BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Genel

İntihar (3.-son bölüm)

“İyi geceler asteğmen, bu sefer kanamalı bir yaranız yok! Canınıza ne kastınız var?… Çok az ve çok öz konuşuyorsunuz; söz tasarrufu mu yapıyorsunuz?! Şimdi size bir sakinleştirici yapıyorum, gece deliksiz bir uyku çekeceksiniz. Başhekim, psikiyatri uzmanıdır, yarın konuşacak sizinle. Geçmiş olsun.“

Yine hastanedeydim ve yine aynı doktordu. Bir saatlik şoktan ayılıp kendime geldiğimde, insanları, ‘Rayların üzerinde uyuyakalmışım’ diyerek kandıramayacağım(!) açıktı. Kartal gözlü makinist beni farketmiş ve son anda makas değiştirmiş. Karşıdan yaklaşan trenle burun buruna gelmişler. Yanıma vardıklarında ayakta olsaydım makinist ve yolcuların ellerinden zor kurtulurdum… Sıcak çatışmaların beyindeki izdüşümleri konusunda ihtisaslaşmamış psikiyatr-başhekim, karşısında sohbet etmekten hoşlanmayan ve son cümlesi, “Gördüğünüz gibi, ben yaşama özürlü bir hastayım; bana ötenazi yapmanız mümkün mü?” olan birini bulunca, onu, kurul kararıyla başkentteki askeri hastaneye sevk etti.

Tekrar dönmüştüm hastaneye, o koğuşa, zincirsiz mahkumiyete, benzerim insanların yanına. Kabuslar… Sayıklamalar… Yanlışlıkla erken terhis edildiğim ileri sürülüp beni yine askere çağırdıkları gibi rüyalar… O şartlar, o ortam altında tedavi olmam, düzelmem mümkün değildi.

… Nöbetçi subay çevik olmasaydı alıyordum belindeki tabancasını. İlaçların dozları artırıldı, özel koğuşa alınıp tecrit edildim… İkinci kez hastaneye gelişimin üzerinden altı ay geçmişti. Nihayet, tehlikesiz görüldüğüme ikna olunup, tekrar ‘kendini vuracaklar’ koğuşuna nakledildim. İlk fırsatta bir silah bulmalıydım; en kestirme, pratik yol silahtı çünkü. (Bıçağı da düşünmüştüm, ancak bunun için harakiriyi, bıçağı saplayacak en münasip yeri bilmek gerekiyordu.) Tabanca şart değildi; nöbetinde uyuklayan bir erin G4’ü de işimi görürdü. Az mı kullanmıştım o yarı otomatiği çatışmalarda…

Onu, gece nöbetinde silahını kapmayı tasarladığım ere güven aşılamam sırasında tanıdım: Bizim servisten içeri girmişti. Birini aradığı belliydi. Koğuşlara, odalara bakınıyor ama kimseye sormuyordu. ‘Sormadan kendin bul, keşfet’ prensibine bağlı bir insan olmalıydı. Bakışlarımı ona iten aslında vücut diliydi: Aynı anda birkaç yönü takip edebiliyor ve adeta duyularıyla hareket ediyordu… Bulma umudunu yitirince bana yöneldi ve sordu. Prostattan ameliyat olan babasını arıyormuş! Yanlış serviste olduğunu, koğuşlardaki gençleri görmesine rağmen anlayamaması hoşuma gitti açıkçası. ‘Benden de dalgın insanlar varmış bu dünyada!’ Bizim koridorun içeriye doğru ikinci kapısı, ‘başkasını vuracaklar’ koğuş ve odalarına açılır ve daha sıkı korunurdu. Kapıdaki nöbetçiler ve koridordaki insan azmanları beni tanıdıkları için geçmemize izin verdiler. Bütün koğuş ve odaları yani içlerindeki, çoğunlukla yirmili yaşlardaki askerleri gösterdim. Yine anlamadı. Vücudu, duyu organları oradaydı ama beyninin bir kısmı başka bir yerdeydi sanki. İçin için gülüyordum. Ona son bölmeyi de göstermek bayağı eğlenceli olacaktı. Koridordaki son bölme, hastanenin en korumalı bölgesidir. Burada ‘kimi, ne zaman vuracakları belirsiz olanlar’ ikamet eder, kilitli kapılar arkasında. Uzman doktordan izin alarak girdik o bölmeye. “Burada olabilir mi?” dedim, kendimi zorlukla tutarak. Kapı önünde tam teçhizatlı iki er, içeriden gelen korkunç sesler, iniltiler. Küçük pencereden içeri baktırdım: Elleri ve ayaklarından duvarlara zincirlenmiş hastalar. “Bunlar tutuklu hastalar herhalde. Burada olamaz.” deyince dayanamadım. “Gelin!” deyip kolundan tuttum; bizim koridora kadar birlikte yürüdük. Koridor boyunca gülmekten gözümden yaş geldi. Hayatımda öyle gülmemiştim. Aptal biri değildi ama bu kadar da dalgın olunmazdı ki! “Sizce bir gariplik yok mu?” diye sordum. Nihayet anlamıştı: “Prostat bildiğim kadarıyla ileri yaşlarda ortaya çıkar. Ben yanlış serviste miyim?”

Alaya alınmasına kızmadı. Kendimi tanıttım. Benimle, ziyaret süresi boyunca sohbet etmesi, yaşadıklarım mı, intihara meyilli bir insanın psikolojisine merakı mı, yoksa her ikisi miydi, ya da?.. Peki benim, doktorlara dahi anlatmadığım iç dünyamı ona anlatmam, dinlemesini bilmesi; beni, hislerimi yaşamışçasına, algılar görünmesi miydi?… Kimliğini açıklamadı; bir-iki kısa hikaye anlatıp, birkaç bilmece sordu. Memleketteki adresimi alıp başka hikaye ve bilmecelerini yazılı, ciltli halde göndereceğini söyleyerek gitti. O gece, askerin tüfeğini birkaç saniyeliğine alma planından vazgeçtim.

… Servisteki hastalar geceleri, uykularında da denetlenirlerdi. Bu, ilaç dozlarının miktarı açısından gerekliydi. Barış ortamında hayatta kalmanın prensiplerini oluşturmaya koyuldum. Sorun beynimdeydi, o halde çözüme oradan başlamalıydım. Önce uykuya dalma korkusundan kurtuldum; tuttuğum futbol takımının maçlarını, nefis pasları, sert-isabetli şutları, harika golleri görerek; bir konseri, onlarca sazın müthiş bir ahenk içindeki nağmelerini, muhteşem eserleri duyarak; bir ilkbahar güneşinde, gürül gürül akan ırmağın kenarında oturmuşken, her rengin en güzelini seyrederek; barok tarzında kilise inşa eden bir İtalyan mimar ya da Mimar Sinan’ın ustabaşısı olarak… Böyle uykuya dalınca rüyalar da hayallerle uyum gösteriyordu. İlaçların dozları azaltıldı.

Ölümlerdeki sorumluluk hissinden kurtuluyordum: En önde giden ben değil miydim? Vücudumu arkadaşlarım uğruna siper etmemiş miydim?… Vicdanım rahatlamıştı. Kahramanca, yiğitçe ölüme koşan arkadaşlarım tekrar dünyaya gelseler, gözlerini kırpmadan yine atılırlardı ölüme. Onların geride bıraktıklarıydı, aileleriydi, bizlerdik asıl üzülünmesi gerekenler. Peki, bacaklarımın, kollarımın, kalbimin sızlaması geçecek mi; yaşadıklarımı, yitirdiklerimizin yüzlerini, seslerini tümüyle unutabilecek miyim? Sanmıyorum.

Bazen bir film, bir olay, bir kitap, hatta bir cümle insan hayatında bir dönemeçtir. Bazen o dönemece hangi başlangıç noktasından gelindiği hatırlanamaz. Bunalıma düşüş gibi bunalımdan çıkış da silsileler halindedir; ayrıntılar unutulabilir. Emin olduğum tek şey, buhranlarımın azalmasının başlangıç noktasını bilmemdir. Eğer o ziyaret günü o ilginç insanı tesadüfen görmeseydim, onunla konuşmasaydım aynı günün gecesi kafatasımda G4 fişeği ile bir delik açılacaktı.

Eski kararlarımdan iki tanesi hala geçerlidir: Yatakta öleceğimi öğrenirsem, beynimi dağıtmakta bir an bile tereddüt etmeyecek ve bu kez gözlerimi asla acil serviste açmayacağım! Ama bundan önce, bilerek-bilmeyerek cinayet işleyen-işleten gerçek katillerin canlarını bağışlayacak fakat her işeyişlerinde toprak altına gönderdikleri veya yer üstünde kalan ölüleri ve onların yakınlarını hatırlamalarını sağlayacağım!

SON

Bu hikaye bilhassa 100 küsur yıldır vatanı savunan kahramanlara ithaf edilmiştir.

Tevrat Hangi Alfabe ile Yazıldı?

Kuran’a göre Musa’ya Tevrat indirilmiştir.

Tevrat’a göre (de) Musa peygamberdir ve yaşadığı dönemin, mezkur kitaptan MÖ 1300’ler olduğu çıkarılmaktadır.

Tevrat hangi alfabe ile yazılmıştır?

Bugünkü alfabelerin (Yunan, Latin, Kiril, Arap, Yahudi…) atasının Fenikelilerin icat ettiği alfabe olduğu kabul edilir (MÖ 1000’ler). MÖ 1300’lerde, Yahudi alfabesi yaratılmamıştı; bölgede, çivi yazısı ve resim yazı (hiyeroglif) cari idi…

Anıtlardaki kitabelerde ve kazılar neticesi bulunan pişmiş tuğla, bronz levha, çömlekler vs. üzerlerinde çivi yazısı veya resim yazısı ile nakşedilmiş hiçbir Tevrat ayetine rastlanılmamıştır. (Elbette ‘10 emrin yazılı olduğu levhaya’(!) da tesadüf edilememiştir.)

Tevrat’ın Yahudi alfabesi ile, sözlü hikayelere dayanarak, MÖ 700’lü yıllardan itibaren (MÖ 400’lere kadar) derlenip kaleme alındığı tespit edilmiştir.

Haşiye: Tevrat, İncil ve Kuran’da adı geçen, peygamber idiği belirtilen Musa isminde birinin yaşadığına, varlığına ait hiçbir delil yoktur. Oysa, o devirde ve hatta çok daha eski yüzyıllarda hayat sürmüş sayısız ünlü insanın varlığına dair namütenahi kayıt mevcuttur.

Sormak, hele sorgulamak için bilmek gerektir
Ağır gelmekte ise aldanmaya razısın demektir

Gelin Sual Edelim I

Malumdur ve bilmeyenler için malum olmalıdır ki iman, sadece tanrılara ve dinlere münhasır değildir, çok daha şümullüdür.

Bu yazı dizisinde; sorgulanmadan doğru/gerçek bilinen, kabul/iman edilen farklı alanlardaki muhtelif iddiaları, tezleri, görüşleri.. sıralayacak, irdeleyecek ve bunlara dair istintak edici sualler soracağım.

Şunu mukaddemede belirteyim: ‘İman’ vazedenlerin sorulara kendilerince ve ‘inananlar’ için cevapları her zaman vardır, yoksa da yaratırlar; lakin bunlar öyle yanıtlardır ki, (müteveffa anneannemin tabiriyle) ‘Allahım aklıma mukayyet ol’ dedirtir, irat edebilecek söz bırakmazlar.
+++++

‘Materyalistler maddiyatçıdır/duygusuzdur/ahlaksızdır…’
Materyalizmin kelime anlamından hareketle serdedilen, maddeciliğin (özdekçilik) ne idiğinden bihaber inananlara yönelik bir ezber…
Çevrenize bakınız; mezkur ve benzeri özellikleri taşıyan dindarlar az mıdır?
Not. Materyalizm eleştirim saklıdır.
+++
‘Üniversitelerde astroloji bölümleri açılmaya başladı.’
Astrolojiyi bilimsel temele oturtmak isteyenlerin iddiası.
Hangi üniversitelerde..? Astroloji doktorları çıkmış mıdır? Bilimsel dergilerde astrolojiye dair makaleler yayınlanmakta mıdır? Bölüm(vari bir şey) açılsa dahi, bu, kaynak sıkıntısındaki üniversitelerin, astrolojiye meraklı zenginlerin paralarını geri çevirememesinden neşet ediyor olabilir mi?
Not. Yukarıdaki iddiayı gündeme getirenlerden bir astrolog, ‘astrolojik kehanetler’ için kanıt isteyen astronomi profesörüne ‘önce inanmak gerekiyor’ diye karşılık verdi!
+++
‘Halkımızın yüzde 99’u müslümandır.’
Bu ezberin neden, ne için ifade edildiği tetkik mevzuudur.
Bir sebebi, basit (ama belki en doğru) bir yorumla, ‘esaminiz okunmuyor, sizi tükürüğümüzle boğarız’ olarak tavsif edebilir miyiz acaba? Bu yaklaşım ahlaki ve akli midir?
Yüzde 15 oranındaki alevi vatandaş müslümansa, onlar niçin sünnileştirilmeye çalışılagelmiştir? Yine, müslümanlarsa, ‘ibadet yerimiz’ dedikleri cemevleri neden ibadet yeri sayılamamaktadır?
Her ‘Allah’ diyen müslüman mı sayılmaktadır? (Bkz. ‘Her Allah Diyen Müslüman mı?’ yazım.)
Birbirlerini tekfir eden insanlar ve gruplar, haklılarsa müslüman sayısı azalmayacak mıdır?!
+++
‘Rüyamda gördüklerim çıkıyor.’
Rüyaların sebeplerini bilmeyenlerin, ‘algıda seçici’lerin, hafızası zayıfların, kendilerinde olağanüstülük vehmedenlerin iddiası.
Rüyada görülenlerin yaşandığının ispatı çok kolaydır: Rüya sahibi gördüklerini kaydeder; metnin altına o ve noter imza atar; böylece rüya belgelenir ve ‘sonuç’ beklenir… Böyle bir yönteme hiç rastlanmış mıdır?
Not. Gazeteci-köşe yazarının, “rüyamda ölüyor gördüklerim kısa zaman içinde ölüyor” sözüne, programdaki akademisyen, “böyle bir rüya gördüğün zaman beni ara, ismi söyle” diyor istihzayla!.. İlaveten; gördüğü rüya türünden, köşe yazarının ölümden fazla korktuğu neticesine varılabilir!
+++
‘Maya takvimine göre Aralık 2012’de Marduk gezegeni(?) ile gezegenimiz çarpışacak ve [ herhalde sadece ‘Marduk’ ve Dünya için] kıyamet kopacak.’
Yukarıdaki palavra, benzerleri gibi birkaç yıl kimi insanları ‘düşündürdü’, daha ziyade korkuttu.
Tahammülüm ölçüsünde takip edebildiğim alakalı programların hiçbirinde,
“Sözkonusu takvim nedir, nasıldır; içinde/üzerinde ne yazmaktadır, kehanet hangi cümlelerle ifade edilmektedir; mayaların dünya ve evren bilgileri ne kadardır; başka, bildirip de gerçekleşen bir olay vuku bulmuş mudur; madem yaklaştı, teleskoplar/astronomlar ‘Marduk’u neden hala gözleyemiyorlar” gibi sualler sorulmadı!
Not. ‘Kehanetin’ (varlığı dahi şüpheli idiğinden tırnak içinde) ortaya atılmasının gerisindeki sebepler/amaçlar ve kehanetin ‘kuantum düşünce sahiplerince’ yapılan ‘pozitif yorumu’ da istintak ve tahlil edilebilir.

Mineloruç İlelıslahat

Dolu mideyle huzursuz bir-iki saatlik uyku, uyanınca midede ekşime, alınan derste tek kelime anlayamama, verilen derste dikkati toplamak için aşırı çaba, iftardan sonra bitkinlik, çalışamama…

Bu garabeti, hamakati, özzulmü 10 yıl yaşadım. Nihayet ilanihaye terkettim (1989).

Aşağıdakiler oruç hakkında bilgi, gözlem ve tespitlerdir:

– Kuran’da açıkça yer bulan hususlardan, ibadetlerden biridir.

– Başta belirtilen durum ve dahası (sinirlilik, saldırganlık..) hemen her oruçlu için (tıynetine, cibilliyetine göre) derece derece vakidir.

– Oruç tutmanın tek cazip yanı, uzun süre aç kalmanın saik olduğu yemek yeme zevkidir.

– İftar sofralarında, sair günlere nazaran, tabii olarak, daha fazla çeşit istenmektedir. Ramazan ayındaki yemek israfı tahkike şayan bir bahistir.

– Oruç tutanların, ramazanda ve akabinde maruz kaldıkları rahatsızlıklara, hatta ölümlerine dair araştırma yapılmamaktadır, istatistik mevcut değildir.

– Orucun sağlığa yararlı olduğunu ileri süren doktorlar yalan söylemekte, mesleklerine ihanet etmektedir.

– Orucun (bütün ibadetler gibi) müminlere takva, ahlak, dayanışma, fakir-fukaraya duygudaşlık(1), disiplin, sabır gibi erdem ve nitelikler kazandırdığı iddiası müşahedeye mugayirdir.

Bütün bunlar (ve unutup yazmadığım başka menfi şeyler) muvacehesinde şehri ramazana, oruç tutanlara saygı duymak kabil değildir. Mamafih ramazanda, dışarıda, oruçlunun yanında yemek-içmek adaba aykırıdır.

Bir yerde yazmıştım, tekraren: ‘İman, ibadetler inananı salih insan yapmaz; faziletli veya tabiaten iyi insan dini, inancı güzel gösterir.’ Bu, her çağda ve toplumda caridir.

İslam dünyası yüzyıllardır geriliğin pençesinde debelenip durmaktadır. Bu durum, kimi din adamlarının, şu kadar asırdır, hatta bazısının elan savunduğu gibi, imandan-ibadetten uzaklaşıldığı için değildir; sebeplerden biri bizatihi (tutarsız, bağnaz) inanışlar-(faydasız, müfrit) ibadetlerdir.

Bir süre evvel, dinci TV kanallarından birinde, dünyayı gezip görmüş eski bir diyanet görevlisi, ‘dünyada ahlaken en düşük yerler İslam ülkeleridir’ deyince sunucu, galiba ‘anında’ gelen tepkilerden de hareketle bu sözün telifini istemiş, ama mezkur zat, ahlaksızlığın örneklerini (yolsuzluk, rüşvet, adam-akraba kayırma, cinsi sapıklık…) vererek sözünün arkasında durmuştu.

İslam’ın, müslümanların dünyaya sunabileceği, verili hiçbir değeri yoktur.(2) Ezan, namaz, oruç, hac… Bunlar, farklı kültürlerde ilgi, sempati, karşılık bulmamakta; tersine tiksinti, nefret, alay mevzuu olmaktadır.

Neticede; İslam dünyasının, muhafazakar müslümanların; nasıl olacaksa artık, dini ve sosyal tarihe eleştirel bakmaları, miskinlik-atalet veren zihniyetten sarfınazar etmeleri, ‘değerlerimiz-kutsallarımız’ dedikleri konular üzerinde düşünmeleri, kendilerini yenilemeleri ittihaz etmektedir. Yani, telaffuzunun bile rahatsız ettiği, sevki tabii ile reddedilen ‘dinde ıslahat (reform)’ yoluna girmeleri gerekmektedir. Aksi hal ve vetirede (bir diğer ifadeyle, mevzubahis kesimin, ‘ayaklarına sıktıkları’ tavır, yaklaşım ve anlayışları devam ettikçe) her nevi çözülme ve çöküntünün sürmesi kaçınılmazdır.

Sorgutçu olarak, dünyada inanca dair ne varsa ortadan kalkmasını isterim. Lakin, bu yakın ve orta gelecekte sözkonusu olamayacağına göre, hayatımı içinde ve birlikte idame ettirdiğim müslümanların vasıflı, bilgiye-bilime kıymet veren, marka ve değer yaratan, güvenilir insanlar olmasını arzu ederim. Şu vasatta mümkün gözükmeyen ‘dinde teceddüt’ kuvveden fiile çıkmadıkça dileğim kuru bir hayalden öteye geçmeyecektir.

(1) İslam memleketlerinde fakir-fukara olmasının, bunun fıtrata bağlanmasının ve ‘fakir-fukara, garip-guraba edebiyatı’nın, harsi-içtimai-iktisadi-siyasi-dini marazın-cehaletin-bağımlılığın-sultanın-irticanın tezahürleri idiğini de bilmek lüzum eder.

(2).Müslümanların bilimin gelişimine katkıda bulunmuş ve islam diyarlarında gayrimüslimlerin (Avrupa’ya nazaran) canlarının, mallarının, namuslarının korunmuş olması, elbette ‘değerler’dir; ama tarihidir ve dinden çok kültür kaynaklıdır. İlahiler ve hat sanatı da bedii değerlerimizdir; lakin cihanşümul değildir (İlahiler yeni sentezlerle, hat sanatı ise latin harfleriyle icra edilerek belki dünyaca beğenilecek, takdir görecek kerteye ulaşabilirler.).

Not1. Acaba 100 küsur sene önce İstanbul’da ramazan nasıl yaşanıyordu? Refik Halid’in sultan Abdülhamid devri ramazanını anlattığı yazısından:

“… Şehir, gündüzleri yarıdan fazla tenhalaşır, halkın yarıdan fazlası, yorganını başına çeker, uykuya varırdı. Hükümet dairelerinde de devam edenlerin sayısı azalır, kalemler boşalmış görünürdü. Ta ikindi zamanına, Beyazıt sergisinin dönüp dolaşılacağı saate kadar… Bir eğlence şehri ki ahalisi gündüz yatakta, gece sokakta!

Oruç ve ibadet, hilafet merkezinde, umumi nazardan en dejenere şekli almıştı: İsraf, zina, sefahat, kumar, tembellik, sonra da dindarlık taslama ve riya. Yalnız tek bir noktada kati perhiz: Alkol… Bunun da sebebi hükümet yasağından fazla [çok, ziyade,] rakının, hiçbir surette giderilmesi mümkün olmayan pek karakteristik kokusu!..”
(Üç Nesil Üç Hayat, Refik Halid Karay)

Günümüzde yaşanan çok farklı mı!?

Not2. Yazıdan bahsettiğim münevver-dindar bir arkadaş, itiraz edip orucun faydalarını serdetti. İndi (itiyadi-imani) bu görüşe mukabil yazıda herhangi bir düzeltmeye ihtiyaç duymadım.

Not3. Toplumların sosyal yapısı, davranış kalıpları, alışkanlıkları tek tanrılı dinlerden eski olan kadim inançlarla, geleneklerle, törelerle vücut bulmuşlardır. Dolayısıyla dinde yenilik yapmanın bunları ne ölçüde tedavi edeceği, tekamülünü sağlayacağı, dönüştüreceği şüphelidir, tartışmalıdır. Yazıyı belki kısmen kadük kılacak bu tespiti belirtmek ilmi şarttır.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II

Yabancı, gâlibâ ABD’li bir aktör konuşuyor. Son derece boğucu, âdetâ burnundan bir konuşma; ve iki lâfının biri “you know”. Ve anadili İngilizce olan veya olmayan sayısız insanın konuşmalarında dikkati çeken sayıda kullanılıyor bu söz. Az kelime bilmenin bir tezâhürü…

Az kelime ile konuştuğumuzu sürekli vurgulayarak, kendimize haksızlık mı ediyoruz acabâ?! Bütün dünyânın sorunu mu bu yoksa?

Türkçe dublajlı ABD yapımı dizi ve filmlerde (de) sıklıkla rastlıyorum, ‘bilirsin’ sözüne. Bizim çevirmenler her sözü birebir çevirmek zorunda mı hissediyorlar kendilerini?!.. *

You know’un İngilizce’de, konuşma dilinde kullanıldığını ve bu dil bağlamında, ne derece varsa, bir anlamı olduğunu tahmîn ediyorum. Bizdeki ‘işte’ sözü, you know’un, ‘cümlede bir anlam ifâde etmeyişi bakımından’ muâdili olabilir.

Bu husus, ‘işte’, ‘bilirsiniz’, beni çok rahatsız ediyor vesselâm!

* Öte yandan, böyle çevirilerin bir yarârı da yok değil: Bu sâyede yabancıların konuşma tarzlarını ve değinildiği gibi, kelime hazînelerinin zayıflığını da öğrenebiliyoruz!
+++

Eski sunucu, hâlâ güzel konuşan, hocalık yapan Nedret Selçuker 70’lerinde olmalı. Megaloman: Kendini, ödüllerini uzun uzadıya anlatıyor…

Bu bir yana, röportajda aklımda kalanların bâzıları:

İkâmetgâh değil ikametgâh imiş (a, uzun okunuyor ama ince değil.). Çünkü ‘kaim (ka:im) olmak’tan geliyormuş.

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirindeki “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” mısraında geçen “sade”nin (yalnızca, sâdece) vurgusuna dikkat etmek gerekiyormuş. Sâde/sa:de şeklinde okunursa sâde kahve’deki ‘sâde’ olurmuş; o nedenle a sesi tâne tâne okunmalıymış (sa-a-de).

Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde geçen, “İstikbâlde dahi seni…” ifâdesinde dahi’deki a’nın uzatmadan okunacağını da vurguluyor (Malûm dâhi/da:hi ‘dehâ sâhibi’ anlamındadır.).

N. Selçuker’in belirttiği gibi, kelimeleri doğru okumak kulakla öğrenilecek bir beceri.
+++

Epeydir ‘evrensel’ kelimesi kulağımı tırmalıyordu. Nihâyet benim gibi düşünen birine, bu terime îtiraz edene rastlayabildim.

Yargıtay eski başsavcısı (Prof.) Dr. Sami Selçuk, “falanca kavram Mars’ta da geçerli değildir ki evrensel olsun; küresel veya dünyâsal dememiz gerekir,” diyor. (Cihanşümûl de denebilir belki.)

Not. Evrensel’in batı dillerindeki karşılığı olan ‘universal’ köken açısından ‘evren’ ile ilgili olmayabilir.
+++

Bir fikir, bir îcat, bir keşif vb. aynı/yakın zamanlarda (veya değil) ve birbirinden habersiz olarak iki (veya daha fazla) insan tarafından düşünülüyor, ediliyor, yapılıyor ise, bu durumu (bir kelimeyle/terimle) adlandırabiliyor muyuz/nasıl adlandıracağız? Dilimizde böyle bir sözcük var mı?..

TV’de, edebiyatçı Prof. Dr. İskender Pala’dan duydum: İki şâirin tesâdüfen, birbirinden haberleri olmaksızın aynı meâlde ve aynı sözlerle bir beyit veya mısrâ söylemeleri’ne ‘tevârüd’ deniliyormuş.

Bu sözcük, yukarıda belirttiğim alanlara da şâmil olabilir mi? Arapça kökenli bir kelime yerine Türkçe kökenli bir sözcük türetilmiş midir? Şimdilik bilmiyorum.
+++

Felsefeci Prof. Dr. Ahmet İnam, türkü sözlerinin ilk beyitlerdeki ifâdelerin sâdece kâfiye uyumu için yazılan boş sözler olmadığını, ikinci beyitlerdeki, asıl vurgulanacak konunun geçtiği yeri, havayı, ortamı vs. anlatan, dinleyenleri asıl mesaja hazırlayan bir giriş niteliğinde olduğunu belirtiyor. Bir türküye bakalım, acabâ A. İnam haklı mı diye:

Şu Erciş’in dağları,
Gül kokuyor bağları,
Kipriğimnen süpürem,
Sana gelen yolları
(Gül Yüzlüm, Türküler, Bekir Karadeniz)

Bence haklı.

Not. A. İnam’ın mezkur görüşü, elbette nice zamandır ve insan tarafından söylenmiştir. Fakir de bundan haberdardır.

Türkçe Üzerine Notlar V

“Osmanlı döneminde yaşayanlar nasıl konuşurdu?” sorusuna verilen cevap (‘Arapça-Farsça –kökenli- kelimelerin ve terkiplerin bolca olduğu bir dil konuşurlardı.’), çocuk ve genç yaşlarımda kafamı karıştırırdı: Yaşlı insanlarda bunun izlerini neden görmüyordum? Velev karma bir dil olsun, böyle bir dili konuşmak bilgi, kültür gerektirirdi; neden toplumda bunun yansımaları bulunmuyordu?.. Okuyup dinleyince öğrendim ki, yukarıdaki; basit, akılsız, ahmakça bir propaganda söylemi imiş. Neyin ne idiğini buraya yazmayayım; bilen biliyor, bilmeyen araştırsın efendim… Garabet şu ki, benden bir nesil büyük birisi geçenlerde aynı iddiayı serdetti; edebimden saçmaladığını söyleyemedim!
+++

“İlericilerin” bayrak kelimeleri idi, “olanak”, “karşın”, “gereksinim” vs. Aslında onlar da “gericiler” gibi (iddia edilenin aksine) çok okumazlardı; bu yüzden bazen yanlış yerde kullanırlardı o kelimeleri. Bunlar, dili nasıl fakirleştirdiklerini, kültürü-düşünceyi nasıl katlettiklerini fark edemeyecek, öngöremeyecek kadar bağnazdılar (Yukarıdaki cümleler, iki-üç nesil için geniş zaman kipiyle ifade edilebilir.). Şaşırtıcı olan, böyle necis, iğrenç kelimelerin, günümüzde bazı “muhafazakar” denilen kişiler tarafından da kullanılıyor olması.
+++

Dilimizdeki Arapça-Farsça tamlamalar 100 küsur yıl evvel terk edilmeye başlanmıştı ki (yazılı) Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir adımdı. Lakin, mezkur tamlamaların bazıları bugün de bilinir: sinei millet, alameti farika, hüsnü kuruntu… Bunlar dilimize zenginlik, estetik (şiirsellik, melodi) katmaktadır; unutulmamalı, istimal edilmelidir.
+++

Dil hususundaki şehir efsanelerinden, yani dil palavralarından biri, dünyada 250 milyon kişinin Türkçe konuştuğudur. Bu, sadece, ‘yakın-uzak falan lehçelerin (“dillerin” denirse yanlış olmaz) ortak-üst bir dil kökenine bağlı olduğu’ çerçevesinde doğrudur (Bu durumda dahi 250 milyon sayısı abartılıdır.)… Türkiye alfabesine yeni Azerbaycan abecesindeki harfler ilave edilirse, Türkmenistan ve Özbekistan (herhalde) bir-iki ilave ile Azerbaycan alfabesini esas alırlarsa (alsalardı), Avrupa’dan Çin’e kadar, çevre ülkelerde yaşayanlarla birlikte, (mübalağasız) 150 milyon kişi, en fazla üç aylık eğitimle birbirlerini anlar, yazılanları okur hale gelirler(di) (Hatta bir-iki yüzyıl içinde yeni bir ulus ve müşterek bir dil ortaya çıkabilirdi.). Bunun, sayı ve coğrafya dikkate alınırsa, sözkonusu ülkelerin kültürlerine, ekonomilerine, maariflerine vs. ne kadar faydalı olacağı açıktı(r)… “Ortak alfabe projesi”, adı geçen ülkelerin, bilhassa son ikisinin müstebit, bi-akıl, vizyonsuz iktidarları yüzünden hayata geçememektedir, geçememiştir.
(Not. Yukarıdaki hayal siyasi değildir, yani “Turan mefkuresi” kapsamında değerlendirilemez; çünkü fakir, muhayyel ulusu ve dili, kutsiyet atfetmediği  “Türk” ve “Türkçe” namları ile isimlendirmeyi şart görmemektedir. Türk-Türkçe isimleri kabul ve istimal edilse, tarihi zaviyeden yanlış olmaz, hatta doğrusu budur; bunu da teslim etmek gerekir.)

Gelin Sual Edelim II

‘Uzaylılar’ tarafından kaçırılma (ve beyin incelenme) iddiaları en fazla ABD’de çıkıyor. ‘Kaçırılanlar’ fevkalade beyin vasfına haiz değillerdir. Uzaylılar neden bunların beyinlerini merak ediyorlar ve kaçırmaya tevessül ediyorlar; niçin zeki veyahut kendilerine ‘inanmayanlarla’ ilgilenmiyorlar?
+++

Dünyanın küre (yaklaşık) şeklinde idiği, denizden kıyıya yaklaşan geminin önce direğinin.. görülmesiyle anlaşılabileceği söylenir, yazılır. Tarih boyunca ve elan böyle bir gözlem yapan insan olagelmiş midir?
+++

Kopernik ve Kepler’in dünyanın güneş etrafında döndüğüne ilişkin yazdıkları ifadeler, delilleri-hesaplamaları nasıldır, nelerdir?..
+++

Galile, dünyanın döndüğüne dair hangi kanıtı sunmuştu da Kilise reddetmişti?
+++

Tasavvuf ehli geçtikleri aşamaları söyleyemezlermiş… Allah onlara ‘saklayın’ mı demiştir yoksa yaşadıkları anlatılamaz şeyler midir? Bunların, böyle hallerin müslümanların ahlakına, gelişmesine, islama ne faydası var olmuştur ve vardır?
+++

CERN’deki deneyler neticesinde Higgs parçacığının bulunduğu ilan edildi. Keşfedenlere Nobel ödülü verildi. Gerçekte hiçbir şey bulunmadıysa ödül verilmesinin sebebi nedir?
+++

Bazı alevilerin dindar sünnilere tavırlarının sebebi anlaşılabilir. Kimi sünnilerin, alevileri katletmeye kadar götüren düşmanlığın saiki nedir?
+++

Alevilerin, sünnilerin ‘Ali söylemi’ hakkında düşündükleri, müslümanların ‘İsa söylemi’ne karşılık hıristiyanların tepkilerine koşutluk arz etmekte midir?
+++

Aleviler ekseriyet teşkil etseydi, elan (bazı) sünnilerin onlara yaptığı fişlemeyi, baskıyı, katliamları, sünnilere uygularlar mıydı?
+++

Herhangi bir şeye (dine, bilime, astrolojiye, komplo teorilerine, ruha, cinlere…) iman edenler; iddia ettikleri-savundukları tezleri doğrulamayan hatta yanlışlayan sayısız argüman karşısında bir düziye bahane üretmek/(ilave) gerekçeler türetmek mecburiyetinde kalmalarından acaba rahatsızlık duymakta mıdırlar, yoksa yaptıklarını bir tür spor olarak mı addetmektedirler?

Not. Yukarıdaki bazı soruların cevaplarının ne idiği aşikardır. Bazılarınınkini ise merak edeyazıyorum.

Bazı Müminlerin Kutsallara Hakaret Tavr-ı Söylemi

“Kutsallarımıza hakaret ediyor(lar)” söylemi bazı müminler tarafından muttasıl serdedilir. Bu yazıda, ‘hakaretler nelerdir ve mezkur müminler kimlerdir’ suallerine yanıt bulmaya gayret edeceğim.
+
Evvela, neler hakaret telakki edilmektedir, onlar gerçekten tahkir midir; örnekler vererek tahlil edeyim.

Kuran’ı, peygamberi, İslam’ın teşkilini ve kurumlaşmasını akademik bir tarzda inceleyen çalışmalar hakaret değildir (Bu eserlerde Muhammed’in Hz. sıfatı birlikte zikredilmesini istemek abestir.). Çağdaş iddiaları (Kuran’daki ‘bilimsel gerçekler’ vs. tezlerini) çürüten yazılar, popüler yayınlar tahkir olarak değerlendirilemez. Kuran’da, hadislerde (‘sahih’ hadis kitaplarında), hususen eski tefsir kitaplarında, Kuran’a-hadislere… göre verildiği belirtilen fetvalarda dikkati çeken garabetleri ortaya koymak hakaret değildir.

Yukarıdaki neşriyatın bazılarında, istihza ve tezyif olarak tavsif edilebilecek ifadeler bulunabilir. Bunlar hakaret olarak tanımlanamaz. Müminler, kulaklarına-gözlerine nahoş gelecek sözlerin-ifadelerin, bizatihi dinlerinden ve kendi hali tavırlarından kaynaklandığını kabul etmeleri gerekir. İnsanlara kutsallar diliyle şiddet uygulanır, akla-mantığa-bilgiye mugayir laflar sarfedilir, hiçbir estetik veçhesi bulunmayan ezan gibi gürültüler dayatılır ise, bunlara karşı, türüne göre, alaydan küfre kadar giden aksülameli, müminler tespit etmek ve anlamak durumundadırlar.

Peki ‘kutsalları’ aşağılayıcı yayınlar yok mudur? Vardır. Çirkin karikatürler, küfürlü ibareler, kurgu-hayali iğrenç hikayeler… Bunlar, müminlerin ‘kutsallarını’ ve kendilerini değil, yapanları-yazanları küçültür.
+
Saniyen, İslam’a dair nesnel ve eleştirel her türlü yazıya-söze (aynı tarzda değil) orantısız biçimde (hakaretle, tehditle, saldırıyla…) tepki gösteren müminler tetkik edildiğinde; bunların, doğuştan (veya yaşadıkları ortam ve kültür neticesinde) saldırgan yapıda, İslam mevzuunda bilgisiz idikleri ve aslında İslam’ın değil kendi veyahut bağlı oldukları yerin menfaatleri zarar görecek endişesi taşıdıkları görülmektedir.

‘Dinimize hakaret ediyor’ tepkisini serdedenlerin bir kısmı, mevzu bahis sözlerin (çoğunun) aslında hakaret olmadığını bilmektedirler (Diğer kısmının reaksiyonları refleksif ve ezberdir; bunlar alışkanlıkların-harsın tesirindedirler.). Amaçları muarız fikri, görüşü, tespiti, tezi… ortaya koyanları boğmaktır. Herhalde; tartışmak, yazılanların-söylenenlerin yanlışlığını ortaya koymak gibi bir yaklaşımı, tavrı tercih etmemelerinin sebebi, cevaplarının olmayışındandır. Reaksiyonlar dava açmaya, hedef göstermeye, hatta cinayet ve katliamlara kadar uzanmaktadır.
+
Müslümanlar inançlarından eminseler ve kendilerinin ebedi cennete, düşmanlarının ebedi cehenneme gideceklerinden kuşkuları yoksa, velev dinlerine ve kendilerine hakaretler edilsin, asabiyet, şiddet, cinayet, katliam temayülü göstermemeleri icap eder.

Müminler, diğer insanları kendilerine; emekleri, çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, fedakarlıkları, faziletleri, adillikleri, tutarlılıkları.. ile hürmetkar ederlerse, aynı zamanda, bazı insanların kutsallarına yönelik haklı-haksız tavırlarını da bertaraf etmiş olacaklardır.

Neticede; Müslümanlar dinlerini ve kendilerini yeniden yorumlamadıkça ve düzeltmedikçe (her ikisinin altı çizili) tezyifler, tahkirler sürecektir.

Not. Müminler arasındaki tekfir, aşağılama, hakaret ve katliam hususu ayrı bir bahistir. Bu problemi müslümanlara bırakıyorum.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar I

Giriş cümlesi kabilinden, dilin önemi hakkında birkaç söz edilebilirdi. Lakin bunlar malumdur ve aşağıdaki notların bazılarında örnekleriyle görülecektir.
++++

Balkanlar ve Osmanlı Devleti (Sacit Kutlu) kitabı için yayınevinin eposta adresine, “Yazar güzelim kitabın içine ‘olanak’mış, kitabı ‘ol’-‘anak’ etmiş, mesajını gönderdim (Mesaj geri döndü… Neyse, buraya kaydediyorum.). Kitaptan bir cümle:
“Arnavutluk’un nasıl olsa Osmanlı Devleti’nin siyaseti doğrultusunda hareket etmek durumunda kalacağından emin olan paşaya göre, Osmanlı Devleti’ne ait olsa başka dert olacak olan,[?] Arnavutluk bağımsız bir devlet olarak ne kadar büyük olursa o kadar iyi olacaktı.”
Bir cümlede 8 tane ol köklü kelime. 8 tane!!! Ve bir virgül fazla!
+++

16. yüzyılda Osmanlı münevverlerinin nasıl yazdıklarına dair fikir edinmek için bir cümle:
Tedbîrün takdîre müvâfakati kaziyesi lüzûmiyye değül idüğü müttefâkun aleyhdür.
(Tedbirin takdire uygunluğu önermesinin doğru olmadığına ittifak edilir.)
Matrakçı Nasuh (Tarih-i Sultan Bayezid kitabından)
+++

İttihatçılar tarafından darbeyle düşürülen sadrazam Kamil paşa, ıskattan önce onları (‘görünürlükleri’ az ama tesirleri fazla idiğinden) ‘ricâ-i gayb’ diye tavsif edermiş.
Ricâ-i gayb-Ricâlü’l gayb: Tasavvuf inancına göre Cenabıhakkın alemi idareye memur ettiği, kendilerine olaylara hükmetme izni verdiği ve insanlardan kim olduklarını gizlediği sevgili kulları, gayp erenleri (üçler, yediler, kırklar gayp erenleridir.) [Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi]
+++

İlk kez rastladığım iki güzel tabir (tırnak içinde olanlar):
… ‘ruh bekareti’, samimiyet, saflık…
Hayranlık ve ‘hayret sıtması’…
Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi kitabından)
+++

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Gençlik ve Edebiyat Hatıraları kitabının Süleyman Nazif bahsinde, müellifin yazılarında kelimelerin tekrarlanmadığına ve eş manalı olanların yan yana gelmediğini işaret eder (s.177); S. Nazif’in, bir gazete yazısında “vazifesini yaptı” tabirini kullandığı için kendisini eleştirdiğini (“Şu ‘yapmak’ fiili çıkalı birçok şeyler yıkıldı.”)
o günden itibaren ‘yapmak’ fiilini kullanırken tereddüt ettiğini belirtir (184-185).
(Aynı köklü kelimelerin bir cümlede hoyratça istimal ve yapmak’lı daha nelerin ifade edildiğini S. Nazif ve Y. Kadri iyi ki görmediler!)
+++

Uydurma bir Metin ve Analizi

EFENDİLER
BİZ TEKKE VE ZAVİYELERİ DİN DÜŞMANI OLDUĞUMUZ İÇİN DEĞİL
BİLAKİS BU TİP YAPILAR DİN VE DEVLET DÜŞMANI OLDUKLARI
SELÇUKLU VE OSMANLIYI BU YÜZDEN BATIRDIĞI İÇİN YASAKLADIK.
ÇOK DEĞİL YÜZYILA KALMADAN EĞER BU SÖZLERİME DİKKAT
ETMEZSENİZ GÖRECEKSİNİZ Kİ: BAZI KİŞİLER BAZI CEMAATLARLA
BİR ARAYA GELEREK BİZLERİN DİN DÜŞMANI OLDUĞUNU ÖNE
SÜRECEK, SİZLERİN OYUNU ALARAK BAŞA GEÇECEK, AMA SIRA
DEVLETİ BÖLÜŞMEĞE GELDİĞİNDE BİR BİRLERİNE DÜŞECEKLERDİR.
AYRICA UNUTMAYIN Kİ; O GÜN GELDİĞİNDE, HER BİR TARAF
DİĞERİNİ DİNSİZLİKLE SUÇLAMAKTAN GERİ KALMAYACAKTIR.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
17 ARALIK 1927.ANKARA

İnsanlığın yazılı tarihi boyunca muhayyel bir tanrı/tanrılar, ‘peygamber’ denilen şahıslar, padişahlar, askerler, devrim önderleri, felsefe ve bilim insanları.. adına kitaplar ve sözler uydurulmuştur. Son yıllarda bu sahtekarlık Atatürk, (Hz.) Muhammed, Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle kaleme alınan düzmece söz ve metinlerle berdevamdır.

Yukarıdaki uyduruk metni tahlil edelim/sorgulayalım:

• Dil ve üslup Atatürk’ün değildir.
• Kaynak belirtilmemiştir. (Tarih yazmak kifayet arzetmez!)
• Selçuklu tekke ve zaviyeler yüzünden değil, taht kavgaları ve Moğollar yüzünden çökmüştür. O devirde tarikatlar cenin halindeydi, fazla tekke yoktu. Osmanlı’nın çöküşü ise tekkelerden ziyade medrese ile irtibatlandırılabilir. Bunları Atatürk’ün bilmemesi mümkün değildir.
• Tarikatların ve onların kurumları olan tekke ve zaviyelerin dini temelleri ve dejenere oluşları sorgulanabilir, lakin ‘din ve devlet düşmanı’ nitelemesi abestir. Atatürk’ün böyle bir ibare kullanması mantıksızdır.

Şimdi de metin uydurukçusunun iptidai muhakemesini ve amacını analiz edelim:

• Dine, Allah’a inanmaktadır. Ama aynı zamanda ‘Atatürkçü’ olduğundan Atatürk’ün Allah’a inanmadığı ve ‘din düşmanı’ olduğu söylemlerinden rahatsızdır. Bunu kabul edememektedir.
• Atatürk’ü siyasete alet etmektedir: İktidar partisi ve bir cemaat arasındaki işbirliği ve muharebe vetîresini (sürecini) ‘gördüğünü’ yazıp onu ‘şeyh’ yapmaktadır. Atatürk’ü yücelttiğini sanmakta, fakat çelişkiye düşmektedir (Bunun farkında bile değildir!)

Bilgi:

• Mustafa Kemal’in, Ağustos 1925’te, Kastamonu’da, Halk Fırkasında verdiği nutuktan: “Efendiler, ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensublar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır!”
• Tekke ve zaviyeler Aralık 1925’te çıkan kanunun ardından kapatılmıştır.

Uyarı:

• Bilgisi ve zekası ilköğretim seviyesindeki kimselerin yazdıklarının düzmece idiği tespit edilemezse, ustaca kaleme alınanlara teveccüh kaçınılmazdır ve neticeleri vahim olabilir. Bunları üretenlerin gösterilen ilgiye (‘inanışa’ ve paylaşıma) çaylarını-kahvelerini veya viskilerini içerek kıs kıs güldükleri de ihtimal dahilindedir.

Yolumuz dersin akıl, bilim, medeniyet
Zihninde hala ruh, menkıbe, hurufat