BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar IV (Mete Tunç)

“[Türkçe]… mal sizin değildir. Bir milletin, bir devrin, bir neslindir. Tecrübelerinizi benim malımda yapmaya hakkınız olur mu? Siz kaideye riayet, usule muvafakat, lisana hürmet meselelerine tünelin döşemesi kadar ehemmiyet vermiyorsunuz. Her eli kalem tutan, her gazete çıkaran, her kitap yazan Türkçeyi istediği gibi kullanırsa, sonra…”
(Tanıdıklarım, Refik Halid Karay)
Ey türkçenin ‘tanrısı’ Refik Halid; yaşadığın devirde, senin gibi türkçeyi hakkıyla yazanlar, okunması keyif veren müellifler mevcuttu, şimdi neredeyse yok. Yaşamadığın devirde, internet çağında, ‘eli kalem tutmamışlar’, sade klavyeyi bilenler de ‘yazıyorlar.’ Bunları tahammülü derecesinde okuduğunda hakir’ül fakir’ül garip, üstad-ı azam olduğu zehabına kapılıyor!
+++
Aklıma takılan bir hususu Peyami Safa, 17 Mayıs 1938’de Cumhuriyet’te yazmış:
“… ‘ne’ ile başlayan cümleler müsbet fiil mi alırlar menfi mi? … Benim fikrim şudur: Eğer ‘ne’ edatından sonra fiil, arayere birkaç fail veya mef’ul karışmayarak, nihayet bir iki kelime fasıla ile o edatı takib ediyorsa müsbet gelmelidir. Fakat arayere birkaç kelime, birkaç fail ve mef’ul karışıyorsa, baştaki ‘ne’ edatının ne yetme tesiri zaafa uğradığı için menfi gelmelidir. … misalleri … edebiyatımızdan alarak fikrimi tasrih edeyim…
‘Ben ne harabî, ne harabatiyim
Kökü mazide olan âtiyim’ [Yahya Kemal]

Ne sen, ne ben,
Ne de alâm-ı fikre bir mersa
Olan şu mai deniz
Melâli anlamıyan nesle âşina değiliz’ [Ahmed Haşim]

(Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, Peyami Safa)
+++
“Kendinizi şımartın”, “kendinizi ödüllendirin” sözü çeviri mi? “Amaze yourself” in..?!
“Benden faydalandı”, “falancadan yararlandı” sözü de çeviri mi?..
Çeviri ibarelerin, cümlelerin.. bir listesi var mıdır?
+++
… bir levhaya bakakaldım. Bir gariplik vardı. Bir fotoğrafçıya aitti. Çok geçmeden anladım. Diğer yüzüne de baktım. Aynıydı: … Fotoğfafçısı. Fotoğraf kelimesini orta ikinci sınıftan beri önemserim: Türkçe öğretmeni bir kompozisyonda ‘fotoraf’ yazdığım için beni uyarmıştı: “Bu yaşa gelmiş, daha ‘fotoğraf’ yazmasını bilmiyor!” O öğretmen Namık Kemal’i okur, anlardı. Zamane öğretmenlerinin ekserisi, aralarında türkçe muallimleri de var, dahi manalı de/da’ları bitişik yazıyorlar.
+++
90’ların başlarında Barış Manço, programında bir soruna eğildi: ‘Dünya’daki bütün havayolları şirketlerinin çıkardıkları dergilerin isimleri kendi ülkelerinin resmi dillerinden alınmaydı [Hepsi midir, bilmiyorum.]. THY dergisinin ismi niçin türkçe değildi?… Birkaç hafta sonra THY Genel Müdürü programa çıktı ve açıkladı: “… Anket yaptık. Yolcularımızın kahir ekseriyeti derginin isminin değiştirilmemesini istediler…” Şaşırtıcı bir sayılmazdı. Pek çok işyerinin ismi türkçe değildi ve müşterilerden en küçük bir itiraz gelmiyordu. ‘Nasyonalistler’ dahil. Bu ülkede o da yalan: ‘kasaba nasyonalistliği’!
+++
… bir arkadaş, bir dil bilimcinin dillerin akrabalığına dair tezini aktarmıştı: ‘Dillerdeki akraba, sayı ve vücut organı isimleri aynı ya da benzerse o diller akrabadır, aynı kökten gelmedir.’ Bir uygur (türkü) sayı saysa, akrabalarını veya vücut organlarını tanıtsa bir Türkiyeli’nin onu anlaması zor değildir. Sadece telaffuzdan kaynaklanan anlaşılmazlık söz konusu olabilmektedir.
+++
Türkçe dünyada en çok konuşulan 6. dilmiş; 250 milyon kişi konuşuyormuş. Palavra! Sanki ‘bizim’ türk saydıklarımızın hepsi kendileri türk diye isimlendiriyorlar, sanki o türk addettiklerimizin hepsi birbirini anlıyorlar, sanki tek bir yazı dili var ve sanki türk kabul ettiklerimizin toplamı 250 milyon! Bilgi diye sunulan bir şeyde ne kadar çok hata var.
Not. Türkçe (Anadolu-Osmanlı türkçesi), azerice, türkmence, kazakça, özbekçe, uygurca… Bunların kökleri, yapıları, kimi sözcükleri.. elbette aynıdır/benzerdir. Lakin her biri, bazıları birbirine yakın bazıları uzak (ismi geçmeyenlerin bazıları da çok uzak) olmak üzere ayrı ayrı dillerdir. İsimde ısrar etmek (‘hepsi türkçe’) de anlamsızdır. Zarfa değil mazrufa bakılmalıdır. Dilciler, başka dil ailelerinden hareketle mukayeseli örnekler ortaya koymalıdırlar. Popüler düzeyde serdedilen böyle bir yazıya veya konuşmaya rastlamadım.
+++
Bir şayiadır gidiyor yıllardır: Türkçe 500 kelime ile konuşuluyormuş. Bu rakam son yıllarda 200’e kadar indi. 100’ü de duydum mu?! Ciddi bir inceleme var mı; yok ki kimse bir araştırmaya atıfta bulunmuyor. Ayrıca, her durumda olduğu gibi, kıyaslamalı bakmıyoruz: Fransa’da, Almanya’da, Rusya’da, Japonya’da, ABD’de.. vaziyet ne?!
+++
TV’de bir yabancı film. Askeri gemi. Personelin “kumandan” diye hitap ettiği kişi geminin kaptanı. Bir sahnede, ‘kumandan’ karede ve aynı karede alt yazı ile bilgi veriliyor: Commender falan filan (adamın ismi), Captain. Muammayı çözelim: Çevirmen ‘commender’in ilk anlamını (kumandan, komutan) almış. İkinci anlamı ‘deniz binbaşısı’ ki bu doğru olanı: Ya ‘captain’? Tabii ki ‘kaptan’. Hülasaten, geminin kaptanı binbaşıymış… Filmin tamamını izlemedim; belki bir yerinde ‘commender’e ‘yüzbaşı’ diye hitap ediliyordur! Malum, bu, ‘captain’in bir başka anlamı.
+++
Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II’de ‘evrensel’ sözcüğüne temas etmiştim. Universal’ın ‘evrensel’den maada, ‘dünya çapında’ ve ‘umumi’ manaları da var. Galiba ‘üniversite’ ismi, ‘soyluların değil halk çocuklarının okuduğu okul’ anlamında kullanılmış ilk zamanlar… Batıda bu sözcük, çeşitli alanlarda hangi manada kullanılıyor bilmiyorum ama bizdeki kullanılışı yanlış. Bu arada; üniversiteye ‘evrenkent’ diye karşılık bulmuşlardı. O da yanlış! En azından çeviri olmasından: univer-site: evren-kent. Bunun yerine darülfünun’u tercih ederim. Yeri gelmişken; kilise-rahip kokan akademik unvanlar yerine türkçe isimler türetilmesini yeğlerim (Bade harabel Basra!).
+++
Eski TRT sunucusu, müteveffa Jülide Gülizar’dan duymuştum. “ ‘Şeklinde’ diyorlar, nasıl bir şekil merak ediyorum,” diyerek istihza ediyordu… ‘Şeklinde’ ibaresi Osmanlı’dan beri mevcutmuş: Padişah Vahdettin’in (1925? tarihli) beyannamesinde: “… gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuştu…” J. Gülizar, yoksa sadece ‘bir şekilde/biçimde’yi mi kast etmişti? Böyleyse, elbette… O, ‘in a way’in çevirisi.
+++
“Türkçe lastik gibidir…” denir. Bunu söyleyenler sanki başka diller biliyor da, kıyaslama yoluyla bir hükme varıyorlar. Geçiniz. Bu tiplerin kastettiği, dili sanatlı kullanmak değildir. Ayrıca, yazı dilini değil, ‘gevezeliği’ esas almaktadırlar. İcra edilen ‘gevezelik/geyik’ idiğinden ve edenler pek akıllı ve eğitimli ve edepli ve muhayyilesi derinlikli ve zevk dünyası geniş insanlar olmadığından, bu iki veriden hareketle, “her dil ‘şer niyetli avam’ tarafından lastik gibi çekilir” yargısında bulunursak, yanılacağımızı sanmayız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17828, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURAN APAÇIK BİR KİTAP DEĞİLMİ ?

Bu güne kadar karşılaştığım en çok sorulan sorulardan biridir.
Piyasadaki meal ve tefsirlerin anlatısının dışına çıkan oldukça çalışmam
var ve genelde bunları hiç bir rivayeti DeLİL almadan ve sadece Kuran ayetleri ve kainat ayetleri ile açıklamaya özen gösteriyorum.
Mesela =
1=) Hz İbrahimin asla oğlunu kesmeye götürmesinin mümkün olmadığını anlattığım yazılar
2=) Hüdhüdün bir KUŞ değil aslında bir insan hatta MAHKUM olduğunu anlattığım yazılar
3=) Hz : Muhammede gözle görülen bir MUCİZE nin verilmediği ve
sürekli Mucize isteyenlere verilen yanıtların DELİL getirildiği yazılar
4=) Bakara 67-73 te ( ineğin kesilmediği ve bir parçası vurularak ölen adamın dirilmediğini ) ve aslında müteşabih olarak ne anlatıldığını yazdığım yazılar
5=) Uydurma rivayetlerin ayetlere nasıl UY duğunu lakin bu uydurmaların aslında bizi gerçeği görmeden nasıl alıkoyduğunu yazdığım yazılar
6=) Yine Hz İbrahim ile ilgili güya cariyesi olup (Hacer) hz ismaile bir CİCİ ANNE uyduranların çelişkilerini anlattığım yazılar
7=) Yine Hz İbrahimin ateşten kurtuluşunun asla (ateş suya odunlarda balığa dönüşmediğini yada ateşin gül bahçesine dönüşömediğini yazdığım yazılar.
8=) Akraba evliliğini haram eden Nisa 23 e rağmen ahzab suresinin 50. ayetinde peygambere mahsus ( bütün akraba kızları ile evlenmesinin ) izin verildiğini iddia edenlerin yaptığı yanlış mealler ile ilgili yazılarım.
9=) Tek bir DİN olduğu ve İSLAmın Hz Ademden bu yana tek din olduğunu anlattığım ve Kuranda hiç bir peygamberin ( hz Muhammed hariç) İkinci eşi yada cariyesinn anlatılmadığını izah ettiğim yazılar.
10 İslamda çok eşlilik var diyenlere ( sadece savaş durumunda kadına İŞ sahaları olmadığı için TOPLUMSAL DAYANIŞMA olarak Ruhsat ayet olan Nisa 3. ayetin nasıl çarpıtıldığını yazdığım yazılar

Bu Tarz ve buna benzer yazılar yazdığım için bazı okuyanlar ya anlıyamıyor ya şaşırıyor yada daha evvelki bilgileri doğru olduğunu sandığı için beni yalanlamaya kalkıyor ve işte bu şartlarda en çok karşılaştığım soru soruluyor KURAN APAÇIK KİTAP değilmi ?
Senden evvel hiç bir insan görmedi bu kadar alim yanıldıda senmi doğruyu söylüyorsun diyenler.

Kuran Allahın eseridir ve kendi kitabının nasıl okunması gerektiğini Ali İmran 7. ayette açıklamış. Bir kısım ayetleri MUHKEM diğerleride MÜTEŞABİH lerdir demiyormu. Bu apaçık değilmi ? Peki bu güne kadar defalarca meali yada tefsiri yapılan bu kitabın hangi ayetleri MUHKEM hangisi MÜTEŞABİH ayıran varmı. Örneğin sizler Kuranı okurken bu ayetlerin hangisi muhkem hangisi müteşabih diyerek ayırabiliyor musunuz ? Hatta milyonlarca insanın MUHKEM ve MÜTEŞABİH in anlamını dahi bilmediklerini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ayrıca bir örneklendirme yaparak izah etmek istiyorum AÇIKLIK konusunu. Bir Coğrafya öğretmeni ile bu konuları konuşuyorduk oda bana aynı sözü sormuştu = Kuran apaçık bir kitap değil mi ?
Hocam dedim siz Coğrafya öğretmenisiniz. Diyelimki sınıfınızda 40
öğrenciniz var ve aynı ders saati ile ders görüyorlar. Sene sonunda bazı öğrenciler Coğrafya dersinden pekiyi,iyi alırken kimi orta kimi zayıf almıyormu ? — Evet alıyor. Peki Coğrafya kitabınız APAÇIK değilmi. Dağları,nehirleri,gölleri açıkça anlatmıyormu ? Gizli bir şey varmı kitapta?
Evet Kuran apaçık bir kitaptır ama bizim bakış açımıza bağlıdır onu algılamak, bizim bilgilerimize bağlıdır. DOĞRU bilgi çoğaldıkça anlamakta kolaylaşır. Çoğu zaman bazı ayetleri okurken kafalarımızda sorular oluşur.ne zaman akla uygun anlatımı duyarız işte bu deriz.
bu Kuranın akla aykırı abes hiç bir şeyi barındırmadığındandır. Lakin maalesef Rivayetler bu gerçeği görmemek için nerede ise herşeyi yapmışlardır. Yani gerçeği görmememizdeki yegane engellerden biridir maalesef bu rivayetler. Başka bir anlatıda MUHKEM nedir MÜTEŞABİH nedir paylaşmak üzere yazıyı kısa tutmak adına kesiyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18580, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar III (Mete Tunç)

TV’de şâir Hilmi Yavuz’dan dinledim: Türkçede söz diziminin (sentaks), öznenin cümlenin başında, fiilin ise sonunda yer almasının, Türkçe felsefe dilinin önünde bir engel olduğu; buna mukâbil Batı dillerinde fiilin özneden hemen sonra gelmesi sâyesinde Batı’da felsefe dillerinin kurulabildiği, görüşü varmış… Kimi felsefeciler bu görüşü paylaşmıyor, Türkçenin söz diziminin felsefe dili oluşumuna engel teşkîl etmediğini savunuyorlarmış.
+++
… Öğrencilerin, (çok iyi derecede!) 4 dil öğrendikleri (biri Türkçe) ‘propagandası’ palavra! Örnek diye yayımladıkları kısa röportajlar, okunan şiirler-şarkılar ölçü değil; ayrıca ölçü alınsa dahi, ‘seçtiklerinin’ bile Türkçeyi iyi öğrenemedikleri açık!.. Buna rağmen isimli/isimsiz insanların/okulların/öğretmenlerin fedakarlıklarını, faydalarını, çabalarını, Türkçeye hizmetlerini.. teslim ve takdir etmek gerek.
+++
Bir siyasi konuşuyor. Sözün gelişinden ‘rağmen’ kelimesini kullanacağı aşikar. Bir saniye
duraksıyor ve ‘karşın’ diyerek devam ediyor… Belli ki, bu sözcüğü istimal ederse ‘ilerici’ olduğunun sanıldığı, ‘ispatlandığı’ bir devirde yetişmiş!
+++
Türkçe köklerden kelime türetilmesi tabiidir, gereklidir (Bunu eski osmanlı-türk münevverleri, yüzyıllarca önce yapmalıydı…). Bu yolla, Cumhuriyetle birlikte dilimize sayısız sözcük-terim kazandırılmıştır… Yalnız, bir problem ol köklü sözcüklerdedir… Aynı cümle içinde birden fazla, hele arka arkaya bu köklü kelime kullanıldığında zayıf, hatta çirkin bir anlatım tezahür etmektedir. Sözgelişi ‘olağanüstü bir olay oldu’, yerine ‘fevkalade bir hadise oldu’ veyahut ‘mucizevi bir olay vuku buldu’ veyahut ‘olağanüstü bir hadise vuku buldu’ denebilir… Güzel-türetilmiş kelimeleri elbette kullanmalıyız; lakin ‘eski’ sözcükleri de bilmeliyiz, kullanmalıyız… Dilimiz bu sayede zengin olur ve zenginleşir…
+++
Yeri gelmişken 100 hatta 50 sene öncesine kadar yazılan/bilenen kelime-fiil-tamlama-ibarelerden misaller arz edeyim:

Tensik: düzenleme, düzene sokma, yoluna koyma, tanzim etme
Vikâye: koruma, gözetme, kayırma; himaye etme, sahip çıkma
İzmihlâl: yok olma, çökme, yıkılma
İstintak: sorguya çekme, soru sorarak söyletme, sorgu
İstinsah: bir metnin/kitabın elle bir nüshasını yazmak, kopya edip suretini çıkarma
Mazmun: kastedilen asıl mana, anlam, kavram, meal
Mâtuf: bir tarafa doğru yönelmiş, eğilmiş, meyletmiş, mail; yöneltilen, birine ait olan, isnat edilen
Dermeyân etmek: bildirmek, açıklamak, ortaya koymak
Gûnagûn/gûnagün: çeşit çeşit, türlü türlü
Taklib-i hükûmet: hükümet darbesi
Hikmet-i tabîiyye: fizik ilmi/bilgisi?
Atf-ı teveccüh: sempati
Galat: yanlış, hata
Teşettüt-ü efkâr: kafa karışıklığı
Efrâdını câmi, ağyârını mâni: aynı özelliği taşıyanların hepsini içine alan, taşımayanları dışarı bırakan (târif)
Efrâd: fertler, kişiler, kimseler; erat.
Ağyar: konu dışı olanlar, ilgili olmayanlar
Ağyar olmak: düşman ve yabancı olmak
Şâir-i mâderzad: anadan doğma şair
Şâir-i şirinmakâl: tatlı sözlü şair
Şîrin-kâr: tatlı muamele eden
Şîrin-zeban: tatlı dilli
Bâzende: oynayıcı
Kadir nâşinas: değer bilmez

Yukarıdakilerin cümle içinde kullanıldığı birkaç örnek:

Galat-ı meşhur lügat-ı sahihten evlâdır: Yanlış söylenişi yaygın bir söz, doğrusuna yeğ tutulur. (Anonim)
Bu değişmez kânûnu mantıkî bir şekilde efrâdını câmi, ağyârını mâni bir şekilde anlatabilseydim (Sait Fâik).
Meşrutiyet ve hürriyetin ilanı, memleketin izmihlalden vikayesi mazmununa matuftu. (Ahmet Bedevi)
+++

TV’de tiyatro sanatçısı Can Gürzap spikerleri, vurgu ve uzatma yanlışlarından dolayı tenkit ediyordu:
Yanlış: Meşâle, Vakâ, Kabîne…
Doğru: Meş’ale, Vak’a, Kabine…
+++

İnanç, fonetik kurala uymaz, yani ahenk uyumuna mugayyir bir kelimedir. Lakin Türkçe kökenlidir: yınanç, ınanç.
+++
Sükut ve sukut farklı sözcüklerdir:

Sükut: susma, konuşmama, sessizlik.. Sükut ikrardan gelir.
Sukut: düş, yukarıdan aşağıya inme… Sukûtu hayâl/Sukûtuhayâl: hayal kırıklığı
+++

“Aynen öyle”. Son yıllarda çok kullanılan bir ibare. Sinir bozucu. Şubat 2013. Otobüste karşımda oturan kadın yol boyunca telefonda konuştu. Yüksek sesle değildi neyse. Fakat onlarca defa, bazen arka arkaya “aynen öyle” dedi. Çıldıracaktım! Benden sonra otursaydı; (komploperest biri olsaydım) komplo teorisi kurabilir, (mümin biri olsaydım) ‘Yarabbi beni sınıyor musun’ derdim!
+++

Not: Yazıdaki kelime izahları Misalli Büyük Türkçe Sözlük (İlhan Ayverdi)’ten alınmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11104, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURAN ve KAİNAT AYETLERİ :

Arap ülkeleri ve Müslümanlar sadece Kuran ayetlerini okumuşlar ama sadece okumuşlar, (lafızlarını ezberlemiş,yada ölünün ardından okumuş)

Batı ülkeleri ve gelişmiş ülkeler ise Kainat ayetlerini okumuşlar,araştırmışlar ve Allahın koyduğu Yasaları ortaya çıkararak Bilimde öne geçmişler lakin ne yazıkki Ya Dinden uzak durmuşlar yada şartlardan ve inançlardan dolayı Kuranı okumak nasip olmamış kimide Ateist yada deistliğe meyletmişlerdir.

Yapılacak çok basit bir yöntemi insanlara ve özellikle Müslümanlara
anlatmamız ve uygulamamız gerekmektedir. Peki nedir bu sistem:
Bizden evvel gelen ilahiyatçılar ( zamanın gerisine gitmek ) mümkün olmadığı için o zaman ne olmuş diyerek kendinden önce gelen Rivayetleri (doğru sanarak) okumuşlar ve hatta delil almışlar ve kuranı bu rivayetlere bakarak anlamaya çalışmışlardır. Oysa en önemli DELİL karşımızda sürekli duran Kainat ayetleridir. Kainatta şu anda bile belki onbinlerce Allahın kainata
koyduğu YASAlar hayata geçmeyi beklemektedir. Bu Yasalarıda
hayata geçirmenin tek yolu çalışmak,araştırmak,düşünmek ve Kuran ayetlerinin karşılığı olan kainat ayetlerini ( müteşabih ) teşbih yani
benzetmeler yolu ile anlatılan bu BENZETmeleri kainat ayetlerinden çıkarmak olmalıdır.
Kuran Allahın ESERidir. Eser sahibi Allah kendi kitabının nasıl
okunması gerektiğini ise Ali İmran 7 de açıklamıştır:
Benim kitabımı okuyacaksanız içindeki ayetlerin bir kısmı MUHKEM dir kelime köklerinden anlaşılacağı üzere HKM = Hüküm veren ve bir kaç anlamı olmayan sadece tek anlamlı ayetlerdir. örneğin = İçki içmeyin,kumar oynamayın gibi..
Diğer ayetlerimde Müteşabihlerdir. Kelime köklerinide araştırırsanız TŞBH = TeŞBiH yani benzetme ile anlatım sanatı ile anlatılmış ayrıca Mecazlar ironiler ve kinayelerin olduğu ayetlerdir.
Peki neden müteşabih ve özellikle TEŞBİH= benzetmelerle anlatılmıştır ? Kuran çağlara hitap eden bir Kitaptır. Yüzyıllar öncesi cahil bir topluma indirildiği için öncelikle onların anlayacağı benzetmeler yapılarak ileri yüzyılda BİLİM çağında ortaya çıkacak
BULUŞ ların bilimsel ve tıp bi anlatıların olduğu ayetlerdir.
Yani Allah diyelim o yüzyılda TREN i anlatacak. İleriki yüzyıllarda bulunacak daha ismi konmamış bir şeyi TREN ismi vererek anlatmaz. peki nasıl anlatır örnek = Sıra sıra odalar birbirini kovalar. İşte kalbinde iğrilik olanlar o yüzyılda bu anlatıyı anlıyamadığı için bu ayetleri alaya alırlar lakin aradan asırlar geçer ve TREN icat olur ve hayata geçtiği anda bizim DİN adamları hemen ( efendim bakın bu Kuranda var) der. Peki kardeşim neden Kuran ayetlerinde olan bu şeyleri kainat ayetlerinde araştırıpta müslümanlar ortaya çıkarmadı ?
Kuran Mucizeleri sitelerine girin böyle o kadar çok örnek vardırki. Aziz Nesin gibi ateist olan biri bile Müslümanları suçlayarak kardeşim madem Kuranda vardı 14 asırdır neden müslümanlar ortaya çıkarmadı ve ne kadar teknolojik ve tıp bi buluş varsa hep BATıdan çıkıyor demiştir. Allaha Sonsuz inanan biri olarak bile bir ateiste bu konuda hak vermişimdir.
Umarım yeni bir ÇAĞ başlar ve KURAN ayetleri ile KAİNAT ayetleri karşılaştırarak düşünerek araştırarak ve çok çalışarak İLİM de ve icatlarda bir atak başlatırız diye inancımı sunuyorum.
Peki siz niye bunu yapmıyorsunuz öyle ise diyebilirsiniz. Bakın ben özellikle BAKARA teorisi adını verdiğim bir çalışma ile 19 yıldır uğraşıyorum ama TIP bi bir DENEY olduğu için bir türlü deney şansı bulamadım. Lakin diyanette bir Dosyam var. İzmirde Yeni Asır gazetesinde yarım sayfa bir yazım Ülke tvde 3 gece canlı yayın ve Net tv de bir gece anlattım. Bir dergi (indigo) bu çalışmaya yer verdi.
Bakara Teorisinden başka aslında bir kaç bin sonra uzay teknolojisinde kullanılacak ve yine TIP bı ilgilendiren bir BULUŞ olabilecek bir çalışmam var. DETAY adlı kitabımda bunları açıkladım yakında inşallah yayına geçerse netten yayınlarım.
BAKARA TEORİSİ = http://metafizik19.blogcu.com/bakara-mucizesi-mutesabih-boyle-olur/11752502

Ayrıca bu TEORİYİ anlamanıza vesile olacak İNDİGO dergisi yazısı : http://arsiv.indigodergisi.com/arsiv/gulsen130.htm

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15590, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

ZAMAN MAKİNASINA BİNMEYE VARMISINIZ :

Bir hayal gerçi… Belki imkânsız… Bir zaman makinasına girip tarihin gerilerine gidip oradaki gerçek olaylara şahit olmak…
İlk insan Âdem ile Havva’nın yanına inip nasıl şeytana kanıp ta cennetten kovulduklarına şahit olmak…
Hz. Nuh’un gemisinde hareket edip sonra karaya çıkmak…
Hz. Yusuf’u kuyuya atılırken seyretmek ve O’nun oradan kurtulmasına şahit olmak… Züleyha’nın nasıl biri olduğuna şahit olmak…
Hz. Yunus’un gemiden atılışını balığın karnından karaya atılışını görmek..
Hz. İbrahim’in ateşe atılış ve kurtuluşuna şahit olmak. Oğlunu gerçekten kesmeye götürmüş mü bunu sormak öğrenmek…
Hz. Musa ve Firavun arasında geçen diyalogları ve denizden geçişini seyretmek ve mucizelerine şahit olmak…
Hz. Meryem ve İsa’yı tanımak, olayların nasıl geçtiğine tanıklık etmek ve elimizde bir kamera varsa o olayları belgeleyip zamanımıza geri dönmek…
Hz. Muhammed’in yaşadıklarına şahit olmak. Milyonlarca anlatılan rivayetlerin doğru ya da yanlışlığını öğrenmek…
Bütün peygamberlerle röportaj yapıp kafanızdaki soruların cevabını aramak…
Emin olun elinizdeki kamera ile geri döndüğünüzde ve insanlığa bunu sunduğunuzda ilk önce DİN adamları sizi sahtekârlıkla suçlayacaklardır…
Çünkü TABU olan çok şeyin yıkılmasını engellemek isteyecekler, elinizdeki belgenin bir film olarak değişik alanlarda kurgusal olarak çekildiğini ve sizin sahtekâr olduğunuzu iddia edeceklerdir. Çünkü oradaki gerçek yaşanmışlıkla, efsanelerde ve rivayetlerde anlatılanlar arasında dağlar kadar fark vardır. Hayalimizdeki din ile gerçek din arasındaki uçurumları görecek ve gerçek dinin Hz. Âdem’den bu yana gelen din İSLAM olduğunu anlayacaklar fakat bunu çok Hristiyan ve Yahudi ya da diğer dinlerde olanlar kabul etmeyeceklerdir. Yahudiler biz seçilmiş toplumuz inadından vazgeçmeyecek. İsa’nın Tanrı olduğunu düşünen ve Tanrının oğlu diye bildikleri bir peygamberin aslında bir beşer olduğunu kabul etmeyecekler, Müslümanlar ise rivayetlerde tanıdıklarının çok aksine bir peygamberlerinin olduğuna inanmayacak ve O’nun da sıradan çarşı pazar gezen hiç bir mucize göstermeyen BEŞER bir insan ve peygamber olduğuna inanmayacaklardır. Söyleşi yaptığınız Hz. İbrahim’in hakkında yapılan gerçek dışı iftira ve yalan rivayetlerin aslını görecek ve belki de utancımızdan Hz. İbrahim’den nasıl özür dileyeceğimizi bilemeyeceğiz Kuranın bütünselliğine göre ne HACER in olması mümkündür ne de oğlunu alıp kesmeye götürdüğü hikayeleri. (bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir) İsmail MASUM değilmi idi ?
BÖYLE bir zaman yolculuğuna çıkmak ister miydiniz?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10522, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II (Mete Tunç)

Yabancı, gâlibâ ABD’li bir aktör konuşuyor. Son derece boğucu, âdetâ burnundan bir konuşma; ve iki lâfının biri “you know”. Ve anadili İngilizce olan veya olmayan sayısız insanın konuşmalarında dikkati çeken sayıda kullanılıyor bu söz. Az kelime bilmenin bir tezâhürü…

Az kelime ile konuştuğumuzu sürekli vurgulayarak, kendimize haksızlık mı ediyoruz acabâ?! Bütün dünyânın sorunu mu bu yoksa?

Türkçe dublajlı ABD yapımı dizi ve filmlerde (de) sıklıkla rastlıyorum, ‘bilirsin’ sözüne. Bizim çevirmenler her sözü birebir çevirmek zorunda mı hissediyorlar kendilerini?!.. *

You know’un İngilizce’de, konuşma dilinde kullanıldığını ve bu dil bağlamında, ne derece varsa, bir anlamı olduğunu tahmîn ediyorum. Bizdeki ‘işte’ sözü, you know’un, ‘cümlede bir anlam ifâde etmeyişi bakımından’ muâdili olabilir.

Bu husus, ‘işte’, ‘bilirsiniz’, beni çok rahatsız ediyor vesselâm!

* Öte yandan, böyle çevirilerin bir yarârı da yok değil: Bu sâyede yabancıların konuşma tarzlarını ve değinildiği gibi, kelime hazînelerinin zayıflığını da öğrenebiliyoruz!
+++

Eski sunucu, hâlâ güzel konuşan, hocalık yapan Nedret Selçuker 70’lerinde olmalı. Megaloman: Kendini, ödüllerini uzun uzadıya anlatıyor…

Bu bir yana, röportajda aklımda kalanların bâzıları:

İkâmetgâh değil ikametgâh imiş (a, uzun okunuyor ama ince değil.). Çünkü ‘kaim (ka:im) olmak’tan geliyormuş.

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirindeki “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” mısraında geçen “sade”nin (yalnızca, sâdece) vurgusuna dikkat etmek gerekiyormuş. Sâde/sa:de şeklinde okunursa sâde kahve’deki ‘sâde’ olurmuş; o nedenle a sesi tâne tâne okunmalıymış (sa-a-de).

Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde geçen, “İstikbâlde dahi seni…” ifâdesinde dahi’deki a’nın uzatmadan okunacağını da vurguluyor (Malûm dâhi/da:hi ‘dehâ sâhibi’ anlamındadır.).

N. Selçuker’in belirttiği gibi, kelimeleri doğru okumak kulakla öğrenilecek bir beceri.
+++

Epeydir ‘evrensel’ kelimesi kulağımı tırmalıyordu. Nihâyet benim gibi düşünen birine, bu terime îtiraz edene rastlayabildim.

Yargıtay eski başsavcısı (Prof.) Dr. Sami Selçuk, “falanca kavram Mars’ta da geçerli değildir ki evrensel olsun; küresel veya dünyâsal dememiz gerekir,” diyor. (Cihanşümûl de denebilir belki.)

Not. Evrensel’in batı dillerindeki karşılığı olan ‘universal’ köken açısından ‘evren’ ile ilgili olmayabilir.
+++

Bir fikir, bir îcat, bir keşif vb. aynı/yakın zamanlarda (veya değil) ve birbirinden habersiz olarak iki (veya daha fazla) insan tarafından düşünülüyor, ediliyor, yapılıyor ise, bu durumu (bir kelimeyle/terimle) adlandırabiliyor muyuz/nasıl adlandıracağız? Dilimizde böyle bir sözcük var mı?..

TV’de, edebiyatçı Prof. Dr. İskender Pala’dan duydum: İki şâirin tesâdüfen, birbirinden haberleri olmaksızın aynı meâlde ve aynı sözlerle bir beyit veya mısrâ söylemeleri’ne ‘tevârüd’ deniliyormuş.

Bu sözcük, yukarıda belirttiğim alanlara da şâmil olabilir mi? Arapça kökenli bir kelime yerine Türkçe kökenli bir sözcük türetilmiş midir? Şimdilik bilmiyorum.
+++

Felsefeci Prof. Dr. Ahmet İnam, türkü sözlerinin ilk beyitlerdeki ifâdelerin sâdece kâfiye uyumu için yazılan boş sözler olmadığını, ikinci beyitlerdeki, asıl vurgulanacak konunun geçtiği yeri, havayı, ortamı vs. anlatan, dinleyenleri asıl mesaja hazırlayan bir giriş niteliğinde olduğunu belirtiyor. Bir türküye bakalım, acabâ A. İnam haklı mı diye:

Şu Erciş’in dağları,
Gül kokuyor bağları,
Kipriğimnen süpürem,
Sana gelen yolları
(Gül Yüzlüm, Türküler, Bekir Karadeniz)

Bence haklı.

Not. A. İnam’ın mezkur görüşü, elbette nice zamandır ve insan tarafından söylenmiştir. Fakir de bundan haberdardır.
+++++

Açıklama: Bu (II.) bölümdeki yazılar aşağı yukarı 2005’te kaleme alınmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16450, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar I (Mete Tunç)

Giriş cümlesi kabilinden, dilin önemi hakkında birkaç söz edilebilirdi. Lakin bunlar malumdur ve aşağıdaki notların bazılarında örnekleriyle görülecektir.
++++

Balkanlar ve Osmanlı Devleti (Sacit Kutlu) kitabı için yayınevinin eposta adresine, “Yazar güzelim kitabın içine ‘olanak’mış, kitabı ‘ol’-‘anak’ etmiş, mesajını gönderdim (Mesaj geri döndü… Neyse, buraya kaydediyorum.). Kitaptan bir cümle:
“Arnavutluk’un nasıl olsa Osmanlı Devleti’nin siyaseti doğrultusunda hareket etmek durumunda kalacağından emin olan paşaya göre, Osmanlı Devleti’ne ait olsa başka dert olacak olan,[?] Arnavutluk bağımsız bir devlet olarak ne kadar büyük olursa o kadar iyi olacaktı.”
Bir cümlede 8 tane ol köklü kelime. 8 tane!!! Ve bir virgül fazla!
+++

16. yüzyılda Osmanlı münevverlerinin nasıl yazdıklarına dair fikir edinmek için bir cümle:
Tedbîrün takdîre müvâfakati kaziyesi lüzûmiyye değül idüğü müttefâkun aleyhdür.
(Tedbirin takdire uygunluğu önermesinin doğru olmadığına ittifak edilir.)
Matrakçı Nasuh (Tarih-i Sultan Bayezid kitabından)
+++

İttihatçılar tarafından darbeyle düşürülen sadrazam Kamil paşa, ıskattan önce onları (‘görünürlükleri’ az ama tesirleri fazla idiğinden) ‘ricâ-i gayb’ diye tavsif edermiş.
Ricâ-i gayb-Ricâlü’l gayb: Tasavvuf inancına göre Cenabıhakkın alemi idareye memur ettiği, kendilerine olaylara hükmetme izni verdiği ve insanlardan kim olduklarını gizlediği sevgili kulları, gayp erenleri (üçler, yediler, kırklar gayp erenleridir.) [Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi]
+++

İlk kez rastladığım iki güzel tabir (tırnak içinde olanlar):
… ‘ruh bekareti’, samimiyet, saflık…
Hayranlık ve ‘hayret sıtması’…
Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi kitabından)
+++

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Gençlik ve Edebiyat Hatıraları kitabının Süleyman Nazif bahsinde, müellifin yazılarında kelimelerin tekrarlanmadığına ve eş manalı olanların yan yana gelmediğini işaret eder (s.177); S. Nazif’in, bir gazete yazısında “vazifesini yaptı” tabirini kullandığı için kendisini eleştirdiğini (“Şu ‘yapmak’ fiili çıkalı birçok şeyler yıkıldı.”)
o günden itibaren ‘yapmak’ fiilini kullanırken tereddüt ettiğini belirtir (184-185).
(Aynı köklü kelimelerin bir cümlede hoyratça istimal ve yapmak’lı daha nelerin ifade edildiğini S. Nazif ve Y. Kadri iyi ki görmediler!)
+++

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 25198, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

RİVAYET – HADİS ve UYDURMALARla Peygamber hayatı :

Kuranı okumaya başladığım yıllarda Müslüman aleminde onbinlerce hatta milyonlarca YALAN ve UYDURMA ile karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi.
Din ve Kuran ile uğraşanların iyi insanlar olduğunu ve Aallah yaklaşma arzusunda olduğunu düşündüğüm için çok iyi niyetlerle okumaya ve araştırmaya başladım. ( Kainatın Nuru) diye bir kitap almış ve peygamberimizin hayatını örenmek istiyordum Lakin 100.sayfaya geldiğimde bu kitabın zeka seviyesi düşük biri tarafından yazıldığı izlenimi edindim ve en son okuduğum satırdan sonra Kuranın anlattığı peygamber bu olamaz diye artık temkinli davranacağım dedim ve o kitabı yakjtım devamını okumaya gerek yoktu. Hayatımda Din adına peygamber adına uydurmaların olduğuna emin olmaya başladım.
Örnek bir peygamber 6 yaşında bir kız çocuğu alıp karı yapamazdı bunun adı düpedüz sapıklıktı. gerekçeleri ise daha amiyane idi. arap kızları çabuk gelişiyormuş ve erkenden REGL oluyormuş. Oysa Allah Kuranda (onları akil baliğ çağına kadar koruyun gözetin) diye AKİL BALİĞe bakıyor fiziksel özellliklere bakmıyordu. Eh artık dedim peygamberi sapık yerine koyacak bu rivayetler uyduruldusa daha çok şeyler uydurulmuştur ve o kadar çok şeyle karşılaştımki ne bu rivayetlerin doğru olması mümkün nede hadis altında yazılanlar. Düpedüz uydurma idi , yalan idi , peygamberi güya yüceltme adına aslında sapık konumuna koymuşlardı. Bunlara inanırsam Allaha ahirette nasıl hesap verecektim. Gün geldi artık bütün rivayet,hadis ve hikayeleri hayatımdan çıkarıp attım. Hem Ahirette Allah bizi Kitabındanmı sorgulayacak yoksa kimin yazdığı yada uydurduğu belli olmayan rivayetlerdenmi sorguya çekecekti. Cevabım tabiiki Allahın kitabından olmuştu ve vicdanım çok rahattı. herkesede tavsiye ederim.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 6451, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Gelin Sual Edelim I (Mete Tunç)

Malumdur ve bilmeyenler için malum olmalıdır ki iman, sadece tanrılara ve dinlere münhasır değildir, çok daha şümullüdür.

Bu yazı dizisinde; sorgulanmadan doğru/gerçek bilinen, kabul/iman edilen farklı alanlardaki muhtelif iddiaları, tezleri, görüşleri.. sıralayacak, irdeleyecek ve bunlara dair istintak edici sualler soracağım.

Şunu mukaddemede belirteyim: ‘İman’ vazedenlerin sorulara kendilerince ve ‘inananlar’ için cevapları her zaman vardır, yoksa da yaratırlar; lakin bunlar öyle yanıtlardır ki, (müteveffa anneannemin tabiriyle) ‘Allahım aklıma mukayyet ol’ dedirtir, irat edebilecek söz bırakmazlar.
+++++

‘Materyalistler maddiyatçıdır/duygusuzdur/ahlaksızdır…’
Materyalizmin ‘maddecilik’ çevirisinden hareketle serdedilir: Maddeciliğin (özdekçilik) ne idiğinden bihaber inananların bir ezberi…
Çevrenize bakınız; mezkur ve benzeri özellikleri taşıyan dindarlar az mıdır?
Not. Materyalizm eleştirim saklıdır.
+++
‘Üniversitelerde astroloji bölümleri açılmaya başladı.’
Astrolojiyi bilimsel temele oturtmak isteyenlerin iddiası.
Hangi üniversitelerde..? Astroloji doktorları çıkmış mıdır? Bilimsel dergilerde astrolojiye dair makaleler yayınlanmakta mıdır? Bölüm(vari bir şey) açılsa dahi, bu, kaynak sıkıntısındaki üniversitelerin, astrolojiye meraklı zenginlerin paralarını geri çevirememesinden neşet ediyor olabilir mi?
Not. Yukarıdaki iddiayı gündeme getirenlerden bir astrolog, ‘astrolojik kehanetler’ için kanıt isteyen astronomi profesörüne ‘önce inanmak gerekiyor’ diye karşılık verdi!
+++
‘Halkımızın yüzde 99’u müslümandır.’
Bu ezberin neden, ne için ifade edildiği tetkik mevzuudur.
Bir sebebi, basit (ama belki en doğru) bir yorumla, ‘esaminiz okunmuyor, sizi tükürüğümüzle boğarız’ olarak tavsif edebilir miyiz acaba? Bu yaklaşım ahlaki ve akli midir?
Yüzde 15 oranındaki alevi vatandaş müslümansa, onlar niçin sünnileştirilmeye çalışılagelmiştir? Yine, müslümanlarsa, ‘ibadet yerimiz’ dedikleri cemevleri neden ibadet yeri sayılamamaktadır?
Her ‘Allah’ diyen müslüman mı sayılmaktadır? (Bkz. ‘Her Allah Diyen Müslüman mı?’ yazım.)
Birbirlerini tekfir eden insanlar ve gruplar, haklılarsa müslüman sayısı azalmayacak mıdır?!
+++
‘Rüyamda gördüklerim çıkıyor.’
Rüyaların sebeplerini bilmeyenlerin, ‘algıda seçici’lerin, hafızası zayıfların, kendilerinde olağanüstülük vehmedenlerin iddiası.
Rüyada görülenlerin yaşandığının ispatı çok kolaydır: Rüya sahibi gördüklerini kaydeder; metnin altına o ve noter imza atar; böylece rüya belgelenir ve ‘sonuç’ beklenir… Böyle bir yönteme hiç rastlanmış mıdır?
Not. Gazeteci-köşe yazarının, “rüyamda ölüyor gördüklerim kısa zaman içinde ölüyor” sözüne, programdaki akademisyen, “böyle bir rüya gördüğün zaman beni ara, ismi söyle” diyor istihzayla!.. İlaveten; gördüğü rüya türünden, köşe yazarının ölümden fazla korktuğu neticesine varılabilir!
+++
‘Maya takvimine göre Aralık 2012’de Marduk gezegeni(?) ile gezegenimiz çarpışacak ve [ herhalde sadece ‘Marduk’ ve Dünya için] kıyamet kopacak.’
Yukarıdaki palavra, benzerleri gibi birkaç yıl kimi insanları ‘düşündürdü’, daha ziyade korkuttu.
Tahammülüm ölçüsünde takip edebildiğim alakalı programların hiçbirinde,
“Sözkonusu takvim nedir, nasıldır; içinde/üzerinde ne yazmaktadır, kehanet hangi cümlelerle ifade edilmektedir; mayaların dünya ve evren bilgileri ne kadardır; başka, bildirip de gerçekleşen bir olay vuku bulmuş mudur; madem yaklaştı, teleskoplar/astronomlar ‘Marduk’u neden hala gözleyemiyorlar” gibi sualler sorulmadı!
Not. ‘Kehanetin’ (varlığı dahi şüpheli idiğinden tırnak içinde) ortaya atılmasının gerisindeki sebepler/amaçlar ve kehanetin ‘kuantum düşünce sahiplerince’ yapılan ‘pozitif yorumu’ da istintak ve tahlil edilebilir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17079, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

İBADET ‘ mi ?

DİN denince yüzyıllardır hep İBADET anlaşılmış ve hoca efendiler tarafından hep İBADET anlatılmış. İlmihaller yazılarak bu İBADET lerin nasıl yapılması gerektiği,Namazın nasıl kılınacağı,abdest alırken neye dikkat edileceği ne dua okunacağı gibi DETAY lara onbinlerce kitap yazılmış.

Kuranda arapça indiğine göre arapça okunması gerektiği öğütlenmiş, Kuranı ne kadar güzel okursak sevap alacağımız tembihlenmiş Hatta yarışmalar düzenlenmiş. Şu hoca ne kadarda güzel okuyor kuranı,yüreğimize işlendi diyerek o hoca ve onun gibiler poh pohlanmış ve Kuranın maksadı anlaşılmadığı ve anladığı lisandan okunmadığı için yüzyıllardır İBADET’e endekslenen bir Kuranla karşı karşıyayız. Oysa Kuranda şekli İbadetler Kuranın belkide yüzde beş yada onunu teşkil etmektedir.

Kuranı arapça bilmediği için okusada anlıyamayacağını düşünen bazı akıl sahipleri ! bu kitabı Peygamberimiz getirdiğine göre ona uyarız diyerek peygamberimizin hayatını yazan kitaplara yada HADİS lere yönelmiş. Rivayet kültürü gittikçe genişleyerek akla hayale gelmiyecek sayıda rivayetlerle ömür tüketilmiştir. Rivayetlerdeki çelişkileri görsede peygamberimize hakaret olur diyerek itiraz etmemiş,dinden çıkarım endişesi ile Peygamberimizi adeta SAPIK mış gibi anlatan rivayet ve hadislere maalesef dur denilememiştir. Peygamberler İnsanlığa ÖRNEK olması için gönderildiği halde 6 yaşında bir çocuğu karı alacak ve 9 unda gerdeğe girdi diyen rivayetleri birde kutsallık advetsin diye önüne KUTSİ eki konarak KUTSİ HADİS ler altında insanlığa pazarlanmıştır.

Bazılarıda Cami hutbelerinde siz kuranı anlıyamassınız biz ne dersek uyun biz ne anlatıyorsak inanın diyerek insanları adeta koyun sürüsü gibi kendilerine uymaya teşvik etmiş işin acısıda Allah her insana AKIL verdiği halde dünya işleri ile uğraşmaktan Kuranı alayımda kendi lisanım ile okuyayım bakalım benim anlıyamıyacağım ne var diye düşünmemiştir.

Peki DİN sadece şekli İBADET midir ? Hayır DİN hayatın 24 saatini ilgilendiren her anını ilgilendiren bir ömrün nasıl geçmesi gerektiğini anlatan bir YAŞAM KILAVUZUdur. DİN toplumsal mesaj verdiği halde KAVRAM ların içi boşaltılmış özellikle SALAT konusu (namaza endekslenmiş) SALATın ondan fazla anlamı olduğu ve asıl MANA sının ise toplumun sorunlarına DESTEK VERİN anlamı olduğu geriye atılmış ve hatta unutturulmuştur. İNFAK= Allah için harcetme ve ZEKAT konusu işlenmemiş toplum buna sevkedilmemiştir. Zengin olan malının kırkta birini ZEKAT verecek diye olayı asıl mecrasından koparıp atılmıştır.

Hayatın içinde dedikodu ve gıybet olduğu lakap takmanın yasak edildiği,hırsızlık,kumar,içki,uyuşturucular anlatıldığı halde müslüman ülkedeyiz diye böbürlenenler daha bir sokaktan geçerken ganyan bayi kahveler,sayısalcılar,iddiacılar,birahaneler,tekel bayilerine rastgelmiyormu? Büyük şehirlerde gece 12 ye doğru ortaya çıkan dönmeler, hayat kadınları müslüman değilmi ? genelevlerde bile sürekli ZİNA yapan kadın ve erkekler müslüman değilmi sizce ? Toplumsal dayanışmayı (salatı nasıl ikame edemedik ) Bir ülkede bir şehirde sokaklarda aç açık ve evsiz yaşıyanlar varsa, sokak çocukları ve tinerciler yaşıyorsa bu bizim suçumuz olmadığı anlamınamı geliyor ?

Lut kavmini okuduğumuz ve erkeklerin yaptığı sapıklığı okuyup durduğumuz halde çok ünlü olanları ÜNLÜ yapan onların mücevher ve zenginlik içinde yüzmesini sağlıyanlar yine biz değilmiyiz ?

Geçen günlerde TV de hoca efendi anlatıyor ( Allaha ulaşacaksın 7 safha ve 4 merve var önce Allaha ulaşmayı dileyeceksin (Allahı 7 gök yukarıların yukarısında sanan zihniyet) sonra mürşitine tabi olacak tevbe alacaksın sonra binlerce ZİKİR sonra 18 saat zikre ulaşacaksın ve evliya olacaksın… Onlar Allahla bir antlaşmamı imzaladılarda insanlara bunu vaat ediyorlar. Tv yayınına bağlananların telefonlarını alarak kendilerine tabi olmasını isteyip bunada kuranı aracı yaparak saptırdıkları ayetleri okuyorlar.

İnanılmaz gerçekten inanılmaz. Yat kalk 18 saat zikr. Adam, sabah uyanıyor 18 saat sürekli Allah Allah diyor.. Son aşama 24 saat zikr. Bu ne SAPIK lıktır. Allah adı katılarak Kuran alet edilerek kendi sapıklıklarını anlatıyorlar ve buna DUR diyecek yada cevap verecek bir mercii yok.. Adam evliyalığı garanti ediyor size. Cenneti vaat ediyor size önünüzde kuran varken kuran hayatın 24 saatini anlatırken adam diyorki saatlerce zikr et namaz kıl. yan komşun açmış önemli değil sokakta çocuklar tiner çekiyor önemli değil, insanlar geçim sıkıntısından çocuğuna harçlık veremeyenler varken ülkede (akraba evliliği) haram edildiği halde onbinlerce sakat çocuk dağarken akraba evliliğinden size düşünmeden bir şey yapmadan 18 saat zikr çekmeyi emrediyorlar. Neymiş cennete gidecek ve evliya olacakmışın hemde bunu Allah vaat etmiş!!!

Arkadaşlar DİN denince aklınıza sadece şekli İBADET geliyorsa büyük yanlıştasınız ve bunun DELİLİ olarak Kuranı gösteriyorum. Okuyun ve Toplumsal ayetleri anlayın ve hayata geçirin, Çevrenize göz atın şehrinize mahallenize göz atın ve elinizden ne kadar geliyorsa MADDİ olarak DESTEK VERİN (salat) edin. Çünki SALATın ardından zekat ve infak gelen SALAT kelimesinin anlamı NAMAZ değil (toplumsal desteği ) verin ve bu işi para yani maddiyat olmadan yapamıyacağınız için SALATIn ardına zekat ve infakı koymuştur. Kuranın kavramlarından içi boşaltılmış en önemli kelime SALAT kavramıdır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15993, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.