BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Filmlerden Kareler; Yorumlar, Uyandırdıkları Duygular (Mete Tunç)

Serseriler I

İngiliz aktör Michael Cane bir filmde bir ajanı canlandırmaktadır. Gece vakti metro vagonundadır. İşler yüzünden sıkıntılıdır. Vagonda iki beyaz (serseri) genç ve zenci bir genç kız da vardır. Gençler kızı sözle ve elle tâciz ederler. Ajanımız olanları soğuk bakışlarla, sâdece izler… Tren durağa varır, kapılar açılır. Vagondan inmeden ajan, iki gence bir girişir ki, birer hamlede (kafa ve dirsek), ikisini de, ağızlarını-burunlarını kırarak kanlar içinde yere serer!

Hemen bütün seyirciler, hayatlarında pek çok kez mâruz kaldıkları veya tanık oldukları tâcizler karşısında yapmak isteyip yapamadıklarını, filmde, o sahnede görünce sevinirler; kahramanımıza, ‘ellerine sağlık’, ‘helâl olsun’ derler!
+++

Serseriler II

Siyah-beyaz bir filmdi. Yine metroda… Bütün film vagonda geçiyordu. Bu kez vagon daha kalabalıktı. Bir grup serseri genç yolcuları tâciz ediyordu…

Film süresince seyirciyi geren, tâcizcilerden nefret ettiren ve sonunda cezâlarını bulmalarıyla seyirciye müthiş bir zafer duygusu veren bir filmdi.
+++

İngiliz, Hindu, Müslüman

Oğlunu ziyârete gelen ingiliz bir annenin Hindistan’ı, kültürünü anlama çabası… Ağırbaşlı kadın, kendisi gibi yaşlı bir hinduya felsefî bir soru soruyor. Yaşlı adam, âdetâ soruyu duymamış gibi kendi hâlinde. Kadın, hayâl kırıklığıyla ve sual ettiğine pişman halde adamın yanından ayrılıyor.

Bu sahneyi (hindunun ‘suskunluğunu’) izleyen seyirciyi kasvet basıyor ve bu da kadına hak verme fikrine götürüyor.

Bilahare genç bir adamla tanışıyor. Bu bir müslüman. Ona da sorular soruyor. İlkinden farklı olarak hemen ve net cevaplar alıyor. Müslüman, modernliğe açık bir kişi olarak resmediliyor. Öğretmen olan bu gencin yoksul evi ve kast sisteminin o evdeki işleyişi de yansıtılıyor…
+++

Zenci yazar

Bir ingiliz filmi… İki ingiliz konuşuyor. Biri ötekine, tanıdıkları bir zencinin kitabını soruyor, okudun mu diye. Öteki, “ne okuyacağım,” diyor, bir değeri yok ki, mimiğiyle birlikte… Bir başka sahne. O zenci-yazar, bir beyaz kadına, “zenci bir çocuğun doğumu nasıl bir şeydir bilir misin,” diyor… Pozitif zenci ayrımı da ırkçılık da yapmadan, gerçek hayattan, diyaloglardan kesitler yansıtmış senarist ve yönetmen.

Elbette, “o kötü kitap”, o zenciye has; “zenci doğumunun trajedisi” Afrika’da geçerli değil ve beyaz bir ülkede olsa dahi, bütün siyahların duygusu anlamına gelmiyor. Senarist ve yönetmen bu nüansı vurgulamış.
+++

İrlandalı kız

Yapım yılı 1970 ve orijinal ismi ‘Ryan’s Daughter’ olan film İrlanda’da geçer. Küçük bir kasaba. Bunalmış bir genç kız. Orta yaşlı, erkek öğretmenle konuşuyor; görmediği, görmek istediği dünyayı öğrenmek istiyor, ve galiba onun sayesinde de kurtulmak istiyor kasabadan… Evleniyorlar. Kilisedeki düğün töreninden sonra eve geliyorlar. Kız eşinin kendini kucaklaması için kollarını açıyor. Öğretmen görmezlikten geliyor. İlk hayal kırıklığını ilk gün yaşayan kız, eşinden, ümit ettiği ilgiyi, sevgiyi bulamıyor, beklentileri gerçekleşmiyor…

Şefkat arayışının ve kabalığının mükemmel derecede tasvir edildiği oyunculuk.
+++

Aşk

60’ların İstanbul’u. İzzet Günay (ın oynadığı karakter) eski bir mahâllede, ahşap bir evde annesi ile yaşamaktadır. Maddî sıkıntılar nedeniyle üniversiteye gidememiştir; şoförlük yapmaktadır… Başka bir ilden, üniversite okumak üzere gelen bir kız, müşteri olarak arabasına biner. Onu kalacağı akrabasının evine götürür… Kıza âşık olur… Statüsü sebebiyle yakınlaşmaktan çekinmektedir… Kız da ona karşı bir şeyler hissetmektedir… İ. Günay bir mektup yazar ve gizlice mantosunun cebine koyar. Mektup bir teklîfi içermektedir ve ‘erkekçe’ kaleme alınmıştır: “… Seni arabamla falanca tepeye götürüp, gezdirip çay içirteyim mi?..” Bu samîmî mektubu bir süre fark edemez kız… İ. Günay melankolik bir ruh hâlindedir artık; yolları şaşırmakta, müşterileri kızdırmaktadır… Bir gün, umutsuzca, üniversitenin kapısında, taksisinin içinde beklemektedir. Arka kapının açıldığını duyunca geriye döner; selâm verip gülümseyen kişi, sevdiği kızdır…

Bu filmde olağanüstü ne var ki, denilebilir. Son sahnede… Kadın oyuncunun, kamera açısının, kurgunun, yönetmenin vb. rôlü de var; fakat özellikle İ. Günay’ın bakışları, mimikleri; sevdiğini gören insanın hissettiği içsel coşkuyu mükemmel olarak yansıtmaktadır. O film kareleri bana, çok uzun yıllardır yaşamadığım bir duyguyu hatırlattı, yaşattı (da)..!
+++

Köylü kadın

T. Şoray’ın bir filminden bir sahne/kesit: Köylü kadını. Sırtında bebeği. Şehirde. Aç. Bir lokantanın önünde, yemeklere, insanların yemek yiyişlerine bakıyor. Lokantanın aşçısı/sâhibi yarım ekmeği yağa banıyor ve ona uzatıyor. Kadın, bir kedi gibi, yağlı ekmeği kapıp kuytu bir yere gidiyor. Ekmeği, parmaklarıyla top top yapıp bebeğine yediriyor, kendi de birkaç lokma yiyor…

Şüphesiz, unutulmaz sayısız ‘sahici’ (duyguların, acıların vs. gerçek gibi sergilendiği) sahne. Büyük oyuncu olmanın bir tezâhürü, yıllar geçse de unutulmaması oynadığı kimi sahnelerin…

Bir adam kitap yazmış. Çingene kökenli ünlülerin isimlerini de içeriyormuş. Listede isimleri yer alan Ebru Gündeş ve Orhan Gencebay nâzik sözlerle iddiânın yanlış olduğunu söylediler ve kökenlerini açıkladılar. Türkan Şoray da… Babasının Kafkasyalı (çerkez) olduğunu söyledi. Ama annesinin memleketini ifâde etmedi. Başka yerden, bir vesîle öğrendim; Selanikliymiş! Sabetay listesinde (de) olmasının sebebi bu gâlibâ! Eğer öyleyse, kökeninden eminse, saklamamalı bence, türk sinemasının sultânı. İnsanın değeri, etnik kökeniyle değil yaptıklarıyla, ürünleriyle, yarattıklarıyla, rôlleriyle temâyüz eder.

Bir sinemacı anlatıyor, TV’deki belgesel türü bir programda. Köy filmi çekiyorlarmış. Çekim aralarının birinde köylü kadınların toplu halde oturduklarını, karşılarında da T. Şoray’ın tek başına oturduğunu, kadınların hiç konuşmadan, âdetâ kutsal bir insana bakar gibi ona baktıklarını …
+++

“Tövbe estağfurullah”

İngiliz yapımı bir film. Kuzey Afrika’da geçen bir sahne. Yaşlı ingiliz kadın, yanındakinin “şuraya bak” demesi üzerine işaret edilen yöne çeviriyor bakışlarını… Entarili yaşlı bir adam namaz kılıyor, ve o sırada secdede… Kadın, “tövbe estağfurullah” diye çevrilebilecek bir söz sarf ediyor…

Garipsenecek bir fotoğraf olduğunu kabul ve itiraf etmek, senaristi-yönetmeni yadırgamamak ve kınamamak gerekiyor!
+++

Ezan taklidi

… İki (Avrupalı) genç Türkiye gezisinden yeni dönmüşler. Karşılık olarak garip sesler çıkarıp şakalaşıyorlar. Uyanık seyirci anlıyor. Bir şeyi taklit ediyorlar: Türkiye’de uyanıksalar (ve uyuyorlarsa da sesiyle uyandırması halinde) günde 5 kere maruz kaldıkları (hoparlörlü ve kötü yorumlu) kerih ezanı..!
+++

Bir Zamanlar Anadolu’da

Karakterlerin ince ince işlendiği; hislerin, akıllardan geçenin mükemmel biçimde yansıtıldığı.. bir Nuri Bilge Ceylan filmi.

O derece ‘gerçek’ ki, insan kendini ve hayatı boyunca karşılaşageldiği olayları ve tipleri buluyor, görüyor bu filmde…

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 3730, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

İKRA = OKU diye çevirilen SÖZ’ün ANLAMI :

İKRA = Oku! diye öğretilen kelimenin ASLI :

İkra sözcüğü, karae fiilinin emir kipidir. Bu sözcük İbranice ve Süryanicede de mevcuttur. Meselâ, şu anda bile Süryanicede “oku­mak” sözcüğü için kıryono kullanılır. İkri sözcüğü de “adımla, oku” anlamındadır. Araştırmacılar ikra sözcüğünün hangi dilden diğe­rine geçmiş olduğu konusunda kesin bir kanaat sahibi değildirler.
Henüz defter-kitap ortada yokken karae sözcüğü, “hayız kanının rahîmde toplanması ve dışarı atılması” anlamına üretilmiş [vaz edil­miş] ve zaman içerisinde de kadınların hayızlı günleri ile hemen arkasından gelen kanamasız günleri kapsayan dönemlerin adı olarak kullanılmıştır.
Nitekim sözcüğün Bakara Sûresinin 228. Âyeti’ndeki kullanımı da bu anlamdadır.

ve el mutallakâtu : ve boşanmış kadınlar
yeterabbasne : dururlar, beklerler
bi enfusi-hinne : kendi kendilerine
selâsete : üç
kurûin : dönem (hayz zamanı)

Daha sonra sözcük, istiare = ödünç alma yoluyla “bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek” anlamında kulla­nılmaya başlanmıştır. “Develerin hamile kalarak yavruyu rahîmde ta­şıyıp sonra da doğurmasına” karaet’in-nâkatu denilirdi.

Aynı sözcük, yukarıdakilere ek olarak “harfleri, kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme” ey­lemi için de kullanılmaktadır. Zaten bu sözcüğün “okumak” anlamında kullanılma nedeni de budur.

Ne var ki, karae sözcüğünü “okumak” diye çevirmek yeterli olmadığı gibi, böyle çevrilmesi onun Kur’ân’da neden kullanıldığını anlamak bakımın­dan da yanlış sonuç verir. Çünkü Türkçede kullanılan “okumak” sözcüğünün karşılığı, Arapçada tilâvet ‘tir. Buna, hazırdaki bir met­ni okumak diyebiliriz.

Ancak Kur’ân’ın ikra sözcüğü ile bu anlamda bir okumayı kastetmediği açıktır. Nitekim Biz sana biriktireceğiz ve dağıttıracağız, sen de unutmayacaksın/terk etmeyeceksin. A’lâ Sûresinin 6. ile Kıyâmet Sûresinin. 17–19. Âyetlerinde tekrarlanan benzer ifadeler de göstermektedir ki, kıraat, “ön­ce bir şeyleri zihinde, kitapta vs. toparlayıp-hazırlayıp, sonra başka­larına sözlü ya da yazılı olarak aktarmaktır.” Bir gazeteyi, dergi ve­ya kitabı sessizce okuyup bir şeyler öğrenmek, kıraat sözcüğünün ifade ettiği “okumak” değil; tilâvet sözcüğünün ifade ettiği “okumaktır.” Görüldüğü üzere ikra sözcüğünün temel anlamı tek bir sözcükle ifade edilememektedir. Meal ve tahlilde ikra sözcüğüne “oku” diye anlam vermiş olsak bile, doğrusu açıkladığımız gibidir. Bu husus dik­katten kaçırılmamalıdır.

Bu durumda, konumuz olan ikra emrinden, Peygamberimizde bir şeylerin biriktirileceğinin ve sonra da bunların yine ona dağıttırılacağının anlaşılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, Peygamberimiz Allah’tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir. Kendisine ikra ile emredilen [verilen görev] işte budur. Bu konuda şu Âyetlere bakılabilir: İsrâ Sûresinin 14, 45, 93, 106; Nahl Sûresinin 98; Şu’arâ Sûresinin 199; A’râf Sûresinin 204; İnşikak Sûresinin 21; A’lâ Sûresinin 6. ve Müzzemmil Sûresinin 20 . Âyetleri.

Ancak unutulmamalıdır ki, bu Âyetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi topar­layacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağı­nı bilmemekteydi.
Hûd Sûresinin 1. Âyetinde belirtildiği gibi, Kur’ân’ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, Kur’ân’ın önsözü mahiye­tinde olan bu Sûrede işaret edilenler, ileriki Âyet ve Sûrelerde detaylandırılacaktır.
Kur’ân sözcüğü de bu kökten türetilmiş “furgan” kalıbında mas­tar ve isimdir. Allah’ın son vahyine isim olarak koyduğu bu sözcük, “emir, nehiy, kıssa, toplanıp dağıtılan [Allah’tan alı­nıp, kullara tebliğ edilen], Allah’tan öğrenilip kullara öğretilen” anlamına gelmektedir.

Özetle, ikra emri, toplamak ve dağıtmak anlamı ekseninde “vahyolunacakları zihninde toparla/oku/dağıt, tebliğ et” anlamına gelir.
Verilen görev, Yaratan Rabb adına olup yerine getirilecek görev­de kişisel bir amaç ve çıkar söz konusu değildir.

Not= Bu yazının büyük bölümü hemşehrim İzmirde yaşayan Hakkı Yılmaz hocamızın yazılarından alınmıştır.kendisine teşekkürlerimi bildiririm.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 56233, bugün ise 59 kez görüntülenmiştir.

Oyun ve Eğlence Kültürü I (Mete Tunç)

Son olimpiyatları seyrederken düşünmüştüm: Acaba bu sporların mucitleri kimlerdi? Hepsi Avrupa kaynaklı mıydı? Doğu, Afrika.. hususan İslam dünyasının yarattığı sporlar var mıydı?

Elbette güreş, binicilik vesair sporları Türkler ata sporu olarak telakki edebilirler. Lakin, bunlar dinamik her halkın binyıllar öncesinden beri iştigal ettikleri fiillerdir; daha önemlisi, bahis mevzuu sporların kuralları Avrupa’da (ve herhalde bir ölçüde Amerika’da) konulmuştur.

Kispetli, zeytinyağlı, davul zurnalı, peşrevli .. güreş türü olsaydı, işte onu Türklere atfedebildik! Bu milli sporu, Türkler, kurallarını yenilemeyerek, mümkün olduğunca adil bir yönetim tarzı teşkil edemeyerek, seyir zevkini artıramayarak ve sporcuların salt kazanma hırsıyla güreşmelerine yol açarak, bırakalım küresel bir spor haline gelmesini, yerel düzeyde dahi cazibesini ve maneviyatını kaybetmesine sebep olmuşlardır… Cirit? Diyelim Türki olsun. Ancak, kabaca, ‘binicilerin birbirlerine sopa fırlatmak’ diye tavsif edilecek bu sporun da çekiciliği bulunmamaktadır. Hele, hala Ortaasya (göçebe) Türkilerinde görülen, ‘binicilerin başı kesik oğlağı(?) kapma’ oyunu, (şehir ve köy insanı için) en hafif tabiriyle zarafetten uzak bir manzara arz etmektedir. Hülasa Türklerin milli, ata sporu dedikleri hiçbir oyunun dünyada bir değeri, albenisi yoktur. Dolayısıyla bunlardan (mevcut halleriyle) bir olimpiyat dalı çıkması mümkün değildi, değildir.

Başka-Müslüman veya değil-Doğulu halkların yerli-milli diye nitelendirdikleri oyunlarının hangileri (kuralları Doğu’da tespit edilerek, edilegelerek) küreselleşmiştir, olimpiyat dalı olmuştur, veya böyle bir vasat sözkonusu değil midir, bilmiyorum.

Olimpiyatlarda dikkati celbeden bir başka husus, İslam ülkelerinden iştirak eden kimi sporcuların kolları-bacakları tamamen kapalı ve başörtülü olmalarıydı. Kurallarını ve forma geleneğini ‘gavur’un koyduğu spor yarışmalarına İslama uygun telakki edilen ‘forma’ ile katılınması fakiri gülümsetmiştir (Katılım elbette önemlidir ve takdir edilir; gariplik abartılı şekildedir…)

28.01.2013

Not. Yukarıdaki satırların garip yazarı, malum türktür; yazıdaki “Türkler” ibaresi, onun akademik tarza öykünmesinden tebarüz etmiştir!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 20576, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

BUHARİ ve MÜSLİM İn ne kadar hakkı varsa BENİMDE HAKKım Var :

Buhari ve Müslim peygamberimizin yaşadığı çağdan yaklaşık 2 ASIR sonra Peygamberimize ait rivayetleri toplamaya başlamış. Bir kaynağa göre 100.000 , başka kaynaklara göre 600.ooo üzerinde RİVAYET toplamış ve kendi aklı ve mantığına göre bunlardan 100.000 den fazlasını REDDETMİŞ ve mantıksız bulmuş ve eleye eleye 7-8000 rivayeti kitaplarına almışlar.
Müslim ve Buhari (bu peygamberdendir diye getirilen 100.000 lerce Rivayeti nasıl reddetti ise benim 7-8000 rivayeti reddetmeye hakkım yokmu ?
Müslim ve Buhari neden yüzbinlerce rivayeti reddetti ya içinde gerçekten peygamberimizin ağzından dökülen sözler var idi ise ?
DaHA ÖNEMLİ soru İSE = aHİRETTE ALLAH BİZİ SORGUYA ÇEKERKEN rivayetlerdenmi sorgulayacak yoksa gönderdiği ve kıyamete kadar koruma sözü verdiği kitabı olan Kurandanmı ? şayet cevabınız Kuran ise bırakın o rivayetleri ve Allahın İP ine yani Kurana sıkı sıkı sarılın…..

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 33640, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Özlü Sözler 4 (Mete Tunç)

Özlü Sözler’in bu bölümünü Türkçeye hizmet etmiş ve edenlere ithaf ediyorum. Sayfayı, hürmetle ve minnetle anılması gereken yazarlardan üçünün kaleme aldıkları (bazı sözcüklerde imla yenilenmiş, ama sadeleştirilmemiş!) nefis cümlelerle açarken, dilimize (ve dolayısıyla kültürümüze, irfanımıza, sanatımıza…), sebebi ne olursa olsun, büyük kötülük edip bugünkü perişan haline düşmesine yol açanlar ve sefil duruma getiregelenler hakkında menfi düşüncelerle (atfedeceğim menfi sıfatlarla) dolu olduğumu ifşa ediyorum!
^^^

Hayatın vehleten her türlü ehemmiyetten ari önemsiz zannedilen nice küçük küçük intibaları vardır ki, bir kısa müddet yaşadıktan sonra çekilip atılan binlerce mühim teessürler nisyanın karanlıklarına gömülürken, onlar ömrün son günlerine kadar sizinle beraber yaşar, bıraktıkları levhalar en ufak teferruata kadar daima celi çizgilerle parıldar, daha dün vukua gelmişçesine gözlerinizin kulaklarınızın içinde canlılıklarını duyurur.
(Kırk Yıl, Halid Ziya Uşaklıgil. 1935-36) (1)
+++

Protokol zoru ayakta dinlenen kralın nutku esnasında, elçi haremlerinden biri bayılıp yere yığılmış; Beneş konuşurken de sofranın uç tarafından yaşlı bir diplomat, uyuya kalmıştı. Bu iki hadise, bereket versin ki, herkesin kapanmak üzere olan gözlerini açtı. Yoksa, genç ihtiyar, davetlilerin büyük bir kısmı bu yaşlı diplomatın ve yahut o madamın akıbetine uğrayacaktı. Zira, Romanya hükümdarı ve Çekoslovakya cumhurreisinin nutukları, yalnız lüzumundan fazla uzun oldukları için değil, mevzularındaki masal çeşnisi bakımından da bir hayli uyutucuydu. Düşünün ki, her iki “hatip” o günün bütün ateşli meselelerini bir yana bırakmışlar; bize ve birbirlerine, bilmem kaç yüzyıl evvel Moldova voyvodalarıyla Bohemya prensleri arasındaki dostluk münasebetlerinden bahsedip durmuşlardı.
(Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. 1954)
+++

Şayanı hayret meyvelerden biri de nardır. Narın ağacı ne kadar civelek, çiçeği ne ince, kabuğu ne renklidir… Öyle farz ederim ki, nar insanı hayrete düşürmek için yaratılmış bir yemiştir. Fakat sırf manzaradan ibarettir; o beyaz beyaz, incecik derilerle o pembe pembe, şeffaf tanelerin ayrılışı, dizilişi, o süs, o sanat… Bu derece itina görmüş başka bir meyve bilmiyorum. Lakin tadında ve rayihasından hoş bir cihet yoktur. Nar süslü süslü cümlelerin yan yana dizilmesiyle vücuda gelmiş güzel, muntazam, fakat lezzetsiz, fikirsiz yazılara benzer. Tabiat bir işsiz zamanında, fikir yormadan sırf elişi yapmak için narı vücuda getirmiştir; aklını değil, parmaklarını yormuştur; filvaki meydana pek süslü, pek sanatlı bir eser çıkarmıştır; bir mozaik meyve… Lakin tadını ihmal etmiş, şeklinden ve renginden ibaret bırakmıştır. İsterdim ki bir nar tanesi ağza atılınca bir çilek gibi yumuşak ezilsin, o buruk ve katı çekirdeğinden dişlere hiçbiri dokunmasın!
(Ago Paşa’nın Hatıratı, Refik Halid Karay. 12 Temmuz 1921 tarihli ve ‘Meyvelere Dair’ başlıklı köşe yazısından) (2)

(1) Özgür Yayınları, kitabı özgün diliyle basmış; lakin ‘yayına hazırlayan’ın elan kullanılanlar dahil olmak üzere, ‘eski’ kelimelerin yanına parantez içinde ‘yenilerini’ (üstelik tekrarla) koyma işgüzarlığı yüzünden kitabı okuyabilmek mümkün değildir. Fakir, bu zorluğu fark edince, bildiği kelimelere (güya) karşılık olarak verilen parantez içindeki sözcükleri (görülmeyecek biçimde) uygun bir kalemle kapatarak kitabı okuyabilmiştir. Doğru yöntem, az bilinen, unutulan kelimeleri kitabın arkasında vermekti. Pek çok kelimenin karşılıklarının eksik ve yanlış idiğini de belirtmek gerekiyor!

(2) İnkılap Yayınları’nın bastığı Refik Halid kitaplarında, özgün dilin korunduğu ifade edilse de rastlanılan bazı kelimeler yüzünden insan şüpheye düşmektedir. İmla değişikliği/güncellemesi yapıldığına ise kuşku yoktur (İmla konusu da tartışmalıdır…)

12.01.2013

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 15339, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

RUH buna NASIL İNANIR ?

RUH buna NASIL İNANIR ?

İnsanoğlu şayet dünyaya gelirken cennet ve cehennemi görerek gelseydi ..
Yada Bir çok şeyi doğarken biliyor olarak geleydi yani bilinçli bir birey olarak geleydi dünya o zaman zaten imtihan dünyası olmaz hatta bir cennete dönüşebilirdi ?
BİLİNÇ gelişen bir şey olduğu için kendi çevresinden,kendi ailesinden,kendi toplumundan ve kendi dünyasından örneklerle büyür ve bir kısmını kendinde uygular. Kimini yaşamında devam ettirir kiminden pişman olur ve başka seçeneklere yönelir. Etrafımızda en yakınımız hatta annemiz ve babamızın bile yaptığı yanlışları DOĞAL sannederek bizde tekrarlamış olabiliriz ki buna en basit örnek yalan ve sıgaradır sonra alkol hatta kumar bile bazen bize çok doğal gelebilir.

Din alanında da böyledir. DİN tam olarak tanıtılmış ve yaşanmış bir şey değildirki. Kuranı okuyan insanların bile hatta toplumların bile , kurana uymadıklarını her gün görmekteyiz. Birde Kuranla tanışmamış yüzmilyonlarca hatta milyarlarca insanın ve Tevrat ve İncil gibi tahrif olmuş kitaplara mutlak doğrumuş gibi inananların olduğu bir gerçektir.

Hz. İsa bir peygamber olduğu halde ona Tanrı diye inanan ve inandırılan yüzmilyonlarca insan yokmudur dünyada ?

Peki ya yüzyıllardır gelen rivayetleri MUTLAK DOĞRU muş gibi algılıyan insanları hangi kefeye koyacağız. Bu peygamberdendir diye sanki gerçekten peygamberin ağzından çıkmış sözler gibi insanları kandıranları ve bu sözlere inananları ne yapacağız ?

Hoca efendilerin çelişkileri yüzünden DİN algıları zayıflayan ve dünyanın akışına kendini bırakanları ne yapacağız ?
Dünya sanki geçici değilmiş gibi hırsla dünya hayatının zenginliklerini biriktirme hevesinde olan ve bu yüzden ailesini ve arkadaşlarını hatta akrabalarını bile aldatmaktan sakınmayanları ne yapacağız ?
Ahirete inanmayanları ne yapacağız ?
DİN i sadece İbadet sananları ne yapacağız ?
Hayalinde bir sahte DİN oluşturanları ne yapacağız?
Hiç bir halta yarayan insan olmadığı halde ŞEYH olduğunu iddia edip insanları menfaatlerine alet edip DİN ile alakasız işleri yapanları ne yapacağız ?
Güya insanları doğru yola çekebilirim diye aslında iyi niyetle kendini mehdi ilan edenleri ve hatta KENDİSİ ne bile bunu zamanla inandıranları ne yapacağız ?

Cennet ile kandırıp Cihat diye insanları kandırıp onları İNTİHAR KOMANDOSU yaptırıp onlarca MASUM insanları öldürenleri ne yapacağız ?
Gerçek manada ÖLÜM olmadığı halde ÖLÜME inanan ve ÖLDÜRMEKTEN ÇEKİNMEYEN leri ne yapacağız ?
Ahirette her insan yeniden ayağa kalkacaksa demekki gerçek manada ölüm olmadığına inanmamız gerekmezmi ?
gerçek manada ÖLÜM varsa nasıl kalkacak yüzmilyarlarca insan sorguya ?
Zaten insanları yanıltan en çok şey ÖLÜM gerçeği sandığı ama aslında GERÇEK olmayan ÖLÜM oyunudur. RUH buna nasıl inanır ? RUH nasıl olurda ÖLÜMSÜZ olduğuna inanamaz?

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 23195, bugün ise 0 kez görüntülenmiştir.

Hz. İSA ve NOEL :

 

Noel, her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumunun kutlandığı Hıristiyan bayramıdır. Noel, her yıl dünyadaki Hristiyanların çoğunluğu tarafından 25 Aralık’ta kutlanır. Kutlamalar 24 Aralık’ta Noel arifesiyle başlar ve bazı ülkelerde 26 Aralık akşamına kadar devam eder..

Hal böyle iken Kuranın Hristiyanları yalanladığını ve hz. İsa’nın doğum zamanının bu olmadığını yazdığını biliyormu idiniz?
Meryem Suresinden bir hakikatle bunu açıklayalım :

 

23. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. “Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!”
24. Derken aşağı tarafından ona şöyle seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı yarattı
25. “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.”

 

Meryem suresinden bu ayetlerden anladığımız kadarı ile Meryem doğum sancısı başlayınca Allah ona Hurma dalını kendine çek ve TAZE HURMA lardan ye diyor.

Şimdi KAİNAT ayetlerine yani DOĞA ya bakalım Hurma ne zaman TAZE MEYVE veriyor:

 

Hurmanın yetişmesi için iki önemli unsur çok önemlidir; biri sıcaklık diğeri ise sudur. Yani tepesi güneşten, kökü sudan ayrılmamalıdır. Bununla ilgili güzel bir tabir kullanılır: ”Hurmanın başı cehennemde, kökü cennette olmalıdır”

BU açıdan bakıldığı zaman bir HURMA ağacından TAZE meyve koparılacağı ay yani sıcağın civcivli zamanı yani TEMMUS – AĞUSTOS ayları olması gerekmektedir.

Yani Meryem’den olma Hz. İsa Aralık ayında değil Temmus ve Ağustos ayından bir günde doğmuştur.
KURANDAN sadece bir HAKİKATi umarım görür ve anlarız.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 28976, bugün ise 4 kez görüntülenmiştir.

Tokalaşma (Mete Tunç)

Kadın gazeteci komşu ülkedeki savaşçı muhaliflerle röportaja gider. Yazısında, “kadın eli sıkmıyorlardı,” der. Erkek sosyolog profesör, bu ifadeye istinaden muhaliflerin (mealen) yobaz idiklerini söyler.

Onyıllardır ülkemizde kadın-erkek tokalaşması tartışılır. ‘Laikler’, bunun medeni bir hareket olduğunu savunurken ‘muhafazakarların’ bir kısmı haram olduğunu görüşündedir. Muhafazakarların diğer bölümü ise ‘mahçup’ bir tavır alarak iki cins arasındaki tokalaşmanın dinen mahsuru olmadığını serdeder.

Peki, tartışmalarda, acaba hiç, bu topraklarda iki erkek karşılaştığında birbirlerini nasıl selamlardı, tokalaşma bizim musafaha kültürümüzde her daim var mıydı, yoksa ne zamandan beri caridir, sorusu gündeme gelmiş midir? Ben rastlamadım.

Yabancı, fakat aralarında bir hukuk (misafirlikten yol sormaya kadar..) oluşacak kadın ve erkeğin selamlaşmasına dair bir gelenek mevzu bahis midir? Özellikle kentlerde cinsi latifi hareme, avluya kapatan ve çarşafa sokan anlayış sebebiyle, herhalde değildir. Kadın ve erkek, mecburiyet halinde, kaba veya nazik bir hitaptan sonra, birbirlerine bakmadan ve soru-cevap tarzında konuşurlardı.

Hülasa, İslam toplumlarında erkek-erkek, kadın-erkek, kadın-kadın arasında, yerleşmiş, gelenekselleşmiş, ortak bir fiziki selamlaşma (ve edepli iletişim) usulü bulunmamaktadır.

Tokalaşma, Avrupa’da ortaya çıkmış bir usul müdür? Bidayette, iki şövalyenin, ‘elimde kılıcım yok, barış istiyorum’ yaklaşımından mı neşet etmiştir?

Farklı kıtalardaki değişik toplumlarda elan yaşayan türlü türlü selamlama usullerini biliyoruz, görüyoruz. Eğilme, iki eli göğüs üzerinde yapıştırma, elini göğsüne götürme, burunları sürme… Ata-analarımız, zannedersem, bir ölçüde, elini göğsüne (kalbine) götürme usulünü tatbik etmişler… Samimi ve yakın akraba insanların kucaklaşmaları ise, pek çok cemiyette, kültürde ortak bir hareket gibi görünüyor.

Son olarak bu husustaki görüşümü ve bir anımı nakledeyim:

İlk kez karşılaşan veya aralarında fazla hukuk olmayan (cinsiyetten bağımsız) iki kişinin selamlaşması başla (başı hafifçe öne eğerek) olmalıdır. Tokalaşma gereksizdir. Hijyen açısından da böyle olmalıdır. Hele yanak yanağa öpüşme (daha doğrusu ekseriyetle yanakları değdirme) çirkin bir görüntü arz etmektedir. Son zamanlarda bir toplum grubu üyeleri arasında zuhur eden kafa tokuşturma tarzı ise komiktir… İnsanlar dost veya akraba iseler, elbette kucaklaşacaklardır.

Yukarıda ‘büyüklerin eli öpülür’ geleneğimizi anmayı unutmuştum. Hatıram vesilesiyle burada değinmiş oldum… Bir başsağlığı ziyaretinde, akraba müteveffanın eşi ve tanımadığım bir kadın somyada oturuyorlardı; vedalaşmak için yanlarına gittim. Akraba kadının elini öpüp (çeneme değdirip) başıma (alnıma) koydum, ardından yaşıtı diğer kadına elimi uzattım. Sırtını mindere dayamış halde ve ayaklarını karnına çekecek biçimde oturan yaşlı kadın, birbirine kavuşturduğu kollarını çözmedi, yüzünü ve dahi vücudunu, suratını da buruşturarak bir tarafa doğru çevirdi. Başörtülü genç kadınlara (bizatihi onlar uzatmazsa), hem onları müşkül durumda bırakmamak için hem kolumun havada kalma ihtimalini gözeterek elimi uzatmam. Fakat, gelenek icabı diyerek… O zaman fazla önemsemedim. Şimdi içimden geçenleri ise burada ifşa edemiyorum! Yalnızca, bir geleneğin de, kimi ‘nöron fukarası’ imamlar tarafından ‘sizlere ömür’ edildiğini belirtiyorum! Burada mühim olan el öpüp başa koyma değil (Aslında bu da saçma bir adettir; ve ben, yaşlı insanlar ‘öp’ tavrı sergilemedikçe yıllardır el sıkmakla iktifa ederim.); günah telakkisiyle nezaketsizlik edilmesi ve hürmetin yok edilmesidir.

Son söz: ‘Ey kimi muhafazakarlar! Yazının birinci paragrafında örneği verildiği üzere, çoğu laik insanın tokalaşma minvalindeki tezyiflerinden alınmayın. Asıl; yerli, saygın, medeni bir selamlaşma kültürü, alışkanlığı, geleneği yaratamadığınıza yanın. Pardon, ‘yaratma’ dedim! Siz yaratamazsınız ki!..’ Belki de problemin esası burada. Bu, bir başka yazının konusu olsun.

25.12.2012

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 12534, bugün ise 6 kez görüntülenmiştir.

RİVAYET KÜLTÜRÜ

RİVAYET KÜLTÜRÜ :
Yüzyıllardır Kurandaki her kıssaya her anlatıya bir hikaye uydurmak ve bir senaryo çizmek adına binlerce onbinlerce RİVAYET üretilmiş ve bu üretilenler bir çok kişi ve alim tarafından GERÇEK sanılmış ve Kuran SOL YOLU tarif ediyorkan SAĞA yönelinmiş bazende SAĞ YOLU tarif ederken SOL yola yönelinmiştir.
aslında
Kurana ve dine faydamız olsun diye hikayeler,rivayetler üretenler
DİN in anlaşılmasını bir çok yönden engellemişlerdir.
Mesela Allah : ( hz. ibrahimin ateşten kurtulması olayında biz ateşe serin ol dedik diyerek bir YASASını anlatırken o YASAyı bulmak yerine ateş suya odunlarda balığa döndü denmiş, kimi o ateş gül bahçesine döndü kimi kuşlar kimi karıncalar su taşıdı demişlerdir.

Mesela Allah : hz. ibrahim oğlunu(RÜYAsında boğazlıyorken gördü derken. Hz. ibrahim oğlunu kurban ederken gördü ve gerçek hayatta alıp oğlunu kesmeye götürdü diye bir çok senaryo hazırlamışlar ama Kuranda ÇELİŞKİ olamıyacağını düşünememiş ve Bir masumu öldürmek bütün insanlığı öldürmekle eş değer ayetine MUHALEFET ettiklerinin farkına varamamışlardır.
Mesela Allah: Süleyman’a (kuş mantığı) öğrettik deyip kuşların hareket dili ile gösterdiği yetenekleri öğrettiğini anlatırken (güvercinleri haberleşmede…doğan ve şahinleri avlanmada…çavuş kuşlarınıda yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının bulunmasında kullanarak savaşlarda kuş ordusu kurduğu halde rivayetçiler bunu KUŞ DİLİ öğretildi diye çevirerek süleyman ve kuşlar arasında yüzlerce güya konuşma hikayeleri anlatmışlar ve olayı yine sol yoldan sağ yola çevirmişlerdir.O surelerde geçen HÜDHÜD de kuş değil bir İNSAN hatta bir MAHKUM dur.
Onlarca yüzlerce örneği var arkadaşlar. Onun için gelin bu RİVAYET leri araplara iade edelim ve kainat ayetleri ile Kuran ayetlerini karşılaştırmaya çalışalım.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 65517, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları IV (Mete Tunç)

Bir banka müdür tanımış. (Sadece konuşmuşlar mı, yoksa aynı zamanda buluşup… Benden tarafı karanlık!) Adamın bir kadınla ilişkisi varmış. Kadın hamile idiğini bildirmiş. Adam, “doğur, DNA testine girelim, benden olduğu çıkarsa kabul eder, nüfusuma geçiririm,” demiş!
Yorum. Soğukkanlı ve zeki adam diye buna derim!
***
Eskiden tanıdığı bir adam varmış. O zamanlar asılırmış da ‘bizimki’ reddedermiş. Adam evlenmiş. Şimdi ‘bizimki’ ona teklif ediyormuş. Adam korkuyor, kaçıyormuş. Adamın böyle bir ilişkiye giremeyeceğini (Nedense artık; karısından mı korkuyormuş, başka bir neden mi varmış; … et!) biliyor, üstüne gidiyormuş…
Yorum: İntikam!
***
TV’lere çıkan emekli bir general varmış. Kızılay’da meşhur bir kebapçıda bir veya iki kadınla yemeğe gelmiş. Davranışları bir generale yakışmayacak türdeymiş. Kadın veya kadınlar hafifmeşrepmiş (Hangi sıfatı kullandığını unuttum.). ‘Manzarayı’ Halkla İlişkiler Başkanlığı’na bildirmiş!
Yorum: Nice insan göründüğü gibi değildir.
***
Bir erkekle tanışmış. Adam bir kızla olan hikayesini anlatmış. Kız, sevişmek üzere evine geldiğinde hepatit filan virüsünü taşıdığını açıklamış. Adam yapamamış!
Yorum: Hayat kadınlarının periyodik olarak muayeneye girmeleri şarttır. Bu kaideyi teşmil etmek gerekiyor!
***
İkinci eşi, ticaret ehli biriymiş, durumları iyiymiş… Fakat adam işleri batırmış. Haciz için eve görevliler gelmiş. “Her yeri aradılar,” diyordu; “iç çamaşırlarımın, açık pedlerimin olduğu çekmeceleri açtılar.” Bir süre sonra kocası, “seni görebilir miyim,” diye aramış… “Gelme,” demiş…
Yorum: Adam ne yüzsüzmüş!
***
Yeni evliyken, bir arkadaşıyla sohbetinde, kadın, eşinin doğumu sezeryanla yapmasını istediğini, çünkü normal bir doğumdan sonra ‘çuvala sokmak’ zorunda kalacağını ifade etmiş. Bu durumu hamile kaldığında veya hamileymiş de, kocasına sormuş, “[böyle böyle] ne dersin, sezeryanla mı doğurayım,” diye. Kocası, “gerek yok, normal doğum olsun,” demiş.
Yorum: Genelleştirmek yanlıştır; normal doğumdan sonra (anatomik vs. özellikler ve uygulanan teknikler.. ne neyse/nasılsa) ‘çuvallaşma’ olmayacağı gibi, hiç doğum yapmamışlarda bile ‘çuvallaşma’ vakidir!
***
Küçük bir şehirde yaşıyorlarmış. Babası, o küçükken veya lisedeyken vefat etmiş. İnsanlar ona, kız kardeşine/kardeşlerine ve annesine ‘kötü gözle’ bakmaya, laf etmeye başlamışlar. Bu bağlamda, nasıl rahatsız, çaresiz hissettiğine, o dönemi hiç unutmadığına dair bir şeyler söylemişti/yazmıştı, ki çok anlamlıydı; maalesef hafızamda kalmamış.
Yorum. Yine çokça yaşananagelen bir ‘hikaye’… Öyle malum insanların kendilerine, namuslarına, kendilerince kutsal bildikleri her şeye küfür, hakaret, lanet ediyorum!
***
Bir emlakçı arkadaşının evine gitmiş; adam daha gençmiş. Evinden içeri girerken/girerlerken, “ayakkabılarını çıkarma,” demiş. Nedenini izah etmiş. Meğerse ‘ayak sapığı’ imiş!
Yorum. Adamın ‘ayak sapıklığı’ palavra mıydı; öyleyse adam bu sözü ‘ilginç görünmek adına’ mı veyahut ‘yakınlaşmanın bir yolu olarak’ mı veyahut ‘denemek için’ mi sarf etmişti? Hiç bilemeyeceğim. ‘Ayaklara zaafın varsa, ayaklara bakmazsın!’
***
İnternette, kendini ‘pilot ve oto galeri sahibi’ diye tanıtan biriyle tanışmış. Bunun yalan idiğini, adamın adresini verdiği (ne salakmış), ki ‘bizimkinin’ evine yakın bir sokaktaymış, galeriye gittiğinde öğrenmiş. Sözkonusu zat, o sırada galeride değilmiş. Her nasılsa galerinin sahibi değil, çalışanı olduğu ortaya çıkmış!..
Yorum. Ne kolay inanılıyor, yalanlar basit usullerle tespit edilemiyor; tongaya düşünce de bir asabiyet bir asabiyet! İnsan, önce kendini sorgulamalı; iğne-çuvaldız…
***
… genel müdürü olan adama veryansın ediyordu. Doğrusu, neler olduğunu, problemin tam olarak ne idiğini hiç anlamadım. Sebebi, neler yaşadıklarını açıkça anlatmaması idi. Adam aslında evli miymiş neymiş!? Veya aslında ayrı yaşıyormuşmuş. Öyleyse neden yalan söylemişmiş! “Bir şeyler yaşamışlar”mış!.. Bu kadar kısa sürede adam bizimkine epey hediye vermiş. Genel müdürlüğe gidip, orayı birbirine katıp, genel müdürün önüne verdiği hediyeleri attığını anlatırken, hediyeleri saymıştı. Yüzüklü, kolyeli bir şeyler vardı.
Yorum. Aradığı zengin, yakışıklı, güçlü adamı bulamadı. Birinde kandırıldı, diğerinde aldatıldı… Ötekilerde neler oldu, bilmiyorum!
***
Yakın bir arkadaşının eşi, ..P’li-‘tehlikeli’ biriymiş. Arkadaşını adeta eve kapatmış!
Yorum. ‘Kızı’ barda bulmuşsa, olacağı o!
***
İşyerinden bir kız arkadaşı, muayene olduğu doktorun, hastalığının cinsel hayatla (birleşmeyle) ilgisine veya birleşmede dikkat edilecek hususlara dair sözleri karşısında sessiz kalmış, çünkü bir partnerle münasebeti yokmuş ve hiç olmamış!
Yorum: Kızın halini tahayyül ediyorum da… Müşkül bir hal!

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13523, bugün ise 2 kez görüntülenmiştir.