BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Oyun ve Eğlence Kültürü I (Mete Tunç)

Son olimpiyatları seyrederken düşünmüştüm: Acaba bu sporların mucitleri kimlerdi? Hepsi Avrupa kaynaklı mıydı? Doğu, Afrika.. hususan İslam dünyasının yarattığı sporlar var mıydı?

Elbette güreş, binicilik vesair sporları Türkler ata sporu olarak telakki edebilirler. Lakin, bunlar dinamik her halkın binyıllar öncesinden beri iştigal ettikleri fiillerdir; daha önemlisi, bahis mevzuu sporların kuralları Avrupa’da (ve herhalde bir ölçüde Amerika’da) konulmuştur.

Kispetli, zeytinyağlı, davul zurnalı, peşrevli .. güreş türü olsaydı, işte onu Türklere atfedebildik! Bu milli sporu, Türkler, kurallarını yenilemeyerek, mümkün olduğunca adil bir yönetim tarzı teşkil edemeyerek, seyir zevkini artıramayarak ve sporcuların salt kazanma hırsıyla güreşmelerine yol açarak, bırakalım küresel bir spor haline gelmesini, yerel düzeyde dahi cazibesini ve maneviyatını kaybetmesine sebep olmuşlardır… Cirit? Diyelim Türki olsun. Ancak, kabaca, ‘binicilerin birbirlerine sopa fırlatmak’ diye tavsif edilecek bu sporun da çekiciliği bulunmamaktadır. Hele, hala Ortaasya (göçebe) Türkilerinde görülen, ‘binicilerin başı kesik oğlağı(?) kapma’ oyunu, (şehir ve köy insanı için) en hafif tabiriyle zarafetten uzak bir manzara arz etmektedir. Hülasa Türklerin milli, ata sporu dedikleri hiçbir oyunun dünyada bir değeri, albenisi yoktur. Dolayısıyla bunlardan (mevcut halleriyle) bir olimpiyat dalı çıkması mümkün değildi, değildir.

Başka-Müslüman veya değil-Doğulu halkların yerli-milli diye nitelendirdikleri oyunlarının hangileri (kuralları Doğu’da tespit edilerek, edilegelerek) küreselleşmiştir, olimpiyat dalı olmuştur, veya böyle bir vasat sözkonusu değil midir, bilmiyorum.

Olimpiyatlarda dikkati celbeden bir başka husus, İslam ülkelerinden iştirak eden kimi sporcuların kolları-bacakları tamamen kapalı ve başörtülü olmalarıydı. Kurallarını ve forma geleneğini ‘gavur’un koyduğu spor yarışmalarına İslama uygun telakki edilen ‘forma’ ile katılınması fakiri gülümsetmiştir (Katılım elbette önemlidir ve takdir edilir; gariplik abartılı şekildedir…)

28.01.2013

Not. Yukarıdaki satırların garip yazarı, malum türktür; yazıdaki “Türkler” ibaresi, onun akademik tarza öykünmesinden tebarüz etmiştir!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20507, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

BUHARİ ve MÜSLİM İn ne kadar hakkı varsa BENİMDE HAKKım Var :

Buhari ve Müslim peygamberimizin yaşadığı çağdan yaklaşık 2 ASIR sonra Peygamberimize ait rivayetleri toplamaya başlamış. Bir kaynağa göre 100.000 , başka kaynaklara göre 600.ooo üzerinde RİVAYET toplamış ve kendi aklı ve mantığına göre bunlardan 100.000 den fazlasını REDDETMİŞ ve mantıksız bulmuş ve eleye eleye 7-8000 rivayeti kitaplarına almışlar.
Müslim ve Buhari (bu peygamberdendir diye getirilen 100.000 lerce Rivayeti nasıl reddetti ise benim 7-8000 rivayeti reddetmeye hakkım yokmu ?
Müslim ve Buhari neden yüzbinlerce rivayeti reddetti ya içinde gerçekten peygamberimizin ağzından dökülen sözler var idi ise ?
DaHA ÖNEMLİ soru İSE = aHİRETTE ALLAH BİZİ SORGUYA ÇEKERKEN rivayetlerdenmi sorgulayacak yoksa gönderdiği ve kıyamete kadar koruma sözü verdiği kitabı olan Kurandanmı ? şayet cevabınız Kuran ise bırakın o rivayetleri ve Allahın İP ine yani Kurana sıkı sıkı sarılın…..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33555, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Özlü Sözler 4 (Mete Tunç)

Özlü Sözler’in bu bölümünü Türkçeye hizmet etmiş ve edenlere ithaf ediyorum. Sayfayı, hürmetle ve minnetle anılması gereken yazarlardan üçünün kaleme aldıkları (bazı sözcüklerde imla yenilenmiş, ama sadeleştirilmemiş!) nefis cümlelerle açarken, dilimize (ve dolayısıyla kültürümüze, irfanımıza, sanatımıza…), sebebi ne olursa olsun, büyük kötülük edip bugünkü perişan haline düşmesine yol açanlar ve sefil duruma getiregelenler hakkında menfi düşüncelerle (atfedeceğim menfi sıfatlarla) dolu olduğumu ifşa ediyorum!
^^^

Hayatın vehleten her türlü ehemmiyetten ari önemsiz zannedilen nice küçük küçük intibaları vardır ki, bir kısa müddet yaşadıktan sonra çekilip atılan binlerce mühim teessürler nisyanın karanlıklarına gömülürken, onlar ömrün son günlerine kadar sizinle beraber yaşar, bıraktıkları levhalar en ufak teferruata kadar daima celi çizgilerle parıldar, daha dün vukua gelmişçesine gözlerinizin kulaklarınızın içinde canlılıklarını duyurur.
(Kırk Yıl, Halid Ziya Uşaklıgil. 1935-36) (1)
+++

Protokol zoru ayakta dinlenen kralın nutku esnasında, elçi haremlerinden biri bayılıp yere yığılmış; Beneş konuşurken de sofranın uç tarafından yaşlı bir diplomat, uyuya kalmıştı. Bu iki hadise, bereket versin ki, herkesin kapanmak üzere olan gözlerini açtı. Yoksa, genç ihtiyar, davetlilerin büyük bir kısmı bu yaşlı diplomatın ve yahut o madamın akıbetine uğrayacaktı. Zira, Romanya hükümdarı ve Çekoslovakya cumhurreisinin nutukları, yalnız lüzumundan fazla uzun oldukları için değil, mevzularındaki masal çeşnisi bakımından da bir hayli uyutucuydu. Düşünün ki, her iki “hatip” o günün bütün ateşli meselelerini bir yana bırakmışlar; bize ve birbirlerine, bilmem kaç yüzyıl evvel Moldova voyvodalarıyla Bohemya prensleri arasındaki dostluk münasebetlerinden bahsedip durmuşlardı.
(Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. 1954)
+++

Şayanı hayret meyvelerden biri de nardır. Narın ağacı ne kadar civelek, çiçeği ne ince, kabuğu ne renklidir… Öyle farz ederim ki, nar insanı hayrete düşürmek için yaratılmış bir yemiştir. Fakat sırf manzaradan ibarettir; o beyaz beyaz, incecik derilerle o pembe pembe, şeffaf tanelerin ayrılışı, dizilişi, o süs, o sanat… Bu derece itina görmüş başka bir meyve bilmiyorum. Lakin tadında ve rayihasından hoş bir cihet yoktur. Nar süslü süslü cümlelerin yan yana dizilmesiyle vücuda gelmiş güzel, muntazam, fakat lezzetsiz, fikirsiz yazılara benzer. Tabiat bir işsiz zamanında, fikir yormadan sırf elişi yapmak için narı vücuda getirmiştir; aklını değil, parmaklarını yormuştur; filvaki meydana pek süslü, pek sanatlı bir eser çıkarmıştır; bir mozaik meyve… Lakin tadını ihmal etmiş, şeklinden ve renginden ibaret bırakmıştır. İsterdim ki bir nar tanesi ağza atılınca bir çilek gibi yumuşak ezilsin, o buruk ve katı çekirdeğinden dişlere hiçbiri dokunmasın!
(Ago Paşa’nın Hatıratı, Refik Halid Karay. 12 Temmuz 1921 tarihli ve ‘Meyvelere Dair’ başlıklı köşe yazısından) (2)

(1) Özgür Yayınları, kitabı özgün diliyle basmış; lakin ‘yayına hazırlayan’ın elan kullanılanlar dahil olmak üzere, ‘eski’ kelimelerin yanına parantez içinde ‘yenilerini’ (üstelik tekrarla) koyma işgüzarlığı yüzünden kitabı okuyabilmek mümkün değildir. Fakir, bu zorluğu fark edince, bildiği kelimelere (güya) karşılık olarak verilen parantez içindeki sözcükleri (görülmeyecek biçimde) uygun bir kalemle kapatarak kitabı okuyabilmiştir. Doğru yöntem, az bilinen, unutulan kelimeleri kitabın arkasında vermekti. Pek çok kelimenin karşılıklarının eksik ve yanlış idiğini de belirtmek gerekiyor!

(2) İnkılap Yayınları’nın bastığı Refik Halid kitaplarında, özgün dilin korunduğu ifade edilse de rastlanılan bazı kelimeler yüzünden insan şüpheye düşmektedir. İmla değişikliği/güncellemesi yapıldığına ise kuşku yoktur (İmla konusu da tartışmalıdır…)

12.01.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15247, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

RUH buna NASIL İNANIR ?

RUH buna NASIL İNANIR ?

İnsanoğlu şayet dünyaya gelirken cennet ve cehennemi görerek gelseydi ..
Yada Bir çok şeyi doğarken biliyor olarak geleydi yani bilinçli bir birey olarak geleydi dünya o zaman zaten imtihan dünyası olmaz hatta bir cennete dönüşebilirdi ?
BİLİNÇ gelişen bir şey olduğu için kendi çevresinden,kendi ailesinden,kendi toplumundan ve kendi dünyasından örneklerle büyür ve bir kısmını kendinde uygular. Kimini yaşamında devam ettirir kiminden pişman olur ve başka seçeneklere yönelir. Etrafımızda en yakınımız hatta annemiz ve babamızın bile yaptığı yanlışları DOĞAL sannederek bizde tekrarlamış olabiliriz ki buna en basit örnek yalan ve sıgaradır sonra alkol hatta kumar bile bazen bize çok doğal gelebilir.

Din alanında da böyledir. DİN tam olarak tanıtılmış ve yaşanmış bir şey değildirki. Kuranı okuyan insanların bile hatta toplumların bile , kurana uymadıklarını her gün görmekteyiz. Birde Kuranla tanışmamış yüzmilyonlarca hatta milyarlarca insanın ve Tevrat ve İncil gibi tahrif olmuş kitaplara mutlak doğrumuş gibi inananların olduğu bir gerçektir.

Hz. İsa bir peygamber olduğu halde ona Tanrı diye inanan ve inandırılan yüzmilyonlarca insan yokmudur dünyada ?

Peki ya yüzyıllardır gelen rivayetleri MUTLAK DOĞRU muş gibi algılıyan insanları hangi kefeye koyacağız. Bu peygamberdendir diye sanki gerçekten peygamberin ağzından çıkmış sözler gibi insanları kandıranları ve bu sözlere inananları ne yapacağız ?

Hoca efendilerin çelişkileri yüzünden DİN algıları zayıflayan ve dünyanın akışına kendini bırakanları ne yapacağız ?
Dünya sanki geçici değilmiş gibi hırsla dünya hayatının zenginliklerini biriktirme hevesinde olan ve bu yüzden ailesini ve arkadaşlarını hatta akrabalarını bile aldatmaktan sakınmayanları ne yapacağız ?
Ahirete inanmayanları ne yapacağız ?
DİN i sadece İbadet sananları ne yapacağız ?
Hayalinde bir sahte DİN oluşturanları ne yapacağız?
Hiç bir halta yarayan insan olmadığı halde ŞEYH olduğunu iddia edip insanları menfaatlerine alet edip DİN ile alakasız işleri yapanları ne yapacağız ?
Güya insanları doğru yola çekebilirim diye aslında iyi niyetle kendini mehdi ilan edenleri ve hatta KENDİSİ ne bile bunu zamanla inandıranları ne yapacağız ?

Cennet ile kandırıp Cihat diye insanları kandırıp onları İNTİHAR KOMANDOSU yaptırıp onlarca MASUM insanları öldürenleri ne yapacağız ?
Gerçek manada ÖLÜM olmadığı halde ÖLÜME inanan ve ÖLDÜRMEKTEN ÇEKİNMEYEN leri ne yapacağız ?
Ahirette her insan yeniden ayağa kalkacaksa demekki gerçek manada ölüm olmadığına inanmamız gerekmezmi ?
gerçek manada ÖLÜM varsa nasıl kalkacak yüzmilyarlarca insan sorguya ?
Zaten insanları yanıltan en çok şey ÖLÜM gerçeği sandığı ama aslında GERÇEK olmayan ÖLÜM oyunudur. RUH buna nasıl inanır ? RUH nasıl olurda ÖLÜMSÜZ olduğuna inanamaz?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23121, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Hz. İSA ve NOEL :

 

Noel, her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlandığı Hıristiyan bayramıdır. Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder..

Hal böyle iken Kuranın Hristiyanları yalanladığını ve hz. İsa’nın doğum zamanının bu olmadığını yazdığını biliyormu idiniz?
Meryem Suresinden bir hakikatle bunu açıklayalım :

 

23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. “Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!”
24. Derken aşağı tarafından ona şöyle seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı yarattı
25. “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.”

 

Meryem suresinden bu ayetlerden anladığımız kadarı ile Meryem doğum sancısı başlayınca Allah ona Hurma dalını kendine çek ve TAZE HURMA lardan ye diyor.

Şimdi KAİNAT ayetlerine yani DOĞA ya bakalım Hurma ne zaman TAZE MEYVE veriyor:

 

Hurmanın yetişmesi için iki önemli unsur çok önemlidir; biri sıcaklık diğeri ise sudur. Yani tepesi güneşten, kökü sudan ayrılmamalıdır. Bununla ilgili güzel bir tabir kullanılır: ”Hurmanın başı cehennemde, kökü cennette olmalıdır”

BU açıdan bakıldığı zaman bir HURMA ağacından TAZE meyve koparılacağı ay yani sıcağın civcivli zamanı yani TEMMUS – AĞUSTOS ayları olması gerekmektedir.

Yani Meryem’den olma Hz. İsa Aralık ayında değil Temmus ve Ağustos ayından bir günde doğmuştur.
KURANDAN sadece bir HAKİKATi umarım görür ve anlarız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28899, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Tokalaşma (Mete Tunç)

Kadın gazeteci komşu ülkedeki savaşçı muhaliflerle röportaja gider. Yazısında, “kadın eli sıkmıyorlardı,” der. Erkek sosyolog profesör, bu ifadeye istinaden muhaliflerin (mealen) yobaz idiklerini söyler.

Onyıllardır ülkemizde kadın-erkek tokalaşması tartışılır. ‘Laikler’, bunun medeni bir hareket olduğunu savunurken ‘muhafazakarların’ bir kısmı haram olduğunu görüşündedir. Muhafazakarların diğer bölümü ise ‘mahçup’ bir tavır alarak iki cins arasındaki tokalaşmanın dinen mahsuru olmadığını serdeder.

Peki, tartışmalarda, acaba hiç, bu topraklarda iki erkek karşılaştığında birbirlerini nasıl selamlardı, tokalaşma bizim musafaha kültürümüzde her daim var mıydı, yoksa ne zamandan beri caridir, sorusu gündeme gelmiş midir? Ben rastlamadım.

Yabancı, fakat aralarında bir hukuk (misafirlikten yol sormaya kadar..) oluşacak kadın ve erkeğin selamlaşmasına dair bir gelenek mevzu bahis midir? Özellikle kentlerde cinsi latifi hareme, avluya kapatan ve çarşafa sokan anlayış sebebiyle, herhalde değildir. Kadın ve erkek, mecburiyet halinde, kaba veya nazik bir hitaptan sonra, birbirlerine bakmadan ve soru-cevap tarzında konuşurlardı.

Hülasa, İslam toplumlarında erkek-erkek, kadın-erkek, kadın-kadın arasında, yerleşmiş, gelenekselleşmiş, ortak bir fiziki selamlaşma (ve edepli iletişim) usulü bulunmamaktadır.

Tokalaşma, Avrupa’da ortaya çıkmış bir usul müdür? Bidayette, iki şövalyenin, ‘elimde kılıcım yok, barış istiyorum’ yaklaşımından mı neşet etmiştir?

Farklı kıtalardaki değişik toplumlarda elan yaşayan türlü türlü selamlama usullerini biliyoruz, görüyoruz. Eğilme, iki eli göğüs üzerinde yapıştırma, elini göğsüne götürme, burunları sürme… Ata-analarımız, zannedersem, bir ölçüde, elini göğsüne (kalbine) götürme usulünü tatbik etmişler… Samimi ve yakın akraba insanların kucaklaşmaları ise, pek çok cemiyette, kültürde ortak bir hareket gibi görünüyor.

Son olarak bu husustaki görüşümü ve bir anımı nakledeyim:

İlk kez karşılaşan veya aralarında fazla hukuk olmayan (cinsiyetten bağımsız) iki kişinin selamlaşması başla (başı hafifçe öne eğerek) olmalıdır. Tokalaşma gereksizdir. Hijyen açısından da böyle olmalıdır. Hele yanak yanağa öpüşme (daha doğrusu ekseriyetle yanakları değdirme) çirkin bir görüntü arz etmektedir. Son zamanlarda bir toplum grubu üyeleri arasında zuhur eden kafa tokuşturma tarzı ise komiktir… İnsanlar dost veya akraba iseler, elbette kucaklaşacaklardır.

Yukarıda ‘büyüklerin eli öpülür’ geleneğimizi anmayı unutmuştum. Hatıram vesilesiyle burada değinmiş oldum… Bir başsağlığı ziyaretinde, akraba müteveffanın eşi ve tanımadığım bir kadın somyada oturuyorlardı; vedalaşmak için yanlarına gittim. Akraba kadının elini öpüp (çeneme değdirip) başıma (alnıma) koydum, ardından yaşıtı diğer kadına elimi uzattım. Sırtını mindere dayamış halde ve ayaklarını karnına çekecek biçimde oturan yaşlı kadın, birbirine kavuşturduğu kollarını çözmedi, yüzünü ve dahi vücudunu, suratını da buruşturarak bir tarafa doğru çevirdi. Başörtülü genç kadınlara (bizatihi onlar uzatmazsa), hem onları müşkül durumda bırakmamak için hem kolumun havada kalma ihtimalini gözeterek elimi uzatmam. Fakat, gelenek icabı diyerek… O zaman fazla önemsemedim. Şimdi içimden geçenleri ise burada ifşa edemiyorum! Yalnızca, bir geleneğin de, kimi ‘nöron fukarası’ imamlar tarafından ‘sizlere ömür’ edildiğini belirtiyorum! Burada mühim olan el öpüp başa koyma değil (Aslında bu da saçma bir adettir; ve ben, yaşlı insanlar ‘öp’ tavrı sergilemedikçe yıllardır el sıkmakla iktifa ederim.); günah telakkisiyle nezaketsizlik edilmesi ve hürmetin yok edilmesidir.

Son söz: ‘Ey kimi muhafazakarlar! Yazının birinci paragrafında örneği verildiği üzere, çoğu laik insanın tokalaşma minvalindeki tezyiflerinden alınmayın. Asıl; yerli, saygın, medeni bir selamlaşma kültürü, alışkanlığı, geleneği yaratamadığınıza yanın. Pardon, ‘yaratma’ dedim! Siz yaratamazsınız ki!..’ Belki de problemin esası burada. Bu, bir başka yazının konusu olsun.

25.12.2012

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12428, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

RİVAYET KÜLTÜRÜ

RİVAYET KÜLTÜRÜ :
Yüzyıllardır Kurandaki her kıssaya her anlatıya bir hikaye uydurmak ve bir senaryo çizmek adına binlerce onbinlerce RİVAYET üretilmiş ve bu üretilenler bir çok kişi ve alim tarafından GERÇEK sanılmış ve Kuran SOL YOLU tarif ediyorkan SAĞA yönelinmiş bazende SAĞ YOLU tarif ederken SOL yola yönelinmiştir.
aslında
Kurana ve dine faydamız olsun diye hikayeler,rivayetler üretenler
DİN in anlaşılmasını bir çok yönden engellemişlerdir.
Mesela Allah : ( hz. ibrahimin ateşten kurtulması olayında biz ateşe serin ol dedik diyerek bir YASASını anlatırken o YASAyı bulmak yerine ateş suya odunlarda balığa döndü denmiş, kimi o ateş gül bahçesine döndü kimi kuşlar kimi karıncalar su taşıdı demişlerdir.

Mesela Allah : hz. ibrahim oğlunu(RÜYAsında boğazlıyorken gördü derken. Hz. ibrahim oğlunu kurban ederken gördü ve gerçek hayatta alıp oğlunu kesmeye götürdü diye bir çok senaryo hazırlamışlar ama Kuranda ÇELİŞKİ olamıyacağını düşünememiş ve Bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer ayetine MUHALEFET ettiklerinin farkına varamamışlardır.
Mesela Allah: Süleyman’a (kuş mantığı) öğrettik deyip kuşların hareket dili ile gösterdiği yetenekleri öğrettiğini anlatırken (güvercinleri haberleşmede…doğan ve şahinleri avlanmada…çavuş kuşlarınıda yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının bulunmasında kullanarak savaşlarda kuş ordusu kurduğu halde rivayetçiler bunu KUŞ DİLİ öğretildi diye çevirerek süleyman ve kuşlar arasında yüzlerce güya konuşma hikayeleri anlatmışlar ve olayı yine sol yoldan sağ yola çevirmişlerdir.O surelerde geçen HÜDHÜD de kuş değil bir İNSAN hatta bir MAHKUM dur.
Onlarca yüzlerce örneği var arkadaşlar. Onun için gelin bu RİVAYET leri araplara iade edelim ve kainat ayetleri ile Kuran ayetlerini karşılaştırmaya çalışalım.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 65402, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları IV (Mete Tunç)

Bir banka müdür tanımış. (Sadece konuşmuşlar mı, yoksa aynı zamanda buluşup… Benden tarafı karanlık!) Adamın bir kadınla ilişkisi varmış. Kadın hamile idiğini bildirmiş. Adam, “doğur, DNA testine girelim, benden olduğu çıkarsa kabul eder, nüfusuma geçiririm,” demiş!
Yorum. Soğukkanlı ve zeki adam diye buna derim!
***
Eskiden tanıdığı bir adam varmış. O zamanlar asılırmış da ‘bizimki’ reddedermiş. Adam evlenmiş. Şimdi ‘bizimki’ ona teklif ediyormuş. Adam korkuyor, kaçıyormuş. Adamın böyle bir ilişkiye giremeyeceğini (Nedense artık; karısından mı korkuyormuş, başka bir neden mi varmış; … et!) biliyor, üstüne gidiyormuş…
Yorum: İntikam!
***
TV’lere çıkan emekli bir general varmış. Kızılay’da meşhur bir kebapçıda bir veya iki kadınla yemeğe gelmiş. Davranışları bir generale yakışmayacak türdeymiş. Kadın veya kadınlar hafifmeşrepmiş (Hangi sıfatı kullandığını unuttum.). ‘Manzarayı’ Halkla İlişkiler Başkanlığı’na bildirmiş!
Yorum: Nice insan göründüğü gibi değildir.
***
Bir erkekle tanışmış. Adam bir kızla olan hikayesini anlatmış. Kız, sevişmek üzere evine geldiğinde hepatit filan virüsünü taşıdığını açıklamış. Adam yapamamış!
Yorum: Hayat kadınlarının periyodik olarak muayeneye girmeleri şarttır. Bu kaideyi teşmil etmek gerekiyor!
***
İkinci eşi, ticaret ehli biriymiş, durumları iyiymiş… Fakat adam işleri batırmış. Haciz için eve görevliler gelmiş. “Her yeri aradılar,” diyordu; “iç çamaşırlarımın, açık pedlerimin olduğu çekmeceleri açtılar.” Bir süre sonra kocası, “seni görebilir miyim,” diye aramış… “Gelme,” demiş…
Yorum: Adam ne yüzsüzmüş!
***
Yeni evliyken, bir arkadaşıyla sohbetinde, kadın, eşinin doğumu sezeryanla yapmasını istediğini, çünkü normal bir doğumdan sonra ‘çuvala sokmak’ zorunda kalacağını ifade etmiş. Bu durumu hamile kaldığında veya hamileymiş de, kocasına sormuş, “[böyle böyle] ne dersin, sezeryanla mı doğurayım,” diye. Kocası, “gerek yok, normal doğum olsun,” demiş.
Yorum: Genelleştirmek yanlıştır; normal doğumdan sonra (anatomik vs. özellikler ve uygulanan teknikler.. ne neyse/nasılsa) ‘çuvallaşma’ olmayacağı gibi, hiç doğum yapmamışlarda bile ‘çuvallaşma’ vakidir!
***
Küçük bir şehirde yaşıyorlarmış. Babası, o küçükken veya lisedeyken vefat etmiş. İnsanlar ona, kız kardeşine/kardeşlerine ve annesine ‘kötü gözle’ bakmaya, laf etmeye başlamışlar. Bu bağlamda, nasıl rahatsız, çaresiz hissettiğine, o dönemi hiç unutmadığına dair bir şeyler söylemişti/yazmıştı, ki çok anlamlıydı; maalesef hafızamda kalmamış.
Yorum. Yine çokça yaşananagelen bir ‘hikaye’… Öyle malum insanların kendilerine, namuslarına, kendilerince kutsal bildikleri her şeye küfür, hakaret, lanet ediyorum!
***
Bir emlakçı arkadaşının evine gitmiş; adam daha gençmiş. Evinden içeri girerken/girerlerken, “ayakkabılarını çıkarma,” demiş. Nedenini izah etmiş. Meğerse ‘ayak sapığı’ imiş!
Yorum. Adamın ‘ayak sapıklığı’ palavra mıydı; öyleyse adam bu sözü ‘ilginç görünmek adına’ mı veyahut ‘yakınlaşmanın bir yolu olarak’ mı veyahut ‘denemek için’ mi sarf etmişti? Hiç bilemeyeceğim. ‘Ayaklara zaafın varsa, ayaklara bakmazsın!’
***
İnternette, kendini ‘pilot ve oto galeri sahibi’ diye tanıtan biriyle tanışmış. Bunun yalan idiğini, adamın adresini verdiği (ne salakmış), ki ‘bizimkinin’ evine yakın bir sokaktaymış, galeriye gittiğinde öğrenmiş. Sözkonusu zat, o sırada galeride değilmiş. Her nasılsa galerinin sahibi değil, çalışanı olduğu ortaya çıkmış!..
Yorum. Ne kolay inanılıyor, yalanlar basit usullerle tespit edilemiyor; tongaya düşünce de bir asabiyet bir asabiyet! İnsan, önce kendini sorgulamalı; iğne-çuvaldız…
***
… genel müdürü olan adama veryansın ediyordu. Doğrusu, neler olduğunu, problemin tam olarak ne idiğini hiç anlamadım. Sebebi, neler yaşadıklarını açıkça anlatmaması idi. Adam aslında evli miymiş neymiş!? Veya aslında ayrı yaşıyormuşmuş. Öyleyse neden yalan söylemişmiş! “Bir şeyler yaşamışlar”mış!.. Bu kadar kısa sürede adam bizimkine epey hediye vermiş. Genel müdürlüğe gidip, orayı birbirine katıp, genel müdürün önüne verdiği hediyeleri attığını anlatırken, hediyeleri saymıştı. Yüzüklü, kolyeli bir şeyler vardı.
Yorum. Aradığı zengin, yakışıklı, güçlü adamı bulamadı. Birinde kandırıldı, diğerinde aldatıldı… Ötekilerde neler oldu, bilmiyorum!
***
Yakın bir arkadaşının eşi, ..P’li-‘tehlikeli’ biriymiş. Arkadaşını adeta eve kapatmış!
Yorum. ‘Kızı’ barda bulmuşsa, olacağı o!
***
İşyerinden bir kız arkadaşı, muayene olduğu doktorun, hastalığının cinsel hayatla (birleşmeyle) ilgisine veya birleşmede dikkat edilecek hususlara dair sözleri karşısında sessiz kalmış, çünkü bir partnerle münasebeti yokmuş ve hiç olmamış!
Yorum: Kızın halini tahayyül ediyorum da… Müşkül bir hal!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13466, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları III (Mete Tunç)

Fransa’dayken (lisede okurken) orta yaşlı bir Fransız ile ilişkisi varmış. Ona, o ve başkaları  Türk lokumu’ derlermiş. (Yarı Fransız ve ‘adeta Fransız’ değil misin ki böyle diyorlar, demedim!) Adam ‘grup’ teklif etmiş, bizimki kabul etmiş.
Yorum. ‘Haber toplayıcısı’ babası kızının bu hayatını bilmiyor muymuş; biliyorsa ‘mezhebi geniş’ biri miymiş?!.. Edebimden sual edemedim!
***
Karadenizli, mesleğini unuttuğum bir adamla evlenmiş. Adamın kadın akrabaları çatkapı geliyorlarmış. O yokken de geliyorlar temizlik.. yapıyorlarmış. Bir gün bunları evden kovmuş. Karadeniz kadınlarının çok sempatik ve çalışkan idiklerini ifade ediyorum; onaylıyor; sadece, olur olmaz zamanlarda ve uzun süre evde bulunmalarından müşteki imiş, onlara bundan dolayı kızmış… Küçük bir kasabada, sade bir hayat yaşamak istermiş.
Yorum: Çok gerilimli işlerde çalışanların ‘sıradan insanlarla’ ilişkileri güç olmalı… O işten ayrıldıktan sonra da; bağnaz olmayan bile kasabada bile…
***
Oğlu … olarak çalışıyor ve yakışıklıymış. Ayrı evlerde yaşıyorlarmış… “Ne zaman evleneceksin, 30’una geldin,” diyormuş. Oğlu, “hangi kızdan hoşlansam, evliliği düşünüyor olsam, hepsi, param olduğunu öğrendiklerinde kucağıma oturuyorlar ve böyle yaptıklarında bütün saygımı kaybediyorum,” diyormuş; çok mutsuzmuş.
Yorum: ‘Oğlun, kızların giyinişlerinden, bakışlarından, tavırlarından, konuşmalarından vs. kucağına oturacak tıynet ve evsafta olduklarını nasıl anlayamıyor da, onlardan hoşlanıyor,’ suali o zaman aklıma gelemedi.
***
Hastanede bir bayanla ahbap olmuş. O da kansermiş, daha gençmiş. Evlenmemiş, hatta bakireymiş. Ona, “şu odaya gir, bir doktor çağır, işi bitir,” der, takılırmış… Hastaneden çıkmışlar, o bayan da memleketine gitmiş. Bir süre sonra bizimki cep mesaj göndermiş, yanıt alamamış. Bir tane daha… Çaldırmış, açılmamış… Nihayet arkadaşının bir yakınından vefat haberini almış.
Yorum: İnsanların (her ne sebeple olursa olsun) hiç seks yapmadan, bir birleşme yaşayamadan ölmeleri bir kayıp… Ölüm haberi hikayesi ise trajik.
***
Bir akrabasının hikayesini anlattı: Hava subayıymış. ABD’ye gittiğinde bir Amerikalı kız sevmiş. Evlenmişler. Fakat bu durum orduda hiç iyi karşılanmamış. Öyle ki, eşini bir seferinde içinde evinin bulunduğu lojmanların nizamiyesinden sokmamışlar. “Ayrılacaksın,” demiş üstleri. En nihayet genç subay istifa etmek zorunda kalmış. Yoksa karısından mı ‘istifa etmişti’?!
Yorum: Hikaye biraz daha uzundu; ancak bu kadarı aklımda kalmış. Ne, ne derece doğru bilmiyorum, ve teferruattan bihaberim; o yüzden belki gerçekten hazin olan bir öyküyü ancak bu kadar nakledebiliyorum…
***
…’de bir doktor varmış. Senede iki kere gelirmiş. Bu zat çorap sapığı imiş. İstemiş ki, bizimki dört gün boyunca çıkarmadığı çoraplarını paketleyip adama göndermiş…
Yorum. ‘Çorap sapığı’ da varmış. Bir yaşıma daha girdim!
***
Spikerlik dersi verdiği bir sınıfta, Yugoslavya’dan bahsederken asimilasyon terimini kullanması üzerine bir öğrencinin, “hocam, asimilasyon değil de soykırım olmayacak mı,” diye sormasına karşılık asimilasyon’da ısrar etmesi…
Yorum. Bunu ‘saf saf’ anlatıyor. Bir şey demedim. Gerçekten safderun!..
***
Bir vesile Ankara ve İstanbul Radyoları arasındaki ‘çekişmeden’ söz etti. Sebebi imla imiş. İstanbul Radyosu, mesela “İstanbul”, “Sivas” dermiş. Ankara Radyosu “Istanbul”, “Sıvas”!..
Yorum. Kavga için bahane arıyorlar; çekişme konusuna bak!
Çocuktuk. Anneannem bize soru soruyor. “I ile başlayan iller?” “Isparta?” “Değil.” Ne o zaman? Başka yok ki (O zaman Iğdır ilçeydi.)! Anneannem “Istanbul,” diyor. “‘İstanbul’ değil mi,” diye soruyorum. Anneannem ısrarlı. Demek ‘Ankara ekolü’ndenmiş!
***
…’a gitmişler. Oradaki gözlemlerini anlatıyor. … ve civarındaki telefon telleri hep kopuyormuş. “Neden,” diye sormuş olmalı ki, “gerekli esneme payını vermediklerinden mi,” diyorum. Değilmiş. …’un ‘silahşorları’ (kelime benim) telleri ‘nişangah’ olarak kullanıyorlarmış!.. Aynı kişiler, sahil boyunca, trafik lambalarındaki sarı ışıkları da kurşunlayarak kullanılamaz hale getirmişler. Bunu, “burada sadece yeşil ve kırmızı yanıyor, neden,” diye sorunca öğrenmiş. …’lular “sarıya gerek yok,” fikrindelermiş (Onun cümlesi)… Bir yokuşta, bir taksici, biriyle tartışmaya başlamış. Laf kavgası taksicinin arabasından inmesiyle yumruklaşmaya dönüşmüş. O sırada taksi hareket edip yokuş aşağı gitmeye başlamış. Adam koşup taksisine yetişmiş… Bir de, kendisi bir dolmuşçuyla kavga etmiş. Fazla yolcu aldığı için ve/veya başka sebeple. Emniyet müdürlüğüne gidip şikayet etmiş. “Kırmızı mantolu kadın,” olarak, (dediğine göre) dolmuşçuların korkusu olmuş!
Yorum: Türkiye halkında, özellikle bazı yörelerin insanlarında ciddi ‘problemler’ vardır. Ki 100 yıldır dile getirilir. Fakat, bunların (tarih, kültür, din, antropolojik, tabiat-iklim vs. kaynaklı) sebepleri ve nasıl (ve ne derece) ortadan kaldırılacağına dair tek çalışma, yayın yoktur!
***
Bir vakit, …’nun yeni çıkan romanını almış. Eve gelmiş. Yatağa uzanmış. İlk sayfasının ilk satırını okuyunca kitabı kapatmış ve haftalarca açamamış. Bunu söylerken mistik bir üslubu vardı ve adeta bunu taze ‘yaşamış’ gibiydi! Peki, ne diye yine ‘şoka girip’ de kapatmıştı kitabı. Düşündüğü bir konu, cümle aynen yazılmıştı; onun için miydi, veya bu minvalde başka bir gerekçeyle mi..?
Yorum: Bu da bir çeşit imanın (‘edebi iman’) bir tezahürü olsa gerek.
***
Tam olarak ne iş yaptığını hiç anlayamadım (söylemedi ki!). Anladığım, bir pazarlama işiydi… İş için askeri bir birliğe gitmiş. Birkaç albay ve bir yüzbaşıdan müteşekkil bir grupla ile konuşurken albaylardan biri buna, “neden evlenmiyorsunuz, insanların ihtiyaçları vardır,” demiş. ‘Cinsel ihtiyacı’ ima ediyor, fakat açıkça söyleyemiyormuş. Bizimki anlamış ve “evlilikte heyecan kayboluyor,” diye cevap vermiş.
Yorum. Manzaraya bak: ‘Koskoca’ albay bir karının cinsel hayatı için ‘üzülüyor’, diğer herifler ‘zevkle’ dinliyorlar!
***

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28374, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

SIGARA HARAM MI ??

SIGARA HARAM mı ?

Kötü olan evrensel Kötülüklerden Sakınanlara cenneti
hazırladım diyen bir Kuran var iken ; Yılda yaklaşık Türkiye nüfusu kadar insanın sıgara ve sıgaranın verdiği rahatsızlıklardan dolayı ÖLDÜĞÜ bir Dünyada Müslümanların hala namazın hangi rekatında hangi duanın okunacağını tartışması traji komik bir olay değilmidir.
Din denilince insanın aklına hemen ibad…et geliyor ve Dİn sadece ibadet sanılıyor. Oysa Din hayatın kendisidir. Hayatın her alanına seslenir. İnsana AKIL vermiş ve AKILsızce şeyler yapmasını istememekte RUH unu ve Bedenini KÖTÜlüklerden SAKINMASI istenilmektedir.
…Sıgara, Alkol,Uyuşturucular yüzünden ölen insanlar sannetmeynki bu benim KADER imdir. Kader senin elin ile işlediklerindir. Çünki SoNSUZ bir İRADE vermiş ve yapıp ettiklerinden sorumlu tuttuğunu defalarca Kuranda bildirmiştir.

Tur suresi= :Diyanet Vakfi
(17-18) Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.

Kalem suresi: 34 : Süleyman Ateş
Korunanlar için de Rableri katında ni’met bahçeleri vardır

Hicr Suresi 45 = Fizilal-il Kuran
Kötülükten sakınanlar ise, cennetteler ve pınar başlarındadırlar

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 19113, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.