BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Genel

TV,deki uydurma PEYGAMBER ANLATILARI:

Adam kalkmış TV. de anlatıyor. Sanırsınız ki peygamberin yaveri idi. Hep onunla idi ve her şeye şahit oldu. Öyle ince detaylar anlatıyor ki peygamberimiz şunu yapmıştı,bunu yapmıştı diyerek . Aslında anlattıkları masaldır,uydurmadır, gerçek dışıdır. Mahşer günü Peygamberlerin sorgu esnasında ŞAHİT olarak gönderileceğini söylüyor Allah. Peki ahirette Peygamberimiz gelipte : Yoo ben böyle bir söz söylemedim. Yada : Yoo ben böyle bir hareket ve davranışta bulunmadım derse ne yapacak bu MASAlcılar?

Peygamberimiz kendi hayatı ile ilgili bir KİTAP yazıp bırakmamışki. Yada Yanındakiler kayıt yapıp peygamberimizin hayatını yazmamışki. Peki ne olmuş ? Bir kıyamet Rivayet ve söylenti gelmiş ve Peygamberimizin ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra toplanmış. Peki o 200 yılda ne oldu ? Ayrıca peygamberimizin hayatı bilinmesi istense idi Kendisi yaşıyorken hayatı yazılmazmı idi diye düşünmed…en bu gün Müslümanların çoğuna önüne birde KUTSAllık verme adına Kudsi hadis eklemeleri yapılarak sunulmuştur. Bir çok saf ve temiz vatandaşımızda bunları gerçek sanmakta ve bir de TV lerde gerçek diye anlatılmaktadır.

Tek DOĞRU SÖZLÜ Allahtır ve anlatısı Kurandır. Kuran ayetlerini kainat ayetleri ile eşleştirmeyen Müslümanlar bu uydurmalar yüzünden gerçek DİNi değil hayal ve uydurma bir DİN in etkisi altında yaşamaktadırlar.

Yani Yaşanan DİN ve hayallerdeki DİN ile gerçek DİNin zerre kadar alakası yoktur. Bize de O dini öğrettiler gençliğimizde, Kuran’ı okuyup anlamaya çalışana ve asıl gerçekleri görene kadar. Hala da o uydurma din yaşanıyor. Ya Kuran’dan haberi olmayanlar ne yapacak? Hristiyanlar, Museviler, Ruslar, Çinliler, Kuranı okuduğu halde uydurma rivayetlerin doğru olduğunu sanan ve hayatını o uydurma dine göre yaşayan müslümanları da katarsak inanın Dünya açısından gerçekten çok Kötü bir dönemden geçiyoruz

Peki ne yapacağız? DİN diyerek Kuran haricinde konuşanlara itibar etmeyeceğiz. Kuran’ı değil masalları ve rivayetleri anlatıyorsa kafamızı çevireceğiz ve de uyaracağız ki açıp Kuran’ı okusun anlamaya ve anlatmaya çalışsın. Peki yanlış mealleri nasıl anlıyacağız?

Bir ÇEVİRİ şayet Allah’ın sünnetinin dışına çıkan bir tarif yapıyorsa DUR demelisiniz. Allah’ın sünnetinde asla değişim olmaz demelisiniz. Yani ölçümüz Allah’ın hüsnasına ve sünnetine uygun olmalı. Şayet değilse bir sorun vardır. Ya meal yanlış ya da çeviri anlaşılamamış ki bunun sebebi uydurma rivayetlerdir.

RESUL= ELÇİ Demektir

Resule uyun sözcüğünü (peygambere uyun ) Olarak çevirmişler ve Ondan geldiği sanılan rivayetlere uymanın Peygambere uymak olduğunu insanlara çaktrmadan empoze etmişlerdir. Oysa (Resul=Elçiye uyun) sözü, Resul =Elçi Allahın ELÇİsidir ve Resule=Elçiye uymak aslında Onu gönderene uymaktır ki Bunu bir örnekle anlatmaya çalışayım dilerseniz.

Osmanlı Padişahlarıda başka ülkelere (ELÇİ) göndermiş ve isteklerini ilettirmiştir. Onlarda Elçinin getirdiğine uymuşlar yada uymayıp Savaşa sebep vermişler ama gönderilen (ELÇİye) ve Elçinin özel isteklerine sözlerine bakmamışlardır. Çünki (ELÇİ) Padişahın ELÇİsidir ve O ELÇİler Padişahın isteklerini iletmişlerdir. Yani ELÇİ sadece ELÇi lik görevini yapmıştır.

Lakin İnsanlar, İş Peygambere gelince o ELÇİ yi kutsamışlar (ELÇİ) nin getirdiği Allahın buyruklarına bakmak yerine o ELÇİ ye Allahın oğlu (Üzeyr ve İsada olduğu gibi) Vasıflar yüklemişlerdir. Ki O gönderen Kitabında onların birer BEŞER olduklarını kendiliklerinden bir MUCİZE getirme gibi bir hünerleri olmadığını hatta GAYBI bilmem dediklerini anlatmıştır.

Hele hele bizim toplumumuzda o gönderilen ELÇİnin doğum günü kutlanmış, Düşünsenize Osmanlı Padişahı bir ülkeye ELÇİ gönderiyor O ülkelerde yaşayan insanlarda tutup o ELÇİnin Yaş gününü kutluyor. Gülermiyiz,ağlarmıyız halimize ??

Nedense yüzyıllardır insanların hayalindeki (ELÇİ) hep insan üstüdür.
Gelen ELÇİlere ( Allahın kendisini göster,yada onunla melekler dolaşmalı yada altından sarayları olmalı demişler ELÇİlerin çarşı pazar gezmesinden şaşırmışlar ve hep bir insanüstülük beklemişlerdir.)

Furkan 20 =Biz, senden önce de ELÇİleri başka türlü göndermedik, kuşkusuz onlar da yemek yiyorlar ve çarşılarda yürüyorlardı. Bir de kiminizi kiminize bir imtihan aracı yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz? Rabbin, herşeyi hakkıyla görendir.

ENAM Suresi 50. Ayettede ELÇİ konuşturularak mesaj verilmiştir:
Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

ELÇİ ler GAYBi bilmem dedikleri halde (gayb haberleri verdiğini iddia ettikleri o kadar çok uydurma rivayet vardırki şaşarsınız) Hatta Kıyametle ilgili aslında Kuran hiç bir bilgi vermediği halde O Rabbin bilgisinde saklı olduğu dediği halde (sen biliyormuşsun gibi sana soruyorlar) dediği halde yinede ELÇİmiz çıkmış güya Deccali anlatmış Mesih gelecek demiş gibi binlerce uydurmalar piyasada hatta internette de çokça rastlıyabilirsiniz.

Ahzab Suresi 63. = O insanlar, sana kıyamet saatini soruyorlar. De ki: «Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir ve ne bilirsin belki de o kıyamet yakında olur.»

Araf Suresi 187 = Sana kıyametin ne zaman geleceğini sorarlar. De ki: “Onun ne zaman geleceğine dair bilgi yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O kıyamet öyle bir meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur!”O size ansızın gelecektir. Sen sanki onu biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Ona dair gerçek bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir; ama insanların çoğu bunu bilmezler.

Allahaşkına söyleyin bu ayetler gelip dururken ELÇİ sokağa çıkıpta boşverin Allahın böyle söylediğine bakmayın , ben size kıyamet ile bilgi vereceğim diyebilirmi ?

İBADET ‘ mi ?

DİN denince yüzyıllardır hep İBADET anlaşılmış ve hoca efendiler tarafından hep İBADET anlatılmış. İlmihaller yazılarak bu İBADET lerin nasıl yapılması gerektiği,Namazın nasıl kılınacağı,abdest alırken neye dikkat edileceği ne dua okunacağı gibi DETAY lara onbinlerce kitap yazılmış.

Kuranda arapça indiğine göre arapça okunması gerektiği öğütlenmiş, Kuranı ne kadar güzel okursak sevap alacağımız tembihlenmiş Hatta yarışmalar düzenlenmiş. Şu hoca ne kadarda güzel okuyor kuranı,yüreğimize işlendi diyerek o hoca ve onun gibiler poh pohlanmış ve Kuranın maksadı anlaşılmadığı ve anladığı lisandan okunmadığı için yüzyıllardır İBADET’e endekslenen bir Kuranla karşı karşıyayız. Oysa Kuranda şekli İbadetler Kuranın belkide yüzde beş yada onunu teşkil etmektedir.

Kuranı arapça bilmediği için okusada anlıyamayacağını düşünen bazı akıl sahipleri ! bu kitabı Peygamberimiz getirdiğine göre ona uyarız diyerek peygamberimizin hayatını yazan kitaplara yada HADİS lere yönelmiş. Rivayet kültürü gittikçe genişleyerek akla hayale gelmiyecek sayıda rivayetlerle ömür tüketilmiştir. Rivayetlerdeki çelişkileri görsede peygamberimize hakaret olur diyerek itiraz etmemiş,dinden çıkarım endişesi ile Peygamberimizi adeta SAPIK mış gibi anlatan rivayet ve hadislere maalesef dur denilememiştir. Peygamberler İnsanlığa ÖRNEK olması için gönderildiği halde 6 yaşında bir çocuğu karı alacak ve 9 unda gerdeğe girdi diyen rivayetleri birde kutsallık advetsin diye önüne KUTSİ eki konarak KUTSİ HADİS ler altında insanlığa pazarlanmıştır.

Bazılarıda Cami hutbelerinde siz kuranı anlıyamassınız biz ne dersek uyun biz ne anlatıyorsak inanın diyerek insanları adeta koyun sürüsü gibi kendilerine uymaya teşvik etmiş işin acısıda Allah her insana AKIL verdiği halde dünya işleri ile uğraşmaktan Kuranı alayımda kendi lisanım ile okuyayım bakalım benim anlıyamıyacağım ne var diye düşünmemiştir.

Peki DİN sadece şekli İBADET midir ? Hayır DİN hayatın 24 saatini ilgilendiren her anını ilgilendiren bir ömrün nasıl geçmesi gerektiğini anlatan bir YAŞAM KILAVUZUdur. DİN toplumsal mesaj verdiği halde KAVRAM ların içi boşaltılmış özellikle SALAT konusu (namaza endekslenmiş) SALATın ondan fazla anlamı olduğu ve asıl MANA sının ise toplumun sorunlarına DESTEK VERİN anlamı olduğu geriye atılmış ve hatta unutturulmuştur. İNFAK= Allah için harcetme ve ZEKAT konusu işlenmemiş toplum buna sevkedilmemiştir. Zengin olan malının kırkta birini ZEKAT verecek diye olayı asıl mecrasından koparıp atılmıştır.

Hayatın içinde dedikodu ve gıybet olduğu lakap takmanın yasak edildiği,hırsızlık,kumar,içki,uyuşturucular anlatıldığı halde müslüman ülkedeyiz diye böbürlenenler daha bir sokaktan geçerken ganyan bayi kahveler,sayısalcılar,iddiacılar,birahaneler,tekel bayilerine rastgelmiyormu? Büyük şehirlerde gece 12 ye doğru ortaya çıkan dönmeler, hayat kadınları müslüman değilmi ? genelevlerde bile sürekli ZİNA yapan kadın ve erkekler müslüman değilmi sizce ? Toplumsal dayanışmayı (salatı nasıl ikame edemedik ) Bir ülkede bir şehirde sokaklarda aç açık ve evsiz yaşıyanlar varsa, sokak çocukları ve tinerciler yaşıyorsa bu bizim suçumuz olmadığı anlamınamı geliyor ?

Lut kavmini okuduğumuz ve erkeklerin yaptığı sapıklığı okuyup durduğumuz halde çok ünlü olanları ÜNLÜ yapan onların mücevher ve zenginlik içinde yüzmesini sağlıyanlar yine biz değilmiyiz ?

Geçen günlerde TV de hoca efendi anlatıyor ( Allaha ulaşacaksın 7 safha ve 4 merve var önce Allaha ulaşmayı dileyeceksin (Allahı 7 gök yukarıların yukarısında sanan zihniyet) sonra mürşitine tabi olacak tevbe alacaksın sonra binlerce ZİKİR sonra 18 saat zikre ulaşacaksın ve evliya olacaksın… Onlar Allahla bir antlaşmamı imzaladılarda insanlara bunu vaat ediyorlar. Tv yayınına bağlananların telefonlarını alarak kendilerine tabi olmasını isteyip bunada kuranı aracı yaparak saptırdıkları ayetleri okuyorlar.

İnanılmaz gerçekten inanılmaz. Yat kalk 18 saat zikr. Adam, sabah uyanıyor 18 saat sürekli Allah Allah diyor.. Son aşama 24 saat zikr. Bu ne SAPIK lıktır. Allah adı katılarak Kuran alet edilerek kendi sapıklıklarını anlatıyorlar ve buna DUR diyecek yada cevap verecek bir mercii yok.. Adam evliyalığı garanti ediyor size. Cenneti vaat ediyor size önünüzde kuran varken kuran hayatın 24 saatini anlatırken adam diyorki saatlerce zikr et namaz kıl. yan komşun açmış önemli değil sokakta çocuklar tiner çekiyor önemli değil, insanlar geçim sıkıntısından çocuğuna harçlık veremeyenler varken ülkede (akraba evliliği) haram edildiği halde onbinlerce sakat çocuk dağarken akraba evliliğinden size düşünmeden bir şey yapmadan 18 saat zikr çekmeyi emrediyorlar. Neymiş cennete gidecek ve evliya olacakmışın hemde bunu Allah vaat etmiş!!!

Arkadaşlar DİN denince aklınıza sadece şekli İBADET geliyorsa büyük yanlıştasınız ve bunun DELİLİ olarak Kuranı gösteriyorum. Okuyun ve Toplumsal ayetleri anlayın ve hayata geçirin, Çevrenize göz atın şehrinize mahallenize göz atın ve elinizden ne kadar geliyorsa MADDİ olarak DESTEK VERİN (salat) edin. Çünki SALATın ardından zekat ve infak gelen SALAT kelimesinin anlamı NAMAZ değil (toplumsal desteği ) verin ve bu işi para yani maddiyat olmadan yapamıyacağınız için SALATIn ardına zekat ve infakı koymuştur. Kuranın kavramlarından içi boşaltılmış en önemli kelime SALAT kavramıdır.

Bu yazı (17.05.2009 tarihinden itibaren) toplamda 13248, bugün ise 1 kez görüntülenmiştir.

Cinsi Latifin Anlattıkları VIII (Mete Tunç)

… tanıdığı bir kadın profesörle karşılaşmış. Kadın “burnunu yaptırabilirsin,” demiş; ‘böylece koca bulabilirsin,’ demek istiyormuş veya açıkça bunu ifade etmiş. Bu sözü ‘aşağılanmış’ bir tavırla anlatıyor.
Yorum: ‘  “Erkek arkadaşın” burnunu beğenmemezlik etmiyor ki, önemli olan bu değil mi,’ (demiyorum; zira o bunu gündeme getirmiyor!)
***
Turgut Özal’ın o ili ziyaretinde mitinge gitmiş. İzdiham olmuş. Bir çocuğu kucağında diğeri kolunda, kalabalığı yararak oradan çıkmaya çalışmış. Bu televizyonda gösterilmiş. Milletvekili de izlemiş. Telefonla arayarak, bir işi olursa bildirebileceğini söylemiş. Kocası ölüp de gelirsiz kalınca iş için milletvekilini aramış. Adamın, cenazede olduğunu söyleyip bilahare aramasını istediğini; bunun üzerine, ‘cenazede bile telefon açan biri olduğunu için’ onu aramadığını dermeyan ediyor.
Yorum: Buradaki hassasiyet ve tavır önemli. Lakin, sanki biraz abartılı…
***
Bir kardeşinin karısı, evliliklerinin ilk günlerinde kocasının, evdeki bir tamirat sırasında (kendi kendine) küfür ettiğini duymuş. Az sonra kardeşi seslenmiş; cevap gelmeyince yanına gitmiş ki karısının korkmuş halde bir yere sindiğini görmüş!
Yorum: Zarif insanmış… Bu hikaye masum aslında. Şok edici, daha ağır, insanların arasında irat edilen ve arkası kesilmeyen sözlere maruz, muhatap kalınageldiği ve şahit olunageldiği vakidir.
***
Eşinin evde bazen ona sarıldığını, çocuklara, “annenize sarılıyorum, dışarı çıkın,” dediğini… Arabaları ile seyahat ederlerken kendisiyle oynadığını…
Yorum: İzdivaçtan itibaren yıllar, belki 10 yıl geçtikten sonra bile tutkunun bu ölçüde devam edebilmesine hayran olmamak elde değil.
***
Halihazırda çalıştığı şirketin satış/müşteri politikasını eleştiriyordu. ‘Malı sattıktan sonra işin bittiği’ anlayışları yüzünden, müşteri memnuniyetsizlik sergiliyor, şikayet ediyormuş. Bu durumu patronlara da söylemiş ama önemsemiyorlarmış.
Yorum: Kapitalist ahlak/disiplin/kültür henüz bizde oturmadı.
***
Eşiyle boşanma sebeplerini ve boşanmalarının neden o kadar uzun sürdüğünü açıklamadı. Sadece, davayı onun uzattığını anladım… Eski eşinin ailesiyle (ilk?) çatışması, nikahtan önce, nikahta misafirlere verilecek hediye konusunda başlamış gibiydi: Nikah şekeri yerine ‘ağaç fidanı’ hediye edilmesi hususunda direnmiş ve dediğini yaptırmış.
Yorum: ‘Damat’, ‘karakteri’ bu ısrar vesilesiyle (artık) tanımalıydı; o değilse, ailenin büyükleri nikah akabinde olacakları teşhis edip vaziyete el koymalılar, oğullarını masadan kaldırmalıydılar. Belki uyarmışlardı da, ‘uçkuru’, damadın görüneni görmesine mani olmuştu. Lakin, ‘döşekte’ ümit/hayal ettiği şeylerin gerçekleşmediği de (‘gelin’in huyu-suyu itibarıyla) aşikardı. Nihayet, ‘büyük coşku ve tutku’ ile başlayan evlilik birkaç ayda çökmüştü.
***
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının yeni yıl konserlerini kaçırmazmış…
Yorum: Başka birkaç davranışı, onun için, ‘çağdaş’, Batıcı bir ‘kız’ olduğu, burjuva olmaya öykündüğü yorumunu yapmaya beni sevk ediyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerini izlemesi de, bence pek müzik zevkinden, o tür müziği pek anladığından değildi; yukarıdaki bağlamda değerlendirilmeliydi!
***
… hafızam beni yanıltmıyorsa bu ibareyi kullanmıştı, ‘tek gecelik ilişkiler’ istemediğini ifade etti!.. El ele yürüyen yaşlı insanlara gıpta ile baktığını da söylemişti…
Yorum: Bir eşle, sevgiyle ve huzurla yaşanacak bir hayat özlemini yansıtıyordu bu sözler. Demek, hızlı hayattan yorulmuştu, sonu olmadığını anlamıştı, ve bir limana demir atmak istiyordu! Bunu 22-23 yaşında fark etmesi iyiydi, ama…
***
Birlikte olduğu veya metresi olduğu(nu kastettiği) iş adamı 47 yaşındaymış… Adam evliymiş. Ünlüymüş. “Sadece evleneceğin birini bulursan görüşebilirsin ve benden ayrılabilirsin,” demiş.
Yorum. Adam elan ‘boynuzlandığını’ bilseydi!.. Bizimki yalan mı söylüyor; hayalini, fantezisini mi anlatıyordu? Bunu tespit için ima ile bir iki soru sordum. Lakin uzatmadım. Biraz daha sorgulasam doğruyu bulabilir, en azından bir kanaate varırdım.
***
Hastalığını anlatıyor. …’de ameliyat olmuş… Ameliyat başarısız geçmiş. Bir erkek akrabası onu arabasıyla …’ya getirirken yolda ağırlaşmış. Akrabasına “beni çabuk hastaneye götür,” demiş… Doktoru, “beni en çok yoran hastam sen oldun,” demiş… Sol bacağının diz altını gösterdi. Ameliyatın ardından oradaki damarda husule gelen bir pıhtı kalbe/akciğere gitmiş… Bu durumda yaşama şansı varmış. Eğer o pıhtı beyne giderse kurtulma ihtimali yokmuş (Herhalde ani ölümlerin bir sebebi de bu.). Hala kuvvetli risk taşıyormuş ve pıhtının bu kez beyne gitmesi de mümkünmüş. Aslında her gün kontrol hastaneye gitmesi gerekiyormuş, ama haftada bir gidiyormuş. O nedenle …’nın yakınında oturuyormuş… …’deki, ameliyatı yapan doktor hakkında dava açmış; dava sürüyormuş.
Yorum: Fıtık ameliyatı, başarısız sonuçları saklanamaz hale geldikten sonra, artık kolaylıkla yapılmıyor, yapılamıyor. Bu durum, modern tıbbın affedilemez hatalarından, başarısızlıklarından ve (işin içine dolaylı/doğrudan para girdiği için) ahlaksızlıklarından biridir.
***
Müteveffa kocasıyla her şeyi yapmışlar ve seks hayatları çok iyiymiş… Her hafta çocuklarıyla birlikte kocasının mezarına gidiyormuş…
Yorum: Acıları hala taze olmalıydı. İncinmesine yol açacak bir şey söylemekten imtina ettim. Onu ve çocuklarını rahatlatıyorsa gitsinler, dua etsinler; ‘ziyaretin’ dini/geleneksel ve pedagojik izahı/yorumu bende kalsındı.
*****

Sonsöz: ‘Cinsi Latifin Anlattıkları’nda 25 kadın (ve kız) ve herhalde 100’e yakın hatıra geçmiştir. Bu 25 insanın bazıları müstesna, ekserisi, farklı nitelikleri, karakter özellikleri, yaptıkları vs. ile değerlidir, kimi de fakir ve hakirde iz bırakmıştır… Gariban onları, ama hususan ‘cinsi latif’ tabirinin en çok ona yakıştığı zarif, yaralı, lakin güçlü hanımefendiyi hürmetle yad etmektedir; ve hepsine, hatıralarını dermeyan eyledikleri, böylece yukarıdakileri yazmasına fırsat sağladıkları için müteşekkirdir.

Özlü Sözler 5

Bir ülkenin kaderini onun coğrafyası belirler.
Deniz Ülke Arıboğan
+++

Bir uygarlığı sürekli kılan şey kendi içinde reform yapabilme kapasitesidir.
Bir rahip
+++

Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma.
İran atasözü
+++

Aşk gerçekliğin ilk ışıklarıyla dağılıp giden bir sistir.
Bir yabancı filmden
+++

… daha fazla kederlendiğim nokta… Türk evlerini, yeni tesislerle bezeyip hemen yaptırıp durumdakilerin hala zırtaboz yapılar arkasında koşmaları, para ile milli zevki birleştiremiyerek yurdumuzun manzarasını mimarlık bakımından gün geçtikçe çirkinleştirmeleridir.
Refik Halid Karay (1942)

Kimse nizam ve kanun tanımıyor ve kimse vazifesini yapmıyor. Memleketin tablosu budur!
Refik Halid Karay (1948)

Dükkanlarda acaip acaip tavırlar, film edaları takınarak pasta ve dondurma yemenin moda oluşu… buz dolaplı vitrinler önünde çoğu kopuk bir sürü bayla bayan sinema yıldızlarına benzeme provaları…
Refik Halid Karay (1948)

İyi ki Amerika, tütün diye daha kötü bir nesne içmiyor. Bunu da bayıla bayıla içerdi bu mukaddil ve kuvvete muti dünya!
Refik Halid Karay (1948)
+++

Bir vaktaerdi ki bizim günümüz,
Koyun belli değil, kurt belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor,
Deva belli değil, dert belli değil.
Aşık Ruhsati
+++

Mektep hayatı insanın en saf ve pak zamanıdır. Hak için kükredim, haksızlıklara hücum ederdim. Biri haksızlık ettimi ona diri ve ağır sözler söylerdim. Bunu mukaddes bir vazife bilirdim. Ve: ‘Hak mevzuubahis olunca akan sular durur ve de durmalı zannederdim’. Fakat maatteessüf iş hiç de öyle değilmiş… Mektepten çıkınca, hayata girince sosyal ve pratik hayatın ne çirkinlikler ile meşbu olduğunu gördüm. Bu nice emekle hasıl ettiğim ahlak ve pürüzsüz temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terk etmeğe mecbur oldum.
Rıza Nur
+++

Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kafi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icra eylediğimiz adliye ıslahatının da bunca seneler çalıştıktan sonra malum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.
Said Halim paşa (1919)

Br devlet ki hukukunu kendi doğurmaz
Kanununa “gökten inmiş, değişmez” der,
O, asla bir devlet değil, müstakil durmaz,
Değişmeyen bir varlığı taşıyamaz yer!
Hâkim olan millet midir, Meşîhat midir?
Millî Meclis, Meb’usan mı, Bab-ı Fetvâ mı?
Hep eskidir teşri’, kazâ, mahkeme, ilâm,
Devlet dine kanun yapar, dinse devlete…
Sarıklılar memur olur, fesliler imam,
Devlet Meşîhat’e, din hükûmete!
Ziya Gökalp (1916)

Tanzimat reformlarında Avrupa’nın baskısı önemli en önemli rolü oynamıştı. Belki biraz da bu yüzden, söz konusu reformların gerçekleştirilişinde de Avrupa sistemi örnek alınmıştır. Bu sistem iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu içindir. Nitekim “güçlü olanın sözü geçer (el-hükmü li’l-gâlib)” prensibi tarih boyunca hakim anlayışı temsil eder.

… değişmenin bedeli olduğu gibi, değişmememin de bir bedeli vardır. İnsanların ve toplumların başlangıçta çoğu zaman değişime karşı tepki göstermeleri, yaradılışlarındaki tutuculuktan kaynaklanır. Yerleşik inançlar ve gelenekler, yeniliklere –olumlu da olsalar- hüsnü kabul görmeyi engeller. Bu doğal bir tepkidir. Osmanlı toplumunda da böyle olmuştur. Bütün bunlarla beraber, Tanzimat devri reformları yabancı baskının eseri oluşuna, düalitesine, ciddi bir çalışmanın ürünü olmayışına, taklitçi niteliğine rağmen devlet müesseselerini bir süre daha ayakta tutarak çözülmeyi geciktirmiş, bu alanda cumhuriyet sonrası reformlara da temel teşkil etmiştir. Günümüzde eski Osmanlı vilayetlerinden oluşan devletler, bilhassa Orta Doğu ülkelerinin hemen hepsi bu devir adliye teşkilatını aynen devam ettirmektedir.

Tanzimat ve Sonrası
Osmanlı Mahkemeleri
Ekrem Buğra Ekinci

Halef-Selef’ler: Nataşalar-Haraşolar

1997-1998. … bir otel… sakinleri “nataşalar”dır. Kimi semt mukimlerince şikayet edildiği söylenmektedir. Birkaç müşahede:

Siyah, uzun-düz saçlı, beyaz tenli, düzgün yüz hatlarına sahip ve makyajı kusursuz, orta-uzun boylu, fiziği mükemmel, 25 yaşlarında bir kadın sokak boyunca yürüyor. Bir genç adam, onu ima ederek, “iş’e gidiyor” diyor!

Zayıfça, sarı saçlı bir kadın Tofaş tipi otomobillerden birine biniyor, ön koltuğa oturuyor. Arabada üç genç erkek var. Arkadakilerden biri en gençleri! Araba hareket edince, yerinde adeta hoplayıp, sağ kolunu koltuğun üzerine atıyor. Bu hareketleriyle, içinden ne geçtiği okunabilir: ‘Kaç zamandır hayal ettiğim, olacak mı olamayacak mı, diye beklediğim şey oluyor lan; yaşasın!’

Bir Mercedes. İçinde, esmer, zayıf-uzun yüzlü, 40 yaşlarında, koyu ceketli, kravatlı, duygularını ele vermeyen mimikleri haiz, … müteahhit olması muhtemel bir adam. Otelden bir nataşa çıkıyor ve arabaya biniyor. Bu nataşa büyük ihtimalle fazla yorulmayacak; çünkü adam, seksi sadece ‘birleşme’den ibaret zanneden bir tipe sahip!

Güneşli bir bahar günü. Otelin uzun-dar balkonunda 10-15 nataşa yan yana yere oturmuş, güneşleniyor, şakalaşıp gülüşüyorlar…

O günlerde bir profesörün bütün parasını-mülkünü bir nataşaya kaptırdığı, buna rağmen ‘helal olsun, çok iyiydi ya’ dediği rivayet edilmektedir!

Bir Karadeniz ilçesindeki kadınların şehirlerine gelen nataşaları kovdukları, orada barınmalarına izin vermediklerini irat edilir.

… Salonda dört adam var. Beşincisi bir genç kadınla geliyor. Dört’ten biri, kalmayacaktır, kadının hemen hiç konuşmadığını fark ediyor. Birkaç kez göz göze geliyorlar (Bilahare, kadının bakışının, onu ‘grupta’ sanmasından kaynaklandığını anlıyor.). İlk dört’ün birisi ev sahibidir; kadına “başka yere gitme, sadece buraya gel” demesiyle, ‘gözlemci’ nihayet vaziyete vakıf oluyor: Kadın nataşadır; onun gitmesini takiben ‘çalışmaya’ başlayacaktır!

Toplumumuzda 90’larda başlayan nataşa derdi, 20 yılı aşkın süredir devam etmektedir…

1917 Rus devriminden sonra ülkeden kaçan Çarlık yanlıları (Beyaz Ruslar) İstanbul’a da gelmişler. Sayıları binleri-onbinleri bulmuş (Büyük ekseriyeti birkaç yıl kaldıktan sonra başka ülkelere azimet etmiş…)…

Fakirin yukarıda yazdığı, 90’lara ait birkaç rivayet-haber ve gözleminin ardından, takriben 75 sene önceki mümasil ‘dertleri’, bir usta kalemden, Refik Halid’den okuyalım:

“… Haraşoların derdiyle insanlar nasıl yandı, kavruldu, bunu deniz kenarlarının dilleri olsa da anlatsalar! Kim bilir kaç genç Florya Kumsalı’ndan Kalamış Körfezi’ne kadar o upuzun mesafeyi grupta ve mehtapta dalgalardan teselli aranmak, mahzun gönüllerini avutmak ve feryatlarına germi vermek için gezdiler, o yerlerde ağladılar, kaç kişi kaçar defa o yerlerde intiharı düşündüler ve inlediler.

Acaba kaç erkek Haraşolar yüzünden karısından ayrıldı? Kaç nikah bozuldu ve kaç nikah tecdit olundu? İstanbul kısmının Haraşoları herhalde ufak tefek, kırık dökük bin kadar hanenin satılmasına, Beyoğlu’ndakiler ise heybetli, azametli bin konak, apartman ve köşkün elden çıkmasına sebep olmuşlardır. Bunu, imkan olmalı da defter-i hakani senetlerine sorabilmeli! İmkan olmalı da akşamları evlerine dönen erkeklerin dimağlarında geçen düşünceleri sinema perdesinde seyreder gibi temaşa edebilmeli: Yüzde yetmiş beşinin kafasında bir Haraşo’nun hayali çıkar!..”
(Haraşoların Azimeti Münasebetiyle, Aydede, 10 Nisan 1922)
(Aydede 1922, Refik Halid Karay, İnkılap Yayınevi)

Hülaseten, sadece isim(leri) değişmiş: “Haraşo” imişler (selef) , “nataşa” (halef) olmuşlar!

Not: Şunu kaydetmek mühimdir: 1990’larda, 2000’lerde ve halihazırda, 1917 sonrasından farklı olarak onbinlerce evlilik vuku bulmuş ve bulmaktadır. Gelinler, artık yukarıdaki bağlamda ele alınamaz ve o sıfatlarla isimlendirilemezler; zira türktürler, türk olmuşlardır. Böyle evliliklerden doğan çocuklar, hem türkçeyi hem annelerinin dilini-harsını iyi derecede öğrenip yetişirlerse; ülkemize, toplumumuza, kültürümüze, bilimimize ve dünya barışına çok fayda sağlayacak şekilde görevler yapabilir, çalışmalarda bulunur, eserler meydana getirebilirler. (Bu vesileyle, sitemizdeki iki zarif ‘yeni türk’e ve onların şirin evlatlarına sevgilerimi sunuyorum.)

Yanlışlıkla Derdest Edilişim ve Şahsi Manevi

1990’lar… Ulus’taki eski adliye binasının zemin katındaki salonda, sırtımı duvara vermiş, ellerimi kavuşturmuş halde, kolumda mont, dalgın ve yorgun, evrakımın verileceği zamanın gelmesini bekliyorum. Salon kalabalık, loş…

Sağımdan, arka arkaya, her sırada üç kişinin bulunduğu bir grubun hızlı adımlarla gelmekte olduğunu gördüm. Ortadaki adamlar ellerini önlerinde kavuşturmuş ve ellerinin üzerinde montlarını koymuşlardı. Bunlar tutuklulardı. İki yanlarındaki, onları kollarından kavrayanlar ise sivil polislerdi. En önlerinde, yine sivil giyimli ve telsizli biri vardı ve “çekil, açıl” diyerek ahaliyi güzergahlarından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Grup tam önümden geçerken dağıldı. Bir hengame, kargaşa, bağırış çağırış. Yumruklar, tekmeler. Kendimi yerde buldum. Kalkayım, uzaklaşayım, diyorum ama darbeler alıp yine düşüyorum. Resmi kıyafetli polisler de geldi, halkı gruptan ayırdılar. Fakat beni ayırmadılar. Çünkü iki sivil polisin kolları arasındaydım. Biri, “kelepçeyi çıkarmış amk. Tak şunu” diyerek diğerine bir kelepçe uzattı. Kelepçelendim. Hem şoktan hem de darbelerden bir şey diyemedim. İki iri polis arasında, adeta ayaklarım yerden kesilircesine, uçarcasına götürülüyordum. Nereye?
Galiba ben dahil 10 kişiydik; kapalı, dar, şıksız, havasız bir araca itiş kakış konulduk. Yol arkadaşlarım bir şeyler konuşuyorlardı; kaba, küfürlü ve yüksek sesle; anlamıyordum. Bunlar kimdi? Katiller, tecavüzcüler..? Bir sükut anında, manasızca, “abi, beni yanlışlıkla yakaladılar” dedim. Hepsi öyle sinirlendi ki, binbir galiz küfür yüzbir haykırış. Karşımdakilerden tekmeler, yanlarımdakilerden dirsekler yedim. Ömrü hayatımda bu kadar korkmamıştım.
+++
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Nihayet durduk. Yine kapalı bir yerdeyiz. Burası bir garaj. Bu sefer normal adımlarla, üçlü kol sırasıyla, ve bu kez polislerin sövüp saymaları eşliğinde bir odaya getiriliyoruz. Cop odasına hususen getirilmişiz ki, polisler birer tane alıp mücrimlere giriştiler. ‘Siz öyle yaparsanız, biz de böyle yaparız’ diyorlardı kendi yöntemleriyle. Hassas bölgelerimi korumaya gayret ettim. Lakin epey bir cop darbesine maruz kaldım. Bir ara yorulup durduklarında, iki polis de benden yaşça küçüktü ama, “abi, yanlış adamı tuttunuz” diyebildim. Yine demez olaydım. Bu sözüm üzerine biri cop yerine yumruğunu kullandı. Hazır değildim, kaçabilirdim, göremedim. Bir direk aldım. Yüzümün şeklinin değiştiği, yamulduğu zannına düştüm; akabinde kendimi kaybetmişim.

Ne kadar baygın kaldım, hatırlamıyorum. İnleyişler ve yine küfürlerle kendime geldiğimde, gözümü açmadım, uyandığımı belli etmedim. Kıvrılmış bir halde, neyin üzerinde yattığımın farkında olmayarak bir süre daha o halde kaldım.

Kapı açılma sesi. Biri bağırıyor. Ne diyor, anlamadım. Bir isim telaffuz ediyor. İkinci seslenişinde anladım: Benim ismimi söylüyor. Düşündüm: ‘Cevap versem; yine küfür, dayak… Vermesem; daha fazla küfür, dayak.’ “Benim” dedim, yeni uyanıyormuş gibi ve inleyen, çekinik bir sesle. “Gelin” dedi kapıdaki görevli. “Gel ulan” yerine “gelin” demişti. ‘Demek, işkenceye götürülürken nezaket vakiydi.’ Yaşadıklarımı nazarı dikkate alınca böyle mülahaza etmem abes değildi…

Bir koridordayız. Polis kolumda. Tedbir amaçlı değil. Zor yürüdüğümden. Koridor aydınlık. Belli etmeden polisin yüzüne baktım. Medeni bir yüze sahipti. Hiçbir şey söylemiyordu. Benim ise bir sorum ve bir arzım vardı: “Nereye..?” ve “Yanlışlıkla…” İkisini de dile getiremeden, pür endişe ağır ağır yürüyordum. Polis, bir üst kattaki bir kapıyı çaldı, içeri girdik.
+++
Küçük bir oda. Perdeler çekilmiş. Masada sert, asabi yüzlü, burnundan soluyan bir adam. ‘Acaba, cop ve yumruktan başka neler istimal edecek, ne kadar sürecek, ‘yanlışlıkla’ demek yerine neyi kullansam ve nasıl ifade etsem’ diye düşünürken, adamın, adliyede grubun önünde gördüğüm polis amiri olduğunu hatırladım. Nasıl mutlu oldum. Neredeyse boynuna sarılacaktım. Zira bu adam işkenceci değildi. Ayrıca odada bu minvalde alet edavat bulunmuyordu. En fazla cop ve yumruk…

Beni getiren polis, ‘ben falan yerdeyim komiserim’ diyerek çıktı. Komiser, “buyurun” dedi, sandalyeyi gösterdi. Bir süre suskun kaldık. Güç mü biriktiriyor, yoksa dayağı mı kurguluyordu?.. Saniyeler süren, dakikalar gibi gelen o vetirenin ardından, komiser, “yanlışlıkla tutmuşuz sizi” demesin mi?! “Yanlışlık” demişti; bir an içimden, sövüp üzerine atılmak geçti. Çünkü o kelime sevki tabii halinde küfrü ve darbı çağrıştırıyordu. Ardından, bakıp halü pür melalimi görmüyordu ki, “nasılsınız” demesin mi?! ‘İyiyim’ cevabı tutarsız olacağından yalnızca kısık sesle “sağolun” dedim… Özür mü? Hak getire. Su, çay, peçete, kolonya ikramı bile yoktu. İçimden geçenler, onun, arkadaşlarının ve devletin şahsı manevisine dokunacak şeylerdi (Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım’da, bu kanunun çıktığını okuduğunda “Devletin şahsı manevisi olur mu?” diye yazar.). İrat edemedim elbette; bunun zamanı ve zemini değildi.

Komiser tam bana bir şey diyecekken telefon çaldı. “Savcım” diye hitap etmektedir. Sinirini belli etmemeye gayret ediyor, mazeret bildiriyor, kaçan şahsın en kısa zamanda yakalanacağını söylüyordu. Bu görüşmenin ikinci veya üçüncü olduğu anlaşılıyordu: Adliyenin arka kapısından, koridoru su bastığı için çıkamadıkları, salonu kullanmak zorunda kaldıkları; tutukluların gasp, hırsızlık ve cinayetten sabıkalı iki farklı çete oldukları… Musahabede benim ismim zikredilmedi, keyfiyetim mevzu bahis olmadı.

Komiserin haline acıdım. Benden daha vahim vaziyetteydi. Telefonu kapatır kapatmaz, teskin babında, esprili bir tarzda, nasıl derdest edildiğimi, araçta vuku bulanları anlattım; coplanmayı ve yumruğu es geçtim. Dinler gibiydi, ama aklının başka yerde idiği aşikardı. ‘Daha çarpıcı bir vaka anlatayım da neşelensin’ mütalaasıyla “80 ihtilalinden sonra benzer bir vaka yaşanmıştı” diye söze başlamıştım ki, sertçe bana doğru döndü, parmaklarını masaya sertçe tıklattı, “tamam, gidebilirsiniz, kapıdan sağa dönün, çıkışı bulursunuz” dedi. Benim hikayem alakasını çekmemiş ve bir yenisine tahammül edemeyeceğini zımnen açığa vurmuştu. ‘Ne olur anlatayım’ ısrarında olmayıp, “iyi günler” diyerek çıktım.
+++
Ertesi gün, savcılığa, evrakı almak üzere gitmeye çekindim. ‘Neden dün almadın’ diye tutuklayabilirlerdi! Zaten yüzüm gözüm bedenim yaralar, morluklar ve şişlerle doluydu, her yerim (darbe almayan yerlerim dahil) ağrıyordu; bütün gün istirahat ettiydim. Fotoğraf çekmediğime yanarım. Rapor aldım mı, şikayette bulundum mu? Kesinlikle hayır! Sadece ‘şahsi manevi’lere methiyeler düzdüm!

Bu devlet ve millet olmadıkça adam
Tezyif ve tahkire müstahaktır her dem

Komisere nakledemediğim vakaya gelince: Gazeteci Avni Özgürel’den TV’de dinlemiştim. Bir grup insan yakalanmış, sorgulanmaya götürülüyormuş. Cemseye bindirilirlerken aralarından biri kaçmış. Askerler yakalayamamış. Komutan, listedeki eksiği tamamlamak mecburiyetinde; aksi takdirde başı belaya girecek. Ne yapsın? Kaldırımda simit satan genci görmüş. Derdest edip onu da cemseye atmışlar. O genç iki sene tutuklu kalmış…

Onunla kıyaslayınca benimki, bana yapılanlar ne ki!..

Not. Bu yazıyı, yanlışlıkla derdest edilen, tutuklanan, sövülen, dövülen.. vatandaşlarıma adamışımdır!..

Okunması Elzem Bazı Kitaplar

• Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs
• Kitabı Mukaddesi Kim Yazdı, Richard Elliot Friedman, Çev. Muhammet Tarakçı
• The God Delusion, Richard Dawkins
• Kuran Okumaları, Vahiy Bilgisinin Eleştirisi, Murat Utkucu
• Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Carl Sagan, Çev. Miyase Göktepeli
• Anadolu Kültür Tarihi, Ekrem Akurgal
• The Assassins, A Radical Sect In Islam, Bernard Lewis
• Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran
• Babaîler İsyanı, Alevîliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslâm-Türk Heterodoksisinin Teşekkülü, Ahmet Yaşar Ocak
• Sorularla Haçlı Seferleri, Cüneyt Kanat, Devrim Burçak
• Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Çev. Ali Berktay
• Istanbul, The Imperial City, John Freely
• Osmanlı İmparatorluğu, Klasik Çağ (1300-1600), Halil İnalcık
• Cem Sultan, İsmail Hikmet Ertaylan
• Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken, Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun, Cemal Kafadar
• Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Celali İsyanları, Mustafa Akdağ
• Türk Mektupları Kanûnî Döneminde Avrupalı Bir Elçinin Gözlemleri (1555-1560), Ogier Ghislain de Busbecq, Çev. Derin Türkömer
• Turkish Miniature Painting, Nurhan Atasoy, Filiz Çağman
• Cumhuriyet Öncesinin Perde Arkası, Rıza Nur
• Minelbab İlelmihrab, Refik Halid Karay
• Talat Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı
• Hatıralar, Cemal Paşa
• Enver Paşa’nın Anıları (1881-1908), Haz. Halil Erdoğan Cengiz
• Enver, Murat Bardakçı
• Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedeksubayın Anıları, Faik Tonguç
• Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay
• Milli Mücadelede İttihatçılık, Eric Jan Zürcher, Çev. Nüzhet Salihoğlu
• Paşaların Kavgası, Kazım Karabekir
• Milli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy
• Birinci Mecliste Muhalefet, İkinci Grup, Ahmet Demirel
• Malta Sürgünleri, Bilal Şimşir
• Turkish Ordeal, Halide Edib
• Vatan Yolunda, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
• Anılarım, Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, Ernst E. Hirsch, Çev. Fatma Suphi
• Biraz da Ben Konuşayım, Rıza Tevfik
• Çankaya, Falih Rıfkı Atay
• Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der. Hulusi Turgut
• Atatürk’ün İhtilal Hukuku, Taha Akyol
• Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Fethi Okyar’ın Anıları, Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu
• Haliçte Yaşayan Simonlar, Hanefi Avcı

Türkçe ve Hatipler

Türkçeyi; kelime-tabir-atasözü-teşbih-üslup.. cihetlerinden zengin biçimde, akıcı, sesleri netlikle serdederek, espriler katıp gerekli vurguları-tonlamaları yaparak.. mükemmel ve ona yakın derecede kullanan hatiplerin, sohbethanların sayısı çok azdır. Bildiklerim sadece 6 kişidir:

-Ahmet Mahmut Ünlü (Cübbeli Ahmet Hoca): İnsanın bilgi, akıl ve zekasına aykırı nakli ve menkıbevi hikayelerine rağmen tek kelime ile ‘muhteşem’.
-Mustafa Çalık: Coşkun bir natıka…
-Bülent Arınç: Arasıra bilmediği alanlardan verdiği örneklerde yanlışlar yapmasına, samimi görünmeyen ağlamalarına, siyasi mevzulara girdiğinde bazen anlaşılır olmamasına rağmen…
-Hüseyin Çelik: Eğitiminin ve akademisyenliğinin sağladığı edebi bilgi hazinesinden de faydalanıyor.
-Yılmaz Karakoyunlu: 10 yıl kadar önce Ahmet Hakan Coşkun’un, ‘sizi şu kadar zamandır dinliyorum, hiç Türkçe hatası yapmadınız, duraklamadınız’ demesiyle aşikar olan kusursuz bir dil hakimiyeti. Tek nakısası, belki yeknesaklığı.
-Hayati İnanç: Müthiş bir hafıza. Nükteli anlatımıyla divan edebiyatını öğretiyor, şiirlerini dinletebiliyor, sevdiriyor.

Bu isimlerin hepsi islami-milliyetçi-sağ-muhafazakar kesimlerdendir. Maalesef sol-Atatürkçü-liberal görüştekilerden (güzel-düzgün-akıcı Türkçeye sahip, bilgileriyle-yaklaşımlarıyla kendileri dinleten bazı isimler sayılabilse de, başlangıçtaki ölçüte nazaran) dikkatimi çeken bir isim bile yoktur. Sebepleri mütalaa edilmeli.

Hayalistan Gözlemlerim

Geçen hafta Hayalistan’a geziye gittim…

(Aranot. Dönüşte, havaalanında beklerken rastladığım, uçakta yan yana koltuklarda oturduğumuz, uçaktan çok korkan, hımbıl, sinameki adamın korkusunu nasıl artırdığımın, krize soktuğumun, benden şikayetinin.. hikayesini bir başka yazıda anlatacağım.)

Beş günlük ziyaretimde bu ülkenin başkanını, halkını, siyasilerini ve bulunduğum şehrini müşahede ettim; sorup araştırıp haklarında bilgiler edindim.

Başkanları ekonomi doktoru, yerli-yabancı iktisat dergilerinde makaleler yazıyor; lakin ünvanını bunlar dışında kullanmıyor. Mütevazi başkanlık konutunu sadece çalışma ofisi, toplantılar ve ziyaretler için istimal ediyor. Konuta yakın bir apartman dairesinde kirada. İşine bisikletle veya yürüyerek gidiyor. Eşi öğretmen; uzak bir semtteki okuluna iki vesaitle, bir saatte ulaşıyor. Üç çocuğu var: ikisi, kimsenin tavassutuna ihtiyaç duymadan işe girmiş ve ortalama bir maaşla çalışıyorlar; diğeri, gemi mühendisliğinde okuyan parlak, mucit bir öğrenci. Başkanın halk, iktidar ve muhalefet partileri nezdinde saygınlığı fevkalade. Çok az, ama irticalen, yüksek belagatle konuşuyor. Halka ümit, sevgi, adalet ve bilgi-bilim duygusu, iştiyakı, temayülü yayıyor. Bu sebeplerle her konuşması, ki sadece bir devlet kanalında yayınlanıyor, bütün kesimlerce ilgiyle dinleniyor. İkinci dönem başkan olması doğrultusunda yoğun kampanyaya rağmen aday olmamak hususunda kararlı.

Hayalistan’ın en kalabalık şehrindeyim. Mimariye hayran kaldım: özgün, yaratıcı, bedii. Yeşiline, düzenli akan trafiğine, temizliğine, gürültü kirliliği olmamasına da. İnsanlar nazik, anlayışlı, fedakar, çalışkan; birbirlerine güveniyorlar… Ülkede terör, cinayet, hatta kaza vaki değil; insanlar yalnızca hastalıktan ve yaşlılıktan ölüyorlar. Rehbere, “bütün bunları nasıl başardınız, başarıyorsunuz” diye sordum. Halkını methetmek istemedi galiba; “bu bir muamma” cevabını verdi mütebessim bir tavırla.

Siyasette ve yönetimde; yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, nepotizm (akraba kayırmacılığı), müstebitlik, vatan hainliği gibi şeyler bilinmiyor. Böyle kelimelerin-kavramların dillerinde karşılıkları yok. Yabancı dillerden, olduğu gibi almışlar. İktidar ve muhalefet arasındaki tartışmalar, yalnızca projeler, estetik vesair minvalinde. Rehbere siyasi, tarihi ve kültürel mecrada; uydurma metinler, ünlü kişilere atfedilen sözler, montaj resimler, küfürlü kelamlar, tezvirat, iftiralar olup olmadığını sual ettim. Sorumu anlamadı!

Beş dakikalık muhayyilemin ahirinde cennet vatanıma, nezih şehrime, mübarek insanlarıma kavuştum, çok şükür!

Henüz Yazılmamış Bazı Kitaplar

Pek çok mevzuya dair; münhasıran, mufassal ve nesnel kitaplar elan yazılmamıştır. Mesela:

1. ‘Söylenirken’, bolca ‘kitap’ lafzı geçse de (Kitap kavramının bugünkü anlamında istimal edilmediği açıktır.), kitap formuna getirilmesinin planlanmadığı anlaşılan (Zira bu bapta tek bir ayet yoktur ve bilahare, istinkak edilmediğinden hadis uydurmaya ihtiyaç duyulmamıştır; sahabenin Kuran’ın yazılmasına ilişkin itirazını içeren rivayetler ise varittir.) Kuran’da; hangi sözlerin Muhammed ibni Abdullah’a ait idiği, hangilerini “ Allah’tandır” diye serdettiği, hangilerinin bizatihi şahsını ilgilendiren konuları havi olduğu, hangilerinin derleme sırasında ilave edildiği veya eksik olarak geçtiği… Bu minvalde, Kuran metninde; üslup, kelime, bağlam analizinin yapıldığı, tekrarların tahlil edildiği.. bir eser.

2. İslam dininin oluşum süreci: Kuran’ın söylenmesi, kitap haline getirilmesi, iktidar savaşları, fetihler, hadis uydurulması, mezheplerin ortaya çıkışı, Allah’ın tanımlanması ve sıfatlarının belirlenmesi, iman esasları ile ibadet şekil ve muhtevasının tespiti, fıkhın teşekkülü, farklı kültürlerin farklı bölgelerdeki etkileri, kurumlaşma (cami, hilafet, devlet..), tarikatlar, Yahudilik ve Hristiyanlığın tesirleri, oluşumunda onlarla mukayese.. alt başlıklarını muhtevi bir kitap.

3. Doğu, bilhassa İslam dünyasının (teknolojik, ilmi, ahlaki, iktisadi, içtimai..) geri kalmışlığının tarihini anlatan; nüfus, iklim, coğrafya, din, kültürler, sosyal yapılar, çevreyle münasebetler, ekonomi ve Batı dünyasının aynı hususlardaki vaziyet ve tekamülü göz önünde tutulup mevcut vasatın ve geleceğin değerlendirileceği bir çalışma.

4. Atatürk, Mevlana, Albert Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle söz ve metin uyduranlar kimlerdir, bu amilin arkaplanı, gerekçesi..? Uydurma söz ve metinler, kimler tarafından niçin sorgulanmadan benimseniyor, sahipleniliyor; bunların hakikati beyan edenlere yönelik pasif-aktif tepkilerinin gerisindeki psikoloji nedir? Uyduranların uydurdukları şeylerin kabulü, paylaşılması karşısında duyguları. Başka ülkelerde de benzer anlayışın olup olmadığı. Tarihte mümasil örnekler… Bu çerçevede bir kitap.

5. Atatürk’ün, dikte ettirdiği (şahıslara, onlar adlarına yazdırdığı) metinler üzerinden portresinin çizileceği bir kitap.

6. Rıza Nur’un, Hayat ve Hatıratım kitabının güvenilir (ekleme-çıkarma yapılmadığından emin olunduğu) ve şerhli baskısı neşredildikten sonra biyografisi…

7. Osmanlıca-Türkçe, eski-yeni yazı, sadeleştirme-arılaştırma konularında kafa karışıklığını, ön yargıları izale edecek; Türkçenin (hususen) Anadolu’daki macerasını (konuşma-yazı dili, lehçeler, divan şiirinin analizi, nesir dili örnekleri, Osmanlı dönemlerinde münevverlerin dili kullanma anlayışı, başka ülkelerle çağdaş mukayeseler, saray dili-İstanbul Türkçesi, matbu -gazete, dergi- metinler..) tarihi süreç boyunca anlatan bir eser.

8. Fizikte.. kuantum mekaniği, çekirdek (yüksek enerji) fiziği, büyük patlama ve genel görelilik teorileri hakkında; gözlemleri ne mikyasta doğruladıklarını, eksik yanlarını, yanlışlayan verileri, matematiksel temellerini/dayanaklarını irdeleyen eleştirel bir kitap.

9. Bir topluluğun dilini-dinini ne saiklerle, nasıl, ne biçimde değiştirdiğine; terkettiği dilinin-dininin-kültürünün yeni kimliğine ne ölçüde, hangi unsurlarla intikal ettiğine, karışımlara (kız alıp verme); mevzubahis toplumun psikolojisinde ve seciyesinde değişiklik olup olmadığına dair bir çalışma.

10. Türkiye’de insanların kendilerini (etnik-dini-mezhebi.. manada) ne hissettikleri, aidiyet duydukları kimliği ne ölçüde taşıdıkları, onu ne derece bildikleri, farklı kimliklere bakışları ve tavırları, tarihi ne şekilde mülahaza ettikleri, görüşlerinin ve tepkilerinin kimlikleriyle tutarsızlıkları.. Bu kapsamda bir kitap.

Yazılmamış kitaplar elbette bu kadar değildir. Ülkede cesur müellif-yayıncılar, bağımsız üniversite-araştırıcılar, meraklı kesim-insanlar ekalliyeti kalile idiğinden, yukarıdaki nevi ve sair eserlerin neşet etmesini epey beklemek gerekecektir.