BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Sorgutçuluk (Mete Tunç)

İnanç ve Bilgi Eksenleri’nde insan-dünya-evren tasavvurları, hayatı yorumlayışları, yaşayışları bir imana (daha doğrusu imanlar cümlesine) bağlı beşerinkinden farklı olan insanların ‘inanca göre’ tanımlanmalarının yanlış ve haksız idiğini belirtmiştim.

Sözkonusu insanları tek bir isim altında tavsif etmek ne kadar doğrudur; agnostikleri nereye koymak gerekecektir; insanlar, ya kendilerini ‘imana göre’ tarif etmek istiyorlarsa, gibi sualler sorulabilir. Benim yaptığım; bir problemi ortaya koyma, mezkur yazıda ifadesini bulan insanları (bu arada kendimi) tanımlama ve böyle beşerin bu hususta kafa yormasını sağlama gayretidir. Dolayısıyla bu, ilk adım olarak telakki edilmeli, fikrin daha fazla düşünülüp tartışılarak ileride olgunlaşacağından ümitvar olunmalıdır.

‘y grubu’ diye adlandırdığım insanlar için Türkçe bir terim bulmaya ve türetmeye çalıştım. Madem ‘her şeyi sorgularlar’; o halde… Evvela ‘sorgucu’ aklıma geldi. ‘Sorgu hakimi’ dışında kullanılmıyordu, olabilirdi. ‘Sor’ köklü ve yine Türkçe ekli başkaları: Sorutçu, Sorsulcu, sorakçı..?! ‘Sorgucu’ daha mı iyi ve makul?.. Farklı ve yeni olsa, daha uygun değil mi? Peki, dil kurallarına aykırı ise..?.. Hülasa, ‘sorgutçu(luk)’ta karar kıldım. Türkçe kökenli olması şartıyla değiştirilebilir.

Yukarıdaki zorunlu açıklamalardan sonra, ‘sorgutçuluk nedir’, ‘sorgutçu kimdir’, ‘sorgutçunun tarzı siyaseti nasıldır’.. sorularını sual edip yanıtlarını maddeler halinde vereyim:

• Sorgutçuluk hayatta (varoluşta) anlam arama mecburiyeti hissetmez; insanın, diğer canlıların, dünyanın ve evrenin varlığına bir mana atfetmeyi düşünmez. Bunları anlamaya, bilinmeyenleri çözmeyi hedef edinir. (Anlama ve çözme amelinin neticesinde bir mana çıkarsa –bu, elbette imanlıların vazettikleri gibi olmayacaktır- şaşırmaz, sevinir.)
• Sorgutçu kişisel hayatında, yaşatısını anlamlı kılacak biçimde yaşar: Anlama-bilme uğraşının yanı sıra adalet, merhamet, diğerkamlık, dayanışma, paylaşma gibi erdemleri önemser.
• Sorgutçuluk iman-imansızlık değil, bilgi-bilinmezlik ekseninde/ düzleminde/ boyutunda işler; iddiaları, malumatı, teorileri.. ilmi yöntemlerle kanıtlanmadıkça bilgi kategorisinde değerlendirmez.
• Sorgutçu bilinmezlikten rahatsızlık duyar; fakat bunu varoluşun doğal bir hali telakki eder ve bu sayede onunla yaşamaya kendini alıştırır.
• Sorgutçulukta bağnazlığa yer yoktur. Hiçbir sav peşinen reddedilmez. Her konunun nesnel olarak ve ilmi usuller kullanılarak araştırılmasını gerekli ve şart görür.
• Sorgutçu, bütün dini ve felsefi görüş mensuplarını dinler, yazdıklarını okur.
• Sorgutçuluk dünyayı ve kainatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan kadim ve çağdaş keşifleri, tetkikleri, inançları.. bilmeyi, öğrenmeyi gerektirir.
• Sorgutçu yaşadığı coğrafyada yaratılan (dini-ladini) kültürü (sanatı, mimariyi, müziği..) bilir, değerli sayar, özümser; bu alanlarda çalışabilir ve ürün verebilir; ve, ilgi ve zevk dünyasına göre bunlardan keyif alabilir.
• Sorgutçuluk kutuplaşmayı reddeder. Şiddeti, özellikle çoğunluğun ve güçlünün zulmünü kınar.
• Sorgutçu komşuluk, öğrencilik, mesleki, spor, hobiler.. gibi alanlarda kendisi ile aynı doğrultuda düşünmeyenlerle dostluklar geliştirir; çünkü hayatın sadece bilmek olmadığının farkındadır.
• Sorgutçular hali hazırda en marjinal gruptur; o nedenle sorgutçu, aynı zamanda yalnızlığa, kimsesizliğe, haksızlığa, aşağılanmaya.. katlanabilme becerisine de sahip olan insandır.

Ümit ederim, yukarıdaki fikir (terim değiştirilebilir!), bilgi-birikim ve kalem ehli tarafından daha geniş biçimde, derli toplu, ilmi temellerde (Ama batı biliminde olduğu gibi ‘anlaşılmaz cümlelerle’ değil!) yazılır.

İleride sorgutçuluğun ve sorgutçuların etkisinin ve sayısının artması temennisiyle!

04.09.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 32546, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

İnanç ve Bilgi Eksenleri (Mete Tunç)

Koordinat sistemindeki x ve y eksen tasvirleri, malum, sade pozitif x ve y yönlerini değil, negatif x ve y cihetlerini de ihtiva eder. Başlıktaki isimleri pozitif değerler varsayarsak, onların negatiflerini ‘inançsızlık’ ve ‘belirsizlik’ diye tanımlayabiliriz. Dolayısıyla mezkur eksenleri ‘inanç-inançsızlık’ ve ‘bilgi-belirsizlik’ olarak da tavsif edebiliriz. Bu iki eksen x ve y gibi birbirine ‘diktir’. (Negatif’in ‘olumsuz/menfi’, ‘kötü’ demek olmadığını vurgulayayım.)

İnsan zihni binlerce yıllık alışkanlıkların, korkuların, düşmanlıkların, menfaatlerin.. etkisiyle inanmak-inanmamak ekseninde/düzleminde işler. Mümin, ‘gayba inanmayı’ ve iman sahibi olmayı adeta bir erdem kabul eder, ‘inançsız’ olmayı tasavvur dahi edemez, ‘aslında ateist insan yoktur’ der.(1) Astrolog, kanıt sual edildiğinde ‘önce inanmak gerekir’ der.(2) ‘Dinsiz’ bilim insanı, soyut matematikle ve zayıf-dolaylı gözlemlerle teşkil edilmiş kuramları tabiat kanunu/hakikat gibi vazeder ve fakat onlara ‘inandığını’ söyler(3)… Farklı neviden sayısız inanç ve buna ilişkin tavırlar, tepkiler, klişe/ezber cümleler vardır ki yukarıdakilerle yetinip yalnızca not düşelim(4).

y ekseninde yaşayan, düşünen, yorumlayan, müşahede ve analiz eden, akıl yürüten.. insanlara, ‘inanmıyor musun’, ‘neye inanıyorsun’ soruları anlamsız gelir. Çünkü onların zihni bilmek-bilmemek/belirsizlik düzeninde çalışır. Bil(e)emek/belirsizlik durumu onları metafizik arayışlara yöneltecek şekilde ve ölçüde rahatsız etmez (İnananlar ile aralarındaki en bariz fark.). İman etmekten değil, bilmekten (keşfetmekten, öğrenmekten, yaratmaktan, üretmekten…) zevk alır, huzur bulurlar. Zihinleri ‘iman ettim’ diyenler gibi atalet halinde değildir; ‘bilme-öğrenme’ merakı sayesinde dinamiktir.(5) Her şeyi sorgularlar; her iddiayı (söylemi, inancı, tezi, teoriyi) kaynakları, hangi vasatta ve coğrafyada ortaya çıktığı, hangi koşullarda neşvünema bulduğu, onu yaratan ve destekleyenlerin psikolojileri, farklı zaman ve şartlarda tekrarlanabilirliği, onu doğrulayan/yanlışlayan maddi deliller, tarihsel/dilbilimsel/kültürel vs. mukayeseler gibi pek çok hususu araştırırlar. Bütün bunların sonucunda, iddiayı ya ‘bilgi’ kategorisine yerleştirerek kabul ederler yahut ‘belirsiz/tartışmalı’ kategorisine yerleştirirler veyahut ‘iman’ kategorisinde değerlendirirler.

Bu, ne kadarsa özgün sınıflama/fikir ümit ederim hem ‘inananların’, (onlara göre) ‘inanmayanları’ (en azından bir kısmını-‘y grubunu’-) hakkaniyetli biçimde tavsif ve tahlil etmelerini; hem de ‘y grubundaki’ ve ‘y grubuna’ yakın insanların kendilerini daha iyi tanımalarını ve tanımlamalarını/tanıtmalarını sağlar.(6)

Temennim, ‘bilgi-inanç eksenlerini’ (veya ‘bilgi ve inanç düzlemlerini’), bir üstadın ilmi -lakin ‘anlaşılır’- bir dille kaleme almasıdır.

Yazıyı, bu çerçevedeki (evvelce yayınladığım, savımı bütünleyeci mahiyette idiklerini düşündüğüm) sözlerimle nihayetlendiriyorum:

• ‘Bilmek’ emek, sabır, cesâret ister, çünkü bilgiye ulaşmak için fizîkî, özellikle zihinsel çaba gerekir; üstelik her ulaşılan bilgi bilinmeyenleri artırır, belirsizliği çoğaltır. ‘Îmân etmek’ ise, mutlak bilgiyi (hakîkati) bildiğini sanmaktır, belirsizliği kabûl etmemektir; o yüzden inananlar bilgi okyanusuna açılamazlar, yapay gölleri umman zannederler.
• Her şeyi, çok şeyi veyâ bir şeyi mutlak anlamda bildiğini zannetmek, sorgulama metodundan, keşfetme fikrinden ve belirsizlikten bîhaber olmaktan kaynaklanır.
• Kimi iddiâlı, karizmatik, hırslı.. insanların ‘bilgi’ diye sunduklarının bâzıları, aslında onların şahsî görüşleri, kanâatleri, zevkleri, inançları doğrultusunda serdettikleri sözlerdir. Dolayısıyla böylelerinin analizleri ve yargıları maval hükmündedir.
• Kimi insan cinlerin var olmadığını, bunları insan zihninin yarattığını söylüyor; pek çok inanan, cinlerin varlığı kabûl etmesine rağmen hiç yokmuş gibi hayatını idâme ettirebiliyor; sâdece bir takım insan ise cinlerden muzdarip. Bu son grup incelenip, insanüstü özellikleri mi, yoksa psikolojik rahatsızlıkları mı var, tespît edilmeli; netîce 1.si çıkarsa ‘cin var’, 2.si çıkarsa ‘cin yok’ demektir.
• Birileri “dinsiz toplum olmaz,” ve hattâ “ateistler aslında inanıyordur,” diyor. O hâlde, pagan, animist.. toplumların dinlerini meşrû görmekteler mi; bir ateist ‘ben aynı zamanda/aslında şamanım,’ derse, rahatlayacaklar mı; kendi îmanlarına saygı beklemelerine karşılık, bu tür inançlara saygı duyacaklar mı.
• İnanmak, daha fazla inanmak veyâ başka bir şeye inanmakla yol alır; bilmek ise, daha derinlemesine ve yeni şeyler öğrenmekle tekemmül eder.
• Ne her görüneni gerçek bil, ne hiç görünmeyeni külliyen reddet.
• Dîne, ideolojiye, bilime, hülâsa her şeye dâir sonuçlarda gariplikler, ikilemler, kötülükler ortaya çıkıyorsa köke, aksiyoma, referansa gidiniz; sorun çok büyük ihtimâlle oradadır.
• Ne zaman, hangi türden olursa olsun sırlardan bahsedildiğini duysam; yalancı, sahtekâr, soyguncu, riyâkâr, ben merkezci, tahrikçi, narsist, kâtil, ‘rûhen’ hasta, çıkarcı, sinâmeki, mantıksız, sorgulamayı müstağnî, korkak, aldatılmış insanlar; dillerinde meşreplerini tavsîf eden nakaratlar, gözlerinde-yüzlerinde niteliklerini tanımlayan bakışlar-mimikler, sırtlarında-başlarında sınıflarını belirten elbiseler-şapkalar, ellerinde sır dedikleri palavralar veyâ kendi dünyâlarınca anlamlı şeyleri gösteren kâğıtlar ve eşyâ olmak üzere, gözümün önünden sıra sıra geçerler.
• Dindarlar yazılmış metinlerde sır ararlar, bilimciler ‘gizemli’ metinler yazarlar.
• Metafizik mavallarla halkı kandıran ve sömüren sahtekârların gönderileceği iki yer vardır: tımarhâne yâhut mahpushâne.
• Marduk, Maya takvimi ve benzerî iddiâlara inanan, verilen kıyâmet târihlerini endişeyle bekleyen, bu konulardaki yayınları ilgiyle ve korkuyla tâkip edenler… Bütün bu davranışlarını ve duygularını yazıp kâğıdı saklasınlar. O târihler gelip geçtiğinde o kâğıdı çıkarıp altına ‘kendilerini tanımlayan’ uygun sözler not etsinler. Kâğıdı, bu kez saklamak yerine duvara asıp, yazdıklarını her gün okusunlar. Böylece, belki, ondan sonra, çok basit sorular sormayı akıllarına getirerek sahtekârların, fırsatçıların tuzaklarına yakalanıp, not ettikleri durumlara düşmekten kurtulurlar.
• Öğrenme açısından bilimle din arasındaki bir fark şudur: Birincisinde özü anlamak zordur, teferruatla/sonuçlarla iktifâ edilir; ikincisinde özü anlamak çok kolaydır, teferruat/yorumlar beyni köreltir.
• İnanmayı değil bilmeyi tercîh ederim. Çünkü ikincide aldatılma ve kışkırtılma, yanılma ve hayâl kırıklığına uğrama ihtimâlleri çok daha azdır.
• Bilimciler ve bilimseverler için acı gerçek, hakîkatin büyük ihtimâlle hiçbir zaman öğrenilemeyeceğidir.
(Hakîkat’i “biyolojik, beşerî ve evrensel târihin; maddenin ve ışığın kökensel, nihâî, topyekûn, ayrıntılı bilgisi” anlamında kullanıyorum. Tanım bana âittir. Belki hakîkat’in en doğru/yalın tanımı budur.)
• Kafaları karışmış insanlar, kafaları iğfâl edilmişlere göre daha nesnel düşünürler ve daha âdil davranırlar. O nedenle, gösterecek yolunuz/yollarınız olması şartıyla kafaları karıştırmaktan çekinmeyin.

(1)‘İnanmıyorum’ diyen insanların bu ikrarları bilgiden ziyade tepkiden neşet ediyorsa, ki ‘algıda seçilikle’ iddia edilen görüş, bunların tanrıya/dine inanmadıklarını söyleseler de başka şeye/şeylere imanlarından kaynaklanmaktadır, günün birinde iman etme ihtimalleri vardır. Ancak, ‘(affedersiniz), inancınızın-tanrınızın insanlar tarafından yaratıldığını, dinin tekamül merhalelerini, bahusus kutsal kitaplarınız ve diğer kitaplarınız, tarihi veriler ve deliller sayesinde biliyorum’ diyen bir insan için bu mümkün değildir.

(2)Bu minvaldeki sözlerin manası, ‘seni kandırabilmem için kendini bana bırak, saçmalamalarımı göz ardı et, sorma-sorgulama’ demektir. İnsanların çoğu buna teşne olduklarından, mezkur kişiler sorun yaşamazlar. ‘Bilen’ insanları karşılarında görmeyi ise asla istemezler.

(3)Yerli-yabancı kimi bilim insanlarının konuşmalarında ve kitaplarında, alanlarıyla ilgili bir hususta, ‘inanmak-to belive’ fiilini serdederler. Böyle savunulan teoride/modelde/kavramda vs. kesinlikle bir eksiklik, tutarsızlık, yanlışlık vardır. Bilim insanı, ilmi konuda (araştırmalarında, bulgularında…) hiçbir şeye iman etmez, edemez, etmemelidir. Ve, bir ecnebi alimin dediği gibi, dini alanda bir inancı varsa, onu laboratuarın kapısında bırakır.

(4)Medyumlara iman, evliyalara iman, dünya dışı akıl ve beden sahibi varlıklara iman, ruhlara iman, cinlere iman, telekineziye iman, telepatiye iman, büyüye iman, rüyalara iman, Marduk’a iman, Atatürk’e iman, nazara iman, altıncı hisse iman, kaybolmuş yahut yaşayan pek çok halkın türk idiğine iman, komünizme iman, komplo teorilerine iman, padişahlara iman, devri daim makinesine iman, Matriks’e iman, sırlara iman, muskaya iman, durugörüye iman, Hurufiliğe iman, reenkarnasyona iman, bilinen tarih öncesinde medeniyet olduğuna iman…

(5)Son üç cümledeki niteleme elbette bir ‘idealizasyondur’; mesela, bu sınıfta, mutsuz bir hayat sürüp imanlı günlerini yad eden insanlar (Rıza Nur gibi) mevcuttur; ayrıca, kendi mesleklerinde sorgulayıcı, üretken, yaratıcı.. vasıfları haiz sayısız inançlı insan vardır.

(6)‘y grubu’ insanları ‘iman’, ‘inanmak’ ve türevi sözcükleri sadece x eksenini ve buradaki insanları tanımlamak için kullanır (İlaveten, ‘falan işin olacağına inanıyorum’, ‘kendime/sana inanıyorum’ ve benzeri kalıpları tercih etmezler/etmemeleri gerekir.). Bu kelimeler, bizatihi inançlılar tarafından (kendilerini isimlendirirken/sıfatlandırırken) kullanıldığında sorun yoktur. Fakat ‘gayri mümin’, ‘inançsız/imansız’, ‘dinsiz’ vs. adlandırmaları, yanlış/’iftira’ olmasa bile, ‘imana nazaran’ veyahut bir inanca veya inançlar terkibine bağlı insanların kendilerine göre tavsifleridir. ‘Ateist’, hem bu anlayışa dahil hem ‘dinli’ insanlarca istimal edilir (‘Ateist’, ‘dinsiz’, ‘imansız’ vs. sözlerinin ‘bazı müminler’ tarafından hakaret, sindirme, tedip ve tahrik amaçlı kullanıldığı da sıklıkla vakidir.). Ama bu terim de ‘-e göre’dir… ‘y grubunun’, kendilerini (bağımsız bir ıstılahla) isimlendirmesi en doğru yoldur (Ömrüm varsa bir sonraki yazımın konusu.).

20 Ağustos 2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 40620, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURBAN BAYRAMINDA CAMİYE GİDERSENİZ :

KURBAN BAYRAMINDA CAMİYE GİDERSENİZ :
ve İmam size hz ibrahimin teslimiyetini anlatıp oğlunu kesmeye götürdüğünü ballandıra ballandıra anlatırsa ona şu soruyu sorun :

Bir MASUM u öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer değilmi Kuranda ? Evet derse İSMAİL MASUM değilmi idi diye sorabilirsiniz?

Ona YUFKA YÜREKLİ birinin tavuk bile kesemeyeceğini fakat nasıl olurda oğlunu kesmeye götürebildiğini de sorun ..

Allah peygamberini YUFKA YÜREKLİ tanıtıyor iken rivayetlerinizin bıçağı nasılda İsmailin boğazına vurduğunu lakin bıçağın taşı kestiğini lakin ismaili nasıl kesmediğini anlattıklarını hatırlatın .

Örnek peygamber olarak gönderilen peygamberin oğlunu kesmeye götürerek mi örnek olacağını da sorun . Hatta bıçak kesse idi CANİ bir evlat katili bir peygamberimizmi olacaktı diyede ekleyin

En son saffat 102-107 yi gösterdiklerinde orada nerde KES emri var diyede sorabilir hangi ayette hz ibrahimin oğlunu kesmeye götürdüğü yazıyor diyede DELİL isteyebilirsiniz.
(emronulan şeyi yap) diyen Hz İsmailin (emronulan tebliğ görevini yap) dediğini anlattığını lakin KESME emrinin asla Kuranda olmadığınıda gösterin onlara.
Kuranda asla çelişki olamıyacağınıda hatırlatın.
Her peygamberin gelip (masum öldürmeyeceksin ) emri olduğunu bu yüzden ne Allahın böyle bir öldür emri vermesinin mümkün olmadığını nede yüce bir peygamberin bütün insanlığı öldürmekle eş değer bir eyleme kalkışmasının asla mümkün olmadığınıda anlatınki umarım gerçeği görenlerden olsunlar.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15550, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURBAN EMRİ ve MASUM İSMAİL

BİRBUÇUK MİLYAR MÜSLÜMAN HZ: İbrahimin oğlunu kesmeye götürdüğüne inanılan dünyada insanların düşünmesi gerek diyerek ayetlerle DELİL getiriyorum.

HİCR Suresi 94. ayette (EMRONULAN ŞEY) nedir düşündünüzmü ?

HİCR 94 = Fasda’ bi mâ tu’meru ve a’rıd anil muşrikîn(muşrikîne).

fasda’ (fe ısda’) : açıkça bildir,
bi mâ tu’meru : emrolunduğun şeyi
ve a’rıd : ve yüz çevir
an el muşrikîne : müşriklerden

HZ: Muhammed bir peygamberdir ve ona emredilen şey= bi mâ tu’meru = ( TEBLİĞ EMRİdir)

Şimdi bu kelimeyi alalım bi mâ tu’meru : emrolunduğun şeyi (ve Saffat suresine gidelim 102. ayettte Hz İsmailin babasına (emronulan şeyi yap ) derken ne demek istediğine :

buneyye : oğulcuğum
innî : muhakkak ben
erâ : gördüm
fî el menâmi : uykuda
ennî : muhakkak ben
ezbehu-ke : seni boğazlıyorum
fanzur (fe unzur) : haydi bak
mâzâ : ne
terâ : görüyorsun–yorumluyorsun
kâle : dedi
yâ ebeti : ey babacığım
if’al : yap
mâ : şey
tû’meru : sen emrolundun
se-tecidu-nî : beni bulacaksın
inşâallâhu (in şâe allahû) : inşaallah, Allah’ın dilemesi ile
min es sâbirîne : sabredenlerden

Hz ismailin babası hz İbrahimde bir peygamberdir ve Hz İbrahimede (emronulan şey) TEBLİĞ EMRİdir tabiiki. Gece RÜYAda oğlunu putların yada putperestlerin yanında görüp sinirlenip (BOĞAZLAMAYA KALKAN) hz ibrahim ertesi günü oğlundan bu RÜYANın YORUMUNU istemektedir.
Oğlu TEBLİĞi kabul ederki ayetin ardından 103. ayette ESLEMA = Allaha ve islama teslim olduklarını ifade eden söze rast gelmekteyiz.

SAFFAT Suresi 103 : Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni).

fe : böylece
lemmâ : olduğu zaman, olunca
eslemâ : ikisi (Allaha -İslama ) teslim oldu
ve telle-hu : ve onu yatırdı
li el cebîni : alnına, alnı üzerine
Hz ibrahim oğluna yaptığı TEBLİĞ üzerine oğlu İslama girince ona
NAMAZı öğretir ve (onu alnı üzerine yatırır) tıpkı bu gün bütün müslümanların NAMAZda (alnı üzerine yattıkları) gibi.

Bu ayetleri yani hz İbrahime TEBLİĞ EMRİ nin geldiği ilk günün sonra kavmine çıkıp hakaretlere maruz kalması ,ardından gece birde oğlunu putperstlerin yanında gören hz İbrahimin RÜYASında (oğlunu boğazlamaya kalktığını) lakin etretesi günü bu RÜYAyı anlatıp oğlundan bu RÜYAnın yorumunu isteyen Hz ibrahimin oğluna TEBLİĞ yapışını ve oğlu kabul edince İSLAMA _Allaha teslim oluşlarını ve oğluna NAMAZI öğretttiğini anlatan ayetleri UYDURMA RİVAYETÇİLER nasılda ( hz İbrahim aslında oğlunu kesmeye götürdü diyerek kandırmışlardır.
Lakin MÜSLÜMAN olarak kuranın bütünlüğüne ve kuranda ÇELİŞKİ olamıyacağına göre ( Bir MASUMU öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer diyen Kuran varken ) Hz ibrahimin (bütün insanlığı öldürmekle eş değer bir eyleme kalkışacağını düşünmek bence çok büyük bir YANILGI dır. Böyle bir EMİR ne Allahın sünnetine ne örnek hatta (yufka yürekli bir peygambere yakışır.
İnsanları tek yanıltan şey ayette geçen (emronulan şeyin) oğlunu KESME emri sanılmasından ibarettir. Kuranda ASLA KESME EMRİ yoktur Lakin çok eminizki hz İbrahime TEBLİĞ EMRİ verilmiştir ve Hz ismailin (babacığım emronulan şeyi yap ) kelimesindeki EMRONULAN ŞEY= TEBLİĞ EMRİdir. babasına (emronulan tebliğ görevini yerine getir) demiştir.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11638, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar IV (Mete Tunç)

“[Türkçe]… mal sizin değildir. Bir milletin, bir devrin, bir neslindir. Tecrübelerinizi benim malımda yapmaya hakkınız olur mu? Siz kaideye riayet, usule muvafakat, lisana hürmet meselelerine tünelin döşemesi kadar ehemmiyet vermiyorsunuz. Her eli kalem tutan, her gazete çıkaran, her kitap yazan Türkçeyi istediği gibi kullanırsa, sonra…”
(Tanıdıklarım, Refik Halid Karay)
Ey türkçenin ‘tanrısı’ Refik Halid; yaşadığın devirde, senin gibi türkçeyi hakkıyla yazanlar, okunması keyif veren müellifler mevcuttu, şimdi neredeyse yok. Yaşamadığın devirde, internet çağında, ‘eli kalem tutmamışlar’, sade klavyeyi bilenler de ‘yazıyorlar.’ Bunları tahammülü derecesinde okuduğunda hakir’ül fakir’ül garip, üstad-ı azam olduğu zehabına kapılıyor!
+++
Aklıma takılan bir hususu Peyami Safa, 17 Mayıs 1938’de Cumhuriyet’te yazmış:
“… ‘ne’ ile başlayan cümleler müsbet fiil mi alırlar menfi mi? … Benim fikrim şudur: Eğer ‘ne’ edatından sonra fiil, arayere birkaç fail veya mef’ul karışmayarak, nihayet bir iki kelime fasıla ile o edatı takib ediyorsa müsbet gelmelidir. Fakat arayere birkaç kelime, birkaç fail ve mef’ul karışıyorsa, baştaki ‘ne’ edatının ne yetme tesiri zaafa uğradığı için menfi gelmelidir. … misalleri … edebiyatımızdan alarak fikrimi tasrih edeyim…
‘Ben ne harabî, ne harabatiyim
Kökü mazide olan âtiyim’ [Yahya Kemal]

Ne sen, ne ben,
Ne de alâm-ı fikre bir mersa
Olan şu mai deniz
Melâli anlamıyan nesle âşina değiliz’ [Ahmed Haşim]

(Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, Peyami Safa)
+++
“Kendinizi şımartın”, “kendinizi ödüllendirin” sözü çeviri mi? “Amaze yourself” in..?!
“Benden faydalandı”, “falancadan yararlandı” sözü de çeviri mi?..
Çeviri ibarelerin, cümlelerin.. bir listesi var mıdır?
+++
… bir levhaya bakakaldım. Bir gariplik vardı. Bir fotoğrafçıya aitti. Çok geçmeden anladım. Diğer yüzüne de baktım. Aynıydı: … Fotoğfafçısı. Fotoğraf kelimesini orta ikinci sınıftan beri önemserim: Türkçe öğretmeni bir kompozisyonda ‘fotoraf’ yazdığım için beni uyarmıştı: “Bu yaşa gelmiş, daha ‘fotoğraf’ yazmasını bilmiyor!” O öğretmen Namık Kemal’i okur, anlardı. Zamane öğretmenlerinin ekserisi, aralarında türkçe muallimleri de var, dahi manalı de/da’ları bitişik yazıyorlar.
+++
90’ların başlarında Barış Manço, programında bir soruna eğildi: ‘Dünya’daki bütün havayolları şirketlerinin çıkardıkları dergilerin isimleri kendi ülkelerinin resmi dillerinden alınmaydı [Hepsi midir, bilmiyorum.]. THY dergisinin ismi niçin türkçe değildi?… Birkaç hafta sonra THY Genel Müdürü programa çıktı ve açıkladı: “… Anket yaptık. Yolcularımızın kahir ekseriyeti derginin isminin değiştirilmemesini istediler…” Şaşırtıcı bir sayılmazdı. Pek çok işyerinin ismi türkçe değildi ve müşterilerden en küçük bir itiraz gelmiyordu. ‘Nasyonalistler’ dahil. Bu ülkede o da yalan: ‘kasaba nasyonalistliği’!
+++
… bir arkadaş, bir dil bilimcinin dillerin akrabalığına dair tezini aktarmıştı: ‘Dillerdeki akraba, sayı ve vücut organı isimleri aynı ya da benzerse o diller akrabadır, aynı kökten gelmedir.’ Bir uygur (türkü) sayı saysa, akrabalarını veya vücut organlarını tanıtsa bir Türkiyeli’nin onu anlaması zor değildir. Sadece telaffuzdan kaynaklanan anlaşılmazlık söz konusu olabilmektedir.
+++
Türkçe dünyada en çok konuşulan 6. dilmiş; 250 milyon kişi konuşuyormuş. Palavra! Sanki ‘bizim’ türk saydıklarımızın hepsi kendileri türk diye isimlendiriyorlar, sanki o türk addettiklerimizin hepsi birbirini anlıyorlar, sanki tek bir yazı dili var ve sanki türk kabul ettiklerimizin toplamı 250 milyon! Bilgi diye sunulan bir şeyde ne kadar çok hata var.
Not. Türkçe (Anadolu-Osmanlı türkçesi), azerice, türkmence, kazakça, özbekçe, uygurca… Bunların kökleri, yapıları, kimi sözcükleri.. elbette aynıdır/benzerdir. Lakin her biri, bazıları birbirine yakın bazıları uzak (ismi geçmeyenlerin bazıları da çok uzak) olmak üzere ayrı ayrı dillerdir. İsimde ısrar etmek (‘hepsi türkçe’) de anlamsızdır. Zarfa değil mazrufa bakılmalıdır. Dilciler, başka dil ailelerinden hareketle mukayeseli örnekler ortaya koymalıdırlar. Popüler düzeyde serdedilen böyle bir yazıya veya konuşmaya rastlamadım.
+++
Bir şayiadır gidiyor yıllardır: Türkçe 500 kelime ile konuşuluyormuş. Bu rakam son yıllarda 200’e kadar indi. 100’ü de duydum mu?! Ciddi bir inceleme var mı; yok ki kimse bir araştırmaya atıfta bulunmuyor. Ayrıca, her durumda olduğu gibi, kıyaslamalı bakmıyoruz: Fransa’da, Almanya’da, Rusya’da, Japonya’da, ABD’de.. vaziyet ne?!
+++
TV’de bir yabancı film. Askeri gemi. Personelin “kumandan” diye hitap ettiği kişi geminin kaptanı. Bir sahnede, ‘kumandan’ karede ve aynı karede alt yazı ile bilgi veriliyor: Commender falan filan (adamın ismi), Captain. Muammayı çözelim: Çevirmen ‘commender’in ilk anlamını (kumandan, komutan) almış. İkinci anlamı ‘deniz binbaşısı’ ki bu doğru olanı: Ya ‘captain’? Tabii ki ‘kaptan’. Hülasaten, geminin kaptanı binbaşıymış… Filmin tamamını izlemedim; belki bir yerinde ‘commender’e ‘yüzbaşı’ diye hitap ediliyordur! Malum, bu, ‘captain’in bir başka anlamı.
+++
Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II’de ‘evrensel’ sözcüğüne temas etmiştim. Universal’ın ‘evrensel’den maada, ‘dünya çapında’ ve ‘umumi’ manaları da var. Galiba ‘üniversite’ ismi, ‘soyluların değil halk çocuklarının okuduğu okul’ anlamında kullanılmış ilk zamanlar… Batıda bu sözcük, çeşitli alanlarda hangi manada kullanılıyor bilmiyorum ama bizdeki kullanılışı yanlış. Bu arada; üniversiteye ‘evrenkent’ diye karşılık bulmuşlardı. O da yanlış! En azından çeviri olmasından: univer-site: evren-kent. Bunun yerine darülfünun’u tercih ederim. Yeri gelmişken; kilise-rahip kokan akademik unvanlar yerine türkçe isimler türetilmesini yeğlerim (Bade harabel Basra!).
+++
Eski TRT sunucusu, müteveffa Jülide Gülizar’dan duymuştum. “ ‘Şeklinde’ diyorlar, nasıl bir şekil merak ediyorum,” diyerek istihza ediyordu… ‘Şeklinde’ ibaresi Osmanlı’dan beri mevcutmuş: Padişah Vahdettin’in (1925? tarihli) beyannamesinde: “… gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuştu…” J. Gülizar, yoksa sadece ‘bir şekilde/biçimde’yi mi kast etmişti? Böyleyse, elbette… O, ‘in a way’in çevirisi.
+++
“Türkçe lastik gibidir…” denir. Bunu söyleyenler sanki başka diller biliyor da, kıyaslama yoluyla bir hükme varıyorlar. Geçiniz. Bu tiplerin kastettiği, dili sanatlı kullanmak değildir. Ayrıca, yazı dilini değil, ‘gevezeliği’ esas almaktadırlar. İcra edilen ‘gevezelik/geyik’ idiğinden ve edenler pek akıllı ve eğitimli ve edepli ve muhayyilesi derinlikli ve zevk dünyası geniş insanlar olmadığından, bu iki veriden hareketle, “her dil ‘şer niyetli avam’ tarafından lastik gibi çekilir” yargısında bulunursak, yanılacağımızı sanmayız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 17967, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURAN APAÇIK BİR KİTAP DEĞİLMİ ?

Bu güne kadar karşılaştığım en çok sorulan sorulardan biridir.
Piyasadaki meal ve tefsirlerin anlatısının dışına çıkan oldukça çalışmam
var ve genelde bunları hiç bir rivayeti DeLİL almadan ve sadece Kuran ayetleri ve kainat ayetleri ile açıklamaya özen gösteriyorum.
Mesela =
1=) Hz İbrahimin asla oğlunu kesmeye götürmesinin mümkün olmadığını anlattığım yazılar
2=) Hüdhüdün bir KUŞ değil aslında bir insan hatta MAHKUM olduğunu anlattığım yazılar
3=) Hz : Muhammede gözle görülen bir MUCİZE nin verilmediği ve
sürekli Mucize isteyenlere verilen yanıtların DELİL getirildiği yazılar
4=) Bakara 67-73 te ( ineğin kesilmediği ve bir parçası vurularak ölen adamın dirilmediğini ) ve aslında müteşabih olarak ne anlatıldığını yazdığım yazılar
5=) Uydurma rivayetlerin ayetlere nasıl UY duğunu lakin bu uydurmaların aslında bizi gerçeği görmeden nasıl alıkoyduğunu yazdığım yazılar
6=) Yine Hz İbrahim ile ilgili güya cariyesi olup (Hacer) hz ismaile bir CİCİ ANNE uyduranların çelişkilerini anlattığım yazılar
7=) Yine Hz İbrahimin ateşten kurtuluşunun asla (ateş suya odunlarda balığa dönüşmediğini yada ateşin gül bahçesine dönüşömediğini yazdığım yazılar.
8=) Akraba evliliğini haram eden Nisa 23 e rağmen ahzab suresinin 50. ayetinde peygambere mahsus ( bütün akraba kızları ile evlenmesinin ) izin verildiğini iddia edenlerin yaptığı yanlış mealler ile ilgili yazılarım.
9=) Tek bir DİN olduğu ve İSLAmın Hz Ademden bu yana tek din olduğunu anlattığım ve Kuranda hiç bir peygamberin ( hz Muhammed hariç) İkinci eşi yada cariyesinn anlatılmadığını izah ettiğim yazılar.
10 İslamda çok eşlilik var diyenlere ( sadece savaş durumunda kadına İŞ sahaları olmadığı için TOPLUMSAL DAYANIŞMA olarak Ruhsat ayet olan Nisa 3. ayetin nasıl çarpıtıldığını yazdığım yazılar

Bu Tarz ve buna benzer yazılar yazdığım için bazı okuyanlar ya anlıyamıyor ya şaşırıyor yada daha evvelki bilgileri doğru olduğunu sandığı için beni yalanlamaya kalkıyor ve işte bu şartlarda en çok karşılaştığım soru soruluyor KURAN APAÇIK KİTAP değilmi ?
Senden evvel hiç bir insan görmedi bu kadar alim yanıldıda senmi doğruyu söylüyorsun diyenler.

Kuran Allahın eseridir ve kendi kitabının nasıl okunması gerektiğini Ali İmran 7. ayette açıklamış. Bir kısım ayetleri MUHKEM diğerleride MÜTEŞABİH lerdir demiyormu. Bu apaçık değilmi ? Peki bu güne kadar defalarca meali yada tefsiri yapılan bu kitabın hangi ayetleri MUHKEM hangisi MÜTEŞABİH ayıran varmı. Örneğin sizler Kuranı okurken bu ayetlerin hangisi muhkem hangisi müteşabih diyerek ayırabiliyor musunuz ? Hatta milyonlarca insanın MUHKEM ve MÜTEŞABİH in anlamını dahi bilmediklerini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Ayrıca bir örneklendirme yaparak izah etmek istiyorum AÇIKLIK konusunu. Bir Coğrafya öğretmeni ile bu konuları konuşuyorduk oda bana aynı sözü sormuştu = Kuran apaçık bir kitap değil mi ?
Hocam dedim siz Coğrafya öğretmenisiniz. Diyelimki sınıfınızda 40
öğrenciniz var ve aynı ders saati ile ders görüyorlar. Sene sonunda bazı öğrenciler Coğrafya dersinden pekiyi,iyi alırken kimi orta kimi zayıf almıyormu ? — Evet alıyor. Peki Coğrafya kitabınız APAÇIK değilmi. Dağları,nehirleri,gölleri açıkça anlatmıyormu ? Gizli bir şey varmı kitapta?
Evet Kuran apaçık bir kitaptır ama bizim bakış açımıza bağlıdır onu algılamak, bizim bilgilerimize bağlıdır. DOĞRU bilgi çoğaldıkça anlamakta kolaylaşır. Çoğu zaman bazı ayetleri okurken kafalarımızda sorular oluşur.ne zaman akla uygun anlatımı duyarız işte bu deriz.
bu Kuranın akla aykırı abes hiç bir şeyi barındırmadığındandır. Lakin maalesef Rivayetler bu gerçeği görmemek için nerede ise herşeyi yapmışlardır. Yani gerçeği görmememizdeki yegane engellerden biridir maalesef bu rivayetler. Başka bir anlatıda MUHKEM nedir MÜTEŞABİH nedir paylaşmak üzere yazıyı kısa tutmak adına kesiyorum.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 18817, bugün ise 3 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar III (Mete Tunç)

TV’de şâir Hilmi Yavuz’dan dinledim: Türkçede söz diziminin (sentaks), öznenin cümlenin başında, fiilin ise sonunda yer almasının, Türkçe felsefe dilinin önünde bir engel olduğu; buna mukâbil Batı dillerinde fiilin özneden hemen sonra gelmesi sâyesinde Batı’da felsefe dillerinin kurulabildiği, görüşü varmış… Kimi felsefeciler bu görüşü paylaşmıyor, Türkçenin söz diziminin felsefe dili oluşumuna engel teşkîl etmediğini savunuyorlarmış.
+++
… Öğrencilerin, (çok iyi derecede!) 4 dil öğrendikleri (biri Türkçe) ‘propagandası’ palavra! Örnek diye yayımladıkları kısa röportajlar, okunan şiirler-şarkılar ölçü değil; ayrıca ölçü alınsa dahi, ‘seçtiklerinin’ bile Türkçeyi iyi öğrenemedikleri açık!.. Buna rağmen isimli/isimsiz insanların/okulların/öğretmenlerin fedakarlıklarını, faydalarını, çabalarını, Türkçeye hizmetlerini.. teslim ve takdir etmek gerek.
+++
Bir siyasi konuşuyor. Sözün gelişinden ‘rağmen’ kelimesini kullanacağı aşikar. Bir saniye
duraksıyor ve ‘karşın’ diyerek devam ediyor… Belli ki, bu sözcüğü istimal ederse ‘ilerici’ olduğunun sanıldığı, ‘ispatlandığı’ bir devirde yetişmiş!
+++
Türkçe köklerden kelime türetilmesi tabiidir, gereklidir (Bunu eski osmanlı-türk münevverleri, yüzyıllarca önce yapmalıydı…). Bu yolla, Cumhuriyetle birlikte dilimize sayısız sözcük-terim kazandırılmıştır… Yalnız, bir problem ol köklü sözcüklerdedir… Aynı cümle içinde birden fazla, hele arka arkaya bu köklü kelime kullanıldığında zayıf, hatta çirkin bir anlatım tezahür etmektedir. Sözgelişi ‘olağanüstü bir olay oldu’, yerine ‘fevkalade bir hadise oldu’ veyahut ‘mucizevi bir olay vuku buldu’ veyahut ‘olağanüstü bir hadise vuku buldu’ denebilir… Güzel-türetilmiş kelimeleri elbette kullanmalıyız; lakin ‘eski’ sözcükleri de bilmeliyiz, kullanmalıyız… Dilimiz bu sayede zengin olur ve zenginleşir…
+++
Yeri gelmişken 100 hatta 50 sene öncesine kadar yazılan/bilenen kelime-fiil-tamlama-ibarelerden misaller arz edeyim:

Tensik: düzenleme, düzene sokma, yoluna koyma, tanzim etme
Vikâye: koruma, gözetme, kayırma; himaye etme, sahip çıkma
İzmihlâl: yok olma, çökme, yıkılma
İstintak: sorguya çekme, soru sorarak söyletme, sorgu
İstinsah: bir metnin/kitabın elle bir nüshasını yazmak, kopya edip suretini çıkarma
Mazmun: kastedilen asıl mana, anlam, kavram, meal
Mâtuf: bir tarafa doğru yönelmiş, eğilmiş, meyletmiş, mail; yöneltilen, birine ait olan, isnat edilen
Dermeyân etmek: bildirmek, açıklamak, ortaya koymak
Gûnagûn/gûnagün: çeşit çeşit, türlü türlü
Taklib-i hükûmet: hükümet darbesi
Hikmet-i tabîiyye: fizik ilmi/bilgisi?
Atf-ı teveccüh: sempati
Galat: yanlış, hata
Teşettüt-ü efkâr: kafa karışıklığı
Efrâdını câmi, ağyârını mâni: aynı özelliği taşıyanların hepsini içine alan, taşımayanları dışarı bırakan (târif)
Efrâd: fertler, kişiler, kimseler; erat.
Ağyar: konu dışı olanlar, ilgili olmayanlar
Ağyar olmak: düşman ve yabancı olmak
Şâir-i mâderzad: anadan doğma şair
Şâir-i şirinmakâl: tatlı sözlü şair
Şîrin-kâr: tatlı muamele eden
Şîrin-zeban: tatlı dilli
Bâzende: oynayıcı
Kadir nâşinas: değer bilmez

Yukarıdakilerin cümle içinde kullanıldığı birkaç örnek:

Galat-ı meşhur lügat-ı sahihten evlâdır: Yanlış söylenişi yaygın bir söz, doğrusuna yeğ tutulur. (Anonim)
Bu değişmez kânûnu mantıkî bir şekilde efrâdını câmi, ağyârını mâni bir şekilde anlatabilseydim (Sait Fâik).
Meşrutiyet ve hürriyetin ilanı, memleketin izmihlalden vikayesi mazmununa matuftu. (Ahmet Bedevi)
+++

TV’de tiyatro sanatçısı Can Gürzap spikerleri, vurgu ve uzatma yanlışlarından dolayı tenkit ediyordu:
Yanlış: Meşâle, Vakâ, Kabîne…
Doğru: Meş’ale, Vak’a, Kabine…
+++

İnanç, fonetik kurala uymaz, yani ahenk uyumuna mugayyir bir kelimedir. Lakin Türkçe kökenlidir: yınanç, ınanç.
+++
Sükut ve sukut farklı sözcüklerdir:

Sükut: susma, konuşmama, sessizlik.. Sükut ikrardan gelir.
Sukut: düş, yukarıdan aşağıya inme… Sukûtu hayâl/Sukûtuhayâl: hayal kırıklığı
+++

“Aynen öyle”. Son yıllarda çok kullanılan bir ibare. Sinir bozucu. Şubat 2013. Otobüste karşımda oturan kadın yol boyunca telefonda konuştu. Yüksek sesle değildi neyse. Fakat onlarca defa, bazen arka arkaya “aynen öyle” dedi. Çıldıracaktım! Benden sonra otursaydı; (komploperest biri olsaydım) komplo teorisi kurabilir, (mümin biri olsaydım) ‘Yarabbi beni sınıyor musun’ derdim!
+++

Not: Yazıdaki kelime izahları Misalli Büyük Türkçe Sözlük (İlhan Ayverdi)’ten alınmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 11254, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

KURAN ve KAİNAT AYETLERİ :

Arap ülkeleri ve Müslümanlar sadece Kuran ayetlerini okumuşlar ama sadece okumuşlar, (lafızlarını ezberlemiş,yada ölünün ardından okumuş)

Batı ülkeleri ve gelişmiş ülkeler ise Kainat ayetlerini okumuşlar,araştırmışlar ve Allahın koyduğu Yasaları ortaya çıkararak Bilimde öne geçmişler lakin ne yazıkki Ya Dinden uzak durmuşlar yada şartlardan ve inançlardan dolayı Kuranı okumak nasip olmamış kimide Ateist yada deistliğe meyletmişlerdir.

Yapılacak çok basit bir yöntemi insanlara ve özellikle Müslümanlara
anlatmamız ve uygulamamız gerekmektedir. Peki nedir bu sistem:
Bizden evvel gelen ilahiyatçılar ( zamanın gerisine gitmek ) mümkün olmadığı için o zaman ne olmuş diyerek kendinden önce gelen Rivayetleri (doğru sanarak) okumuşlar ve hatta delil almışlar ve kuranı bu rivayetlere bakarak anlamaya çalışmışlardır. Oysa en önemli DELİL karşımızda sürekli duran Kainat ayetleridir. Kainatta şu anda bile belki onbinlerce Allahın kainata
koyduğu YASAlar hayata geçmeyi beklemektedir. Bu Yasalarıda
hayata geçirmenin tek yolu çalışmak,araştırmak,düşünmek ve Kuran ayetlerinin karşılığı olan kainat ayetlerini ( müteşabih ) teşbih yani
benzetmeler yolu ile anlatılan bu BENZETmeleri kainat ayetlerinden çıkarmak olmalıdır.
Kuran Allahın ESERidir. Eser sahibi Allah kendi kitabının nasıl
okunması gerektiğini ise Ali İmran 7 de açıklamıştır:
Benim kitabımı okuyacaksanız içindeki ayetlerin bir kısmı MUHKEM dir kelime köklerinden anlaşılacağı üzere HKM = Hüküm veren ve bir kaç anlamı olmayan sadece tek anlamlı ayetlerdir. örneğin = İçki içmeyin,kumar oynamayın gibi..
Diğer ayetlerimde Müteşabihlerdir. Kelime köklerinide araştırırsanız TŞBH = TeŞBiH yani benzetme ile anlatım sanatı ile anlatılmış ayrıca Mecazlar ironiler ve kinayelerin olduğu ayetlerdir.
Peki neden müteşabih ve özellikle TEŞBİH= benzetmelerle anlatılmıştır ? Kuran çağlara hitap eden bir Kitaptır. Yüzyıllar öncesi cahil bir topluma indirildiği için öncelikle onların anlayacağı benzetmeler yapılarak ileri yüzyılda BİLİM çağında ortaya çıkacak
BULUŞ ların bilimsel ve tıp bi anlatıların olduğu ayetlerdir.
Yani Allah diyelim o yüzyılda TREN i anlatacak. İleriki yüzyıllarda bulunacak daha ismi konmamış bir şeyi TREN ismi vererek anlatmaz. peki nasıl anlatır örnek = Sıra sıra odalar birbirini kovalar. İşte kalbinde iğrilik olanlar o yüzyılda bu anlatıyı anlıyamadığı için bu ayetleri alaya alırlar lakin aradan asırlar geçer ve TREN icat olur ve hayata geçtiği anda bizim DİN adamları hemen ( efendim bakın bu Kuranda var) der. Peki kardeşim neden Kuran ayetlerinde olan bu şeyleri kainat ayetlerinde araştırıpta müslümanlar ortaya çıkarmadı ?
Kuran Mucizeleri sitelerine girin böyle o kadar çok örnek vardırki. Aziz Nesin gibi ateist olan biri bile Müslümanları suçlayarak kardeşim madem Kuranda vardı 14 asırdır neden müslümanlar ortaya çıkarmadı ve ne kadar teknolojik ve tıp bi buluş varsa hep BATıdan çıkıyor demiştir. Allaha Sonsuz inanan biri olarak bile bir ateiste bu konuda hak vermişimdir.
Umarım yeni bir ÇAĞ başlar ve KURAN ayetleri ile KAİNAT ayetleri karşılaştırarak düşünerek araştırarak ve çok çalışarak İLİM de ve icatlarda bir atak başlatırız diye inancımı sunuyorum.
Peki siz niye bunu yapmıyorsunuz öyle ise diyebilirsiniz. Bakın ben özellikle BAKARA teorisi adını verdiğim bir çalışma ile 19 yıldır uğraşıyorum ama TIP bi bir DENEY olduğu için bir türlü deney şansı bulamadım. Lakin diyanette bir Dosyam var. İzmirde Yeni Asır gazetesinde yarım sayfa bir yazım Ülke tvde 3 gece canlı yayın ve Net tv de bir gece anlattım. Bir dergi (indigo) bu çalışmaya yer verdi.
Bakara Teorisinden başka aslında bir kaç bin sonra uzay teknolojisinde kullanılacak ve yine TIP bı ilgilendiren bir BULUŞ olabilecek bir çalışmam var. DETAY adlı kitabımda bunları açıkladım yakında inşallah yayına geçerse netten yayınlarım.
BAKARA TEORİSİ = http://metafizik19.blogcu.com/bakara-mucizesi-mutesabih-boyle-olur/11752502

Ayrıca bu TEORİYİ anlamanıza vesile olacak İNDİGO dergisi yazısı : http://arsiv.indigodergisi.com/arsiv/gulsen130.htm

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16070, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

ZAMAN MAKİNASINA BİNMEYE VARMISINIZ :

Bir hayal gerçi… Belki imkânsız… Bir zaman makinasına girip tarihin gerilerine gidip oradaki gerçek olaylara şahit olmak…
İlk insan Âdem ile Havva’nın yanına inip nasıl şeytana kanıp ta cennetten kovulduklarına şahit olmak…
Hz. Nuh’un gemisinde hareket edip sonra karaya çıkmak…
Hz. Yusuf’u kuyuya atılırken seyretmek ve O’nun oradan kurtulmasına şahit olmak… Züleyha’nın nasıl biri olduğuna şahit olmak…
Hz. Yunus’un gemiden atılışını balığın karnından karaya atılışını görmek..
Hz. İbrahim’in ateşe atılış ve kurtuluşuna şahit olmak. Oğlunu gerçekten kesmeye götürmüş mü bunu sormak öğrenmek…
Hz. Musa ve Firavun arasında geçen diyalogları ve denizden geçişini seyretmek ve mucizelerine şahit olmak…
Hz. Meryem ve İsa’yı tanımak, olayların nasıl geçtiğine tanıklık etmek ve elimizde bir kamera varsa o olayları belgeleyip zamanımıza geri dönmek…
Hz. Muhammed’in yaşadıklarına şahit olmak. Milyonlarca anlatılan rivayetlerin doğru ya da yanlışlığını öğrenmek…
Bütün peygamberlerle röportaj yapıp kafanızdaki soruların cevabını aramak…
Emin olun elinizdeki kamera ile geri döndüğünüzde ve insanlığa bunu sunduğunuzda ilk önce DİN adamları sizi sahtekârlıkla suçlayacaklardır…
Çünkü TABU olan çok şeyin yıkılmasını engellemek isteyecekler, elinizdeki belgenin bir film olarak değişik alanlarda kurgusal olarak çekildiğini ve sizin sahtekâr olduğunuzu iddia edeceklerdir. Çünkü oradaki gerçek yaşanmışlıkla, efsanelerde ve rivayetlerde anlatılanlar arasında dağlar kadar fark vardır. Hayalimizdeki din ile gerçek din arasındaki uçurumları görecek ve gerçek dinin Hz. Âdem’den bu yana gelen din İSLAM olduğunu anlayacaklar fakat bunu çok Hristiyan ve Yahudi ya da diğer dinlerde olanlar kabul etmeyeceklerdir. Yahudiler biz seçilmiş toplumuz inadından vazgeçmeyecek. İsa’nın Tanrı olduğunu düşünen ve Tanrının oğlu diye bildikleri bir peygamberin aslında bir beşer olduğunu kabul etmeyecekler, Müslümanlar ise rivayetlerde tanıdıklarının çok aksine bir peygamberlerinin olduğuna inanmayacak ve O’nun da sıradan çarşı pazar gezen hiç bir mucize göstermeyen BEŞER bir insan ve peygamber olduğuna inanmayacaklardır. Söyleşi yaptığınız Hz. İbrahim’in hakkında yapılan gerçek dışı iftira ve yalan rivayetlerin aslını görecek ve belki de utancımızdan Hz. İbrahim’den nasıl özür dileyeceğimizi bilemeyeceğiz Kuranın bütünselliğine göre ne HACER in olması mümkündür ne de oğlunu alıp kesmeye götürdüğü hikayeleri. (bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir) İsmail MASUM değilmi idi ?
BÖYLE bir zaman yolculuğuna çıkmak ister miydiniz?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 10666, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II (Mete Tunç)

Yabancı, gâlibâ ABD’li bir aktör konuşuyor. Son derece boğucu, âdetâ burnundan bir konuşma; ve iki lâfının biri “you know”. Ve anadili İngilizce olan veya olmayan sayısız insanın konuşmalarında dikkati çeken sayıda kullanılıyor bu söz. Az kelime bilmenin bir tezâhürü…

Az kelime ile konuştuğumuzu sürekli vurgulayarak, kendimize haksızlık mı ediyoruz acabâ?! Bütün dünyânın sorunu mu bu yoksa?

Türkçe dublajlı ABD yapımı dizi ve filmlerde (de) sıklıkla rastlıyorum, ‘bilirsin’ sözüne. Bizim çevirmenler her sözü birebir çevirmek zorunda mı hissediyorlar kendilerini?!.. *

You know’un İngilizce’de, konuşma dilinde kullanıldığını ve bu dil bağlamında, ne derece varsa, bir anlamı olduğunu tahmîn ediyorum. Bizdeki ‘işte’ sözü, you know’un, ‘cümlede bir anlam ifâde etmeyişi bakımından’ muâdili olabilir.

Bu husus, ‘işte’, ‘bilirsiniz’, beni çok rahatsız ediyor vesselâm!

* Öte yandan, böyle çevirilerin bir yarârı da yok değil: Bu sâyede yabancıların konuşma tarzlarını ve değinildiği gibi, kelime hazînelerinin zayıflığını da öğrenebiliyoruz!
+++

Eski sunucu, hâlâ güzel konuşan, hocalık yapan Nedret Selçuker 70’lerinde olmalı. Megaloman: Kendini, ödüllerini uzun uzadıya anlatıyor…

Bu bir yana, röportajda aklımda kalanların bâzıları:

İkâmetgâh değil ikametgâh imiş (a, uzun okunuyor ama ince değil.). Çünkü ‘kaim (ka:im) olmak’tan geliyormuş.

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirindeki “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” mısraında geçen “sade”nin (yalnızca, sâdece) vurgusuna dikkat etmek gerekiyormuş. Sâde/sa:de şeklinde okunursa sâde kahve’deki ‘sâde’ olurmuş; o nedenle a sesi tâne tâne okunmalıymış (sa-a-de).

Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde geçen, “İstikbâlde dahi seni…” ifâdesinde dahi’deki a’nın uzatmadan okunacağını da vurguluyor (Malûm dâhi/da:hi ‘dehâ sâhibi’ anlamındadır.).

N. Selçuker’in belirttiği gibi, kelimeleri doğru okumak kulakla öğrenilecek bir beceri.
+++

Epeydir ‘evrensel’ kelimesi kulağımı tırmalıyordu. Nihâyet benim gibi düşünen birine, bu terime îtiraz edene rastlayabildim.

Yargıtay eski başsavcısı (Prof.) Dr. Sami Selçuk, “falanca kavram Mars’ta da geçerli değildir ki evrensel olsun; küresel veya dünyâsal dememiz gerekir,” diyor. (Cihanşümûl de denebilir belki.)

Not. Evrensel’in batı dillerindeki karşılığı olan ‘universal’ köken açısından ‘evren’ ile ilgili olmayabilir.
+++

Bir fikir, bir îcat, bir keşif vb. aynı/yakın zamanlarda (veya değil) ve birbirinden habersiz olarak iki (veya daha fazla) insan tarafından düşünülüyor, ediliyor, yapılıyor ise, bu durumu (bir kelimeyle/terimle) adlandırabiliyor muyuz/nasıl adlandıracağız? Dilimizde böyle bir sözcük var mı?..

TV’de, edebiyatçı Prof. Dr. İskender Pala’dan duydum: İki şâirin tesâdüfen, birbirinden haberleri olmaksızın aynı meâlde ve aynı sözlerle bir beyit veya mısrâ söylemeleri’ne ‘tevârüd’ deniliyormuş.

Bu sözcük, yukarıda belirttiğim alanlara da şâmil olabilir mi? Arapça kökenli bir kelime yerine Türkçe kökenli bir sözcük türetilmiş midir? Şimdilik bilmiyorum.
+++

Felsefeci Prof. Dr. Ahmet İnam, türkü sözlerinin ilk beyitlerdeki ifâdelerin sâdece kâfiye uyumu için yazılan boş sözler olmadığını, ikinci beyitlerdeki, asıl vurgulanacak konunun geçtiği yeri, havayı, ortamı vs. anlatan, dinleyenleri asıl mesaja hazırlayan bir giriş niteliğinde olduğunu belirtiyor. Bir türküye bakalım, acabâ A. İnam haklı mı diye:

Şu Erciş’in dağları,
Gül kokuyor bağları,
Kipriğimnen süpürem,
Sana gelen yolları
(Gül Yüzlüm, Türküler, Bekir Karadeniz)

Bence haklı.

Not. A. İnam’ın mezkur görüşü, elbette nice zamandır ve insan tarafından söylenmiştir. Fakir de bundan haberdardır.
+++++

Açıklama: Bu (II.) bölümdeki yazılar aşağı yukarı 2005’te kaleme alınmıştır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 16597, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.