BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Türk Bilim Dünyasından Portreler III (Mete Tunç)

N. A.

… en az iki yıl boyunca enstitü müdürü olan, … Üniversitesi’nden … Üniversitesi’ne gelen öğretim üyelerinden profesör N. A. Amerikalı aktör Charles Branson’a benzer…

Amerika’daki eğitimi sırasında tanışıp evlendikleri öğrenilen, Amerika’dayken ‘eğitim alanı haricinde bir işte’ çalıştığı iddia edilen lakin o sırada …Ü’de ingilizce okutmanı olan karısını, (kendisinin uygulamaya koyduğu ve ancak 10 yıl sonra faydasızlığı teslim edilip nihayetlendirilen) ‘lisansüstü öğrenim öncesi ingilizce hazırlık öğretimi’ni göstermek üzere enstitüye getirerek ona ‘başarısını’ sergiler ve aynı zamanda, adeta müfettiş görevi verip sınıfları denetlettirir!

Asabi, kavgacı, didişmeyi seven bir yapıya sahiptir. İnsanlara, öğrencilere, meslektaşlarına, idari personele bağırır, hakaret eder. ‘Gizli bir derdi mi var acaba’ diye düşünülür?!..

Hazırlık sınıfı öğrencilerini toplayıp bir konuşma yapar. Öğretimin ‘başarısını’ gariban, Melami/kalender meşrep bir araştırma görevlisine teyit ettirir. ‘Zaten aksini söyleyemezsin’ diyerek, kimi yöneticilere has çukur tavrı serdeder.

… çay/toplantı/seminer odasında bazı ‘yerli’ hocalar hakkında iğneleyici sözler sarf eder: “Burada bazıları İngiltere’ye doktoraya gitmiş, doktorayı bitirememişler, ama onlara bir belge verilmiş, o belge Türkiye’de doktoraya denk sayılmış, doktor olmuşlar,” der. Sözleri üzerine odada hiç tepki olmaz. ‘Dağdan gelmiş’ bir ‘Amerikan kovboyu’nun, ‘C. Branson’un, ‘bağdakileri kovuyor’ olmasına karşı hiç aksülamel gösterilmemesi/gösterilememesi, … ve … bölümleri için üzücü bir manzara arzeder.

…Ü’den, bir süre için dahi olsa ‘postalanmasının’, tavırlarında, asabiyetinde vs. bir etkisi var mıdır? Öyleyse bile sadece bir ölçüdedir!

N. A, hürmetle yadedilmeye layık biri değildir

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 29146, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler II (Mete Tunç)

Ö. T.

… Üniversitesi’nden geçici olarak gönderilen veyahut ‘tasfiye edilen’ ve … Üniversitesi’ne gelen bir başka hoca da … Fakültesi’nde … Mühendisliği Bölümü’nü kuran profesör Ö. T.’tir

Hocanın ismi İlhami Soysal’ın “Masonluk ve Masonlar” isimli kitapta geçer. Artık üç bölümün paylaştığı seminer-toplantı-çay odasında, F. B.’nin (bkz. Türk Bilim Dünyasından Portreler I), kendisine, masonluğundan dolayı takılmasına, hatta imalı sözler sarf etmesine karşılık sözle yahut mimikle bir karşılık vermez, duymazlıktan gelir.

Erotik fıkra anlatmayı sever… Birini, yazı tahtasının önünde anlatmaktadır. Başlamadan önce, yine, odada bayan olup olmadığını soruyor, kontrol ediyor!.. O günkü fıkranın sonunu belini ileri doğru savurarak bağlaması gerekiyordu ki, öyle yapacaktı… Bir ‘fırlatma’ araştırma görevlisi, “hocam, son kısmı anlamadım, tekrar eder misiniz,” der. Tabii ki asistan, asıl, fıkradaki son ifadeyi duymak değil, ‘hareketi’ tekrar görmek istemektedir! Hoca, asistana, maksadı anladığını belirtir bir yüz ifadesiyle bakar!

Ö. T. esprilidir, ilaveten çocuksu yanı da vardır. Fakülteye bir motosiklet getirmiş. Birkaç meslektaşıyla binanın arkasındaki yola gitmişler. Hoca motosiklete binmiş. Herhalde giderek hızlanmış, fren yapayım derken aracı kaydırmış, veya fren yapamayıp yoldan çıktıktan sonra… Zemin, kaldırım, ağaçlar, çalılıklar… Yüzünde, vücudunda çizikler, ezilmeler… Elbisesi paramparça…

Değerli bilim adamı 06.08.2003’te vefat etmiş.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 31644, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Türk Bilim Dünyasından Portreler I (Mete Tunç)

F. B.

… bölümlerinin ortak seminer ve çay odasında … Üniversitesi’nden kadroya katılan bir profesör, F. B., akşam yaptığı bir telefon konuşmasını anlatıyor…

Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun o zamanki şefini (Nevzat Atlığ) aramış. Nedeni, ekranda, ‘Şef Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ yazısındaki ‘Prof. Dr.’ unvanı imiş (O dönemler, yeni bir düzenlemeye göre konservatuarlar üniversite statüsü kazanmış ve oralardaki hocalara akademik unvanlar verilmişti Mesela halk müziği solisti Can Etili ‘doçent’ olmuştu! Herhalde daha yaşlı ve daha kıdemli bir memur diyerek N. Atlığ’a da profesörlüğü layık görmüşlerdi. Aynı zamanda tıp doktoru olan ve ekranda, o döneme kadar “Şef: Dr. Nevzat Atlığ” alt yazısıyla tanıtılan N. Atlığ, yeni düzenlemeyle ‘Prof. Dr.’ oluvermişti! F. B.’i çıldırtan buydu.). Telefondaki anahtar cümleler; F. B.’in, N. Atlığ’a, “doktor unvanın tıpla ilgili, havadan aldığın profesör unvanını bunun önünde nasıl kullanırsın, ne zaman doçent oldun ki, demesi,” N. Atlığ ise, “kullanırım, sana ne, seni mahkemeye vereceğim,” demesiydi onun anlatımına göre.

Kuralsızlığa, saygısızlığa tahammül edemez F. B. O zaman on küsur davası vardı mahkemelerde. Bir tanesinin (veya onbirincisinin) nedeni fakültede gerçekleşen bir olaydı:

Hoca, arabasını, ders verdiği (başka bir) bölümün önüne park etmiş. Bölüm hocalarından biri parkta yer bulamayınca ve bölüm personeli olmayan birinin parkı işgal ettiğini öğrenince, arabasını, çıkaramayacağı biçimde hocanınkinin arkasına park etmiş. F. B. dersi bitirip arabasının başına gelmiş ki… Bölüm hocasını bulup arabasını çekmesini rica etmiş. Fakat sert ve olumsuz bir cevap almış. Peki öyleyse, deyip park yerine gitmiş, arabasına binmiş, geri vitese takmış ve sürte ittire…

Verdiği bir lisansüstü dersinde dönem boyunca aynı minvalde dönülüp duruldu! Bir öğrenci, bunu, “benim oğlum bina okur, döner dolaşır bina okur” deyişi ile tasvir etmişti!..

Mühendis olacak birinin teorik konularla boğulmaması görüşündeydi. O nedenle, başkanlığı döneminde, bölümünün programını değiştirdi, yeni mühendislik dersleri koydu, teorik derslerinin ders saatlerini azalttı. Değişiklik, mühendisliğini değil akademisyenliği seçen arkadaşların lisansüstü derslerinde ve tezlerinde zorlanmalarına yol açtı.

Atatürk’e benzer ve Kemalisttir… ‘Evren bir programın ürünüdür,’ mealindeki ifadesinden hareketle deist olduğu söylenebilir… Masonluğa ve masonlara şiddetle karşıdır… Hem Araplara hem Yahudilere sinir olur, “aynı soydandırlar, amcaoğullarıdır,” der, haklarında fıkralar anlatır.

Pek çok öğrencinin ABD’ye gitmesine katkıda bulundu. Hazırlanan bir grup erkek öğrenciye, oradaki bir kadın akademisyeni anlatırken, “size yardım eder, ondan çok şey öğrenebilirsiniz, arasıra da sikersiniz,” demişti!..

F. B. gençlerle sohbet etmeyi severdi. Bir araştırme görevlisiyle de birkaç kez sohbet etmeyi denemişti. Fakat asistan, belki o zamanki yapısı, belki bölümdeki konumum nedeniyle mesafeli durmuştu. Oda arkadaşı, ona, ‘hoca senin dindar olduğunu bilse…,’ mealinde bir şeyler söylemişti! Asistan çekingen davranmayıp hocayla konuşsa ve ona din konusunda sorular sorabilseydi, ‘aydınlanması’, kim bilir, belki o dönemde gerçekleşecekti!

F. B., bir grafikte, verileri, tezlerine uygun olan doğruyu elde edecek biçimde yerleştirmesini ve bulunan parametreleri kendisine getirmesini söylemiş yardımcısına-bir asistana! Araştırma görevlisi, ne yaptığını fark eden oda arkadaşının, ‘bu sahtekarlıktır,’ minvalinde tepki göstermesine karşılık, “herkes yapıyor,” cevabını vermiş! Veriler aslında bir cihazdan ölçülerek elde edilirmiş, fakat cihaz sağlıklı değerler vermiyormuş!.. (Asistanın yıllarca güya dersini verdiği konuda –verileri grafik eksenlerine yerleştirmede- yanlış yaptığını da tespit etmiş ve düzeltmiş arkadaşı.)

… müşterek seminer/toplantı/çay odasında F. B. … bölümü başkanı (Prof. Dr. E. A.-müteveffa-) ve başkan yardımcısının (Doç. Dr. M. Z.) birlikte yazdıkları … kitabını eleştiriyor. O sırada M. Z. de odadadır ve bardağına çay doldurmaktadır. F. B. “kitap yazmışlar, hatalarla dolu, böyle uyduruk kitap mı yazılır,” diyor, M. Z. ise, yüzünü dönmeden bir şeyler mırıldanıyor; fakat ders anlatışı gibi, ne söylediği pek anlaşılmıyor!*

*Kitabı, kitapçıda sayfalarını karıştırmam hariç tutulursa, incelemedim; fakat, M. Z.’in redaktörlüğünü yaptığı, içindeki deney metinleri 3-4 araştırma görevlisi tarafından yazılmış mekanik laboratuarı deney kılavuzlarına (föylerine) iki teorik deney yazıp(?), kılavuzların kapaklarına, tümünü kendi hazırlamış gibi ismini yazdığını, üstelik o iki deneyi de başka bir kılavuzdan/kitaptan, bire-bir intihal ettiğini (apardığını, aşırdığını, çaldığını), bir (sabık) araştırma görevlisi yaşamış ve tespit etmiştir. O yüzden, bir başka yayınla da olsa, F. B. ağır eleştirisi ile, bu çerçevede layığını bulmuştur M. Z.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28565, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

ZİHNİYET :

Şöyle bir ülkemizde Kuran okuyan anlamaya anlatmaya çalışan şahıslara bir bakalım. Neden aynı Kuranı okuyan iki insanın söyledikleri biri birini tutmuyor. Neden Cüppeli ile Yaşar Nuri asla uyuşamaz. Neden Abdülaziz Bayındır Said Nursiyi müşrik ilan eder.
Neden Mustafa İslamoğlunu çok kişi sevmez. neden. neden.neden…
Kuran okunma ile anlaşılacak bir kitap değilmi. Nedir insanları farklı inanç kalıplarına sokan şey ?
Bence iki şey var çok önemli
1=) Rivayetler,peygamber adına söylenen,doğru sanılan uydurma söz ve hadisler. Kuranı anlamaya çalışan çoğu insanın yaptığını yaparak sanki DOĞRU muş gibi DELİL alınan rivayetler,hadisler.
2=) Zİhniyet , Hangi toplumun, cemiyetin,dergahın, meshepin içinde yine DOĞRU sanılan bir çok hurafenin kendi inançları doğrultusunda korunması gerçeği,tahsil, dünya görüşü ile alakalı çok önemli husus.

Kuran CANLI bir kitap hangi zihniyetle okuyorsan AYNA gibi sana dönüyor ve senin zihniyetin ne ise sana aynısını iade ediyor.
Mezarda ölüleremi okuyacaksın anlamadığın arapça ile okutuyor sana sevap kazandığını sanasın yada ölülerin ruhu duyacak sanasın diye……….
Kutsal mı görüyorsun Kuranı sana kılıf verdirip duvara yüksek bir yere astırıyorki ona ellemeyesin çarpılırsın falan……..
Uydurma hadisleremi saygı duyup onlardaki çelişkileri anlamıyorsun o zaman kuranda ELÇİ ye uyun sözünü gösteriyor sana. yaa bak gördünmü deyip ona uyduğunu sanarak ömrünü ona ait sandığın uydurmalarla geçirtiyor….
Suriye, Mısır, Tunus ,Afganistan gibi geri zihniyetle bakıp insanların KELLERİNİ keserek Allahın dinine yardımcı olan zihniyettemisiniz ? Hz İbrahim oğlunu Allah için kesmeye götürdü biz neden Allah için kelle kesmiyelim diyorlar saffat 102-107 i anlamadan ve uydurmalarla Hemde ( Bir MASUM u öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eşdeğerdir ) ayetine rağmen…
Okumak anlamak kusursuz bir evreni yaratan böyle sonsuz bir aklın aptalca şeyler yazmıyacağına inanarak mı okuyorsun işte okudukça o DENİZ den kepçe kepçe SU veriyor sana. evet Kuran CANLI bir kitap ve siz hangi ZİHNİYETLE okuyorsanız onu size AYNA gibi veriyor.
ZİHNİYET ler değişmedikçe ŞEYTAN hep Allahın doğru yolu üzerine oturmuş bekliyor sapıtmak için…..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13248, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Sorgutçuluk (Mete Tunç)

İnanç ve Bilgi Eksenleri’nde insan-dünya-evren tasavvurları, hayatı yorumlayışları, yaşayışları bir imana (daha doğrusu imanlar cümlesine) bağlı beşerinkinden farklı olan insanların ‘inanca göre’ tanımlanmalarının yanlış ve haksız idiğini belirtmiştim.

Sözkonusu insanları tek bir isim altında tavsif etmek ne kadar doğrudur; agnostikleri nereye koymak gerekecektir; insanlar, ya kendilerini ‘imana göre’ tarif etmek istiyorlarsa, gibi sualler sorulabilir. Benim yaptığım; bir problemi ortaya koyma, mezkur yazıda ifadesini bulan insanları (bu arada kendimi) tanımlama ve böyle beşerin bu hususta kafa yormasını sağlama gayretidir. Dolayısıyla bu, ilk adım olarak telakki edilmeli, fikrin daha fazla düşünülüp tartışılarak ileride olgunlaşacağından ümitvar olunmalıdır.

‘y grubu’ diye adlandırdığım insanlar için Türkçe bir terim bulmaya ve türetmeye çalıştım. Madem ‘her şeyi sorgularlar’; o halde… Evvela ‘sorgucu’ aklıma geldi. ‘Sorgu hakimi’ dışında kullanılmıyordu, olabilirdi. ‘Sor’ köklü ve yine Türkçe ekli başkaları: Sorutçu, Sorsulcu, sorakçı..?! ‘Sorgucu’ daha mı iyi ve makul?.. Farklı ve yeni olsa, daha uygun değil mi? Peki, dil kurallarına aykırı ise..?.. Hülasa, ‘sorgutçu(luk)’ta karar kıldım. Türkçe kökenli olması şartıyla değiştirilebilir.

Yukarıdaki zorunlu açıklamalardan sonra, ‘sorgutçuluk nedir’, ‘sorgutçu kimdir’, ‘sorgutçunun tarzı siyaseti nasıldır’.. sorularını sual edip yanıtlarını maddeler halinde vereyim:

• Sorgutçuluk hayatta (varoluşta) anlam arama mecburiyeti hissetmez; insanın, diğer canlıların, dünyanın ve evrenin varlığına bir mana atfetmeyi düşünmez. Bunları anlamaya, bilinmeyenleri çözmeyi hedef edinir. (Anlama ve çözme amelinin neticesinde bir mana çıkarsa –bu, elbette imanlıların vazettikleri gibi olmayacaktır- şaşırmaz, sevinir.)
• Sorgutçu kişisel hayatında, yaşatısını anlamlı kılacak biçimde yaşar: Anlama-bilme uğraşının yanı sıra adalet, merhamet, diğerkamlık, dayanışma, paylaşma gibi erdemleri önemser.
• Sorgutçuluk iman-imansızlık değil, bilgi-bilinmezlik ekseninde/ düzleminde/ boyutunda işler; iddiaları, malumatı, teorileri.. ilmi yöntemlerle kanıtlanmadıkça bilgi kategorisinde değerlendirmez.
• Sorgutçu bilinmezlikten rahatsızlık duyar; fakat bunu varoluşun doğal bir hali telakki eder ve bu sayede onunla yaşamaya kendini alıştırır.
• Sorgutçulukta bağnazlığa yer yoktur. Hiçbir sav peşinen reddedilmez. Her konunun nesnel olarak ve ilmi usuller kullanılarak araştırılmasını gerekli ve şart görür.
• Sorgutçu, bütün dini ve felsefi görüş mensuplarını dinler, yazdıklarını okur.
• Sorgutçuluk dünyayı ve kainatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan kadim ve çağdaş keşifleri, tetkikleri, inançları.. bilmeyi, öğrenmeyi gerektirir.
• Sorgutçu yaşadığı coğrafyada yaratılan (dini-ladini) kültürü (sanatı, mimariyi, müziği..) bilir, değerli sayar, özümser; bu alanlarda çalışabilir ve ürün verebilir; ve, ilgi ve zevk dünyasına göre bunlardan keyif alabilir.
• Sorgutçuluk kutuplaşmayı reddeder. Şiddeti, özellikle çoğunluğun ve güçlünün zulmünü kınar.
• Sorgutçu komşuluk, öğrencilik, mesleki, spor, hobiler.. gibi alanlarda kendisi ile aynı doğrultuda düşünmeyenlerle dostluklar geliştirir; çünkü hayatın sadece bilmek olmadığının farkındadır.
• Sorgutçular hali hazırda en marjinal gruptur; o nedenle sorgutçu, aynı zamanda yalnızlığa, kimsesizliğe, haksızlığa, aşağılanmaya.. katlanabilme becerisine de sahip olan insandır.

Ümit ederim, yukarıdaki fikir (terim değiştirilebilir!), bilgi-birikim ve kalem ehli tarafından daha geniş biçimde, derli toplu, ilmi temellerde (Ama batı biliminde olduğu gibi ‘anlaşılmaz cümlelerle’ değil!) yazılır.

İleride sorgutçuluğun ve sorgutçuların etkisinin ve sayısının artması temennisiyle!

04.09.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 32325, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnanç ve Bilgi Eksenleri (Mete Tunç)

Koordinat sistemindeki x ve y eksen tasvirleri, malum, sade pozitif x ve y yönlerini değil, negatif x ve y cihetlerini de ihtiva eder. Başlıktaki isimleri pozitif değerler varsayarsak, onların negatiflerini ‘inançsızlık’ ve ‘belirsizlik’ diye tanımlayabiliriz. Dolayısıyla mezkur eksenleri ‘inanç-inançsızlık’ ve ‘bilgi-belirsizlik’ olarak da tavsif edebiliriz. Bu iki eksen x ve y gibi birbirine ‘diktir’. (Negatif’in ‘olumsuz/menfi’, ‘kötü’ demek olmadığını vurgulayayım.)

İnsan zihni binlerce yıllık alışkanlıkların, korkuların, düşmanlıkların, menfaatlerin.. etkisiyle inanmak-inanmamak ekseninde/düzleminde işler. Mümin, ‘gayba inanmayı’ ve iman sahibi olmayı adeta bir erdem kabul eder, ‘inançsız’ olmayı tasavvur dahi edemez, ‘aslında ateist insan yoktur’ der.(1) Astrolog, kanıt sual edildiğinde ‘önce inanmak gerekir’ der.(2) ‘Dinsiz’ bilim insanı, soyut matematikle ve zayıf-dolaylı gözlemlerle teşkil edilmiş kuramları tabiat kanunu/hakikat gibi vazeder ve fakat onlara ‘inandığını’ söyler(3)… Farklı neviden sayısız inanç ve buna ilişkin tavırlar, tepkiler, klişe/ezber cümleler vardır ki yukarıdakilerle yetinip yalnızca not düşelim(4).

y ekseninde yaşayan, düşünen, yorumlayan, müşahede ve analiz eden, akıl yürüten.. insanlara, ‘inanmıyor musun’, ‘neye inanıyorsun’ soruları anlamsız gelir. Çünkü onların zihni bilmek-bilmemek/belirsizlik düzeninde çalışır. Bil(e)emek/belirsizlik durumu onları metafizik arayışlara yöneltecek şekilde ve ölçüde rahatsız etmez (İnananlar ile aralarındaki en bariz fark.). İman etmekten değil, bilmekten (keşfetmekten, öğrenmekten, yaratmaktan, üretmekten…) zevk alır, huzur bulurlar. Zihinleri ‘iman ettim’ diyenler gibi atalet halinde değildir; ‘bilme-öğrenme’ merakı sayesinde dinamiktir.(5) Her şeyi sorgularlar; her iddiayı (söylemi, inancı, tezi, teoriyi) kaynakları, hangi vasatta ve coğrafyada ortaya çıktığı, hangi koşullarda neşvünema bulduğu, onu yaratan ve destekleyenlerin psikolojileri, farklı zaman ve şartlarda tekrarlanabilirliği, onu doğrulayan/yanlışlayan maddi deliller, tarihsel/dilbilimsel/kültürel vs. mukayeseler gibi pek çok hususu araştırırlar. Bütün bunların sonucunda, iddiayı ya ‘bilgi’ kategorisine yerleştirerek kabul ederler yahut ‘belirsiz/tartışmalı’ kategorisine yerleştirirler veyahut ‘iman’ kategorisinde değerlendirirler.

Bu, ne kadarsa özgün sınıflama/fikir ümit ederim hem ‘inananların’, (onlara göre) ‘inanmayanları’ (en azından bir kısmını-‘y grubunu’-) hakkaniyetli biçimde tavsif ve tahlil etmelerini; hem de ‘y grubundaki’ ve ‘y grubuna’ yakın insanların kendilerini daha iyi tanımalarını ve tanımlamalarını/tanıtmalarını sağlar.(6)

Temennim, ‘bilgi-inanç eksenlerini’ (veya ‘bilgi ve inanç düzlemlerini’), bir üstadın ilmi -lakin ‘anlaşılır’- bir dille kaleme almasıdır.

Yazıyı, bu çerçevedeki (evvelce yayınladığım, savımı bütünleyeci mahiyette idiklerini düşündüğüm) sözlerimle nihayetlendiriyorum:

• ‘Bilmek’ emek, sabır, cesâret ister, çünkü bilgiye ulaşmak için fizîkî, özellikle zihinsel çaba gerekir; üstelik her ulaşılan bilgi bilinmeyenleri artırır, belirsizliği çoğaltır. ‘Îmân etmek’ ise, mutlak bilgiyi (hakîkati) bildiğini sanmaktır, belirsizliği kabûl etmemektir; o yüzden inananlar bilgi okyanusuna açılamazlar, yapay gölleri umman zannederler.
• Her şeyi, çok şeyi veyâ bir şeyi mutlak anlamda bildiğini zannetmek, sorgulama metodundan, keşfetme fikrinden ve belirsizlikten bîhaber olmaktan kaynaklanır.
• Kimi iddiâlı, karizmatik, hırslı.. insanların ‘bilgi’ diye sunduklarının bâzıları, aslında onların şahsî görüşleri, kanâatleri, zevkleri, inançları doğrultusunda serdettikleri sözlerdir. Dolayısıyla böylelerinin analizleri ve yargıları maval hükmündedir.
• Kimi insan cinlerin var olmadığını, bunları insan zihninin yarattığını söylüyor; pek çok inanan, cinlerin varlığı kabûl etmesine rağmen hiç yokmuş gibi hayatını idâme ettirebiliyor; sâdece bir takım insan ise cinlerden muzdarip. Bu son grup incelenip, insanüstü özellikleri mi, yoksa psikolojik rahatsızlıkları mı var, tespît edilmeli; netîce 1.si çıkarsa ‘cin var’, 2.si çıkarsa ‘cin yok’ demektir.
• Birileri “dinsiz toplum olmaz,” ve hattâ “ateistler aslında inanıyordur,” diyor. O hâlde, pagan, animist.. toplumların dinlerini meşrû görmekteler mi; bir ateist ‘ben aynı zamanda/aslında şamanım,’ derse, rahatlayacaklar mı; kendi îmanlarına saygı beklemelerine karşılık, bu tür inançlara saygı duyacaklar mı.
• İnanmak, daha fazla inanmak veyâ başka bir şeye inanmakla yol alır; bilmek ise, daha derinlemesine ve yeni şeyler öğrenmekle tekemmül eder.
• Ne her görüneni gerçek bil, ne hiç görünmeyeni külliyen reddet.
• Dîne, ideolojiye, bilime, hülâsa her şeye dâir sonuçlarda gariplikler, ikilemler, kötülükler ortaya çıkıyorsa köke, aksiyoma, referansa gidiniz; sorun çok büyük ihtimâlle oradadır.
• Ne zaman, hangi türden olursa olsun sırlardan bahsedildiğini duysam; yalancı, sahtekâr, soyguncu, riyâkâr, ben merkezci, tahrikçi, narsist, kâtil, ‘rûhen’ hasta, çıkarcı, sinâmeki, mantıksız, sorgulamayı müstağnî, korkak, aldatılmış insanlar; dillerinde meşreplerini tavsîf eden nakaratlar, gözlerinde-yüzlerinde niteliklerini tanımlayan bakışlar-mimikler, sırtlarında-başlarında sınıflarını belirten elbiseler-şapkalar, ellerinde sır dedikleri palavralar veyâ kendi dünyâlarınca anlamlı şeyleri gösteren kâğıtlar ve eşyâ olmak üzere, gözümün önünden sıra sıra geçerler.
• Dindarlar yazılmış metinlerde sır ararlar, bilimciler ‘gizemli’ metinler yazarlar.
• Metafizik mavallarla halkı kandıran ve sömüren sahtekârların gönderileceği iki yer vardır: tımarhâne yâhut mahpushâne.
• Marduk, Maya takvimi ve benzerî iddiâlara inanan, verilen kıyâmet târihlerini endişeyle bekleyen, bu konulardaki yayınları ilgiyle ve korkuyla tâkip edenler… Bütün bu davranışlarını ve duygularını yazıp kâğıdı saklasınlar. O târihler gelip geçtiğinde o kâğıdı çıkarıp altına ‘kendilerini tanımlayan’ uygun sözler not etsinler. Kâğıdı, bu kez saklamak yerine duvara asıp, yazdıklarını her gün okusunlar. Böylece, belki, ondan sonra, çok basit sorular sormayı akıllarına getirerek sahtekârların, fırsatçıların tuzaklarına yakalanıp, not ettikleri durumlara düşmekten kurtulurlar.
• Öğrenme açısından bilimle din arasındaki bir fark şudur: Birincisinde özü anlamak zordur, teferruatla/sonuçlarla iktifâ edilir; ikincisinde özü anlamak çok kolaydır, teferruat/yorumlar beyni köreltir.
• İnanmayı değil bilmeyi tercîh ederim. Çünkü ikincide aldatılma ve kışkırtılma, yanılma ve hayâl kırıklığına uğrama ihtimâlleri çok daha azdır.
• Bilimciler ve bilimseverler için acı gerçek, hakîkatin büyük ihtimâlle hiçbir zaman öğrenilemeyeceğidir.
(Hakîkat’i “biyolojik, beşerî ve evrensel târihin; maddenin ve ışığın kökensel, nihâî, topyekûn, ayrıntılı bilgisi” anlamında kullanıyorum. Tanım bana âittir. Belki hakîkat’in en doğru/yalın tanımı budur.)
• Kafaları karışmış insanlar, kafaları iğfâl edilmişlere göre daha nesnel düşünürler ve daha âdil davranırlar. O nedenle, gösterecek yolunuz/yollarınız olması şartıyla kafaları karıştırmaktan çekinmeyin.

(1)‘İnanmıyorum’ diyen insanların bu ikrarları bilgiden ziyade tepkiden neşet ediyorsa, ki ‘algıda seçilikle’ iddia edilen görüş, bunların tanrıya/dine inanmadıklarını söyleseler de başka şeye/şeylere imanlarından kaynaklanmaktadır, günün birinde iman etme ihtimalleri vardır. Ancak, ‘(affedersiniz), inancınızın-tanrınızın insanlar tarafından yaratıldığını, dinin tekamül merhalelerini, bahusus kutsal kitaplarınız ve diğer kitaplarınız, tarihi veriler ve deliller sayesinde biliyorum’ diyen bir insan için bu mümkün değildir.

(2)Bu minvaldeki sözlerin manası, ‘seni kandırabilmem için kendini bana bırak, saçmalamalarımı göz ardı et, sorma-sorgulama’ demektir. İnsanların çoğu buna teşne olduklarından, mezkur kişiler sorun yaşamazlar. ‘Bilen’ insanları karşılarında görmeyi ise asla istemezler.

(3)Yerli-yabancı kimi bilim insanlarının konuşmalarında ve kitaplarında, alanlarıyla ilgili bir hususta, ‘inanmak-to belive’ fiilini serdederler. Böyle savunulan teoride/modelde/kavramda vs. kesinlikle bir eksiklik, tutarsızlık, yanlışlık vardır. Bilim insanı, ilmi konuda (araştırmalarında, bulgularında…) hiçbir şeye iman etmez, edemez, etmemelidir. Ve, bir ecnebi alimin dediği gibi, dini alanda bir inancı varsa, onu laboratuarın kapısında bırakır.

(4)Medyumlara iman, evliyalara iman, dünya dışı akıl ve beden sahibi varlıklara iman, ruhlara iman, cinlere iman, telekineziye iman, telepatiye iman, büyüye iman, rüyalara iman, Marduk’a iman, Atatürk’e iman, nazara iman, altıncı hisse iman, kaybolmuş yahut yaşayan pek çok halkın türk idiğine iman, komünizme iman, komplo teorilerine iman, padişahlara iman, devri daim makinesine iman, Matriks’e iman, sırlara iman, muskaya iman, durugörüye iman, Hurufiliğe iman, reenkarnasyona iman, bilinen tarih öncesinde medeniyet olduğuna iman…

(5)Son üç cümledeki niteleme elbette bir ‘idealizasyondur’; mesela, bu sınıfta, mutsuz bir hayat sürüp imanlı günlerini yad eden insanlar (Rıza Nur gibi) mevcuttur; ayrıca, kendi mesleklerinde sorgulayıcı, üretken, yaratıcı.. vasıfları haiz sayısız inançlı insan vardır.

(6)‘y grubu’ insanları ‘iman’, ‘inanmak’ ve türevi sözcükleri sadece x eksenini ve buradaki insanları tanımlamak için kullanır (İlaveten, ‘falan işin olacağına inanıyorum’, ‘kendime/sana inanıyorum’ ve benzeri kalıpları tercih etmezler/etmemeleri gerekir.). Bu kelimeler, bizatihi inançlılar tarafından (kendilerini isimlendirirken/sıfatlandırırken) kullanıldığında sorun yoktur. Fakat ‘gayri mümin’, ‘inançsız/imansız’, ‘dinsiz’ vs. adlandırmaları, yanlış/’iftira’ olmasa bile, ‘imana nazaran’ veyahut bir inanca veya inançlar terkibine bağlı insanların kendilerine göre tavsifleridir. ‘Ateist’, hem bu anlayışa dahil hem ‘dinli’ insanlarca istimal edilir (‘Ateist’, ‘dinsiz’, ‘imansız’ vs. sözlerinin ‘bazı müminler’ tarafından hakaret, sindirme, tedip ve tahrik amaçlı kullanıldığı da sıklıkla vakidir.). Ama bu terim de ‘-e göre’dir… ‘y grubunun’, kendilerini (bağımsız bir ıstılahla) isimlendirmesi en doğru yoldur (Ömrüm varsa bir sonraki yazımın konusu.).

20 Ağustos 2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40297, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

KURBAN BAYRAMINDA CAMİYE GİDERSENİZ :

KURBAN BAYRAMINDA CAMİYE GİDERSENİZ :
ve İmam size hz ibrahimin teslimiyetini anlatıp oğlunu kesmeye götürdüğünü ballandıra ballandıra anlatırsa ona şu soruyu sorun :

Bir MASUM u öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer değilmi Kuranda ? Evet derse İSMAİL MASUM değilmi idi diye sorabilirsiniz?

Ona YUFKA YÜREKLİ birinin tavuk bile kesemeyeceğini fakat nasıl olurda oğlunu kesmeye götürebildiğini de sorun ..

Allah peygamberini YUFKA YÜREKLİ tanıtıyor iken rivayetlerinizin bıçağı nasılda İsmailin boğazına vurduğunu lakin bıçağın taşı kestiğini lakin ismaili nasıl kesmediğini anlattıklarını hatırlatın .

Örnek peygamber olarak gönderilen peygamberin oğlunu kesmeye götürerek mi örnek olacağını da sorun . Hatta bıçak kesse idi CANİ bir evlat katili bir peygamberimizmi olacaktı diyede ekleyin

En son saffat 102-107 yi gösterdiklerinde orada nerde KES emri var diyede sorabilir hangi ayette hz ibrahimin oğlunu kesmeye götürdüğü yazıyor diyede DELİL isteyebilirsiniz.
(emronulan şeyi yap) diyen Hz İsmailin (emronulan tebliğ görevini yap) dediğini anlattığını lakin KESME emrinin asla Kuranda olmadığınıda gösterin onlara.
Kuranda asla çelişki olamıyacağınıda hatırlatın.
Her peygamberin gelip (masum öldürmeyeceksin ) emri olduğunu bu yüzden ne Allahın böyle bir öldür emri vermesinin mümkün olmadığını nede yüce bir peygamberin bütün insanlığı öldürmekle eş değer bir eyleme kalkışmasının asla mümkün olmadığınıda anlatınki umarım gerçeği görenlerden olsunlar.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15365, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURBAN EMRİ ve MASUM İSMAİL

BİRBUÇUK MİLYAR MÜSLÜMAN HZ: İbrahimin oğlunu kesmeye götürdüğüne inanılan dünyada insanların düşünmesi gerek diyerek ayetlerle DELİL getiriyorum.

HİCR Suresi 94. ayette (EMRONULAN ŞEY) nedir düşündünüzmü ?

HİCR 94 = Fasda’ bi mâ tu’meru ve a’rıd anil muşrikîn(muşrikîne).

fasda’ (fe ısda’) : açıkça bildir,
bi mâ tu’meru : emrolunduğun şeyi
ve a’rıd : ve yüz çevir
an el muşrikîne : müşriklerden

HZ: Muhammed bir peygamberdir ve ona emredilen şey= bi mâ tu’meru = ( TEBLİĞ EMRİdir)

Şimdi bu kelimeyi alalım bi mâ tu’meru : emrolunduğun şeyi (ve Saffat suresine gidelim 102. ayettte Hz İsmailin babasına (emronulan şeyi yap ) derken ne demek istediğine :

buneyye : oğulcuğum
innî : muhakkak ben
erâ : gördüm
fî el menâmi : uykuda
ennî : muhakkak ben
ezbehu-ke : seni boğazlıyorum
fanzur (fe unzur) : haydi bak
mâzâ : ne
terâ : görüyorsun–yorumluyorsun
kâle : dedi
yâ ebeti : ey babacığım
if’al : yap
mâ : şey
tû’meru : sen emrolundun
se-tecidu-nî : beni bulacaksın
inşâallâhu (in şâe allahû) : inşaallah, Allah’ın dilemesi ile
min es sâbirîne : sabredenlerden

Hz ismailin babası hz İbrahimde bir peygamberdir ve Hz İbrahimede (emronulan şey) TEBLİĞ EMRİdir tabiiki. Gece RÜYAda oğlunu putların yada putperestlerin yanında görüp sinirlenip (BOĞAZLAMAYA KALKAN) hz ibrahim ertesi günü oğlundan bu RÜYANın YORUMUNU istemektedir.
Oğlu TEBLİĞi kabul ederki ayetin ardından 103. ayette ESLEMA = Allaha ve islama teslim olduklarını ifade eden söze rast gelmekteyiz.

SAFFAT Suresi 103 : Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni).

fe : böylece
lemmâ : olduğu zaman, olunca
eslemâ : ikisi (Allaha -İslama ) teslim oldu
ve telle-hu : ve onu yatırdı
li el cebîni : alnına, alnı üzerine
Hz ibrahim oğluna yaptığı TEBLİĞ üzerine oğlu İslama girince ona
NAMAZı öğretir ve (onu alnı üzerine yatırır) tıpkı bu gün bütün müslümanların NAMAZda (alnı üzerine yattıkları) gibi.

Bu ayetleri yani hz İbrahime TEBLİĞ EMRİ nin geldiği ilk günün sonra kavmine çıkıp hakaretlere maruz kalması ,ardından gece birde oğlunu putperstlerin yanında gören hz İbrahimin RÜYASında (oğlunu boğazlamaya kalktığını) lakin etretesi günü bu RÜYAyı anlatıp oğlundan bu RÜYAnın yorumunu isteyen Hz ibrahimin oğluna TEBLİĞ yapışını ve oğlu kabul edince İSLAMA _Allaha teslim oluşlarını ve oğluna NAMAZI öğretttiğini anlatan ayetleri UYDURMA RİVAYETÇİLER nasılda ( hz İbrahim aslında oğlunu kesmeye götürdü diyerek kandırmışlardır.
Lakin MÜSLÜMAN olarak kuranın bütünlüğüne ve kuranda ÇELİŞKİ olamıyacağına göre ( Bir MASUMU öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer diyen Kuran varken ) Hz ibrahimin (bütün insanlığı öldürmekle eş değer bir eyleme kalkışacağını düşünmek bence çok büyük bir YANILGI dır. Böyle bir EMİR ne Allahın sünnetine ne örnek hatta (yufka yürekli bir peygambere yakışır.
İnsanları tek yanıltan şey ayette geçen (emronulan şeyin) oğlunu KESME emri sanılmasından ibarettir. Kuranda ASLA KESME EMRİ yoktur Lakin çok eminizki hz İbrahime TEBLİĞ EMRİ verilmiştir ve Hz ismailin (babacığım emronulan şeyi yap ) kelimesindeki EMRONULAN ŞEY= TEBLİĞ EMRİdir. babasına (emronulan tebliğ görevini yerine getir) demiştir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11306, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar IV (Mete Tunç)

“[Türkçe]… mal sizin değildir. Bir milletin, bir devrin, bir neslindir. Tecrübelerinizi benim malımda yapmaya hakkınız olur mu? Siz kaideye riayet, usule muvafakat, lisana hürmet meselelerine tünelin döşemesi kadar ehemmiyet vermiyorsunuz. Her eli kalem tutan, her gazete çıkaran, her kitap yazan Türkçeyi istediği gibi kullanırsa, sonra…”
(Tanıdıklarım, Refik Halid Karay)
Ey türkçenin ‘tanrısı’ Refik Halid; yaşadığın devirde, senin gibi türkçeyi hakkıyla yazanlar, okunması keyif veren müellifler mevcuttu, şimdi neredeyse yok. Yaşamadığın devirde, internet çağında, ‘eli kalem tutmamışlar’, sade klavyeyi bilenler de ‘yazıyorlar.’ Bunları tahammülü derecesinde okuduğunda hakir’ül fakir’ül garip, üstad-ı azam olduğu zehabına kapılıyor!
+++
Aklıma takılan bir hususu Peyami Safa, 17 Mayıs 1938’de Cumhuriyet’te yazmış:
“… ‘ne’ ile başlayan cümleler müsbet fiil mi alırlar menfi mi? … Benim fikrim şudur: Eğer ‘ne’ edatından sonra fiil, arayere birkaç fail veya mef’ul karışmayarak, nihayet bir iki kelime fasıla ile o edatı takib ediyorsa müsbet gelmelidir. Fakat arayere birkaç kelime, birkaç fail ve mef’ul karışıyorsa, baştaki ‘ne’ edatının ne yetme tesiri zaafa uğradığı için menfi gelmelidir. … misalleri … edebiyatımızdan alarak fikrimi tasrih edeyim…
‘Ben ne harabî, ne harabatiyim
Kökü mazide olan âtiyim’ [Yahya Kemal]

Ne sen, ne ben,
Ne de alâm-ı fikre bir mersa
Olan şu mai deniz
Melâli anlamıyan nesle âşina değiliz’ [Ahmed Haşim]

(Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, Peyami Safa)
+++
“Kendinizi şımartın”, “kendinizi ödüllendirin” sözü çeviri mi? “Amaze yourself” in..?!
“Benden faydalandı”, “falancadan yararlandı” sözü de çeviri mi?..
Çeviri ibarelerin, cümlelerin.. bir listesi var mıdır?
+++
… bir levhaya bakakaldım. Bir gariplik vardı. Bir fotoğrafçıya aitti. Çok geçmeden anladım. Diğer yüzüne de baktım. Aynıydı: … Fotoğfafçısı. Fotoğraf kelimesini orta ikinci sınıftan beri önemserim: Türkçe öğretmeni bir kompozisyonda ‘fotoraf’ yazdığım için beni uyarmıştı: “Bu yaşa gelmiş, daha ‘fotoğraf’ yazmasını bilmiyor!” O öğretmen Namık Kemal’i okur, anlardı. Zamane öğretmenlerinin ekserisi, aralarında türkçe muallimleri de var, dahi manalı de/da’ları bitişik yazıyorlar.
+++
90’ların başlarında Barış Manço, programında bir soruna eğildi: ‘Dünya’daki bütün havayolları şirketlerinin çıkardıkları dergilerin isimleri kendi ülkelerinin resmi dillerinden alınmaydı [Hepsi midir, bilmiyorum.]. THY dergisinin ismi niçin türkçe değildi?… Birkaç hafta sonra THY Genel Müdürü programa çıktı ve açıkladı: “… Anket yaptık. Yolcularımızın kahir ekseriyeti derginin isminin değiştirilmemesini istediler…” Şaşırtıcı bir sayılmazdı. Pek çok işyerinin ismi türkçe değildi ve müşterilerden en küçük bir itiraz gelmiyordu. ‘Nasyonalistler’ dahil. Bu ülkede o da yalan: ‘kasaba nasyonalistliği’!
+++
… bir arkadaş, bir dil bilimcinin dillerin akrabalığına dair tezini aktarmıştı: ‘Dillerdeki akraba, sayı ve vücut organı isimleri aynı ya da benzerse o diller akrabadır, aynı kökten gelmedir.’ Bir uygur (türkü) sayı saysa, akrabalarını veya vücut organlarını tanıtsa bir Türkiyeli’nin onu anlaması zor değildir. Sadece telaffuzdan kaynaklanan anlaşılmazlık söz konusu olabilmektedir.
+++
Türkçe dünyada en çok konuşulan 6. dilmiş; 250 milyon kişi konuşuyormuş. Palavra! Sanki ‘bizim’ türk saydıklarımızın hepsi kendileri türk diye isimlendiriyorlar, sanki o türk addettiklerimizin hepsi birbirini anlıyorlar, sanki tek bir yazı dili var ve sanki türk kabul ettiklerimizin toplamı 250 milyon! Bilgi diye sunulan bir şeyde ne kadar çok hata var.
Not. Türkçe (Anadolu-Osmanlı türkçesi), azerice, türkmence, kazakça, özbekçe, uygurca… Bunların kökleri, yapıları, kimi sözcükleri.. elbette aynıdır/benzerdir. Lakin her biri, bazıları birbirine yakın bazıları uzak (ismi geçmeyenlerin bazıları da çok uzak) olmak üzere ayrı ayrı dillerdir. İsimde ısrar etmek (‘hepsi türkçe’) de anlamsızdır. Zarfa değil mazrufa bakılmalıdır. Dilciler, başka dil ailelerinden hareketle mukayeseli örnekler ortaya koymalıdırlar. Popüler düzeyde serdedilen böyle bir yazıya veya konuşmaya rastlamadım.
+++
Bir şayiadır gidiyor yıllardır: Türkçe 500 kelime ile konuşuluyormuş. Bu rakam son yıllarda 200’e kadar indi. 100’ü de duydum mu?! Ciddi bir inceleme var mı; yok ki kimse bir araştırmaya atıfta bulunmuyor. Ayrıca, her durumda olduğu gibi, kıyaslamalı bakmıyoruz: Fransa’da, Almanya’da, Rusya’da, Japonya’da, ABD’de.. vaziyet ne?!
+++
TV’de bir yabancı film. Askeri gemi. Personelin “kumandan” diye hitap ettiği kişi geminin kaptanı. Bir sahnede, ‘kumandan’ karede ve aynı karede alt yazı ile bilgi veriliyor: Commender falan filan (adamın ismi), Captain. Muammayı çözelim: Çevirmen ‘commender’in ilk anlamını (kumandan, komutan) almış. İkinci anlamı ‘deniz binbaşısı’ ki bu doğru olanı: Ya ‘captain’? Tabii ki ‘kaptan’. Hülasaten, geminin kaptanı binbaşıymış… Filmin tamamını izlemedim; belki bir yerinde ‘commender’e ‘yüzbaşı’ diye hitap ediliyordur! Malum, bu, ‘captain’in bir başka anlamı.
+++
Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II’de ‘evrensel’ sözcüğüne temas etmiştim. Universal’ın ‘evrensel’den maada, ‘dünya çapında’ ve ‘umumi’ manaları da var. Galiba ‘üniversite’ ismi, ‘soyluların değil halk çocuklarının okuduğu okul’ anlamında kullanılmış ilk zamanlar… Batıda bu sözcük, çeşitli alanlarda hangi manada kullanılıyor bilmiyorum ama bizdeki kullanılışı yanlış. Bu arada; üniversiteye ‘evrenkent’ diye karşılık bulmuşlardı. O da yanlış! En azından çeviri olmasından: univer-site: evren-kent. Bunun yerine darülfünun’u tercih ederim. Yeri gelmişken; kilise-rahip kokan akademik unvanlar yerine türkçe isimler türetilmesini yeğlerim (Bade harabel Basra!).
+++
Eski TRT sunucusu, müteveffa Jülide Gülizar’dan duymuştum. “ ‘Şeklinde’ diyorlar, nasıl bir şekil merak ediyorum,” diyerek istihza ediyordu… ‘Şeklinde’ ibaresi Osmanlı’dan beri mevcutmuş: Padişah Vahdettin’in (1925? tarihli) beyannamesinde: “… gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuştu…” J. Gülizar, yoksa sadece ‘bir şekilde/biçimde’yi mi kast etmişti? Böyleyse, elbette… O, ‘in a way’in çevirisi.
+++
“Türkçe lastik gibidir…” denir. Bunu söyleyenler sanki başka diller biliyor da, kıyaslama yoluyla bir hükme varıyorlar. Geçiniz. Bu tiplerin kastettiği, dili sanatlı kullanmak değildir. Ayrıca, yazı dilini değil, ‘gevezeliği’ esas almaktadırlar. İcra edilen ‘gevezelik/geyik’ idiğinden ve edenler pek akıllı ve eğitimli ve edepli ve muhayyilesi derinlikli ve zevk dünyası geniş insanlar olmadığından, bu iki veriden hareketle, “her dil ‘şer niyetli avam’ tarafından lastik gibi çekilir” yargısında bulunursak, yanılacağımızı sanmayız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17780, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURAN APAÇIK BİR KİTAP DEĞİLMİ ?

Bu güne kadar karşılaştığım en çok sorulan sorulardan biridir.
Piyasadaki meal ve tefsirlerin anlatısının dışına çıkan oldukça çalışmam
var ve genelde bunları hiç bir rivayeti DeLİL almadan ve sadece Kuran ayetleri ve kainat ayetleri ile açıklamaya özen gösteriyorum.
Mesela =
1=) Hz İbrahimin asla oğlunu kesmeye götürmesinin mümkün olmadığını anlattığım yazılar
2=) Hüdhüdün bir KUŞ değil aslında bir insan hatta MAHKUM olduğunu anlattığım yazılar
3=) Hz : Muhammede gözle görülen bir MUCİZE nin verilmediği ve
sürekli Mucize isteyenlere verilen yanıtların DELİL getirildiği yazılar
4=) Bakara 67-73 te ( ineğin kesilmediği ve bir parçası vurularak ölen adamın dirilmediğini ) ve aslında müteşabih olarak ne anlatıldığını yazdığım yazılar
5=) Uydurma rivayetlerin ayetlere nasıl UY duğunu lakin bu uydurmaların aslında bizi gerçeği görmeden nasıl alıkoyduğunu yazdığım yazılar
6=) Yine Hz İbrahim ile ilgili güya cariyesi olup (Hacer) hz ismaile bir CİCİ ANNE uyduranların çelişkilerini anlattığım yazılar
7=) Yine Hz İbrahimin ateşten kurtuluşunun asla (ateş suya odunlarda balığa dönüşmediğini yada ateşin gül bahçesine dönüşömediğini yazdığım yazılar.
8=) Akraba evliliğini haram eden Nisa 23 e rağmen ahzab suresinin 50. ayetinde peygambere mahsus ( bütün akraba kızları ile evlenmesinin ) izin verildiğini iddia edenlerin yaptığı yanlış mealler ile ilgili yazılarım.
9=) Tek bir DİN olduğu ve İSLAmın Hz Ademden bu yana tek din olduğunu anlattığım ve Kuranda hiç bir peygamberin ( hz Muhammed hariç) İkinci eşi yada cariyesinn anlatılmadığını izah ettiğim yazılar.
10 İslamda çok eşlilik var diyenlere ( sadece savaş durumunda kadına İŞ sahaları olmadığı için TOPLUMSAL DAYANIŞMA olarak Ruhsat ayet olan Nisa 3. ayetin nasıl çarpıtıldığını yazdığım yazılar

Bu Tarz ve buna benzer yazılar yazdığım için bazı okuyanlar ya anlıyamıyor ya şaşırıyor yada daha evvelki bilgileri doğru olduğunu sandığı için beni yalanlamaya kalkıyor ve işte bu şartlarda en çok karşılaştığım soru soruluyor KURAN APAÇIK KİTAP değilmi ?
Senden evvel hiç bir insan görmedi bu kadar alim yanıldıda senmi doğruyu söylüyorsun diyenler.

Kuran Allahın eseridir ve kendi kitabının nasıl okunması gerektiğini Ali İmran 7. ayette açıklamış. Bir kısım ayetleri MUHKEM diğerleride MÜTEŞABİH lerdir demiyormu. Bu apaçık değilmi ? Peki bu güne kadar defalarca meali yada tefsiri yapılan bu kitabın hangi ayetleri MUHKEM hangisi MÜTEŞABİH ayıran varmı. Örneğin sizler Kuranı okurken bu ayetlerin hangisi muhkem hangisi müteşabih diyerek ayırabiliyor musunuz ? Hatta milyonlarca insanın MUHKEM ve MÜTEŞABİH in anlamını dahi bilmediklerini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ayrıca bir örneklendirme yaparak izah etmek istiyorum AÇIKLIK konusunu. Bir Coğrafya öğretmeni ile bu konuları konuşuyorduk oda bana aynı sözü sormuştu = Kuran apaçık bir kitap değil mi ?
Hocam dedim siz Coğrafya öğretmenisiniz. Diyelimki sınıfınızda 40
öğrenciniz var ve aynı ders saati ile ders görüyorlar. Sene sonunda bazı öğrenciler Coğrafya dersinden pekiyi,iyi alırken kimi orta kimi zayıf almıyormu ? — Evet alıyor. Peki Coğrafya kitabınız APAÇIK değilmi. Dağları,nehirleri,gölleri açıkça anlatmıyormu ? Gizli bir şey varmı kitapta?
Evet Kuran apaçık bir kitaptır ama bizim bakış açımıza bağlıdır onu algılamak, bizim bilgilerimize bağlıdır. DOĞRU bilgi çoğaldıkça anlamakta kolaylaşır. Çoğu zaman bazı ayetleri okurken kafalarımızda sorular oluşur.ne zaman akla uygun anlatımı duyarız işte bu deriz.
bu Kuranın akla aykırı abes hiç bir şeyi barındırmadığındandır. Lakin maalesef Rivayetler bu gerçeği görmemek için nerede ise herşeyi yapmışlardır. Yani gerçeği görmememizdeki yegane engellerden biridir maalesef bu rivayetler. Başka bir anlatıda MUHKEM nedir MÜTEŞABİH nedir paylaşmak üzere yazıyı kısa tutmak adına kesiyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18513, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.