve bunun dışında psikolojik ve fizyolojik olarak zarar vermektedir. Bu algı ve ilginin kaybolmasıyla da ortaya psikolojik karmaşa çıkmaktadır.

Bu durumun ortaya çıkardığı etkilere şöyle bir göz atmakta fayda var: ışık kirliliğinin canlıların yön bulma ve zaman algısına zararları olduğu gibi, insanların melatonin hormonunu düzensizleştirmesi, meme kanseri gibi etkilere neden olması, yie ışık kirliliğinin hipnotize etkisi gibi birçok olumsuz etkiyi sıralamak mümkündür.

Işık kirliliği göçmen kuşlar için de ciddi bir tehlikedir. Geceleri yıldızlardan faydalanarak yollarını bulan kuşlar, şehir ışıklarının cazibesine kapılıp yollarını kaybedebilmektedirler. Bu şekilde meydana gelen kuş ölümleri hiç azımsanamayacak orandadır. Yine. Aynı şekilde projektörler ve petrol platformlarında kullanılan ışıklandırmalar da kuşları büyüleyerek kendilerine çekiyor. Işıkla adeta hipnotize olan kuşlar, son nefeslerini verene dek ışığı çevresinde daireler çiziyorlar. Bu şekilde ölen yüzlerce böceğin olduğunu da bilmekteyiz; çünkü yaz gecelerinde hemen hemen hepimizin deneyimlediği gibi elektrik direğinin o keskin ve cazibeli ışığının etkisiyle böceklerin öldüklerini görmekteyiz. Hatta 2000 yılında Almanya da yapılan bir araştırmaya göre; yaklaşık 6 milyon 800 bin sokak lambasının her biri sadece tek bir yaz gecesinde yaklaşık olarak 150 bin haşereye mezar olmuş.

Fazla ışığın hayvanlar üzerinde olduğu kadar insanlar üzerinde de olumsuz etkileri var. Bazı doktorlar ışık kirliliğinin insan hayatına ölümcül etkileri olabileceğini savunuyor. Bunun nedeni organizmanın sadece karanlıkta melatonin hormonu salgılaması. Melatonin, insanın gece gündüz vücut saatini ayarlayan sistemin önemli bir parçası… Ancak melatoninin tek işlevi bu değil. Bu hormona aynı zamanda hücre yenilenmesinde de ihtiyaç duyuluyor. Melatonin eksikliği farklı kanser türlerinin görülme sıklığını arttırıyor. Yine bilim adamlarını yaptığı bir araştırmaya göre; geceleri yoğun şekilde aydınlatılan bölgelerde yaşayan kadınlarda meme kanserine yüzde 37 daha fazla rastlanıyor.

Görüldüğü gibi ışık kirliliğinin doğaya ve topluma verdiği irili ufaklı zararlar saymakla bitmez. Ancak, yazımı bitirmeden, ışık kirliliğinin zarar verdiği başka bir canlı var ki o canlıya ayrıca parantez açmak istedim. Bana hangi canlı derseniz; okyanusların ve denizlerin vakur, sevimli, yalnız, renkli ve tatlı hayvanları olan deniz kaplumbağaları. Deniz kaplumbağalarında ışık kirliliğinden bir hayli etkilendiğini bu etkilenim soylarının tükenmesi sonucunu ortaya çıkardığını bilmenizi isterim. Şöyle ki: Deniz kaplumbağalarının yavruları ışığı takip ederek karaya gelir. Yapay ışık kaynakları erginlerin(anne) yumurtlamasına engel teşkil ederken yavrular içinde yanlış yönelime neden olur. Yani sahile yakın yerleşim yerlerindeki kuvvetli aydınlatma, kaplumbağaların yerine tam ters istikamete yönlendirebilmekte ve ölümlerine sebep olabilmektedir .Yanlış yönelim sonucu denize ulaşamayan yavruların kuruyarak yada avcılarına yakalanarak ölürler.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16452, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Kitap Alıntıları ve Yorumlar (2010-3) (Mete Tunç)

Alıntı ve Yorum Yapılan Kitaplar

– Bilim Tanrı’yı Buldu mu?
– Atheist Universe
– Her Şeyin Anlamı
– Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim
– Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Açıklama: Aşağıdaki alıntıların bazıları “popüler bilim” kapsamında olsa da onların içinde olduğu (yukarıdaki) kitaplar “din-hurafeler-sahte bilim-bilim… ilişkileri” kategorisinde sayıldığından bu bölüm “Popüler Bilim Kitapları…” başlığını taşımamaktadır. 

**********

Kuantum Mistisizmi

Alıntı: “Kuantum” sözcüğü alternatif tıp üzerine yazılan her yazıda görülmektedir. Duyuötesi algı ve diğer ruhsal ve mistik kavramlar için kurumsal bir çatı kurmaya çalışan kitap ve makalelerde de bu sözcüğe rastlayabilirsiniz… Kuantum mekaniği tuhaf olduğu için, tuhaf olan her şeyin de kuantum mekaniği olması gerekiyor sanki.

Kuantum mekaniğinin, duyuötesi algı ve bununla ilintili olan ve genelde “psikokinez” diye adlandırılan, zihnin madde üzerindeki etkisini desteklediği savunulmaktadır. Öne sürülen bu değişik ruhsal olgular çoklukla Yunanca ψ harfinden gelen psi ifadesiyle adlandırılır. Bu harf ayrıca bir sistemin kuantum durumunu belirten dalga fonksiyonunu göstermek için kuantum teoreminde kullanılan bir semboldür. Kuşkusuz bu, kuantum mekaniği ile ruhsal olguları ilişkilendirenler için uygun bir rastlantıdır. Kuantum deneylerinde gözlemcinin gözlemlediği varlıkla dolaşıklık içinde bulunma biçimi, insan bilincinin sahiden gerçekliği kontrol ettiği sonucunu çıkarsamak için yanlış şekilde sıkça kullanılmaktadır. Buna göre eğer bu kitabı alırsak kendimizi sağlıklı ve aslında ölümsüz bulabiliriz. “Kuantum Tedavi” kuantum mekaniğinin yanıltıcı bir yorumuna dayanmaktadır.
(Bilim Tanrı’yı Buldu mu?, Evrende Amaç Araştırmasında Son Bulgular, Victor J. Stenger, Çev. Orhan Düz)

Kitap hakkında: Başarılı olmayan bir çeviri!.. Bazı kesimleri fizik ve matematik bilgisi gerektiren, popüler düzeyin bir basamak üzerinde bir kitap…

What is Gravity?/Yerçekimi Nedir?

Alıntı: … if I ask why a rock thrown skyward soon falls back to Earth, it would be meaningless to respond, “it’s the law of gravity.” “Gravity” or “the law of gravity” is simply the name and description we assign to the observed phenomenon. The true, underlying reason why all objects in the universe attract each other is, to this day, a baffling enigma. True, Einstein showed that massive objects distort space-time and produce gravitational effects. But why do massive objects distort space-time? Such questions are still unanswered, and are by no means addressed by saying “It’s just the law of gravitation.” A physical law, then, is a man-made description, rather than a causal explanation, of how the universe consistently behaves.
(Atheist Universe, The Thinking Person’s Answer to Christian Fundamentalism, David Mills)

Çeviri: Yukarı doğru attığımız bir taşın neden hemen yere düştüğü sorusu anlamsız gelebilir ve “tabii ki yerçekimi kanunu sebebiyle” denir. “Yerçekimi kanunu” sadece bir isim ve gözlenen olaya atfettiğimiz bir tanımlamadır. Evrendeki bütün cisimlerin birbirlerini çekmelerinin asıl nedeni, bugün için muammadır. Einstein, [çok büyük] kütleyi haiz cisimlerin uzay-zamanı bozduklarını (eğdiklerini) ve çekim etkisi yarattıklarını göstermişti. Peki ama, kütleli cisimler uzay-zamanı niçin eğmektedir? Bu ve benzer sorular hala cevapsızdır ve “yalnızca yerçekimi kanunu sayesinde” demek asla bir yanıt değildir. Bir fizik yasası, evrendeki süregelen hareketlerin/olayların nedenini/niçinini açıklamaktan ziyade insan-üretimi bir nitelemedir [Gözlenenleri, mikro ve makro evrendeki işleyişi tarif etmeye çalışır].

Kitap hakkında: Pornonun çocuklara zararı olmadığını savunan yazar, görüşüne destek sağlamak için, isimli bir kişinin sözlerini çarpıtmaktan çekinmiyor!.. Güneş sisteminin devamı için Jüpiter’in öneminden, Dünya’nın belirli bir eksende dönmesinde Ay’ın rolünden habersiz; gezegenleri olan başka yıldız sistemlerinin fotoğraflandığını söyleyecek kadar da cüretkar!.. Dine karşı ileri sürdüğü argümanlarının bazıları çok basit ve anlamsız. Kimi paragraflarda yersiz ifadeler bulunmakta. Aşina olunan kelimeler yerine az bilinen kelimeler kullanmayı tercih etmiş. Bütün bunlara rağmen, dine ve bilime dair verdiği birkaç bilgi ve bunlara ilişkin tespitleri, yorumları yararlı.

Deneyde, Veride ve Algıda Seçicilik

Alıntı: … bir şey olduktan sonra, onun olma olasılığını veya şansını hesaplamanın mantık götürür bir yanı [yoktur]… psikologların genel ilkesidir; testleri öyle ayarlarlar ki olan şeylerin şans eseri olma olasılığı çok küçük…olur …* Gördüğün gibi, özelliği buluyorsun, sonra da buna uygun durumu seçiyorsun…

Pek çok insan çok sayıda vaka yerine sadece bir vakanın bulunduğu anekdotlara inanır…Bu anekdotların bir özelliği de tüm koşulların [ayrıntıların] tarif edilmemesidir…

Vereme yakalandığında [eski eşi] hoş büyük sayıları olan bir saat vermiştim ona. Çok beğenmişti… Hastalığının ilerlediği dört, beş, altı yıl boyunca onu sürekli yatağının başucunda tutuyordu. Nihayetinde bir gün vefat etti. Akşam saat 9.22’de ölmüştü. Saat de akşam 9.22’de durdu ve bir daha hiç çalışmadı. Şans eseri, bu anekdot ile ilgili size anlatmak zorunda olduğum bir şeyi fark ettim. Beş yıl sora [sonra] saatin dizleri boşalmış gibiydi. Arda bir onu ayarlamak zorundaydım; zembereği gevşemişti. İkinci olarak da, ölüm belgesini dolduran hemşire, ölüm anını yazmak üzere, odada ışık loş olduğundan rakamları iyi görebilmek için saati yukarı kaldırarak baktı ve yerine bıraktı. Bunları fark etmeseydim başım tekrar derde girecekti. Bu nedenle, böyle anekdotları anlatırken tüm koşullar [ayrıntılar] hatırda tutulmalıdır. Zira farkında bile varmadığınız şeyler gizemin açıklaması olabilir.**
(Her Şeyin Anlamı, Richard Feynman, Çev. Osman Çeviktay)

Kitap hakkında: R. Feynman’ın bir konferansının kitap haline getirilmiş metni. Konuşmanın tamamı, çoğu veya bir kısmı irticalen yapıldığı için, doğal olarak kitap tertibi, akışı yok… Rastladığım en kötü çevirilerden biri.

* Benzer durum; seçilen deneklerin, deney yöntemlerinin, elde edilen verilerin vs. “uygun biçimde ayarlandığı” kamuoyu araştırması, gıda, tıp, fizik vs. alanlarında da ayniyle vakidir.

** Demek istiyor ki: Karımın ölümü ile saatin durmasının eş zamanlı (dakikalı) olması gizemli bir durum değildir; çünkü hemşire ölüm zamanı tespit için saate bakıp onu masaya koyarken, saat bozuldu ve durdu. Bu ayrıntı bilinmezse/atlanırsa, iki olayın eşzamanlı vuku bulması birilerince “mucize” diye açıklanırdı.

Tanrılara Dayanmak

Alıntı: Çoğu dinler, bir dizi reçete sunuyor –insanların yapmaları gereken şeyler- ve bu buyrukların bir tanrı ya da tanrılar tarafından verildiğini iddia ediyorlar. Örneğin Hammurabi Kanunu, MÖ ikinci millenyumda Babil’de düzenlenen ilk kanun olan Hammurabi Kanunu, kendi ifadesine göre ona Tanrı Marduk tarafından sunulmuştu. Günümüzde pek az sayıda Marduk’çu kalmış olacağına göre Marduk’un söylediğini palavra olarak nitelersem ya da din şakası dersem alınan hiç kimse bulamayız karşımızda. Şayet Hammurabi deseydi ki, “Herkesin yapması gerekenin bunlar olduğunu düşünüyorum”[,] Babil Kralı olmasına rağmen, “Tanrı şunları yapmanızı söylüyor” mesajıyla sağladığından daha az başarı sağlardı.

Bundan sonraki adım olarak günümüzde çok iyi tanınan kanun koyucularının da aynı durumda olduklarını söyleyince insafsızlığımı saldırı kabul edeceklerini biliyorum ama yine de söylediklerimin üstünde durmanızı istiyorum. Eski zamanlarda, koşullar bu kadar rafine değilken bazı davranış biçimleri[ni] kabul ettirmek isteyenlerin bunların bir tanrı ya da tanrılar tarafından sunulduğunu öne sürmeleri muhtemel değil mi[?]

Peki, dinsel inanç ve alışılmış ahlakilik[,] toplumda işlerin yürütülmesi için gereklidir[,] dediğiniz anda, ülkeyi denetimleri altında tutanların, herkesi aynı çizgiye getirmek için bunları birer alet gibi kullandıkları kuşkusunu yaratıyorsunuz.
(Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim, Carl Sagan, Çev. Reşit Aşçıoğlu)

Kitap hakkında: C. Sagan’ın ölümünden sonra, bir konferansındaki konuşmaları derlenerek hazırlanmış. Kitabın özgün ismi “The Varieties of Scientific Experience”, imiş, yani “Bilimsel Deneyimin Çeşitliliği”. Kitap okunduğunda, Bilim’in Tanrı’nın kapısını çaldığına dair en ufak bir emare yok! Herhalde satış için böyle bir yol denenmiş. Dindarlar aldanmasın! Yahudi (kökenli) yazar dinsizdir, ateisttir; kitapta, zarif bir biçimde, “kutsal” dinlerin tezlerini, tanrı modellerini sorguluyor… Kitap iyi ciltlenmemiş, parçalandı!.. Çeviri berbat!

Bir dinleyicinin, “Dinciler hayalet ve mucizeler sunuyorlar. Fizikçiler denklemler sunuyorlar. Bunlar arasındaki temel fark nedir?” sorusuna verdiği cevapta “tekrarlanabilirlik ve tahkik edilebilirlik” hususlarını belirtiyor ve Newton fiziğinden örnek veriyor. Dinleyici, “denklemler” derken, klasik fizik yerine kuantum (ve parçacık) fiziğini kastediyor olmasındı?!

Bir başka dinleyicinin “Şayet evren genişlemekteyse, nereye doğru genişliyor? Evrende olmayan bir şeye doğru mu?” sorusuna ise “balon örneği”ni veriyor (Şişen balon üzerindeki “iki boyutlu” varlıkların birbirlerinden uzaklaştıklarını (iki boyut) görebilecekleri ancak balonun nereye şiştiğini (3. boyut) fark edemeyeceklerini; buradan hareketle sadece üç boyutu algılayan insanların evrenin nereye genişlediğini göremeyeceklerini vazeder.). Bu sadece benzetmedir ve ikna edici değildir!

“Demokritus’un Samanyolu Galaksisi’nin yıldızlardan oluştuğu fikri… “ ve “onun bildiği gezegen sayısı…” ve “maddenin atomlardan oluştuğu kanısındaydı” ifadeleri, Yunan felsefesinin abartılması geleneğinin Carl Sagan’da bile sürebildiğini gösteriyor!

Sahte Bilimler ve Batıl İnançlar Listesi

Alıntı: Sahte bilim ve batıl inanışların en bilinen ürünleri –belirtmek isterim ki bunlar listenin tamamı değil, yalnızca birkaç örnek- arasında yıldız falı; Bermuda Şeytan Üçgeni; … hayaletler; telepati, önsezi, telekinezi ve uzak yerlerin “uzaktan görünmesi” gibi duyu ötesi algılar; 13 rakamının uğursuz olduğu saplantısı…; kanayan heykeller; suyla büyü yapma;… Nostradamus’un kehanetleri; … eğitimsiz solucanların daha eğitimli solucanların kalıntılarını yiyerek bir işi öğrenebildikleri yolundaki sözde keşif; dolunay zamanın suç oranında artış olduğu görüşü; el falı; numeroloji; yalan makineleri;… uyanık ya da baygın … diğer kâhinlerin sözleri; zayıflama diyeti şarlatanlığı; … geleceği görme sahtekârlığı; yüz hatlarından ya da baştaki yumrulardan karakter okuma; … doğru olmasını istediğiniz herhangi bir şeyin gerçekten doğru olduğu iddiaları; aniden alev alıp yanarak kendilerinden geriye küçücük kömür parçaları kalan insanlar; sınırsız enerji kaynağı vaat eden (ama her nedense bilim adamlarının incelemesine sunulmayan) devridaim makineleri; … Yehova Şahitleri’nin dünyanın 1917’de yok olacağı şeklindeki kehanetleri ve benzeri diğer öngörüler; … [Benzeri türden iddialara ilişkin kapsamlı tartışmaları Encyclopedia of the Paranormal’da (Normalüstü Olaylar Ansiklopedisi), (Gordon Stein, ed., Buffola: Prometheus Boks, 1996) bulabilirsiniz.]

Bu öğretilerin bir çoğu, İncil öyle buyurduğu için köktenci Hıristiyan ve Musevilerce anında reddediliyor. Deuteronomy (Tesniye) (18:10,11) şöyle diyor (Kral James’in çeviri edisyonundan):

“Aranızdan hiçbiriniz oğlunu ya da kızını ateşten geçirmek; kâhine, bakıcıya, büyücüye ya da cadıya gitmek gafletinde bulunmasın. Ne de sihirbaza ruh çağırıcıya, tılsımcıya, muskacıya başvursun.”

Yıldız falı, temas kurma, alfabeli ibreli tahtalar, gelecek konusunda kehanetlerde bulunma ve benzeri birçok eylem dini yasaklar listesindeydi. Deuteronomy’nin yazarı, bu eylemlerin vaat ettikleri sonuca ulaşmada başarısız olduklarını öne sürmüyor. Kitapta altı çizilen nokta, bu işlerin “kâfirlik” olduğu ve başka uluslarca uygulansa bile, Tanrı’ya inananlar için mümkün olmadığı…

On ikinci yüzyıl Musevi düşünürü İbn Meymun, Deuteronomy’den de ileri giderek bu tür sahte bilimsel uygulamaların kesinlikle işe yaramayacağını öne sürüyor:

“Yıldız falcılığına başvurmak, ruh çağırmak, büyülü sözler fısıldamak yasaktır… bu uygulamalar eski putperestlerce insanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için kullanılmış düzmece ve yalanlardan başka bir şey değildir… bilge ve zeki kişiler çok daha iyisini bilir.”* [Mishneh Torah, Avodah Zara, 11. Bölüm’den.]
(Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli)

Kitap hakkında: Pulitzer ödüllü C. Sagan sade yazmaz, dili sanatlı kullanır (diyebiliriz herhalde); fakat bu, çevirinin düşük cümlelerle dolu olmasını gerektirmez/affettirmez; çeviri kitabın 18. basımında dahi sayısız hata (cümle düşüklüğü vs.) var!

C. Sagan, çeşitli konularda (sahte bilimler, dini inançlar, batıl inançlar, siyaset…); kutsal kitapları, tarihsel verileri, mevcut uygulamaları ortaya koyarak olayların ayrıntılarını, perde arkalarını irdeliyor ve uygun sorular sorularak yanılgılardan, kandırmalardan nasıl uzak durulabileceğini gösteriyor… Büyü sahtekarlığının perde arkasına (bunlar kimlerdir, karakterleri nasıldır, neleri nasıl yaparlar, nasıl ve kimleri etkilerler, sonuçları nelerdir vs.) çok az yer vermesi (herhalde bilmediğinden!), (süper güç olsa da) ABD’ye has hususlara fazlaca değinmesi (Bunlar ABD’li olmayanlara yabancı ve bazıları onları doğrudan ilgilendirmiyor) vs. kitabın kusurları. Böyle eksiklerine, kusurlarına (ve eğer Türkçe’si okunacaksa çeviri yanlışlarına) rağmen çok yararlı, mutlaka okunması lazım gelen bir kitap.

Not. Bir cahilliğim bu kitap sayesinde ortaya çıktı: Avrupa’da (ve herhalde bir ölçüde ABD’de) cadı avları ve yakılmalarının gerekçesinin, (tabii ki önce “dinin” emirlerine karşı gelmek ve) “halkın hurafelerle kandırılmasının önlenmesi” olduğunu sanıyordum. Pek safmışım: Meğerse halkın yanı sıra Kilise de cadıların büyü ile olacakları tayin ettiklerine inanıyormuş da..!

* Kulları tanrılarından daha ileride!

Popüler Bilim ve Kuantum Mekaniği

Alıntı: Bilimi popülerleştirmeye, bu [aritmetikten grup teorisine kadar matematik bilgisi] ön eğitiminden [eğitimden] geçmemiş genel bir kitleye kuantum mekaniği konusunda fikir vermeye çalışan kişinin işi çok, ama çok zordur. Kanımca, kısmen bu nedene bağlı olarak, kuantum mekaniğini halk düzeyinde açıklayan bir betimleme şimdiye değin yapılmadı. Bu matematiksel karmaşıklıklara bir de kuantum mekaniğinin sezgisel bir kavrayışa kesinlikle elvermeyişi ekleniyor. Sağduyu, bu konuya yaklaşmada yararsız kalıyor. Richard Feynman bir keresinde, bunun neden böyle olduğunun önem taşımadığını söylemişti. Kimse neden böyle olduğunu bilmiyor; sadece böyle olduğunu biliyoruz.*
(Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli)

* “kabul ediyoruz”!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8268, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Işık kirliliği

Uzaydan fark edilmek…

Hava kirliliği, toprak kirliliği, su kirliliği, gürültü kirliliği derken modern insanın karşısına bir de ışık kirliliği ve ışık kirliliğiyle mücadele etme yöntemi çıkıverdi. Peki, çevremizde fark ettiğimiz ve rahatsız olduğumuz ışığın neden bu kadar fazla kullanıldığı sorusunu ürkek şekilde kendimize sorduğumuzda oluyor zaman zaman. Fakat algısal olarak rahatsız olduğumuz ışık yoğunluğu normal olan – olmayan şeklinde bir değerlendirmeye de giremiyoruz. Çünkü bize gelişmişliğin ve modernliğin göstergesi olarak sunulmakta ve bu şekilde yutturulmaktadır.

Çok değil birkaç yıl önce izlediğim bir programda Avrupa’nın, Amerika’nın, Çin’in, Hindistan’ın, Dubai ve Singapur’un bazı şehirleri gece uzaydan bakılınca fark ediliyormuş gerçekliğini öğrendim. Ve kendi kendime şu soruyu sordum: uzaydan bakılınca neden ülkemiz büyük şehirlerinden İstanbul, Ankara, İzmir ve benzeri iller görünmüyor. Günümüzde biraz araştırmayla gördüm ki önemli olan uzaydan falan görünmek değil, önemli olan ürettiğin veya satın aldığın elektrik enerjisini nasıl kullandığındır. Eğer düzgün ve doygun bir biçimde kullanılırsan hem israftan kaçınmış olursun hem de aşağıda açıklayacağım üzere çevreye verdiğin zararı en aza indirirsin….

Gelin beraber ışık kirliliğinin ne olduğu konusunda yapılan bilimsel tanımlamaya bakalım.

Işık Kirliliği:

Işık kirliliği kısaca dış aydınlatmanın bir yan ürünü olarak da tanımlanabilir. Işık kirliliğini azaltmak için aydınlatılması zorunlu bölgelerin, yalnızca aydınlatılması gereken zaman diliminde ve gereken düzeyde aydınlatılması gereklidir. Işık kirliliği hakkında bilgi verirken, üç temel bileşenden bahsedilmektedir. Bunlar:

  • Gök parlaması
  • Işığın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşması
  • Kamaşma

Görüldüğü üzere ışığı fazlaca kullanmanın üç temel zararı vardır. Bunlardan birinci madde daha çok astronomi ile ilgili bir zararın sonucudur. Gökyüzüne yöneltilen ışığın yıldızları tam anlamıyla göremememize, uzaydaki cisimlerin gözlemlenememesi, Gök parlamasının artması gökyüzündeki karanlık bölgelerin parıltısının da artması anlamına gelir. Siyah gök fonunun üzerinde yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin oluşturduğu kontrast azalır. Astronomlar gözlem yapacaklarında havanın kuru, gökyüzünün açık olduğu, karanlık geceleri tercih ederler. Şehir dışındaki yerleşim alanlarının tipik gökyüzü koşullarındaki zenit parıltısı, doğal gök koşullarındaki zenit parıltısından 5 ila 10 kat daha fazladır. Şehir merkezlerinde ise zenit parıltısı doğal geri plan parıltısından 25-50 kat daha parlak olabilir. Profesyonel ve amatör astronomların ölçüm sonuçlarına göre, gök parlaması değerleri tüm dünyada hızla artış göstermektedir. Teknik olarak bu şekilde bir zarara yol açmaktadır. …

İkinci maddede ise tamamen ışığın kullanım amacının dışına çıkılması gibi bir durum vardır. Estetikten yoksun alelade ve ilgiyi dağıtan kalitesiz bir ışıklandırma yöntemi ortaya çıkmaktadır. Açıkçası arap yağı bol bulunca ……… sürermiş gibi bir durumdur yani…

Üçüncü maddede ise tamamen doğal ışık düzeyinin dışına çıkılmasının ortaya çıkardığı bir durumdur. İnsan ve hayvanlar üzerinde bu kamaşma bir karmaşa olarak meydana gelmektedir. Kamaşma beraberinde algının ve ilginin dağılması ve bunun dışında psikolojik ve fizyolojik olarak zarar vermektedir…

Yukarıda sıraladığımız bu zararların canlılar üzerindeki etkileri kaçınılmaz. Gelin haftaya bu zararların astronomik araştırmalar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler üzerindeki etkilerine bilimsel araştırmalar ışığında bakalım…

Saygılarımla..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 8308, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Kediler ve Köpekler Üzerine (Mete Tunç)

ÖNSÖZ

 Aşağıdaki yazı, birkaç tanım ve küçük çapta deneyler içermekle beraber akademik değildir; büyük kısmı şahsi gözlemlere ve anılara dayanmaktadır.  

 İlk iki kesim mizah ve hüzün ile süslenmiş gözlemlerden ve anılardan müteşekkil… Üçüncü kesim ise konuyla alakalı bir hatırayı, bir hikayeyi, bazı terimlerin izahını ve birkaç kişisel yorumu ihtiva ediyor.

 Bilginin, mizahın, hüznün (ve sevginin) bir arada bulunduğu bir yazı…      

 I. KEDİ-KÖPEK GÖZLEMLERİM, ANILARIM

 Sadık, vefalı köpek

 Köpeğini başka birine vermek zorunda kaldığını, yıllar sonra, köpeğinin, onu bıraktığı evin önünden geçerken kendisini gördüğünü, havlamaya başladığını, yola inmek için balkon demirlerini zorladığını… Adam neredeyse ağlayacaktı. Hüznüne, yüzüme acı çekiyormuş mimikler vererek iştirak ediyor göründüm ve köpeğinin ne kadar vefalı, sevgi dolu, iyi hafızaya sahip olduğunu mırıldandım; ama içimden gülmek geldi: bir köpek için neydi, nedendi böyle dramatik hisler?! Ondan ayrıldıktan sonra, onu taklit edip sesli olarak güldüm.

 Yıllar sonra aldığım ders: Gülme komşuna gelir başına!

 Doğum

 Çocuktum. Kapı önünde beslediğimiz, hamile ve doğurmak üzere olan kedi ile evin içinde kovalamaca oynuyoruz. Amacım onu rahat biçimde doğum yapabileceği bir yere götürmek. Yakalayamıyorum. Dolabın, kolumun ulaşamadığı en arka bölümüne giriyor ve orada doğum yapıyor…

 Çıkardığım ders: Doğum yapacak kediyi kendi haline bırakacaksın!

 Horlama

 … Masada yemekteydik. Sağımdaki, 50’li yaşlardaki adam kentin 50’li yıllardaki panoramasını anlatıyordu. İlgi ile dinliyordum. Dinlemekten yorulduğumu hissettiğim anda bir horlama sesi gelmeye başladı. Ev sahibi arkadaş karşımdaydı, uyanıktı, o değildi. Solumdaki adam..? Neredeyse masayı titretecek düzeyde bir horlama. Soluma bakamıyordum. Her an gülebilirdim. Bu gülmenin bir patlama şeklinde husule gelmesi çok kötü olurdu. Horlama kesintisiz, aynı gürültüyle sürüyordu. Arkadaş sanki o korkunç gürültü hiç yokmuş gibi sakin bir şekilde dinliyordu; adam da, karşısındaki gürültü kaynağı(?) adama doğru bakabiliyordu gayet medeni biçimde! Acaba o kaynak nasıl bir pozisyondaydı; yani başını geriye doğru atarak mı, masaya kapanarak mı, yoksa masaya dirseğini dayayıp çenesini avucuna almış halde mi horluyordu?! Ne olacaksa olsun, gerekirse bir kahkaha patlatayım, bakmaya karar verdim. Başımı yavaşça sola çevirdim. Adam sabırla, gözleri açık ve ağzı kapalı olarak dinliyordu… O korkunç horlama sesi masanın altında yatan köpekten geliyormuş!

 Sonuç: Bazı köpeklerin horlama sesi insanınkinden farksızmış!

 Kalçamın ısırılışı

 Bir kış günü. Her yer karla kaplı. Akşamın ilerleyen saatleri. Bir arkadaşla sinemadan çıkıp evine doğru yürüyoruz… Dört, orta boy köpek tarafından durduruluyoruz. Belli ki açlar. Birkaç metre uzağımızdaki, giderek güçlenen havlayışları, hırlayışları, daha da yaklaşmaları, kocaman ağızları, keskin dişleri ürpertiyor insanı. Buna rağmen sakinim (“Kriz adamı!”). Köpekten çok korkan arkadaşıma sarılıp, onu sakinleştirmeye çalışıyor, köpeklerin bir şey yapmayacaklarını söylüyorum. Köpeklerle de konuşuyorum! “Çocuklar, lütfen gidin; ablanızı korkutmayın artık.” Ne de olsa “nazik” semtteyiz! Dinlemiyorlar. Bu semtte ecnebiler de var; belki İngilizce de biliyorlardır düşüncesiyle, bu kez, “Please friends; leave us that we could go home.” diyorum. Daha da yakınlaşıyor ve daha da sert havlıyorlar. Arkadaş sessizce haykırıyor: “Şimdi parçalayacaklar. Biz öldük!” Ben,  “Küstüm sizinle!” diyorum ve kolundan tuttuğum arkadaşla yürümeye koyuluyoruz. Üç adım atmadan köpeklerin biri kalçamı kavrıyor ağzı ve dişleriyle. Neyse ki palto ve kot pantolon sayesinde dişlerini geçiremiyor. Bu kadarı da yeter düşüncesiyle, artık dayanamayıp, eğilip bir avuç kar alıyorum elime ve sertçe uyarıyorum. Kalçamı ısırmaya çalışan “şefleri” olmalı. O geri hamle yapınca diğerleri de onu takip ediyor… 

 Not. Sokak köpekleri tek tek veya grup halinde karşımdan geliyorlarsa veya yanımdan geçiyorlarsa onları görmemiş gibi davranıyorum!.. Yine de birkaç kez köpeklerin saldırı girişimlerine maruz kaldım. “Eeyt” diyor, taş alıyormuşçasına eğiliyorum. Bazı köpek türleri ve durumlar için bunun yetmediği muhakkaktır; öyle hallerde bir yerlerin üzerine çıkmak veya bir yerlere tırmanmak lazımdır!.. Köpek saldırıları (büyük oranda) açlıktan, korkudan ve kışkırtılmaktan kaynaklanıyor.

Tavsiye: Kışın, karlı günlerde, ıssız yerlerden geçeceksiniz yanınızda ekmek parçaları taşıyınız!

 Marko ve Karlos

 “Tatildeydik. Eşim, bir kedinin bir köpeğe saldırdığımı görmüş…” Bunu, yaşlıca bir kadının; siyah uzun tüylü, hiperaktif köpeğinin, Panter (Kesim II) ile bir karış mesafedeki kısa süreli bakışmalarından ve “endişelenmeden izlediniz” soru formlu cümlesine verdiğim “benim kedinin çok seri olduğunu biliyorum da ondan” cevabımdan sonra söylüyor. “Can korkusuyla saldırmış olabilir” diyorum…

 Köpeğini daha önce de bahçede görmüştüm. Kedi mıntıkamızda, kediler için bıraktığım çorbayı (ciğer suyunu), sahibinin “yapma Marko” diye bağırmasına rağmen içmişti. Bahçeye kakasını yapmış köpek de büyük ihtimalle oydu!

 Karşılaştığımızda koşup sürtünüyor Marko; köpekçe bir musafaha… Yine bir gün sahibinin önünde bahçede dolanıyor, “dağınık” hareketlerle. Bahçeye bir süreliğine katılan, uzaktan miyavlayan, mama isteyen, yanına geldiğimde hırlayan (dişi) kedi ile bir metre mesafeden bakışıyorlar. Marko kedinin keskin bakışlarına daha fazla dayanamayıp dönüp giderken kedi üzerine atlıyor. Marko “kıy kıy” diyerek sahibine koşuyor. “Olay”, kedinin köpeğin üzerine atlaması, bunu fark eden köpeğin savunma refleksi ile geri dönmesi anında da olmuş olabilir! Neyse, neticede Makro’nun poposunda artık bir ısırık izi ve onun acısı vardı! Sahibi beni pencerede görüyor ve “ne oldu” der gibi bakıyor. “Böyle böyle oldu” diyorum… İlginçti. Kadının bir-iki hafta önce anlattığı olay, gözümün önünde yaşanmıştı ve üstelik kendi köpeğinin başına gelmişti. 

Bir süre sonra Marko’yu “cısçıplak” görüyorum; tıraş edilmiş. Bir köpek daha var yanında. Daha küçük türden veya yavru bir köpek. O da hiperaktif! Marko’nun yavrusu mu yoksa? Bilmiyorum. Kayboluyor! Sahibi kadın sesleniyor: Karloos!

 Not. 2009; yaşlı kadını Karlos’la gördüm. Marko’yu sordum. Ölmüş… 2010; yaşlı kadını yalnız gördüm. Karlos’u soramadım.

 Koşu ve köpekler

 Şimdiye dek iki köpek, bir süreliğine eşlik etti koşularıma. Beraber koştuk iri köpekçiklerle; biraz korktum ama ses etmedim!.. 

 Bir kadının gezdirdiği köpek tarafından neredeyse ısırılıyordum; iyi bir reflekse yola atlayıp kurtuldum! Sahibine tasallutta bulunacağımı vehmetmiş olabilir!

 Not. Bir TV programında karşıdan gelen köpek ve sahibi çiftinin hangi yanından geçilmesi gerektiği anlatılıyordu. Maalesef, kanalı programın ortasında açtığımdan anlayamadım. Öğrenilmeli.

 “İnsani” bir ses

 Evdeyim. Saat gece yarısını geçmiş. Dışarıdan bir ses. Önce aldırmıyorum. Ama kesilmiyor. Kulak kabartıyorum. Sanki birisi ağlıyor, inliyor…

 Lambayı yakmadan ve sessizce balkona çıkıyorum. Balkon camını açtığımda görüyorum ki ses, apartmanın önündeki bir köpekten geliyor! Yavru bir köpek. Betonun üzerine yatmış, arka bacağını havaya kaldırmış ve kaşınıyor. Pozisyonunu değiştiriyor, kaşınmaya devam ediyor. Bu doğal da, ya sesi?! İçerideyken duyduğum gibi, gerçekten insanınkine benziyor. “Kelimeleri” bile anlayabiliyorum: “Uy, uy, uuuyyy; aman, aman, amaan; uy anam, vay anam; anam, anam…”

 “Muhteşem” bir sahne. Bunu bir komşu bozuyor: “Pışt, pışt!” Uyuz köpek, sitemli bir bakış atıp “vıy, vıy” diyerek apartmanın önünden uzaklaşıyor. 

 Sıkıştırma

 Geceyarısını çoktan geçmiş, sabaha yakın bir saatte arka bahçeden gelen ürkütücü köpek sesleri. Camı açtım; tam pencerenin altında iki köpek üçüncü bir köpeği duvarın kenarına sıkıştırmışlar. Karşılıklı havlayışlar birkaç saniye daha sürüyor. Üçüncüsü, başını bir karşı-sağındaki, bir karşı-solundaki köpeğe çevirerek havlıyor. Sıkıştıran iki köpek nasılsa ve nedense uzaklaşıyor. Üçüncü köpeğin belirttiğim biçimdeki havlayışı, “boşluğa karşı” devam ediyor!  “Gittiler akıllım” diyorum. 

 Yılan ve kedi

 Kedilerin yılandan korktukları söylenir. Herhalde bu göreli bir korku: TV’de izliyorum: Bir apartmanın park yeri. Seslerden ve gülüşmelerden anlaşılıyor ki insanlar eğlence olsun diye küçük bir yılanı salıvermişler. Bir kediyi de arkasından. Yılan sürünüyor, kaçıyor. Kedi yanında yürüyor ve patisini yılanın başına dokunuyor, vuruyor. Yılan “yapma”, “git” dercesine başını ona doğru savuruyor. Bu birkaç kez tekrar ediyor… Neyse ki zararsız bir eğlence. 

 Baba kedi/kediler

 Dişi kediler bir dönemde yalnızca bir erkek kediyle çiftleşmiyorlar. Peki bir batında sadece bir erkek kediden mi gebe kalıyorlar?! Bilmiyorum, öğreneyim. Ama bir gözlemim var:

 Bahçedeki dişi kedinin etrafında birkaç erkek kedi görüyordum. Bu dişi kedi son doğumunda 6 yavru dünyaya getirdi Yavruların renkleri, şu sıralar bahçede bulunan erkek kedilerin renklerine birebir uyuyor: “Zenci”nin, bıyıkları bile kara olan kedinin babası şu kara kedi; boz renkli kedinin babası şu boz renkli erkek kedi; beyaz-gri renkli kedinin babası şu beyaz-gri renkli kedi..?

 Bir soru daha: bir doğumda yavru kedilerin iki veya daha fazlası aynı kürk biçimine sahipseler, ana kedi, bir dönemde çiftleştiği erkek kedilerden biri ile birden çok mu çiftleşmiştir?!

 Prenses

 Dişi. En güzel ve zarif kedi. Prenses ismini veriyorum. Apartman girişi merdiven duvarının üzerinde uyukluyor. “miyaav” diyorum, aynı “sözle” cevap veriyor. Çok tatlı. Doğum yapıyor. Yavrularını, üç(+1) taneydi (Bkz. Farklı karakterler) ve hepsi birbirinden güzeldi, munisti, özenle emziriyor… Kediler yavrularını büyüttükten sonra bırakır ama gelip kontrol ederleşmiş. Prenses yavrularını büyüttükten sonra apartmandan ayrıldı. Arasıra geldi. Yavrularını kontrol için miydi, bilmiyorum… Yıllar sonra yakın bir apartmanın park yerinde gördüm, miyavlaması üzerine. Beni tanımış mıydı da..? Yaklaştı ve dokunmama izin verdi. Elbette artık genç değildi; yine de prensesti. En üzücü olan ise kuyruğunun artık olmamasıydı… Prenses bir kez daha apartmana geldi, sevdim. 2010: Prenses yaşıyor; yakın apartmanın park yerinde yeni gördüm, yine miyavlaması üzerine…

 Farklı karakterler

Karakter açısından kediler de farklı farklı… Prenses (ve bir komşu) tarafından bodrumda beslenip büyütülen, ardından bahçeye çıkan 3 kardeş kediden biri sırtıma atlayıp başımı yalıyor, kedice bir teşekkür. Pamuk (Bkz. Kaplumbağa ve kedi) bembeyaz, karakteri annesine yakın. Bir diğeri pek çekingen; toplu yemekte sofra dışında kalıyor, o nedenle payını ayırıp özel olarak veriyorum… 4. bir kardeşleri var, üvey, başka anneden, onlardan bir hafta küçük; Prenses onu da kendi yavrusu gibi besliyor, bodrum penceresinden ilk çıkışlarında ona yardım ediyorum (Bu dört kedi, komşu tarafından, taşınırken götürüldü.)… Bir anne kediye vahşiliğinden yaklaşamıyorum bile, hırlıyor, kaçıyor… Bir yavru kediyi sevme teşebbüsüm tırmık yemem ve elimin kanaması ile son buluyor… Yine bir başka grup kardeş kedilerden biri aile dışından gelen bir kedinin tabağa yaklaştığını fark edince, başını çevirmeden ve yemeğe devam ederken bir patisini, “gelme, buradan yiyemezsin” anlamında, tabağın kenarına sertçe vuruyor.   

 Not. İnsanlarda olduğu gibi yetişilen çevrenin, ilginin, beslenmenin vs. de önemi var(dır) elbette.

 Kaplumbağa ve kedi

 Bahçede kirpiye tesadüf edilmiş bir zamanlar. Bir kaplumbağanın varlığına da ilk ben şahit oldum. Apartman girişi merdiven duvarına doğru yaklaşıyordu kaplumbağa hızıyla. Apartmanın genç kedilerinden biri,  Pamuk, hemen yanıbaşındaydı. Başını hafifçe bir yana yatırmış, şaşkınlıkla bakıyordu: Bu nedir ya?!

 Not. Pamuk ve kardeşleri şanslı kedi grubuydu. Birkaç kanaldan besleniyorlardı. Bir gece, sabaha doğru penceremin altında “of-puf” diye sesler duydum. Baktım, Pamuk “turluyor”. Aşırı yemekten sindirim sorunu yaşıyor, mide fesadı geçiriyor olmalıydı!

 Kediler ve ağaç

 Apartmanın yavru-genç kedilerini beslerken bir sesin yaklaştığını duydum ve akabinde, apartman girişi merdiven duvarının arkasından, aşina olduğum genç, siyah-beyaz tüylü, çevik köpek ortaya çıktı. Beni görünce uzaklaştı. Kedilerin olduğu tarafa döndüğümde kediler sofrada yoklardı. Biraz sonra yandaki ağaçtan teker teker inmeye, “dökülmeye” başladılar!

 Not1. Kedilere, yemeklerini yedikten sonra, “silkinin” diyorum, silkiniyorlar, hemen ardından “patileriniz yalayın” diyorum, patilerini yalıyorlar!

 Not2. Kedi, kuyruğuna yanlışlıkla basılırsa, bunu bilir, derler. Bir-iki kez böyle deneyim yaşadım: kuyruklarına yanlışlıkla bastığım kediler ne kaçtılar ne kızdılar!

 Korsan

Siyah-beyaz tüylü. Erkek. Korsan ismi, bir gözünün
çevresindeki tüylerin, bandı andırır biçimde siyah olmasından, kaybettiği
gözünün üzerini bantla kapatan korsana benzediği için
  geliyor. Sevgi dolu bir hayvan. Bir sonraki doğumda dünyaya gelen anne bir kardeşlerini, anneleri bırakıp gittiğinden, bir anne gibi kucaklıyor, yavrular sanki memeleri varmış gibi Korsan’ın karnındalar!.. Korsan büyüdü, etrafı kolaçan etmeye başladı. Nasıl olduysa bacağı soyuldu. Bir komşu mikrop kapıp ölmesin diye 2-3 hafta eve kapattı. Başka insanlar bunun yanlışlığını dile getirdiler. Birkaç kez veterinere götürüp iğne yaptırdı. Birinde ben götürdüm. Komşu nihayet salmaya karar verdi. Bahçeye bıraktığında oradaydım. Korsan kafesten çıkıp çimlere ayak bastığında boğuk, uzun bir çığlık attı. Ardından hızla uzaklaştı ve galiba bir kediyle kavga etti… Kavgaları bilahare devam etti, çünkü çevresinde erkek kedi istemiyor. Bildiğim iki eşi ona sokuluyorlar… Biriyle çiftleşmesine tesadüf ettim. Diğer erkek kediler gibi birleşme sırasında dişilerin boyunlarını ısırmıyor; patisiyle dişisini okşuyor!.. Artık kirli görünümlü ve bana pek yaklaşmıyor. 2010: Korsan yaşıyor. Baba oluyor. Bir dişi yavru kedi var, tıpkı o!

 İzmirli

 … Panter’in annesi. Yılışıklık derecesinde herkese yakın. Çok da güzel. Kedilere karşı korku ve nefret duyan herkesin duygularını değiştirecek bir kedi…   
***
Üst komşu merdivenlerden çıkıyor. İzmirli de arkasından. Komşu kolunu ileri uzatarak “gelme” diyor. İzmirli duruyor ve merdivenlerden inip bize geliyor. İzmirli “anlıyor”!..
***
Eve geliyor, besliyorum, seviyorum, gündüz uyumasına da izin veriyorum, ama gece çıkarıyorum. Zaten çoğunlukla kendi çıkmak istiyor, evin giriş kapısına gelip miyavlayarak…
***
Onu kızdırdığım da oluyor. Üzerine deodoran püskürttüğümde kaçıyor, saklanıyor; gizlendiği yerden “tetikte” bakışlarla beni gözlüyor. Eve girmesini istemediğim günler, elimde deodoran kabını tutar ve parmaklarımı da püskürtür gibi yaparak, pıs-pıs diye sesler çıkarıyorum; bu durumda bana uzak duruyor ve sanki üzerine deodoran püskürtülmüş gibi silkeleniyor. (Burunlarının çok hassas olduğunu öğreniyorum bir komşumdan… Bir daha üzerine deodoran püskürtmüyorum.)   
***
Peyniri dilimlemiş, antrede, gazetenin üzerine bırakarak bir süre yemesini izlemiş, sonra salona geçmiştim. Bilahare evden çok garip, hayatımda ilk kez işittiğim sesler gelmeye başladı. Ne sesi olduğu anlaşılmaz, şarkı gibi desem değil, derinden gelen, güçlü, ürkütücü olmasa da tedirgin edici ve merak uyandırıcı bir ses. Salondan fırlayıp koridor boyunca odalara doğru yönelmişken, o sesi İzmirli’nin çıkardığını farkettim. Peyniri iştahla yiyor ve o garip sesi, mırıldanmayı yine çıkartıyor. Bir zevk inlemesi miydi?! Galiba.
***
Apartmandan kapısından çıkarırken, İzmirli, kapının hemen dışındaki yavrusunun (Panter) başına hafifçe vuruyor, selamlama babında… İkisi önümde yan yana yürüyerek bana eşlik ediyorlar… Apartman duvarına patilerini dayanıp miyavlayarak pencereden yemek atmamı isteyen İzmirli’yi yavrusu taklit ediyor.
***
Kaldırımda yürüyorum. İzmirli bacaklarıma sürünüp boğuk bir ses çıkararak hızla yolun karşısına geçiyor. Bu beni tanıdığının göstergesi ve kedice bir selamlama.
***
Karşı komşu şehir dışındaki işi nedeniyle gitmiş; günlerce belki haftalarca gelmeyecek. İzmirli evde hapis kalmış. Miyavlamaların karşı daireden geldiğini anlayınca komşunun babasını çağırmak zorunda kaldık. Ah yaramaz İzmirli. Hemen su ve yemek verdim.
***
Can taşıyor bu hayvanlar. Sevmek, ilgilenmek güzel de, bakımları özen istiyor, sorumluluk gerektiriyor. Ve, mutlaka kuvvetli bir bağ oluşuyordur zamanla… Kayıpları üzüyordur sahiplerini… Ben yine anlattığım ölçüde ilgileneyim İzmirliyle… Bazı günler apartman girişinde göremeyince endişeleniyorum. Soluk alıp verişi çok hırıltılı, hasta mı acaba!? 
***
… İzmirli bir daha gelmedi. Bekledim, özledim… Ve üzüldüm. Gerçi ölüsüne rast gelmedim ama…  

II.  ÖZEL BİR KEDİ: PANTER

 İzmirlinin iki yavrusu köpekler tarafından boğazlandı… Köpekler kedileri belki “zevk için” öldürüyor, belki artıkları paylaşmayı istemediklerinden… Kimbilir, belki de kediler onları sinir ediyordur!.. Ama kesinlikle beslenmek için değil! Bilmiyoruz. Yaratışçıların denge, Allah’ın lütfu vs. yorumlarını değiştirmeleri gerekiyor!
***
Yaşayan tek yavru (dişi) yanıma yaklaşıyor ama hala dokunmama izin vermiyor…
***
… Artık yavruluktan gençliğe adım atan dişi kedi apartmandaki bir kedisever tarafından veterinere götürülüp kısırlaştırıldı. Sol kalçasının üzerinde tıraşlı bir bölge var: operasyonun yapıldığı yer. 
***
Ağzının kenarlarını, kaşınıyor ki, sivri yerlere sürtüyor. Bahçede karşılaşıyoruz. Çöküp, kolumu ona doğru uzatıp bekliyorum. Yumuşak bir ses tonuyla bir şeyler söylüyorum. Yavaşça gelip ağzının kenarını parmağıma sürtüyor. Artık dostuz!

Not. Deneme-yanılma yöntemiyle öğrendiğim bir kural: Kedilerle, onlara yaklaşarak değil, onların yaklaşmasını bekleyerek ve sağlayarak yakınlık kurulabiliyor (İzmirli bu kuralı bozan kedilerdendi!) 
***
2005 yılının kışında, iki hafta kalkmayan karın ardından apartman girişinde diğer birkaç kedi ile birlikte görüyorum onu. Beni tanıyor, miyavlıyor. Kendi ekseni etrafındaki dönüşü sevincinin tezahürü. O aylardan itibaren bana ve eve alışıyor. Son iki yıldır da her gün geliyor ve her gece evde uyuyor…
***
Ona Panter ismini verdim. Çok çevik ve yüksek atlama rekortmeni!
***
Az bir kıymayı kedilere vermek üzere bahçeye çıkıyorum. Panter ve bir-iki kedi yemiyorlar, toklar galiba. Tüyleri yer yer dökülmüş, büyük ihtimalle hastalıklı bir yavru köpek geliyor ve kıymayı istiyor. Ona getirmedim ki. Uzaklaştırmak istiyorum gitmiyor. Kabı yere bırakıyorum. Çevresinde ben, yavru köpek ve kediler. Bir süre sessizce bekliyoruz. Adeta yemek duasındayız! Yavru köpek ve Panter yan yana! Bir anda… Köpek, Panter’e yöneliyor, Panter büyük bir çeviklikle kaçıyor ve açık penceresinden, bebekliğini geçirdiği kömürlüğe atlıyor… Kıyma köpeğe kısmet oluyor. Üç saniyede bitiriyor kıymayı köpek ve sırt üstü yatıp “beni sev” diyor. Okşuyorum çaresiz!.. Kediler ve köpekler arasında dostluklara da rastlanıyor. Panter, köpeklerle dostluk kuracak karakterde bir kedi galiba. 
***
Annesi gibi kokmuyor. Kısırlaştırıldığından mı? Ama insanlar için kötü, erkek kediler için herhalde cezbedici o kokunun yokluğuna rağmen, bir gece bir erkek kedinin tasallutuna maruz kaldı. Bir komşu ile beraber kurtardık… Sahi; dişi kediler kısırlaştırıldıklarında hiç mi şey yapmıyorlar?! Yapmıyor, yapamıyorlarsa, o halde yapılan operasyon kısırlaştırma değil hadımlaştırma olmuyor mu?!

 Not. Bazı hayvanseverler, evcil dişi hayvanların ilk doğumlarından sonra “kısırlaştırılması” gerektiğini savunuyorlar.
***
Koltuğa kurulmuş, mutat yalama faaliyetini gerçekleştiriyordu. Yavaşça yanına yaklaştım, başımı başına, burnumu ağzına doğru yaklaştırdım. Önce bir baktı “bu ne yapıyor” diye, sonra burnumu iki kez yaladı, zımpara gibi diliyle.

Not. Kedileri bu kadar yaklaşmak hatadır, tırmık yeme riski yüksektir… Ben o zaman iyi cesaret etmişim. Demek daha başlangıçta karşılıklı güven tesis etmişiz aramızda…
***
Panteri “ev hayvanı” olarak tanımlamak yanlış olur. Çünkü dilediği zaman gelip dilediğinde çıkıyor. Özgür. “Yarı zamanlı ev hayvanı” tanımı uygundur. Kediler için en doğru yöntemin bu olduğu kanaatindeyim. Köpekler hakkında ise, tecrübem bulunmadığından, bir fikir sahibi değilim.
***
Öğleden sonra uykusuna geliyor. Koridordan, o sırada oradaysam oturduğum odanın yanından, yorgun adımlarla ve ilgisiz bir bakış atarak geçip diğer odaya yürüyor ve yatağa, başını yastığa koyarak yatıyor… Kedilerin ortalama uyuma süresinin insanlarınkine göre çok fazla (galiba iki katmış) olduğunu öğreniyorum.
***
Bazen yaklaşmama izin vermiyor, kaçıyor, gizleniyor. Kaçmaları bir tür oyun mu yoksa doğasından gelen bir özellik mi? Veya her ikisi mi?
***
Evde kalmaya başladığı ilk yıl gençti, çok ataktı. Bir gece salonda, balkonda adeta cirit atıyor, ok gibi bir oraya bir buraya “uçuyordu”. Evde avlayacağı bir hayvan yoktu oysa. Sonunda balkondaki saksıyı devirip kırdı. Biraz kızdım. Mutfak penceresini açtım, çıktı.
***
Kedilerin hafızasın çok iyi olduğunu okudum bir yerlerde. Öyleyse, neden, Panter’e kaç defa “fare getirme” dediğim, getirdiği fareleri dışarı attığım halde, neden yakaladığı fareleri yine eve getiriyor!? Kedilerin hafızası iyidir de, sadece yiyecek ve canlarına kast eden tehlikeler konusunda; yoksa insanları sinir edecek konularda değil!

Kediler güya, yakaladıkları fareleri, kendilerini besleyen eve, insana, bir minnet ifadesi olarak getirirlermiş. Hayır efendim; bir övünme vesilesi olarak getirdiklerini söyleseler daha mantıklıdır! Panter’in fare yakaladığını ve getirdiğini, çıkardığı zafer seslerinden (Bir tür, iki notalı ve ince perdenden bir şarkı!) anlıyor, yanında gittiğimde onu farenin yanında yatmış halde, ona “sevgiyle” bakarken buluyorum. Herhalde biraz oynadıktan sonra “afiyetle” yiyordur.

Salondayım. Panter, ağzında kocaman bir lağım faresiyle kapıdan giriyor; planının onu balkona götürüp başarısını kutlamak olduğu belli. Ama bu kez sanki gizlice yapmak istiyormuş gibi sessiz davranıyor. Ama görüyorum. O da bana bakıyor, sakınan, suçlu, ağzı kocaman açık olduğundan kısık gözlerle. Bağırıyorum, kovalıyorum. Fare ağzında dışarı kaçıyor.

Not. Kedileri sevmeyen apartman ve site sakinleri, faresiz bir hayat sundukları için onlara teşekkür etmeliler!
***
Kediler sıkıldıklarında köpekler eğlendiklerinde kuyruklarını sallarlarmış. Panter genellikle “dimdik” kuyrukla geziyor!
***
Bir gün ve gece hiç gelmiyor. Ertesi gün keşfe çıkıyorum. Aparmanın bir kömürlüğünde kilitli kalmış.
***
Kediler kıskanç olur, diyorlar. Bence yanlış; insanlar, insansal özellikleri kedilere yakıştırıyorlar! İstisnai, özel bir örnek denebilir ama, yavru bir kediyi (Korsan) severek Panter’in yanına geldim, ona yaklaştırdım. Yavru kedinin başını yaladı… Sonra Korsan, Panter’in en sevdiği arkadaşı oldu. Karşı karşıya geldiklerinde burunlarını birbirine değdirdiklerini görmek ve, benimkinin yönlendirdiği ve birkaç kez tekrar eden, “Panter’in duvarın arkasına “saklanıp” birden ortaya çıkması, Korsan’a doğru koşması, ikisinin ayakları üzerlerinde yükselip patilerini değdirmeleri, nihayet Panter’in Korsan’ı kovalaması, tekrar…” oyununu(“kedi saklambacı/ebekaçı/elimsendesi”) seyredebildiğim için bahtiyarım: harikaydı, harikaydılar. Aslında çok şaşırmadım, çünkü Panter daha önce başka bir kediye de oyun yapıyordu: apartman girişi merdiven duvarının arkasından aniden çıkıp kediye patisini atıyor, ona hafifçe sarılıyordu.

 Not. Hayvanların plan yapma/pusu kurma özellikleri malumdur. “Kedi saklambacı” da bu çerçevede ve “oyun alt türünde” bir organizasyon yeteneğidir. 
*** 
Yere, yanına uzanıp ciğerini yediği kaba başımı yaklaştırıyorum. Hatta bunu yaparken başını hafifçe itiyorum. Yer gibi yapıyorum. İtiraz etmiyor. Bencil değil, paylaşıyor.

 Ciğerini yerken arkasındaki buzdolabı devrini değiştiriyor. Anında arkasına dönüyor. İnceliyor. Tehlike görmeyince yemeğe devam ediyor. Aynı yerdeki sonraki benzer seslerde irkiliyor ama artık arkasına dönmüyor, çünkü “biliyor”.

 Yemek kabının yanında siyah bir poşet kalmıştı. Katlanmamış haldeydi. Herhalde hava cereyanından biraz kıpırdadı veya kıpırdıyordu. Canlı sandı ki, bir sağa hamle yaptı bir sola (“kedi ikspivi”); ardından bir dokunuş… Cansız olduğunu anladı, ciğere yumuldu!

 Panteri pişmiş ciğerle besliyorum… Peki, önüne, yan yana iki kapta, çiğ ve pişmiş ciğerler verilirse, hangisi tercih edecekti? Bu “deneyi” yaptım: Çiğ olanı tercih etti.

 Not. Ciğeri, bahçedeki kedileri beslerken karşılaşıp kediler üzerine sohbet ettiğimiz yakın bir apartmanda ikamet eden güzel, zarif, genç, kedisever bir kadının önerisi (hatırası!) üzerine pişiriyorum…
***
Panter bir küçük kuş, herhalde serçe yakalamış. Bahçede, yavaş yavaş ve bütün halinde yuttuğuna şahit oldum.
***
Kedilerin geceleyin, göz yapılarından dolayı, daha iyi gördükleri bilinir/söylenir. Ya gündüz? Ne kadar..? Apartman girişi üst-duvarının üzerinde çevreyi (yaşam alanını) temaşa eden Panter, bahçede, 10 metre ötede bir av gördüğünü sanarak onun yanına bütün çevikliği ve seriliği ile gidiyor ki… Av sandığı yavru bir kediydi oysa. “Panter, o fare değil, gitme” demedim, zaten deseydim de dinlemezdi! Fare olmadığını anlayıp geri dönüşünü izledim: Kös kös ricat ediyordu! Acaba Panter’in gözlerinde sorun mu var?
***
Kucağıma alıp okşarken tavanda, duvarda bir yere bakıyor sanki. Orada bir şey mi var, diye kontrol ediyorum: Yok. Öyleyse “boş boş” bakıyor!
***
Odanın kapısını, nedense, çıkmasın diye mi, girmesin diye mi, aniden kapatıyorum. Arada kalıyor. İçim cız ediyor. Neyse ki hiç bir şey olmuyor.
***
Televizyonda kuşların ve balıkların yer aldığı bir belgeseli büyük bir dikkatle ve “ilgiyle” izledi!..
***
Apartman girişi üst-duvarına çıkıp mutfak penceresinin önündeki demirlere (ferforje) atlayıp mutfağa giriyor (Geldiğini demire çarpma sesinden anlıyorum!) ve aynı yolla çıkıyor genelde. Fakat son zamanlarda (bazen) giriş kapısından almaya başladım ve (genelde) pencereden değil ev kapısından çıkmak istiyor, ki o nedenle kapının yanında bekliyor!
***
Seslere karşı aşırı duyarlı. Bir sazımı yay kullanarak çalmayı denediğimde, yandaki koltukta durup bütün dikkati ile bakıyor, ilk kez duyduğu sesin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yazıcı çalıştığında yanına gidiyor. Seslerin nereden geldiğini öğrenmek istiyor…

Elektrikli süpürgeden çok korkuyor, başka odaya kaçıyor.
***
Yatakta sırt üstü yatıyor, onu karnımın, göğsümün üzerine koyuyor, okşuyorum. Başına “tık-tık” vuruyorum, “başın sadece kemik, taş kafa” diyerek. Mest hali devam ediyor. Şiddeti artıyorum. Biraz duraksıyor. İyice sert vuruyorum. Aniden bakışları sertleşiyor, homurtulu bir ses çıkarıyor ve aynı anda elimi dişleriyle yakalıyor! Isırmıyor, hemen bırakıyor. Özür dilercesine sarılıyor ve usul usul okşamaya devam ediyorum! Bir daha dener miyim!
***
Beraber uyuyoruz veya gecenin bir yarısı yanıma geliyor. Odanın kapısının kapalı olduğu günler, uyuduğu balkondan gelip, odanın kapısını tırmalayarak (“çalarak”) içeri almamı istiyor.

Bir keresinde yatağın ortasında yayıp uyudu; kaldıramadım…

Bir arkadaşım bir kediyle uyuduğum için bana şaşıyor. Bazen, bir hayvanla yatıyor olmak benim de garibime gitmiyor değil; çünkü “ne de olsa bir hayvan…” Fakat,  Panter sadece bana güveniyor, yalnızca benimle yatıyor, ellerimi yalıyor, kendini bana sevdiriyor, patisiyle bana sarılıyor, diye düşününce…
***
Bir sabah yanağımı yalayarak uyandırdı. Çişi gelmiş, çıkardım. Bir gece yarısı da çıkmak istedi. Tuvaletini yapıp geldi. Eve hiç tuvaletini yapmadı (Sadece iki kez kustu! Döktüğü tüyleri hiç saymıyorum!). Bu eğitimin veya “aklının” bir sonucu değil; yavruyken tuvaletini dışarıda yapmayı öğrenmesinden kaynaklanıyor kanımca.
***
 İki kez, sabah uyandığımda, yanımda, yüzü bana dönük halde yatar ve çekik, iri gözlerini bana dikmiş halde buluyorum onu. İnsan gibi bakıyor! İçime işliyor. Müthiş, heyecan ve mutluluğun bir arada olduğu bir duygu. O sırada “aklından” neler geçtiğini bilmeyi ne kadar isterdim. Sadece “anlamak istiyor” diyebilirim ama o da kesin değil: insan çeşitli nedenlerle yakıştırmalarda bulunabiliyor.
***
Bazen arabaya atlıyor, içinde dolaşıyor, hareket edecekken iniyor. Bir seferinde inmesine fırsat vermeden kapıyı kapatıp yola çıktım. Şaşırdı, belki korktu. Biraz dolaştırıp indirdim.
***
Panter bana hayvan/kedi gibi görünmüyor! Peki ben Panter’e nasıl görünüyorum acaba; “amorf” bir kedi gibi mi?!.. Şaka/mecazi anlam bir yana, kediler, iki ayaklı ve kendilerinden onlarca kat büyük bir canlı olan insanları nasıl, ne biçimde, renkte görüyor, algılıyorlar?! Bir bilebilsek!..
***
Pille çalışan, havlayan bir oyuncak köpek vardı evde bir zamanlar. Herhalde depodadır. Onu çıkarıp bir odada havlatayım. Diğer odadaki Panterin tepkisini izleyeyim!

 Not. İnternette bir arkadaşa Panter’i, radyatörün yanındaki minderde uyurken gösteriyorum… Arkadaş minik bir köpeği olduğunu,  uyurken iç çektiğini söylüyor. Panter’i onun köpeği ile bir araya getirmeyi düşündüm…
***
Ön ve arka bacakları havada sırtüstü, ön ve arka bacakları gergin halde yan, ön ve arka bacaklarını vücudunun altına alarak başı havada uyurken çok şirin. 
***
TV’de bir kedi aynadaki görüntüsüne saldırıyordu. Panterin karşısına ayna koydum. Aldırmadı!
***
Panter, yemeğini hazırlarken sabırla bekliyor. Annesi tekrar tekrar tezgaha zıplardı.
***
Kedilerin kulaklarını çevirebilmeleri, radar/gözlemevi gibi hareket ettirmeleri ilginç. Panter’de bunu gözlemek eğlendirici.
***
“Kedilerin yüz ifadesi yok” deniyor, çünkü yüz kasları yokmuş. Ama gözler..? Yağmurlu bir akşam apartman penceresinin arkasında görüyorum Panter’i. Islanmış, miyavlıyor. Gözleri, daha doğrusu bakışları “beni içeri al lütfen” diyor.
***
Burnumu her daim ıslak burnuna sürtüyorum. Dudaklarımı içeri kıvırıp yanaklarından öpüyorum.
***
İzmirli de öyleydi; Panter’in masrafı çok az, dertsiz… Sevgi veriyor. Ve tabii ki öğretiyor: kediler hakkında çok şey öğreniyorum ondan… 
***
***
Bir akşam misafirliğe giderken evde kapalı kalacağını “anladı” ve çıkmak istedi. Dönüşte yoktu. Ertesi gün akşama kadar gelmedi. Akşam, apartmana yakın çamlığın ortasındaydı. Boğulmuştu… Hıçkırık. Haykırmamı boğazımın çıkışında engelleyişim… Son kez okşadım yüzünü, başını… Kaskatıydı, diğer (boğulmuş) kedi leşlerinde görüldüğü gibi tüyleri sanki ıslanmıştı… Boğazında geniş bir ısırık izi vardı. Canım, sıkıştı kaldı mı çalılar arasına? Yoksa uykudayken mi?.. Çamların yanındaki çukur, yanındaki çamur birikintisi ve taş onun için hazırlanmıştı adeta. Gömdüm. 08.11.2007. 3.5 yıl yaşadı.

Gece gelmeyince mutfak penceresinden sık sık baktım; fakat bahçeye çıkıp seslenseydim mutlaka çıkardı. Akşam giderken veya gece geldiğimde pencereyi açık bıraksaydım…Vicdanım sızlıyor. “Keşke” demek fayda etmiyor…

Öldürülürken hiç acı çekmemiş olması ihtimali küçük arkadaşımın, dostumun, kızımın, sevgilimin, bir teselli olacaktır.

2010 Mayıs. Geçenlerde alışveriş merkezine gittim. Et reyonunun önünden geçerken Panter’e ciğer alışlarım ve Panter aklıma geldi. Gözlerim doldu… Onu özlüyorum… Hayatımda başka kedi olmadı! İnsan bir kere severmiş!

 İçime hep hüzün doluyor
Yine sensiz sabah oluyor
Geçiyor günler ömür doluyor.
(Yıldırım Gürses)

 III. ALINTILAR VE YORUMLAR

 Nefret ve merhamet

 Alıntı: … kedi[yi]… Kapı dışarı edeceğim. Acıyor, yapamıyorum. Kâh da canım burnumun ucuna geliyor, şunu öldüreyim diyorum. Yine yapamıyorum. Çekiyorum… Bir düziye bağırıyor. Aç da değil. Dükkandan gelirken bolet getirdim, verdim. Henüz yedi. Uyku gitti. Sinirlendim. Elime geçen bir şeyle kediye vurdum. Bir elim de yaralandı…

 Dinlenip uyuyacağım. Yine bağırmaya başladı. Çıldırmamak bir şey değil. Uyuyamadım. Şu kediyi sokağa atıvermeli, yahut çekmesin diye öldürmeyi kaç kere düşündüm. Hayvandır, ne kabahati vardır diye yapamadım. Onun yerine ben çekiyorum. Bu belâlı hayatımda, hiç görmediğim ağır günlerimde bir de üste kediyi çekmek pek güç, ama çekiyorum. Şimdi de istirahatı bırakıp ona süt almalı. Bugün kasaplar kapalı. Bir hekim, böyle hayvanla, pislikle [pisliğiyle] yaşasın, olmaz şey. 
(Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası, Dr. Rıza Nur)

Not. Evde kedi-köpek beslenmeye şiddetle karşı olan Rıza Nur’un (Fransa’dayken) kediye bakmak zorunda kalması ve nefretine rağmen merhamet hissi istihzalı ve dramatik bir durum!

Zarafet

Alıntı: Ahmet-ür-Rıfai… Uykuya daldığı bir Cuma günü bir kedi eteğinde yatar, uyur. Uyanınca kedinin yattığını ve namaz vaktinin de geldiğini görünce hanımından bir makas ister. Getirilen makasla kediyi uyandırmadan eteğini keser. Sonra, eteği kesilmiş olarak namaza gider. Dönüşte kedi uyanmış ve kesilen bıraktığı eteğin parçasından kalkmıştır. Eteğin kesik parçasını eline alır ve yerine diker. Hanımının bundan hoşlanmadığını görünce,”Şeyh Salih’in kızı” der, “sıkılma, bu hayırdan başka bir şey olmadı. Bana da bir zorluk vermedi. Bilakis bunda iyilikler hasıl oldu.”
(Tarikatlar, Ahmet Güner)

Not. Yanıbaşında bir şey “kırt-kırt” diye kesilecek de kedi uyanmayacak! Kedi sağır mıymış?! Yapay da olsa bu hikâyeyi sevdim. Ben de olsam öyle yapardım.

Kuran’da, Allah’ın kimi kafirleri-mecazen veya değil- maymunlara/domuzlara çevirdiğini anlatan ayetlerde bir sıfat dikkat çeker: aşağılık. “Allah” kendi yarattığı, üstelik genetik olarak, insanla yüzde 98 küsur oranlarında aynı yarattığı hayvanları “aşağılık” diye anmaktadır! Ne “insanca” bir söylemdir!.. Kuran’da hayvan hakkı, hayvan sevgisi/dostluğu hakkında ayet(ler) var mıdır, hatırlamıyorum. Peki, bizim toplumumuza mensup pek çok insanda görülen hayvanlara eziyet etme davranışı İslam kaynaklı mıdır? “Evet” demek haksızlık olur; ama belirtildiği gibi, temeli Kuran’a dayalı bir alışkanlık, bir gelenek, bir kültür kurulamamış, yaratılamamıştır. Fakat, tarihsel süreçte, toplumdaki merhametli insanlar sayesinde veya “yüzünden”, mesela, imamlar tarafından hadisler uydurularak veya yukarıdaki gibi öykülerle İslam’a hayvan sevgisi dahil edilmiştir. Böylece, söz gelişi, hayvanlara zulmeden kişilere hitaben, eziyet ettiği hayvan kast edilerek “o da Allah’ın bir kulu” deyişi ortaya çıkabilmiştir.       

Bilinç

Alıntı: İnsani koşullarda bilinç kelimesi, onun türlü anlamlarını tamamıyla örten bir anlam ve çağrışım bütününü ifade etmek için kullanılır: Zihin, zeka, akıl, amaç, niyet, farkındalık, özgür irade kullanımı, vb. Bu  kavramların bazıları yüksek düzeydeki hayvanların bilinçli davranışını ve bazıları da amip gibi basit yaratıklarınkini betimlemek için kullanılır.”
(Kuantum Benlik, Donah Zohar, Çev. Seda Kervanoğlu, s. 264)

“Öleceğini bilen tek canlı insandır” deniyor belgesellerde. Hayvanların tehlikeden (mesela avcı hayvanlardan) kaçması sadece içgüdüsel bir davranış mıdır? Bu soruya “evet” desek bile, hayvanlar, türdaşlarının veya başka hayvanların avlandıklarını veyahut onların leşlerini görmüyorlar mı?! Ya fillerin kendilerinden önceki fillerin öldükleri yerleri, onların kemiklerini ziyaret etmeleri (Ne derece doğruysa?)?.. Elbette başka, çok sayıda örnek… O nedenle, hayvanlar hakkındaki hüküm içeren sözlere hemen itibar etmemek gerek!

 İnsan biçimcilik (Antropomorfizm)

 Alıntı: Yun. ανθρωπος/anthrōpos = insan; μορφη/morphē = şekil, biçim), insan niteliklerini başka bir varlığa atfedilmesi. Hayvanlar, cansız varlıklar, doğa güçleri ve çok ve tektanrılı dinlerdeki Tanrılar ve daha başka kavramlar, antropomorfizm konusu olabilir.

 Eski Yunan dinlerinde antropomorfizm, Homeros ve Hesiodos’un Tanrıları insan gibi anlatmasıyla başladı.Buna karşılık, pek çok Eski Yunan düşünürü, yurttaşlarının dini görüşlerine karşı çıktı, antropomorfizmi eleştirdi, soyut tek tanrılı inancı savundu. Mesela Aristo’nun Fizik kitabındaki ilk unsur, hiç bir insani özellik taşımaz. İslam dini, Tanrı’nın antropomorfik düşünülmesine karşı çıkan dinlerin başında gelir.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan_bi%C3%A7imcilik)

Alıntı. İnsan niteliklerini başka bir varlığa, özellikle Tanrı’ya aktarılması.

İlkel insanlarda başlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla başlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeşitli mitolojilerde görüldüğü gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçağ Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve insan niteliğinde olarak düşünmeleriyle başlamıştır. Homeros-Hesiodos’un mitolojik tanrıları, insanlar gibi; sevişirler, düşünürler, kıskanırlar, acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın nedeni, Yunanlıların her şeyi canlı, devimli[?] biçimli düşünme eğilimleridir ve ilkel canlıcılığın izlerini taşır. Antropomorfizmin örnekleri ilahi dinlerde de görülür. Örneğin Hıristiyanlığın Andians tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını önerir ve örneğin tanrının eli deyimini etki anlamında değil insanlardaki al [el] anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’de bu örtülü bir biçimde gerçekleşmiştir. (http://mitoloji.info/felsefe-sozlugu/antropomorfizm.nedir)

Hayvanlarda, bilinç kapsamına giren, mesela zekayı gözleyebiliyoruz. Peki farkındalık’ı? Örnekleyeyim: Panter kendisinin bir tür, benim farklı bir tür olduğumun farkında mıydı? “Tabii yani” denecektir. Ama, farkındalık”ı bir adım daha genişletip, soruyu “Panter farklı türler olduğumuzu, niteliklerimizi, yapabildiklerimizi vs. fark ettiği (“düşündüğü”) zaman kendini mutsuz hissetmiş midir” diye sorarsam, ve cevap olarak “evet” dersem, herhalde antropomorfizm yapıyor olurum!.. Panter’in son haftalardaki davranışlarını, bakışlarını “analiz edince”, yukarıdaki olasılığı düşünmüştüm. Elbette buna “iman etmemiştim”, doğruluğunun ihtimalini düşük görmüştüm. Hala düşük görüyorum.
***
Kimi insanların kedilerinin sözcük ifade ettiği iddiaları (mesela, “bana anneciğim” dedi söylemleri) herhalde antropomorfizme örnek teşkil eder. Kedisinin gözbebeğinde kuş gördüğünü söyleyen birine dahi rastladım; bu “iman” hangi terimle açıklanır acaba?!

 Biyofili

 Alıntı: … biyofili… insanoğlunun diğer canlı organizmalara karşı doğuştan gelme [gelen] duygusal yakınlığı…
(Doğanın Gizli Bahçesi, Edward O. Wilson, Çev. Aslı Biçen)

Kedi hastalarına bilimsel dilde acaba “aşırı biyofili” mi deniyor?! Böyle insanlar tanıdım. “Allah” onların yakınlarına, komşularına, iş arkadaşlarına ecir sabır versin!.. Tabii, “anti biyofili”lere de merhamet duygusu..! Kedilerden korkanlar ise… Onu da onlar düşünsün!

Etoloji

Alıntı: Etoloji doğal ortamında hayvan davranışını inceleyen bilim dalıdır. Radikal etolojik yaklaşımda, davranışsal incelemeler vahşi doğada yapılmak zorundadır, çünkü hayvanların tepkilerinin doğal ortamları dışındayken bir anlamı olamaz. Hayvan tek başına tüm sistemin yalnızca bir bileşenidir, ve sistem onun içinde bulunduğu ortamı da içermek zorundadır.
***
Hayvan davranışı kabaca üç ana sınıfta toplanabilir:

Refleksler: belirli dış etkiler sonucu tetiklenen ani, istem dışı tepkilerdir. Reflekssel davranış yalnızca ona neden olan etki varolduğu sürece devam eder. Dahası, tepki şiddeti etkinin gücüne bağlıdır. Refleksler yürüme ve diğer yüksek koordinasyon gerektiren işlerde kullanılırlar.

Yönelimler: hayvanı bir etkinin geldiği yöne veya ters yöne doğru yönelten davranışsal tepkilerdir. Yönelimler birçok farklı tür hayvanda görsel, kimyasal, mekanik ve elektromanyetik olaylar karşısında oluşur. Karıncaların yol takibi kimyasal, sinek larvalarının ışığa ilerlemesi ışıksal yönelime birer örnektir.

Sabit davranış kalıpları: refleksler gibi bir etki karşısında oluşur, fakat etkinin bitiminden sonra da sürer. Tepkinin şiddeti ve süresi de, reflekslerin aksine, etkinin şiddeti ve süresine bağlı değildir. Sabit davranış kalıpları istemli olabilir, ve basit bir reflekse sebep olanlardan çok daha geniş bir etki yelpazesi sonucu oluşabilirler. Örnek olarak ağustosböceklerinin ötüşü ve çekirgelerin uçuş kalıpları verilebilir.
***
Canlılarda davranışa neden olan başlıca uyarılar; sıcak, soğuk, ışık, ses, kimyasal maddeler, yer çekimi gibi dış faktörlerle açlık, susuzluk, ağrı gibi iç faktörlerdir. Ayrıca organizmalar, çevredeki diğer canlı ve cansızlara karşı da belirli bir tepki gösterir.
***
Davranışın organizmalar sağladığı iki temel yarar şöyle verilebilir:

  • Bireyin yaşamını sürdürebilmesini sağlar.
  • Yavru yapma düzenini etkileyerek türün devamına yardımcı olur.

Canlıların hayatta kalmasını sağlayan davranışları besin sağlamaya, düşmanlarından kaçıp korunmaya, üremeye ve yavrularını büyütmeye yönelik tepkilerdir.
***
Davranış biliminin öncüleri:

Ivan Petrovich Pavlov: Rus Fizyolog Ivan Pavlov her ne kadar en iyi çalışmalarını davranış alanında yapsa da 1904’te tıp alanında Nobel ödülü aldı.

John B. Watson (1879-1958): Amerikan psikolog.Davranış biliminin kurucusu olarak tanınır. John Watson davranışlar gözlenirken aynı zamanda kişilerin iç dünyalarının, düşüncelerinin ve hislerinin de incelenmesi gerektiğine inanıyordu.

Konrad Lorenz: Avusturyalı zoolog.  Konrad Lorenz 1973’te tıp alanında Nobel ödülü almıştır. Çağdaş davranış biliminin kurucusu olarak bilinir. İnsanlar ve hayvanların davranışlarında iç dünyalarının yanı sıra çevredeki olayların ve genetiğin de etkisi olduğunu savunurdu.(http://www.msxlabs.org/forum/zooloji/12792-etoloji-hayvan-davranis-bilimi.html)

 Hayvanların “bilmesinin” yalnızca veya çoğunlukla genlerle (içgüdü) açıklanabildiği birçok örnek gözlemliyoruz, okuyoruz, dinliyoruz. İnsanlar için somut örnekler nelerdir ve genlerle gelen bilgi ne derece etkilidir, ne orandadır; bu konuda pek bilgim olmadığından fikrim de yok!
***
Bir habere göre, (galiba) 30 yıla kadar hayvanlarla iletişim kurulabilecekmiş. Herhalde, ne istedikleri, nerelerinin ağrıdıkları vs. anlaşılabilecekmiş. Böyle haberlere şüpheyle yaklaşmak gerek…
***
Yazıyı birer alıntı ve soruyla nihayetlendireyim:

… [insan] beynin[in] kaba yapılanmasını yani morfolojisini oldukça iyi biliyoruz, bunu gösterebilecek yöntemleri kullanıyoruz. Ama açık söylemek gerekirse Ama açık söylemek gerekirse, beynin fizyolojisi söz konusu olduğunda o kadar iyi değiliz.

 Beyni çözebilmek için birçok soru soruluyor: Utanma duygusu nereden geliyor? Ayıp ile beynin ilişkisi ne? Omurilik, beyin, orta beyin[,] üst beyin arasında bir ilişki var mı? Beyin tabanındaki çekirdekçikler nedir, niye gereklidir? Ağrı çekmenin frontal loblarla ilişkisi var mı? Bunları merak ediyorum, ama maalesef bildiğim şeyler, merak ettiğim şeylerin cevabını vermeye yetmiyor. (Prof. Dr. Yücel Kanpolat, NTVBLM, Nisan 2010)

 İnsan beyni hakkında bildiklerimiz-bilmediklerimiz bunlarmış; hayvanların beyinlerini çözmek daha mı kolay?!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16355, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Kader Nedir?

Yazar: Mesut Bigalıoğlu

Bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreç içindeki yaşamında, başından geçen olayların önceden planlanmış olduğuna dair inanç, alınyazısı, yazgı. Bu inanca göre bir insanın hayatı boyunca başından geçen bütün olaylar ilahi bir güç tarafından önceden planlanmıştır. Zamanı geldiğinde planlanan bu olaylar sırayla gerçekleşecektir.

Kadercilik anlayışı:

Öngörülebilir veya yaşanmış olaylar sonucunda, inanç olgusunun ortaya çıkardığı, kabullenmeye, boyun eğmeye dayalı bir anlayış biçimidir. Kadercilik anlayışı inanca veya dine dayalı ön kabuller üzerine kurulur.

Kadere ilişkin üç hakim görüş mevcuttur.

1. Bir insanın kaderi ilahi bir güç tarafından önceden planlanır ve zamanı geldiğinde insan daha önceden planlamış kaderini yaşar.
2. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlıktır. Kendi kaderini kendisi planlar ve seçimleriyle kendi kaderini yaşar.
3. Kader diye bir şey yoktur.

1.görüşe göre insanın yaratıcısı olan ilahi güç insana dair her şeyin başını ve sonunu bilmektedir. Bu görüş biraz düşünüldüğünde mantıksız gibi görünüyor. Zira her şey başından sonuna kadar belli ise bizim var oluşumuzun ne anlamı var? Yaşadığımız olayları doğrudan kadere bağlamak, kendimiz için sorgulamadan, mücadele etmeden olayları kabullenmek, boyun eğmek bence doğru değil.

2. görüş biraz daha mantıklı. Bu görüşteki en önemli husus özgür iradedir. İnsan seçimlerini kendisi yapar ve bu seçimler neticesinde kendi kaderini kendisi oluşturur.

3. görüş ise fazla iddialı geliyor bana. Çünkü ne yaparsak yapalım hayatımızın kontrolü tam anlamıyla bizde değildir. Hayatımızı ne kadar planlarsak planlayalım mutlaka bir terslik veya hesapta olmayan bir şey çıkar karşımıza.

Kadercilik anlayışının çıkış noktası bana göre hayatımızda kontrol edemeyeceğimiz şeylerin olduğunu, yaşıyor, görüyor oluşumuz. Bazen birkaç günlük planlar yaparız kendimiz için ve uygulamaya koyarız. Ancak yaptığımız planlar hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmez. Mutlaka bir yerlerde bir aksilik çıkar. Bu hepimizin başına gelmiştir. Ne tam anlamıyla kendimizi kontrol altına alabiliriz, nede hayatımızı. Aşık oluruz, terk ediliriz, bir yakınımızın başına bir kaza gelir, arkadaşımız hayatını kaybeder. Bazen otoyolda giderken en olmadık yerlerde karşınıza araç çıkar. Bazen hiç ummadığınız bir yerde bir arkadaşınıza rastlarsınız. Bazen “bu kadar rastlantıda fazla” dediğiniz anlar olur. Bazen “tesadüfün bu kadarına pes doğrusu” dediğiniz anlar olur. İşte kadercilik anlayışı yaşadığınız o anlarda aklınıza işlemeye başlar.

Ben,Tanrı’nın insana dair her şeyi önceden planladığını ve Tanrı’nın planladığı hayatlarımızı yaşadığımıza inanmıyorum. Ben insanın bir özgür iradeye sahip olduğunu ve insanın yaptığı seçimler yoluyla kaderini kendi çizdiğine inanıyorum.

Kadere doğrudan yada dolaylı yoldan etki eden bazı temel unsurlar vardır.

1. İnsanın sahip olduğu genetik program. DNA kodumuz, kalıtımsal materyal. Genetik programımız, tıpkı bir bilgisayar programı gibidir. Ebeveynlerimizden geçen bilgileri de taşır. Ölünceye dek değişmeyecek olan karakteristik özelliklerimiz bu program içerinde kodlanmıştır. Huylarımız, yeteneklerimiz bu program içinde bulunur. Bazı programlar zekidir, bazıları aptal, bazıları sanatsal yeteneklerde donatılmıştır, bazıları sayısal. Bazıları dürüsttür, bazılar yalancı.

Bir çocuğun ilk eğitimi ailede başlar, sonra ilkokul. İlköğretimde genelde öğretmenler, öğrencilerin nasıl karakteristik özellikler taşıdığını az çok anlarlar. Bazı çocuklar zekidir. Bazıları oyundan başka bir şey düşünmez. Eğer ki siz güzel resim yapan ve sanata meraklı bir çocuğu bu yetenekleri doğrultusunda eğitirseniz, ortaya mükemmel bir sanatçı çıkacaktır. İlköğretimde genelde başarısız çocuklar göz ardı edilir. Aslında bu çok yanlıştır, göz ardı ettiğiniz o başarısız çocuk gelecekte bir katil olabilir ve yetiştirdiğiniz muhteşem ressamı öldürebilir.
2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar. “İnsan yaşantılarının ürünüdür” diye bir söz vardır. Bu söz kısmen doğrudur ama tamamen değil. Çevresel etkenlerle kazandıklarımızı yine çevresel etkenlerle kaybedebiliriz. Yada çevresel etkenler nedeniyle kişi bir davranış problemi yaşıyorsa gelecekte bu problem düzeltilebilir. Ancak genetik özelliklerimiz de pek değişiklik olmaz. “Can çıkar,huy çıkmaz” sözü bunu anlatır.
3. Seçimlerimiz. İnsan seçimlerinin sonucudur. Kaderimizi seçimlerimizin çizdiğini söyleyebiliriz. Ancak, aslında bu pek doğru değildir. Bizler herhangi bir konuda bir seçim yaparken, genetik programımızın ve geçmiş yaşantımızın etkisi altında yaparız. Mesela ben, köpekten korkarım. Nedeni çocukluğumda beni bir köpeğin koşturması ve köpek korkusunu üzerimde taşıyor olmam. Bu korkuyu büyük oranda üzerimden atmış olsam da yabancı bir yere girerken köpek var mı diye dikkat ederim. Eğer orada köpek varsa kesinlikle oraya girmem. Yada liseli genç bir kız, modaya uyup arkadaşlarının giydiği kıyafetin aynısını alır. Onun seçiminde geçmiş yaşantısının etkisi olur. Seçimlerimizi etkileyen bir unsur daha vardır. Manevi yönümüz, yani inancımızın, umudumuzun, sevgimizin, duygularımızın kaynağı ruhumuz.

Toparlayacak olursak, kaderimizi etkileyen unsurlar;

1. Genetik programımız.
2. Çevresel etkenler ve yaşantılarla kazanılanlar.
3. Seçimlerimiz.

Şimdi gelelim işin ilahi boyutuna. Tanrı, ana rahmindeki ceninin kalp atışının başlamasından kişinin ölünceye dek geçirdiği yaşam sürecinde nasıl ve ne zaman müdahalede bulunmuş olabilir? Hiçbir zaman. Muallakta kalan tek nokta cinsel ilişkiden sonra hangi spermin yumurtaya ulaşabileceği konusu. Çünkü milyonlarca spermin her birinin kalıtımsal özellikleri farklılık içerebilir.

Tanrı iki şekilde bir insanın kaderini bilebilir.

1. Evrenin başlangıcından sonuna kadar geçen sürecin tümü planlanmıştır. Tanrı, bu sürecin dışında, zamansız bir ortamda, süreci bir film şeridi gibi seyretmektedir.
2. Tanrı insanın sadece kalıtımsal programının nelere sebep olabileceğini doğru bir şekilde öngörür ki, bir insanın yaşantısını dikkatli bir şekilde izlerseniz bunu sizde yapabilirsiniz.

İlahi olarak kaderin bilinmesi ve kaderin planlanıp yaşanması birbirinden faklı şeydir. Tanrı, bir insanın nasıl davranışlarda bulunacağı öngörebilir ve bunu bilebilir. Ancak müdahalede bulunmaz. Davranışı gerçekleştiren bizzat insanın kendisidir. Bu güne kadar, inanç veya sezginin dışında davranışına dışarıdan ilahi bir müdahale olmuş bir tek insan bile yoktur.

Var oluşumuzun zemini özgür irademiz, var oluşumuzun amacı hayal gücümüz, yaratıcılığımız ve ortaya çıkartabileceklerimizdir. Yeryüzündeki doğanın dışında, insanoğlunun ortaya çıkardıklarına bakarsanız hayal gücümüzün ve yaratıcılığımızın neler ortaya çıkartabildiğini görebilirsiniz. Hepsini biz yaptık. Elbette yaptıklarımız Tanrı’nın yaptıkları yanında hiçte mükemmel değiller. O yüzden büyüklenmek yerine kendimiz için, yarattıklarımız için daha dikkatli olmalıyız. Yoksa kendimiz için çizdiğimiz kader bizi karanlık yarınlara götürebilir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 24655, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.